.

.
.

30 Aralık 2024 Pazartesi

LEYLAK GÜNLÜKLERİ 26 / 30 ARALIK

 





Sondan 2, yarın bitiriyoruz Günlükleri. Uzun zamandır her gün, düzenli olarak yazmıyordum. Sevgili "Lesliyan"ın izinden gidip Günlükler'e başlamak iyi geldi bana, yazmak her zaman iyi gelir, sağaltır beni. İşin tuhafı arada bir yazarken konu bulamazken her gün yazmaya başlayınca coşup taştım. Ama 2025'de devam eder miyim, sanmıyorum. Belki yine bir kolektif günlük olayı olursa, oraya eklemlenirim. 

Dün yıllık bir döküm yapmıştım aylar üzerinden, bugün kültürel ve sanatsal bir döküm yapayım istiyorum. Ne dersiniz okuduğum kitaplarla başlayalım mı? Gerçi onları her ayın sonunda açıklamalı olarak yazdımsa da, burada yıl içinde okuyup en beğendiklerimi sıralamak istiyorum. Bu yıl 100 kitap okumayı planlamıştım, tam olarak denk geldi. 100. kitap olan Mahir Ünsal Eriş'in "Tatil Kitabı"nı sabah bitirdim. Bakalım bu yıl en beğendiğim kitaplar hangileri imiş:

YABANCI

1-Violeta/Isabel Allende (Roman)
2-Şili'li Şair/Zambra (Roman)
3-Almanca Dersi/Siegfried Lenz (Roman
4-Kötü Kızlar/Camila Sosa Villada (Roman)
5-Beyaz Kalp/Javier Marias (Roman)
6-Kanada/Richard Ford (Roman)
7-Ruhumun Kadınları/Isabel Allende (Kurgu dışı)
8-Nevada/Claire Vaye Watkins (Öykü)
9-Nisyan/Hector Abad (Anı)
10-Gözlemevi Apartmanı/Edward Carey (Roman)
11-Esrik Ağacın Meyvesi/Ingrid Rojas Contreras (Roman)
12-Kendime Notlar/Emilie Pine (Kurgu dışı)
13-Baumgartner/Paul Auster (Roman)

YERLİ

1-Babam, Ev, Yumurta Kabukları/Fatmanur Kaptanoğlu (Roman)
2-Çevrimiçi/Ayşe Başak Kaban (Öykü)
3-Ateş, Ten, Gölge/Uğur Deveci (Öykü)
4-Hayalet Bakıcısı/Özlem Dikeçligil (Öykü)
5-Amida'nın Ruhu/Silva Özyerli (Anı)
6-Kavgaz Pilot/A.Sezgintüredi-M.Demirbilek (Polisiye)
7-Beyhan Saran, SahnelereArmağan/Tolgahan Vurgun (Biyografi)
8-Yolda Olmak/Kadir Işık (Gezi)

Elbetteki bunların dışında da çok sevdiğim kitaplar oldu ama uzatmanın anlamı yok. Bu yıl İthaki Modern ve Medusa en sevdiğim yayınevleri oldu. İlk kez okuduğum ve çok sevdiğim yeni yazarlar keşfettim. Yıllardır ihmal ettiğim Javier Marias'tan 5 kitap okuyarak da açığımı kapattım.

Okumanın dışında biliyorsunuz iki yıldır Storytel'le oldukça haşır neşirim, zor bulduğum, sıkıldığım işleri kolay hale getiren faydalı bir yardımcı oldu. 88 tane kitap dinlemişim bu yıl. Kemal Tahir, Yakup Kadri ve Ahmet Ümit kitapları çoğunlukta. Bazı klasikler de dinlediklerim arasında, ayrıca yıllar önce okuyup zihnimi tazelemek için tekrar dinlediğim kitaplar oldu. Normalde satın almayacağım, vakit geçirecek hafif kitaplar da dinledim. Hiç ummadığım güzellikte kitaplar ve yazarlar tanıdım. Bazı yazarların külliyatını tamamladım, 2025'te tam gaz devam diyorum.

Gelelim etkinliklere, filmler ile başlayalım:

Toplamda 98 film izlemişim; birkaçı sinemada, çoğunluk MUBİ'de, bazıları NETFLIX'da ve bir kısmı da internette olmak üzere. En yoğun izlemem Ocak, Şubat ve Mart aylarında, malumunuz Oscar zamanı. Şimdi en beğendiklerimi sıralayacağım:

1-My Favourite Cake 
2-Perfect Days
3-Das Lehrzimmer
4-Past Lives
5-Böğürtlen Böğürtlen
6-Crossing
7-The Fall
8-Bir Salyangozun Anıları
9-The Zone of Interest
10-Ofsayt
11-Sheyda
12-Bergman Adası
13-Memory
14-Hayat
15-Faruk
16-Suna

Çok fazla dizi izlemedim, 18 tane ancak. İçlerinde en çok "Ripley", "Yüzyıllık Yalnızlık" ve "Kuvvetli Bir Alkış"ı beğendim.

11 sergi gezmişim, "Devrim Erbil Retrospektifi en iyisiydi.

Yine 11 tane bale, konser, tiyatro izlemişim ve hepsinden memnun kalmışım.

11 uğurlu sayım olmuş sanki bu yıl, gezdiğim müze sayısı da 11 ve elbette ki Van Gogh Müzesi ilk sırada.

Artsın eksilmesin, taşsın dökülmesin, bu leylaklar da size benden yeni yıl armağanı olsun:




29 Aralık 2024 Pazar

LEYLAK GÜNLÜKLERİ 25 / 29 ARALIK





Dün gece tam bilgisayarı kapatıp yatmak üzereyken Ayşegül Aldinç'in paylaşımıyla öğrendim Selami Karaibrahimgil'in ölümünü. Hüzünle girdim yatağa. "Modern Folk Üçlüsü" ergenlik ve ilk gençlik çağlarımın en sevdiğim, dinlemekten hiç bıkmadığım grubuydu. Sonrasında grup dağılıp eski popülaritesini yitirene kadar da takip etmekten vaz geçmedim. Yaşdaşlarım Doğan Canku'ya bayılsa da benim favorim Ahmet Kurtaran idi, ergen şapşallığıyla ona kilitlenirdim TV ekranında. O sıralar müziğin yanısıra Hacettepe Diş Hekimliği Fakültesi'nde asistandı, dişim ağrısa da gitsem, belki görürüm diye geçirirdim aklımdan, dualarım yıllar sonra gerçek oldu ama ilk kısmı, ikinci kısım çoktan gündemimden düşmüştü. Hatta yaşlarımızın yakın olduğu kız kuzenlerden biri tesadüfen onun ilgilendiği dişçi koltuğuna denk gelmiş, anlata anlata bitirememiş, beni fena halde kıskandırmıştı. Doğan Canku çok popülerdi, Ahmet Kurtaran grubun lideri gibiydi, Selami ise daha sakin, daha geri planda gelirdi bana, belki de grubun asıl beyni oydu ama aklı bir karış havada ergen neyin ne olduğunu nereden bilsin ki, gerçekten çok üzüldüm. Kuşağımıza yaşama sevinci veren sanatçılar birer birer gidiyor, bir yozlaşmanın ortasında debeleniyoruz. "Dözerem" şarkısıyla analım Selami Karaibrahimgil ve "Modern Folk Üçlüsü"nü, huzurla uyusun:


Günlerdir ses çıkarmayan diş ağrım dün gece yıldırım çarpmış gibi giren bir ağrıyla başladı ve beni gece boyu uyutmadı, mecburen sabahın 4'ünde ağrı kesici aldım. Derdi nedir bir çözebilsem bakacağım icabına ama sebebi de bilinemedi. Üstelik diş hekiminden de, koltuğundan da hiç çekinmem, hiçbir doktora gitmediğim kadar rahatça gider otururum o koltuğa, canımın yanmasına da gık demem. Lakin derdin şudur, şunu yapalım diyen çıkmadı. Şimdi de gece boyu ağrıyan o değilmiş gibi efendi efendi oturuyor hangisi olduğunu anlamadığımız rezil diş 😂

Yeni yıla girmemize iki gün kalmışken ufaktan ufaktan bir döküm yapmaya başlayayım diyorum. Önce her ayın önemli olaylarına bir bakış atayım istiyorum:

OCAK: Kutlu doğum haftam tabii ki, Türkiye'de ve yavru vatan Kıbrıs'ta törenlerle kutlanmış. Prova, prömiyer, gala, jübile, Allah ne verdiyse kutlayalım ki genç kalalım denmiş. Darısı 2025 Ocak ayının 31'ine 😊

ŞUBAT: Ankara'dan Antalya'ya dönmüş olmanın heyecanıyla gelsin arkadaş toplantıları, gitsin Antalya turları olmuş. Birtakım sanatsal faaliyetlerden de geri durulmamış tabii ki, "Giselle" balesi bunlardan biri olmuş:


MART: Bu ayın en sıkıntılı olayı Kocam Bey'in göz ameliyatı ve kontrolleri olmuş ama ayın sonunda seçimle yüzler biraz gülmüş.

