.

.
.
Gezme-Tozma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gezme-Tozma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ocak 2025 Cuma

ÖĞLEDEN ÖNCEYE NELER SIĞAR? / 3 OCAK

Gece neredeyse hiç uyumadım, adetim hilafına geç yattım, uyku tutmadı, dön baba dönelim gelmedi o uyku, Tam biraz dalmak üzereydim ki berbat bir gıcıkla en az 5 dakika öksürüp tekrar kovaladım gelen uyku perilerini. Sabah ezanına yakın uyumuşum ama bu defa da telefonun alarmı uyandırdı, açılmayan gözlerimi ellerimle açıp sürünerek kalktım yataktan, yüzümü yıkamak için banyonun yolunu tuttum. Zaten sabah falan da değildi gelen, kapkaranlık bir görüntü, sadece saat doğruluyordu sabah olduğunu. 

Kız kardeşin hastanede bir işi vardı erken saatte, bir gün önce oralarda buluşup Kale civarına gitmeye karar vermiştik, bunca sabah eziyeti o yüzden. İyi kötü giyinip hazırlandım, iki lokma bir şey attım ağzıma, düştüm yola. Uzun zamandır ilk kez dolmuşa bindim, dolmuş da dolmuştu hani, dolmuş demek hakaret olur, bundan sonra kendisinden "VIP Halk Taşıyıcısı" olarak söz edeceğim 😂 İlk gözüme çarpan ön cama yapışık tabela oldu, "Güzelin dedikodusu çok olur" yazıyordu. Haklı, gördüğünüz gibi ben hemen başladım dedikoduya 😉 Sonra tavanın, koltuk arkalarının ve aracın iç çeperlerinin lacivert renkli, kapitone bir materyalle kaplı olduğunu fark ettim. Kapitone zeminin üstünde etrafı altın varaklı yapraklarla çevrili "VIP" yazan yuvarlak süslemeler ve aracın yanlarını, tavanını ve şoför mahallinin arkasını fırdolayı dönen mor ışıklar vardı, VIP Pavyon'a hoşgeldiniz 😂 Şoförün hemen arkasındaki koltukta oturuyordum, müzik setinden Türkçe bir pop şarkısı yayılıyordu ama baslar o kadar kuvvetli vuruyordu ki sözlerini duymam mümkün olmadı, şoför duyuyor olsa gerek ki kafasını ritme uygun bir şekilde sallıyordu. Mor ışıklı, pavyon stayla VIP Halk Taşıyıcısı'nda önüme alevli malevli bir şeylerin gelmesini beklerken kafamı bir kaldırdım ki ne göreyim, sürücü koltuğunun sol direğinde şapşik kedi Sylvester, sağ direkte ise tırmanan bir maymun. Her ikisinin üstünde de küçük boy bir led TV. Çocuk ruhlu, pavyonsever, first class özentili bir şoföre denk geldiğimi düşünürken ineceğim yere geldiğimi fark ettim, kendimi dar attım "VIP Halk Taşıyıcısı"ndan. Kız kardeşe telefon ettim, buluştuk ve Kale'ye doğru tırmanmaya başladık. 

Hava soğuk, yerler geceden kalma ince buz örtüsünün kırıntılarıyla kaplı, yokuş dikti. Üşüdük ve yorulduk. Neyse ki kayıp düşmeden Kale'nin kapısına ulaştık, saat 9.30'du ve etrafta in cin top oynuyordu. Bizden başka bir-iki esnaf gördük o kadar, dükkanlar kapalı, gitmeyi plandığımız cafenin kepenkleri bile sıkı sıkı örtülüydü. Bir deja-vu hissi geldi oturdu bünyeye, biz geçen yıl bu vakitler de Rus Kültür Müzesi'ni gezmeye gelmiş, yine ıssız Kale sokaklarıyla karşılaşmış, pazartesi olduğunu hesap etmediğimiz içi müzeyi de kapalı bulmuştuk, üstelik hava daha da ayazdı. Aferin bize, nush ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir demiş Ziya Paşa. Kötek yemeden kaçtık kapalı Kale gezimizin ikinci yıldönümünde mekandan. Bari dedik eski Hıfzıssıhha, yeni Halk Sağlığı Merkezi'ne gidip nostalji yapalım. Malum babamız yıllar yılı orada çalıştı, yöneticilik yaptı ve oradan emekli oldu. Bizim çocukluk ve ilk gençlik yıllarımız da o Ankara taşından yapılma kunt binaların koridorlarında, odalarında, bahçesinde geçti. Bahçesinde muhteşem leylak ağaçları vardı, baharda çiçekleri duvarlardan kaldırımlara taşardı. Japon elmaları vardı ekşi ekşi, minik ve kırmızı, kopartır yerdim. Zaten herkes etrafımda pervane olurdu çocukken. Babam ve arkadaşları cam beherler içinde çay demlerlerdi. Bayılırdım onunla işyerine gitmeye (daire denirdi o zamanlar babaların işyerlerine). Benden sonra kardeşim devraldı bayrağı, o nedenle bir gidip gezelim, hem de babamı anarız dedik. Gelgelelim öyle el kol sallayarak girilmez olmuş oralara biz görmeyeli. Kapıda güvenlik var, görevli genç kızdan babamızın yıllarca burada çalıştığını, çocukluğumuzun buralarda geçtiğini ve bir görmek istediğimizi söyledik. Amirine telefon edip izin aldı ve yanımıza pek bir şey bilmeyen, gönülsüz bir güvenlikçi takıp kabul etti içeriye. Gezdik, hüzün ve hayal kırıklığı yaşadık. Aşı üretim merkezi garaj olmuş, babamın bazen pazar günleri piknik yapmaya götürdüğü arka bahçedeki yeşil alan kaybolmuş, alınlığında Hijyen Tanrıçası Hygieia'nın rölyefi olan Hıfzıssıhha Okulu'nun kapısındaki vitraylı camların bir kısmı kırılmış ve leylak ağaçları yok olmuş. Bina taşınacakmış zaten, hiçbir şeyden haberi olmayan güvenlikçi öyle söyledi, teşekkür edip ayrıldık. Bir devir çoktan kapanmıştı da tasdiklemiş olduk:

Görsel: Buradan

Çok yorulmuştuk, bir kahve içelim bari dedik ve Konur Sokak'taki eski Dost Kitabevi'nin yerine, yani Mimarlar Odasının zemin katına yeni açılan Süper Coffee'ye konuşlandık. Ay pek güzel olmuş, pek beğendik. Noel Baba bardaklı kahvelerimizi içtik, dinlendik ve sonra evli evine, köylü köyüne, evi olmayan sıçan deliğine diyerek ayrıldık.

