.

.
.

23 Mayıs 2022 Pazartesi

HAFTA SONU / 23 MAYIS

Ahmed Arif "Karanfil Sokağı" şiirinde "Gecekondularda hava bulanık puslu/Altındağ gökleri kümülüslü" der. Bugün sabahtan beri değişen havayı görüp, bir de telefonuma "Ankara'da saat 13.00'de yağmur bekleniyor" diye mesaj gelince bu şiir geldi aklıma. Gerçi yağmur bulutuna "Nimbus" deniyor. Bunu daha okuma yazmayı bilmeden Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan "Prof. Nimbus" çizgi bandından öğrenmiştim. Babam her akşam katlayıp ceket cebine soktuğu Cumhuriyet gazetesi ile gelirdi eve, o yılların Cumhuriyet'i dolu dolu, her yaşı tatmin edecek bir gazete idi. Ben Nimbus'un hastasıydım. Babamın dizine oturur, "Anlat" derdim. Okumayı öğrenene kadar aramızda akşam ritueliydi bu. Nimbusun yağmur bulutu olduğunu, Profesörün kel kafasından çıkan saç mı, anten mi olduğu belli olmayan, baston benzeri kıvrımlı şeyin yağmur öncesi titreştiğini ve Prof. Nimbus'un o yüzden hayli yüksek bir fötr şapka giydiğini babam açıklamıştı. 


Görsel: Buradan

Prof. Nimbus nereden aklıma geldiyse, oysa yapmak istediğim havanın bulanık ve yağmur ihtimalli olduğunu yazmaktı. İnsan hafızası kaygan bir şey, hop burada, hop şurada 😃

Dışarıya çıkmak istediğim her gün hava bana nisbet yapar gibi bozuyor, bakalım, eğer ilerleyen saatlerde gönlüme göre olursa Kurtuluş Parkı'na bir merhaba derim.

Dün blogumun bana hediyelerinden olan genç arkadaş grubumun en kıdemlilerinden, çok sevgili Bilgeveannesi ile buluştuk (Bilge yoktu, annesi vardı 😃). Buluşma yerini belirlerken hafta sonu Kızılay ve Tunalı kalabalığını düşünerek ikimize de yakın sayılan bir semt pastanesini önerdim. Terasında otururuz rahatça diye. 3. nesil cafeler bana hiç hitap etmiyor, gürültülü müzik, ya çok konuşan ya da ders çalışıyoruz diye bizim konuşmamızı engellemeye çalışan bir genç grubu içinde kaybolup gidiyoruz. Pastane kültürü yok olmak üzere, koca şehrin merkezinde pastane kalmadı zaten, güzelim Flamingo bile dönerci olduktan sonra. Neyse işte sözleştiğimiz saatte yola düştüm. Sanırım Esat ve Kavaklıdere Ankara'nın hala direnen semtlerinden, çirkin binalara geçiş yapmamış. hala bahçeli ve yeşillikler arasında apartmanlar. Her biri ayrı mimaride ama bir araya gelince sakil görünmeyen, balkonları ferforje, bahçe kapıları sarmaşık güllerle çevrili, kocaman çınarların, at kestanelerinin gölgesinde, iğde ağaçlarının, leylakların kokusuyla tütsülenmiş binaları keyifle seyrederek yürüdüm, hafiften yoran yokuşa bile aldırmadım. Gelgelelim sözkonusu pastaneye ulaştığımda terasta ne bir koltuk, ne bir masa vardı. Bomboş. Üzüntü ve muz kabuğu 😕 Çocukken "Pepe'nin Balonu"nu seyreden ya da çocuklarına seyrettirenlerdenseniz bu kalıbı hatırlayacaksınız 😀 "Ne yapsak?" diye düşünürken Bilge'nin annesi göründü, dedim vaziyet böyle. Biraz daha ileride bir semt pastanesi daha geldi aklıma. Hiç oturmadım ama yolüstü geçerken görürüm, ağaçların arasına gizlenmiş bir mahalle pastanesi, "haydi oraya gidelim" dedim ve yolu uzatmak pahasına açtık adımları. Zaten sohbet ederken nasıl geldiğimizi anlamadık. Baktık bahçede boş masalar var, seçtik birini. Pastanenin yaş ortalaması 80 civarında idi, birtakım teyzeler ve amcalar sanırım sabahtan gelmişler, akşama kadar oturmak niyetinde idiler. Muhtemelen komşu apartmanların müdavim teyzeleri bunlar. Ne güzel, böylece sosyalleşiyorlar. Biz de hemen kahveleri söyledik, lale kabartmalı, pek zarif fincanlarda köpüklü kahvelerimiz geldi. Pardon önce porsiyonluk sular, sonra kahveler ve sonra kahve başına birer çikolatin uzun yıllardır burada çalıştıkları belli, orta yaş civarında, samimi garsonlar tarafından aralıklarla getirildi. Doğrusu kahveler güzeldi, sonradan içtiğimiz çaylar da, ufak bir tabakta istediğimiz tuzlu kuru pastalar da çok taze ve lezzetli idi. "Kahve veri gut, çay veri gut, var biz gelmek yine buraya" diyerek yiyip içtik ama daha çok sohbet ettik 😃



İğde dalını kaldırımdaki bir ağaçtan göz hakkı diyerek kopardım. Bu Ankara beni gidene kadar hırsız yapacak. Tek bir çiçek açmış ama kokusu mis gibiydi. Antalya'da hasret kaldığım ağaçlardan biri de iğde.

Sohbete doyamadık ama zaman geçiverdi. Yeniden buluşmak dileğiyle ayrıldık. Eve dönünce sabah başlayıp yarım bıraktığım Mubi filmini izledim: "Tunus'da Bir Divan". Çok güzel bir Tunus filmi idi. Yaşadığı Fransa'dan psikanaliz üzerine çalışmak için dönem Tunuslu bir genç kadının yaşadıklarını konu alıyordu, keyifle izledim. 


Mubi aboneliğiniz varsa kaçırmayın der, iyi haftalar dileklerimle giderim...

20 Mayıs 2022 Cuma

ANKARA ANKARA / 20 MAYIS

Ankara'ya geleli bugün bir hafta oldu, bu süre içinde dört mevsimi yaşattı bize eksik olmasın. Geldiğimiz gün yazdı, ardından bahara döndü, sonra güz moduna geçtik, dünü sormayın resmen kıştı, donduk. Bugün tekrar bahara geçtik, umarım böyle devam ederiz. 

İlkbahar gibi başlayıp sonbahara evrilen günlerden birinde kızkardeşle 2020 Şubat'ından beri uğramadığım Kızılay'a gitmeye niyetlendik. Evimize yürüme mesafesinde ama biz yolu biraz uzattık, Mithatpaşa Caddesi'nden geçerken Mustafa Necati Evi çarptı gözümüze. Yıllardır gelir geçeriz, mimarisine hayran oluruz ama içini hiç görmemiştik. Cumhuriyet döneminin Milli Eğitim Bakanlarından olan Mustafa Necati'ye ait olduğu söylenen ve Kültür Bakanlığı'na bağışlanmış olan evin "Nuri Pakdil Edebiyat Müze ve Kütüphanesi'ne çevrilmiş olduğunu görünce şaşırdık-pandemi süresince bu civara uğramamanın sonuçları-üzerinde müze yazdığına göre giriş serbesttir, bari içini görelim diyerek girdik. Görevli bir hanım bize yardımcı olup gezdirdi binayı. Gerçekten içi de dışı kadar güzelmiş, tavanlar, zeminin bir kısmı, kapılar orijinal halinde korunmuş, restore edilen bölümler de sakil durmamış.


Binadan ayrıldığımızda hava değişmiş, gökyüzü bulutlanmış, nem oranı artmıştı. Bir yandan terleyip, bir yandan üşüyerek T. İş Bankası Kültür Yayınları Kitapçısına attık kapağı. Pandemi başından beri ikinci kitapçı ziyaretim oldu bu da. Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın "Meyhanede Kadınlar" kitabı ile Umut için bir çocuk kitabı alarak ayrıldık oradan. Sırada bir başka kitapçı ziyareti vardı, YKY Kitabevi. Hem ziyaret, hem ticaret yaptık, FroggPrincee'imizle biraz sohbet edip önerdiği kitapları aldık, o sırada sağanak başladı. Biraz bekledik içeride ama dineceği yok attık kendimizi dışarı, metro geçidinden karşıya geçtik, bu arada birer plastik şemsiye edindik, bir zamanlar 5 liraya aldığımız uyduruk şeyler 30 lira olmuş ya, ne diyeyim bilemedim. Hafiften ıslanmış olarak kendimizi Karadeniz Lokantası'na ulaştırdık, kara lahananın birimiz çorbasını, birimiz sarmasını yiyip karnımızı doyurduk. Epey uzaklaştıktan sonra kolonyamı lokantada unuttuğumu farkettim, geri dönmeye üşendim ama o kadar çok ağlak yaptım ki kızkardeş bugün bana bir şişe kolonya hediye etti 😃 "Gurbette sıcak suyun faydası vardır" derler ya, pandemide de kolonyanın önemi çok, ağlak yaparım tabii, koca şişeydi ve ağzına kadar doluydu, bak şimdi yine içim yandı 😂 Hava tekrar bahara döndüğünde biz de evlere dağıldık. 