NİSAN: Bahar gelmiş, şehir şenlenmiş, üstüne bir de çocuklar ve kız kardeş gelmiş, gezilmiş tozulmuş, kardeşin doğum günü kutlanmış, Adrasan'a, Aspendos'a ziyaretler yapılmış, hatta denize bile girilmiş.


MAYIS: Erken başlayan sıcaklar bunaltsa da Kocam Bey'in göz kontrolleri yüzünden Ankara'ya kaçılamamış ama Tiyatro Festivali kapsamında şahane gösteriler izlenmiş ve bir de yayla kaçamağı yapılmış, yağmurlu ve sisli Gödene'nin tadı çıkarılmış:


HAZİRAN: Sonunda kapak Ankara'ya atılmış, çoluk-çocuk, kardeş, eş-dost buluşmaları yapılmış, hatta günübirlik bir  Eskişehir ziyareti bile gerçekleştirilmiş:



TEMMUZ: Umut'la geçirilen zamanlar, arkadaş buluşmaları, doğum günleri ile geçmiş Temmuz ayı. Yenimahalle'ye bir ziyaret yapılıp anılar tazelenmiş, çocukluğumuzun geçtiği evin yerine dikilen kazulet bina görülmüş ve nefret edilmiş 😖

AĞUSTOS: Kocam Bey ameliyatlara doyamayıp bir yenisini yaptırmış, aksilik o da bir komplikasyon geliştirip hastane hastane dolaşılmış. Sonunda sorun çözülmüş ama hastane ziyaretleri bitmemiş. Yine de gezilmiş tozulmuş,

EYLÜL: Ayın güzelliği İstanbul olmuş. Üç gün boyunca görülmeyen yerler gezilmiş, blog dostlarıyla, arkadaşlarla buluşulmuş, vapurun, Boğaz'ın, Beyoğlu'nun tadı çıkarılmış. İstanbul yetmemiş, günübirlik bir Eskişehir daha yapılmış, bol gezmeli bir ay olmuş.


EKİM: Bu ay da birtakım hastane ziyaretleri yapılmış ama kız kardeşle bol bol buluşulup gezilmiş tozulmuş. Hatta onun kılavuzluğunda bir Ulus Turu'na katılınmış.


KASIM: Yılın en güzel ayı bu ay olmuş, kız kardeşle bir haftalık Hollanda-Belçika seyahati ile yorulsak da tüm yılın stresi atılmış. Sonrasındaki hastane ziyaretleri, tetkikler, biyopsiler bile o gazla daha rahat atlatılmış.


ARALIK: Sonunda Kocam Bey'in tetkiklerinden iyi sonuçlar alınıp rahata erilmiş. Umut Bey'imiz 5 yaşına girmiş, arkadaşlarla buluşulmuş ve her zamanki gibi umut ve iyi beklentilerle 2025 beklenilmeye başlanmış.

Hastane işlerini saymazsak fena bir yıl olmamış sanki, daha iyisini yenisinden bekliyor, yarın sanatsal ve kültürel etkinliklerin dökümünü yapmak niyetiyle sevgilerimle bitiriyorum...








28 Aralık 2024 Cumartesi

LEYLAK GÜNLÜKLERİ 24 / 28 ARALIK

 





Ağır misafirlerim vardı bugün, çocuklar tabii ki, o yüzden kahvaltı sonrası hemen mutfağa yollandım. Çorbayı dün akşamdan pişirmiştim, kurabiyeyi de. Güya işi kolaylamıştım, pek iyimser düşünmüşüm, saat 14.00'e kadar ayrılamadım tezgâh başından. Bereket Storytel eşlikçimdi, önce dün başladığım Ayşe Kulin'in "Son" romanını bitirdim, sonra Ahmet Ümit'in "Sultanı Öldürmek"ine başladım. Bu arada balıkları soslayıp buzdolabına yerleştirdim, patatesleri haşlayıp salataya dönüştürdüm, buharda karnabahar ve brokoli pişirip dizdim kayık tabağa, mercimek çorbasına atmak için doğradığım bayat ekmekleri fırınladım, sonra da "Yeter da!" deyip çıktım mutfaktan. Yeşil salata işini Kocam Bey'e havale ettim, elime kitabımı alıp ağrıyan sırtımı dinlendirmek için uzandım.

Dün akşamın ilerleyen saatlerinde sempatik kargocumuz bir paket getirdi. Bekliyordum zaten, beklediğimden de çabuk geldi. Zehra benim blogu açtığım yıllardan beri arkadaşım. Eski blogcular bilir, "Hep Süslüydüm" adıyla yazardı. Şimdilerde pek çok blogger gibi o da bıraktı blog işini. Kendisiyle bir İstanbul seyahatimde yüzyüze gelmek mutluluğunu da yaşamıştım, o zamandan bu yana bir daha gerçek anlamda görüşme mümkün olmasa da irtibatımız hiç kesilmedi. Rahmetli annesinin yemekleri ile ilgili bir kitap yazdığından daha önce söz etmişti, geçenlerde de kitabın çıktığı müjdesini verdi, ben de hemen istedim Amazon'dan. Dünkü paketten Zehracığımın "Annesinin Kuşları" çıktı:

Kitabın ilk sayfasındaki sunuşta şöyle demiş arkadaşım: "Bu kitap elinizdeyse lütfen en zarif ve en kıymetli fincanınızı çıkarın ve orta şekerli bir kahve pişirin bakır cezvede. Her kahvesini farklı bir fincanda içmeyi seven anneme, gökyüzüne bakarak gülümseyin". Böyle güzel bir dileği yerine getirmemek mümkün mü? Sırtımı biraz dinlendirince kalktım. Bakır cezvem yoktu, kahve makinesinde pişirdim, en kıymetli fincanım da Antalya'da idi ne yazık-annemin çeyizlik fincanlarından geriye kalan, gül desenli, incecik üç tane-ben de evdeki en zarif fincanı buldum, neredeyse üç yudumluk kahve alan, fotoğraftaki kibarcık. Kahveyi koydum, ilk yudumumu aldım ve gökyüzüne bakarak Şenel Teyze'ye gülümsedim. Ruhu şad olsun...

Kitapta Zehra Kamışoğlu annesinin marifetli elleriyle yaptığı Antep ve Urfa yöresi yemeklerini yine onun tarifleriyle kaleme almış. Yemek kültürüne ve yemek tariflerine meraklılar için birebir. Ellerine sağlık arkadaşımın, okuru bol, yolu açık olsun.

Gelelim önceki gün tarifini verdiğim kurabiyeye, sevgili Pelinpembesi fotoğrafını istemişti. Yine mazeret olarak Antalya diyeceğim, boyutu uygun olan kalıbım orada kaldığı için evde bulduğum kalıbı kullandım ama bu seferki pek içime sinmedi, gerçi çocuklar beğendiler, her zamankinden pek farklı bulmadılar ama sanırım şekerini biraz kısmışım ya da aldığım pudra şekerinin tadı biraz düşükmüş. O yüzden üstüne biraz pudra şekeri serptim, renkteki değişiklik oradan kaynaklı, yoksa tam fıstık yeşili olurdu renkleri:

Çocuklar biraz evvel gittiler, ortalığı toparlayıp günlük başına oturdum. Yorgunum ve dişim ağrıyor. Bir türlü sebebi anlaşılamadı bu diş ağrısının, iki kere diş hekimine gittim, tüm dişlerin panoramik röntgeni çekildi yine de bir sebep ve çözüm bulamadı. Ara sıra elektrik çarpması gibi bir sinir ağrısı giriyor ki sürekli olsa kerpetenle söküp atacak raddeye getirir insanı. Artık çözümü Antalya'da arayacağım. 

Şimdi "Tatil Kitabı"mı alıp dinlenmeye çekileceğim. Cümleten iyi geceler...




