.

.
.

6 Aralık 2022 Salı

ORADAN, BURADAN / 6 ARALIK

Bu sabah kahvaltımı 15 gün önce elcağızımla kırıp tatlandırdığım yeşil zeytinlerle yaptım. Kalamata türü, etli bir zeytindi, aman da ne güzel olmuş. Neredeyse kavanozu dipleyecektim. Babam zeytini çok severdi ve yediği zeytinlerin çekirdeklerini tabağının altına saklar, biz "Amanın hepiciğini sen mi yedin?" dersek asker gibi sıraya dizip gülerdi. Ben de miktarı abartınca çekirdekleri tabağımın altına saklamayı düşünmedim değil 😃 Yıllar önce küçük dayım nakliyesini yaptığı zeytinlerin ödemesini para olarak alamayınca birkaç teneke zeytin olarak almış ve iki tenekesini de bize bırakmıştı. Hayatımda o kadar güzel zeytin yemedim, bugünküler de dahil. Bodrum tipi kırma yeşil zeytinlerdi. Her sabah küçük bir tencere ebadındaki kaseyi doldurup kahvaltı masasının ortasına koyuyor ve dibine darı ekiyorduk. Bir sabah kahvaltıdayken alt kat komşumuz geldi, onu da masaya oturttuk, karnım tok deyince eline bir bardak çay verdik. Biz kahvaltıya devam ediyoruz, kadıncağız büyümüş gözlerle bizi izliyor. En sonunda dayanamadı: "Siz hep bu kadar çok mu zeytin yersiniz?" dedi. Yemezdik tabii ki ama o zeytin yeniyordu valla, hımm olsa da yesek yine 😃 

Doğma büyüme Ankaralı olarak zeytini bakkal ve şarküteri mağazalarında işlenmiş olarak gören bir insan evladıydım. Evlenip Denizli'ye gittiğimizde eve nevale almak için Denizli'nin meşhur Hâl'ine yollandık, mevsim sonbahar. Kapıdan içeriye girince kasalar ve çuvallar içinde yeşil yeşil bir şeyler gördüm. Bir an boş bulunup "Vay canına" dedim, "bu mevsimde can eriği oluyormuş buralarda". İyi ki tadına bakmak gibi bir gaflette bulunmadım. Kocam Bey güldü, "Yeşil zeytin onlar" dedi, aydınlandım. O yıldan itibaren de zeytinlerimizi evde yapar olduk. Cehaletten bilgeliğe geçtik, kendimizin zeytin ağaçları bile oldu. Zeytinin ne mubarek, ne kâdim bir meyve olduğunu, ağacının güzel, görkemli, adeta yıllara meydan okuyan heykelimsi gövdelerini öğrendik, sevdik. Varolsunlar...

Dün yine diş randevum vardı son anda alınmış bir kararla. Birkaç gündür azı dişlerimden birinin sivrilmiş kenarları (yaşım ilerledikçe kurt oluyorum galiba, dişlerim sivriliyor 😃) dilimi ve yanak içlerimi kesip duruyordu, öyle ki konuşamaz hale gelmiştim. Sekreter ağlak halime dayanamayıp araya sıkıştırdı randevumu. Evden çıkarken Kocam Bey'e çıkma teklif ettim, kabul etti. "İşim bitince ararım, baay" dedim koşturdum muayenehaneye. Eve çok yakın, işim de çarçabuk bitti, aradım kendisini ve o hazırlanana kadar ara sokaklara vurdum. Eski evimizde otururken çok sık gittiğim bir sokağa daldım, yıllar var ki uğramamışım. Eskiden pazar kurulurdu orada, alışverişe gelirdim, yine oğlumun ilkokulunun kapılarından biri o sokağa açılırdı, bir yakınımız otururdu, belediyenin tanzim satış kamyonu oraya gelirdi (eskiden böyle bir hizmet vardı), çok iyi bir ayakkabı tamircisi vardı, kısacası uğramak için pek çok sebep vardı. Pazar kaldırıldı, oğlum ilkokulu bitireli yıllar oldu, yakınımız taşındı, belediye tanzim satıştan vazgeçti, ayakkabı tamircisi de ya kendini emekli etti ya da bu dünyadan emekli oldu bilemiyorum. Hiçbiri olmayınca ben de o sokağa gelmez oldum. Kocam Bey'i beklerken gidiş dönüş adımladım sokak boyunca. Evler eski yüzlü olmuş, altlarında saçma sapan pasaklı dükkanlar var çoğunun, garip isimli bir cafe açılmış, sonra kapanmış. Bir kısım bina yıkılıp rantsal ve kentsel acaip yapılara dönüşmüş. Bitpazarı benzeri bir dükkanda hayatımda gördüğüm en saçma ürünler kapı önünde satışa sunulmuş (cam bir vazoya doldurulmuş alelade taşlar mesela). Yolun sonunda yıllar ötesinden kalabilmiş iki katlı bir evin bahçesindeki küçük kulübenin camına "Dükkan kapandı, ayakkabı bırakmayın" yazılmış, bahçeye ise yere dökülen mor begonvillerden adeta bir halı serilmiş. Teftişi tamamlayıp caddeye çıktığımda Kocam Bey'le buluştuk ve Kalekapısı'na doğru yürüyüşe geçtik. Niyetimiz Tophane'deki belediyenin cafesinde oturmaktı ama cümle Antalya halkı oraya geldiği için yer bulamadık, sakin bir başka cafeye kırdık rotayı, varsın deniz görmeyiverelim. Dönüşü yine yaya olarak gerçekleştirdik, 14 bin adım atarak protezlerimi yağlamış oldum 😃

Bugün yine PTT'den kargo yollamam gerekiyordu, geçen haftaki yoğunluğu düşününce biraz geç gitmeye karar verdim ama değişen bir şey olmadı, kuyruk yine kapıya uzanmıştı ve ağır ilerliyordu. Yarım saat kadar bekledim, o sırada posta görevlisi geldi ve işlemi bitmiş kargoları toplamaya başladı ki normalde saat 3'ten sonra yapılır bu işlem ama arkadaş çok sert ve çok cevvaldı. Bankın üzerine koyduğum kargom yüzünden kızdı bana, "Alır götürürüm ha" dedi, "E götür para vermeden yollanmış olur" dedim ben de. İnsanların densizliği deli ediyor beni. 10 kiloluk kargoyu kucağımda taşıyacaktım herhalde. Haliyle işlemim tamamlanmadan çekti gitti, bizim kargolar yarına kaldı. Ter içinde PTT'den çıktım ve bari biraz yürüyeyim dedim. Yol üstündeki çiçekçiden kendime şu çiçekleri hediye ettim:

Şimdi kahve içme zamanı...