O günden beri de evden çıkmadım. Selim İleri'nin felç geçirdikten sonra Burcu Aktaş ile yaptığı söyleşinin kaleme alındığı "Düşüşten Sonra"yı, şair eşleriyle yapılan sohbetleri konu alan "Gezindim Boş Odalarda"yı, "Meyhanede Kadınlar"ı ve Kerem Eksen'in "Ölümden Uzak Bir Yer"ini okudum. Sonuncuyu çok beğendim. "Erşan Kuneri"nin ilk bölümünü izledim ve bir daha izlememeye karar verdim, bel altı espriler baydı artık, zerre gülmedim, onu da belirteyim. Kısa bir süre önce okuduğum Sally Rooney'in "Arkadaşlarla Sohbetler" kitabı dizi olarak çevrilmiş ve BluTV'de yayınlanmaya başlamış, onun 6 bölümünü izledim. Ve adını duyduğumdan beri merak ettiğim "Sen, Ben, Lenin" filmini de seyrettim ve sevdim. Hafta başından bu yana da ilk kez evden çıkıp kızkardeşe gittim. Birlikte Portakal Çiçeği Parkı'nda yürüyüş yaptık, çok güzeldi. Leylaklar solmaya başlamış ama hala canlılığını sürdürenlerden küçük bir demet hırsızladım, ne var yani ben koparmasam zaten dalında solacaklardı 😃 Ankara için at kestanesi ve iğde vakti esasen, yakında güller de açmaya başlar. Parkta ise kartopları çok iştahlıydı:


Ve şu çiçekler, adını bilemedim:


Neredeyse tüm park zemini hindibalarla kaplıydı, yani Umut'un "püf"leriyle, hırsızlama leylaklarıma fon teşkil ettiler:


Güzel bir yürüyüş oldu, Ankara'nın artık kışı kovması dileğiyle ayrıldık parktan...







16 Mayıs 2022 Pazartesi

LEYLAKLAR AÇMIŞ GÖRDÜN MÜ? / 16 MAYIS

Doğrusu bu kadarını beklemiyordum. 2,5 yıldır leylak, leylak diye sayıklayıp fotoğrafından başkasına ulaşamayınca umudumu kesmiştim. Ankara'ya gidiş tarihimizi öne çekince "Acaba" dedim, "leylaklar beni bekler mi ki?". Havaların serin gitmesi bana yaradı dostlar, yol boyu gördüğüm leylaklardan sonra Ankara'da adeta Cennet'e düştüm. Kokladım, sevindim, okşadım, fotoğrafladım, hasılı sıkı bir hasret giderdim. Şuracıkta dursun diye de bir leylaklı post gireyim istedim, bu da benim kaprisim olsun 🌸

"Köşe başını tutan leylak kokusu
Yakamı bırak da gideyim"

Oktay Rifat


"Sen tam tabancayı 
Şakağına dayamışsın
Kapı açılıveriyor
Ve üstündekileri 
Bir bir fırlatıp atan
Bir leylak sesi"

Cemal Süreya


"Leylak getiriyorsun bana güneşli bir gün
Onu saçlarından topladığın belli
Bir leylak bahçesisin karşımda
Böyle kucağında kalsa daha iyi"

Rıfat Ilgaz


"Evet önümüz bahardır biliyorum
Leylaklar açacak biliyorum
Kiraz da çıkacak yakında
İyi şeyler söylemek de gerek biliyorum
Sevgilim, güzelim, bir tanem biliyorum da
Şimdilik bağışla"

Turgut Uyar


"Bahar mührünü vurmuş, leylaklar açmış
Uzansam bir kiraz dalı 
İçimde koşup duruyor bir maral
Gelincik tarlaları çığlık çığlığa"

Behçet Aysan


"Sen ey o çiçekler, ey o değişmeler ayı
Bulutsuz geçen Mayıs, bıçaklanmış Haziran
Bir daha artık ne o gülleri, ne o leylakları
Bir daha o ilk yazı, unutamam hiçbir zaman"

Louis Aragon

Ve Furuğ Ferruhzad'la bitirelim:

"Karanlıktan sakınmak niye
Gece elmas damlalarıyla doludur
Geceden geriye kalansa
Sarhoş eden leylak kokusudur"

Dayanamadı, koştu geldi Charlie, boy boyladı, soy soyladı, görelim ne soyladı:


"Leyleğin ömrü laklakla, Leylak Dalı'nın ömrü leylakla geçer"


13 Mayıs 2022 Cuma

ANGARA'NIN BAĞLARI DA, BÜKLÜM BÜKLÜM YOLLARI / 13 MAYIS

Dün son toparlanmaları yaparken dışardan gelen bir hızar sesiyle irkildim, balkona çıktım ki ne göreyim, yine gelmiş belediye adamları, çıkmışlar merdivenli bir araca, ellerinde elektrikli hızar, benim caanım çınarımı yontmakla meşguller. Hiç acımadılar, çatır çatır kestiler kollarını, bacaklarını güzelim ağacın, balkonuma uzanan dallar hep yerlere indi. Doymadılar, ön cepheye geçip kendi halinde büyüyen çama da bir el, pardon hızar attılar onun da bazı dallarını indirdiler yere. Neye istinaden yapıyorlar bunu anlamadım, öyle de çirkin bir budama ki, eşek kemirmişe dönüyor garibim ağaç. Sinirimden çarptım kapıyı girdim içeri, tek tesellim geçen yaz başı da böyle doğradıkları halde Ankara dönüşü eskisinden de gümrah bulmuştum ağacı, bu yaz sonu da böyle olacağını düşünüyorum. 

Gecenin geç vaktine kadar son kalan işleri hallettim, biraz uyumak için yattığımda ise kesik kesik saçma sapan bir uyku uyudum, aslında ne uyudum, ne uyumadım. Yolculuk öncesi hep böyle olurum ben. Sabahın 4'ünde de ayaklandık. Son kontroller, buzdolabının fişini çekip prizleri gözden geçirmeler, vanayı kapatmalar derken bir süreliğine vedalaştık evimizle. Yola çıktığımızda müezzin ezana başlamıştı, Bir süre karanlıkta gittik, sonra alacakaranlığa döndü, Bucak civarında aydınlandık. Sabah erken çıktığımız tüm yolculuklarda olduğu gibi ben sütçü beygiri gibi ayakta uyurken Sandıklı'ya yanaşmışız, gözümü açtığımda rüzgar türbinleri vızır vızır dönüyordu. 


Afyon'a yanaşırken iyice ayıldım, bir yol klasiği haline gelen İkbal molasını verdik, sabahın köründe yenebilecek karışık tost ve çayla kahvaltı ettik. İkbal iyice savsaklamaya başlamış işleri, tost da, içindeki sucuk ve peynir de kötüydü. Üstelik de sanki tost değil de yemek yemişiz kadar yüklü bir meblağ ödedim. Afyon'dan ayrılıp çevre yoluna sapınca dönüp arkama baktım, dümdüz şehrin ortasında küçüklü büyüklü üç sivri tepe Afyon'un yüzünde çıkmış üç çıbanı andırıyordu. 

Yol üstünde çiçek açmış at kestaneleri, akasyalar ve bilin bakalım ne ağaçları vardı? Evvet, bildiniz, leylak tabii ki, canlarım Leylak ablalarını beklemiş, solmamışlar, "İnşallah Ankara'dakiler de açmaya devam ediyordur" dileğiyle tekrar uyuklamışım. Bu defa gözümü hiç sevmediğim Bayat-Sivrihisar arasındaki bitmek bilmeyen yolda açtım. Neyse ki bahar en tatsız şeyleri bile güzelleştiriyor, yol yeşermiş, ağaçlar çiçek açmış, otların arasında gelincikler, papatyalar göz alıyordu, bu kez "Ne sıkıcı yol" diye söylenmeden Sivrihisar sapağını bulduk. 


Ankara yoluna dönünce Kocam Bey bir çay daha içmek istedi ve direksiyonu Muhteşem Tesisleri'ne kırdı. Esasen ben buraya küsmüştüm, mekanın en muhteşem şeyini, şahane bir salkım söğüdü masalara yaprak döküyor diye kestikleri için. Gelgelelim şoförümüz çay istediyse emir telakki ederiz dedik ve mekana girdik ki bir de ne göreyim? 