  "

27 Aralık 2024 Cuma

LEYLAK GÜNLÜKLERİ 23 / 27 ARALIK





Gözümü açtığımda ortam neredeyse zifiri karanlıktı sabah, saat 5 olsa gerek falan diye düşünüp tekrar uyumaya hazırlanıyordum ki gözüm saate ilişti, 8 olmuş. Peki bu havanın durumu ne? İlacımı içip tekrar yattım ama uyumak için değil, 40 sayfası kalmış "Aylaklar"ı bitirmek için. Kitap bitince kahvaltı hazırladım, tabağımı alıp bilgisayarın karşısına geçtim. Zira telefonuma gelen mesaj "Şenlik Blog"da yılbaşı yazılarımızın yayınlandığını bildiriyordu, büyük ekranda göreyim istedim. Geçen hafta Şenlik Blog bizden unutamadığımız yılbaşı anılarımızı istemişti bir-iki paragraflık. Bugün yayına girmiş bir derleme olarak. Okumak isterseniz aşağıdaki linke tık:

Şenlikli Yeni Yıllar

Efendi efendi yağan bir yağmur vardı dışarıda ama ortam hala karanlıktı. Ruhum da kararmak üzereydi ki kapı çaldı, kargo geldi. Paketten ne çıktı? Kardan adam "Karlo" çıktı:


O taa Marmaris'ten geldiği için yorgun, ayakta uyuyordu ama benim onu görünce gözüm, gönlüm açıldı. Manevi kız kardeşlerim Dilek ve Nesrin'in beni hatırlamadıkları özel gün yoktur, sağ olsunlar, var olsunlar.

Derken oğlum uğradı, babasını da alıp bizim emektarın lastiklerini yenilemeye gittiler, malum önümüzde uzun yol var. Ben de mutfağa girip ortalığı toparladım, süzme mercimek çorbası pişirdim, brokoli haşladım ve dün malzemelerini aldığım kurabiyenin hamurunu yoğurdum. Şu an buzdolabında dinlenmekte, akşam şekil verilip fırına girecek, yarın sizlere defilesini yapar 😊 O süre zarfında da Dilek Türkan'ın yeni albümünü dinledim Spotify'da. Osman Nihat Akın bestelerini seslendirmiş, biri de "Yine Bu Yıl Ada Sensiz İçime Hiç Sinmedi". Hüzünlü bir öyküsü var bu şarkının. Bestekar Osman Nihat Akın ile tarihçi Ahmet Refik Altınay çok iyi iki dostturlar. Her yıl belirli zamanlarda Ada'da buluşup Dil Burnu'nda dolaşır, tavla oynar, sohbet ederler. Lakin Altınay bir Ekim ayında, İstanbul'da zatürreden 56 yaşında vefat eder. Osman Nihat Akın her yıl buluştukları zamanda yine Ada'ya gider ve dostunun acısını notalara döker:

"Yine bu yıl ada sensiz içime hiç sinmedi
Dil'de yalnız dolaştım hep, gözyaşlarım dinmedi
Ben de şaştım, nasıl oldu yüreğime inmedi
Dil'de yalnız dolaştım hep, gözyaşlarım dinmedi"

 Dinleyelim mi?


Birazdan yılın 100. ve son kitabına başlayacağım, Mahir Ünsal Eriş'ten "Tatil Kitabı". Sevdacığım sağ olsun, kitaplar paylaşınca çoğalır 😊

Hepinize çok sevgiler, iyi hafta sonları...

26 Aralık 2024 Perşembe

LEYLAK GÜNLÜKLERİ 22 / 26 ARALIK

 





Bugün öğleye kadar belirli aralıklarla telefon görüşmeleri yaptım, hem de uzun uzun. Sonra da giyinip kız kardeşle buluşmak için çıktım evden. Önce birtakım alışverişler yaptık, bir yılbaşı geleneği olarak Antep fıstıklı kurabiye için toz fıstık, Hindistan cevizi, kestaneli iç pilav için dolma fıstığı, böreğin üstüne serpmek için susam temin ettik. Haliyle bir servete mâl oldu, o parayla yazlık da alabilirdim ama mide yazlıktan önemlidir. 😂 Diyerek soğuk esprimi de patlattıktan sonra arzu eden için bir tarif yazabilirim. İnanamayacağınız kadar muhteşem bir kurabiye oluyor, deneyin derim:

-1 su bardağı toz fıstık
-1 su bardağı Hindistan cevizi
-1 su bardağı pudra şekeri (daha az tatlı seven bir parmak eksik koyabilir)
-1 yumurtanın akı

Fıstık, h. cevizi ve pudra şekeri bir kaba konup karıştırılır. Üstüne 1 yumurta akı eklenip hamur haline getirilir. O kadar kuru malzemeyle hamur olmaz sanıyorsunuz ama oluyor, zira fıstıktaki yağ kendini salıyor. Elde edilen hamur streçe sarılıp buzdolabında (normal rafta) bir saat kadar bekletilir. Sonra yağlı kağıt ya da streç arasında merdane ile yarım cm'den biraz kalın açılıp kalıpla kesilir. Kurabiye şekli de verilebilir ama hamur miktarı az olduğu için kurabiye miktarı da az olacaktır o zaman, o yüzden kalıpla şekil vermek miktarı arttırır. Yağlı kağıt serilmiş tepsiye dizilip 180 derecede ısıtılmış fırında 10 dakika pişirilir. Fazla tutmayın sertleşir. Afiyet olsun...

Baharatçıdan çıkınca kahve içmeye niyet ettik. Kız kardeşe dedim ki, ışıltılı bir yere gidelim içim açılsın. Bulduk öyle bir mekan, kendimi ağacın dibine oturttum, belki yılbaşı havasına girmeme yardımı olur diye, fena olmadı, kahveleri lüpletttik, lüpletirken aralık kalmış kapaktan bir miktar üstüme döktümse de olur o kadar dedik.


Sonra yine yılbaşı yemeği için bir malzeme almak amacıyla marketin bulunduğu caddeyi sonuna kadar arşınladık ama marketi bulamadık, meğer kapanmış. Kısmet değilmiş diyerek rotayı eve çevirdik. Evin önünde vedalaştık, kız kardeş ayrıldı, ben eve çıktım. Buzluğu kurcalayıp akşam yemeği için uyduruk bir şeyler ve çorba pişirdim. Antalya'da ileri tarihli bir bale gösterisi için bilet aldım ve günü bitirdim. Birazdan yemek yiyeceğimiz için bu yazıyı da bitiriyorum. Işıltınız eksik olmasın...

25 Aralık 2024 Çarşamba

LEYLAK GÜNLÜKLERİ 21 / 25 ARALIK

 





Saat olmuş 21.00, ben hâlâ günlük yazacağım. Bütün gece ayak ağrısı çektim. Ne buz, ne jel fayda etti, midem iyi değil bu aralar ağrı kesici de almak istemedim, uyudum uyandım ağrı çektim. Sabah Kocam Bey birtakım ilaçlar yazdırmak için aile hekimliğine gitti, ben de kahvaltı hazırladım. Sonra biraz "Aylaklar" kıraat ettim. Canım yemek yapmak istemedi, ev halkının yüzde 50'sini akşama menemen yemeye ikna ettikten sonra hazırlandım. Önceden belirlenmiş bir buluşmamız vardı Sevdacığım ve Frog Prensimiz ile. Lakin ayağım ağrıyordu, kendisini buzladım, jelledim ve mecburen bir ağrı kesici aldım, en rahat spor ayakkabımı da giyip çıktım yola. Kargoya bırakmam gereken bir iade vardı ama kargo bildiğim yerden taşınmıştı, pas geçtim gecikmemek için.

Buluşma mekanına en geç gelen ben oldum, ki gecikmeyi hiç sevmem, neyse ki oturmuş ve sohbete başlamışlardı, hemen dahil ettim şahsımı. Her derde derman Sevdacım ayak ağrıma iyi gelecek bantlar getirmişti, nasıl kullanacağımı da anlattıktan sonra kahve içtik, yetmedi tatlı yedik, yetmedi bol bol güldük ve adet olduğu üzere yeni yıl dilekleriyle vedalaştık.

Eve giderken şaşkınlıkla ayağımdaki ağrının hafiflediğini fark ettim, suçlu seyahatteyken ve dün giydiğim botta mı acaba diye düşündüm, aslında son derece rahat bir ayakkabı ama ne hikmetse ne zaman giysem ağrı artıyor. Hatta Hollanda'ya gitmeden önce yeni alsam rahat olmaz diye Antalya'dan kargo ile getirtmiştim, malum yaz geçirecektik ama evdeki hesap çarşıya uymadı, yazlık ayakkabı ile de oraya gidilmezdi. Sanırım ağrının olduğu kısmı mutlu etmeyen bir bölge var tabanında, geçici izne ayıracağım anlaşılan botu bir süreliğine.

Menemenli akşam yemeğinden sonra Sevda'nın bantlarıyla ayağımı deli bağlar gibi bağladım, elime "Aylaklar"ı almış okumaya başlamıştım ki gelen bir telefon sinirimi bozdu. Sitemden nefret ederim, sitem edenden de. Akşam akşam huzurumu kaçırdı arayan kişi. Şu aşağıdaki eski fotoğrafı da gelen telefonun üstüne "mış gibi" yaparak koyuyorum, zira evde kolonyadan başka alkol yok bu aralar 😀


Güzel geçen gününüze limon sıkan insanlar olmaması dileğiyle...


