.

.
.

12 Temmuz 2019 Cuma

12 TEMMUZ (BENİM AĞAÇLARIM)

Bugün önce Radyo Z (Real Time Moments), sonra da Ekmekçi Kız ın bloglarında gündeme bağlı ağaçlarla ilgili yazıları okuyunca aklıma bir challenge fikri geldi. Böylece blogları da biraz canlandırmış oluruz. Her iki blogger arkadaşım da çocukluklarından bu yana hayatlarında yer etmiş ağaçları yazmışlar, pek de güzel etmişler, klavyede koşan parmaklarına sağlık. Birazdan ben de yazacağım ama başlamadan evvel davet ediyorum, haydi sevgili takipçilerim, siz de yazın hayatınızda yer etmiş ağaçları, ne güzel bir etkileşim olur, Edip Cansever'in dediği gibi, "derken karanfil elden ele..."

Hayatımın hatırlamadığım ama en önemli olayının kahramanı bir at kestanesi ağacı, ömrümün ilk ağacı. Daha önceleri değişik vesilelerle bahsetmiştim, eski takipçilerim bilir. 1,5 yaşında iken konuk olduğumuz anneannemin evinde yüzü aşkın kişinin öldüğü Hatip Çayı taşkınında sele kapılmaktan annemin kucağında bir at kestanesi ağacına çıkarak kurtulmuşuz. Hayatımı borçlu olduğum bu güzelim ağaç o günden beri kutsalımdır. Kimi zaman kırmızı, kimi zaman beyaz açan, avize gibi çiçekleri ve sonbaharda harelenen yapraklarıyla Ankara caddelerini süsler. Altından geçerken dikkat etmezseniz kafanıza minik bir kestane yollayıverir 😊


Çocukluğum ağaçlar arasında geçti desem yeridir. Tüm ailem ağaçlara çok meraklı idi, ayrıca dedemin ve büyük teyzelerimin kocaman bağları, bahçeleri vardı ve her yaz mutlaka hepsini ziyaret ederdik. Niğde'deki büyük teyzemin bahçesi adeta Cennet'ten bir parça idi. Her çeşit meyve ağacı içinde favorim evin tam önündeki mürdüm eriği ağacı idi. Temmuz ya da Ağustos aylarını orada geçirdiğimiz için erikler henüz olgunlaşmamış olurdu, tam ağzıma layık. Malum morumsu rengine daha dönmeden, çiğ yeşilken ve adeta acı denecek kadar ekşiyken tuzlayıp tuzlayıp yerdim. Onca elma, armut, kayısı, vişne şurada dursun, ben ham mürdümlerimi taşıyan ağacımla mutluydum. 

Konya Ereğli'de yaşayan büyük teyze Gülbahçe denilen bir semtte otururdu. İnsanı hayallere sevk eden efsunlu adının tersine tren yolunun hemen arkasında bir kenar mahalle idi. Gül ağacına da pek rastlanmazdı ama teyzenin bahçesinde bir aşı vişne vardı ki, of of of. Çıkrıklı bir kuyunun olduğu küçük ön bahçede, pencerenin hemen önünde salınırdı. Bildiğimiz vişnelere göre rengi daha sarımsı, ebadı da normal vişnelere göre çok daha iriydi. O vişnelerden az yemedim, ağacın altında da nice aile sofralarına iştirak ettim. 

Dedemin Ulukışla'nın biraz dışında, E5 karayolu üzerindeki bahçesi devasa bir meyvelik ve bağlıktı. Şehirden uzak olması, elektriğinin ve suyunun olmaması beni biraz ürkütse de ağaçların arasında dolanmaktan büyük keyif alırdım. Oradaki favorim bugüne kadar benzerini bir daha görmediğim iri, sarı, mayhoş meyveler veren bir elma ağacı idi. İncecik kabuğunu soymak için bıçağa gerek kalmazdı, tırnağınızla küçük bir kesik attınız mı zar gibi sıyrılır çıkardı. Dedemin bahçesindeki ağaçların, dikilmesine vesile olmuş ya da meyvesini seven kişilerden esinlenilmiş isimleri vardı, "İzzet Bey eriği", "Nermin'in kayısısı", "Mustafa'nın kirazı" gibi.  

Çocukluğum ve ilk gençliğim Yenimahalle'de geçti. Bahçe içindeki iki ya da tek katlı evleri, her bahçedeki envai çeşit ağaçları ile yemyeşil, tertemiz bir yeni yerleşimdi o zamanlar, şimdiki hali ise içler acısı. Leylağa olan sevgim o yıllardan gelir, baharda her bahçeden salkım salkım leylak çiçekleri sarkar, ortalık mis kokardı. 


Ortaokulu ve liseyi okuduğum okulun olağanüstü güzellikte bir ön bahçesi vardı (artık yok), öyle ki bahçeye zarar gelmesin diye teneffüsleri okulun içinde geçirmek zorundaydık. Pırıl pırıl çamlar, güller, çiçek tarhları, zemindeki taşların arasından fışkırmış çimenler ve diğer ağaçların süslediği ön bahçenin tersine bakımsız arka bahçenin toprak zemininden fışkırmış, dalları kaldırıma uzanan bir iğde ağacı vardı ki, şimdi yarı yıkık haldeki o okulu düşündüğümde en çok iğde ağacını özlerim. Okulun son günlerinde altına oturup şarkılar söylediğimiz, baharda mis kokusuyla sarhoş olduğumuz gösterişsiz, çelimsiz bu ağacın çiçeklerinin kokusu zaman zaman çocukluğumdan bir hatıra gibi burnuma gelir. 