3 Aralık 2022 Cumartesi

KASIM OKUMALARI / 3 ARALIK

 

-Kasım ayını çok sevdiğim bir yazarın şahane kitabı ile açtım: "Teke Şenliği/Mario Vargas Llosa". Daha önce başka kitaplarını da okumuştum ama Teke Şenliği başyapıtı diyebilirim. Dominik'te 31 yıl süren diktatörlüğü bir suikast ile sona eren ve bu süreçte pek çok insanın hayatına mal olan Rafael Trujillo'yu bu diktatör nedeniyle yaşadığı travma sonucu ülkeyi terk eden Urania Cabral'ın ağzından okuyoruz. Bir kurgu belgesel bu kitap. Sadece Urania anlatmıyor, suikastın yapıldığı gün ve sonrası da detaylarıyla anlatılıyor. Kitabın adı Trujillo'nun ülkede "Teke" olarak isimlendirilmesinden kaynaklanıyor. Llosa'yı ilk kez okuyacaksanız ya da daha önce okuyup benim gibi bu kitabı atladıysanız zararın neresinden dönerseniz kârdır, bir an önce okuyun derim...

-Danimarkalı yazar Tove Ditlevsen'in "Kopenhag Üçlemesi" adı altında topladığı, yaşam öyküsünü kaleme aldığı üç kitabından "Çocukluk"u daha önce okumuştum. "Gençlik" ve "Bağımlılık"ı ise ardarda okudum. Bu incecik kitaplarda kitaba sığmayan bir bunalım var, "Gençlik" yine daha sakin bir kitap ama "Bağımlılık" adından da anlaşılacağı gibi yazarın madde bağımlısı olduğu dönemleri anlatıyor. İnsanın ruhunu acıtan ama okunması gereken kitaplar...

-Defne Suman'ı "Kahvaltı Sofrası" ile tanımıştım, illa ki takibe alacağım bir yazar gibi gelmemişti bana ama son kitabı "Çember Apartmanı" çok fazla dolaşıma girince bir kez daha şansımı deneyim dedim ve "Saklambaç" ile başladım. Saklambaç bütününde bir büyüme hikayesi; Eda ile kuzeni Leyla'nın sancılı ergenlikleri ve sonrası konu alınıyor. Anne-babasını bir kazada kaybeden içine kapanık Eda ve babasından boşanmış havai annesiyle burnu havada anneannelerine sığınmış sözde güçlü görünen Leyla'nın eski bir yalıda ve dededen kalma bir köşkte yaşadıkları hayat ve Leyla'nın ortadan kaybolmasıyla başlayan süreç hikaye edilmiş. Okunası...

-Ve "Saklambaç"tan sonra okudğum yazarın son kitabı: "Çember Apartmanı". Kitap çoğu bilindik, defalarca duyup okuduğumuz, filmlere, romanlara konu olmuş 6-7 Eylül, 64 sürgünü gibi her seferinde iç acıtan, dahlimiz olmadığı halde utanmaya sevkeden olayların fonunda geçiyor. Tarlabaşı'ndaki yıkım faaliyetleri esnasında tarihi değere sahip Çember Apartmanı'nın bu rant yağmasından kurtarmaya çalışan 75 yaşındaki İstanbullu Rum Periklis'in ağzından okuyoruz kitabı. Romanın sürprizi ise "Saklambaç"ta kaybolan Leyla'nın Çember Apartmanı'nda karşımıza çıkması. Her iki kitap da akıcı, kolay okunan ve insanı kendini sorgulamaya sevkeden kitaplar...

-John Williams'ı "Stoner" ile keşfetmiş ve kitabı büyük bir zevkle okumuştum. "Yok Geceden Başkası"nın yayınlandığını-ki yazarın ilk kitabı imiş-öğrenince hemen alıp okudum ama kesinlikle bir Stoner değildi. Arthur Maxley'in bir gününü ve travmalarını okumak o kadar da heyecan vermedi. 

-Meksikalı yazar Brenda Lozano'nun "İdeal Defter"i okur çevrelerinde çok sözü edilen bir kitaptı ve benim kitaplıkta da bir süredir sırasının gelmesini bekliyordu. Sonunda fırsat bulup elime aldım. Geçirdiği kazanın ardından iyileşme dönemine giren kadın, annesinin ölümünün ardından onun izlerini aramak için Meksika'ya giden ve bir türlü dönemeyen sevgilisine hitaben tutar "İdeal Defter"ini. Roman ya da öykü kategorisine sokamayacağımız, hatta günlük de diyemeyeceğimiz bir kitap "İdeal Defter". Yazan kadının anlık duygu patlamalarını, mutlu olaylarını, mutsuzluklarını, tanık olduğu ilginçlikleri kaydettiği, kendi deyimiyle "İdeal Defter"ini aradığı bir defter ve hemen hepsi İspanya'dan bir türlü dönmeyen sevgili için yazılıyor. Açıkcası bana çok hitap eden bir kitap olmadı ama seveni çok. Benim açımdan okunsa da olur, okunmasa da denecek türden... 

-Menekşe Toprakı'ın "DeJaVu"su Berlin sokaklarında Suat Derviş'in izini süren işsiz bırakılmış bir kadın akademisyenin ağzından yazılmış. Bazı bölümlerde kadının güncel yaşamına tanıklık ederken, bazı bölümlerde de Suat Derviş'in çağının çok ötesindeki hayatına ışınlanıyor ve gözlem altına alıyoruz. Suat Derviş üstüne iyi araştırılmış bir kurgu ve Suat Derviş hayranları için de iyi bir kaynak...

-Ömür İklim Demir son dönem öykü yazarları içinde en beğendiklerimden biri. İlk kitabı "Muhtelif Evhamlar Kitabı"nı çok severek okumuştum. Romanı "Kum Tefrikaları"nı da hevesle elime almış ama sona doğru ortaya çıkan fantastik ögeler beni kitaptan biraz uzaklaştırmıştı. Öykü türüne bu aralar biraz mesafeli dursam da yazarın son kitabına o mesafeyi koyamadım. "Mutedil Dalgalı" bana ilk öykü kitabının hazzını vermese de iyi bir kitap, iyi bir edebiyat. Özellikle öyküseverlere tavsiye ederim... 

-Ve ayın son kitabı canım Roy Jacobsen'in üçlemesinin son kitabı oldu: "Rigel'in Gözleri". İlk iki kitabı okumadı iseniz Rigel'in Gözleri'ni onları okumadan almayın. "Görülmeyenler" ve "Beyaz Deniz"in kahramanı İngrid bu kez çok sevdiği adasından çocuğunun babası Rus askeri aramak üzere ayrılıp uzun ve zorlu bir yolculuğa çıkıyor, yanında bebek kızı Kaja ile birlikte. üçlemenin diğer kitaplarını sevdiğim kadar sevdim Rigel'in Gözleri'ni. Okumadıysanız şimdiye kadar Roy Jacobsen'e bir şans verin derim. 

Elle tutup gözle görerek okuduğum 10 kitaba ilaveten bu ay Storytel'de üç kitap dinledim. Nedense sesli kitap rekoltem biraz düşük oldu Kasım ayında. Daha çoğu Aralık'ta olsun diyor, kitapsız kalmayalım dileklerimi tekrarlıyorum...


-Nermin Yıldırım'ı "Unutma Beni Apartmanı" ile tanımış ve açıkcası kitabı pek sevmemiş, yazara bir şans daha vermemiştim. Kızkardeş "Saklı Bahçeler Haritası"nı dinleyip beğendiğini söyleyince referans sağlam diyerek ben de dinlemeye başladım ve çok iyi ettim. Diğer kitaplarını da sıraya koyacağım bundan sonra. Kitap iki kızkardeş arasındaki gizemleri mektuplardan oluşuyor ve sürpriz bir sonla bitiyor. Dinlemenizi ya da okumanızı öneririm.

