.

.
.

15 Ekim 2019 Salı

15 EKİM (NE VAR, NE YOK)

Çok ara verdim girizgahı yapmadan dalıyorum konuya, zira anlaşıldı ki artık ara vere vere yazacağım, hiç yazmamaktan iyidir yine de. 

Antalya sıcak, hem de epeyce sıcak, uzun zamandır yapmadığım kadar balkon kullanıyorum. Kahvaltıyı balkonda yapıyorum mesela, çınarı mesken tutan kuşların ve mahalledeki inşaatların makinalarının sesi eşlik ediyor kahvaltıma. Güneş "Ben geldim, haydi sen git" diyene kadar vakit geçiriyorum balkonda, kitap okuyarak, "Toyblast" oynayarak. Öğleden sonra kendime bir etkinlik yaratıyor, akşam yemekten sonra tekrar balkona kaçıyorum. Bu defaki müziğim karşı apartmandaki Cennet mahallesi sakinlerinin ve üst kattaki öğrencilerin avaz avaz sohbetleri oluyor. Kitabım sürükleyici ise sorun olmuyor da, zorlu bir kitapsa okumaktan cayıp yatmaya gidiyorum çoğunlukla. Benimle birlikte balkonların iki değişmez müdavimi daha var-daha önce de bahsetmiştim-öksürüklü balkon amcası ve kahverengi balkon amcası. Kahverengi olan ara sıra kayboluyor, muhtemel ki denize gidiyor, diğeri ise sabah sekiz, gece onbir balkonda, birbiri ardına eklediği sigara, bittikçe doldurduğu çay ve eşlikçisi öksürükleriyle birlikte. Uzun zamandır ilk defa balkon hayatında bir değişiklik yaptı geçenlerde, iki yaşndaki torunuyla oyun oynadığına şahit oldum ve hayli eğlendim. Çocuk elindeki oyuncağı dedesine uzatıyor, dede almak isteyince de "Ağla" diyor. Dede her seferinde öyle bir ağlıyor ki can dayanmaz, "Hörrrk" ile başlayıp "Öööğğ" ile tekrarlanan, "Böğğrrk" ile devam eden, "Ağğğ" ile çeşitlenen muhtelif ağlama sesleri yansılıyor öksürüklü balkon amcası. İşin tuhafı hiçbiri ağlama sesine benzemiyor, o nedenle çocuk sürekli oyuncağı vermekten vaz geçip "Yine ağla" diyor. Amca ağlayamıyor yavrum neylesin, çıkardığı sesleri bozuk bir iş makinesi çıkarabilir ancak. Git yaşıtlarınla oyna sen 😃

Geçen gün taksiye binmem icap etti, mahallenin taksi duraklarından birine yöneldim. Sıradaki taksinin sürücüsü elinde çay bardağı yandaki bakkalla sohbet ediyordu. Beni görünce çay bardağıyla birlikte oturdu direksiyona. Elli metre kadar gitmiştik ki arkasını dönüp yarısı içilmiş bardağı bana uzattı ve "Çay içer miydiniz?" dedi. Fesüphanallah, ikramın böylesi de olmaz olsun. Toplu taşıma araçları da taksilerden kalmıyor. Otobüse bindim çarşıya gideceğim, önümde yaşlıca bir kadın oturuyor, yanında kim vardı farkında değilim ama karşılıklı koltuklarda oturduğu için onun karşısında orta yaşlı bir adamın oturduğunu görüyorum. Derken otobüs bir durakta durdu, kadının karşısındaki adam inmek için doğruldu ve inmeden önce kadına eğilip şöyle dedi: "Birinin kalktığı koltuğa zinhar oturma, vücudunun sıcaklığı siner ve sen oraya oturursan o insanda ne hastalık varsa sana geçer. Bu da benden sana nasihat olsun". Ben ağzım açık adamın arkasından bakakaldım, kadında tepki yok, etraftan gülme sesleri geldi. Olayı çözemedim, adam bunu gerçekten inanarak mı söyledi, yoksa ben binmeden önce oluşan bir durum üzerine mi kadınla kafa buldu bilemedim. Zira var öyle kadınlar, erkek yolcu kalkınca sıcaklığı sinmiştir diye oturmayan, belki bu kadın da benzer bir şeyler yaptı. Ama her zaman söylerim, bir nevi paratoner gibiyim, nerde tuhaflık varsa üstüme çeker ya da şahit olurum 😃

Geçen gün Kitap Fuarı açıldı Antalya'da, Tüyap'ın değil, belediyenin düzenlediği bir fuar bu, bu yıl onuncusunu eda ettik. Pek kapsamlı olmayacağını tahmin ediyordum ama yine de gitmekten kendimi alıkoyamadım. Açılış günü gitmişim, daha önce de çarşıdan bir torba dolusu yün almıştım, kapıdaki görevli tarafından "Yüncü geldi" diye karşılandım. "Size kazak öreceğim" dedim, o dize kadar çıkan nakışlı çorap istedi. Isteyenin bir yüzü, vermeyenin iki yüzü kara olduğu için kararmış bir yüzle girdim içeri. Çok kalabalıktı ve aceleleri varmış gibi bol miktarda ilkokul öğrencisi mevcuttu, kitaplardan ziyade eşantiyon ayraç ve broşürlerle ilgiliydiler. Bir de şu arkadaş vardı:


Dişe dokunur yayınevi olarak YKY, İş Bankası, Bilgi, Kırmızı Kedi ve benim en sevdiğim yayınevlerinden olan Aylak Adam stand açmıştı. Lakin getirdikleri kitaplar hep çok satanlardı. Biraz daha Stefan Zweig, Sabahattin Ali ve Küçük Prens görseydim "Yangın vaaar!" diye ortalığı ayağa kaldırıp kaçacaktım. Telif hakkı süresi dolduysa her yayınevi mi basmak zorunda yahu. Yine de dayanamayıp deşine deşine 6 kitap alarak çıktım. Aylak Adam'dan "Büyümenin Sancısı" ve "Üvey Kardeş", Kırmızı Kedi'den Carlos Ruiz Zafon'un "Marina"sı, Ayrıntı'dan "Zürafanın Boynu", YKY'den "Kayıp" ve "Altı Yaprak üstü Bulut". "Büyümenin Sancısı"nı Kanadalı bir yazar kaleme almış, Isabel Huggan. Çok beğenerek okudum, tavsiye ederim. "Zürafanın Boynu" da şu an elimde ve oldukça iyi gidiyor. 