Anneannem ciddi anlamda bir ağaç delisiydi, çocukluğu Niğde'nin bağlarında bahçelerinde geçmiş kadıncağız Ankara'nın bozkırında yaşamak zorunda kalınca gördüğü her ağaca bir nevi evlat muamelesi yapardı. 4. kattaki evinin balkonuna yükselen uzun kavak ile adeta dert ortaklığı kurmuştu. Kapının önüne attığı küçük kerevette oturur, kavağın rüzgarla kıpırdayan yapraklarına bakarak hayallere dalardı, çocukluğunun Kayaardı bağlarına mı giderdi, kaderine mi ağlardı bilinmez. Boyu dört katlı apartmana ulaşmış o kavak benim için anneannemdi. Ölümünden sonra bile evin önünden her geçişimde o kavağı yerinde gördükçe anneannem yaşıyormuş gibi gelirdi. Şimdi ne o ev kaldı, ne de kavak. Anneannem sanki o yıkımla bir kez daha öldü. 

Yenimahalle'den ayrılıp Küçükesat'a taşındığımızda kalbimi caddenin iki yanında, kaldırımlar boyunca uzanan akasya ağaçları çaldı. Taşındığımızda neredeyse insan boyunda olan ağaçlar yıllar içerisinde serpilip apartmanların boyuna ulaştı, hatta geçti. Dallarıyla caddenin üstünde bir tak oluşturan ağaçlar kimi zaman arabalar çarpıp  kökten devirseler, kimi zaman sokak lambası dikeceğiz diye hoyratça kolunu kanadını kırsalar da inatla yeşermeye, yazboyu  minik sarı çiçekler açıp petallarını sokaklara savurmaya devam ettiler. Bol araçlı, bol egzoslu, bol betonlu caddemizin en nadide süsü onlar.



Antalya'ya yerleşinceye kadar ağaçlar hakkındaki bilgi seviyem bulvardaki çınarlardan, at kestanesi, kavak, selvi, iğde, leylak ve meyve ağaçlarından ibaretti. Ne zamanki Antalya'ya taşındım, ağaç çeşitliliği ve güzelliğinden adeta beynim yandı. Baharda mis kokular saçan narenciye ağaçlarından, kalın ve kaba yapraklı, mütevazı çiçekli yenidünyalara, mor bir bulut gibi, bir rüya gibi açan jakarandalara, kırmızı tohumlarıyla kafamı karıştıran kocaman, beyaz çiçekleriyle manolyalara, imparatorların ağacı erguvanlara, her bahar altına geçip hayran hayran seyrettiğim, binbir ayrıntılı çiçekleriyle yalancı orkidelere, kaldırımları süsleyen incecik gövdeli, kıvırcık taç yapraklı oya ağaçlarına, püsküllü çiçekleri ve masalsı isimleriyle gülibrişimlere, minicik çiçekleri bile baharat kokan, salkım söğüde benzeyen karabiber ağaçlarına, baharda en erken açan ve ilk yağmurda tez solan sapsarı ponponlarıyla Kıbrıs akasyalarına, her gördüğümde bir dal koparıp evdeki şişeleri temizleme isteği uyandıran kırmızı fırçalarıyla fırça ağaçlarına, kunt gövdeli, sık yapraklı benjaminlere, yeşil meyvelerine hayretle baktığım keçiboynuzlarına, yanlarından geçerken kolumuzu tırmalayan palmiyelere, dikenli, kocaman gövdeleriyle maymunçıkmazlara, ağaçtan çok heykeli andıran zeytinlere, ilkbaharda ayrı, sonbaharda ayrı güzel tesbih ağaçlarına, ateş gibi parlayan alev ağaçlarına ve hatırıma gelmeyen nicesine aşık oldum.










Son gözdemse apartmanımızın yapıldığı yıl on santimlik bir fidanken dikilen ve şimdi balkonumu aşıp apartmanın boyunca yükselen çınar. Her ne kadar geçen yıl ben Ankara'da iken aptalca budanmış olsa da gözümü, gönlümü açan yeşil bir mutluluk o.


Ve giderek uzayan bu postu Haydar Ergülen'in "Ağaçlar Gazeli" ile bitirelim. Haydi, oturun klavye başına, sizin ağaçlarınızın öyküsünü de okuyalım:

"inadına aşk, inadına özgürlük, inadına yaprak…
ağacın utandığı çığlığı şiir fısıldar
ne batıda ne doğuda tek yaprağını görmedim
kırgınım felsefeye yer vermemiş ağaca bir bilge olarak
şiirle ağacın kökleri aynı: ya sabır ya aşk!
insanın hızla terkettiği anıların gölgesi olmak
yavaş git ruhum yetişemiyor sana, dedim, içimden
kopan yolcuya, dursaydı, ağaçların gözyaşını dinletecektim
ruhun sendeyse hâlâ bir ağaca emanet et onu
dünyaya yalnızca hayvanların ve ağaçların itirazı var
ey ağaçlarla konuşmadan insanlarla konuşmaya çalışanlar
Adilin ağaçlarını dinleyin, susmakmış o kayıp dil
zeytini dinledim beklemeyi öğrendim, akasyadan gitmeyi,
vuslatı ceviz ağacından, limonun dediği ayrılığı ve aşkı nardan
ağaçlar komşumuzun evidir, ruhumuz gülümsüyor avlusundan"