2025'in ilk hafta sonunun eli kulağında, güzel geçmesi dileğiyle...


14 Mayıs 2024 Salı

YAYLALAR, YAYLALAR / 13 MAYIS

Hafta sonunu yemyeşil, çok çiçekli, bol oksijenli, bazen güneşli, bazen yağmurlu, hatta sisli güzel mi güzel bir doğa parçasında geçirdim. Kısacası yaylanın çimenine kuzu yayamadım ama kendimi pek güzel yaydım. Kuzenlerin evden alıp eve bırakmalı müthiş ev sahipliğinde şahane bir gün ve gece geçirdik. Buradan bir teşekkür daha göndereyim kendilerine...

Söz konusu yayla Kumluca'ya bağlı Gödene ya da daha havalı ismiyle Altınyaka Yaylası idi. Geçen yıl da gitmiştik, Mayıs sonuydu, bu kez bir de başında deneyelim dedik ve çok iyi ettik, çünkü yağmur ayrı bir güzellik vermişti yaylaya, bakmalara doyamadık.

 

İlk fotoğraftaki sarı çiçeklerin yakından görünüşü, değişik çiçek gören masum şehirli olarak çok ilginç bulmuştuk ama Google görsellerde aratınca kendilerinin hayli tanıdık olduğunu öğrendik. Meğerse arkadaş "Şalpa" dediğimiz bir adaçayı türüymüş, yapraklarından tanıyacaksınız. Bilseydik taze taze toplar gelirdik.

Yokuşlar tırmanıp tepeden baktık İstanbul'a değilse de yaylaya. Vallahi İstanbul kadar güzeldi, yemyeşil, mis gibi, her yerden su sesi geliyor, dereler akıyor, pınarlar çağlıyor:


Burası "Pınargözü" denilen piknik alanı, suyun buz gibi olduğu söylendi, hava sıcak olsa paçaları sıvayıp ayaklarımızı sokacaktık ama cesaret edemedik.

Güller kuzenlerin bahçesinden, hangisini fotoğraflayacağımı şaştım açıkcası:



Ertesi sabah güneşle uyandık ama çok geçmedi bulutlar kapladı gökyüzünü, yağmur başladı. Ve hemen ardından yaylaya sis çöktü:


Hasılı gözümüz yeşile doymuş olarak döndük eve, buraya da koydum ki fotoğrafları hem sizin gözünüz şenlensin, hem de ben özledikçe bakayım. 

Haftanın ilk gününün menüsünde ise dün yayladaki bahçeden topladığım tazecik asma yapraklarıyla pişirdiğim bulgur pilavı vardı, bu bir yöresel Gaziantep yemeği imiş, çok lezzetli oluyor, hazır yaprak mevsimiyken deneyin derim. Bildiğiniz bulgur pilavı (soğana ve salçaya ek olarak iki diş sarmısak var sadece), suyunu koymadan önce de ince kıyılmış asma yaprakları ekleniyor. Ve yine yayladan toplanan naneler de yıkanıp kuruması için serildi.Eh, ben yavaş yavaş kaçayım, "Ay akşamdan ışıktır/Yaylalar yaylalaaar" 😂


17 Temmuz 2023 Pazartesi

TANTE ROSA'DA SEVGİ SOYSAL'I ANMAK / 17 TEMMUZ

Geçen haftanın üç önemli etkinliği vardı, birini geçen postta okudunuz, günübirlik Sivas gezisi, ikincisi sıcak bir Ankara gününde anıt ıhlamur ağacının altında serinlediğimiz Tante Rosa Coffee Garden ve sonuncusu da benim anneliğimin yıldönümünü, oğlumun yeni yaşını kutlamamız. Oğluma nice yaşlar dileyerek Tante Rosa Coffee Garden'den bahsetmek istiyorum biraz.

Aslında mekanla ilk tanışmam pandeminin ilk yılında oldu. Kız kardeşle buluşmuş, bir arkadaşın bahçesinde biraz sosyalleşmiş, sonra evlere dağılmıştık ki yol üstünde çok şirin bir apartman gördüm. Üç katlı, yeşile boyalı, sevimli balkonları olan ve altında cafe olduğunu tahmin ettiğim, bahçesine masalarla sandalyeler yerleştirilmiş bir mekan. Biraz yanaşınca duvarda "Sevgi Soysal Yürümek romanını bu evde yazdı" ibaresini gördüm. İç geçirdim, keşke pandemi olmasaydı da, kız kardeşle gelip şurada kahve içseydik diye düşündüm. Sevgi Soysal'ı nasıl severim anlatamam. Evde defalarca okunmaktan cılkı çıkmış vaziyette kitaplıkta duran, ilk baskı "Yenişehir'de Bir Öğle Vakti" romanı ile olmuştu tanışmam ve sonrasında kalbimi kaptırmıştım bu şahane kadına. "Yürümek" Marmaris tatilinde, "Tante Rosa" gölgeli ve serin odamda, "Şafak", "Tutkulu Perçem", "Barış Adlı Çocuk", "Bakmak" muhtelif yerlerde ve "Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu" ikinci kez olarak yeni doğan oğlumu ayağımda sallarken okunmuştu. "Mimşirik" isimli bir koğuş kedisi vardı o kitapta ve bir süre bebeğe "Mimşirik" diye seslenmiştim. Bu kitapların büyük çoğunluğu halen çok okunmaktan hırpalanmış vaziyette, ince uzun Bilgi Yayınevi baskılarıyla kitaplığımda, olmayanlar da muhtemelen bir isteyene gitmiş ve dönmemiştir. Genç yaşta kaybettiğimiz Sevgi Soysal yaşasaydı kimbilir ne güzel kitaplara imza atacaktı ama hayat işte, her dönemde okunabilen eski kitaplarıyla avunuyoruz.

Pandeminin ikinci yılında ameliyat sonrası fizik tedaviye gidip gelirken (ameliyat olduğum hastanenin çok yakınında mekan) erken gittiğimiz bir gün Kocam Bey'le bahçede oturup bir kahve içmiştik sonunda, Pantheon Kültür Merkezi idi o zaman ismi. O kısa süreli kahve molasından sonra bir daha kısmet olmadı gitmek. Geçen yıl birkaç arkadaş niyet ettiğimizde de tadilat olduğunu gördük. El değiştirmiş ve Sevgi Soysal'a yaraşır biçimde "Tante Rosa" adını almış. Cumartesi günü kız kardeşle birlikte şenlendirdik mekanı. O güzel sardunyalı balkonda, anıt ıhlamur ağacının gölgesinde oturup kahvelerimizi yudumlarken Sevgi Soysal'ı andık. 



Ihlamurun çiçekleri ve yaprakları pıt pıt yerlere ve şemsiyenin üstüne düşerken boş bulunup "Yağmur mu yağıyor?" şaşkınlığına kapıldık ara ara. 

Tante Rosa'nın iç bölümü de çok güzel. Yalnızca bir şeyler yiyip içmeye değil, sakin sakin kitap okumaya, ders çalışmaya ya da odalardan birinde arkadaş toplantısı yapmaya da müsait.



"Tante Rosa"yı okuyanlar bilir, posterdeki cümle kitaptan bir alıntı:
"Sen arzularına gem vuramayan günahkar bir kızsın" dedi, "içini öldürmeyi bilmiyorsun."
"Ben içimi öldüremem" dedi Rosa, "çünkü içim prensestir."    

Biz o sıcak Cumartesi gününü buzlu kahvemizi yudumlayarak, ıhlamur çiçeklerinin sesini dinleyerek ve Sevgi Soysal'dan konuşarak çok güzel geçirdik. Belki siz de "Yürümek" romanını bu evde yazdığı rivayet edilen yazarı anarak hoş bir gün geçirmeyi denersiniz. Mekan Kavaklıdere'de, şimdi adı Abay Kunanbay olmuş Bilir Sokak'ta...

Sıcağın ve uzun yürüyüşün yorduğu bünyeyi bir miktar uykuyla dinlendirip ertesi günkü kutlama için yemek yapmak üzere mutfağa daldım. O kısmı geçelim. Yemek yaparken tefekküre dalınca fikrim geldi 😀 Bundan böyle haftanın bir gününü anılara ayırmaya karar verdim, bakalım nasıl bulacaksınız. Şimdilik yeni haftanız güzel geçsin dileklerimle kaçıyorum...

4 Eylül 2019 Çarşamba

4 EYLÜL (NİĞDE GEZİSİ 2)

Geldik kısa gezimizin son gününe. Yine erkenden kalkıp yola düşüyoruz, niyetimiz Kale ve Saat Kulesi'ni görmek, hatırladığım kadarıyla bir cafe vardı Kale'de, uygunsa orada kahvaltı etmek. Ama önce evinde kaldığımız büyük teyzenin kışlık evini bulmak niyetindeyiz. Şimdi kaldığımız bloklar silsilesi zamanında devasa ve yemyeşil bir bahçe idi, içinde minicik bir yazlık ev vardı. O küçük eve onca insan nasıl sığardı şaşırıyorum. Hele düğünlerde iyice kalabalık olurduk ama kimse de halinden şikayet etmez, bir şekilde becerirdik yerleşmeyi. Çok sonraları o ev yıkılınca benzer bir konu geçtiğinde büyük teyze şöyle açıklamıştı bu durumu: "Evvelce evler dardı ama gönüller genişti. Şimdi evler genişledi, gönüller daraldı". Yıkılana kadar yazları gittiğimizde bahçedeki evde, sonraları ise kışlık evde geçti tatillerimiz. Bahçeye çok yakındı, yazları Adana'nın sıcağından kaçıp gelenlere kiraya verilirdi, evin bir odası depo gibiydi, kapalı olurdu. O odaya bayılırdım, Ali Baba'nın hazine dairesi gibiydi benim çocuk gözümde. İhtiyaç duyulan bir şeyi almak için kuzenlerden biriyle giderdik bazen, yazlık evden çıkar, evin arkasındaki muhteşem kavaklığın içindeki patikadan yürür, sokağı geçer ve kışlık eve girerdik. Adanalı kiracılar tahta zemine yayılmış sohbet ediyor olurlardı. Yerlerde halı olmayınca kiracıların fakir olduklarını düşünürdüm. Oysa sıcak nedeniyle yerdeki yün halılar toplanıp kaldırılmış olurdu. Onlara bir "Merhaba" deyip depo odaya dalardık, ben mutluluktan sarhoş. Her gittiğimde bir ganimetle dönerdim, bazen bir kitap, bazen bir küçük biblo, incik boncuk, hiçbir şey bulamazsam mutfaktaki kilerden ceplerimi Şam fıstığı ile doldururdum. Anılarımızda öyle yer etmişti ki kız kardeş bile orada çok fazla zaman geçirmemesine rağmen rüyalarına girdiğini söylerdi. O yüzden Kale'den önce bir nostalji yapmaya karar verdik. Çok aramadan çıktı karşımıza ev, elbette biraz harap, oldukça eskimiş. Zaten sokaktaki evlerin tümü öyle, bir çoğu da yıkık dökük. İçeri giremedik tabii ki, kapı kilitliydi, dışarıdan baktık, anılar akıp gitti gözümüzün önünden. Sofra toplarken eşiğe takılıp kırdığım üstüste dizilmiş bir yığın tabak, merdivenin başındaki tutunup sallandığım demir, balkondaki kadife çiçekleri, eniştenin kitaplıktan çekip orada kaldığımız sürece yüksek sesle okuyup neredeyse Hayyam'dan soğuttuğu "Rübailer", hep birlikte yenen neşeli düğün yemekleri, insanın içine işleyen Niğde ayazında bürünüp yattığımız sıcacık yorganlar, daha nice anılar. Dalarsak çıkamayacağız diyerek vurduk kendimizi Kale yollarına.