-Agatha Teyzemizin "On Kişiydiler" isimli ünlü polisiyesini aslında yıllar önce "On Küçük Zenci" adıyla okumuştum ama hafıza bu, yıllar içinde unutmuşum. Değişik ismiyle Storytel'de yayınlanmaya başlayınca dinlemeye aldım. Esasen polisiye dinlemek çok akıllıca değil, zira bir solukta dinlenmeyince, bu kitaptaki gibi çok kahramanlı da olunca bir yerde dikkatiniz dağılıyor. Yine de iyi ki dinledim diyorum, zira Tilbe Saran olağanüstü seslendirmiş...

-Osamu Dazai ile ilk kez müşerref oldum. Zengin ve saygın bir ailenin ayrık otu oğlu olan yazar dağınık bir yaşamın sonunda pek çok kez denediği intiharı gerçekleştirip sevgilisi ile birlikte suya atlayarak hayatına son veriyor. "Öğrenci Kız" Japonya'da, bir banliyöde yaşayan bir öğrenci kızın bir gününü anlatan novella, okunması da, dinlemesi de fazla zaman almıyor. Seslendirmesini çok sevmedim, daha iyi bir seslendirme ile daha ilginç olabilirdi.

Bu ay bu kadar. Önümüzdeki yıl Aralık okumalarında görüşmek dileği ile...



 

-

1 Aralık 2022 Perşembe

BOŞ* / 1 ARALIK

Bu anıyı öyküleştirerek başka bir site için yazmıştım ama uzun olunca yayınlanmadı, daha kısa başka bir yazı yazdım. Ben de bunu burada yayınlayayım bari dedim, emeğim boşa gitmesin:

Annem sabunlu ellerini önlüğüne kurulayarak, pazar gününün keyfini çıkaran babama “Bıktım” dedi, “bıktım bu makineden, otomatik istiyorum”. Babam okuduğu gazeteden başını kaldırıp aldırmaz gözlerle baktı, “Neyinden bıktın” dedi. “Makine işte, yıkamıyor mu yıkıyor”. “Evet ya yıkıyor” diye terslendi annem, “makineyi getir, geri götür, suyunu doldur, deterjanını ayarla, durula, merdanede sıkmaya uğraş. Kaç kere elimi kaptırıyordum silindirlerin arasına”. “Anam da otomatik makinede yıkardı zaten, küllü suda ıslatıp ocak üstünde kaynatırdı kadın” diye güldü babam. Ne zaman gelişmiş bir şey istense babam anasının ilkel yöntemlerini örneklerdi. “Başlayacam anandan da, küllü suyundan da, otomatik alınmazsa ben bir daha çamaşır yıkamayacağım” diye kulaklarından ateş çıkararak banyoya gitti annem. O gece sinirden uyumadı.

Babamın verdiği tepkiyle ters orantılı bir ikna olma hali vardı. Ertesi sabah kahvaltıda kepenklerini indirip asık suratla çayını karıştıran annemin karşısına oturdu, “Tamam” dedi, “ben işyerinde bir soruşturayım, gidip alalım ne istiyorsan”. Annemin kepenkleri tam kalkmadıysa da aralandı ve babam evden çıkar çıkmaz komşularla istişarede bulunmaya gitti. Bir süre sonra “Boş” diyerek geldi, “en iyisi Boş’muş, ondan alacağım”. Öğleden sonra babam geldi, o aralar pıtrak gibi türeyen spotçulardan birine götürdü hepimizi. Annemin istediği “Boş”un pazarlığı yapıldı, parası ödendi ve akşamüstü 5’te kamyonetle teslim sözü alınarak dönüldü. Saat 5’de ailecek suphanallah boncuğu gibi dizildik balkona, kamyonetle gelecek Boş’u bekliyoruz. Lakin gelmez de gelmez, bir ara kardeşim “Aha boş geldi” dedi. Annem korkuluktan düşecekti neredeyse. Evin önünde kasası boş bir kamyonet vardı, “Hani kız makine?” dedi annem. “E işte booş, yani kasası boş demek istemiştim” dedi kardeşim gevrek gevrek gülerek, annemin gözünden fırlayan oklar önce kardeşimin dilini lâl edip içeriye kaçırdı, sonra babama çevrildi: “Onca parayı senetsiz sepetsiz verdin, hani makine?”. Annem o gece endişeden uyumadı.

Ertesi gün öğleye doğru spotçudan özür dileyen bir notla birlikte “Boş” çıktı geldi, kuruldu ve çalıştırıldı. Karşısına oturup camından kendi giysilerimizi tanımaya çalıştık bütün gün. Annem o gece de heyecandan uyumadı.

“Boş” bize yıllarca hizmet etti, tahminimizden de çok. Son yıllarında demans baş gösterdi, kendini at sanmaya başladı. Çalıştırdığımız anda bir kükremeyle karşı duvara doğru hamle ediyordu. Ne kadar uğraştıysak sakinleştiremedik, yolladık onu da eskimiş çamaşır makineleri bahçesine. Annem artık ebediyen uyuyordu…


 Görsel: Buradan

  *Bosch

 

30 Kasım 2022 Çarşamba

SONBAHAR SENFONİSİ

Geçen haftayı evde aylaklık ederek geçirdiğimi yazmıştım. Pazar günü aylaklığa son dedim ve önceden planlanmış bir randevuyu gerçekleştirmek üzere buluşma mekanına yollandım ama bundan daha sonra bahsedeceğim. Bugünkü postun asıl konusu söylenip durduğum Kasım ayının bitmek üzereyken paletini alıp tabiata çaldığı boyalardı. Evin içinde mayışıp dururken ani bir kararla giyinip "Haydi" dedim Kocam Bey'e, "yürüyüşe çıkalım". En sevdiğim parka yollandık. Sonunda şehrimize sonbahar gelmiş:

Parkın girişinde bizi ilkbahar geliyor gibi yeşermiş çimenler ve sonbahar geldi diyen kızarmış Amerikan sarmaşıkları karşıladı. Hafta içi ve gündüz olması sebebiyle hayli tenhaydı park, yine de bisiklet yoluyla karışmış yaya yolunda sık sık bisikletlere, parkın iç kısımlarında, yeni düzenlenen Şehir Kulübü'nün olduğu bölgede lüküs otomobillere yol vermek zorunda kaldık. Bu parkta öyle bir sorun yoktu, yeni başlamış. Taş çatlasa 100 metre ötedeki kocaman otoparka emanet edemedikleri kıymetli otomobillerinin ve iki adım attırmaya kıyamadıkları bacaklarının kefaretini ikide bir ezilmemek için yol kenarına çekilerek biz mi ödemek zorundayız. Kabahat onlarda değil ki, parka araçla girmeyi yasak etmeyen zihniyette. Adı üstünde park yahu, burada yürünür. 

