.

.
.

17 Mayıs 2019 Cuma

BODRUM BODRUM 4

"Öncelikle belirteyim ki bu post bol fotoğraflı olacak"
 
Yazının başlığı Bodrum ama bugünün konusu Kos adası aslında. Birlikteliğimizin son gününde hala Bodrum'da olan arkadaşlarla Kos adasına bir gezi düzenledik. Bu nedenle sabah çok erken kalkıldı, ben de fırsattan istifade Bitez sahilini bir de sabah mahmuruyken görüntüledim:


Kahvaltıdan sonra bizi otelden alan midibüsle feribotun kalkacağı Turgutreis Marina'ya gittik. Bilet ve pasaport işlemleri halledilirken ben de kendi aslî görevimi icra etmekte idim: Fotoğraf çekme 😃




Yeşil pasaportunuz varsa herhangi bir sıkıntı olmadan geçmek mümkün Kos'a. Bordo pasaportlar için kapı vizesi uygulaması henüz başlamamış, belki sezonda açılır. Bodrum'dan Kos'a feribotla gidiş-dönüş harç hariç 20 euro. Sabah 9.30'da Bodrum'dan hareket eden bizim seçtiğimiz feribot akşam 17.30'da Kos'dan dönüş yaptı. 

İşlemler tamamlanıp fotoğraflar da çekildikten sonra yanaşan feribota biniyoruz. Hava çok güzel, güneşli. Daha önce gidenler feribotta çok rüzgar olduğunu söylemişlerdi ama biz güvertede oturarak gayet rahat gittik, dönüş biraz rüzgarlıydı, o zaman da kapalı mekana geçtik. Turgutreis-Kos arası 25 dakika kadar sürüyor ve gayet keyifli geçiyor. 



Bir adı da İstanköy olan Kos görününce hareketlendik. Yunan tarafındaki gümrük barakalarını görünce marinamızdaki gümrük binalarımızla gurur duymadık dersem yalan olur 😃 Pasaport kontrolünden sonra hemen limanın yakınında gördüğümüz şehir içi tur yapan mavi trene yönlendik. Aslında bu ring trenin yeşil ve kırmızı olanları da var, hepsinin süresi değişik oluyor, bazıları mola verip çevrede dolaşmaya izin veriyor imiş. Biz vaktimiz kısıtlı olduğu ve biraz da yürümeye üşendiğimiz için mavi olana atladık ve yarım saatlik bir ringle adada küçük bir tur attık.


Aklıma bir zamanlar Gençlik Parkı'ndaki Mehmetçik treni geldi. Tur keyifliydi ama çok rüzgarlıydı, bu satırları yazarken berbat bir soğuk algınlığıyla cebelleşiyorum ve sebebini de şu şirin mavi şeyin rüzgarına veriyorum.  Tur sırasında dikkatimi en çok sokakları, caddeleri çadır gibi örten devasa ağaçlar çekti. Gövdeleri adeta heykelleşmiş, Benjamin'e benzeyen ama daha küçük yapraklı bu ağaçlara, kaldırımlar boyunca sıralanmış pembe çiçekli yalancı orkide ağaçlarına ve benzerlerine bayıldım. Antalya'nın cayır güneşinde ağaçsız kaldırımlarda döktüğümüz terler aklıma gelince de ne desem bilemedim. 



Ağaçlar dışında karşımıza en fazla çıkan bir diğer şey bisikletti, park halinde ya da üzerinde sahipleriyle onlarca bisiklet kendilerine tahsis edilmiş yollarda seyir halindeydi. 

Tren turumuz bitince adanın meydanına yürüdük. Bir köşesinde hal benzeri büyük bir kapalı mekan olan meydan cıvıl cıvıldı. Yine meydandaki Defterdar İbrahim Efendi Camii de 2 yıl önceki depremde yıkılmış minaresiyle ve ana yapısındaki çatlaklarla kullanım dışı idi. 





Yine bu meydanın üstü tarafında yer alan Aya Nikola Kilisesi de 2017'deki depremde hayli zarar gördüğü için kullanıma ve ziyarete kapalı idi:



Meydandaki hal benzeri alışveriş merkezini şöyle bir dolaştık, İstanbul'daki Mısır Çarşısı'na benziyordu. Baharat, sabun, içki, hediyelik eşya vb şeyler satılan mekandan eli boş çıktık. Almaya değer pek bir şey bulamadığımız gibi euro el yakmayı da bıraktı can yakıyor 😃

Meydandan sonra ara sokaklara saldık kendimizi, dükkanlara girip çıktık, aldığım Kos hatırası bir magnet ve anahtarlıktan öteye geçemedi. Kayda değer ilginç bir şey de yoktu zaten. İçki fiyatları uygundu ama taşıma zorluğundan dolayı ona da yüz vermedik. 