Cam Piramit'i kalabalığıyla başbaşa bırakıp Film Festivali'nde görüşmek üzere diyerek ayrıldım. Yazmadığım sürece iki film seyrettim, Antalya Operası'nın Sezon Açılış Konseri'ne gittim, Antalya Devlet Tiyatrosu'nun açılış oyunu "Buzlar Çözülmeden"i izledim, iki de sergi gezdim. 

İzlediğim filmler Alman yapımı "Oyunbozan/System Crasher" ve "Aşkı Beklerken/Deux Moi" isimli Fransız filmi idi. Özellikle ilk film çok çarpıcı idi. Açılış konseri şahaneydi, Beethoven'in 9. Senfonisi'ni seslendirdi Opera Orkestrası ve Korosu. "Buzlar Çözülmeden"e bilet alırken "bu kadar eski ve bilinen bir oyunu ne diye seçmişler ki" diye düşünmüştüm ama sahneye konuş ve oyuncular o kadar başarılı idi ki düşüncemden utandım. Sergilerin ilki Antalya Kültür Sanat'taki üçlü sergi idi, özellikle Elvan Alpay'ın "Cennet Uzaklarda Bir Vaat Mı?" adıyla sergilediği eserler olağanüstüydü:




Diğer sergi Gürbüz Doğan Ekşioğlu'nun "Yolculuk" isimli illüstrasyonlarından oluşmuştu ve her zamanki gibi çok güzel ve düşündürücü idiler:




Son fotoğrafa yansımışız ama bu illustrasyon o kadar hoşuma gitti ki paylaşmadan edemedim. 

Eh, bunca uzun yazarak gecikmemi telafi ettim sayılır, yeni bir yazıda buluşana kadar hoşça kalınız sevgili dostlar...

5 Ekim 2019 Cumartesi

5 EKİM (EYLÜL OKUMALARI)

Şöyle söyleyim ki Eylül okuma açısından biraz verimsiz geçti. Malum Ankara'dan Antalya'ya bir göçmen kuş durumu söz konusuydu, sıcak iklimlere geçiş yaptık. Sonra çocuklar geldi, eh 4 ayı geçmişti evden ayrılalı, haliyle oryantasyon çalışması gerekti 😃 Ev düzeni, alışveriş, eş-dostla buluşup görüşme derken okunması planlanan kitaplar raflarda kaldı. Sağlık olsun, okunan okunur, kalan raflar bizimdir. Şimdi gelelim kitaplarımıza:


-"Radyoda Şarkımız Çalıyor" eski bir Yeşilçam yıldızı Handan Leyla ile pek tanınmayan bir yazarın İstanbul'da, eski bir köşkte biraraya gelmesini ve Handan Leyla'nın parlak günlerine dair paylaştığı anılarını konu alıyor. Bir nevi Yeşilçam filmi yazmış Emre Saraçoğlu. Kolay okunan fakat iz bırakmayan bir kitap, vakit geçirmek için okuyabilirsiniz. 


-"Son İstasyon Venedik" bir gezi kitabı. Yazarı Onur İnal interrail aracılığı ile yaptığı yolculuğu, özellikle İtalya ve orada gezdiği şehirleri hoş bir dille anlatıyor. Gezi yazılarını okumaktan hoşlananlar ve interrail aracılığı ile yolculuk etmek isteyenler için ideal. 


-"Katil Orospular" bir öykü kitabı ve benim Roberto Bolano ile tanışma kitabım. Lakin tanışmak için yanlış bir seçim olduğunu düşünüyorum. Açıkçası beklentimi karşılamadı, başka bir kitapla şansımı yeniden denemeyi düşünüyorum. 


-Nina Berberova epeydir okumak istediğim bir yazardı, kısmet Eylül ayına imiş. "Eşlikçi Kız" az sayfalı fakat konusu itibarıyle ilginç bir kitaptı. Yetenekli bir piyanist olan ama çekingen ve fakir Soneçka ünlü opera şarkıcısı Marya Nikoleyevna'nın eşlikçisi olarak çalışmaya başlar ve onun ardından çeşitli ülkelere sürüklenir. Başlangıçta bu durumun sağladığı rahatlıktan memnunken zaman geçtikçe içinde uyanan kıskançlık ve hırs eşlik ettiği şarkıcıdan intikam alma hayalleri kurdurmaya başlar. Bu ayın severek okuduğum kitaplarından oldu...


-İletişim yayınevi geçen yıl çıkardığı "Yengeler Cumhuriyeti"nden sonra bu defa enişteler konusuna el atmış. Çeşitli yazarların enişteler hakkında yazdığı deneme ve öykülerden oluşan "Enişte Risalesi" eğlenceli bir derleme. 


-Ve ayın son kitabı "Hep Sondan Başlar"Taçlı Yazıcıoğlu'nun dil kullanımı oldukça  güzel. Akıcı, içiçe geçmiş öykülerin kurgulandığı bir roman. Yer yer eski kelimelerin, deyimlerin kullanılmasından da keyif aldım. 

Evet gördüğünüz gibi hem nicelik, hem nitelik bakımından pek bereketli bir ay olmamış Eylül ayı. Ne yapalım her zaman, her şey istediğimiz gibi olmuyor, önümüzdeki maçlara, pardon kitaplara bakalım. Kalın sağlıcakla...
 