 
Bu parkta önceden büyük bir kedi evi vardı ve insanlar her gün gelip besleme yaparlardı. Sonra yakındaki otellere koku oluyor diye ya da başka bir nedenle kaldırıldı ama kediler parkı terk etmediler. Burası adeta bir kedi Cenneti ve insanlar besleme yapmaya devam ediyor. Park kedilerinin hepsi mutlu ve karnı tok. Fotoğrafta da görüldüğü gibi banka sereserpe yayılıp şekerleme yapabiliyorlar. Küçükken akrabalara yatılı gidildiğinde biz çocukları aynı yatağa böyle yatırırlardı, adı da "ayak uçlu, baş uçlu yatış"di. Kediler de biliyor demek ki bu yatış biçimini. Yürürken çeşmelerden birinde dikilmiş, musluğa ağzını uzatmış yeşil gözlü bir tekir gördük. "Hayrola, susadın mı?" dedim, "Miyyyvv" dedi. Musluğu açtım, pembiş dilini uzata uzata uzun uzun su içti. Sonra kafayı çekti, musluğu kapattım. İşin ilginci az ötede kediler için konmuş su yalağı vardı ama tekir hijyene önem veriyor, beklemiş ve kirli sudansa akar suyu tercih ediyor. Kutladım kendini bu özenli hareketinden dolayı.

 
Bu arkadaş bodur bir ağaç, "Ağaç Menekşesi" ya da Latince adıyla "Duranta Erecta". Görmüşsünüzdür mutlaka mavi-mor minik çiçekler açar, Antalya'da çok sık rastlanır ama meyvesini ilk kez gördüm iyi mi, ne kadar sevimliymiş.



 

Fotoğraftakiler sararıp kızarırken bazı şaşkınlar da havaların güzelliğine kanıp bahar geldi sanmışlar ve çiçek açmışlar. Fırça çalıları kırmızı fırçalarını baharda çıkarır normalde ama tek tük de olsa açıvermışler şaşırıp. Parkımızın tek mimoza ağacı da çiçeklenmiş. Meşeler ve akça kesmelerde minnak neşe palamutları görülmeye başlamış. Ateş dikenleri de kızarıp yeni yıl giysilerine bürünmüşler. 

Göletin dibinde kolum büyüklüğünde balıklar yüzerken, yüzeyde de grup grup ördek aileleri seyran ediyordu. 


 
Yolumuzu Kır Kahvesi'ne çevirdik, sırf çınarlı yolunu sevdiğim için, parkın içinde en erken sonbahar buraya gelir, ilk yaprak dökenler çınarlar olur. Onun dışında pek oturmuşluğum yoktur, çok daha sevimli, temiz ve düzenli olabilecekken derbederlikten dökülür bir hali vardır çünkü. 

Bu kadar yürüyüşün üstüne yorulunca dönüş yoluna vurduk ama önce biraz dinlenip çay içmek için parkın çıkışındaki cafeye oturduk. Parka girerken Bey Dağları'nı, çıkarken de şehri görürüz:

Yazının başında Pazar günkü programımdan bahsetmiştim. Çok keyifle gerçekleşen bir buluşma oldu, çünkü eski öğrencilerimle biraraya geldik. Öğretmenliğimin ilk yıllarından, ben hâlâ onların hocaları olsam da onlar benim arkadaşım oldular. Çok sevdiğim üç öğrencimle falez üstü bir cafede buluştuk ama o kadar pişman olduk ki bir süre sonra yan taraftaki cafeye geçtik. Toplanıncaya kadar üç-beş kere sipariş almaya gelen görevliden Americano istedik, yok dedi, filtre kahveye razı olduk, ona da yok dedi. Şehrin en güzel yerindeki, menülerinde gördüğümüz üzere fiyatları da cep yakan cinsten-ki o menü de eskilikten perişandı-bir cafede filtre kahve neden olmaz ki, köy kahvesi değil sonuçta burası. Neden dediğimizde de makine bozuk buyurdular, yaptırın kardeşim o zaman. Mecburen çay ve Türk kahvesi istedik, çay bulaşık suyu modunda, kahve de oyuncak boyutta bir fincanla geldi. Anladık, bu cafe de sadece manzara satıyor parayla. 

Çayı, kahveyi içer içmez kaçtık oradan ve yan tarafa geçtik, oh be dünya varmış dedik. Gün batımına karşı yuvarladık bir şeyler sohbet, muhabbet eşliğinde. Öğretmen olduğuma kıvandığım günlerden biriydi. "İyi ki!" dedim can-ı gönülden...


25 Kasım 2022 Cuma

HAFTA DÖKÜMÜ / 25 KASIM

Güne raftan eviyeye atlayarak intihar eden tabağın cam kırıklarını toplayarak başladım. Hayat senin sevgili tabağım, istediğin tasarrufu yapabilirsin üstünde ama kalıntılarını da yanında götürsen iyiydi. Hazırladığım kahvaltıma bile sıçradın yani. Doğranmış domatesleri yeni baştan yıkatıp peynirleri duşa sokturdun. Yerlere saçılan, balkona kadar uzananları saymıyorum bile. Bir saatimi aldı neredeyse temizlemek. Ben canım burnumda cam temizlerken abone kumrumuz da balkon korkuluğuna konmuş çipil gözleriyle "Hani mama?" diyordu. "Önce cam, sonra canan, az bekle" dedim, anladıysa ne âlâ, anlamadıysa kendi bilir. Sonunda işim bitti, kumruların ekmeklerini ufaladım balkon denizliğine, uçup geldi deminki, "Guguuk guk, guguuk guk" diyerek partnerine sinyal verdi, çok geçmeden o da teşrif etti, yumuldular yemeğe. O sırada yandan yanaşan bir başka kumru kanat darbesiyle ekarte edildi, birtakım gurultulardan anladığım "Özel alan, girilmez" demeye getirdiler. Serçeler uyanık, bunlarla muhatap olmuyor, uçup geliyor, pike yapıp bir lokma kapıp gidiyor, uygun bir yerde yiyor. Kargalardan sonra en uyanık kuş türü serçe bence. Geçen yılki Hint bülbülleri ise kayıp, belki kışın şenlendirirler yine bizi. 

Bu hafta ev kuşu modundaydım. Hafta sonunu Umut Efendi'nin istediği atkıyı örerken tüm bölümleriyle bir dizi izleyerek geçirdim. "Family Secrets" isimli, düşünmeden izlenecek, dikkat dağıtmadan atkıya eşlik edecek sabun köpüğü bir şeydi. Örgü örmediğim zamanlarda da "Stoner" isimli kitabını çok sevdiğim John Williams'ın "Yok Geceden Başkası" adlı novellasını ve Brenda Lozano'nun "İdeal Defter"ini okudum. İlki için "Stoner"den sonra "Eh!" diyebilirim. "İdeal Defter" ise ilginçti, kurgu dışı bir metin, kahramanın İspanya'ya giden ve dönüşü geciken kocası Jonas'a hitaben tuttuğu, "İdeal Defter" olarak nitelediği defterlerine düştüğü ilginç notlar, anekdotlar, düşünceler ve alıntıları içeriyordu. Çok rağbet gören bir kitap ama bana çok hitap etmedi açıkçası. 