Yaa, şakır şakır açmış, şahane iki leylak ağacı, ossaat mekanla sulh imzaladım ve Kocam Bey'e, "Sen çayını içedur, ben leylaklarla muhabbete gidiyorum" dedim. Körün istediği bir göz, Allah verdi iki göz. Geçtim altlarına "Aşağıdan, sağdan, soldan, önden, arkadan al gözüm seyreyle Leylak Hanım adaşlarını" dedim. Sonraa etrafı kolaçan ettim ve el çabukluğu marifet, iki dal kırıverdim, çünküü bu müessese salkım söğüdümü kestikleri için bana borçlu, iki dal leylakla ödesinler bakalım borçlarını 😃


Baktım Kocam Bey ikinci çayı istemiş, etrafı tetkik yürüyüşüne çıktım, esasen tesisin kurulduğu yer  ağaçlık ve yeşillik hoş bir mekan, girişte bol miktarda hindiba yayılmış yerlere. Umut'un favori bitkisi, hemen bir tane koparıp O'nun yerine "üffedim".



Eh, artık yolcu yolunda gerek, istikamet Ankara. Henüz tam büyümemiş şeker pancarı ekili yerleri, küçük çiftlikleri, tesisleri, sapsarı bir halı gibi yayılmış kolza tarlalarını geride bırakarak Gökçek'in biz değerli ziyaretçiler için yaptırdığı, şanımıza layık kapıdan geçerek Ankara'ya vasıl olduk. Mehter Marşı söylemek istedim kapıdan geçerken ama çok yorgundum, vazgeçtim 😃


Göğü tırmalayan kulelerle didiklenmiş Ankara girişini geride bırakarak evimize ulaştık. Ne olduğunu tahmin etmişsinizdir, bir miktar iş de burada beni beklemekte. Olsun varsın, o da hallolur, zaten çok geçmedi, kızkardeş elinde bir leylak demetiyle çıkıp geldi. Eh, bu durumda var mı kardeşimle bana yan bakcek 😃


12 Mayıs 2022 Perşembe

YOLCULUK ÖNCESİ / 12 MAYIS

Esasen dünkü yazıyı hoşçakalın demek amacıyla yazmıştım ama bugün bir kez daha yazmak istedim. Üç gündür, hatta bir haftadır sürekli hareket halinde toparlanmakla uğraştım. Şu an o kadar yorgunum ki ayak tabanlarım zonkluyor. Öğleye doğru işlerin büyük çoğunluğunu halledince son kalan görevimi eda etmek için aile hekimliğine yollandım, sürekli kullandığım ilaçları yazdırmam gerekiyordu. Varan 1, aile hekimim değişmiş. Kendisinden gayet memnun olduğum beyefendi emekliye ayrılmış, yerine nisbeten genç bir uzman aile hekimi hanımefendi atanmış. Yapacak bir şey yok kayıt için kimliğimi uzatırken arkamdan bir adam yaklaştı ve önüme geçerek "Ben bu bağyandan daha önce gelmiştim" dedi. "Buyur" dedim, "buyur", ayçiçekyağı kuyruğunda değiliz netekim. Doktorun olduğu kata çıktığımda oda kapısı açıktı ve benden önce gelen bay (!) bağıra bağıra şahit olduğu kazayı anlatıyordu. Bir an 112'ye geldim sandım, acil ekip çıkacak galiba diye düşündüm. Adam nasıl ballandırıyor inanamazsınız, "Ablacım (ablacım dediği doktor), adamın beyni dört bir yana dağılmış, elindeki öteberi de öyle. Çok fenaydı çok". Fesüphanallah, adamın ağzından köpükler çıkıyor anlatırken. Derken doktor sözünü kesti, "Ablacım demesek" dedi. "E ne diyeyim?" dedi adam. "Zıkkımın kökü de" diye tüyo verecektim ama sustum. "Doktor Hanım deseniz" diye söze girdi hemşire. "Ablacım daha iyi değil mi, genç gördüm de ondan söylüyorum" diye inatlaştı. Ben böyle gevşek adam görmedim. Sonra yazdırmak istediği ilaçların listesini sundu ablacığına. Dr dedi ki, "Bu ilaç bağımlılık yapar yalnız". "Yapsın ya boşver" oldu cevap. Dışarıda beklemekten uyuz olmuş ve adamın rahatlığı karşısında hayretten hayrete düşmüşken adamcağız karısına da ilaç yazdırmak istedi, hatta kaynanasına da. Kaynanasının kimliğini gösterip hasta olduğunu belirtti. Bana artık fenalıklar gelmişti, balkona çıktım. İlaçlar yazıldı mı, yazılmadı mı bilmiyorum, doktor itiraz ediyordu, sonrasını dinlemedim. Sonunda çıkabildi odadan da sıra bana geldi. Lakin gayet kibar bir şekilde istediğim ilaçlar için 10 dakika cebelleştim. Yarin sabah erkenden yola çıkacağım diyorum, dr hanım kan tahlili istemekte ısrarcı. Rutin kullandığım ilaçlar diyorum, olsun yine de tetkik diyor, zor bela tetkiki dönüşüme erteletip bu kez ilaç miktarı konusunda inatlaştık. Bir önceki geveze ve laubali adama bunca tahammül gösterirken benimle niye inatlaştı onu da anlamadım, ne diyelim onun da canı sağolsun. Elimde reçete zor attım kendimi dışarı, maskeyi çöpe fırlattım, evin yoluna vurdum. 

Evde halledilecek birkaç işi de toparlayıp bir "Hoşçakal" yürüyüşü yapmak için Kocam Bey'le parka doğru yola düştük. Hava ciddi anlamda sıcaktı, erken gidiyoruz diyordum ama sanırım tam zamanında kaçıyoruz. Üstelik hoş bir haber geldi Ankara'dan, leylaklar hala hayatta imişler, beni bekliyorlarmış 😃 Parkta yürüdük biraz ama hem çok yorgundum, hem de sıcaktı, fazla uzatamadık. Biraz denize, biraz Beydağlarına bakıp vedalaştık. Ağaç mineleri coşmuş, onlarla biraz hasbıhal ettik, sarı papatyalara selam verdik ve ayrıldık parktan. Bunlar da Antalya'dan son bahar fotoları olsun:





 
Hem yorgunluk gidermek, hem de evdeki kahve paketlenip koliye girdiği için kahve içmek icin yenilenen eski çay bahçesine girdik ama mahalle hanımları kabul günlerini çay bahçesinde eda etmeye başladıklarından yer bulamayıp ayrıldık. Lakin biraz dinlenmesem ve kahve içmesem oracıkta bayılıverecektim. Mahallemizin pastanesine girdik biz de. Birimiz kahve, birimiz çay içip biraz dinlendik ve sonra marş marş eve. 

Sabah erken saatte yola düşeceğiz. Gözümde büyümüyor dersem yalan olur, pek yolculuk seven biri değilim, bir de protezler uzun süre oturunca rahatsız ediyor ama yapacak bir şey yok. Sizleri bir dahaki sefere Ankara'dan selamlamak dileğiyle hoşçakalın...


11 Mayıs 2022 Çarşamba

TEBDİL-İ MEKANA 2 KALA / 11 MAYIS

2,5 yıllık bir esaretin üstüne Nisan'dan bu yana kendimi sokaklara attığımın farkındasınızdır mutlaka. Pandeminin ilk zamanlarını düşünüyorum da bugünümüze şükür diyorum. Hoş hâlâ kapalı mekanlara ve aşırı kalabalığa girmiyorum, girmek zorundaysam da maske takıyorum ama başlangıçta evden dışarı adım atmaya korkuyordum. Güleceksiniz mutlaka, pandemi açıklandıktan birkaç gün sonraydı, çamaşır asıyordum, çoraplardan birini aşağı düşürdüm. Eskiden olsa iner alır, yıkar asardım. Hafazanallah, hiç iner miyim, ya Covid kapıda bekliyor da üstüme atlayıverirse, çorabın öbür tekini de attım gitti aşağıya, bulan giyer hiç olmazsa 😁Ev hapisleri, maskeler, her dışarı çıkış sonrası duş almalar, dezenfektandan çatlayan, yıkanmaktan aşınan eller, çamaşır makinasında eskiyen giysiler, eve giren her nesneyi sabunlamalar, her akşam dinlenen Covid raporları, uzmanların görüşleri derken neyse bugünlere geldik. Yazık bize yahu, Covid yetmedi hayat pahalılığı, üstüne kişisel anlamda geçirdiğim ameliyat ve sonrası zorluklar, üstüne babamı kaybedişim derken 2,5 yıl herkes gibi bizleri de tokatlaya tokatlaya geçti. Şimdilerde gördüğüm her çiçeğe, her ağaca sarılmak, kedileri okşamak, havayı koklamak, denizi ve dağları beynime nakşetmek, arkadaşlarımla buluşabildiğim her ana şükretmek istiyorum. Altın vuruşu da pazartesi akşamı yaptım. Çok sevdiğim, kardeşim dediğim bir arkadaşımın davetiyle eşinin çalıştığı otele gittik. Oteldi, yıldızıydı, şusuydu, busuydu çok ilgi alanıma giren şeyler değildir ama öyle özlemişim ki kalabalık ortamları uzaydan gelmiş gibi kaldım bir an. Zaten hava nasıl latif, deniz ve gökyüzü nasıl muhteşemdi, tüm akşamı iskelede geçirebilirdim.