30 Eylül 2019 Pazartesi

30 EYLÜL (EMEL ABLA)

Bazen saçmasapan bir şeyden uzun yılları aşıp çocukluğuna gidiveriyor insan. Bana da bir baget ekmek sebep oldu. Tezgahtar bageti kağıda sarıp uzattığında elimde ekmek değil çocukluğum vardı sanki. Ha, "Çocukken baget mi yerdiniz?" diye sorarsanız, "Ne gezeer" diyebilirim ancak. Bizim Niyazi Bakkal'ın da, Mıstaa Bakkal'ın da ekmek dolaplarında ya francala, ya da yuvarlak ekmek olurdu. Bagetin ne olduğunu Emel abla sayesinde öğrenmiştim. Evdeki ve halamın kitaplığındaki tüm kitapları bitirip, kat komşularımızın evlerindeki mütevazı rafları da elden geçirince kitapsız kalmıştım. İmdadıma Emel abla yetişti. Bez ciltli, üç koca kitaptan birini tutuşturdu elime, "Bunu oku, bitirince diğerlerini vereceğim" dedi. Roman ya da hikaye değildi, ansiklopedimsi bir şeydi. İçinde çocuklar için resimli bilgilerin olduğu, fasiküller halinde birleştirilip ciltlenmiş bir başvuru kitabıydı. Adını hatırlamıyorum, roman ya da hikaye olması tercihimdi ama "gurbette sıcak suyun da faydası vardır" derler ya, kitapsız kalınca mecbur taşıdım koca cildi bir üst kattaki evimize. Hemen çöktüm başına, sayfaları çevirdikçe de hoşlanmaya başladım. İşte "baget ekmek" nedir, ilk oradan öğrendim. Resim bir Fransız fırınını tasvir ediyordu, tezgahın arkasındaki fırıncı müşterisine uzun mu uzun, baston misali bir ekmek uzatıyordu, altında da açıklaması: Daha çok Fransa'da üretilen ince, uzun bir ekmek türü. "Olsa da yesek" diye heves etmiştim 😃

Emel abla; apartmandaki, belki de 4 blokluk sitedeki en güzel döşenmiş ev onundu. İlkokuldaydım ama dekorasyon zevkim oldukça gelişmişti, en azından 24 daireden 23'ü benzer biçimde döşenmiş evlerden farklı olanı ayırdedebilmek için iç mimar olmak gerekmiyordi. Nohut oda, bakla sofa dairelerden oluşmuş sosyal konut sitemizdeki evlerin kapısından adım attınız mı sizi rengi, deseni farklı ama tarzı aynı mobilyalar karşılardı. İki odanın açıldığı, mozaik zeminli bir antreden girilen salonda örtüsü ve baskı düğmeli yastıkları takım karşılıklı iki somya, kenarda bir masa, 4-5 sandalye ve ortada çoğunlukla göbekli bir taban halısı fiksti. Mutfaklar çok dar olduğu için salonun bir köşesine verevine yerleştirilmiş buzdolabı ile dekorasyon tamamlanırdı. Varsa koltuklar bayramlar dışında yılda 3-5 sefer kapısı açılan misafir odasında durur, oraya destursuz girilmez, girilirse de anneden sıkı bir azar işitilirdi. Emel ablanın kapısından içeri ayak bastığınız anda ise antrenin zeminini kaplayan mavi peluş ile farkı farkederdiniz. Salonun bir duvarı şık ferforje raflarla kaplıydı. Tabii o zaman ferforje sözcüğünü bilmezdik, demirden yapılmış rafların nasıl bu kadar hoş durduğuna akıl erdiremez, marifeti Emel ablanın Devlet Tiyatrolarının demir atölyesinde şef olarak çalışan kocasına bağlardık. Emel ablanın koltukları da bizimkilerden çok farklıydı, daha şıktı, daha zarifti ve bizimkilerin aksine salona yerleşmişti. Duvardaki ferforje raflarda ise bir sürü hoş obje sıralıydı. Hasılı ev güzeldi, hem de o minik, sıradan dairenin olabileceğinden daha güzeldi. Esasen Emel abla da güzeldi ama Neriman abla daha güzeldi. Her ikisi de uzun boylu, yapılı, uzun siyah saçlı, beyaz tenli kadınlardı. Neriman abla Sevda Ferdağ'a benzerdi, Emel abla herhangi bir artiste benzemezdi ama beni bir artiste benzetirdi, Filiz Akın'a. Komikti esasen, cılız bir çocuktum, ne saçlarım sarıydı, ne de burnum Filiz Akın'ın tek deliği diğerinden biraz daha yukarıda duran, estetik ameliyatlı, ucu havaya bakan minik burnuna benzerdi. Henüz çocuksu hatlar taşımakla birlikte ailemin alamet-i farikası olan hanedan burnuna evrilmek üzereydi. Yine de bu benzetmeye sevinirdim, Emel abla'yı Neriman abla'dan daha çok sevişim belki de bu sebeptendi 😃

Kocası Devlet Tiyatrolarında demir atölyesi şefiydi dedim ya, başka bir yerde çalışsa demirci deyip geçeceğimiz adamın tiyatro camiasına dahil olması nedeniyle karizması, bohem bir havası ve o zamanlar için hayli sıradışı kabul edilen bir top sakalı vardı. Kocasına soyadıyla hitap ederdi Emel abla,  bu da onu analarımızdan farklı kılan bir ayrıntıydı. Komşuların kiminin "Bey", kiminin "Efendi" ya da annem gibi düpedüz adıyla hitap ettiği kocalar popülasyonu içinde ayrıksı bir modeldi Mehmet amca. Tiyatro ekibiyle turnelere gider, gelirken oğullarına çeşit çeşit hediyeler getirirdi. Bir yurtdışı turnesinden getirdiği, kurulduğu anda iki eline (maymunların eline ne denirdi yahu?) takılmış zilleri şıngırdatarak birbirine vuran maymun uzun süre apartmanın gündeminden düşmedi. Sinemaya gider gibi Emel ablalara gider, "Maymunu kursana" diye boynumuzu bükerdik. Hiç kırmazdı sağolsun, oyuncağı kurar, sehpanın üstüne şıngırdaması için bırakır, mutfaktaki işine dönerdi. Kurmanın devri bitip şıngırdama kesilince tuvalet eğitimine yeni alışmış bebeler gibi "Bitti Emel ablaa" diye bağırırdık, garibim yine gelir yine kurardı. Seyretmek serbestti, ellemek yasak.

Maymun dışında bir ziyaret sebebimiz daha vardı Emel ablanın evini, zira dekorasyondan başka bizde olmayan bir şey mevcuttu o evde, "telefon". Evlere telefon bağlatmanın yıllar sürdüğü zamanlardı, bunu başarmış aileler parmakla gösterilirdi. O yüzden apartmanın PTT şubesi gibi çalışırdı Emel abla. Vakitli vakitsiz çalan telefonların muhatabını çağırmak için gece-gündüz demeden hizmet verir, bundan da hiç gocunmazdı. Uzaktaki ahbaplarımıza kendi evimizinmiş gibi verirdik Emel ablaların şimdilerde unuttuğum telefon numarasını. Kimi zaman da acil bir şehirlerarası görüşme için ayak basardık girişteki o mavi peluşun üstüne. Santrala numara ödemeli yazdırılır ve beklenirdi. o kadar uzun beklenirdi ki tekrar eve dönerdik. Telefon bağlandığında Emel abla yine tırmanırdı bize çıkan merdivenleri.