Hafta içinde evden çıktığım tek gün pazartesi oldu. PTT şubesine bir kargo vermem gerekliydi, yanlış saat seçmişim. Öğle tatilinin hemen sonrası tıklım tıklımdı küçücük mekan. Herkesin kargo gönderesi tutmuş, ben de iliştim kuyruğun ucuna. Dışarda hava sıcak ve nemli, içerde ise daha sıcak ve nemli idi. Kargosunu düzgün kapatmayan, göndereceği adresi bilemeyip şubede telefonla öğrenmeye çalışan, kimlik numarasını alındıya yazmayan derken iş uzadı da uzadı. Sıra bana geldiğinde saçımdan akan terler yakamı sırılsıklam etmiş, bunalmanın son aşamasına gelmiştim, "İmdat!" diye bağıracaktım ki sonunda bankonun önüne geçebildim. Görevli beni tanıyordu, işimi çabucak halletti, çıkıp bir "Oh!" çektim ama daha yapılacaklar vardı ve terden giysilerim üstüme yapışmıştı. Eve dönmeye üşenip devam ettim. Banka şubesine uğrayıp para çektim, bir-iki ufak alışveriş yaptım, çiçekçinin önünden geçerken bir göz attım ama fiyatları muhtemelen "Öğretmenler Günü" yaklaşıyor diye tavana çekmişler, göz atmakla kaldım. Çalan telefonuma yol üstündeki küçük çocuk parkına girip cevap verdim. Sokaklar henüz yazdayken burası sonbahara dönmüştü:


 
 

Çiçekçiden alamadığım çiçekleri sanal markete ısmarladım, bir demet karanfil ve bir saksı fuşya-beyaz sıklamen. Görevli genç karanfilleri öyle bir sundu ki sanırsın çiçekleri kendisi bizzat almış 😃

Haftanın kalan günlerini yan gel-yat modunda geçirdim, yegane etkinlik yemek yapmak, kırmızı pancar turşusu kurmak ve 1,5 kilo kadar yeşil zeytini taşla kırmak oldu. Ödülünü kol ağrısı olarak aldım. Malum dün Öğretmenler Günü'ydü, artık öğretmen olduğumu kendim bile unutsam da hatırlayanlar sağ olsun telefonla, mesajla yalnız bırakmadılar ve sonunda bugün elektrik süpürgesini açıp ardından yerleri sildim. Birazdan kitabımı alıp "Dejavu/Menekşe Toprak", köşeme çekileceğim. Hepinize iyi bir hafta sonu diliyorum...


18 Kasım 2022 Cuma

ÇAY BAHÇELERİNDEN CAFELERE / 18 KASIM

Dün hareketli bir gündü, kenarlarından kırılıp yanak içimi ve dilimi kesen dolgulu dişimi yamatmak ve aile hekimine uğrayıp ilaç yazdırmak için evden çıktım. Hava hâlâ güneşli ve yaz kıvamında Antalya'da ama bazen ne yapacağı belli olmuyor, rüzgar çıkıyor, yağmur yağıyor, serinliyor falan, o yüzden penye bir mont aldım yanıma düştüm yola. Önce aile hekimine gittim, kimsecikler yoktu. İstediğim ilaçları, istediğim miktarda yazıp mutlu etti beni sağolsun, ardından eczaneye uğradım, ilaçları aldım, çantaya attım. Gelgelelim dişçi randevuma vakit vardı, yakındaki çocuk parkına girdim, kocaman ve bomboş parkta bir banka oturup kitabımı çıkardım (Çember Apartmanı/Defne Suman), okumaya başladım. Gölgeye oturmuşum, montu sırtıma attım. Sonra baktım randevu saatim yaklaşmış, diş hekiminin muayenehanesine yollandım. Maskemi taktım, içeri girdim, galoşları ayağıma geçirdim, diş hekiminin işi bitene kadar galoş giydiğim pufun üstünde oturup sekreterle maske takmayanların dedikodusunu yaptım ve sonra davet edilince geçtim herkesin korkulu rüyası olan, benimse hiç umursamadan yerleştiğim koltuğa. Diş hekiminin yıllardır hastasıyız ailecek, muayenehanesini ilk açtığı günlerden bu yana, yeni doğan çocukları evlenme çağına geldi, biz hala devam ediyoruz. Ağzımın içinde meşguliyet olmadığı zamanlarda sağdan soldan, eskilerden konuşarak ilk dolguyu bitirdik ve farkettik ki dolacak iki diş daha var. Zaten ağzımın içinde normal tek bir diş yok, bu dolgular da esasen dolgulu dişlere ek olarak yapılıyor. Onca sondajın sonunda petrol falan çıkmadı haliyle ama ben işlemler bitip koltuktan doğrultuğumda "Amanın!" dedim, "nerede benim montum?". Zira omzumda yoktu, koltuğun üstünde de, göz ucuyla galoş giydiğim pufa baktım, o da boş. Kafamın içinde şeytanlar cirit atıyor, "Off yepisyeniydi, pek rahatttı, dişe vereceğim dünya para, bir de mont gitti elden", diye düşünürken sekretere rica ettim sağa sola bakması için. Sağolsun bulup getirdi, pufun arkasına düşmüş. Eşeğini kaybedip tekrar bulan Nasreddin Hoca kadar sevindim. "Ne kadar süreyle yemek yemeyim?" diye sordum, "Hemen yiyebilirsin" cevabını aldım. "E hadi getirin o zaman yiyecek ne varsa" deyince güldüler, ben onları güldürdüm, Allah da beni güldürsün 😃

Bundan sonraki planım arkadaşımla buluşup yemek yemek, sonrasında da denize karşı bir mekanda kahve içmekti. Buluşma saatine vaktim olduğunu görünce aynı çocuk parkına gidip güneşli bir banka yerleştim ve kitabıma kaldığım yerden devam ettim. Arkadaştan geliyorum telefonunu alınca da buluşacağımız yere yollandım. Mahallemizin onca yıllık pidecisinde karnımızı doyurduk. O pideci ki öğretmenlik zamanlarımızda çok pide taşımıştır etrafında yemek yenecek bir yer olmayan okulumuza. Hepimiz kilo almıştık pideyle beslenmekten 😃Yemek sonrası "Nereye gitsek?" diye düşündük. Gönlüm sakin, kendi halinde bir çay bahçesi arzuluyor hep ama kalmadı artık öyle bir yer. Çay bahçeleri cafelere, cafeler yeni nesil cafelere dönüşeli beri ara ki bulasın. Oysa ne sıcak, ne samimi mekanlardı. Gençlik Parkı'na giderdik çocukluğumda, Luna Park diye dellendiğim için oraya en yakın çay bahçesine yerleşirdik. Recep Özgen Çay Bahçeleri; damalı örtüleri, parıldak semaverleri, kırmızı beyaz tabaklı ucuz cam bardakları, tahta sandalyeleri ile sade ve sevimlilerdi. Luna Park'a yakın olanında minik bir havuz, ortasında da işeyen bir çocuk heykelinden fışkıran fıskiye vardı. Pideler yaptırıp gider ve semaver getirtirdik. Lokmaları sabırsızlıkla yutar, çay sevmediğim için gazozumu hüpletir, büyükleri "Luna Park" diye darlardım. Anneannem çok kızardı: "Bi rahat ver be, şurda iki oturalım, b.k mu var Luna Park'ta". B.k yoktu ama eğlence vardı, anneannem bugibugiye binemeyeceği için haliyle gölete bakan sandalye ona daha cazip gelirdi.