Bu amca kendine kaldırımda bir köşe yapmış yengeç sepeti örüp dururdu. 


Biraz bakımsız bir parkın ortasında Hippokrat'ın öğrencilerine ders verirken temsil edildiği bir heykel var, biz de öğrencilerin arasına karıştık ve fotoğraflandık. Park bakımsız dedim ya, aslında şehir de bakımsız. Depremde oluşan çatlaklar, patlaklar olduğu gibi duruyor kaldırımlarda bile, binalar solgun ve boyaya muhtaç ama yollar, kaldırımlar temiz. 

Vakit öğleye yanaştı, yorulduk ve acıktık. Adaya gelirken tavsiye edilen Gusto Restaurant'a yönlendik. Lokantanın ön cephesi sahile, arka cephesi sokağa açılıyor, şirin bir mekan. Sahibi de bir Türk karı-koca.



Menüleri önümüze açtık ve seçmek için epey zaman harcadık. Benim tercihim bir adaya gelmişken deniz ürünleri yemekten yana idi, nitekim kalamar istedim. Yalnız Yunanistan'da porsiyonların ne kadar büyük olduğunu Kavala'dan bildiğim için (Hepsi kalamar seven 5 kişi 2 tabak kalamarı bitirememiştik, o derece abartılı idi yani) bir arkadaşla paylaştım. Yanına da kalamarı dengelesin diye ot salatası istedik, şöyle bir şey geldi:


Otun ne olduğunu sorduğumda restoranın sahibi genç hanım Yunanca adını söyledi ama ben unuttum. Yunanlı garsona sorduk, o da kırık Türkçesiyle "Deniz Otu" dedi. Uydurduğunu eve gelip gugılladığımda anladım, "Deniz Otu" diye girdiğimde bildiğimiz deniz börülcesi çıkıyor. Oysa bu ot deniz börülcesi değil. Yalnız lezzetli olduğunu söyleyebilirim, memnun kaldık, adını bilen varsa yazsın bir zahmet. Kalamara gelince, gerçekten bol tutulmuş bir tabaktı, tadı ise Türkiye'dekinden iyi, Kavala'dakinden vasattı. Yemeğin üstüne ince belli bardaklarda çay ikramımızı ve bir miktar Türk müşteri indirimimizi de alarak hesabı ödedik ve tekrar kendimizi sokaklara vurduk. 

Yemek yedik ya, üstüne tatlı gerekir değil mi? Ünlü bir yerel dondurmacıyı önerdiler, aradık bulduk, şurası:


Sakızlıyı ve çikolatalıyı tavsiye etmişler, söz dinledik. Gelgelelim sakızlıya lafım yok ama çikolatalı çok tatlı ve supangle gibi bir karışımdı. Hiç beğenmedim, nerede Bitez dondurma, nerede bu muhallebi kıvamlı şey. 

Dondurmaları eritmek lazım haliyle, haydi tekrar adayı keşfe:




Aslında hiç yapmadığım bir şey, bilmediğim bir yöreye giderken mutlaka ders çalışırım ama Kos'a hazırlıksız gelmiştim. Belki keşfedilecek daha ilginç yerleri vardı ama ne vaktimiz müsaitti, ne de elimizde bize önderlik edecek bir kılavuz vardı, bulduğumuzla yetindik.



Ağaçlar demiştim değil mi? Hippokrat'ın altında öğrencilerine ders verdiği ve "Hippokrat Ağacı" denilen ağacı görmeyi unutmusuz ama Kale duvarına yaslanmış bu devasa ve ilginç ağaca bayıldık. Cinsi neydi bilmiyorum ama ahtapot gibi sağa sola yayılmış kollarıyla çok görkemli idi. Aşağıdaki fotoğrafta da köklerini görüyorsunuz.

Gezmelere doyulmuyor ama saat de ilerliyor, bir kahve içimi vaktimiz kaldı. Limana yakın cafelerden birine oturuyoruz, kahve sorduğumuz sempatik garson "Turkish Cafe" diyerek gönlümüzü çeliyor. Kavala'da Greek cafe diyor da başka bir şey demiyorlardı oysa. Şık bir sunumla gelen kahvelerimizi hüpletiyor ve feribotumuza binmek için limana yürüyoruz. 