O evde oturduğumuz sürece telefonumuz olmadı, Emel ablalarınki gibi bir ev dekorasyonumuz da. Onlar ne zaman taşındılar hiç aklımda kalmamış. Yıllar var ki ne gördüm, ne de hakkında bir şey duydum. Yine de kalbimde yeri farklıdır. O zaman bu çiçekler Emel ablaya ve o sitedeki bütün güzel komşularımıza gitsin:


29 Eylül 2019 Pazar

29 EYLÜL (PAZAR SELAMI)

Eylül sonuna yakışmayacak kadar sıcak bir hava var dışarıda ama burası Antalya, normaldir. Sabahleyin ufak çaplı bir patlama sesiyle balkona çıktığımda minibüs benzeri, parlak siyah bir arabanın başında (markalardan anlamıyorum, daha doğrusu ilgi alanım değil) balon şişiren bir grup genç adam gördüm. Balonlar kalp şeklinde ve kırmızı idi. Az daha dikkat edince arabanın kırmızı tülden bir kurdele ile süslenmiş, farların arasına da kocaman, kırmızı bir çiçek buketi iliştirilmiş olduğunu farkettim. Asıl komik olanı ise arka camı kaplayan yazı idi: "Bir çay içelim demiştik, iş nereye vardı". Damat kimin nesiydi, gelin neredeydi, neden araba bizim sokakta süsleniyordu anlamadan girdim içeri, zira minibüsün açık ön kapısından fışkıran şıngırdaklı Angara havası durumun arabeskliğini iyice katmerlendirmiş idi. 

Bizim sokakta sesler ve trafik bitmez, alt tarafı daracık bir ara sokak ama görmesen, sadece duysan E5 Karayolu sanırsın. Civarda işi olan herkes arabasını buraya getirip uygun olan ya da olmayan boş buldukları yere parkeder. Öyle ki bazen parkedilmiş iki araba arasından hareket halindeki araç geçemez ve geri dönüp başka bir yol aramaya başlar. Park edene dert mi, başka yerden gitsin herifçioğlu. Antalya'nın bizimki gibi eski semtleri bir küçük esnaf Cenneti. İstisnasız bütün apartmanların altı dükkan. Bu dükkanların kimi hikmetinden sual edilmez işlere evsahipliği yapar. Eğer üstündeki tabelada "Futbol Topunu Sağ Ayaklarının İçiyle Sol Tarafa Zıplayarak Atabilenler Derneği" gibi abuk bir isim yazıyorsa bilin ki mis gibi kumar oynanıyordur içeride. Bazıları hiçbir faaliyete hizmet etmez, depo olarak kullanılır. Pek azı berber, emlakçı,  tuhafiyeci, bakkal, çakkal vs olarak çalışır. Bir bölümü de ev olarak kullanılır. Geçen gün marketten dönerken gördüm, emmim kapının önüne bir koltuk atmış, ayağında beyaz donu, üstünde devasa göbeğinin dürtüp kenardan selam verdiği atletiyle, eviçi rahatlığında geleni gideni kesiyordu. Az evvel overlokçu ziyaret etti sokağımızı: "Hanımların dikkatine...", dün de Taşköprü Sarımsakçısı şenlendirmişti, Sulukule'den halliceyiz hareketlilik ve gürültü konusunda velhasıl. 

Geçen hafta iki film izledim, 4 aylık sinema orucundan sonra şifa gibi geldi ruhuma. İlki Serhat Karaarslan'ın yönetmenliğini yaptığı Berkay Ateş ve Saadet Işıl Aksoy'un ana rollerinde oynadığı "Görülmüştür" idi. Çok konu edilen aile içi taciz olayının farklı bir yaklaşımla anlatıldığı filmde hem oyunculuklar, hem de anlatım son derece iyi idi. Film Karlovy Vary Film Festivali'nde "Jüri Özel Ödülü", bu yılki Adana Altın Koza Film Festivali'nde de "En İyi Kurgu Ödülü"nü almış. Füsun Demirel ise anne rolündeki şahane performansıyla "En iyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü"nü kapmış. 

Diğer film ise "Tepenin Ardı" ve "Abluka" ile tanıdığımız Emin Alper'in "Kız Kardeşler"i idi. ana rollerini Cemre Ebüzziya, Ece Yüksel, Helin Kandemir, Kayhan Açıkgöz ve Müfit Kayacan'ın paylaştığı film annelerinin ölümünden sonra çeşitli yerlere besleme olarak verilen ve bir şekilde baba ocağına geri dönmek zorunda kalan üç kız kardeşin biraraya gelmelerini ve gerçeklerle yüzleşmelerini konu alıyor. Son derece iyi kotarılmış bir filmdi, Emin Alper'in ilk iki filmini de çok severek izlemiştim ama sanırım bu son filmi daha bir iyi olmuş. İstanbul Festivali'nde "En iyi Film" ödülünün yanısıra toplam 5 ödül alan "Kız Kardeşler" Saraybosna Film Festivali'nde de Emin Alper'e "En iyi Yönetmen ödülü"nü getirmiş. İzleyin derim. 


Önümüzdeki hafta tiyatro, opera, bale, konser, sergi sezonu açılıyor, yaşasın. Yaz günlerinin durgunluğundan etkinlikli günlere geçeceğiz. İlk etkinlik Antalya Devlet Operası'nın açılış konseri, önümüzdeki cumartesi. "Beethoven'in 9. Senfonisi" ile açılış yapacak operamız. Biz de keyifle dinleyeceğiz. Bir sonraki hafta da Devlet Tiyatrosu'nda sezonun ilk oyununu izleyeceğiz: "Buzlar Çözülmeden". Cevat Fehmi Başkut'un bu ünlü oyununu defalarca sahnede ve uyarlandığı filmlerde izledik, keşke daha farklı bir seçim yapılsa idi diyeceğim ama önce bir görelim bakalım, sonra kelam ederiz hakkında. 

Niyetim arayı açmadan bir pazar selamı vermekti ama uzattım sanırım. Sararmaya başlayan balkon çınarıyla bitireyim bu yazıyı, kalın sağlıcakla...