Yazları deniz tatilinin önüne ya da arkasına mutlaka babamın memleketi Ulukışla ve annemin memleketi Niğde sıkıştırılırdı. Niğde eğlenceliydi, yaşıma yakın kuzenler vardı ve el üstünde tutulurdum, Ulukışla'da ise çok sıkılırdım onca büyüğün arasında. O yıllarda küçük bir kasaba gibi idi, elektrik bile saat 18.00'den sonra verilirdi. Sıkıntıdan patlar, dedemin evinde sıkıntımı giderecek bir şey bulamaz, annemi darlar dururdum. Yegane eğlence bazı akşamlar gidilen merkezdeki Kervansaray'ın yanına açılmış çay bahçesi idi. Oraya gidince biraz eğlenirdim en azından. Büyükler çay içip aile dedikoduları yaparken ben de etrafı gözlerdim. Yine tahta masalar, tahta sandalyeler, muşamba örtüler, olmazsa olmaz kırmızı-beyaz çay tabakları, plastik taslarda nemlenmiş şekerler. Ağaçlar arasına uzatılmış renkli ampuller ve ortadaki küçük havuzun fıskiyesinde dans eden pinpon topları. Sirkte imişim duygusu verirdi. Niğde'de ise, öğleden sonraları sıcağında kimi ağaçların gölgesine, kimi evdeki sedirlere yayılmış hane halkına seslenirdi teyze: "Kalkın uşak, ne yatıp durursunuz, Ticaret Lisesi'nin bahçesine gidelim". Muhasebe öğrenmeye gitmezdik haliyle tatildeki Ticaret Lisesi'nin bahçesine, orası yazları çay bahçesi olarak işletilirdi. Çok daha fazlası ve güzeli geldiğimiz bahçede olsa da lisenin ağaçlarına karşı çay içerek sohbet edilirdi. Bazen insan şamfıstığından bıkıp leblebiye gönül indirebilir haliyle 😃

Çocukluğumun çay bahçelerinin en güzeli ise Amasra'da idi; Sefa Park. Sonraları ismi revaçta olan bir şarkıya atfen "Sev Kardeşim" olarak değişmişti, muhtemel ki işletmesi de. Ama ne zaman Amasra'yı düşünsem ve güzel bir gün batımına denk gelsem aklıma Sefa Park gelir. Konu komşu gittiğimiz yaz tatillerinde denizden sonra, gün batımına yakın giderdik Sefa Park'a. Güneş altından bir top gibi cıva benzeri denizin içinde erirdi. 

Ben yine nerelerde kayboldum dostlar, çenem kadar klavyem de susmuyor. Çay bahçesi bulmak artık çok zor ne yazık ki, biz de falezlerin üstündeki parkta konuşlanmış cafelerden birine oturduk, bu sefer her zamanki mekanını değiştirdim. Hava, manzara ve sohbet nefisti. Dolgudan dolayı hassaslaşmış dişlerimi falan unutturdu:


Haksız mıyım?

15 Kasım 2022 Salı

KASIM / 15 KASIM

Kasım ayını yarılamışken düşündüm, ben bu ayı hiç sevmezdim diye. Aylara bir rütbe verecek olursak Kasım bir devlet dairesinin bodrumundaki arşivde, siyah kollukları dirseğine kadar takılı, yakın gözlükleri burnuna düşmüş, emekliliği yaklaşmış, ışıksız ve nemli bodrumda çalışmaktan benzi solmuş bir arşiv memuru olabilirdi derdim hep, ta ki emekli olana kadar. Hayatının ilk gençliği bozkırda geçmiş, kasım ayında paltoyu sırtına geçirip Ankara'nın kirli havasını soluya soluya, yapraklarını dökmüş ağaç iskeletlerinin arasından, şehrin griyle bezenmiş dekoruna bakarak okula gidip gelmiş, evde de soba sıcaklığına sığınmış biri olarak Kasım'ı sevmemem doğaldı. Yegane kış ayı Kasım mıydı diyeceksiniz ama Aralık yılbaşı süsleriyle ortamı parlatır, Ocak'a doğum günüme evsahipliği yaptığı için iltimas ederdim. Şubat dersen kısacıktı, göz açıp kapayana kadar geçerdi, hem ardı da bahardı zaten. Bilen bilir Ankara sonbaharı Eylül sonu ve Ekim'de yaşar, Kasım'da kış kendini göstermiştir çoktan. Hakkını yemeyeyim bozkır da olsa sonbaharı pek güzeldir başkentimizin. Şimdi diyeceğim şu ki emekli olup dünyaya özgür gözlerle bakmaya başladığımda, vaktimin tamamı kendime ait olduğunda keşfettim Antalya'nın Kasım halini. Hiç öyle arşivde unutulmuş evrak memuru havası yoktu, bir plazanın üstü katlarında konuşlanmış beyaz yakalı olmasa da güzel sanatlar alanında çalışan, sıcak kanlı, orta yaşlı bir eleman rahatlıkla olabilirdi, hemen bir kademe değişikliği yaptım ve aldım Kasım'ı yukarılara. Artık seviyorum kendisini, keşke yakınlardaki tatsız olayı da yaşamasaydık ama  yeterince üzülüyoruz zaten bir de burada deşmeyeyim. 

Geçen haftanın günlerinden birinde güneşli ve pırıldak havayı görünce yürüyüşe çıktık. Antalya'nın mebzul miktardaki parklarının çoğunu birkaç kez tavaf edince cadde boyu yürümeyi teklif ettim Kocam Bey'e. Lakin caddenin sonuna gelince Varyant'ın ötesinden görünen manzaranın cazibesine dayanamadım ve "Haydi" dedim, "Beachpark'a inelim". Yapraklarını döküp boncuklarıyla kalmış tesbih ağaçlarının ve sararmaya başlamış çınarların gölgelediği yaya yolundan keyifle ilerliyorduk ki:


Islak bir zemine atılmış bir meyve kabuğuna basmamla kendimi yerde bulmam bir oldu. Islak zemin de, meyve kabuğu da gayet küçüktü ama bana yetti kaymam için. Normal şartlarda da çok düşen bir insanım çocukluğumdan bu yana ama eskiden acı verseler de Cevriye ve Tevriye organikti, yerlerine taşınan kiracılar emanet, buluttan nem kapıyorlar. Ödüm koptu, üstelik sakınılan göze çöp batar hesabı kası yırtık kolumla, arızası en çok olan sol dizimin üstüne iniş yaptım. Düşmek tamam elimde değil de, kalkmam çok sıkıntılı. Dize basamayınca insan yerden kalkamıyor arkadaşlar, eskiden biri dese inanmazdım. Ters dönmüş kaplumbağa gibi debelendim. Hatta önce biraz oturdum düştüğüm yerde, kadıncağızın biri yardıma geldi, dedim "Sağolun, ben nasıl kalkacağımı planlıyorum, yardımın faydası olmaz". Neyse sonra çeşitli artistik patinaj hareketleri ve Kocam Bey'in yardımıyla doğruldum. Sağı, solu yokladım, abartılı bir ağrı yok. Yakındaki cafeye girip oturduk biraz toparlayım diye, neyse ki korktuğum olmadı. Bir miktar kas ağrısıyla atlattım. En ufak bir dikkatsizliğe gelmiyor, kırmızı ışık yanmadan bütün arabalar duruyor olsa da karşıya geçmem, hızlı yürümem, yüksek basamaklara yanaşmam ama minicik bir su birikintisi yaptı yapacağını. Devamlı başım önümde de yürüyemem ki kardeşim. Neyse iyiyim, bir sorun yaratmadı ama günümün canına okudu.