24 Aralık 2024 Salı

LEYLAK GÜNLÜKLERİ 20 / 24 ARALIK





Şaka maka günlüklerin son sayfalarını yazmaya başladık, ben dört gün geç başlayınca henüz 20'deyim ama şunun şurasında bir haftamız kaldı 2024'e veda etmeye. Bu sene hiç yılbaşı coşkusu yoktu içimde, evden ayrı olduğum için mi, etrafımda da pek coşkulu bir şeyler göremediğimden mi, yoksa büyüdüğümden mi bilemedim. Kokinayı bile rutinimi bozmayım diye aldım, süzülüyor kendi gibi kırmızı vazonun içinde. 

Her güne bir ağrı diye başlık açmak durumunda kalacağım yakında, bugün günüme eşlik eden ayak ağrısı, günlerdir sessiz sakin yaşayıp giderdik kendisiyle, malum seyahat dönüşü biraz üzmüştü beni ama tamamen geçmese de günlerdir öyle zorlayıcı bir hali yoktu. Lakin bugün koyuverdi kendini. Aksi gibi lise arkadaşlarımla buluşacaktım ve evin konumundan ötürü vasıtaya binme şansım yoktu, mecburen yürüdüm. Giderken değilse de dönerken canıma okudu, geldim buz koydum ama gece de beni uyutmayacağa benzer.

Neyse ağrı-sızı gençliğin şanından, gelelim bugün ne eyledik, eyledikse güzel mi eyledik? Yeni bir kitaba başladım sabah ve henüz yirmi sayfa okuyabildim, Melih Cevdet Anday'ın "Aylaklar"ı. Yatağa girip uykuyu beklerken icabına bakarım diğer sayfalarını. Bu aralar dizi izleyecek fırsat da bulamıyorum, neyse kaçmıyorlar sonuçta.

Ben bunları yazarken Kocam Bey TV'de bir belgesel izliyordu, kulağıma tanıdık bir melodi çarptı yaşlı bir sesten. Başımı çevirdiğimde çok yaşlı bir kadının söylediğini gördüm: "Beklerim her gün bu sahillerde mahzun böyle ben/Gün batar, kuşlar döner, dönmez bu yoldan beklenen". Annemin şarkısıydı. Hatta bebekken beni ayağında sallayıp bunu söylermiş, ben de dudağımı büküp ağlarmışım uyuyacağıma. Annemin sesi çok güzeldi, çok şarkı bilir, usulüne uygun söylerdi, ondan bana geçmiş bir klasik Türk müziği zevki vardır, daha ilkokuldayken "Dil harab-ı aşkınım, sensin sebeb berbadıma" söylerdim diyeyim de siz anlayın 😂 Ben de oğlumu "Sarı kurdelem sarı" ile uyuturdum. O ağlamazdı ama, uyurdu. O kadar zor uyuyan çocuk bunu duydu mu uyurdu. Bir seferinde dışarıda işim vardı, kardeşime ve anneanneme bırakmak durumunda kaldım. Bir yaşına yeni girmiş bir bebek, giderken kardeşime tembih ettim, uyumazsa "Sarı kurdele" söyle diye. Gerçekten uyumamış, o da ayağına koyup "Sarı kurdele"ye başlamış, daha ilk kıtayı söyleyemeden anneannem hışımla gelip çocuğu kapmış, "O dandik şarkıyla çocuk mu uyur?" diye. Kendi ayağına koyup "Hu Allah, Allah hu, çiledir bu, çekeriz hu" diye başlamış, çocuk korkmuş çığlığı basmış, bebek ağlar, anneannem "Allah hu" demeye devam eder, kardeşim "Anneanne korkuyor bırak" der, epey bir meydan savaşı yaşanmış. Ee herkesin ninnisi kendi meşrebince 😂

Nereden nereye geldim, bugün güzel bir buluşma yaptık lise arkadaşlarımla, bir süredir görüşemiyorduk, herkesin kendine göre bir sıkıntısı oluyor bir yaştan sonra. Kimi torun bakıyor, kimi hasta, kimi uzakta oturuyor, kimi büyükleriyle uğraşıyor derken her zamanki gibi organizatörlüğümü konuşturup bir buluşma ayarladım. Galatasaraylılar Birliği Lokali'ne gitmemizi önerdi bir arkadaş, olur dedik, rezerve yapıldı. Hava da yağmurluydu, mekana ulaştığımda henüz bir arkadaşımız gelmişti ama salon hıncahınç doluydu. Sanki Ankara'nın tüm 70 yaş üstü kadınları Altın Günü'nü burada yapıyor, tüm 70 yaş üstü erkekleri de ahbaplarıyla burada buluşuyor gibiydiler. Öyle bir gürültü vardı ki, yarım metre arayla karşımda oturan arkadaşımla konuşabilmek için avaz avaz bağırmak zorunda kaldım. Neyse ki yemek sonrası çoğu dağıldı da ortalık sükuna erdi. Gürültü ve kalabalığı saymazsak halimizden memnunduk. Lise mezuniyetinden 30 yıl sonra birbirimizi bulup giderek çoğalan bir grubuz biz, birbirimizin ergen halini bilirken çoğumuzun torunu ergen yaşa geldi. Ne mutlu ki biraradayız.

Bugünün özeti böyle dostlar. Yılbaşı öncesi bazı buluşmalar sırada, umarım ayağım yarın da su koyuvermez. Şimdi biraz "Aylaklar"la muhatap olmak istiyorum. Bugün hiç fotoğraf çekmedim, eskilerden bir şey bulup koyayım da sayfaya renk gelsin:

Geçenlerde bahsettiğim Ankara'daki büyük sel baskınında annemle üstüne tırmanıp kurtulduğumuz için hayatımı borçlu olduğum, kutsalım at kestanesi ağaçlarından biri...

23 Aralık 2024 Pazartesi

LEYLAK GÜNLÜKLERİ 19 / 23 ARALIK





Yine delik deşik bir uyku sonrası sabahın 5'inde açıldı gözlerim, bu defa inat ettim, ne başucu lambasını yaktım, ne de elime kitap ya da telefon aldım. Zorla uyuttum kendimi, öyle ki uyandığımda saat 9 olmuştu. Kendime bir adet tost yapıp çay demledim, Kocam Bey uykuya devam ediyordu. Sonra kahvaltımı yaparken epey önceden okuduğum bir kitap olan "Mutluluk Fotoğrafı" üstüne Deniz Yüce Başarır ile Frog Bey'in podcastini dinledim. Bu defa podcastin sahibi Frog Bey'di ve ben kendisini gayet iyi tanımakta idim. Edebiyat alanında çok yetkin bir genç adam, Deniz Yüce Başarır kitabın çevirmeni olarak katıldı podcaste. Çok iyi bir söyleşiydi ama kitabı okuyalı o kadar zaman olmuş ki konuyu hatırlamakta güçlük çektim. Aslında şöyle bir şey, ben bu kitabı çok daha önce "Ablamın Mutluluk Fotoğrafı" olarak okumuş ve yazarının Richard Yates olduğunu da unutmuştum. Sonra yazardan "Sessiz Sahil"i okuyunca çok sevmiş, "Mutluluk Fotoğrafı"nı da buna dayanarak alınca kitabı daha önce okuduğumu fark etmiştim. Lakin bu "Özel Bir Yazgı"yı almamı engellemedi ve çok da severek okudum. Şimdiye kadar Richard Yates'le tanışmadıysanız tavsiye ederim. 

Öğlene kadar biraz oyalandım, beklediğim bir kargo vardı ve sonra fark ettim ki kargo Antalya adresine gitmiş. Hemen aynı apartmanda oturduğumuz yiğeni arayıp kargoyu almasını rica ettim, böylece geri dönmekten kurtardım. Gelgelelim kargonun içindekiler bana yarın için gerekliydi, içinde yarınki arkadaş buluşması için aldığım hediyeler vardı. Mecburen alışveriş yolları göründü, öğle tatili kalabalığı bitince yola düştüm, birkaç yere uğrayıp alacaklarımı almıştım ki Kocam Bey telefon edip beni date'e çıkarmak istedi. Esasen o sadece telefon etmişti, date davetini ben yaptım. Ne yani boomer isek bunları da bilmeyelim, gençlerin jargonunu kullanmayalım mı 😂 Kendisine çay, kendime latte ısmarladım ve Noel Baba eşliğinde içtik, ne kadar iyi bir insanım  😋     

Sonra Kocam Bey'i başka bir alışveriş için ters istikamete yolcu ettim, ben de eve yollandım. Yolda markete uğradım, akşam yemeği için biraz alışveriş yaptım. Bugün hava güneşli ve güzeldi, memnun kaldık, aynı performansı ilerleyen günlerde de bekliyoruz.