Elveda Kos diyor, Bodrum'da bize harika bir evsahipliği ve rehberlik yapan arkadaşımızla vedalaşıp otele dönüyoruz. Biraz dinlenip Bitez sahiliyle de vedalaşmak için küçük bir yürüyüş yapıyoruz. Deniz muhteşem bir durgunlukta, giderayak büyülüyor bizi:




Rüya gibi bir buluşma böylece sona eriyor. Önümüzdeki yıl sağlıkla yeni bir mekanda buluşmak dileğiyle ayrılıyoruz Bodrum'dan ve arkadaşlardan. 

BODRUM BODRUM 3

Bodrum'da üçüncü sabahımız. Birkaç arkadaşımızı bir gün önce yolcu ettik, bugün de ayrılanlar olacak, grubumuz küçülecek. Günün ilk durağı Bodrum'daki tüm etkinliklerimizi ayarlayan arkadaşımızın evi, kahve içmek için misafirliğe gidiyoruz 😃 Sonra onu da alıp Bodrum koylarını keşfe çıkacağız. 



Bu güzel bahçede dolaşıp kahvelerimizi de içtikten sonra Bodrum'da en çok ziyaret etmek istediğim bir mekana doğru yola çıkıyoruz: Zai. Orada burada fotoğraflarını gördükçe içim gidiyordu, sonunda gördüm, rahatladım. Beni oraya bıraksınlar ve unutsunlar 😊




Vaktimiz kısıtlı olduğu için fazla kalamadık ama aklım orada kaldı. Geleneksel alışverişimi bu kez Zai'den yaptım, "Her gittiğin yerden bir kitap". Mahir Ünsal Eriş'in son kitabı: "Kara Yarısı". Keşke bir elime kahvemi, diğer elime kitabımı alıp ağaçların altında akşamı etseydim.

Zai'den sonraki ilk durağımız Akyarlar oldu. Bitez'de kalmamıza rağmen "Bitez Dondurma"nın dondurmasını Akyarlar şubesinde yedik. Tercihim her zamanki gibi Bodrum mandalinası ve naneli çikolata oldu. Sonra da Tarık Akan'ın evine uzanan bir yürüyüş yaptık. 



Akyarlar'dan sonra istikamet Turgut Reis pazarı oldu. Malum kadınız, pazar severiz, hele de pazarda giysi, takı vs satılırsa daha çok severiz. Bir dağıldık pazara, zor toplandık 😃 Hiçbir şey almayacağım diyenlerin elinde bile bir-iki poşet vardı. 

Ve Gümüşlük. Sahile inen yoldaki küçük dükkanlara takıldık önce, arkadaşımın aldığı minik bir kolye Gümüşlük hatırası oldu. Her takışımda bu güzel birlikteliği hatırlayacağım. Sonra da karnımızı doyurmak için sahildeki köfteciye yerleştik. Sezon tam açılmamış olmasına rağmen tıklım tıklımdı. Köftelerin ardından sokak üstündeki pastacıda gördüğümüz pastaların cazibesine kapılıp çilekli bir taneyi paylaştık ama maalesef görüntü ve lezzet ters orantılı idi. Çayları da bünyeye gönderdikten sonra hareket vaktimiz geldi.





Son durağımız Yalıkavak oluyor. Marinada bir tur, bir dondurma daha ve artık geri dönme zamanı yaklaşıyor.



Bugünkü gezimizin son uğrak yeri Dibeklihan:








Bu pencereyi evlat edindim, o mor çiçekler bir tür fesleğenin çiçekleri imiş. Leylak bulamadığımda her tür mor çiçek kabulumdür. Netekim kendimi cama yansıtmayı da başarmışım. 

Dibeklihan şahane bir kültür sanat köyü, yapan, işleten varolsun. Bodrum'a gittiğinizde uğramadan dönmeyin derim. 

Akşama doğru otele dönüyoruz. Otelde toplu bir yemek yiyoruz, müzikli, eğlenceli, keyifli bir gece ve gecenin sürprizi de beni görmek için gelen ve çabucak fahri lise arkadaşımız olan "Samimice Ecece" blogunun sahibi sevgili Ecehan oluyor. Blogger bloggeri her yerde bulur, değil mi?

Son gün Kos, bir dahaki postta...