"The Crown" dizisinin 5. sezonunu 10 bölüm tekmili birden izleyip bitirdim. "Benim Güneşli Maad'ım" isimli bir anime seyrettim MUBİ'de, ki çok güzeldi. Biraz neşeli bir şeyler izleyeyim diye kanallardan birinde başlayan "Güzel Günler"i aldım listeme. Hep aynı konular, hep aynı oyunculuk ama biraz kafa dağıtmaya da ihtiyaç var. TV'de değil yayın gününden sonra nette izliyorum, sıkıldım mı kalkıyorum başından. Elimde Defne Suman'ın "Saklambaç"ı var, ardından da aynı yazarın son kitabı "Çember Apartmanı" ile devam edeceğim. Bugünlük bu kadar, kalın sağlıcakla...


11 Kasım 2022 Cuma

YAZMAK ÜZERİNE / 11 KASIM

Dün bloga yorum onayı yapmak için gelen kutusunu kurcalarken spama düşmüş bir yoruma denk geldim, ilk kez yorum bırakan, tanımadığım biriydi ve 10 yıl önceki bir paylaşımımda kandilimi kutlamıştı an itibarıyla. Sağolsun, kutlasın elbette ama 10 yıl önce o gün kandil miydi bilemedim. Her neyse o sayfayı açınca diğer postlara da atladım, neredeyse bir saat eski yazılarımı okudum. Blogların dutluk zamanıydı ve olgunlaşan dutlar birer birer dalından ayrılmadan meğer ne bereketli bir alemmiş. Her gün yazmışım, yazdıklarımı okurken çok eğlendim, başkası yazmış gibi uzun uzun güldüm bazılarına, altta da bir sürü yorum, 35-40'a ulaştığı olmuş. Yorum bırakan bloggerlerin bazılarını hatırlayamadım bile, demek ki epey olmuş buralardan gideli. Bazılarını ise özlemle andım, ne güzel yazarlardı. Ne yazık ki-buna dinozor modunda yazmaya devam eden ben de dahilim-çoğumuz Instagram'ın renkli ve anlık görüntülerine dahil olduk. Çok sevdiğim bloggerların bir kısmı tamamen çekildi piyasadan, izlerine ulaşmak mümkün değil. Neyse ki bir kısmını Instagram'da yakalıyorum. Az da olsa hâlâ yazanlar var, umarım devam ederler. 

Başkalarını bilmem ama yazmak benim için bir içdöküm, bir nevi terapi. Okumayı-yazmayı söktüğüm günden beri çok sevdim ikisini de. İlkokul 3. sınıfta dergi çıkarmaya kalkmıştım da teklifte bulunduğum arkadaşlarım birer bahane bulup yan çizmişti. Baktım kendim çıkaramıyorum bari dergilerde adım geçsin diye oturup bir şiir yazdım. Doğduğu günden beri şehirde yaşayan ben şiirime "Köyümde Akşam" adını verdim, romantizm boyumu da aşmış görüldüğü gibi. Ne de olsa Kemalettin Tuğcu kitapları ve Yeşilçam filmleri ile büyüyen bir kuşaktık, ağlak edebiyat ruhumuzda derin yaralar açarken siyah-beyaz Türk filmleri kalbimizi küt küt attırıyordu. Dozu aşan bir romantizm 😋 Velhasıl şiiri döşenip "Mavi Kırlangıç" isimli çocuk dergisine yolladım. Basılan bütün çocuk dergilerini alırdım; Doğan Kardeş, Çocuk Haftası, Mavi Kırlangıç, Tina, Zıpzıp. Sonuncu bir çizgi roman dergisiydi, babam da okurdu benimle birlikte, zira hem çocuklara, hem büyüklere hitap ederdi. Babam kelimeleri bozarak kullanmayı çok severdi ve dergiye "Pızpız" adını takmıştı. Yayından kalktığında hepsini toparlamış ve ciltletmişti. O cilt 24 daireli apartmanımızın en az 10 dairesi tarafından okunmuş, sonra bir şekilde kaybolup gitmişti, keşke duraydı, şahane maceralar vardı tekrar okunmalık. Ara verip internete baktım da sahaflarda 1500 lira civarında satışa sunulmuş tüm sayıları kapsayan cilt. Vay be servet kaçırmışız 😊

Neyse ben bu muhteşem pastoral şiirimi dergiye yolladım, her hafta heyecanla gazete boyutunda çıkan az sayfalı dergiyi koşturup alıyorum ama heyhat yok benim şiir. Bu arada yine bir Google incelemesi yaptım, şimdilerde Kızılay "Mavi Kırlangıç" adıyla bir çocuk dergisi çıkarıyormuş, benim dergiyle alakası yok. Epey bir zaman geçtikten sonra aldığım dergide adımı görüverdim. Kalbim çarparaktan bir duvara oturdum ve okudum. İyi de benim şiirle yegane benzerlik başlık ve ismimdi. Nasıl bir editörün eline düştüysem benim o Nobellik şiirimi değiştirmiş oyuncak etmişti 😃 Bir yandan ağlamaklı olurken, bir yandan da olsun adım çıkmış ya diye seviniyordum. Ah çocukluk, babam teselli etti beni. "Önemli olan cesaret edip yollamandı" dedi, "yaza yaza öğreneceksin", sağol Baba. Öğrendim galiba yaza yaza, şiir maceram Mavi Kırlangıç editörü sayesinde sona erdiyse de düzyazı alanında "yılmak yok, yola devam" yaptım 😃

Fen bölümünde okuduğum lisede en sevdiğim ders Edebiyat ve Kompozisyondu. Peki ne işim vardı Fen Kolu'nda. O yıllarda gelenekti, Fen Kolu'nu seçmeyen tembel ilan edilirdi, nefret ede ede takip ettim üç yıl o sayısal dersleri. Keşke tembel ilan edileydim, kime neydi benim tembelliğimden. Yüksek okulda da kurtulamadım sayılardan, tuttum Ekonomi, Maliye, Muhasebe okudum, peh! 