24 Eylül 2019 Salı

24 EYLÜL (ANTALYA-SAGALASSOS-BURDUR)

Ankara'dan hom svit hom'a kesin dönüş yapalı bir haftayı geçti ama bir satır yazacak fırsat bulamadım bugüne kadar. Gerçi Kasım sonu bir süreliğine tekrar Ankara yolu görünüyor ama o pek güzel bir sebeple olacak, o zamana kadar tekrar başlayan yazın, Akdeniz'in, dostların ve evin tadını çıkarmak lazım. 

Antalya sıcak sıcak olmasına da, yıllardır bu şehirde yaşayan biri olarak bu sıcaklar Temmuz-Ağustos sıcaklarının yanında solda sıfır kalır diyorum, hatta Eylül sonunda yaz sıcağı yaşamak faidelidir, hoştur, keyiflidir. En azından nem yok, akşamları rahat yatılıyor, esinti var, hasılı havalardan memnunum. Balkon çınarım geçen yaz eşek kemirmiş gibi budanmıştı yokluğumda hatırlarsanız, budanan yerlerinden yeni dallar fışkırtmış, hatta birini balkonuma uzatmış dost eli gibi, hemen ben de uzattım elimi, "tekrar görüştüğümüze mutlu oldum" dedim, cevaben hışırdadı. Mutfak balkonunda hazırlanmış ve terkedilmiş bir kumru yuvası buldum. Yuva dediysem üç-beş çam iğnesi, pek kalenderler, konfor aramıyorlar, yapıyorlar bir gecekondu, besleyip büyütüyorlar bebeklerini ama bu kez nedense caymışlar yaptıkları inşaattan, ruhsat mı alamadılar nedir 😃 Sevinmedim desem yalan olur, 10 yıldır verdiğim doğumhane hizmeti kafidir, yeterince gübre temizleyip bitlendim payıma düştüğünce, artık başka balkon sahipleri üstlensin bu görevi. Toparlayıp attım yuvayı ama belli ki o faaliyet sonucu dünyaya gelmiş bir yavru kumru geldim geleli balkonumu şenlendiriyor. Ağacın dalına ya da balkon demirine tüneyip kumru dilinde sohbet ediyor benimle: "Guguuk guk, guguuk guk, guguuk guk". Karşılığında ben de gukluyorum ama sanırım telaffuzum hatalı, ciddiye almıyor, uçup gidiyor 😃 Onun dışında mahalle eski tas eski hamam. Karşı apartmanın balkona kaynak yapmış amcasını bıraktığım yerde buldum, sandalyesini bile değiştirmemiş. Güneş ensesinde boza pişirene kadar çay içip, sigarayı birbiri ardına ekliyor. Sonra da tüm mahalleyi çınlatan bir öksürük krizi yaşıyor. Hemen yanındaki balkonda bir başka balkon amcası var, onun plastik koltuğu açık kahverengi, yaz boyu denizden çıkmamış olacak koltukla aynı renge bürünmüş, oturunca seçmek mümkün olmuyor hangisi koltuk, hangisi amca. Hatta bazen boş koltuğu amca orada oturuyormuş gibi algılıyorum. Binanın diğer yönündeki balkonları sevgili çınarım sayesinde göremediğim için çok mutluyum ama Cennet Mahallesi sakinleri olarak sesleri her daim kulağımda; "Kız Ayşeee sana diyorum", "Çantanı topladın mı çantanı?", "Allah cezanı versin, yemek yanmış niye bakmıyon" ve benzerleri. Şehir bu mevsimde balkonlarda yaşadığı için özel hayat yaz boyu kamuya açık hale geliyor. Apartman altı dükkanlarda bir grup küçük esnaf var, terzi, emlakçı, su tesisatçısı türünden. onlar da gün boyu süren bir tavla maratonuna oturuyorlar, bitmiyor tükenmiyor şakırtılı ve çocuk gibi çekişmeli tavla şampiyonası. Adım kadar eminim ki akşam evlerine gittiklerinde çok yorgun olduklarını ileri sürüp bir bardak suyu bile karılarından istiyorlardır. 

Ankara'dan döndükten birkaç gün sonra yıllardır merak edip bunca yakın olmasına rağmen bir türlü fırsat yaratıp gidemediğim Sagalassos'a gitmeyi başardım. İyi ki de gitmişim, çok etkileyici bir yerdi. Ağlasun'dan geçerek gidiliyor Sagalassos'a, oldukça virajlı bir yoldan, tepelere doğru tırmanıyorsunuz ama yol düzgün, sanırım yeni asfaltlanmış. Ağlasun'un girişinde kemerli bir tak var- bu aralar hemen her küçük kentin girişinde benzerleri mevcut-takın her iki yanındaki sütunların üstünde aile boyu, rengi kırmızıdan tabaya dönmüş güller, tam ortasında da tabağımsı bir şeye yerleştirilmiş kiraz-ya da vişne-ve ne olduğunu bir süre çözemediğimiz beyine benzeyen, grimsi, üzerinde çizgiler olan bir nesne vardı. Sonunda anladık ki cevizmiş 😃 Beldeler yetiştirdikleri ürünlerin saçma sapan heykelimsilerini yapmaktan bir vazgeçseler keşke, görüntü kirliliğinden başka bir şey değil. Zaten her şehirlerarası yolculukta yol kenarlarında uydu anteni boyutunda Taymek ekmekleri replikası görmekten yeterince usandık.  Neyse kirazların, cevizlerin altından, bizi şaşırtan yeşillikteki Ağlasun'un içinden geçip hayli tırmanarak Sagalassos'a ulaştık. Biraz dinlenip çay içerken de geldiğimiz yeri kuşbakışı seyrettik.


Geçmişi M.Ö. 3000 yılına dayanan antik şehre ben müze kart ile ücretsiz, çocuklar da 14'er lira ödeyerek girdiler. Girişteki tabelada en kısası 1, en uzunu ise 4 saat olan üç güzergah belirlenmişti. Vaktimiz kısıtlı olduğundan ve Cevriye'nin hışmından korktuğumuzdan biz 1 saatlik kısa güzergahı tercih ettik. En kısasını tercih etsek de yokuş tırmanıp merdiven çıkacağımız için tura başlamadan Cevriye'yi bandajla bir güzel kundakladım. Sonra da hamam kalıntılarından başladık şehri gezmeye.


Roma dönemi mimarisinin en iyi örneklerinden olan ve seramik üretimiyle öne çıkan antik kenti 18. yüzyılda Avrupalı gezginler keşfetmiş ve ilk kazı çalışmaları 1989 yılında Belçika Leuven Üniversitesi'nden Prof.Dr. Marc Waelkens tarafından başlatılmış.