İki gündür tek satır okumadığımı fark ettim şimdi. Emilie Pine "Kendime Notlar"ı yazmış, gidip feyz alayım belki benim de işime yarar. Haydi kalın sağlıcakla...

22 Aralık 2024 Pazar

LEYLAK GÜNLÜKLERİ 18 / 22 ARALIK


 




Bugün için çocuklarla Umut Bey'in gıyabında, onun hoşuna gideceğini düşünerek bir plan yapmıştık. Bu ara ressamlara taktığı için Resim ve Heykel Müzesi'ne götürelim diye düşünmüştük. Dün oldukça yorulmuş ve farkına varmadan carpal tunnel sendromlu sağ elimi fazla zorlamış olacağım ki sabah kalktığımda yumruğumu kapatamıyordum, yüzümü yıkamak için musluğu açamadım diyeyim siz anlayın. Hâlâ da tam düzelmiş değil, bir süre prenses moduna geçip kendisini istirahat ettirmem gerekiyor, vaziyet onu gösteriyor. Çocuklar geliyoruz diyene kadar tek yaptığım şey bulaşık makinesi boşaltmak oldu, onun dışında podcast dinleyerek oturdum 😀

Müzeye daha önce iki ya da üç kez gitmiştim, o zamandan bu yana değişen bir şey olmasa da resimlere dönüp dönüp bakmak her zaman iyi geliyor. Bitmeden "Picasso Sergisi"ne de yetiştik. Gerçi Picasso'nun eserlerini de gerek Antalya, gerek Ankara'da açılan sergilerde görmüşlüğüm vardı, üstelik onların bazıları orijinaldi, buradakilerin çoğu litografi idi. Yine de pek anlamasa da Umut'a göstermiş olduk, o yaştaki bir çocuğun soyut resimleri anlamasını beklemek safdillik olurdu, zaten o da Picasso'ya pek yüz vermedi. Daha ziyade "Tablolara dokunmayınız" ve "Flaşla fotoğraf çekmek yasaktır" levhalarına ilgi gösterip hecelemeye çalıştı 😀


Picasso salonundan çıkınca üst katta kendi ressamlarımızın eserleri için gezinmeye başladık. Umut bu kez dokunmayın ve flaşlı foto çekmeyin tabelalarından gözünü ayırıp bir tabloya yanaştı ve "İşte bu Osman Hamdi Bey" dedi, meğer ana sınıfında görsel sanatlar dersinde bu hafta Osman Hamdi Bey'i öğrenmişler.  "Şükür" dedik, "çocuk bir tanış buldu".


Osman Hamdi Bey'den sonra da sadece Turgut Zaim'in bir tablosundaki zurnacının yanağı ilgisini çekti:


Bense bu kez Nuri İyem'den sonra bir Neşet Günal tablosuna kalbimi bıraktım:


Resim ve Heykel Müzesi'nin tüm salonlarını gezince yanındaki Etnoğrafya Müzesi'nin hatırını almadan dönmeyelim dedik ve oraya yöneldik, burası Umut'un daha çok ilgisini çekti. Özellikle Atatürk'ün naaşının 15 yıl süresince kaldığı platformu çok merak etti, duvardaki Dolmabahçe Sarayı'ndan Müze'ye, oradan da Anıtkabir'e yapılan nakillerin fotoğraflarını teker teker anlattırdı, hem de üç kere, sonra da şöyle bir soru sordu: "Atatürk bu mermerin üstünde yatarken kafası acımamış mıdır?" Çocuk haklı, ölüm onun için hâlâ bir gizem. 

O platformun başından ayrılabildiğimiz sürece diğer salonları da gezdik. Buraya ilk kez ilkokulda iken babam getirmişti. Müzede de babasıyla gezen benim o yaşımdaki bir kız çocuğu vardı, o yaşta babayla müze gezmenin, sinemaya, tiyatroya gitmenin ne kadar değerli bir şey olduğunu bildiğim için o çocuk adına da mutlu oldum. 

Salonlardan birinde şunu gördüm, önce ne olduğunu anlamadım, avize sandım, yanaşıp açıklamayı görünce ilginç bir sunum yaptıklarını düşündüm:


Camekanın içinde eski ve el yazması bir Kuran-ı Kerim var, "Alak Suresi" açık. İlk ayeti "İkra bism-i rabbikellezi alak/Seni yaratan Rabbinin adıyla oku" olan bu sure Hz. Muhammed'e vahiy yoluyla gelen ilk sure imiş. Tavandan inen enstalasyon da bu surenin Arap harfleriyle yazılmış canlandırılması.

Diğer salonları da dolaştıktan sonra müze gezimizi sona erdirip gündelik hayata geri döndük. Önce bir AVM'ye uğrayıp alışveriş yaptık, sonra da çocuklara geçtik. Bir pazar günü de böyle bitti.

Dün yatmadan önce MUBİ'de biraz dolaştım, önce biraz postmodern bir kısa film izledim: "Bir Kent Alegorisi", sonra da bir yerli filme başladım: "Köprüdekiler". İkisi de çok fazla sarmadı. Hatta uykum geldiği için "Köprüdekiler"in son on dakikasını izleyemedim, bu gece yatmadan önce bitirmek niyetindeyim. 

Bugünün bilançosu böyle, yeni hafta güzellikler getirsin...

Not: Sevgili takipçilerim, yazdığınız yorumlar beni çok mutlu ediyor. Yalnız bir ricam olacak, anonim ya da adsız olarak yorum bırakan arkadaşlar, yorumun bitimine isminizi de eklerseniz çok sevinirim. Zira yorumun kimden geldiğini bilebilmem başka türlü mümkün değil. Teşekkürler...

21 Aralık 2024 Cumartesi

LEYLAK GÜNLÜKLERİ 17/ 21 ARALIK








Sırt ağrılı bir gün geçiriyorum, zaten maşallah kış geldi mi her gün bir yer ses veriyor, senfoni orkestrası gibiyim. Çocuklar yemeğe gelecek, güya uğraşmayayım diye mantı önerdim, kabul ettiler. Sanmayın ki mantıyı ben açacağım, yufkacımız sağ olsun 😀Yine de tüm gün oraya koştur, buraya koştur, iyi ki yorulmadım. 

Sabah kendimi yataktan spatulayla kazıyarak kaldırdım desem yeridir. Biraz esneme hareketi yaptım sırtıma faydası olur diye, sonra da kahvaltı hazırladım. Kahvaltıyı yaparken dün yarım kalan Nezaket Erden podcastini dinledim, tabii çılgın kahkahalardan anlayabildiğim kadarıyla, aşırı gülmeden de program yapılabilse keşke. Sonra "Haydi kızım, kavun karpuz da yata yata büyür, aş da sabahın, iş de sabahın" diyerek kalktım. Böylece anneannemi de anmış oldum. Kendisi tavuk gibi akşamdan tüner, sabah namazı bahanesiyle imam ilk heceyi söylerken uyanır, namazı kılınca da bizi dürterdi. Kahvaltı bulaşıklarını makineye dizip zeytinyağlı kabak yaptım mantının yanına ki hamur az yensin. Ne zamandır bekleyen ve yakında müsaade isteyecek Anjelik erikleri doğrayıp bir tatlı kaşığı şekerle marmelat haline getirdim, tavsiye ederim gayet lezzetli ve düşük kalorili oluyor, hafif ekşimsi tadıyla da tatlı krizleri için birebir. Buzdolabında bozulmadan kalıyor düşük şekerine rağmen. Mutfağı toparladım, elektrik süpürgesini açıp toz aldım, sofrayı kurdum. Benim adetim böyledir, yemeğe konuk gelecekse sofrayı bir gün önceki akşamdan hazırladığım olur. Baktım berbat haldeyim kendimi duşa attım, giyindim kalan eksiklere giriştim. Mantıya yoğurt hazırladım, vanilyalı puding yaptım. Tüm bu süreçte Hatice Aslan ve Erhan Güzel'in Evrim Kuran'a konuk olduğu iki podcast dinledim. Hatice Aslan yeni yıl dileklerini dilerken her yıl için bir kelime seçtiğini ve ona uygun davranışlar geliştirmeye çalıştığından bahsetti. Niye ben de seçmeyim diye düşündüm, önce "Doludolu" geldi aklıma, önümdeki yıllar ardımdaki yıllardan daha az kaldığına göre yapacağım her şeyi doludolu yaşayarak yapabilirim dedim. Ardından da şu yaşa geldin kadın, hayır demeyi öğrenemedim, bence bu yıl "Hayır"ı seç de biraz yükün azalsın diye düşündüm. Sonra da fazla mal göz mü çıkarır, iki tane olsun benim kelimem diyerek ikisini de aldım, bağrıma bastım. Sizler de şahit olun, 2025 mottom "Doludolu" ve "Hayır" olacak.