2009 yılıydı, annemi bir süre önce kaybetmiştim, emekliye ayrılmıştım ve kendime bir meşgale arıyordum, bilgisayara sardım. Blogları okumaya başladım ve bir gün cesaret edip açtım bu blogu. Ne iyi etmişim. Şu hayatta başıma gelen en güzel şeylerden biri oldu.Ufkum ve çevrem genişledi, şahane dostlar edindim, yazma kabiliyetim gelişti, her şeyden öte müthiş keyif aldım bu işten. Keşke ilk zamanlardaki gibi rağbet görmeye devam etse ama korkarım ki bir süre sonra biz sona kalanlar da terk edeceğiz gemiyi. Ne diyelim, gelin ata binmiş, ya kısmet. Bugüne kadar burada duygu, bilgi, dostluk alışverişinde bulunduğum eski, yeni tüm bloggerlere selam, yazmaya devam...

Blogun adını aldığı çiçekle gelsin bugünün fotoğrafı:



9 Kasım 2022 Çarşamba

SALI SALLANIR / 9 KASIM

Antalya'ya pazartesi günü sonbahar gelmişti, dün geri gitti. Bir süre daha pastırmaları kuruturuz sanırım. Bu şehre belli olmuyor. Öğretmenlik yaptığım yıllarda, okul bahçesinde yaptığımız 10 Kasım anma törenlerine poyraz nedeniyle dişlerimiz takırdayarak iştirak ederken aynı yılın 24 Kasım'ında sıcaktan bunaldığımız vâkidir. O yüzden sonyaz günlerinin tadını çıkarmaya bakalım.

Gelgelelim dün yaptığım yürüyüşten hiç tat almadım. Şehre bir şeyler olmuş sanki, tadı kaçmış, kirlenmiş, eskimiş gibi, canım sıkkın döndüm çok sevdiğim mekanlardan. Oysa hava çok güzeldi, ne yakıyor, ne üşütüyordu ve gökyüzünde pamuk pamuk bulutlar kümelenmişti:

Yıllar önce ilk kez Antalya'ya gelip kampa katıldığımız Sağlık Koleji'nin yıkılmasından sonra yerine yapılan parkta mola verdik biraz, manzara seyretme niyetiyle, şehrin en güzel görüntülerini sunar:


Şu, burnun ucundaki sivilce misali yükselip silueti bozan otele gıcığımı her daim belirtiyorum, burada da anmadan geçemeyeceğim. 

Gelgelelim bunca güzel manzarayı sunan park tam bir mezbeleliğe dönüşmüş. Boşaltılmış kir-pasak içinde havuzlar, yerlerde çöpler, niye bu kadar bakımsız çözemedim, manzaraya bak, gerisini boşver diyorlar herhalde. 

Sonra devam ettik, tramvay saatini kaçırdığımız için tabanvayla gidiyorduk şehrimizin en eski ve bir zamanların en havalı parkına. Karşıdan gelen 10 kişiden 8'i yabancı idi ve Türkçe'den ziyade Rusça duyuluyordu ana caddemizde. Yanlış anlaşılmasın ırkçı falan değilim, sağlıklı yaşam standartları sağlandıktan sonra mültecilere de asla karşı olamam ama bir aydır şehirde gördüğüme göre bu işin şirazesi biraz kaymış, iş mülteci kabulunden çıkmış, maddi gücüne güvenen Antalya'ya koşmuş. Ne diyor şarkı: "Yeşillikler, mavilikler Antalya'da hoş/Dost ellere, kardeşliğe Antalya'ya koş". Turist olarak kastedilmişti ama ne diyeyim. Pek iç açıcı bir durum yok yanisi, kiralar ve ev fiyatları da uçmuş ki hem nasıl.

Derken başımı yukarı kaldırdım ve Saat Kulesi'ni gördüm. Ne zamandır restorasyondaydı, çevresi örtülüydü. Tepe kısmı açılmış, bir kubbe ve alem eklenmiş. Bildiğimiz hali böyle olmayınca önce biraz panikledim, yine saçma sapan bir restorasyona kurban gitmiş diye düşündüm ama eve gelip internette araştırınca Kule'nin ilk halinin böyle olduğunu, 1930'larda kubbenin fırtınada uçtuğunu ve onun yerine dendan denilen kale burçlarının yapıldığını okudum, şimdi orijinal haline döndürülüyormuş ve yakında açılacakmış. Haydi bakalım, bekleyip göreceğiz:

Görsel: Buradan

Bir hayal kırıklığı da parka ulaşınca yaşadım.  Bugün bende mi bir tuhaflık vardı, algılarım mı açıktı bilmiyorum, her şeye olumsuz tarafından baktım galiba. Karaalioğlu Parkı Antalya'nın en eski ve en ünlü parkı diyebiliriz. 1975'de ilk kez Antalya'ya gelip bu parka girdiğimizde rüya görüyorum sanmıştım. İç Anadolu'dan ilk kez Akdeniz'e inmişler olarak bitki örtüsü ve parkın dizaynı aklımızı başımızdan almıştı. Girişteki içinde ikamet edilen güzel evlere, palmiyelere, çeşitli sıcak iklim ağaçlarına, rengarenk çiçeklere, miradorlardan görünen denize ve heybetli Beydağları'na bakakalmıştık. Sonra şehre yerleştiğimde uzun süre en sevdiğim mekan olma özelliğini korudu, oğlum oranın çocuk bahçelerinde, çeşitli oyuncaklarında büyüdü, biz hafta sonlarını denize nazır çay bahçelerinde geçirir olduk. Festival zamanları kurulan çarşılardan alışveriş ettik. Sonra başka parklar açıldı, şehir büyüdü, burası eski cazibesini yitirdi, yakınımızda daha güzel mekanlar açılmıştı. Yine de çok severim ama bu sefer canım sıkıldı. Çok bakımsız, girişte, tam Kaleiçi'nin başlangıcında bir inşaat yapıldığını gördüm, bildiğimiz beton bir yapı, nedir, ne amaçla yapılıyor bilemedim ama orada bir inşaatı yadırgadım. Park gayet bakımsız. Yoruldum, bir kahve içmek için dışardan çok sevimli, bol çiçekli görünen bir cafeye oturduk, ılık, neredeyse soğuk bir kahve içtik. Bunu belirttiğim garson fincana dokunup doğruluğundan emin olmak istedi, "buyur iç de içinde kalmasın" demek istedim, hasılı sitemimizi de kimse kaale almadı, gidilmeyecek mekanlara bir isim daha ekledik. Birazcık özenle daimi müşterisi olabileceğimiz güzel bir mekan böyle böyle müşteri kaybedip kapanma yoluna gidiyor. Bir çeşit şımarıklık sanki bu Antalya cafelerinde sık görülen. "Manzara verdik, daha ne istiyorsunuz" der gibi. 

Yorulduk, gökteki pamuk bulutları da dağıttık, artık eve dönelim dedik, bir güne bu kadar can sıkıntısı yeter. Tramvay durağına yürüdük, maskelerimizi taktık ve bindik. Tramvaydaki tek maskeliler olarak ilginç bakışların hedefi olduk. Yorgunluğumuzu ve açlığımızı mahallemizin pidecisinde giderip evimize konuşlandık şükür. 

Antalya'da sonbaharı erken karşılayan ağaçlar çınarlar ve incirler, yerdeki yapraklar hep onlara ait, geri kalanlar hâlâ yeşil, çiçekler hâlâ rengarenk, alttaki fotoğraf Müze bahçesinden: