.

.
.

14 Ocak 2019 Pazartesi

14 OCAK (YANARIM, YANARIM, TUTUŞUR YANARIM)

Bir tuhaf hafta sonu geçirdim ki evlere şenlik. Bir kere bütün hafta berbat yağmur ve soğuk yüzünden eve kapanarak geçti. Antalya'da ne soğuğu demeyin, az yapar ama öz yapar. Nem yüzünden içinize işler ayaz. İlahların gazabına mı uğradım nedir kitap okuma konusunda yerlerde sürünüyorum bu aralar. Daha Ocağın 2. kitabını bitiremedim. Sürekli avarelik ediyorum, tablet elimden düşmüyor, o yetmiyor bilgisayarda oyun peşindeyim, Emily'ye garsonluk etmekten yoruldum. Öyle böyle hafta sonunu buldum, sonunda yağışlı da olsa arkadaşımla buluşmak için sokağa çıkabildim. Üçkapılar'da arkadaşımı beklerken bir süre güvercinleri izleyerek oyalandım. Kale duvarına yapışmış gibi duranlar pek hoştu. Size daha iyi bir foto sunabilmek isterdim ama birazdan anlatacağım sebepten dolayı bununla yetinmek zorundayım:


Sonra arkadaşım geldi ve methini duyduğumuz Pizza Argentina'yı bulmak üzere yola koyulduk. Burnumuzun dibinde ve gözümüzün önündeki pizzacıyı bulmamız 15 dakika sürdü :) Meğer minicik, şirin bir dükkanmış. İçerideki üç masa gençler tarafından işgal edilmişti, benim Cevriye bar taburesine çıkamayacağı için ısıtıcıyı açtırıp dışardaki masaya geçtik. çok sürmedi, masalardan biri boşaldı, fazla üşümeden içeri girdik. Hayli cevval ve lafazan garsonun gereğinden fazla ve abartılı açıklamaları sonunda siparişimizi verdik. Karamelize soğanlı ve Napoliten pizza, birer dilim. Lafazan garson istirdye mantarlı tavsiye etti ama ben dışarda yenen mantarlara biraz uzak durduğum için istemedim. Pizzalar hamuru biraz kalın olsa da güzeldi, bunu LG'ye belirttiğimizde Arjantin usulü pizzanın böyle yapıldığını öne sürdü. Eh haklıdır herhalde, Arjantin'de pizza yemedik, yemeyi bırak gitmedik bile :) Yemeğimiz bitmek üzereyken LG gelip pek değişik bir tatlıları olduğunu, özel bir kahve eşliğinde sunabileceğini söyledi. İkimize bir tatlı olmak koşuluyla kabul ettik. Gelenler balkabaklı magnolia ile bildiğimiz Amerikano idi ama güzeldi, LG tam bir pazarlama uzmanı olurmuş, yanlış yerde çalışıyor. Pizza seviyorsanız ve Antalyalı iseniz deneyin bu mekanı, memnun kalırsınız.

Çıkışta yağmur başlamıştı, yılmadık, şemsiyeleri açıp Kaleiçi'ne kırdık rotayı. Rotayı kırarken suyunu silkeleyeceğim diye şemsiyemin telini de kırdığımı farkettim canım sıkıldı. Kırık telli şemsiye benim için kaçık çorap gibidir, kullanımdan tiz kaldırılmalı. 

Kaleiçi ıslak, tenha ve herzamanki gibi güzeldi. Lakin yağmur hızını arttırmaktaydı, fazla dolaşamadan Dem-lik Cafe'ye attık kendimizi. Daha önce bahçede oturmuşluğum vardı ama kapalı mekana hiç girmemiştim. Pek hoşmuş. Tavana sayfaları açık kitaplar monte edilmişti, duvarlarda aynalar, eski dolap kapakları, ışıklandırılmış müzik enstrümanları figürleri, bana çocukluğumu hatırlatan Thonet sandalyeler ve mekanın gediklisi bir kedi. Sevdik. fotoğraflamıştım ama yukarıdaki sebeplerden sadece şu aşağıdakileri ekleyebiliyorum:



Kahvelerimizi içip ayrıldık mekandan, yağmur coşmuştu. Kendimi bir taksiye attım ve taksinin radyosundan yükselen ilahiler eşliğinde eve ulaştım.