Antik tiyatroya uzaktan bakmakla yetindik, zira tırmanılacak kısım o kadar dikti ki, bırakın Cevriye ile beni, bizim gençler bile yarı yolda caydılar. Ama bir grup Japon rehberlerinin öncülüğünde aşk ile şevk ile tırmanmaya devam etmekteydiler.


Burası değerli ürünlerin satıldığı pazar yeri imiş, muhtemel ki en değerli ürünler üretiminde ilk 5 arasında yer aldıkları seramiklerdi.



Ve antik şehrin en güzel, en çarpıcı yeri, Antoninler Çeşmesi. İçeni güzelleştiren, birlikte içenleri birbirine aşık eden çeşmenin suyundan içmedik ama elimizi soktuk, buz gibiydi. Taş işçiliği ve heykellerin güzelliği ise nefesimizi kesti adeta. Çeşmedeki heykellerin replika olduğunu ve asıllarının Burdur Müzesi'nde olduğunu öğrenince Sagalassos sonrası Burdur'a geçmeye karar verdik. Bu heykeller Afrodisias'lı bir mermer ustası tarafından yapılıp Sagalassos'a gönderilmiş.





Eh kısa turu tercih ettiğimize göre artık dönüş vakti geldi demektir. Bir zamanlar yayınlanan Yasemin Yalçın'ın komedi dizisindeki bir skeçte dedikleri gibi "Ne eyi ettik de geldik deel mi, açıklık eyi oluyor" diyerek ayrılıyoruz Sagalassos'tan, istikamet Burdur.

Burdur'da önce Müze'yi geziyoruz ki tahminimizden daha düzenli ve güzel bir müze buluyoruz. Girişte bir bankoda broşürler ve kartpostallar var, ücretsiz sunulmuş. Hediyelik eşya standı ise otomat. Parayı atıp istediğiniz ürünü alıyorsunuz, müze mağazalarını pek seven ben bir adet magnetle iktifa ettim bu defa 😃



Çok net çıkmamış ama şu lahit kapağıyla ilgili ne düşüneceğimizi bilemedik, gülsek mi, hüzünlensek mi? Adeta evlilik fotoğrafı çektirir gibi birlikte yatacakları mezarları için sağlıklarında heykeltraşa poz vermişler karı koca.

Ve bu heykeller de Sagalassos'daki replikaların orijinalleri. Nemesis ve Satyr tarafından desteklenen sarhoş Dionyzos. eh, Dionyzos sarhoş olmayacak da ben mi olacağım 😃



Bir adet de Herakles'imiz vardı ama onu fotoğraflamayı unutmuşum. Gezimizi bitirince çok yardımsever ve kibar görevlilere veda ederek ayrılıyor ve aç karnımızı doyurmak için internetten ders çalışarak bulduğum lokantaya gidiyoruz. "Bizim Şişçi" buranın adı ama sonuç pek iç açıcı değil, sıradan bir şiş köfte, üstelik fazla yağlı. "O kadar çatlak su kaçırmaz" diyerek rahmetli dayımı anıyor ve Antalya'ya dönüş yoluna vuruyoruz kendimizi.

Çok uzun yazdım galiba, idare ediniz artık, sonuçta epeydir sesim çıkmıyordu. Haydi kalın sağlıcakla...

10 Eylül 2019 Salı

10 EYLÜL (AĞUSTOS OKUMALARI)

Evet biraz (biraz mı?) geciktim farkındayım ama hem gezme tozma hem düzenli blog yazma olmuyor. Neyse geç olsun güç olmasın diyelim ve başlayalım Ağustos ayında okuduğum kitapları sıralamaya:



-Ağustos ayının ilk kitabı kızkardeşi Perihan Bakır'ın Cemal Süreya'yı anlattığı "Size Nefesimi Bırakıyorum"du. Biyografi ve anı okumayı her daim sevmişimdir. Eh, Cemal Süreya'yı da sevince okumak şart oldu. Oldukça naif ve detaylı bir anlatımı var, yer yer hüzünlü. İlerlemiş yaşına rağmen bunca ayrıntıyı hatırlayıp yazabilmesi dikkat çekici. Siz de benim gibi Cemal Süreya'yı seviyor ve yaşamını merak ediyorsanız fazla edebi bir beklentiye girmeden okuyabilirsiniz...




-Graham Greene'in yazdığı "İstanbul Treni" Ostende'den başlayıp İstanbul'da sona eren bir tren yolculuğuna katılımları nedeniyle hayatları kesişen bir grup insanı anlatıyor. Yahudi bir işadamı, bir alkolik, bir revü kızı, lezbiyen bir gazeteci, bir hırsız ve bir devrimcinin ana karakterlerini oluşturduğu kitap yer yer ilgi çekci bölümler içerse de tavsiye eder miyim bilemedim...




-Gizli Defterlerim" sinemacı Ali Özgentürk'ün yıllar içinde defterlerine not aldığı çeşitli pasajlardan oluşuyor. Birkaç bölüm ilgi çekse de genel olarak kitabın bende uyandırdığı duygular pek parlak olmadı. 




-Arzu Zafer Adıgüzel'in adıma imzalayarak yolladığı şiir kitabı "Neresinden Başlamalı Ölmeye Bu Hayatın" beklediğimden daha yetkin şiirler içeriyordu. Özellikle bazı dizeler aklımdan çıkmayacak. Şiir sevenlere öneririm:

""Yaşamak
Bayram şekeri toplamaktı ağaçtan"




-Ağustos ayının en etkileyici okuması idi "Baharda Ölmek"İkinci Dünya savaşının sonlarına doğru askere alınan iki süt sağıcı gencin yaşadıkları ve savaşın travmaları incelikli ve ayrıntılı bir dille anlatılmış. Çok trajikti, bir o kadar da edebi yönü kuvvetli bir kitaptı. Okuyun derim...




-Daha önce "Atları Bağlayın Geceyi Burada Geçireceğiz" ve "Bazen Bahar" ile tanıyıp sevdiğim Melisa Kesmez'in "Nohut Oda" en az diğerleri kadar beğenimi kazandı. Öykü okumaktan sıkıldığım bir dönemde "başı-sonu belli, güzel öyküler de yazılabiliyormuş" dedirtti. Kitaptaki  favori öykümse "Kız Kardeşim Handan" oldu. Öykü sevenlere de, tercih etmeyenlere de tavsiyemdir. 