3 Temmuz 2019 Çarşamba

3 TEMMUZ (HAZİRAN OKUMALARI)


Keyifle söyleyebilirim ki sonunda istediğim okuma standardını yakaladım, hatta geçtim bu ay. Bunu biraz da antisosyalliğin dibine vurmama bağlıyorum, ev dışı etkinlik olmayınca yegane oyalanma biçimi kitap okumak oluyor haliyle. Gelelim bu ayın kitaplarına:




-Öncelikle söyleyeyim ki Hakan Bıçakçı'nın daha iyi kitaplarını okumuştum. "İki Rüya Dokuz Gerçek" aradan bir ay geçtikten sonra konusunu bile tam olarak hatırlayamadığım bir kitap diyeyim siz anlayın. Zaten bir novella, aralarda Kutlukhan Perker'in çizdiği desenler kitaba renk katıyor. Kısacası çok fazla beklentiye girmeden, şöyle kısa zamanda eğlenceli bir şey okuyayım diyorsanız, buyrun...



-Türk asıllı bir Alman olan Su Turhan'ın (yanılmıyorsam açılımı Süleyman idi) "Komiser Paşa"sı polisiye sevenlerin ilgisini çekebilir. Münih emniyetinde komiser olan Zeki Demirbilek ve ekibinin içine Türklerin de karıştığı bir dizi cinayeti çözme çabalarının anlatıldığı kitap akıcı ve eğlenceli bir dille yazılmış. Birtakım mantık hataları ve bazı önyargıları gözardı ederek okunabilir...




-Yazar Zeynep Göğüş bir gazeteci ve eski CHP ve CGP milletvekillerinden Ali İhsan Göğüş'ün kızı. "Işık Ülkesinden" isimli kitabında özellikle belirtmese de Rumeli göçüyle başlayarak büyük dedesinden itibaren aile hikayesini anlatmış. Bir nevi ait olma-olamama öyküsü. Dil akıcı, biraz Ayla Kutla tarzı var, biyografi sevenler için ilgi çekici olabilir.



-Okumaya başladığımda hakkında olumlu övgüler aldığım bu kitabı bitirdiğimde "Ben ne okudum şimdi?" şeklinde bir duyguya kapıldım. Esasında konu hayli ilginç, sahip oldukları küçük dükkanda intihar etmek isteyenlere uygun malzemeler satan, karamsar, her şeye olumsuz yönden bakan bir ailenin öyküsü ama bu ailenin bir de küçük oğlu vardır ki, hepsinin tam tersi neşeli, iyimser, enerji dolu bir çocuktur. Ana tema ölüm esasen ama ne ölümün korkunçluğunu hissedebiliyor, ne de olumsuz bir duyguya kapılabiliyorsunuz. Kitap bana hiçbir edebi tat vermedi, komik bir animasyon filmi izliyormuş gibi duyguyla okudum. Zaten animasyonu da yapılmış.




Son zamanlarda okuduğum en keyifli kitaptı "Evcil Hayvanlar", sonu bu kadar müphem kalmasaydı daha da çok sevebilirdim. Londra seyahatinden dönen Emil ve ısrarlı ziyaretçisi Havard ve daha bir çok kişinin komik öyküsü. Havard evde olmadığını sansın diye yatağın altına girmek pek akıllıca bir fikir olmayabiliyor Emil :) Okuyun, eğleneceksiniz...



-Ünlü filozof Spinoza'nın hayatının konu edildiği bir kitap "Dünyanın Başladığı Pencere". Kimi zaman kendi ağzından, kimi zaman yazar aracılığıyla hikaye ediliyor. Beni çok sıktı, sık sık bırakıp tekrar elime alsam da sonunu bulduğumu söyleyemeyeceğim. Karar size kalmış :)





-Sophie Mackintosch'un distopik kitabı "Su Kürü" tüm distopyalar gibi ürküttü beni. Tekinsiz bir okuma oldu, üslup mu, konu mu rahatsız etti bilemiyorum. Yer yer "Lanthimos"un "Köpek Dişi" filmini anımsadım. Erkeklerin zarar vereceği düşüncesiyle insanlardan uzak bir doğa parçasında, terkedilmiş bir konakta yaşayan üç kız ve anneleri babalarından yalnızca sevgiden, erkeklerden ve kendi zaaflarından korkmayı öğrenirler ama günün birinde yaşadıkları yere gelen üç erkek tüm olayların akışını değiştirir. Konu ilginçti ilginç olmasına, okumak da zorlamadı ama nedense sevemedim...






-Nijeryalı yazar Adichie'yi "Amerikana" ile tanımıştım. oldukça iyi bir kitaptı ama biraz gereksiz uzun olduğunu düşündürmüştü bana. "Mor Amber" ise kararında tutulmuş bir roman. Zengin ama aşırı sofu ve baskıcı bir babanın elinde sıkıntılı bir ergenlik yaşayan iki kardeş, Kambili ve Jaja Nijerya'nın yoğun baskı rejiminde ancak halalarının evinde rahat bir nefes alıp yeni duygulara yelken açıyorlar. Okunası bir roman, bu ay en beğendiklerimden...