 Tabii bırakmadılar, yemeğe gittik, benim minnoş Umut'un deyimiyle "yeme yeme"ye 😃

 Ne yediğimizi saymayacağım tabii ki, sadece keyifli bir yemek olduğunu söyleyeceğim, çok sevdiğim o iki insanla uzun zamandır biraraya gelememiştik, hepimize çok iyi geldi. 

Yemekten sonra "Hürrem Sultan Dans Tiyatrosu"nun gösterisini izlemeye gittik açık hava sahnesinde. En son 2020 Şubat'ında Opera Sahnesi'nde "Sevgililer Günü Konseri" izlemiştik yine aynı arkadaşlarımla, sonrası yok. Kapanışı onlarla yapmıştık, açılış da onlara kısmet oldu. Kahveler, çaylar içerek "Hürrem Sultan" gösterisini seyrettik, umarım devamı gelir.


Fotoğraf çok net değil, idare edin. Gece vakti ancak bu kadar oluyor. Gösteri sona erince havuz başında biraz keyif yaptık, sonra geceyi bitirdik. Nasıl iyi geldi anlatamam. 

 İlk kez rastladığım bu çiçekler otelin bahçesinde idi, fotoğrafta tam belli olmamış ama tül gibi incecik, adeta şeffaf yapraklarıyla son derece zarif ve narin çiçeklerdi. Adını bilen varsa rica edeceğim.

Antalya günlerini altın vuruşla kapattım, şimdi harıl harıl Ankara hazırlığı yapıyorum. Yaz sezonunu açmak üzereyiz. Lakin her sene giderken toparlan, dönerken toparlan epey yoruyor beni. Valizleri hallettim ama son ana kadar mutlaka bir şeyler çıkıyor. En azından buzdolabını son geceye bırakmak durumundayız. Üstelik bu memleket yazın öyle sıcak oluyor ki, kuru yiyecekleri evde bırakırsam dönüşte beni bir güve kelebeği ordusu karşılıyor, o yüzden onları da poşetleyip taşıyorum mecburen. Yani hala işim var ama yarın her şeye rağmen en azından yakınımızdaki parka bir "Hoşçakal" ziyaret yaparız. 

Toparlanma faaliyetlerine ara verdiğim anlarda da biraz kitap okuyor, film ya da dizi izliyorum. "Bir Skandalın Anatomisi"ni izledim Netflix'de, beğendim. Downton Abbey'in Mary'si ile de hasret gidermiş olduk. Ara sıra da GAIN'de Ahmet Mümtaz Taylan'la "İstanbul Hikayesi"ni izliyorum, arka sokak semtlerine geldik İstanbul'un, o yüzden de çok ilgimi çekiyor. Ben ne "Yüzüklerin Efendisi", ne de "Harry Potter" izlemedim ve okumadım şimdiye kadar. Niyetim de yoktu ama Netflix Haziran sonunda Harry Potter filmlerini kaldıracağını duyurunca bir bakayım dedim. İlk iki filmi izledim, ne bayıldım, ne de nefret ettim, bilmem birkaçını daha izler miyim Haziran'a kadar, keyfim ve kahyasına bir danışmam lazım. 

Şimdi müsaadenizle, gidip biraz daha toparlanayım. Belki bir sonraki postta size Ankara'dan seslenirim. Bana iyi yolculuklar, sizlere sevgiler...



6 Mayıs 2022 Cuma

NİSAN OKUMALARI / 6 MAYIS

Hıdrellezle ilgili hiçbir ritüeli yerine getirmemiş, dilek dahi dilememiş biri olarak saygılar sunuyorum, şimdiye kadar istedik ne oldi? Saldım dileklerimi çayıra, ola ki mevlam kayıra... 

Gelelim Nisan ayında okuduğum kitaplara, kendileri 11 adet, kolaja sığsın diye birini iki kere ekledim:

-"Köpek" ayın ilk kitabı oldu, Kolombiyalı yazar Pilar Quintana'nın kaleme aldığı kitap yoksulluk içinde, kocasıyla bir kulübede yaşayan, zengin bir konağın temizlik ve bekçilik işlerini yapan çocuksuz bir kadının büyük bir hevesle evlat edindiği köpeği ve ona karşı değişen duygularını konu alıyor. Sevdin mi derseniz, idare eder diyeceğim...

-"Bütün Bir Ömür" küçük yaşta annesini kaybeden, zalim bir akrabanın yanında büyüyen Andreas Egger fiziken güçlü ama ruhen kırılgan bir adama dönüşür. Yalnızdır, dağlara sığınmıştır, dünya hırslarından uzaktır. Aşık olup evlendiği Marie hamileyken çığ altında kalıp ölünce iyice yalnızlaşır, savaşa katılır, esir düşer, çalışma kamplarına yollanır. Evine döndüğünde iyice yalnızlaşmıştır. Kısa ama çarpıcı bir roman, okunası...

-"Görünür Bir Yerde" bu aralar öyküye olan ilgisizliğime rağmen severek okuduğum bir kitap oldu. Eda İşler her bir öyküsünü ayrı ayrı oya gibi işlemiş. Öykü sevseniz de, sevmeseniz de okuyun derim... 

-"Yazarlarevi Cinayeti", Oya Baydar'ın son kitabı. Hemen hemen tüm külliyatını okuduğum Oya Baydar'ın bu kitabını okumadığım ilk kitabı ile birlikte satın almıştım. Değişik bir anlatım yapmayı seçmiş yazar, hafiften polisiyemsi bir hava seziliyor. Marmara Adası'ndaki yazlık evini eşinden ayrıldıktan sonra Yazarlar Evi'ne çeviren ve orada edebiyata meraklı gençleri eğitici çalışmalar yapan ünlü bir yazar Masa Kayası denilen bir yerden düşerek ölür. Kızı o zamana kadar ihmal ettiği babasından kalan evi boşaltıp satmak için adaya gelir ve işler o andan itibaren değişir. Yazar intihar mı etmiştir, kaza mıdır, yoksa bir cinayete mi kurban gitmiştir? Ben severek okudum, sizlere de tavsiye ederim. 

-"Bavul", Rus yazar Sergei Dovlatov'un gerçek yaşamından izler taşıyan kitap, kahramanının bir daha geri dönmemek üzere ülkesini terk ederken bavuluna koymayı tercih ettiği eşyalar üzerinden geçmişini didikliyor. İronik yönleri de olan kitabı seveceksiniz. 

-"Dünyanın Orta Yeri", bu ay en sevdiğim kitaplar arasında "Pinana" ile birlikte ilk sırayı aldı diyebilirim. Ne mutlu ki her ikisinin yazarını da tanıyorum. Aysun Kara önceki öyküleri "Ayizi"nden çıkan sevdiğim bir yazar ve arkadaş. Öykülerini de severek okumuştum ama "Dünyanın Orta Yeri" öykülerin pabucunu dama attı. Bitirdikten sonra yazarın anlattığı dönemde Kidonya'da (Ayvalık) yaşamak istedim. Poyraz eserken, zeytin ağaçları altında, denizin tuzlu kokusu burnuma dolarken Katya'yla, Eleni'yle, Ahmedaki'yle, Maria'yla, Lefterides'le, İkonomo'yla, Emine'yle, Ali'yle o dingin bahçelerde oturmak, kabak çiçeği dolması, ballı lokma yemek, balık çorbası içmek, onların anlattıklarını dinlemek ne güzel olurdu. Aysun Kara tarihle birleştirip öyle güzel bir dille anlatmış ki anlatacağını okumaya doyamadım. Ayvalık'tan gelen bir bahar esintisi gibi kondu yüreğime kitap...

-"Elveda Alyoşa" esasen yazarın ilk okumam gereken kitabı idi, ne var ki külliyatı bitirdikten sonra okumak kısmet oldu. Her öyküde hüzünlendim, kimi zaman gözlerim doldu, yazılanlar o kadar tanıdık ki, o kadar yüreğimde hissettim ki bu kadar geciktirdiğim için yazardan özür dilemek istedim. 

-"Pinana", canım Ayşe Başak Kaban'ın fırından yeni çıkan tazecik romanı. Daha önceki blog postlarımda bunun için ayrı bir yazı yazdığımdan uzatmayacağım, o postu okumayanlar için link burada. "Pinana"yı okuyun, içiniz açılsın. 

-"Görünmez Kentler" yine okumakta geciktiğim bir kitap oldu, ne yapalım geç olsun, güç olmasın.  İtalo Calvino hayalinde yarattığı kentlerle bizi görünmez bir alemde seyahate yolluyor. Okuru biraz yoran ama hayal gücünü kışkırtan ilginç bir kitap.