Kale ve Alaattin Camii'ne Cevriye'yi delirten bir yokuşu tırmanarak ulaştık. Çok erken gelmişiz tabii ki, Kale'ye giriş kapısı kapalı, camiin de ışıkları bile yakılmamıştı. Ünlü "Taçlı Kadın Başı" olan kapının fotoğraflarını çekip camiin içini de loş ışıkta şöyle bir gezdikten sonra Kale'ye yönlendik ama yazdığım gibi kapısı henüz açılmamıştı. 



Kapının üstündeki kadın silüetini fotoğrafta daha rahat görebilirsiniz. Efsaneye göre 1223 yılında Niğde Sancak Beyi Ziyneddin Beşare tarafından yaptırılan caminin inşaatında çalışan taş ustası sancak beyinin kızına aşıkmış. Kavuşamayacağını bildiği için de bu aşkı sonsuza dek yaşatmak için kızın silüetini taşa oymuş derler. Ne derece doğrudur, tesadüf müdür bilinmez ama gerçekse taş ustasının hünerine ve aşkının büyüklüğüne şapka çıkarılır. 


Caminin içinden, loş ışıkta ancak bu kadar çekebildik. 

Kale'nin kapalı olduğunu öğrenince daha sonra uğramak üzere ayrıldık ve her zaman ilginç ve görülesi olan, eski evlerin yoğunluklu olduğu Kaleiçi sokaklarına vurduk kendimizi. Yalnız ayrılmadan önce Kale Parkı'ndaki kurumuş havuzun ortasını süsleyen, itibarlı zamanlarında fıskiye görevi yapmış devasa laleden fırlamış yavru laleleri görmenizi isterim, size sarı laleler aldım Niğde Kalesi'nden 😃


Kale'den ayrılıp sokaklar boyunca yürüdükçe bunca zamandır buralara hiç gelmediğimi farkedip şaşıyorum:




Dar sokaklardan geçerek Eskisaray Mahallesi'ne geliyoruz. Sungurbey Camii restore edildiği için gezemiyoruz ama karşımıza 1913 tarihli bir Rum Okulu iken şimdi ilkokul olarak kullanılan Dumlupınar ilkokulu çıkıyor. Okulun yan tarafı hayli ilginç:



Ön tarafta dış duvarlarının restorasyonu yeni yapılmış irice bir bina görüyor ve  yakından bakmak için ilerliyoruz, buranın eski bir Rum Kilisesi olduğunu fark ediyoruz. Dışının restorasyonu bitmiş gibi ama içeride iskeleler kurulu ve restorasyon devam ediyor gibi ya da durmuş bilemiyorum. Kapı kilitli zira, pencereden görebildiğimiz kadarını fotoğraflıyoruz.



Kilisenin hemen karşısında Eskisaray Parkı adında bir yeşil alan, içinde de restoreden geçmiş tarihi bir yapı var. Meraklıyız ya, illa öğreneceğiz. Buranın da kapısı kilitli, oradaki iki adam ilgileniyor. Restorasyondan sonra Sanat Merkezi'ne dönüştürülen bir Ermeni Kilisesi imiş. Henüz açılışı yapılmamış. Bizi o gün Yeşilburç Köyü'nde düzenlenecek açık hava sergisine davet ediyorlar. "Nasıl gidebiliriz?" sorusunu ise şimdiye kadar aldığımız cevaplara çok benzer şekilde cevaplıyorlar: "Vardır mutlaka oraya giden bir vasıta". O zaman teşekkürler, almayalım.


Vakit neredeyse öğleye geliyordu ve biz hala kahvaltı edememiştik. Yol üstünde bir fırına rastlayınca simit bari alalım dedik. Simit yokmuş yağlı ekmek teklif etti görevli genç kız, aldık ve paylaştık kardeşle. Pek sevmediysem de açlığımızı bastırdı en azından. Derken karşımıza "Ak Medrese" çıktı. Gökte ararken yerde bulmuş gibi olduk ama her zamanki gibi kapısı kilitliydi. 1409'a tarihlenen Ak Medrese'nin güzelim taş oymalarına bakmakla yetinip bitişiğindeki "Küçük Ev" isimli cfeye kendimizi dar atarak kahve ve çay ihtiyacımızı giderdik.


Cevriye'nin dinlendiğine, vücuda yüklediğimiz kafeinin de yeterli olduğuna kanaat getirince Fertek Köyü'ne gitmek üzere hareketlendik. Tabii ki öncesinde yol sormak, tarif almak ve hiçbirinden sonuç elde edememek vardı. İlk rastladığımız amca "Bizim evin önünden kalkıyor minibüs" demişti malum, evi hakkında birkaç ipucu aldıktan sonra durağı bir gün önce gördüğümüzü hatırladık ve "Bir daha bu yolları aynı hevesle yürür müyüm?" şarkısını çığırarak dün Kayardı'ndan gelirken geçtiğimiz yollara tekrar vurduk kendimizi. Neyse ki durakta çok beklemeden minibüs geldi. Tonton bir şoföre denk geldik, sorduğumuz sorulara tek kelimeyle ama istekle cevap verdi ve bizi takriben 10-15 dakika sonra Fertek'te, kendince uygun gördüğü bir durakta indirdi. Yine daldık ara sokaklara. Fertek yemyeşil ve güzel, eski tip evlerin olduğu bir köy. Niğde'de bir söylencedir Fertek'in eğitim düzeyinin ne kadar yüksek olduğu, çoğunluğun üniversite eğitimli olduğu. Hâlâ öyle midir bilmiyorum ama biz köyü-ya da mahalleyi-çok beğendik.







Yorulunca yolda rastladığımız kapı önü muhabbeti yapan fotoğraftaki teyzelerin tavsiyesiyle Çamlık Restaurant'a girdik. Girmeden önce dışardan bazlama fırını zannettiğimiz tuhaf yapıların peri bacası şeklinde inşa edilmiş kapalı oturma mekanları olduğunu gördük. Orada oturmak hayli sıkıcı olsa gerek. Biz sıcaktan bunalmış bünyeyi aşağıdaki alamet-i farika ile serinlettikten sonra ayrıldık mekandan.


Tesadüf bu ya bizi getiren aynı minibüsle ayrıldık Fertek'ten, dün yemek yediğimiz yerde karnımızı doyurduktan sonra tekrar Kale'ye gitmeye niyet ettik. Yerel bazı ürünler almak için girdiğimiz dükkanda çalışanların tavrını sevmeyince vazgeçip tekrar tırmandık Kale'nin yokuşunu. Aslında Niğde'ye Perşembe gününü içeren zamanlarda gelmek lazım, zira o zaman Kale'nin dibinde pazar kuruluyor ve şahane ürünler bulunuyor ama kısmet değilmiş. Kale ve Saat Kulesi kocaman bir hayal kırıklığı ve Cevriye için de zorlu bir parkur oldu. Kale'nin içine girilmiyor, surlara çıkılmıyor, cafesi bakımsız, kahvesi bayat, satış mağazası saçma sapan objelerle dolu ve Kale'den görünen manzara da iç acısı bir beton yığını idi. Yıllar önce yeşilden gözünüzü alamazken aynı noktadan bir binalar denizine bakmaktaydınız:



Yorgunlukla ve sıcaktan bezmiş şekilde tekrar merkeze dönüp yerel ürünler satan bir başka dükkandan (Niğdelioğulları) aldığımız ürünlerin ağırlığıyla eve ulaştık. Otobüsümüzün saati yaklaşmıştı. Valizimizi yüklendik ve bizi terminale götürecek taksiye yerleştik. Hoşça kal Niğde, bir daha ne zaman görüşürüz, görüşür müyüz bilmiyorum .

"Velhasıl bir garip adamım ki Niğde'de 
Ömrümüm otuzuncu, evimin beşinci katındayım 
Sormayın günlerimin nasıl geçtiğini 
Başka sefere anlatayım..."


Demiş Ümit Yaşar Oğuzcan, o anlatmak istememiş ama ben detayıyla anlattım. Umarım sıkılmadınız, yeni bir seyahate kadar kalın sağlıcakla...

3 Eylül 2019 Salı

3 EYLÜL (NİĞDE GEZİSİ 1)

Farkındayım, aslında Ağustos'da okuduğum kitapları yazmam gerekiyordu ama onu birkaç gün erteleyip detayları unutmadan kız kardeşle yaptığımız 2 günlük Niğde yolculuğumuzu anlatmak istiyorum. İlginç, şaşırtıcı, yer yer ürkütücü, kimi zaman mutlu, bazen hüzünlü ve birlikte yaptığımız her yolculukta olduğu gibi keyifli zamanlar geçirdik. "Onca şehir dururken neden Niğde?" diyecek olursanız orada hiç yaşamamış olmamıza rağmen hem anne, hem baba tarafından Niğdeliyiz. Benim çocukluğumun yaz tatilleri (yani babamın izinli olduğu zamanlar) annemin teyzesinin olağanüstü güzellikte ve büyüklükteki bahçesinde geçti, hayatımın en mutlu zamanları içinde oldukça önemli bir yer kaplar o günler. Bu yolculuk biraz da çocukluk sonrası bir daha Niğde'ye gitmemiş olan kız kardeşle anıları canlandırma, hafıza tazeleme yolculuğu idi. 

Cuma gecesi ulaştık ilk kez gördüğüm otobüs terminaline. Çocukluğumda şehrin daha merkezi bir yerindeki küçük garajda iner, bir fayton kiralar, nalların dıgıdık sesleri kuzenlerime ve o yemyeşil bahçeye ulaşmanın heyecanına neşe katar, sabırsızlıkla arabacının atları "Bırrrsss!" sesiyle "Fesleğen"in önünde durdurmasını beklerdim. Fesleğen pek de büyük sayılmayan beton bir havuzdu. İkindi üzeri su verilir, civardaki, evlerinde su tesisatı olmayan kadınlar oraya çamaşır yıkamaya gelirlerdi. Tokaç seslerine kahkahalar karışır, sabun baloncukları havada uçuşur, Fesleğen'in bekçisi Hüsam efendi taşlıktaki sandalyesine kurulup sigarasını tüttürerek çamaşır yıkayan kadınları seyrederdi. Niğde'nin alamet-i farikalarından biriydi Fesleğen, tabii ki izi dahi kalmadı şimdi. Hatta bindiğimiz taksiye adres tarif ederken (büyük teyzenin artık tek bir ağaç bile kalmamış bahçesinin yerine dikilmiş beton bloklardan birindeki boş evinde geçirdik iki geceyi) Fesleğen, Çayır Mahallesi falan diyerek tarif etmeye kalktım, boş boş yüzüme baktı, öylesine habersizdi bunların varlığından. Diğer taksicilere sorup bin güçlükle nereye gideceğini anladı da öyle koyulduk yola. Karanlıkta pek göremesek de benim hafızama yerleşmiş yeşil Niğde'nin mazide kaldığı, bahçelerin yerini çirkin beton binaların aldığı belli oluyordu. Sonunda eve ulaştık ve yol yorgunluğuyla kendimizi yataklara attık.

Her yolculukta yaptığımız gibi, ne kadar yorgun ve uykusuz olsak da sayılı günlerden azami faydayı sağlayabilmek için sabahın köründe ayaktaydık ikimiz de. Giyindik ve çocukluğumuzun, ilk gençliğimizin izini sürmek için düştük yollara. Bulunduğumuz bölge betonlaşmış olsa da bizi şehir merkezine götürecek yolun üstünde hala eskiyi hatırlatan kimi yıkılmış, kimi harabe halinde, kimi direnen tanıdık binalar göze çarpıyordu. İnce bir hüzünle sağa sola bakarak defalarca inip çıktığım merdivenlere ulaştık, Cevriye'den yükselen "Of!" sesini duymamazlıktan geldim. 

Merdivenleri Cevriye'ye rağmen tırmanıp caddeye çıkınca tüm görkemiyle Kale ve bahçede geçirdiğimiz tatillerde her saat başı vuran gonguyla bize vakti hatırlatan Saat Kulesi dikildi karşımızda. Artık onun da sesi kesilmiş. Görkemse sadece uzaktan, bakımsızlığını ertesi gün Kale'ye çıktığımızda görecektik. 



Yolun bir kısmını sağlı-sollu tanıdık binaların varlığını sürdürdüğünü görmenin çocuksu sevinciyle yürüdük. Niğde'nin bir bölümü hâlâ direniyordu, bunu ilerleyen saatlerde de görecektik. Kendimize kahvaltı edecek bir mekan arayarak yürüdük de yürüdük. Yine yol boyu Niğde'nin çocukluğumdan bu yana benim için bir nevi sembolü olan dükkan üstü güzel evlerinin hala yıkılmadığını, hatta bir kısmının elden geçirildiğini görüp bir kez daha sevindim. Bazıları ise el dokunulmadan bir dükkan ve tabela kalabalığı üstünde kaderini bekliyordu:


Sonunda kahvaltı edebileceğimiz bir pastane bulduk. Sabah mahmurluğunu üstünden atamamış suratsız garson kızın en ufak bir tebessümü bile esirgeyerek masamıza getirdiği simit, peynir, çay vs ile kahvaltımızı yaptık. Veda ve teşekkür sözlerimize ağzının içinden bir şeyler geveleyen kızımızı mutsuzluğuyla başbaşa bırakarak hedefimizdeki "Gümüşler Manastırı"na doğru harekete geçtik. Niğde'de çoğu insanın yol tarifi özürlü olduğunu zaman geçtikçe anlayacaktık. Sorduğumuz yeri ya hiç bilmiyorlardı ya biliyorlar tarif edemiyorlardı ya da her biri farklı tarifler veriyordu. Altın vuruşu ise ertesi gün "Fertek minibüsleri nerden kalkıyor?" diye sorduğumuz amca yapacaktı: "Bizim evin oradan kalkıyor" 😃

Sonunda Gümüşler Kasabası'na giden minibüsün eski terminalden kalktığını zor bela öğrenip, yerini de aşağı yukarı kavrayarak yürümeye başladık ama önce şurada poz verdik, olmazsa olmaz tabii ki 😎 Çalmayan saat kulesi ve şehir içinde eser miktarda rastlanan elma ağaçları ile Niğde, "I love you". İhtiyar neneler gibi durmadan tekrarlayacağım "Ah! Teyzemin yokolup giden güzelim bahçesi" 😔


Yolüstünde karşımıza "Hüdavent Hatun" türbesi çıktı. Eh bir selam vermeden geçersek hemcinsimiz bize darılır. Kendisinin ilk kadın vali olduğu söyleniyor bazı kaynaklarda. Yalnız ilginç bir durum var bazı yerlerde Anadolu Selçuklu Sultanı 4. Kılıçarslan'ın, bazı yerlerde de 1. Alaaddin Keykubat'ın kızı olduğu söyleniyor. Bazı kaynaklar türbeyi kendisinin yaptırdığını, bazısı da mezarının üstüne sonradan türbe yapıldığını ileri sürüyor. Bir kafa karışıklığı sözkonusu, hep bunlar nüfus memurunun işine dört elle sarılmamasından kaynaklanıyor, muhtemelen nüfus kaydı sırasında bilgisayarda Solitaire oynuyordu 😃 O yüzden biz içindekini bırakalım yapının güzelim taş oymalarına bakalım:




Neyse ki son gördüğümden bu yana epey bakım yapılmış türbeye ve çevresine, küçük bir park düzenlenmiş etrafında, hatta şirin bir çay bahçesi de var ama sabahın o saatinde kapalıydı. Aynı parkın içinde Hüdavent Hatun Türbesi'nin küçük kardeşi gibi bir türbe daha var; "Gündoğdu Türbesi". Kare planlı, piramit külahlı bu türbe 1344 yılında ölen Gündoğdu oğlu Ahi Bevvap Bey adına yapılmış. Fotoğrafını çekmeyi unutmuşum, merak ediyorsanız Google'dan bulabilirsiniz. 

Hüdavent hemşiremizin hatırını sorduktan sonra yola devam edip asıl hedefimize adım adım yaklaşıyoruz. Eski Terminal binasına geldik ama ortada pek bir bina görünmüyor, parkımsı bir alan, içinde birkaç bank, yanda salaş bir kahve ve eski de olsa terminal olamayacakmış gibi duran köhne bir yapı. Halbuki ben buradan da otobüse binmiştim, o zaman gözüme daha parlak görünmüştü, pek eskimiş. Minibüsler arka taraftan kalkıyormuş, ilerleyince gördük. Sorduk soruşturduk, Gümüşler Köyü'ne gideni bulduk ama kalkmasına daha yarım saat varmış. Sözünü ettiğim kahve pek testosteron soslu olduğundan banklara oturup beklemeye karar verdik, lakin bankları sulamışlar, fena halde ıslaktı. Evet sulamışlar, çimleri sularken daha gümrah olsun, büyüyüp üç kişi yerine beş kişi oturabilsin diye onları da sulamışlar. Mecburen kahveye yöneldik, zira Cevriye mızıldanıp duruyordu. Biz yokken masalardan birine yerleşen orta yaşlı adamla kadının zulasında bir yere konuşlandık. Lakin bu defa her ikisinin de ısrarlı göz hapsine maruz kaldık. Kaldığımız iki gün boyunca alnımızda çakılı olduğunu düşündüğümüz levhada "Yabancı" yazılı olduğu için şehirde yanından geçtiğimiz genç yaşlı, kadın, erkek, çoluk çocuk herkesin dikkatli bakışlarının hedefi olduk. Göğsümüze bir başka levha çakıp "Yabancı sanıyorsunuz ammaaa aslen biz de Niğdeliyiz, naaber?" yazmayı düşündük, sonra uğraşmaya değmez deyip caydık 😃 Sonunda minibüsün kalkış vakti geldi, yerleştik. 15 dakika kadar süren bir yolculuktan sonra Gümüşler Köyü'nde, Gümüşler Manastırı'nın yanında indik. Haydi bakalım başlasın Manastır turu, giriş 7 TeLe, Müzekartla ücretsiz:


Manastır büyük bir kaya kitlesine oyulmuş ve günümüze kadar oldukça iyi korunarak gelmiş, Kapadokya yöresindeki en büyük manastırlardan biri imiş. Kilisedeki duvar resimlerinden hareketle 11. ve 12. yüzyıla tarihlenmekte imiş. Manastırın en önemli özelliği dünyadaki tek gülerken betimlenmiş Meryem resminin burada bulunması imiş. Sadece Meryem değil, kucağındaki İsa da gülümsemekte, hem de hayli cingöz bir gülümseme var suratında:


Bize gönüllü rehberlik eden üniversite öğrencisi bir genç bu gülüşün aslında resmin üzerinde yapılan oynama sonucu olabileceğinin de düşünüldüğünü söyledi. Bende ise tebessümden ziyade tavşan dudak imajı uyandırdı, o yüzden bu görüşün doğru olabileceğini düşünüyorum. Ama öyle ya da böyle Meryem Ana, sana gülmek daha çok yakışıyor.
Duvar resimleri oldukça canlı renklerde ve günümüze kadar hayli iyi durumda gelmişler. Rehber genç bunu şöyle açıkladı. Manastırı restorasyondan önce köylüler inek-koyun ahırı olarak kullanıyorlarmış ve sık sık zeminde ateş yakıyorlarmış. "Kahırdan lûtfa uğramak" diye bir deyim vardır. Zarar vermek amacıyla yakılan ateşin isleri resimlerin üzerinde koruyucu bir tabaka oluşturup bozulmalarının önüne geçmiş neyse ki. Zaten kilisenin içinde duvarlar, sütunlar bu isten dolayı siyaha kesmiş. 





Manastırda kilisenin yanı sıra yeraltı şehri, papaz odaları, çilehaneler, mutfak vs amaçla kullanılan bölümler var. Yeraltı şehrine inerken Cevriye'ye epey eziyet ettiğimi söyleyebilirim, sadece Cevriye değil diğer bacağı da öyle zorlamışım ki hala kaslarım ağrıyor. Siz siz olun talimli değilseniz o kedi merdivenlerinden inmeye, çıkmaya kalkışmayın 😄


Manastırın iç avlusu ve ortada Manastır'la takım giyinen ben, selam ey halkım 😄 Yerdeki çukurlar mezar oyukları. 



Kayalığın dıştan görünüşü ve Gümüşler Köyü'nden küçük bir görünüm. Esasen köyü gezmeye de niyet etmiştik ama hava o kadar sıcak, güneş o kadar tepede idi ki, Manastır'ı dolaşırken ahbaplık ettiğimiz genç çift bizi arabalarıyla Niğde'ye bırakmayı teklif edince reddedemedik. Zaten Cevriye de kazan kaldırmak üzere idi.

Niğde'ye dönünce ilk işimiz aç karnımızı doyurmak oldu. İnternette ders çalışırken not aldığım "Şehir Lokantası"na gittik. Tipik bir taşra esnaf lokantası, biraz daha irice. Biz kapıdan içeri girince lokantanın sahibi olduğunu düşündüğüm iki adam ayağa kalkıp "Hoşgeldiniz" dediler. Sokakta maruz kaldığımız bön bakışlardan sonra bu zarif saygı gösterisi hoşumuza gitti. Lokanta daha önce büyük dayımın oturduğu sokakta idi, evlerini aradım ama bulamadım. Sokağı yanlış mı hatırlıyorum diye sorunca bana son derece farklı bir ev gösterdiler. Meğer bina satılmış ve alan kişi üzerinde tadilat yaparak hiç tanınmayacak şekle getirmiş. Öyle çok anımız vardı ki o evde ve o sokakta. Evin karşısında, artık olmayan helva imalathanesinden büyük dayının annem sever diye aldığı yaz helvaları, benim evin kilerinde oynattığım Karagöz oyunları, seyre gelen ve taşra sakinliğiyle büyük şehirden gelmiş akraba kızının gevezeliklerini dinleyen komşu çocukları (kağıttan kesip bilet bile yapmıştım), geceleri yeni sahibinin camla çevirip ek bir kata çevirdiği terasta izlediğimiz yıldızlar, Karınca yengenin kayısı marmaratları (marmelat), saat başı dong dong vurup irkilten emektar duvar saati, divanın üstünde asılı kahve içen harem kadınları betimlemeli duvar halısı, koca göbekli, şirinler şirini aşçı dayının bize özel yemekleri, sabahları evin erkeklerinin erkenden kalkıp Bolkepçe Lokantası'na kelle-paça içmeye gidişleri, oyunlar, kahkahalar, sohbetler. Buruk bir hüzün eşlik etti yediğimiz Niğde tavaya. 