-Akgün Akova esprili olmasının yanısıra vurucu dili ile son yıllarda en severek okuduğum şairlerden biridir. uzun zamandır yeni kitaplarının çıkmasını bekliyordum. Tüm kitaplarının yeni basımı Karakarga Yayınları'ndan şahane kapaklarla çıkmış. "İçimden Geçen Yolda" şiir değil ama şiir gibi denemeler, şair yazarsa böyle olur tabii ki. Akgün Akova Türkiye'nin ve dünyanın dört bucağını dolaşıyor, kah dünyadan Türkiye'ye bir kanat ucunda selam gönderiyor, kah Türkiye'den dünyaya. Çünkü ne diyor şair: "Yalnızca kanatlarına güven". Kesinlikle okunmalı...




-Çek Lokomotifi adıyla anılan atlet Emil Zatopek'in yaşam öyküsü okuyanı yormayan, hatta yer yer gülümseten bir üslupla anlatılmış "Koşmak"ta. Ufak tefek ama ilginç bir kitap...

Ağustos ayını 8 kitapla kapatırken Eylül ayı okumalarında buluşmak üzere diyorum. Kitaplar eksik olmasın hayatınızdan...

4 Eylül 2019 Çarşamba

4 EYLÜL (NİĞDE GEZİSİ 2)

Geldik kısa gezimizin son gününe. Yine erkenden kalkıp yola düşüyoruz, niyetimiz Kale ve Saat Kulesi'ni görmek, hatırladığım kadarıyla bir cafe vardı Kale'de, uygunsa orada kahvaltı etmek. Ama önce evinde kaldığımız büyük teyzenin kışlık evini bulmak niyetindeyiz. Şimdi kaldığımız bloklar silsilesi zamanında devasa ve yemyeşil bir bahçe idi, içinde minicik bir yazlık ev vardı. O küçük eve onca insan nasıl sığardı şaşırıyorum. Hele düğünlerde iyice kalabalık olurduk ama kimse de halinden şikayet etmez, bir şekilde becerirdik yerleşmeyi. Çok sonraları o ev yıkılınca benzer bir konu geçtiğinde büyük teyze şöyle açıklamıştı bu durumu: "Evvelce evler dardı ama gönüller genişti. Şimdi evler genişledi, gönüller daraldı". Yıkılana kadar yazları gittiğimizde bahçedeki evde, sonraları ise kışlık evde geçti tatillerimiz. Bahçeye çok yakındı, yazları Adana'nın sıcağından kaçıp gelenlere kiraya verilirdi, evin bir odası depo gibiydi, kapalı olurdu. O odaya bayılırdım, Ali Baba'nın hazine dairesi gibiydi benim çocuk gözümde. İhtiyaç duyulan bir şeyi almak için kuzenlerden biriyle giderdik bazen, yazlık evden çıkar, evin arkasındaki muhteşem kavaklığın içindeki patikadan yürür, sokağı geçer ve kışlık eve girerdik. Adanalı kiracılar tahta zemine yayılmış sohbet ediyor olurlardı. Yerlerde halı olmayınca kiracıların fakir olduklarını düşünürdüm. Oysa sıcak nedeniyle yerdeki yün halılar toplanıp kaldırılmış olurdu. Onlara bir "Merhaba" deyip depo odaya dalardık, ben mutluluktan sarhoş. Her gittiğimde bir ganimetle dönerdim, bazen bir kitap, bazen bir küçük biblo, incik boncuk, hiçbir şey bulamazsam mutfaktaki kilerden ceplerimi Şam fıstığı ile doldururdum. Anılarımızda öyle yer etmişti ki kız kardeş bile orada çok fazla zaman geçirmemesine rağmen rüyalarına girdiğini söylerdi. O yüzden Kale'den önce bir nostalji yapmaya karar verdik. Çok aramadan çıktı karşımıza ev, elbette biraz harap, oldukça eskimiş. Zaten sokaktaki evlerin tümü öyle, bir çoğu da yıkık dökük. İçeri giremedik tabii ki, kapı kilitliydi, dışarıdan baktık, anılar akıp gitti gözümüzün önünden. Sofra toplarken eşiğe takılıp kırdığım üstüste dizilmiş bir yığın tabak, merdivenin başındaki tutunup sallandığım demir, balkondaki kadife çiçekleri, eniştenin kitaplıktan çekip orada kaldığımız sürece yüksek sesle okuyup neredeyse Hayyam'dan soğuttuğu "Rübailer", hep birlikte yenen neşeli düğün yemekleri, insanın içine işleyen Niğde ayazında bürünüp yattığımız sıcacık yorganlar, daha nice anılar. Dalarsak çıkamayacağız diyerek vurduk kendimizi Kale yollarına.


Kale ve Alaattin Camii'ne Cevriye'yi delirten bir yokuşu tırmanarak ulaştık. Çok erken gelmişiz tabii ki, Kale'ye giriş kapısı kapalı, camiin de ışıkları bile yakılmamıştı. Ünlü "Taçlı Kadın Başı" olan kapının fotoğraflarını çekip camiin içini de loş ışıkta şöyle bir gezdikten sonra Kale'ye yönlendik ama yazdığım gibi kapısı henüz açılmamıştı. 



Kapının üstündeki kadın silüetini fotoğrafta daha rahat görebilirsiniz. Efsaneye göre 1223 yılında Niğde Sancak Beyi Ziyneddin Beşare tarafından yaptırılan caminin inşaatında çalışan taş ustası sancak beyinin kızına aşıkmış. Kavuşamayacağını bildiği için de bu aşkı sonsuza dek yaşatmak için kızın silüetini taşa oymuş derler. Ne derece doğrudur, tesadüf müdür bilinmez ama gerçekse taş ustasının hünerine ve aşkının büyüklüğüne şapka çıkarılır. 


Caminin içinden, loş ışıkta ancak bu kadar çekebildik. 