-"Sicilya'da Bir Aşk Hikayesi"ni okurken kendimi geçmiş yıllara, yeni yetmelik çağlarıma ışınladım. Can Yayınları'nın "Klasik Kadınlar" serisinden çıkan, Ann Radcliffe'nin yazdığı kitap gizemli bir gerilim romanı. Issız bir yerde görkemli bir şato, hükümran bir baba, zorla evlendirilmek istenen güzel bir leydi, leydinin aşık olup birlikte kaçtığı genç kont, peşlerine düşen koca adayı dük, gizemli labirentler, haydutlar, yıllarca bir dehlizde mahkum edilen kadınlar derken kafam çorbaya döndü açıkcası. Bu kadar gizem ve gerilim bünyeye zarar. Bence okumayın...

-"Koyda" ayın son kitabı oldu, incecik ama çok güzel bir novella, hatta ayrı bir kitap haline getirilmiş bir öykü. Kitabı yarıladıktan sonra konu tanıdık gelince hatırladım ki daha önce yazarın "Bahçe Partisi" isimli kitabında okuduğum öykülerden biriymiş. Katherine Mansfield'in öyküleri tekrar tekrar okunur, hiç beis yok ama bu tek öyküyü okuyacağınıza bence "Bahçe Partisi"ni alıp daha çok öyküye kavuşun.

Kitaplarımızı anlattıktan sonra meraklısı için birkaç fotoğraf eklemek istiyorum. Malum benim Ankara zamanım geldi, gitmeden hem kendimi, hem sizin gözlerinizi Antalya ile şenlendireyim:

"Deniz yırtılır kimi zaman
Bilmezsiniz kim diker
Ben dikerim..."
 
Orhan Veli (Dalgacı Mahmut)
 

 "Hanımeli bütün kokuların en acıklısıydı sanırım"
 
William Faulkner (Ses ve Öfke) 
 

 "Ve yukarda
Uzak bir göğün altındaydı deniz
Bulutlar, martılar ve deniz"
 
Melih Cevdet Anday (Yukarda)



5 Mayıs 2022 Perşembe

BAYRAM BİTTİ, BUNALTI GİTTİ / 5 MAYIS

Allahım Yaleppim ne gadan da sıkıcı üç gündü. Davulcu da dahil kapıyı çalan olmadı, biz de son güne kadar açıp dışarı çıkmadık. Büyüklerden sonuncusunu da geçen yıl öbür aleme yolcu edince telefonla kutlayacak babamız bile kalmadı :( Neyse ki WhatsApp'tan bile olsa leylak uzatan bir minnoş vardı da onunla avunduk. 2,5 gün boyunca çok gezdim, ne salon kaldı uğramadığım, ne mutfak, ne yatak odası, ne oturma odası, ne banyo, ne balkon. Gez gez tabanlarım ağrıdı 😂O kanepeden bu koltuğa, o yataktan bu sandalyeye elimde kitap devrilip durdum. Kitabım da gündelik halime pek uygundu: "Dinlenme ve Rahatlama Yılım". Şimdi elinde bu kitap varken, kahramanı da narkotik ilaçları alıp alıp derin uykulara dalarken ben ne yapacaktım, koşuya mı çıkacaktım, spor mu yapacaktım. Tabii ki yan geldim. Laf aramızda kitap çok güzeldi, okuyum derim. 

Sonunda üçüncü günün öğleden sonrasında biraz kendimize geldik. Kocam Bey üst kattaki boru sızıntısından dolayı kabaran antre tavanını kazıyıp alçı çekerken kendisine yancılık yaptım. Tavan deyince minik bir bölüm, komple tavan değil tabii ki. İşlem tamama erince yemek yemek için dışarı çıkacaktık ki alt katımızda oturan yiğenler bayram ziyaretine geldi. Böylece ilk, tek ve son ziyaretçimizi ağırlamış olduk. Onları yolcu edince de çıktık evden, açık bulduğumuz bir mekanda karnımızı doyurup yürüyüş olsun diye dönüş yolunu uzatmaya karar verdik. Sonra ayaklarımız bizi parka götürdü, iyi ki de götürdü. Pek güzeldi. 

Bu ağacın adı yalancı orkide. Rüya gibi oluyor tamamı açınca. Hafta sonu da jakarandaları görmeye öbür parka gideceğim. Bize Ankara yolları göründü, şehri hafızaya almak gerek giderayak.

Sarı kızlar açmıştı, birazcık topladım. Onlar da falezlerin önünde poz verdiler.

İlkbahar muhteşem bir mevsim, dağ, taş yeşeriyor, şenleniyor. Hava kararmak üzereyken eve döndük, kapıdan girer girmez de çayı ocağa koyduk. Bayramda eve çakılıp kaldık ama arife günü uzun uzun yürüdük, eve dönünce telefon sayacında 15 bin adımı görünce ağzım açık kaldı, protezlerime kocaman bir maşallah çektim. Antalya'nın en eski parkıdır Karaalioğlu Parkı. 1975'de Antalya'ya kampa geldiğimizde hayran olmuştuk. Eh bozkır insanıyız, envai çeşit ağaç ve bitki, palmiyeler, parkın bitimindeki deniz, miradorlar, girişteki güzel evler aklımızı başımızdan almıştı. Gün gelip palmiyelere sinir olacağımı düşünmemiştim tabii ki 😃 Park o günden bu güne biraz yıprandı, daha güzel başka parklar açıldı ama yine de yeri ayrıdır. Uzun zamandır gitmiyordum, haydi dedim arife günü, gidelim bir dolaşalım, bakalım ne durumda. Hâlâ toplu taşıma kullanmadığım için tabana kuvvet yaptık, evle arası epey mesafeli, yordu haliyle. Yol üstü Kadın Yarı'na bir göz attık, hava pırıl, manzara nefisti:
 
Parka ulaştık ama öyle yoruldum ki aman bir yere oturalım dedim. Ben beni bildim bileli pasaklı, servisi tatsız ama manzarası şahane olduğu için onu pazarlayan park içi cafelerden birine oturduk. Koltuk minderlerinin üstü lekelerle doluydu, gönülsüzce oturdum, masa desen farklı değil. Üstüne üstlük gelen menüdeki fiyatları da görünce beter yoruldum, buradan ayrılırsam daha çok dinlenirim dedim ve kalktık. Park içine Ramazan nedeniyle festivalimsi bir şeyler yapılmış, tam bir curcuna idi. Sonunda yeni açılan bir cafe gördük, narenciye ağaçlarının altında, koltukları, masaları düzenli, servisi elemanı da kadın olan, "Oh be!" diyerek yerleştik. Fiyatları da diğer mekanın neredeyse yarısı ölçüsündeydi. Bir güzel dinlendik.

Parka Üçkapılar'dan girip Kaleiçi boyunca yürüyerek ulaşırsanız sizi bu manzara karşılar, bunca senedir Antalya'da yaşıyorum, her seferinde büyülenirim bu görüntüye. Sağ taraftaki yarısı, hatta çeyreği  görünen bina 2. Yüzyıldan kalma Hıdırlık Kulesi. Yanında arkeolojik kazı yapılıyor. Antalya'ya geldiğimiz ilk yıllarda o kalıntıların üstünde bir çay bahçesi vardı, hemen her hafta sonu gelir, Bey Dağları'na karşı çayımızı içer, çay bahçesinin tam karşısındaki küçük Lunapark'ta da oğlumu oyuncaklara bindirirdik. O bahçe uzun süre faaliyetini sürdürdü, sonra yıkıldı, yeri yeşillendirildi. İki üç yıldır da kazı alanı oldu. Bakalım kazıldıkça neler çıkacak. 

Dönüşümüzü Kaleiçi'nden yaptık. Yüzlerce defa gittim belki, hâlâ hiç girmediğim sokaklar olduğunu görüyorum. Eğlenceli bir labirent gibidir Kaleiçi sokakları, karşınıza her an bir sürpriz çıkabilir.


Eve pestilim çıkmış bir şekilde dönmüşsem de değdi doğrusu. 

Bayram boyunca her sabah "Başka Sinema Online"dan satın aldığım filmleri izledim. İlk gün Fran Kranz'ın yönettiği ABD yapımı "Buluşma"yı seyrettim. Bir okul baskınında ölen ve öldüren çocukların ailelerinin biraraya gelişini konu alan bir filmdi. Uzun ve dialog ağırlıklı bir film olmasına rağmen sarsıcı idi. İkinci günün filmi Sean Penn'in yönetip kızı Dylan Penn ile birlikte rol aldığı "Flag Day/Bayrak Günü" idi. Gerçek bir öyküden uyarlanmış filmde kalpazanlık ve düzenbazlık yapan bir adamın öyküsü kızı tarafından anlatılmakta idi. Bayramın son gününün kısmetine Avusturalya yapımı "Nitram" düştü. Zihinsel özürlü bir gencin-Nitram'ın- 1996'da Tasmania'da gerçekleştirdiği Port Arthur Katliamı'nı konu alıyordu, bu da gerçek bir olaydan uyarlanmış ve başrol oyuncusuna Cannes'de En İyi Oyuncu Ödülü getirmiş. Doğrusu filmlerin üçü de tam bayramlıktı; kan, kin, sahtekarlık, ölüm ne ararsan otuziki kısım tekmili birden maşallah 😖

Bir bayramı da sıkıcı bir şekilde eda ettikten sonra artık yavaştan Antalya ile veda turlarına başlamak durumundayım. Haydi bakalım ya kısmet...