Yemekten sonra Öğretmenevi'nde bir kahve içip Müze'ye düşürdük yolumuzu. Çocukken gitmiştim en son, Müze'nin en büyük süksesi camekanda sergilenen bir kadın mumyası idi. Hâlâ öyle, hiç yaşlanmamış kadın, olduğu gibi duruyor, yanına ilaveten çocuk mumyaları da konmuş. 


M.S. 10. Yüzyıla tarihlenen mumya Yılanlı Kilise'den çıkarılmış. Yanında 8-9 yaşlarında bir oğlan çocuğuyla müzeyi gezen kadın oğluna "İstersen sen bakma, korkabilirsin" deyince aldığı cevap şu oldu: "Ne korkacağım yahu, ben bilgisayar oyunlarında bunun gibi neler görüyorum". Sanal alem sen nelere kadirsin. 

Niyetimiz Müze gezisinden sonra Niğde'nin en güzel yeri olan Kayardı Bağları'na gitmekti ama kime sorduysak nasıl gidebileceğimiz konusunda net bir cevap alamadık. Tek çözüm olarak taksi seçeneği kaldı ama ortalıkta taksi de göremeyince Müze görevlilerinden yardım istedik. Şaşırtıcı bir hevesle yardımcı oldular. İçlerinden biri telefon edip tanıdıkları bir taksiyi çağırdı, taksi gelene kadar eşlik etti, taksi gelince kapıyı açıp binmemize yardımcı oldu. Eh, teşekkür ettik haliyle. Lakin iki dakika içinde gideceğimiz yere varıp üstüne yüklü bir taksi parası ödeyince şoförün dönüşte çağırmamız için elimize tutuşturduğu kartviziti çöpe atıp yürüyerek şehre ulaştık. Böyle yani, aslında çok rahat ve kısa sürede yürüyebilirmişiz. Bu da bize ders olsun 😄 Lakin Kayardı öyle güzeldi ki, kafaya takmadık bile:








Kayardı'nın daracık sokaklarında, çıkmazlarında dolaşırken yine çocukluğum düştü aklıma. Büyük dayının da bağı vardı burada, bakımsız ve haraptı ama öyle yeşil, öyle güzeldi ki. Hâlâ rüyalarıma girer. Yazları tatile geldik mi toplanır bir at arabası kiralardık. Motorlu taşıt yolu henüz açılmamıştı çünkü. Doluşurduk içine neşe içinde varırdık bağa. Arıklardan akan sular, ceviz ağaçlarının gölgelediği yollar, elmalar, türlü türlü meyveler, mis gibi hava, bir tatlı huzur Kalamış'tan değil ancak Kayardı'dan alınırdı sanki. Taze cevizleri yemek, ağaçlara tırmanmak, salıncak kurmak, hem komşu, hem akraba Niyazi Ağa'nın (ağır işittiği için Kulak derlerdi aile arasında) bitişik bağından hırsızlama Frenk üzümü koparmak, koruk terletmek ve dönüşte yorgun, bitkin ama mutlu, araba olmadığı için tabana kuvvet dönmek. Neyse ki Kayardı hâlâ yeşil, hâlâ keyifli. Umarım öyle de kalır.


Fotoğraf çocukluğumdan, at arabasıyla Kayardı'na gelmişiz. Örgülü saçlı benim, yanımdaki bebekli Karınca Yenge, en arkadaki evinde kaldığımız rahmetli büyük teyze. 

Kayardı'dan yürüyerek çabucak ulaştık şehir merkezine, benim Cevriye biraz mızıldansa da yüz vermedim. Yol üstü bir sokak arasında "Üvercinka Sahaf" çıktı karşımıza. Kitapçı arayıp dururduk, malum adetimdir ya her gittiğim şehirden anı niyetine bir kitap almak, hemen girdik içeri:


Duvarda şöyle bir yazı vardı: "Sahaf, aradığınız her kitabı değil, kısmetiniz olan kitabı bulabileceğiniz bir yerdir". Benim kısmetime de Elsa Morante'nin "Tarih Devam Ediyor"u düştü. Eski sahibine ait bir iz aradım içinde, iki yapraklı boş bir post-it ile son sayfadaki şu yazı çıktı karşıma:

"Kim ne derse desin. Gençler bazı davranışlarında sorumlu değillerdir. sorumlu arıyorsanız. Bunu toplumun şimdiye kadar alışagelmiş davranışlarına bağlayın."
11/12/1982   Cevdet

Yazım yanlışlarından da ben sorumlu değilim, Cevdet ne yazdıysa aynen geçirdim 😄

Ve evet sırada Niğde'nin ara sokakları var. Bir duvar resminin izini sürerek istesek bulamayacağımız güzellikte ve eskilikte sokaklara ulaştık. Bunlardan biri Üniversite'nin restorasyonunu üstlendiği Cullaz Sokak:











En son fotoğraf Göncü Konağı. Üniversite restore ederek konuk evine dönüştürmüş. Herkes kalabiliyormuş, fiyatlar makul, aklınızda bulunsun. Gayet hoş bir mekan olmuş, fotoğrafta görülen de arka bahçesi.

Yeterince sokak arşınladıktan sonra Cevriye'yi sabrı için kutlayarak önce yemek yemeye sonra da kahve içip dinlenmek için bulduğumuz en makul yere, Kahverengi Cafe'ye gidiyoruz. Balkona kuruluyor, bir yandan kahvemizi içip canlı müzik dinlerken bir yandan da hayli hareketli ve renkli olan caddeyi temaşa ediyoruz:



Çok yorulduk ve geç oldu. Gidip yatalım artık. Yarın da yarına kalsın 😄😉