-Auschwitz'i doğrudan konu etmeden Auschwitz'in üç kuşak insanın hayatını nasıl etkileyebileceğini anlatan, üzerinde çok düşünülesi bir okuma idi "Bir Düşüşün Güncesi". Tavsiyemdir...




-Son derece ilginç bir kitaptı "Sardalyenin Gizemi", keyifle okudum. Bir polisiye intibaı uyandırarak başlayıp sonradan konudan konuya atlayan katmanlı bir okuma oldu. Birbirleriyle aralarındaki akrabalık ilişkilerini çözmekte zorlandığım (zaten kitabın başında bir liste verilmiş) pek çok kişi var kitabın içinde, hepsinin de farklı ve ilginç öyküleri. Bu tarz kitapları seviyorsanız okuyunuz derim...





-Yazar Ambrose Bierce'nin izini sürmek için Meksika yollarına düşen, 20'li yaşlardaki sorunlu oğullarıyla mücadele etmekten yorgun düşmüş öğretim üyesi Dale ve eşi Hoa'nın güzel başlayan yolculuğu çöl sıcağında cehenneme dönecek ve yaşamları tehlikeye girecektir. 
Forrest Gander'in bir oya gibi işlediği ayrıntılı cümleleriyle sakin bir tempodan soluk soluğa bir gerilime uzanan kurgusunu çevirideki bazı cümle düşüklüklerini görmezden gelerek büyük bir keyifle okudum. 
Benim gibi ayrıntılı betimlemeleri seviyorsanız, zamanda ani geri dönüşlerden hoşlanıyorsanız bu "İz"i seveceksiniz...





-Sinema eleştirmeni Atilla Dorsay'ın kendi kaleminden hayat öyküsü "Bir Ömürden Seçilmiş Tablolar". Magazinel yöne kaçmadan çocukluğundan başlayarak safha safha anlattığı geçmişinde daha ziyade gazetecilik yıllarına ağırlık vermiş. Beni çok fazla çekmedi, Dorsay hakkında daha fazla bilgi edinmek istiyorsanız okuyabilirsiniz, onun dışında bir özelliği yok. 




-Ve ayın son kitabı distopik bir novella. Londra sular altında kalır, savaş çıkar, insanlar birbirini kırar. Yeni doğmuş bebeğiyle bir kadın sürekli kaçak olarak oradan oraya sürüklenir. Sonunda kocasına kavuşur, evine geri döner ama mutlu son oldu mu bilemeyiz. Benim için anlamsız bir okuma idi...

28 Haziran 2019 Cuma

28 HAZİRAN (BAĞDAT YOLU)

Antisosyalliğin dibine vurduğum şu günlerde her sabah beynimde çalan bir şarkı ile uyanıyorum. Bugünün payına "Bağdat Yolu" düştü. 

"Bir bakış baktın, kalbimi yaktın
Aşkın kemendini boynuma taktın
Bahçende gülün, kapında kölen
Olmaya razıyım, sevgilim senin

Canım fedadır senin yoluna
Günahların da benim boynuma
Çıkalım senle Bağdat Yolu'na
Sen bir şahinsin, ben garip serçe
Attın kalbime demirden pence

Mehtap senin o güzel yüzünde
Seyretsem ne olur senin dizinde
Bahçende gülün, kapında kölen
Olmaya razıyım, sevgilim senin"

Çocukluğumda bir dönem fırtına gibi esen bir şarkı idi ve o yılların, adıyla müsemma arabesk yıldızı "Yıldız Tezcan" meşhur etmişti. Yıldız Tezcan kuyruklu, takma kirpikli göz makyajı, krapeli siyah saçları, yuvarlak hatları ile fındık kurdu gibi bir kadın olarak kalmış çocuk zihnimde. Türünün tutkunları arasında çok sevilirdi, ünlü bir plak şirketi sahibi olan Mahmut Tezcan ile evliydi, Mahmut sonradan Yıldız'dan vazgeçip Müşerref'i meşhur edecekti ama o iş de uzun sürmeyecek, bir soyadı kavgası yaşanacaktı ex karı-koca arasında. Nasıl ama magazin kültürüm 😃Aile ilişkilerini bir yana koyacak olursak Yıldız Tezcan'ın meşhur edip ardarda diğer şarkıcıların da repertuarına aldığı "Bağdat Yolu" benim için ne Yıldız Tezcan, ne de bir başkasıdır. Bu şarkıyı ne zaman duysam, ne zaman mırıldansam aklıma Deniz Abla gelir. Kaldı ki ergen aklımla arabesk zaten hiç yüz vermediğim bir müzik türü idi. Deniz Abla Babil Kulesi çeşitliliğinde insanın yaşadığı her biri 24 daireli 4 blokluk sitemizde üst kat komşularımızdan birinin kızıydı. Ailemizle ilişkileri bu siteye taşınmadan çok öncesine dayanan kadim bir dostluktu bu. 10 kardeştiler, Deniz Abla ortancalar arasındaydı. Aile içinde ve komşular arasında hamaratlığı, güzelliği ve hanımefendiliği ile anılırdı. Biraz Yıldız Tezcan'a benzer miydi? Belki, onun daha sade, daha naturel haline benzetilebilirdi. Çok severdi bu şarkıyı, arkadaş toplantılarında, özel günlerde güzel sesiyle söylerdi. Aklımdan çıkmayan yönü de "Sen bir şahinsin, ben garip serçe" mısraını yanlış seslendirip "Sen bir şairsin, ben garip serçe" diye söylemesiydi. 

Sonra bir gün nişanlandı Deniz Abla, nişanlısı yurt dışında yaşıyordu ve nikah sonrası o da gidecekti yad ellere. Hepimiz onu en iyi şekilde yolcu etme telaşına düştük, fazla eşya götüremeyeceği için yükte hafif hediyeler peşine düşüldü. Müziği çok sevdiği için tercihi plaktan yanaydı, kaset endüstrisi bu kadar gelişmemişti ve CD diye bir şeyin varlığı bile söz konusu değildi. Anneannem de Deniz Abla'ya bir hatıra vermek istedi, emektar pardösüsünü giydi, yazmasını çıkarıp başörtüsünü taktı, beni de yanına alıp Yenimahalle'nin eve en yakın plakçısında aldı soluğu. Tercih "Bağdat Yolu" idi tabii ki, o kadar özdeşleşmişti Deniz Abla ile. Plakçı anneanneme muhtelif şarkıcıların seslendirdiği "Bağdat Yolu" plaklarını çıkardı ve anneannem hepsini tek tek dinledi, ben sıkıntıdan patladım ama anneannem sağlamcı ve Lassacıydı 😃 Sonunda hangisini aldık hatırlamıyorum ama yol boyu "Oh iyi ettik, dinler kızcağız gurbet ellerde" diyerek geri döndük eve, sonra da götürüp emaneti sahibine teslim ettik. 

Deniz Abla'yı yurt dışına gittikten sonra bir daha hiç görmedim. "Bağdat Yolu"nu oralarda ne kadar dinledi ve ne kadar söyledi bilmiyorum ama bir gün ölüm haberini aldık. Şimdi ne zaman dilime gelse ya da duysam-ki artık çok seyrek çalınıyor-içimde ince bir sızı ile Deniz Abla'yı ve o Babil Kulesi mekanda geçen çocukluğumu hatırlarım. Gökyüzü gibi bir şey işte bu çocukluk, doğru söylemiş şair, hiçbir yere gitmiyor...

Yıldız Tezcan'dan dinleyelim; Bağdat Yolu:


23 Haziran 2019 Pazar

23 HAZİRAN (OLAN-BİTEN)

Üç haftalık bir ara ile kendi rekorumu kırmış bulunuyorum. Aslında üç hafta boyunca evden doğru dürüst çıkmadım desem yeridir ama önce bayram telaşı, sonra uzun ve kısa süreli konuklar, Cevriye ile nisbet edermiş gibi yapışan bir bel ağrısı ile gayet antisosyal bir moda geçtim, böylece sanal alemden-özellikle blogdan-uzaklaştım biraz, yazacak pek kayda değer bir şey de yoktu esasen. 

Tüm bu süreçte ufak çaplı bir arkadaş buluşması, bir Babalar Günü yemeği ve son anda gittiğim bir tiyatro oyunu dışında tek etkinliğim kitap okumak oldu. Oyun, Tiyatro Evi'nin turne ile gelip Ankara Sanat Tiyatrosu Sahnesi'nde sergilediği tek kişilik "Marx İstanbul'da"isimli oyunu idi. 1,5 saatlik mizahla soslanmış bir ekonomi politik dersi izledik desem yeridir. Gözüm sahnedeyse de, hafızam yıllar öncesinde idi. Ne çok oyun izledim o küçücük salonda ilk gençliğimde. Hiç değişmeyen binanın kapısından ilk girişim henüz ortaokulun ilk yıllarında iken Nisa Serezli'nin başrolunda oynadığı "Şahane Dul" isimli oyunu izlemek içindi. Babam sürpriz yapıp bilet almış ve anneme telefon edip tiyatro kapısında buluşmak için gelmesini söylemişti. Annemin biraz heyecanlandığını hatırlıyorum, ilk kez gideceği salonu bulup bulamayacağı konusunda tereddütlüydü ama elimden tutup yola düşmüş, babamla buluşmuş ve oyunu birlikte izlemiştik. Renkli kostümler içinde sahnede rol kesen Nisa Serezli'nin ününden haberdar olamayacak ve yeteneğini değerlendiremeyecek kadar küçüktüm, aklımda da çok fazla bir şey kalmamış zaten. Sonraları o salonun bizim için bir nevi mabet olacağı konusunda tabii ki bir fikrim yoktu. Kimleri izlemedik ki üniversite yıllarımızda o sahnede; Rana Cabbar'dan Savaş Yurttaş'a, Cezmi Baskın'dan Rutkay Aziz'e, Meral Niron'dan Yeşim Dorman'a, Yaman Okay'dan Altan Erkekli'ye ve daha adını unuttuğum nicelerine. "1871 Komün Günleri"nde Rana Cabbar'ın soyunup uzun donuyla leğene girerek köpürte köpürte yıkanmasını ve "Aladağlı Mıho" oyununda Cezmi Baskın'ın öküz taklidi yapmasını hiç unutamadım. 

Tiyatro demişken, bugün Enis Fosforoğlu'nun vefat ettiğini öğrendim sosyal medyadan. Geçen yıl da ağabeyi Ferdi Merter'i kaybetmiştik. İki kardeşin bu kadar yakın arayla hayatını yitirmesi kader mi, tesadüf mü bilemedik ama çok üzüldüm. Enis Fosforoğlu ile onun haberinin bile olmadığı ama benim hiç unutamadığım bir anım vardır. Sanırım 13 yaşında olmalıyım, bir gün halam elinde üç tiyatro biletiyle çıkıp geldi, Altındağ Tiyatrosu'nda sahnelenen "Hırsızlar Balosu" adlı oyun için. "Teatora"ya özel bir sevgisi olan anneannemi de yanımıza alıp yola düştük. Aylardan Nisan, bahar yavaştan gelmekte, turfanda meyveler tezgahlara yerleşmiş. Yerimiz en ön sırada ve tam ortada. Anneannem, halam ve ben sırasıyla yerleştik, çok geçmedi oyun başladı. Başrolde Enis Fosforoğlu var, çok genç ve inanmayacaksınız ama çok yakışıklı. Ben hayran bakışlarla oyunu izlerken birden kucağıma tombalak bir el uzandı ve bir avuç dolusu can eriği bıraktı. Aynı el, aynı erikle halamın kucağına da uğramıştı ve tabii ki anneanneme aitti. O gün pazardan aldığı turfanda can eriklerini yengemden ona devretmiş büzgülü ve geniş kol çantasına doldurmuş, oyun esnasında da bize ikram etmekteydi. Anneannemin "teatora" kadar karşı duramadığı bir başka şey de her tür yiyecekti. Ve ben de anneannemin teatoraya olan aşkından daha fazla can eriğine aşıktım. Haliyle attım ağzıma birini, kafamı çevirdiğimde aynı şeyi halamın yaptığını da gördüm. Anneannem zaten fütursuzca çiğneyip durmaktaydı. Halam arada bir beni dürtüp, "Yerken ses çıkıyor mu?" diye soruyordu. Haydi ben çocuktum da doktor olan halam nasıl anneanneme uymuştu, hala şaşarım. Biz oyun boyunca anneannemin çantasına sığan muhtemel ki bir kilo eriği, "ses çıkıyor mu?" diye birbirimize sora sora yiyip bitirdik. Sağdan soldan kimse uyarmadığına göre fark etmediler demek ki ama hep düşünürüm  burnumuzun dibindeki sahnede rol kesip duran Enis Fosforoğlu farkedip ağzı sulandı mı? Eğer öyleyse hakkını helal etmesini dileyeceğim şu fani dünyadan ayrıldığı bu günde, o güzel oyun için de bin şükran diyeceğim...

Bu yazıyı dün gece yazdım, sabah yayınlanmak üzere programlayacağım. Siz okurken de İstanbul seçimi başlamış olacak. Dilerim sorunsuz, sıkıntısız bir seçim gerçekleşir ve iyi şeylere vesile olur. Yağmuru yiyip güzelleşen bu güller de sizlere armağan olsun...


2 Haziran 2019 Pazar

2 HAZİRAN (MAYIS OKUMALARI)

Ayın ilk yarısındaki açığı kapatmak için okumaya hız verdim Bodrum dönüşü, hastalık da eve kapanmama vesile olunca gelsin kitaplar, gitsin kitaplar oldu ve 11 kitapla Mayıs ayını bitirdim. Aslında hala üç eksiğim var kafamdaki plana göre ama olsun varsın, telafi ederiz nasılsa. 

Gelelim kitaplara:


-"Rehavet Havası" bir süredir kitaplıkta okunma sırası bekliyordu, sonunda muradına erdi :) Sıradan hayatları anlatan öyküleri içeren küçük hacimli bir kitap, okursanız hoş olur, okumazsanız pek bir şey kaybetmezsiniz.


-Antonio Casas Ros sevdiğim bir yazardır. Diğer iki kitabını, Almodovar Teoremi ve Enigma'yı-özellikle Enigma'yı-çok severek okumuştum, "Son Devrimin Güncesi"ni de hevesle aldım elime. Başlangıçta çok ilginç gelen konu sayfalar ilerledikçe o kadar karmaşıklaştı ve abartılı cinsellik tasvirleri o kadar bezdirdi ki, bu kitabı aynı kişi mi yazmış diye düşünmeye başladım. Kısacası sevmedim...


-Yine geçen yıldan kalma kitaplardan biri idi Hasan Gören'in "Zan"ı. Bodrum yolculuğu öncesi, başlandı, benimle tek sayfa bile okunmadan Bodrum'a gidip geldi ve dönüşte bitirildi :) Umduğumdan daha iyi bir okuma olduğunu düşünüyorum. Ankara-Akçakoca-İstanbul üçgeninde geçen bir siyasi roman "Zan". İçinde aşk da var, gerilim de, ikilem de. Okunası bir kitap...


-Mahir Ünsal Eriş'in son iki kitabından biri "Kara Yarısı", benim için Bodrum anısı olduğundan ve "Zai"den alındığından dolayı da özel. Yazarın tüm kitaplarını severek okudum, bu da diğerlerinden farklı olmadı, kapağına bakmadan okusanız Mahir Ünsal'a ait olduğunu anlayacağınız güzel öyküler var kitapta. Sıradan insanların sıradışı öykülerini seveceksiniz...