2 Mayıs 2022 Pazartesi

İYİ BAYRAMLAR / 2 MAYIS

Bayramınız kutlu, her gününüz sağlıklı ve mutlu olsun...

 

30 Nisan 2022 Cumartesi

BAYRAM TEMİZLİĞİ / 30 NİSAN

Bir cumartesi gününe bir sürü iş sığdırmış olarak karşınızdayım sevgili takipçilerim. Esasen bunların hiçbirini yapmasam da olurdu ama anamın zamanında şiddetle karşı çıktığım bazı faaliyetleri ne yazık ki genlerime işlemiş, ruhumun tüm protestolarını beynim dinlemiyor. Annem bayram öncesi hafta gelince çıldırma modunda temizliğe sarardı. Sadece yapmakla kalsa iyi, yapacağı her şeyi öncesinde defalarca yineleyerek beynini motive eder, daha işe başlamadan yorulurdu. "Perdeler yıkanacak, perdeler yıkanacak, perdeler yıkanacak", "mutfak temizlenecek, mutfak temizlenecek, mutfak temizlenecek", "camlar silinecek, camlar silinecek, camlar silinecek", bu liste böylece uzar giderdi. "Anne bunları söyleyip duracağına yapsan daha az yorulursun" dediğimdeyse tembellikle, hazır yiyicilikle suçlanır, payıma düşen işleri yaptığımda azıcık şikayetlensem "Gördüğün banaysa öğrendiğin sana" annesel kalıbıyla cevabımı alırdım. Sanırsın üst düzey kalifiye eğitim alıyorum. Alt tarafı ev süpürüp toz almak, nesi öğrenilecek ki bunun, 3 yaşındaki çocuk bile birazcık gayretle yapar. Hele biraz üstünkörü yapayım verilen görevi, "okşama" diye söylenirdi, pataklamam istenirdi mobilyaları, camları, halıları. Annemin en sevdiği temizlik aleti elektrik süpürgesi idi, defalarca süprülmüş halıları temizlik sona erdiğinde perdah niyetine bir kere daha süpürür, babamın sabrının sınırlarını zorlar, geleneksel Arife Günü Kavgası patlak verirdi. 

Bizim eve en geç giren temizlik aleti elektrik süpürgesi olduğu için mi acaba annem bunca düşkündü halı temizlemeye yarayan robot benzeri bu garip şeye. Onca yıllık hasretin sonunda erdiği vuslatın tadını çıkarıyordu sanırım. Çok önceleri, ben daha ilkokulun ilk sınıflarındayken, elektrik süpürgesiz günlerimizde ot süpürgemizin yeterince temizlemediğine kanaat getirilen özel günlerde-ki karlı havalarda annem bir miktar karı taban halısının üstüne serper, sonra ot süpürgeyle süpürürdü, karla karışık süpürge otunun ferah kokusu hala burnumdadır-babamın hemşerisi, aynı zamanda da ilkokul arkadaşı olan ve bir üst sokağımızda oturan Ayşe Teyzeler'in elektrik süpürgesi bize misafirliğe gelirdi. Şu uzun sapında torbası takılı olanlardan, hani reklamı vardı: "Ho ho ho Hoover, süpürür döver, her yeri temizleyen, Hoover, Hoover, Hoover". Hoover Hanım sahibiyle birlikte gelir, Ayşe teyze kahvesini içerken, uzun boyuyla bir kenarda sessizce bekler, Ayşe Teyze'nin tembihleri bitince de göreve başlardı: "Yerde iğne falan olmasın ha, torbayı deler Allah korusun, sonra torba bulmak mesele, bulsan da pahalı". Annem hemen emektar ot süpürgeyi çıkarır, önce bir güzel süpürür, sonra Hoover Hanım'ın maharetli ellerine teslim ederdi göbekli kırmızı halımızı. Görev sona erince becerikli kızımız sarılıp sarmalanır, Ayşe Teyze annem tarafından "Allah razı olsun kız Ayşe, içim hiç rahat etmiyordu, sayende temizlendi halı" sözleriyle uğurlanır, babam süpürgeyi kucaklar, Ayşe Teyze'yi ilkokul günlerini ve memleketlerini yad ederek evine bırakırdı. 

Çok sonra envai çeşidinin evimize dahil olduğu elektrik süpürgelerinin ilki şu aşağıdaki oldu, her kullanışta ayağımı çarptığım ya da mobilyalara tosladığım, ağır mı ağır Siemens, kullanmalara doyamamış olacağım ki çeyizime de bir tane konmuştu, uzun süre yarenlik ettik yani kendisiyle. 


Annemin bir hafta önce başlayıp arife günü doruğa çıkardığı temizlik faaliyetleri yüzünden bayramları hiç sevemedim, hala de sevmem. Ev resmen kalkıp otururdu günlerce, annemin suratından düşen bin parça, ben peşinde yancı koşturup dururduk. Akşam yemekleri geçiştirilir, annem sürekli yorgunluktan şikayet eder, babam kıyametleri koparır, ev temizliğinin çoğunluk erkekler gibi gökten inen melekler tarafından yapıldığını düşündüğü için önünde cereyan eden faaliyete tahammül edemez, tartışmaların dozu günden güne artarak sonunda Arife Günü Meydan Savaşı'na dönüşürdü. Kavgalı, küsmeli, bağrışmalı temizlik geceyarısına yakın nihayete erer, annem iki saat önce açtığı elektrik süpürgesini, bir kez daha açmaya niyetlenirken babamın şimşek saçan bakışlarıyla karşılaşıp askere giden yavuklusunu uğurlar gibi hüzünle süpürgeyi yerine kaldırır, bu defa çamaşır derdine düşerdi. Bize bayram ziyaretine gelen misafirler banyoya girip kirli sepetini kontrol ettiği için (!) üç-beş parça da olsa çamaşırlar yıkanıp asılmadan temizlik bitmiş sayılmazdı. Son mandalı takan annem bu defa termosifondaki su soğumadan hepimizi yıkanmaya davet eder, "Ben daha yeni banyo yapmıştım" diye itiraz ettiğimizde de "Arife suyuyla yıkanan büyür" diye zorla sokardı banyo kapısından. Eğer arifelerde yıkanmasaydım sanırım cüce olarak kalırdım, şükür bu günüme 😃

Bunca badirenin üzerimde bıraktığı baskıyla bayramda gelen-giden olmayacağı, bir yere gitmeyeceğimiz, çoluk çocuk uzakta olduğu halde anneminki kadar olmasa da kendime bir bayram öncesi yorgunluğu hediye ettim bugün. Ama dikkatinizi çekerim arifeye bırakmadım 😃 Sabahın 6'sında hortlayıp daha fazla büyümek istemediğim için arifeye bırakmadan kendimi banyoya attım. Sonra da "Başka Sinema Online"dan satın aldığım beş filmin ilkini izlemek için ekran başına konuşlandım. Ee bizde temizlik böyle, eğlence soslu. "Yol Ayrımı" isimli bir Fransız filmi idi, severek izledim. Sarı yeleklilerin gösterileri esnasında bir acil servisde eksik personelle yaşanan kargaşayı konu alan hem eğlenceli, hem düşündürücü bir filmdi. Film bitince makineye çamaşır attım ve annemi anarak elektrik süpürgesini çalıştırdım, sadece annemi değil Ayşe Teyze'yi de andım. Havalar ısındığı için elektrik sobalarını yerine kaldırdım, yıkanan çamaşırları astım. Toz alma eylemini de bitirip dinlenmeye geçtim ve MUBİ'de, yönetmen Serhat Karaaslan'ın Sundance Film Festivali'nde ödül alan kısa filmi "Suçlular"ı izledim, tavsiye ederim. Filmi bitirip sona bıraktığım kitaplığın tozlarını aldım ve mutfağa geçtim. Domatesli, biberli meyhane pilavı pişirdim, kuruttuğum naneleri ovaladım, köfteleri buzluktan çıkardım. Kuruyan çamaşırları katlayıp kaldırdım ve "Eee, bu kadar yeter" diyerek kitabımı elime aldım. 50 sayfası kalmıştı, okuyup bitirdim ve hiç beğenmedim, siz de okumayın: "Sicilya'da Bir Aşk Hikayesi". Ve ardından okumakta olduğunuz yazıyı yazdım. Bu kadar uzun yazıyı bitirirken sabrınızın karşılığı olarak kardeşimin ta Ankaralardan yolladığı leylak fotoğraflarıyla içinizi açayım:


 

 