Sonunda işleri bitirip kendime bir kahve yaptım, biraz uzandım. Yine podcast kurcalıyordum ki önüme "Ankara'da Seylap Faciası" podcasti düşmesin mi? "Ankara'da Bir Ev" diye bir siteden. Şaşkınlıktan telefonu düşüreyazdım. Tevafuk mudur, tesadüf müdür, hissikablelvuku mudur, her ne ise, bu benim bebekken yaşadığım ve annemle birlikte at kestanesi ağacına çıkarak sele kapılmaktan kurtulduğum sel felaketi idi. 


Görsel: Buradan

Hatırlamadığım ama defalarca dinlediğim felaketi üçüncü bir şahsın ağzından bir kere daha dinleyince aklımda kalandan daha da dehşetli bir şey olduğunu fark ettim. Kardeşimin bu sel baskınını konu aldığı bir yazısından da alıntı yapılmıştı. Fotoğraf size olayın boyutları hakkında bilgi verebilir.

Hasılı kelam bugün sırt ağrısı, podcastler, şaşırtıcı tesadüfler ve koşturmakla geçti. Çocuklar birazdan gelir, bugünlük bu kadar olsun. İyi hafta sonları diliyorum...

20 Aralık 2024 Cuma

LEYLAK GÜNLÜKLERİ 16/ 20 ARALIK

 





Sabahın 5,5'unda işim varmış gibi uyandım. Bir süre uykuyla inatlaşıp tekrar dalmayı denedim ama yok, kaçıp gitmişti kendisi. Uğurlar olsun diyerek başucu lambasını yaktım ve yeni kitabımı elime aldım. Meksikalı yazar Valeria Luiselli'yi "Kayıp Çocuklar Arşivi" ile tanımış ve hayran olmuştum. Ona dayanarak iki başka kitabını, "Kalabalıkta Yüzler" ve "Dişlerimin Hikayesi"ni de okudum ama biraz hayal kırıklığı oldular, özellikle "Dişlerimin Hikayesi". Okumaya başladığım "Sahte Belgeler" ise yazarın ilk kitabı imiş aslında ama bizde yeni basılmış, kurgu dışı bir anlatı. Yazar ilginç başlıklar attığı denemelerini toplamış, epey içine aldı beni. Kitabın yarısından çoğunu bitirdiğimde saat 8'i bulmuştu. İlk sayfalardaki denemelerde bir mezarlıkta dolaşıp şair Joseph Brodsky'nin mezarını arıyor. Mezarlardan hareketle de şöyle bir çıkarıma varıyor: "Kimbilir belki de bir insanın gerçekten sadece iki daimi ikametgahı vardır: Çocukluk evi ve mezarı. İçinde yaşadığımız diğer tüm mekanlar o ilk evin soluk birer yansımasıdır sadece, nihayetinde bir mezara ya da kül saklama kabına (bir insan bedeninin sığabileceği sayısız mekanın en küçüğü) dönüşen alelade duvarlar silsilesi." Sabahın 5,5'unda mezarlıktan bahsederek açılış yapan bir kitabı okuduğum için kendime mi kızsam, devam mı etsem bilemedim ama sonunda "Amaan herkesin gideceği yer orası" işte diyerek okumaya devam ettim. 

80. sayfada bıraktım kitabı ama uyku gelmiyordu, podcast dinlemeye karar verdim. Dün başlamıştım Deniz Yüce Başarır ile Oya Baydar'ın Annie Ernaux'nun "Seneler" kitabı üzerine söyleşisine, tanıtımını görmüştüm ama Lesliyancım da önerince dinlemek farz oldu. "Seneler" beni bir türlü içine alamayan bir kitap oldu, başladım, tökezledim, ilerleyemedim ve sonunda bıraktım. Artık vaktim kısıtlı, inatlaşmıyorum kitaplarla illa bitireceğim diye, hitap etmedi mi baybay canım. Zaten şöyle bir saptamada bulundu hem Deniz Yüce, hem Oya Baydar. "Seneler"in çok farklı bir yazım tarzı olduğunu ve klasik okuyuculara pek hitap etmeyeceğini söylediler. Ben klasik bir okuyucuymuşum demek ki 😊 Sonradan yazarın "Babamın Yeri" ve "Kızın Öyküsü" kitaplarını okumuş ve sevmiştim ama "Seneler"le uyuşamadık. Fakat iyi bir sohbetti, bu kitaptan hareketle Oya Baydar'ın son kitabına geçtiler ki daha yeni bitirmiştim onu da, Baydar Ernaux ile yaşıtmış ve kitabı ben de yazsam böyle yazardım dedi.

Podcast'te bitti ama uyku yine yok, "Şaaane" nidalarını ve kahkahaları duymazdan geleyim bari diyerek Nezaket Erden podcasti açtım, biraz da onu dinledim. Beğeniyorum oyuncuyu, her ne kadar "Dirmit" ile sükse yapsa da ben çevirdiği film ve dizilerde de çok başarılı buluyorum. "Dirmit" i pandemi zamanı sanal olarak izlemiştim. Yarabbim nelere başvurmuşuz yahu, bileti alıyorduk, oyuncu gelip sahnede canlı oynuyordu, biz de ekran başında izliyorduk. Demokrasilerde ve pandemilerde çareler tükenmez 😂

Yatmaktan sıkılınca daha sonra devam etmek için Nezaket Erden'den izin istedim ve kahvaltı hazırlamaya gittim. İki gündür midemle aram yok, sanki kendisi dörde, beşe katlanmış, içine de acı biber serpmişler gibi bir duyguyla geziyorum. Hafif bir kahvaltı yapıp bir bardak çay içtim ve evin içinde biraz işlendim. Kuruyan çamaşırları katlayıp kaldırdım, biraz giysileri didikledim ve bazılarını atılmak üzere ayırdım. Toz aldım. Bulaşık makinesini çalıştırıp kahve yaptım ve "Sahte Belgeler"i açtım yine, zaten 30 sayfa kadar kalmıştı, okuyup bitirdim. Şimdi ne okusam diye kitaplığı karıştırırken yiğenimden kalma bir çocuk kitabı buldum, daha doğrusu teenage denilen gruba hitap eden, benim onlardan ne farkım var dedim ve teneffüs niyetine iki kitap arası okumaya karar verdim. 

Bu filmi izlemeyi epeydir istiyordum, yönetmeni Selman Nacar'ın "İki Şafak Arasında"sını izlemiş ve çok iyi bulmuştum. MUBİ'den yayında mesajı gelince oturdum başına. Uşak'ta geçen bir mahkeme filmi, Tülin Özen avukat rolünde. İlk film kadar sevmesem de izlenebilir diyeyim, kararı siz verin. Bu arada MUBİ yıllık retrospektifimi yayınlamış ve beni seyyah, modernist, duygusal ve ağır aksak olarak nitelemiş. İlk üçünü anladım da dördüncü niteleme için Erbakan'ın sesiyle: "Hadi ordan! Hadi ordan!" 😂

Hafta sonu geldi çattı, yılın bitmesine şurada 10 gün kadar bir şey kaldı, her yıl umutlarla, dileklerle karşılıyoruz da işte bizimkisi züğürt tesellisi, yıl yine kendi bildiğini yapıyor. Güzel bir hafta sonu diliyorum sevgili takipçilerim...

19 Aralık 2024 Perşembe

LEYLAK GÜNLÜKLERİ 15/ 19 ARALIK

 





Dün akşam kız kardeşle saat 10.30'da Koton Mağazası'nın önünde buluşmak için sözleşmiştik. Koton yani eski Gima, Ankaralıların Karamürsel'den sonraki ikinci buluşma yeriydi. Zemin katında Gima'nın yer aldığı, şimdilerde sıradan bir rezidansın yüksekliğine ancak ulaşabilen bina bir kuşak Ankara halkı için hala Gökdelen'dir. Arsasının ilk sahibi Uybadın Köşkü olan bina o güzelim köşkün satılıp yıkılmasından sonra inşa edilmiş, Ben çocuktum yapıldığında, Gökdelen'in uyandırdığı heyecandan ziyade terasındaki Set Kafeterya ilgi çekiyordu. Ankara'nın belki de ilk self servis restoranıydı. Çatısında ise gizemli "Club X" vardı, elit kesimin devam ettiği bir gece kulübüydü. Oraya gitmişliğim yok ama Set Kafeterya ve Gima uğrak yerlerimizdendi. Ayrıca hızla üst katlara çıkan asansörü de ilgimizi çekerdi. Gima'yı çok severdim, tek başına bir AVM gibiydi, her çeşit ihtiyaç maddesini bulmak kabildi. Akşamları, aydınlık, ışıl ışıl olurdu, bölümler arasındaki devasa aynalar da ışıltıyı arttırırdı. Hatta çocukluğumda babamla mağazada gezerken babam fark etmeden aynaya çarpmış, sonra da dönüp kendi kendinden özür dilemişti, yıllarca dillendirip gülmüştüm buna 😂 Bina Emekli Sandığı'na aitti ve resmi adı Emek İş Hanı idi ama halk arasında Gökdelen olarak bilinirdi. Sonra satıldı, bir süre atıl kaldı, Gima zaten piyasadan çekilmişti. Mağazalar kör gözler gibi boş kaldılar birkaç yıl. Nihayet son sahibi binayı tekrar canlandırdı ve Gima'nın yerine Koton açıldı. 

Sizlere gök delemeyen Gökdelen'imizi yeterince anlattıktan sonra henüz oraya ulaşamamışken kız kardeş arayıp Dost Kitabevi'nde olduğunu söyledi, Koton'a gerek kalmadan bir başka uğrak yerinde, Dost'ta buluştuk. Fazla oyalanmadık, niyetimiz Sıhhiye'ye uzanıp kuaför malzemesi satan dükkanların olduğu sokağa uğramaktı. Yok kuaför salonu açmak gibi bir arzumuz söz konusu değil, sadece en hesaplı fiyattan bulacağımız organik saç boyasını temin etmekti, nitekim piyasanın neredeyse yarı fiyatına aldık ve gri yüzlü binaların boy attığı sokaklardan geçerek İzmir Caddesi'ne geldik. İzmir Caddesi'ni severim, pek çok anım vardır. Yıkılan Balin Otel, kurlar boyunca gittiğim Alman Kültür Merkezi, kapısında rahmetli Örsan Öymen'e rastlayıp okulla ilgili derdimizi döktüğümüz Milliyet binası, kısıtlı öğrenci bütçemizle giysilerimizin çoğunu temin ettiğimiz Kocabeyoğlu Pasajı, jean pantolonların orijinallerine ulaşabildiğimiz Ertuğ Pasajı ki bizim için orası Amerikan Pasajı idi. Cadde biz görmeyeli çiçeklenmiş, sıklamenler, menekşeler renklendirmiş kaldırımları. Biraz nostalji yaptıktan sonra Moda Cafe'ye girip kahve içtik.


Kahve molası sonrası yürüyüşe devam ettik, İzmir Caddesi'nin diğer bölümüne geçtik. Buraya ne zaman gelsem gözüm şu binaya takılır ve hüzünlenirim:

Ağaçların arkasında görünen "Kuaför" yazan pencerenin olduğu daire bir zamanlar seyahat acentesi idi. Yüksek okul üçüncü sınıfta iken stajımı orada yapmıştım. Kendisi de orada çalışan çok sevdiğim bir okul arkadaşım önayak olmuştu, gencecik yaşta kaybettiğim ve hala yasını tuttuğum Lerzan. Üç ay boyunca her gün gidip gelmiştim. İnternetin olmadığı o yıllarda uçak biletleri oralardan alınır, turlar düzenlenirdi. Bir dünya turu bileti için bir hafta uğraştığını bilirim çalışanların. Memleketimizin o zamanlar yegane havayolu olan THY ile direkt telefon hattı vardı. Bir-iki hafta sonra benim şehirlerarası uçak bileti kesebileceğime karar verdiler, kaldırdım almacı, karşıma çıkan THY görevlisine bilgileri verdim. Bir süre sonra karşımdaki kadın "Konfirme" dedi. Daha önce böyle bir görüşme yapmadığım için afallayıp ne diyeceğimi şaşırdım, almacı kapatmayı bile akıl etmeden panikle: "Lerzaaan konfirme diyor bu, ne yapayım" demişim. Lerzan'ın kahkahasını zor zapt edip "Teşekkür et, kapat" deyişi hala aklımda. Huzurla uyuyordur dilerim güzeller güzeli arkadaşım. 

Birlikte yürüyüş dolmuş duraklarında sona erdi, kız kardeşe veda edip evin yolunu tuttum ve bilin bakalım gelirken ne aldım, sonunda:

Kokina alanlarınız çok olsun...

18 Aralık 2024 Çarşamba

LEYLAK GÜNLÜKLERİ 14/ 18 ARALIK





Bugünün diğerlerinden yegane farkı yeni bir diziye başlamam oldu. Yoksa kahvaltı, çamaşır, kitap, bilgisayar, tablet, telefon konuşmaları rutininde ilerledi gün. On yıl geçti mi acaba tam emin değilim sevgili kraliçem Mari Antrikot Antalya Maratonu için geldiğinde buluşmuştuk. Sohbet esnasında bana Amor Towles'in "Moskova'da Bir Beyefendi" kitabını tavsiye etmişti. Kraliçem önerir de ben almaz mıyım, hemen aldım, anında okudum ve bayıldım. Sonraları Amor Towles'in piyasaya çıkan tüm kitaplarını okudum, evet sevdim de ama hiçbiri "Moskova'da Bir Beyefendi"nin çıtasını aşamadı. Mart ayında dizi olarak çekilip yayınlanmaya başlamış ama yaz telaşesi ile unutmuşum. Dün Sevdacığımın blogunda bahsini görünce buldum ve bugün iki bölümü izleyiverdim. Aslına gayet uygun bir çekim olmuş, tipler de cuk oturmuş. Kont rolünde Ewan McGregor çok iyi iş çıkarmış.


Dün yeni bir kitaba başlamıştım malum, Oya Baydar'ın son romanı: "Hatırlamanın ve Unutuşun Kitabı". Gece uykuya geçmeden neredeyse yarılamıştım. İtiraf edeyim diğer kitapları kadar içine almadı, çok severek okuduğumu söyleyemeyeceğim ama başladım bitireceğim elbette, belki ilerleyen sayfalarda daha akıcı hale gelir. 

Bu akşam TV'de, ana akım medyada izlediğim tek dizi "Annem Ankara" var. Hoş Anıtkabir'in göründüğü panoramik bir manzara dışında hiç tanıdık Ankara görüntüsü düşmedi ekrana. Güya Ankara dizisi, yersek 😀 Geçen bölümdeki aşırı duygu gıdıklayıcı, saçma sapan sahneler de "Sen de mi Brütüs?" dedirtse de bu akşam bir şans daha verip aynı şeyleri yaşarsam onunla da vedalaşayım. Bize dizi mi yok 😂

Neyse ben çayımı alıp az daha kitap okuyayım, sonra dizinin durumuna göre ya uyku, ya kitaba devam derim. Kalın sağlıcakla...



17 Aralık 2024 Salı

LEYLAK GÜNLÜKLERİ 13 / 17 ARALIK






Güne kahvaltı ederken Oya Baydar'ın son romanı "Hatırlamanın ve Unutuşun Kitabı"nı okuyarak başladım. Çalışma yıllarımdan bu yana edindiğim bir alışkanlık, zamandan tasarruf ve daha fazla okuyabilmek için iki faaliyeti birlikte yapmak; yerken okumak, çorba karıştırırken okumak, kuaförde saç boyasının süresini beklerken okumak, vs. Eskiden uzun otobüs yolculuklarında okuyamazdım, midem bulanırdı, şimdi o da geçti, yalnızca küçük araçlarda okuyamıyorum, hatta telefona bile fazla bakarsam yine midem bulanıyor.

Kahvaltı bitince kitabı bir yana bıraktım, önce iki gündür büfe üstünü bekleyen tabak çanağı büfe içine naklettim, sonra da kuruyan çamaşırları katlayıp yerine kaldırdım. Kahve yapıp internette gezindim, blog yazılarından okumadıklarımı kıraat ettim, Instagram'a ve Facebook'a göz attım, "biletinial" sitesine girip uygun bir etkinlik için bilet aradım ama anlayamadığım bir şekilde tüm biletler anında satılmış göründüğü için alamadım. Bilet fiyatları el yakıyor üstelik. Yılbaşı konserlerinin satışının açıldığı an giriş yaptım siteye tüm biletler tükendi görünüyor. Devasa bir salonun biletlerini uzaylı gelse bir dakikada tüketemez, anlamadım valla bu işi, sonunda girdim Antalya'ya 6 Mart için tiyatro bileti alıp en azından kendimi teselli ettim. Sonra bir mail geldi, ara sıra yazılarımın yayınlandığı Şenlik Blog'dan, yılbaşı gecesi konulu kısa yazılar derlemesi yapılacakmış. Hemen iki paragraflık bir yazı yazıp yolladım.