Gecenin ilerleyen saatlerinde, tam yatmaya hazırlanırken yağmur şiddetli sağanak halinde başladı ve daha ne oluyor demeye kalmadan müthiş bir patlamayla şimşek çaktı, mutlaka yakında bir yerlere yıldırım düştü ya da minare paratoneri çekti yıldırımı. Akabinde bir patlama sesi de açık olan masaüstü bilgisayarımdan geldi ve kendisi sizlere ömür. Canım çok sıkıldı haliyle ilk anda, sonradan modemin sağlam kaldığına şükrettim, en azından internet derdiyle uğraşmayacağım diye. Laptop, çantasından çıkıp masada yerini aldı. F klavyede 10 parmak yazan ben şu blog postunu girebilmek için 3 saattir Q klavyede harf arıyorum. Kasamız ambalajlanıp Ankara'ya gidecek ve abisinin becerikli ellerine teslim edilecek. Hasar tesbiti de o zaman yapılacak. Verilerime gelınce Allahtan 2 ay öncesine kadar düzenli olarak yedeklemiştim, son 2 aya ait olanlar tembelliğimin kurbanı oldu. Enseyi karartmıyorum henüz, belki kurtarmak mümkün olur. Elimde yukarıdaki 3 foto kaldı, sebebi budur.

Şu an bir yandan yazıp bir yandan ağrıyan başıma derman arıyorum. Ne tansiyon ilacı, ne ağrı kesici fayda etti. Sebebi bozulan bilgisayardır diye düşünüyorum. Harf aramaktan yoruldum, ağrı müsaade ederse yarım kalan kitabımı bitirmeye gidiyorum. TV'siz kalın, bilgisayarsız kalmayın 😀

7 Ocak 2019 Pazartesi

7 OCAK (KAR YAĞAR BAŞKA YERLERE KUCAK KUCAK)

O başka ellere yağan kar buraya da ayazını gönderdi ama anneannemin deyimiyle "dıllanmayayım" (tercümesi: dırlanmak yani çok konuşmak), zira gökte güneş varsa hava istediği kadar soğuk olabilir, güneş enerjisiyle çalışan bir makine olduğum için keyfim yerinde. Üstelik evin en sıcak olduğu günler güneşli ama ayaz günler, şu anda pencereden vuran güneş yüzünden elektrik sobasını kapattım, sıcacık oturuyorum, dışarısı ise Antalya standartlarına göre oldukça soğuk. 

Yılbaşından önce tomurcuk olarak aldığım sümbüllerim açmakla kalmayıp kendilerini aştılar. Tek kök olarak aldığım pembe cazibeme dayanamayıp ikinci bir kök çıkardı ve anında açtı. Mor olanın aile büyüğü ise öyle kocaman çiçekler çıkardı ki kendi boynunu büktü garip. Arkasına parlak turkuaz çiçekli, uzun saplı bir destek attım, sahte ve gerçek çiçek dayanışma içinde güneşleniyorlar şu an.  İnstagram alemini sümbüllerimle yeterince taciz ettim, sıra burada, sizleri eksik mi bırakırım hiç, haydi buyrun:


Görüntülerinin şahaneliği bir yana odaya öyle bir koku salıyorlar ki anlatılmaz, sanırım onlar yerlerini sevdiler, ben de onları. Ömürleri uzun olsun.

Kurarken keyif ama toplarken angarya gelen bir işi de hallettim dün; yılbaşı ağacını söküp yerine kaldırmak. Tıpkı hevesle çıkılan bir seyahate giderken hazırlanan valizle, dönerken hazırlanan valizin başına gelenler gibi. Söylene söylene çıkardım süsleri yerlerinden, ağacı poşetledim, evin muhtelif yerlerine dağılmış yeni yıl objelerini ve yeni yıl konseptli kupaları dolaplarına kaldırdım. Geriye halının üstüne uçmuş birkaç sarı yıldızla, ağaçtan dökülmüş üç-beş yeşil yaprak kaldı. Onları da elektrik süpürgesinin midesine gönderdim, sen sağ ben selamet. Darısı önümüzdeki yıla, sağlıkla, huzurla. 

Poşet demişken, çevre için hiç çözüm getirmeyeceğine inandığım bu uygulamaya kızacağıma alternatif ürettim. Evin içi bez torba dolu, kendi diktiklerim, sağdan soldan hediye gelen, yayınevlerinin eşantiyonları, her daim çantamda gezdirdiğim Sünterciğimin ta Almanya'lardan gönderdiği, küçümen kılıfına katlanıp giren sentetik kumaş çanta ve benzerleri marketlerin uyduruk plastiklerine muhtaç etmeyecek beni. Zaten o poşetleri çöp koymak dışında kullanmıyorduk, buna çözümü de ambalajcıdan 1 kilo poşet alarak bulduk. Kilosu 12 lira,  hem de çözünen tür, en az 6 ay yeter Allah'ın izniyle 😀

Yeni yılın ilk dört gününü yağmur nedeniyle eve kapanarak geçirdim. Bu süreçte birkaç film izledim. Biri "Green Book". Ünlü zenci piyanist Don Shirley'in 60'lı yılların başında, henüz siyahlara yeterince özgürlük tanımayan güney illerine yaptığı turne ve bu turne sırasında  kendisine şoförlük ve yardımcılık yapan Tony Lip'in çok keyifli ve aynı zamanda düşündürücü maceralarıydı filmin konusu. Çok severek izledim ve bugün öğrendim ki "En iyi komedi/müzikal film", "En iyi senaryo" ve "En iyi yardımcı erkek oyuncu" dallarında Altın Küre'yi kucaklamış. Gerçek bir öyküden uyarlanan filmde Don Shirley'i canlandıran Mahershala Ali'nin kazanmasına kesin gözüyle bakıyordum, o derece iyiydi çünkü.

"Ballad of Buster Scruggs" isimli western filmini ise Netflix'den izledik. Kocamın gecikmeli doğum gününü kavrulmuş badem yiyerek ve vişne şarabı içerek kutlarken bize eşlik etti. Coen kardeşlerin çektiği film birbirinden bağımsız 6 öyküden oluşuyordu, açıkcası biraz sıkıldım. Ekşi Sözlük'te film yere göğe konmamış, alındım biraz 😀 Ya ben filmden anlamıyorum ya da yeterince ekşi değilim 😀

Dört gün kendimi eve kapatınca hafta sonu coştum haliyle, cumartesi günü "Fındıkkıran" balesini izlemeye gittik, benim dördüncü izleyişimdi ve yine ilk izleyişimdeki keyfi aldım. "5. defa izler misin?" diye sorarsanız cevabım "Evet" olacaktır. Bu kez  şeker prensi ve prensesini canlandıran dansçılar farklı idi. Mersin Opera ve Balesi'nden gelmiş bu iki dansçı tam bir göz ziyafeti sundular bize. 


Görsel: Buradan

Haftasonuna altın vuruşu ise pazar akşamı "Müşterek" tiyatro grubunun "39 Basamak" isimli oyununu izleyerek yaptık. Demet Evgar, Okan Yalabık, Engin Hepileri ve Bülent Şakrak'ın rol aldığı oyun kelimenin tam anlamıyla harikaydı. 


Görsel: Buradan

Son zamanlarda izlediğim adet yerini bulsun diyerek seçilmiş repertuarlarından, acemice, basmakalıp oyunculuklarından bezdiğim tiyatro oyunlarından sonra ilaç gibi geldi bu şahane kotarılmış gösterim. Tipik bir kaçma-kovalama, casusluk konusu içerse de yorumlama ve sahneye konuş o kadar özenli ve ilginçti ki yaklaşık üç saat süren oyunu soluksuz izledik. Okan Yalabık'ın taklalar atarak sahneye girdiği ve rüzgarla uçuşan bir çalı öbeğini canlandırdığı bölüm sanırım AST'ın yıllar önce sahnelediği "Aladağlı Mıho"da Cezmi Baskın'ın canlandırdığı öküz rolünden sonra unutamayacağım bir sahne olacak. Gerçek sanat, gerçek tiyatro bambaşka bir şey, iyi ki varlar...

3 Ocak 2019 Perşembe

3 OCAK (ARALIK OKUMALARI)

Evin içinde inceden bir sümbül kokusu. 2018'in son günlerinden birinde aldığım tomurcuk sümbüller dün akşam açmaya karar verdiler. Gecikmeli bir yeni yıl hediyesi de bizden olsun dediler sanırım. Öyle güzeller ki burnumun direği sızlıyor. Sümbül hem görünümüyle, hem de kokusuyla beni mesteder, bir yandan da hüzünlendirir. Sebebini birkaç yıl önce burada yazmıştım, okumak isterseniz tık: Sümbül

Yeni yıla öğretmenliğimin ilk yıllarında derslerine girdiğim sınıftan bir grubun davetiyle öğrencilerimle birlikte girdim. Bir öğretmene sunulan en güzel armağandır diye düşünüyorum, 35 yıl öncesinden hala hatırlanıp aranmak. Ve yıl 2019'a evrilirken başlayan yağmur ancak bugün kesildi. Bulutlar tekrar toplanmaya başladığına göre akşamı yağmurlu geçireceğiz gibi geliyor, derken damlaların sesi gelmeye başladı.

Henüz 2019'un dışarı hayatına hiç dahil olmadım. Üç gündür evdeyim. 2 film izledim; "The Bookshop" ve "Everybody Knows". İkisine de bayılmadım, izlesen de olur, izlemesen de kategorisinden. Oysa ikinciden epey ümitliydim, Asghar Farhadi'nin çektiği ve ana rollerinde Penelope Cruz ve Xavier Bardem'in yer aldığı filmin daha iyi olduğunu düşünmüştüm, vasat buldum. Yılın ilk kitabına başladım, Lale'nin Bahçesi'nin yeni yıl armağanı olan Zanzibar'lı yazar Abdulrazak Gurnah'ın "Sessizliğe Hayranlık" isimli eseri. Blogun ilk yıllarından beri gelenektir, yılbaşında birbirimize kitap yollar ve yıla o kitapla başlarız. Sonra bu olaya Macera Kitabım Özlem de dahil oldu. Üçümüz de çok okuyan insanlar olduğumuzdan önce hangi kitabı istediğimizi birbirimize soruyor, istek üzerine alıyoruz hediyelerimizi. Alan memnun, veren memnun, ne güzel değil mi :)

Yeni yılın ilk yazısında eski yılın son ayının kitaplarından söz etmek istiyorum. Aralık ayı hem nitelik, hem nicelik olarak pek verimli geçmedi kitaplar açısından. Yılbaşı telaşı, çocukların ziyareti, konserdi, sinemaydı ve okumaya niyet ettiğim kitapların pek tadı tuzu olmaması yüzünden istediğim sayıya ulaşamasam da yılı 127 kitapla bitirmek de fena bir sonuç değildi. Şimdi gelelim Aralık kitaplarına:


-Kazuo Ishiguro'yu sevip sevmemek arasında kararsızım. Bazı kitaplarını çok beğenerek okurken bazılarından sıkılıyorum. "Değişen Dünyada Bir Sanatçı" ikinci kategoriye girdi mesela. Giderek yaşlanan bir ressamın gözünden 2. Dünya Savaşı sonrası harabeye dönen şehrini, mahallesini ve toplumun geçirdiği değişim sürecini anlatmış yazar. 


-Okuduğum ilk Mişima kitabı oldu "Dalgaların Sesi". Açıkcası beklentimi yüksek tutmuşum, arzu ettiğim derinliği bulamadım. Sonu iyi biten sade bir aşk romanı "Dalgaların Sesi", sadeliğinin dışında çok fazla bir şey vermedi okur olarak bana. Belki yanlış kitapla başladım. "Bereket Denizi Dörtlemesi" ile yazara bir şans daha vermek istiyorum. Bir de itiraf edeyim ki Uzakdoğu edebiyatına çok sıcak bakmıyorum.


 -Filiz Ali'nin "Müzikli Geziler"ini 5 yıl kadar önce almış ve kitaplıkta unutmuşum. Düzenleme yaparken elime geçince okumaya başladım. Klasik Batı Müziğine ilgi duymayanların pek hoşlanacağı bir kitap değil. Ama eğer bu tarz müziği seviyorsanız oldukça ufuk açıcı...


-Hayattaki tek amacı iyi bir evlilik yapmak olan Kitty, evlenme yaşının geçmeye başladığına karar verip panikleyince  istemeyerek de olsa bakteriyolog Walter'la evlenip görev yaptığı Hong Kong'a gider onunla birlikte. Başlangıçta küçümsediği kocası, Kitty'nin kendisini aldattığını öğrenince onu boşanmak ya da kendisiyle birlikte kolera salgını olan bir uzak yöreye gelmek seçeneğiyle başbaşa bırakır. Çaresizce ikinci seçeneği kabul eden Kitty bu mahrumiyet bölgesinde kendisini ve hayatın anlamını keşfetmeye başlayacaktır. "Duvak" adıyla filme de çekilen "Boyalı Peçe" rahat okunan akıcı bir  kitap.



-"Temiz Aile Çocuğu", "Zenne" ve "Çekmeceler" filmlerinin senaristi ve yönetmeni olan Caner Alper'in kendi yaşam öyküsünü kaleme aldığı bir kitap. Çocukluğundan bu yana hissettiği aile baskısı, gay oluşunun getirdiği sıkıntılar, toplumun kabul ettiği normların dışında olmanın karşı karşıya bıraktığı zorluklar üzerine ufuk açıcı bir kitap.


-"Örümcek Kadının Öpücüğü"nü evvelki sene yaptığımız  Antakya gezisinde bir sahaftan almıştım, okuma sırası ancak gelse de bana beklediğim keyfi nedense veremedi. Kitabın baskısının çok eski oluşu, harflerin dizilişi okuma zorluğu yarattı, belki ondan, belki uygun zaman ve ortama denk gelmedi ondan, hayli zorlanarak bitirdiğim bir kitap oldu. Biri katı devrimci, biri siyasetle ilgisi olmayan eşcinsel iki mahkumun hapishane hücresinde birbirlerini oyalamak için yarattıkları oyunları kaleme almış Manuel Puig. Beyazperdeye de uyarlanmıştı, kitabı sağlama açısından filmini izlemeyi planlıyorum.


-Daha önce yine YKY'den çıkan "Balıkçıl" isimli kısa romanını çok severek okuduğum Giorgio Bassani'nin yaşadığı şehir olan Ferrara'yı ve oradaki Yahudi cemaatini anlattığı öykülerden oluşan "Kuru Otların Kokusu"nu ilk kitap kadar beğenmesem de ilginç bir okuma oldu. 

Yeni kitaplarda buluşmak dileğiyle 2019 huzurlu, sağlıklı geçsin diyor, sevgilerimi yolluyorum tüm takipçilerime...

31 Aralık 2018 Pazartesi

KUTLU OLSUN


Charlie ve ben hepinize sağlık ve huzur diliyoruz yeni yılda.
Gerisini hallederiz nasılsa

🎄🎅🎄🎅🎄


30 Aralık 2018 Pazar

"EN"LERİM 2018

Bir yılı daha savuşturmaya topu topu bir gün kalmışken geleneksel "En"lerim yazısını yazma vaktinin geldiğine hükmedip oturdum klavye başına, zaten 10 günü aşkın ara vermişim buralara. Yıllar biz ne dilersek dileyelim kendi bildikleri gibi akıp gitmeye devam edecekler ama bizimki biraz hayata renk katmak, biraz umutlanmak, biraz rutinden sıyrılmak adına ona sunduklarımız, ister alır cebine koyar, ister yerlere serpip üstüne basar geçer. Müdahale şansımız yok, önemli olan her şeye rağmen kuyruğu dik tutmak 😀

2018'in son haftası hayli hareketli geçti. En güzeli çocuklarımın birkaç günlüğüne gelmesiydi. Havalar soğuk yüzünü gösterse de biz kendimizi ısıttık birlikte olunca. Gezip tozamasak da yedik-içtik, erken yeni yıl kutlaması yaptık, konserlere gittik, kahveler, çaylar, salepler içtik, başarısız kestane pişirme denemeleri yaptık, uzun kahvaltılar edip en sevdiğimiz yeme-içme mekanlarına rutin ziyaretlerimizi gerçekleştirdik, sonra da yolcu ettik evlerine. Biraz gurmesel bir beraberlik oldu anlayacağınız 😀 Çocuklarla birlikte gittiğimiz ilk konser "Emir Ersoy-Gonca Vuslateri"nin birlikte yer aldığı Yeni Yıl Konseri idi. Emir Ersoy'u daha önce izlemiştim, müthiş sahne enerjisine sahip bir insan ve son derece sempatik. Keza ekibi de öyle. Gonca Vuslateri'ne ise tek kelime ile bayıldım. Canlı, hareketli, esprili ve bir biblo kadar zarif. Sesi de, yorumu da harika. Gayet eğlenceli, neşeli bir konser izleyip ayrıldık Türkan Şoray Kültür Merkezi'nden. 



İkinci konser Antalya Devlet Senfoni Orkestrası'nın eşliğindeki Enbe Orkestrası'nın Yeni Yıl Konseri idi. Bu yıl azmetttik, şarkılı, türkülü kapatacağız 2018'i 😀🎶🎄

Bu konser de en az diğeri kadar eğlenceli, neşeli, kıpır kıpırdı. Salonda bütün koltuklar dolduğu gibi insanlar ilave sandalyelere, merdiven basamaklarına kadar oturarak sayıyı arttırdılar. Enbe Orkestrası'nı ilk kez izledim, bu kadar enerjik, geniş kapsamlı bir repertuarları olduğunu bilmiyordum. Programdaki şarkıların çoğu benim kuşağımın hitleri olunca da keyiften ağzımız kulaklarımıza vardı. Sesimiz kısılana kadar eşlik ettik söylenenlere. Sanırım en az bizim kadar sahnedekiler de eğlendi, enstrüman çalan kızlarımızdan biri hariç. Tüm konser boyunca salon kırılıp geçerken yüzünde tek kas kıpırdamadı. İşine olan saygısı ve ciddiyetinden dolayı kendisini tebrik ediyorum 😋


Tüm bu süreç boyunca ben antibiyotik kullanmalı hasta idim ama etkinliklere katılmakta beis görmedim. Hiç dinlenmeden geçen bu sürecin son etkinliği dün pek merak ve hevesle gittiğim "Soğuk Savaş/Cold War" filmi oldu. 


Lakin onca koşturma, faaliyet ve hastalık halinin sonucu olarak filmin en az yarısında uyudum. Evet aleni uyudum. Tüm yorgunlukları yumuşak ve rahat bir sinema koltuğunda çıkarmayı planlıyormuşum meğer. Filmin son sahnesinde gözümü açtığımda Zula ile Wictor bir yerde oturmuş "Biraz da bu tarafa bakalım" diyorlardı.  "Ne oldu şimdi filmin sonunda?" diye sordum arkadaşlara. "İntihar ettiler galiba" dediler. "Yahu oturuyorlardı ya, ne intiharı?" dedim. "E birşeyler içtiler ya" dediler. Ben o sahneyi de kaçırmışım dostlar, hahaha. Film hakkında iyi ya da kötü yorum yapamayacağım, zira rüya gibi geçti 😝

Şimdi gelelim "En"lere:

-En sevdiğim yerli kitap:

Bu yıl toplamda 128 kitap okudum. Yerli kitaplar arasında Ayfer Tunç'un son kitabı "Aşıklar Delidir", listemde ilk sıraya oturdu. 

-En sevdiğim yabancı kitap:

800 küsur sayfalık dolgun gövdesiyle Gürcü yazar Nino Haratischwili'nin "Sekizinci Hayat"ı oldu. 

-En sevdiğim yerli film:

Şimdi baktım da toplamda 56 olan film izleme sayımda çok fazla yerli film çıkmadı, izlediklerime de çok bayılmamışım. İzlediğim 7-8 tanenin arasında sanırım "Müslüm" ve "Kelebekler" ehven-i şerdi diyebilirim. 

-En sevdiğim yabancı film:

İşte o çok fazla var ama ben ilk sıraya bir belgeseli oturtacağım. 90'lık Agnes Varda ile fotoğraf sanatçısı JR'nin birlikte çektikleri "Faces&Places/Yüzler ve Mekanlar" bu yıl favori filmim oldu. 

-En sevdiğim tiyatro oyunu:

Bu yıl izlediğim 10 tiyatro oyununun çoğu hayal kırıklığı idi, o nedenle Antalya Devlet Tiyatrosu'nun sahnelediği "Windsor'un Şen Kadınları"nı ilk sıraya koyuyorum. 

-En sevdiğim bale:

İzlediğim 4 bale içerisinde  ANTDOB'un sahnelediği "Romeo ve Juliet" tartışmasız ilk sıraya oturur. 

-En sevdiğim opera:

4 opera izlemişim bu yıl ve içlerinde en çok "Don Pasquale"ı sevdim. 

-En sevdiğim konser:

İzlediğim 7 konserin hepsini de çok sevdiysem de "Dilek Türkan" konserini tek geçiyorum. 

-En sevdiğim sergi:

12 sergi gezmişim, en kapsamlısı ve en ilginci olarak Sümerbank kaynaklı "Bir Ulusu Giydirmek" sergisini ilk sıraya alıyorum. 

-En sevdiğim dizi:

Netflix aracılığıyla izlediğim "Rita" bu yıl en keyif aldığım dizi oldu. 

-En sevdiğim gezi:

Valla hepsini sevdim, sıralama yapamayacağım. Lise arkadaşlarıyla buluştuğumuz Marmaris, kızkardeşle gittiğimiz İstanbul, eski dostları gördüğümüz nostaljik Denizli, ilk kez gittiğim Ödemiş-Birgi ve soğuk bir güne sığdırdığımız Eskişehir gezilerinin hiçbirini birbirinden ayırt edemeyeceğim. 

Çok uzadı bu yazı, "en"leriniz çok olsun diyor ve gidiyorum...

19 Aralık 2018 Çarşamba

HALA YAĞIYOR

☔☔☔
Evet durmadan yağıyor, yağmuru meşhurdur buraların. Damla damla inmez öyle, "Şarr!" diye boşalır ve günler sürer. "Asla durmayacak" dediğiniz anda da birden kesilir ve hiç yağmamış gibi, dalga geçer gibi güneş ışıklarını yollayıp pat diye kurutur ortalığı.  

Aşağı yukarı muhtelif aralar vererek 15 gündür yağışlı Antalya, arada bir kesiliyor, tam bitti derken ertesi gün yeniden başlıyor. Cumartesi bir mola verdi mesela öğleye kadar, dün de akşama kadar ama bugün yine öyle bir indirdi ki sormayın gitsin. Hele pazar günü kesintisiz 24 saat şimşek ve gökgürültüsü eşliğinde kovalarla su boşaldı gökten. Çevreye epey zarar vermiş duyduğumuza göre, bizim buralarda ıslanmak dışında bir hasar yok. 

Cumartesi sabahı baktık güneş açmış, arkadaşla buluşup parka attık kendimizi. Daha sabah çiyi bitkilerin üzerindeyken canım manzaraya baka baka yürüdük. Yürüyüşümüzü gözleme ile noktaladıktan sonra kahvemizi de aşağıda gördüğünüz mekanda içtik. Artık kahveyi mi içtik, görüntüyü mü siz karar verin:


Pazar günkü çılgın yağıştan sonra yorulmuş olacak ki hafta başıdır deyip açtı hava Pazartesi günü. Biz de buna güvenerek Salı için bir arkadaşta buluşma planladık. Gel gör ki o gün sanal aleme Antalya'da şiddetli yağış uyarısı düştü. Gidip gitmemekte bir süre kararsız kalsak da sonunda "Ya kısmet" deyip düştük yola. Neyse ki otobüs çabuk geldi, oturacak yer vardı ve gideceğimiz yere ulaşana kadar yağmur yağmadı. Ne olduysa biz arkadaşta iken oldu. Gök çıldırdı, şakır şakır indirdi. Hafiflemeye yüz tuttuğu bir anı kollayıp açtık şemsiyeleri, attık kendimizi sokağa. Durakta otobüsün gelmesini beklerken 8-10 kadar kızlı-erkekli şamatacı liseliye maruz kaldım. Böyle bir grubun içine düşmeyeli 13 sene kadar olmuştu.  Özlemişim diyemeyeceğim doğrusu 😀 Sonunda otobüs geldi, kendimi bir koltuğa yerleştirdim. Yanımda oturan genç kız 45 dakika süren yolculuk süresince cep telefonuyla konuştu. Karşımdaki boş yere annesi nezaretinde oturan 5 yaşlarındaki tombalak kız çocuğu ise otobüsü adeta terörize etti. Annesine bağırıp çağırdı, benim bacağıma tekmeler attı, kendini koltuktan aşağı fırlattı, son derece akortsuz biz sesle 10 dakika kadar ağladı, ben ineceğim durağa geldiğimde hala mızıldanmaya devam ediyordu. Otobüsten indiğimde yağmur hızını arttırmıştı, göle dönmüş caddeden arabaların sıçrattıkları sulardan kaçmaya çalışarak karşıya geçtim, eve ulaştığımda derin bir nefes aldım. İklimciler bana kızacak ama yağmurdan nefret ediyorum. Kocam küresel ısınmaya benim sebep olduğum konusunda kesin kararlı. Öyle diyorsa öyledir ama güneşli ve ılık bir havanın suyu mu çıktı yani. 

Yağmur nedeniyle evde mahpus kaldığım sürece üç kitap bitirdim. Son okuduğum "Zenne" ve "Çekmeceler" filmlerinin senaristi ve yapımcısı Caner Alper'in anılarını kaleme aldığı "Temiz Aile Çocuğu" isimli kitaptı. Homofobik düşünceleri kırma açısından ufuk açıcı, cesaretle ve içtenlikle yazılmış. Kitap okuma seansları dışında Netflix'te takıldım oldukça yoğun bir biçimde. Bir yandan elimdeki etamini işleyip bir yandan "Roma" filmini ve "Hakan Muhafız" dizisini izledim. "Al Hayba" isimli Lübnan yapımı dizinin kalan bölümlerini tamamladım, iki saçmasapan Noel filmi daha seyrettim. Napoli romanlarının konu edildiği dizinin yeni eklenen iki bölümünü de hallettim, yeni yıl kartlarımı yazıp postaladım, üç-beş kargo gönderdim, e daha ne yapayım yani. Haydi kalın sağlıcakla...