-Bu ay okunacaklar rafını epey hafiflettiğim bir ay oldu. İlk defa bir kitabını okuduğum Tim Parks'ın "Kader"i de epeydir okunmayı beklemekteydi, elime aldıktan kısa bir süre sonra bunca geciktirdiğime pişman oldum. Son kitabına koyacağı önemli bir röportaj için girişimlerde bulunan eski gazeteci bir babanın oğlunun intihar haberini almasıyla başlıyor kitap. Genelde Alef Yayınevi'nden çıkan tüm kitapları severek okudum. Tim Parks daha önce tanışmadığım bir yazardı, biraz itidalle başladım ama "Kader" beni şaşırtan bir kitap oldu. Bilinç akışı ile yazılmış ve genelde diyalogların olmadığı bir yazım tarzı insanı bu kadar mı etkiler. Kader hem konusu, hem de yazarının üslubu nedeniyle çok sevdiğim bir kitap oldu. Diğer kitaplarını da okuyacağım...


-Küçük hacimli, sayfa sayısı az bir kitaptı "Geç Gelen Şöhret". Gençliğinde yazdığı şiirleri okuyan bir grup edebiyat meraklısı gencin ilgisiyle karşı karşıya kalan yaşlı Saxberger'in ruhunda kopan fırtınaları anlatıyor.  Okumasam da olurmuş :)


-"Ahlat Ağacı"nın senaristlerinden biri imiş Akın Aksu, ayrıca filmde imam rolünde oynamış. Filmin ortaya çıkmasına da bu kitap ilham vermiş. Zaten kitabı okurken filmi izler gibi oluyorsunuz, taşra ıssızlığı, bunalan insanlar, eylemsizliğin dile vurması, ufak meselelerin büyümesi, büyük meselelerin ufalması vs vs. Diyalogların aşırı fazlalığı biraz yorsa da okunası bir kitap olmuş "Bir Taşra Köpeği", "Ahlat Ağacı"nı sevenler daha da çok sevecektir.




 




-Uzayda kapladığı yer ile içeriği ters orantılı bir kitap "Bilinmeyen Sular", kısacık ama dolu dolu öyküler. Mevsim Yenice'nin duvarının ikinci tuğlası bu, umarım daha çok katlar çıkar. Pink Floyd seviyorsanız bu kitabı da seveceksiniz.


-Adının ve kapağının güzelliği oldu beni bu kitabı almaya iten neden. Gerçekten kitapta bir "Nefaset Lokantası" var ve kahramanların bir kısmı orada düzenli olarak yemek yiyorlar, sahibi olan kadınla da aralarında bir arkadaşlık gelişmiş. Kitabın ana kahramanı Türkiye'yi terkedip Rio'ya yerleşmeyi düşünen bir kişidir. Zaten olaylar da bu ayrılık nedeniyle düzenlenen bir yemekte başlıyor. Başlangıçta oldukça iyi giden kitaptan ikinci bölümden sonra sıkılmaya başladım. Olaylar karmaşıklaştı, düzen karıştı, kısacası sevdim mi, sevmedim mi kesin bir karar veremedim.  Bir de siz deneyin bakalım, ne düşüneceksiniz...


-İstanbul'un eski apartmanlarını büyülenmiş gibi seyrederim her gidişimde, her biri başlı başına bir mimari şaheser, sanat eseri gibidir gözümde. Beyoğlu'ndaki Botter Apartmanı da en sevdiklerimden biridir, şimdi kaderine terkedilmiş olsa da. Günümüzde geçen bir öykü ile başlıyor kitap ve apartmanın yapılış öyküsüne geri dönüşlerle değiniyor. Ben severek okudum, İstanbul'un eski binalarına ilgi duyuyorsanız siz de seveceksiniz. 


-Irmak Zileli'nin bugüne kadar yayınlanmış tüm kitaplarını okumuş ve çok sevmiştim. Gelgelelim "Bozuk Saat" bana o kitaplardaki tadı vermedi. Bir meydanda dikili olan bozuk bir saatin ağzından anlatılıyor tüm öyküler. Saat çeşitli insanların nabzına giriyor ve hayatlarına dokunuyor. Yer yer ilginç öyküler olsa da ben diğer kitaplarını tercih ederim açıkcası... 

Haziran ayında yeni kitaplarda buluşmak dileği ile tatilcilere iyi eğlenceler, evde kalacaklara şimdiden iyi bayramlar diliyorum...
 