Gökyüzünde güneş vardı ve hava açıktı bugün, yürüyüş yapmaya karar verdim, giyinip çıktım, çanta bile almadım, paltomun bir cebine cüzdanla anahtar, bir cebine telefon, ileri marş! Yüreğimin değil ama ayaklarımın götürdüğü yere doğru yürümeye başladım. Sağa sola sapmadan dümdüz, bizim caddeyi bitirdim, Servi Sokağa saptım, sağda eskiden bir beyaz eşya bayisi vardı, şimdi cafe oldu, az ileride ise meşhur Konak Sineması. Anneannemi kandırınca akşamları götürürdü beni bazen, "Kartal Tip filmi varsa ona gidelim" derdi. Kartal Tibet'i seviyormuş demek. Bir de Erol Burçböyük'ü severdi 😂Bu sinemada en son Ferzan Özpetek'in "Harem Suare"sini izlemiştim annem ve kardeşimle, sonra sinema olmaktan çıktı, bir ara çiçek mezatı olarak kullanıldı, şimdi düğün salonu olmuş. Bir yanı boyluboyunca iki katlı dairelerin olduğu bir site, diğer tarafı da çeşit çeşit dükkanların sıralandığı sokağı bitirdiğimde sol tarafa baktım her zamanki gibi. Yıllardır görüşmediğim yakın bir arkadaşımın, bir aile dostumuzun kızının yaşadığı apartmana, her seferinde bakarım acaba balkonda falan görür müyüm diye, hiç denk gelmedim. Belki de artık orada yaşamıyordur.

Servi Sokak'tan Umut Sokağa geçtim, Umut Yufkacısı'nın önünden yürümeye devam ettim Umut'un babanneçikosuna da bu uyardı tabii ki. Kurtuluş Lisesi'ne yaklaşırken bir öğrenci ve veli kalabalığının arasında kaldım. Meğer lise falan kalmamış ilkokul olmuş bina. Lise nereye gitti acep? Hukuk Fakültesi'nin Ankara taşından yapılma kunt binasının duvarına gelince sola çark edip geri dönmeye karar verdim ve Cemal Gürsel Caddesi'ne indim. 27 Mayıs ihtilalinden sonra cumhurbaşkanı olan Gürsel'in bir akrabası Yenimahalle'nin bitiminde, muhtemelen Karşıyaka'da otururdu. Zaman zaman makam arabasıyla o akrabayı ziyarete giderdi. Konu komşu heyecanla balkonlara yığılırdık. Önümüzden jet gibi geçen araçlarda kimi ve neyi görmeyi umuyorduk acaba? Haydi ben çocuktum da berikilere ne oluyordu 😃 

Kurtuluş'a yürümüşken Kurtuluş Parkı'na girmeden dönmek ayıp olacaktı, karşıya geçtim. Ben yaya geçidindeyken parkın güvercinleri artarda havalanıp atraksiyona başladılar, adeta bir gökyüzü balesi gibiydi. Parkın girişinde şu aşağıdaki şeyi görünce önce postmodern bir heykel dikmişler sandım:


Sonra anladım ki yazın yetişmiş olarak getirip toprağa yerleştirdikleri üç zeytin ağacından biri. Ankara soğuğuna dayanamayacağını düşünüp deli bağlar gibi bağlamışlar garipleri, umarım sağ salim çıkarlar bahara.

Park çok tenhaydı, benim gibi bir yerden dönerken içinden geçenler dışında tek tük insan görünüyordu. Ağaçlar tamamen çıplaklaşmış, yerlere dökülen yapraklar toplanıp siyah poşetlere doldurulup konteynerlere yüklenmişti, park kedilerinden biri yiyecek bulma amacıyla deşip dururdu çuvalları. Kadrolu köpeklerinse keyfi yerindeydi, güneşi görünce tartan piste yayılmış ikindi uykusuna yatmışlardı:


Başımı kaldırıp Sarı Kız'ı aradım, biz ona aile arasında "Kuşlu Kadın" desek de heykeltraşı Selim Turan "Sarı Kız" adını uygun görmüş. 12 metre yükseklikten omuzunda kuşları geçeni geçeni seyreder durur yıllardır:


Parkın öbür ucuna yaklaşınca yerdeki kurumuş meşe yapraklarını ayaklarımla savurarak çıktım oradan karşıya geçip markete girdim. İlk önce muşmulalar çarptı gözüme, çok severim. Zaten ben hep acaip meyveleri severim; muşmula, en ekşisinden erik, badem ve kayısı çağlası, koruk, vişne ve henüz yeni çıkmış, tam tatlanmamış ekşimsi mandalina. Muşmulayı severim de haline bakmadan pek kibirlidir kendisi, yahu minnacık, buruşuk, kekre bir meyvesin neyine bu havan. Aynı avokado ve Bağdat hurması gibi "Beni kendim istediğim zaman yiyebilirsiniz" der. Haklı doğrusu, sıkıysa o istemeden yiyin de bakın boğulmanız an meselesi. Nispeten olgunlaşmış bir paket buldum, getirdim koydum radyatörün üstüne, umarım çabuk yumuşar.

Eve dönünce ayağımın tozuyla mutfağa girdim, kuru fasulye ve pilav pişirdim, pişirirken "Mariana Çukuru"nu dinledim Storytel'de. Ölüm ve yas üstüne dinleyeni ajite etmeden ilerleyen hoş bir kitapmış. Yer yer içim burulsa da kahramanları alıp bağrıma basasım geldi. 

Yemekler pişti, yazının da sonuna geldim. Bugün yine uzattım farkındayım, sıkıldığınız yerde bırakınız, gönül koymam. Sevgiyle kalın...


16 Aralık 2024 Pazartesi

LEYLAK GÜNLÜKLERİ 12 / 16 ARALIK






Sabah gündelik hayata karışmadan "İşte Geldim Deniz Kenarı"nın son yarım saatini de dinleyip kalktım yataktan. Selçuk Altun yine şaşırmadı finalde. Öldü sanılan anne bulundu, zengin ve aşık olundu, onlar ermiş murada biz çıkalım kerevete şeklinde bitti kitap. Böyle olacağını bildiğim halde niyet edip dinlediğim için "kimseye etmem şikayet, ağlarım ben halime" 😂

Dün dizilere doyamadım, "Yüzyıllık Yalnızlık"ın son üç bölümünü izleyip vedalaştıktan sonra akşam da "Şakir Paşa Ailesi"ne merhaba dedim. Kendileriyle tanışıklığımız epey eskilere dayansa, haklarında yazılmış tüm kitapları okusam, yaşam öykülerini bir yakınımmış kadar bilsem de görsel olarak izlemek hoş oldu. Her ne kadar hiçbir kitapta rastlamadığım Cevat Şakir'e göz süzen hizmetçinin varlığına şaşırsam da dizi tansiyonu açısından normaldir herhalde diye düşündüm. 

Öğleye doğru kız kardeş geldi, biraz gıybet yaptık, biraz eski fotoğraflara baktık. Kahve içtik ve yılbaşı gecesini çoluk çocuk onda geçireceğimiz için yemek listesi belirledik, sonra o gitti, ben biraz kitap okudum. Derken aklıma kimde gördüğümü hatırlayamadığım ama not aldığım bir filmi izlemek geldi. Başrolünde güzelim Jeanne Moreau'nun oynadığı, 1958 Louis Malle yapımı bir film izledim. Türkçe'ye alakasız bir şekilde "İdam Sehpası" diye çevrilmiş:


Siyah-beyaz çekilmiş bir kara filmdi, çok beğendim. Jeanne Moreau'nun ne kadar güzel bir kadın olduğunu unutmuşum. Müziklerini Miles Davis'in yapmış olması da ayrı bir hoşluktu. Ne varsa eski filmlerde var diyeyim ben de, yaş itibarıyla uygundur 😂

Film bitince mutfak yolu göründü, tarhana çorbası pişirdim dışarıdaki yağmurlu, soğuk havaya yakışır diyerek. Üç gündür dışarı çıkmadığımın da farkındayım, yarın yağmur çamur olmazsa bir miktar yürümekte fayda var. 

Hâlâ yılbaşı havasına giremedim ve hâlâ kokina almadım. Evimizde yeni yılın yakın olduğuna dair tek belirti, sipariş ettiğim bir objenin yanında hediye olarak gelen, vazodaki lavantalara iliştirdiğim şu Noel Emmi:


Günlüklere başladığım günden bu yana reytinglerim sürekli düşüyor bunu da belirtmeden geçemeyeceğim, Blogspot sinirlenip yayınıma son verebilir haa! AB grubu izleyici neredesiniz 😂

İyi akşamlar dileyerek bitiriyorum, Hüsnü Arkan'ı küstürmeyelim, gidip kalan 40 sayfayı okuyup kitabını sonlandırayım.