29 Nisan 2022 Cuma

CUMA / 29 NİSAN

Hala dolap savaşları ile hemhâl olmaktayım. İleri cephede muzaffer olduk, art saflardaki ufak çetelerle boğuşmaktayım. Dün cümle ıvır zıvırı içine depoladığım şifonyer çekmecesiyle uğraştım. Bir poşet dolusu eskimiş oje, ruj, takı kutusu (insan boş kutuları niye saklar?), küçük keseler (az daha dursa kendiliğinden dolar mıydı ki?), bayatlamış deodorant, kokusu ekşimiş parfüm, kaymak bağlamış krem attım. On santimlik yer açılmadı. Bu durumun gizemini bilen bana da açıklayıversin bi zahmet. Artanları gerisingeri tıktım çekmeceye, sadece biraz daha düzenlice ama aradığım şeyi bulamadığımda anında eski haline geleceğinden eminim. Bu da çekmece denilen yaratığın mâkus kaderi olsa gerek. Aslında bir alt komşusuna da protesto çekmem gerekiyor, içinde mahalleye yetecek kadar fular ve eşarp var. Çalışırken o küçük eşarpları çok kullanırdım boynuma bağlamak için, şimdilerde hiç ilgilenmiyorum ama renkleri ve desenleri o kadar güzel ki atmaya da kıyamıyorum. Onları elden çıkarsam fularlarım nefes alacak, her seferinde aradığımı bulamayıp üstte duran aynı siyah fuları bağlamak zorunda kalmayacağım. Dur ben yazıyı bitirince bu konuya da bir el atayım.

Dün giysileri elden geçirirken ayırdığım tadilat gerektiren birkaç parçayı terziye götürdüm. Bir vakitler kendine içli-dışlı kabanlar diken ben daraltma-kısaltma işlemleri için terziye gidiyordum. Güldüm kendi kendime, eh her şeyi ben yaparsam terziler kimden kazanacak, zaten makinemi de eltime bağışlamıştım. Dikiş de neymiş, mümkünse düğme bile kopmasın, iğneye iplik geçirmek dahi istemiyorum. 

Terzi dükkanı Antalya'da ilk oturduğum evin arka sokağında idi, sahiplerinden kadın olanı da alt kat komşumun kızı. Kendisi yoktu, eşine bıraktım düzeltilecekleri ve yıllar sonra o sokaklarda bir yürüyüş yaptım. Ne çok ayak izi bıraktım oysa o kaldırımlarda. Oğlumun gittiği ilkokul yüksek duvarlarla çevrilmiş, giriş kapısı örülüp başka cepheye taşınmış, hepsinden öte okul ortaokula dönüşmüş. Parmaklıkların arasından içeri şöyle bir baktım, duvar boyu çamlarla çevrili bahçe aynı bahçe, okula kat çıkılmış, pencere kenarları da rengarenk boyanıp hoş bir hava verilmiş. Ne çok bekledim o bahçede, ne çok çanta taşıdım, ne çok veliyle gereksiz muhabbet ettim. "Of, tekrar veli olmak istemem doğrusu" diyerek devam ettim. O sokaklardaki mahalle havası hala sürüyor, henüz rantsal dönüşümden nasibini almamış, apartmanların hemen hepsi bahçeli ve bahçeler ağaçlar, çiçeklerle dolu. Derken aklıma geldi, eskiden pazar kurulan sokakta tek katlı, eski bir ev vardı, bahçesinde de bir leylak ağacı, gidip bakayım dedim, belki hala duruyordur ve açmıştır. Ev duruyordu yerinde ama leylak yoktu, onun yerine beni mis kokusuyla hanımeli karşıladı. Eh o da bir şeydir. İlerdeki boş dükkan Mister Koca'nın ayakkabı tamir atölyesiydi. Pek modern bir yerdi, annemler bile Ankara'dan gelince bir uğrarlardı Mister Koca'ya, topuk tamiri için falan. Sanırım Almanya'da bu alanda çalışmış bir işçi idi sahibi, epey gelişmiş araç gereçle çalışırdı, pek de kibar bir beyefendi idi. Umarım hala sağdır. Birbirine paralel ve dik kesen birkaç sokağa eskiden pazar kurulurdu. Antalya pazarlarının ilginç bir adeti vardı o yıllarda. Bir önceki gün öğlen kurulan pazar tezgahları gece pazar yerinde kalır, ertesi gün öğleye kadar devam ederdi. Adları da sabah-öğlen arası kurulduğu günle anılırdı. Bu pazar Çarşamba pazarı idi ve pek meşhurdu, zira son zamanlarda giysi tezgahları kurulmaya başlamıştı ve cidden iyi kıyafetler, ayakkabılar hesaplı fiyata bulunurdu. "Nerden aldın?", "Çarpa'dan aldım" diye de bir söylemi vardı. Sonraları sokaklara araçlar giremediği için kaldırıldı, sabit bir yere taşındı. Ben de şurada limoncu dururdu, buradan erik alırdım diye diye dolaştım sokaklarda. Bu kadar uzun süredir niye uğramadığıma da şaşmadım desem yalan olur. 

Bütün bir kış atıl duran karşımızdaki inşaat alanında tam balkonda oturulacak zaman faaliyet başladı, kepçe çalışmaya başlamış. Hapı yuttuk, gürültü bir yandan, toz bir yandan, tadından yenmez. Fakat kepçe operatörünü kutlamak lazım, kıvraklıkta değme dansöze taş çıkarır. Koca kepçeyi bir yanı park etmiş araçlarla dolu daracık sokaktan ustalıkla geçirip inşaat alanına soktu, paletleriyle asfaltı kazıdı gerçi ama o kadar kusur kadı kızında da olur 😃 Ben de balkondan seyrettim, malum iş makinası izlemek ata sporumuz 😃

Haydi bakalım, macera başlasın 😋


26 Nisan 2022 Salı

PİNAna / 26 NİSAN

 


Sevgili Ayşe Başak Kaban'ın fırından yeni çıkan kitabı "Pinana"yı satışta olduğunu duyduğum gün, hem de bizzat yayınevinden sipariş ettim. Lakin "kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz" hesabı kitap bir türlü gelmez. PTT Kargo ile gönderildiğine dair bildirim geldiği günden bu yana takibe aldım. Önce yola çıktı, sonra Antalya'ya geldi, sonra kargo dağıtım merkezine ulaştı derken o da ne? Hoop kitap İstanbul'a geri gitti. Hem de benim adımla İstanbul'da bir adrese. Yayınevini arayıp durumu anlattım, "Bizim değil kargonun hatası" dediler. "Ee, ben ne yapayım, İstanbul'a gidip kitabın peşine mi düşeyim" dedim. "Bize iade olursa tekrar yollarız" dediler, boynum kıldan ince, kopmasın diye büktüm oturdum. Ha bekle gelmez, ha bekle gelmez. Bu arada kitap benim adımla İstanbul adresine gitti ve "Alıcı tanınmıyor" diye şerh düşüldü PTT Kargo Takip'e. Tanınmaz tabii, ne işim var benim İstanbul'da. Tekrar yayınevini aradım, güya kargo gelmiş, beni evde bulamamış, o yüzden geri gitmiş. Küllî yalan. Kargo dağıtıcısıyla aramız pek iyidir. Kargo geldiğinde "Aplaa" dile telefon eder, evdeysem aşağıya poşet sallarım, koyar içine, evde yoksam da alt kattaki dükkanlara, en kötü ihtimal zile basıp posta kutusunun üstüne bırakır. Bunları yapamıyorsa apartman giriş kapısının camına ihbar yapıştırır. Hiçbiri olmadı, tuhaf bir yanlışlık var. Son olarak Kargo Takip'i kontrol ettiğimde "Kayıp Kargo" ibaresini görünce artık tepem attı, tekrar yayınevini aradım ve siparişimi iptal ettirdim. Neyse üzmediler, IBAN alıp 10 dakika içinde paramı iade ettiler. Ben de akabinda stokta görünen Babil'e tekrar sipariş verdim. Ama yok, ilahlar kitabı bana okutmamak için ellerinden geleni yapıyorlar. Babil'den iki gün sonra mail geldi, tedarik gecikmesi. Bir hafta oldu hala ses yok, sonunda sevgili yazar arkadaşım imdadıma yetişti ve kitabı bana bizzat postaladı, hem de imzalı. Bunca maceranın üstüne lavanta ve altın otuyla kokulandırılmış, güneş rengi bir kağıda sarılmış kitabımı hemen okumaya başladım. 

Ayşe Başak Kaban'ı Ayizi Yayınevi'nden çıkan "Ben, Kendim ve Bergen" isimli kitabı ile tanımıştım. Kitabın adını taşıyan öykü ve diğer öyküler de çok güzeldi ama ben asıl Ümit Kaftancıoğlu Öykü Ödülü'nü aldığı "Garnik ile Şaşik"e çarpılmıştım. Kitap hakkında yazdığım bir yazı yazarla tanışmama vesile oldu, birbirimizle yüzyüze gelemesek de uzaktan da olsa dost olduk. Kalbinin güzelliğinı anlamak için tanışmaya gerek olmayan insanlardan Ayşe Başak Kaban. Zaten bir süre sonra onun "Ne Malum" Ve "Kırık Kalp Sendromu", benim de "Mutfağın Hatıra Defteri" kitaplarımız sayesinde "Ayizi" kardeşi olacaktık. O ilk öyküleri okurken bunu hayal bile edemezdim haliyle. 