11 Aralık 2018 Salı

10 GÜN SONRA

İyice boşladık buraları, yine 10 günü bulmuş verdiğim ara. Bırakmak istemiyorum ama yazmak da eskisi kadar cezbetmiyor. Neyse, gecikmeyi affettirme maksatlı rutin sızlanmaları bir yana bırakacak olursak bolca yağmur yedik 10 günlük sürede. Yakında sürgün vermeye başlayacağız nemden. Haliyle hava yağmurlu olunca da eve kapanıp kaldık. Yıllık okuma hedefimi Kasım ayında tamamlayınca okuma işini de avareliğe vurdum. Kitapları elime alıp alıp bırakıyorum, çoğunu beğenmeyip yarıda fırlatıp atıyorum. Ne yapalım bu ay da böyle geçsin. Hem önümüz yılbaşı, kartlar yazılacak, ağaç süslenip eve ve ruha biraz renk, biraz ışıltı getirilecek. Kendime ajanda aldım kart seçerken. Kart seçmek derken abarttığımın farkındayım, nerede öyle seçecek çeşit, elimize ne gelir, önümüze ne konursa alıyoruz, hem de fahiş fiyata, mübarek alt tarafı renkli karton, hediye alır gibi kart alıyorsun. 3 yıldır Unicef'ten sipariş ediyordum, zahmet edip yeni desen basmadılar, insanlara her yıl aynı kartı göndermekten usandım haliyle. Başka da yok bu şehirde, gittim D&R'a el mahkum, kazıklanıp çıktım. İşte o kazıkların arasına bir adet de ajanda çaktım. Mor renkli ve puanlı, pek hoş. Ajandasız yapamam, hatta bazen bir yılda iki ayrı ajanda kullandığım olur, biri daha küçük çantada, diğeri evde. Sanırsın ünlü bir holdingin CEO'suyum 😀

Kart ve ajanda tedarik etmek dışında uzun zamandır arzu ettiğim bir konser fırsatı doğdu, iki arada-bir derede bilet alıp onu gerçekleştirdim: Dilek Türkan Konseri. İnce Saz'a ve Dilek Türkan'a bayılırım. Dilek Türkan tek başına çalışmaya başladığından beri onu ayrıca takip ediyorum ama bu arada İnce Saz'ı ve yeni solistleri Ezgi Köker'i de boşlamış değilim. Konser şahaneydi, soluksuz izledim, en sevdiğim şarkıları söyledi ve şahane bir sahnesi var. Seyirciyle dialogu mükemmeldi, adeta ruhum arındı. 



Yağmurdan fırsat buldukça birkaç etkinlik yapmayı başardık. Yeni açılan Türkan Şoray Kültür Merkezi'nde-ti konser de orada olmuştu zaten-"Salvador Dali Litografi Sergisi" açıldı, gidip onu gezdik. 



Sergi ilginçti haliyle, nasıl bir düş gücü, nasıl bir düşünce yapısıdır bu çılgın adamdaki, anlamak mümkün değil. Bahçede ise turunçlar yapraklarla beraber yerleri boylamıştı. Antalya sonbaharı, sadece yaprakları sermiyor yere, turunçlar da atıyorlar kendilerini çimenlerin üstüne.


Şakır şakır yağmurun yağdığı bir gün de önce arkadaşlarla kahvaltıya ardından da Ata Demirer'in son filmi "Hedefim Sensin"i izlemeye gittik. Tipik Ata Demirer filmiydi, benzer konular, benzer espriler ama yine de eğlenmiş olarak çıktık salondan. 

Yağmurda eve kapandık dediysek de o kadar değilmiş gördüğünüz gibi 😀 Evde ise bu aralar yazarak vakit geçiriyorum, kimi zaman kart, kimi zaman ajanda, kimi zaman da yayınlanmak üzere bir dergiye yazı olarak. İnternet üzerinden yayına başlayan Zıtlar Mecmuası isimli Ankara ağırlıklı dergide ben de zaman zaman Ankara üstüne yazacağım. İlk yazım ilk sayıda yayınlandı, okumak isterseniz linki aşağıda:


Bütün bunlardan artan vakitlerimde ise  Netflix'e takılmış durumdayım. Abone olduğumdan bu yana izlemediğim kadar dizi ve film izliyorum, öyle ki durmadan uyarı alıyorum esasında adil olmayan "adil kullanım kotası"nı doldurdunuz diye. Aman kıyamadınız, yavaşlatın, paraları alırken iyi, biraz fazla kullandık mı parmak sallayın, esefi de çağırdım yanıma birlikte kınıyorum internet sağlayıcımı 😀 Lakin ben de abarttım, Netflix'de ne kadar saçma sapan Noel filmi varsa izledim, oh sefam olsun, manzaralar şahaneydi, karlar, ağaçlar, ışıklar, kızaklar, Noel Babalar, geyikler; ruhumdaki büyümeyen çocuğu ışıltıya doyurdum 😀 Ardından "The Kominsky Method" isimli pek keyifli bir dizi bitirdim bir günde. Yaşlanmış bir Michael Douglas ile kel bir Alan Arkin oynuyordu. Şimdi de "Al Hayba" isimli bir Lübnan dizisi tüketiyorum günde 4-5 bölüm. Arapça'ya bayağı bayağı  kulak aşinası oldum. Kota olsun da neylesin esasen. Haydi ben kaçtım, gidip biraz daha kota tüketeyim, Arapçamı geliştireyim. Kalın sağlıcakla...