Kale'nin kapalı olduğunu öğrenince daha sonra uğramak üzere ayrıldık ve her zaman ilginç ve görülesi olan, eski evlerin yoğunluklu olduğu Kaleiçi sokaklarına vurduk kendimizi. Yalnız ayrılmadan önce Kale Parkı'ndaki kurumuş havuzun ortasını süsleyen, itibarlı zamanlarında fıskiye görevi yapmış devasa laleden fırlamış yavru laleleri görmenizi isterim, size sarı laleler aldım Niğde Kalesi'nden 😃


Kale'den ayrılıp sokaklar boyunca yürüdükçe bunca zamandır buralara hiç gelmediğimi farkedip şaşıyorum:




Dar sokaklardan geçerek Eskisaray Mahallesi'ne geliyoruz. Sungurbey Camii restore edildiği için gezemiyoruz ama karşımıza 1913 tarihli bir Rum Okulu iken şimdi ilkokul olarak kullanılan Dumlupınar ilkokulu çıkıyor. Okulun yan tarafı hayli ilginç:



Ön tarafta dış duvarlarının restorasyonu yeni yapılmış irice bir bina görüyor ve  yakından bakmak için ilerliyoruz, buranın eski bir Rum Kilisesi olduğunu fark ediyoruz. Dışının restorasyonu bitmiş gibi ama içeride iskeleler kurulu ve restorasyon devam ediyor gibi ya da durmuş bilemiyorum. Kapı kilitli zira, pencereden görebildiğimiz kadarını fotoğraflıyoruz.



Kilisenin hemen karşısında Eskisaray Parkı adında bir yeşil alan, içinde de restoreden geçmiş tarihi bir yapı var. Meraklıyız ya, illa öğreneceğiz. Buranın da kapısı kilitli, oradaki iki adam ilgileniyor. Restorasyondan sonra Sanat Merkezi'ne dönüştürülen bir Ermeni Kilisesi imiş. Henüz açılışı yapılmamış. Bizi o gün Yeşilburç Köyü'nde düzenlenecek açık hava sergisine davet ediyorlar. "Nasıl gidebiliriz?" sorusunu ise şimdiye kadar aldığımız cevaplara çok benzer şekilde cevaplıyorlar: "Vardır mutlaka oraya giden bir vasıta". O zaman teşekkürler, almayalım.


Vakit neredeyse öğleye geliyordu ve biz hala kahvaltı edememiştik. Yol üstünde bir fırına rastlayınca simit bari alalım dedik. Simit yokmuş yağlı ekmek teklif etti görevli genç kız, aldık ve paylaştık kardeşle. Pek sevmediysem de açlığımızı bastırdı en azından. Derken karşımıza "Ak Medrese" çıktı. Gökte ararken yerde bulmuş gibi olduk ama her zamanki gibi kapısı kilitliydi. 1409'a tarihlenen Ak Medrese'nin güzelim taş oymalarına bakmakla yetinip bitişiğindeki "Küçük Ev" isimli cfeye kendimizi dar atarak kahve ve çay ihtiyacımızı giderdik.


Cevriye'nin dinlendiğine, vücuda yüklediğimiz kafeinin de yeterli olduğuna kanaat getirince Fertek Köyü'ne gitmek üzere hareketlendik. Tabii ki öncesinde yol sormak, tarif almak ve hiçbirinden sonuç elde edememek vardı. İlk rastladığımız amca "Bizim evin önünden kalkıyor minibüs" demişti malum, evi hakkında birkaç ipucu aldıktan sonra durağı bir gün önce gördüğümüzü hatırladık ve "Bir daha bu yolları aynı hevesle yürür müyüm?" şarkısını çığırarak dün Kayardı'ndan gelirken geçtiğimiz yollara tekrar vurduk kendimizi. Neyse ki durakta çok beklemeden minibüs geldi. Tonton bir şoföre denk geldik, sorduğumuz sorulara tek kelimeyle ama istekle cevap verdi ve bizi takriben 10-15 dakika sonra Fertek'te, kendince uygun gördüğü bir durakta indirdi. Yine daldık ara sokaklara. Fertek yemyeşil ve güzel, eski tip evlerin olduğu bir köy. Niğde'de bir söylencedir Fertek'in eğitim düzeyinin ne kadar yüksek olduğu, çoğunluğun üniversite eğitimli olduğu. Hâlâ öyle midir bilmiyorum ama biz köyü-ya da mahalleyi-çok beğendik.







Yorulunca yolda rastladığımız kapı önü muhabbeti yapan fotoğraftaki teyzelerin tavsiyesiyle Çamlık Restaurant'a girdik. Girmeden önce dışardan bazlama fırını zannettiğimiz tuhaf yapıların peri bacası şeklinde inşa edilmiş kapalı oturma mekanları olduğunu gördük. Orada oturmak hayli sıkıcı olsa gerek. Biz sıcaktan bunalmış bünyeyi aşağıdaki alamet-i farika ile serinlettikten sonra ayrıldık mekandan.


Tesadüf bu ya bizi getiren aynı minibüsle ayrıldık Fertek'ten, dün yemek yediğimiz yerde karnımızı doyurduktan sonra tekrar Kale'ye gitmeye niyet ettik. Yerel bazı ürünler almak için girdiğimiz dükkanda çalışanların tavrını sevmeyince vazgeçip tekrar tırmandık Kale'nin yokuşunu. Aslında Niğde'ye Perşembe gününü içeren zamanlarda gelmek lazım, zira o zaman Kale'nin dibinde pazar kuruluyor ve şahane ürünler bulunuyor ama kısmet değilmiş. Kale ve Saat Kulesi kocaman bir hayal kırıklığı ve Cevriye için de zorlu bir parkur oldu. Kale'nin içine girilmiyor, surlara çıkılmıyor, cafesi bakımsız, kahvesi bayat, satış mağazası saçma sapan objelerle dolu ve Kale'den görünen manzara da iç acısı bir beton yığını idi. Yıllar önce yeşilden gözünüzü alamazken aynı noktadan bir binalar denizine bakmaktaydınız:



Yorgunlukla ve sıcaktan bezmiş şekilde tekrar merkeze dönüp yerel ürünler satan bir başka dükkandan (Niğdelioğulları) aldığımız ürünlerin ağırlığıyla eve ulaştık. Otobüsümüzün saati yaklaşmıştı. Valizimizi yüklendik ve bizi terminale götürecek taksiye yerleştik. Hoşça kal Niğde, bir daha ne zaman görüşürüz, görüşür müyüz bilmiyorum .

"Velhasıl bir garip adamım ki Niğde'de 
Ömrümüm otuzuncu, evimin beşinci katındayım 
Sormayın günlerimin nasıl geçtiğini 
Başka sefere anlatayım..."


Demiş Ümit Yaşar Oğuzcan, o anlatmak istememiş ama ben detayıyla anlattım. Umarım sıkılmadınız, yeni bir seyahate kadar kalın sağlıcakla...