PİNAna'ya gelince, çağdaş bir masal bu roman. Direnmenin, dostluğun, kadın dayanışmasının, iyiliğin, doğa ve hayvan sevgisinin, güçsüze ve ayrıksıya destek olmanın, hayata güzel bakmanın kitabı. Tanıdığım kadarıyla  yazar kendinde bulunan tüm özellikleri kitabına konu etmiş. Kitabın ana kahramanları bir bilge kişi, bir nevi modern şaman olan "Nana" ve torunu "Pina". KüçükFaraşKoyu'ndaki otlarla, çiçeklerle, ağaçlarla çevrili bir çiftlikte köpekler, Koyun Do ve kızı, tavuklar ve başka hayvanlarla doğal bir yaşam sürüyorlar. Evin önünde layemut (ölümsüz) bir koca çam ve verandaya dallarını uzatan bir leylak ağacı var ki, işte o benim kalbimi çarptırdı 😊Nana ve Pina ile birlikte yaşayan bir de Rabiş var, doğuştan çileli bir Rabiş, kambur ve şekilsiz vücudu ile herkesin dışladığı bu yavruyu Nana'nın annesi Emine kanatları altına alıyor ve Rabiş onlarla büyüyor. Nana bir çeşit otacı, şifalı otlar kaynatıyor, tütsüler yakıyor, merhemler, sağaltıcı doğal ilaçlar yapıyor. Her konuda çok yetenekli, sevilen ve sözü dinlenen bir kadın.Ve bir gün çiftliğe misafirler geliyor, Nana'nın kızı, Pina'nın teyzesi İnci ve üç kadın arkadaşı Dicle, İpek ve İris. Ortada bir sorun var ve bunun halledilmesi gerekmekte. Gerisini anlatmak spoiler vermek ve kitabın tadını kaçırmak olacağı için derim ki bu iç açan kitabı alın ve okuyun.

Ayşe Başak Kaban kitabını geçen yaz yanan ormanlara, orman canlarına ve yakınlarda kaybettiği köpeği Puik'e adamış. Zaten kitaptaki köpeklerden birinin adı da Puik. Kapak resmi ise kızkardeşi Burcu Derya Kaban'a ait çok hoş bir tasarım. Nota Bene Yayınları'ndan çıkan kitap 229 sayfa. Yolu açık, okuru ve baskısı çok olsun...


25 Nisan 2022 Pazartesi

DOLAP MEYDAN SAVAŞLARI / 25 NİSAN

Şu an o kadar yorgunum ki tarif edemem. Siz siz olun dolap falan düzenlemeye kalkmayın, bırakın dağınık kalsın.  Böyle bir yorgunluk görülmemiştir. İki gündür uğraşıyorum ve daha çekmecelere el atmadım, yalnızca kapaklı dolaplar ama şu an ayak tabanlarımdan yukarıya doğru sızım sızım sızlayan bir hareket var.

İki yıldır hem pandemi, hem ameliyat nedeniyle evden doğru dürüst çıkmayınca eşofman ve pijama mütemmim cüzüm oldu. Giysilerimi unuttum. Dolap raflarında en önde ne varsa çekip giyiyor sonra da geri tıkıştırıyordum. Bazen aklıma gelen bir kazağı, tişörtü bulmak için rafları altüst ediyordum ki artık buna bir dur demek zamanı geldi. Yazlık kışlık birbirine karışmış, her şey kırışmış buruşmuş. Cumartesi sabahı gözümü açar açmaz plan yaptım. Bugün elbise dolabı elden geçecek kararı aldım. Tam uygulamaya koyuyordum ki arkadaş aradı, daha şık bir program önerdi. Beachpark'da buluşalım dedi. Ne de olsa anneannemin torunuyum, şimdi gitmesek ayıp olur, gönül koyarlar. Elbise dolabı bekleyebilir sonuçta. Ertesi güne erteleyip soluğu Beachpark'da aldım. Bir yerde yemek, bir yerde tatlı, bir yerde kahve derken akşamı ettik. Hava nefis, her yer yemyeşil, çiçekler açmış, millet kendini denize atmış, güzel bir günü tükettik.

 
Hâl böyle olunca dolap düzenleme işi kaldı pazar gününe. Sabahın köründe kalktım, hayır dolaba yönelmedim. Önce Mubi'de "Her Şey Dahil" diye bir belgesel izledim. 5 yıldızlı otellerde çalışan işçileri konu alıyordu. Çok matah değildi esasen ama başlamışken bitirdim. Sonra da paçaları sıvayıp "Ya Allah" diyerek işe giriştim. Raflar ve askılar boşaldıkça resmen ürktüm. Tanımadığım bir sürü giysi, "Bunlar benim mi, ne zaman almışım, nereden almışım?" diye epey düşündüm bazıları için. Pandemi aklımızı almış resmen. Sonra elimi korkak alıştırmadan elden çıkaracaklarımı ayırdım. Torbalar doldu. Henüz dört raf ve bir elbise bölümünü bitirmiştim ki Kocam Bey giyinmiş geldi, "Ben yürüyüşe gidiyorum, geliyor musun?" diyerek. Çok yorulmuştum, ya aynı yorgunluğu dolap deşerek sürdürecektim, ya da yürüyerek yorulacaktım, ikinci şıkkı tercih ettim. En azından temiz hava alırdım. Hem de ayırdığım poşetleri yol üstündeki giysi kumbarasına atardım. Bıraktım her şeyi olduğu gibi, üstüme bir giysi geçirdim çıktık. Kumbarayı besledik, bir cafede biraz oturduk, epeyce yürüdük, biraz Bey Dağlarını seyrettik, siz de seyredin, özlemişsinizdir:

Dönüşte kapalı pazar yerine uğradık. Tenhaydı, sanırım Ramazan nedeniyle. Bir tezgahtan çilek aldık, köylü kadınlardan roka, pancar yaprağı ve kuzukulağı, her pazarın müdavimi enginarcıdan da enginar ve bakla. Kadının biri şevketibostan satıyordu, çeyrek altın fiyatına yakın bir rakam söyleyince "Hayırlı işler" dileyip ayrıldık pazardan. 

Dolabın eksik kalan düzenlemeleri haliyle bugüne kaldı. "Yargı" dizisini izleyip Ceylin'e ve anasına yeteri kadar sinir olduktan sonra açtım kapakları. Gözümü karartıp ne varsa ıskartaya çıkardım. Poşetler dolusu ayırdım lakin dolapta yine yer yok, yine yer yok. Bu giysiler genleşiyor mu nedir, onca askı boşalttım, onca kazak, tişört, pantolon ayırdım her şey yine tıklım tıkış. Hayır giyimine kuşamına çok da düşkün biri değilim, ne ara bu kadar biriktirdim onu da bilmiyorum. Kitaplıkta da böyle oluyor, senede iki kere sevmediğim, yazarına kızdığım, bir daha elime almayacağımı düşündüğüm kitapları toparlıyor sevdiğim bir kitapçı-sahafa bağışlıyorum. Lakin kitaplıkta yine yer açılmıyor. Ürüyor mu bu arkadaşlar anlamıyorum ki. Uzun bir müddet giysi almamaya kararlıyım ama kitap konusunda söz veremiyorum 😉

Dolabın kapaklı kısımları bitti, ben de bittim. Çekmecelere de bir el atmak lazım, ona da bir-iki gün dinlendikten sonra niyet edeceğim. Çekmeceleri halledip tadilata gidecek birkaç parçayı da terziye götürürsem keyfim yerine gelecek. 

Giysi dolabıyla boğuşmanın dışında kalan zamanlarda kitap okuyorum, Şu anda elimde "Natsume Soseki"nin "Ardından"ı ile, İtalo Calvino'nun "Görünmez Kentler"i var. Bir ondan, bir diğerinden okuyorum. "Ardından" çok övüldü ama neredeyse üçte birini okudum pek tat alamadım, ilerleyen sayfalarda ne olur bilmiyorum. Sanki kuru, renksiz  bir anlatımı var, "Görünmez Kentler" ise benim için gecikmiş bir okuma oldu ama belki de zamanı şimdiydi, çok keyif alarak okumaktayım. Bunlardan önce ise çok tatlı bir kitap okudum: "Pinana". Ayşe Başak Kaban'ın bu güzel kitabı için yarın başlıbaşına bir yazı yazmayı düşünüyorum. Şimdi gidip bir servet ödediğim enginarları ve baklaları pişireyim ki bozulmasınlar. Haydi yeni haftanız hayırlı olsun...