27 Mayıs 2019 Pazartesi

27 MAYIS (ANKARA)

Bodrum seyahatiydi, hastalıktı, toparlanmaktı, yola düşmekti derken sonunda yazlık Ankara günlerine ulaştık. 5 gündür buradayız, sonunda temizlik işini de hallettik, bir parça iyileştik ama Huriye (öksürüğümün adı) hala benimle yaşamaya devam ediyor, buna da şükür diyelim. Haliyle gelir gelmez kızkardeşle buluşmalar başladı. Ankara'daki ilk tam günümde en sevdiğim mekanlardan birinde bir öğle yemeği eda eyleyerek geleneksel etkinliklerimizi başlattık, sefamız olsun :)


Günlerdir kendimi eve kapatmış olmanın hıncıyla azıcık iyileşince gözüm dışarda oldu. İkinci gün kızkardeşten gelen Ulus'taki İş Bankası müzesini gezme teklifine hayır diyemedim. Bu şehirde doğdum büyüdüm, yıllar boyu defalarca Ulus'a gittim, her seferinde mimarisine bayıldığım, Ankara taşından yapılmış bu güzelim binayı dışından hayranlıkla seyrettim ama bir defa bile içine girmek kısmet olmamıştı. Daha Ankara'ya gelmeden müze olduğunu duyunca, pek sevinmiştim, ertelemeden gezmek de pek güzel oldu. 


Ankara'daki bir çok erken Cumhuriyet dönemi binasına imzasını atmış İtalyan mimar Gulio Mongeri tarafından 1929 yılında tasarlanan, Ankara taşından yapılma, hem Batı, hem de Osmanlı mimarisinden izler taşıyan bir yapı T. İş Bankası binası. Yakın zamana kadar banka olarak hizmete devam ederken pek güzel bir kararla müzeye çevrildi. 

Kızkardeşle buluşup bu güzelim binanın ağır, ahşap döner kapısından basbayağı heyecanlanarak giriyoruz. Görevli personel pek kibar, pek ilgili, pek güleryüzlü. İçeriye girince önce ahşap banko ve mobilyaların yer aldığı görkemli lobi, sonra da tavan vitrayları çekiyor dikkatimizi. 




Tam ortada Ticaret Tanrısı Hermes yer alıyor, mitolojik tanrıların en kurnazı 😀 "Paranıza iyi sahip olun, kandırırım valla" demek mi istiyor acaba?

Müzeyi gezmeye bodrum kattan başlıyoruz, orada kiralık kasalar var. Kasa katına artık kullanımda olmayan ferforje asansörü çevreleyen pirinç trabzanlı mermer merdivenlerden inerek ulaşıyorum. Trabzan başları bile çok güzel ve özenli:


Sonra devasa bir kasa kapısından girerek kiralık kasaların olduğu bölüme ulaşıyoruz. Kapı üstümüze kapanır da kilitli kalırsak gibi bir komplo teorisi de geliştiriyoruz tabii bu arada 😀


Yüzlerce kasa var, bazılarının içlerine örnek olsun diye anahtar, kumbara, fincan vs gibi değersiz eşyalar konularak örnekleme yapılmış. Kimbilir ne hazineler yattı zamanında buralarda. 

Mermer merdivenler çok güzel ama Cevriye sinyal gönderdiği için sonradan eklenmiş modern asansöre binerek çıkıyoruz müze katına. Burada görkemli ama zarif Toplantı ve İdare Meclisi Salonları var.






"Mavi Salon" da denilen İdare Meclisi Salonu 1929 yılında Atatürk'ün misafir edildiği, aslına uygun olarak korunan bir salon. 

Bir üst katta Türkiye'nin Cumhuriyet dönemindeki iktisadi yapısına ve Milli Mücedele yıllarına ait daimi bir sergi var, fotoğraflarla, bilgisayar verileriyle, videolarla ve diğer teknik olanaklarla desteklenen çok ayrıntılı ve kapsamlı bir sergi.




Bu daimi serginin ardından bir üst kata, T. İş Bankası Ankara Sanat Galerisi olarak düzenlenen salona geçiyoruz ve Mevlüt Akyıldız'ın "Resmigeçit Ankara" isimli sergisindeki eserlerini inceliyoruz. Yağlıboya ve camaltı tekniğiyle yapılmış resimler ve minik heykeller hem eğlenceli, hem de çok güzel. 


Ali Baba'nın Çiftliği


Uzun Eşek


Alafranga


Kimine karanfil kokusu, kimine sigara dumanı


Ateş Olmayan Yerden Duman Çıkmaz
Sefa Bey'in Balkon Sefası

Bunun dışında bugüne kadar İş Bankası için basılmış reklam afişleri, kitapçıklar, broşürler, TV ve radyo programları ile ilgili pek çok döküman ve bilgi de yer alıyor katlarda. Cem Yılmaz'ın çektiği reklam filmlerinin aksesuarlarını ve dekorlarını da görmek mümkün. 


Kısacası gezmekle bitecek gibi değil, birkaç kez gelip detaylıca inceleyerek gezilebilir ama sonuç olarak çok iyi düzenlenmiş, çok faydalı bir girişim olduğunu söyleyebilirim. Ankara'da yaşıyorsanız ya da yolunuz düşerse mutlaka gezmenizi öneriyorum. 




Ankara'daki ilk 5 güne müze gezisinden sonra yiğenimin ortaokul mezuniyet töreni ve dünkü büyük temizliği de sığdırdıktan sonra dün akşam Tatbikat Sahnesi'nde "İstanbul Oyunları Festivali" kapsamında sahnelenen "Kumbaracı 50/Altıdan Sonra" grubunun "Nihayet Makamı" isimli oyununa gittik. Oyuna pek bayılmasam da iki kadın oyuncu tam anlamıyla döktürmüştü, çok beğendim. 



Eh bu kadar yeter sanırım, bugün biraz kitap okuyayım artık. Kalın sağlıcakla...