.

.
.

1 Temmuz 2026 Çarşamba

ANKARA/TEMMUZ-GEÇMİŞE MEKTUPLAR 3

Sabah sağ elim şiş, baş parmağımda dayanılmaz bir ağrı ve bükülemeyen parmaklarla uyandım. Zaten bütün gece rahatsız eden uyuşma olacakların sinyalini veriyordu. Bir süredir carpal tunnel sendromumu görmezden geliyordum, alındı sanırım şuna haddini bildireyim dedi. Ne bildirmek ama yüzümü yıkamak için musluğu açamadım. Ellerimin günler süren yorgunluğu sonunda patlama noktasına geldi. Acilen yapılacak tek şey atel takmaktı, gel gör ki boy boy atellerim Antalya'da tatile çıkmıştı, bana medikal yolu göründü.

Öğle sıcağında üç kilometre kadar yürüyüp şanıma layık, baş parmağımı da kundaklayacak ateli ilk girdiğim dükkanda buldum, anında taktım ve döndüm eve. Kendimi istirahate çektim, Çiko dün akşam geçici olarak vedalaşmıştı bizle. Geldiğimden beri ilk kez laptopu açtım ve "Erken Kış" filmini izleyerek bir aylık film orucumu bozdum. Bu film geçen Ekim ayında Altın Portakal'da yarışmıştı ama denk getirememiştim. Başrol oyuncusu Leyla Tanlar da En İyi Kadın Oyuncu ödülünü alınca merak ediyordum, sonunda izleyip muradıma erdim. Güzeldi gerçekten. Özcan Alper yine Karadeniz kıyılarını güzel görüntülerle perdeye yansıtmış, filmin eksiklerini de böylece kapatmıştı. 3 yıl önceki Fındıklı gezimizde gittiğimiz yerleri, Hopa'yı, Sarp Gümrük Kapısı'nı izlemek de bir nevi nostalji oldu. Tavsiye ederim izlemediyseniz.

Elime ateli geçirip Carpal Tunnel'imle hasret giderince hiç aklımda olmayan bir mektup yazmak geldi içimden. Adını anmak istemediğim ve hayatımdan tamamen çıkardığım bir insana. Bazen unuttuğunuzu sandığınız bir şey küçük bir olayla bilinçaltının derinliklerinden çıkıyor ve sizi ne kadar etkilemiş olduğuna şaşıp kalıyorsunuz. Haydi yazalım bakalım mektubu ulaşmayacak olan  sahibine. Ne demişler, mektup yaz bloga at, alıcısı bilmezse bloggerler bilir" 😂


Bir ithafa bile değmeyen kişiye,

Hayatımıza girdiğin ilk yıllarda sanırım ben aşırı iyi niyetli idim, tüm verdiğin sinyallere karşılık varlığından akan kötücül enerjiyi anlamadım ya da konduramadım. Cerbezeliydin, ayrıca kana girici bir tarafın vardı, çabuk yakınlık kuruyordun insanlarla, sahte olduğunu anlamıyorlardı. Başlangıçta ben de öyleydim ama bereket çabuk ayıldım, ufak ufak sinyaller göndermeye başlamıştın zaten, eski yakınlığımız kalmamıştı. O aralar başladı ellerimdeki bu sıkıntılar. Carpal Tunnel Sendrom diye bir vakanın varlığından haberdar değildim. Ayrıca aileden gelen evhamlı bir tabiatım vardı, beni sabahlara kadar uyutmayan bu uyuşmaların nereden kaynaklandığını bir türlü çözemiyor, envai çeşit kötü ve ölümcül sebep uydurup kıvranıyordum, ağır bir teşhis koyacak diye doktora gitmekten bile korkuyordum, toyluk işte. O günlerden birinde bize geldin, öyle endişeliydim ki uyuşmalarımı, ellerimdeki ağrıları anlattım yürek soğutacak bir cevap, bir teselli alabilir miyim diye. Bana şunu söyledin: "Bence hemen doktora git, bizim ahbabın kızının da elleri böyle uyuşuyordu, kemik kanseri olduğu anlaşıldı". İçime saldığın endişeyle yüreğindeki hainlik bir araya gelince gözümde o kadar çirkinleştin ki anlatamam. Ben kemik kanseri olmadım ama senin ruh kanseri olduğun kesindi. Bir süre sonra da hayatımdan tamamen çıktın. Şimdi etrafımdaki hava çok daha zehirsiz...


Tatsız mektuplarla başladım dostlar, burayı bir nevi terapi merkezi gibi kullanıp yıllardır içimde birikenleri atayım önce ki güzellere sıra gelsin. 


Yukarda sözünü ettiğim filmden sonra günün ikinci önerisi de bu kitap olsun. Öykü türüne pek sıcak bakmayan biri olarak beni bile baştan çıkardı. Son zamanlarda okuduğum en doyurucu öyküler diyeyim siz anlayın. Kundaklı elim ve ben sevgiler yolluyoruz...


30 Haziran 2026 Salı

ANKARA/HAZİRAN-GEÇMİŞE MEKTUPLAR 2

Çiko dün bize evci çıkmıştı malum, iki kişilik yatakta yayıla yayıla yatıp beni annemlerin milattan önceden kalma beli bükülmüş, süngeri dökülmüş kanepesine uykusuz mahkum ettiği yetmiyormuş gibi sabahın 5'inde gözlerini açıp "Hadi, ben ayıldım kalkalım" demez mi? Emir büyük yerden olunca kalktık tabii ama şu anda şaşı bak şaşır modundayım da iflah olmaz görev bilincim yazını yazmadan yatamazsın dedi. Şikayet ettiğimi sanmayın yorulsam da çok eğlenceli iki gün geçirdik, sanırım Çiko daha çok eğlendi, benim babaannem de ben olsam eğlenirdim vallahi 😂 Sahi ya ben babaanneme de bir mektup yazsam ya, intikam soğuk yenen bir yemektir malum ama önce sırada Vacide var. Öbür tarafa giden mektuplar pul istemiyor nasılsa. Vacide benim lisedeki tarih öğretmenim, o da kalbimde sızı bırakanlardan, lise 1'de dersime gelmiş, boy boylamış, soy soylamış, görelim ne soylamış:

Yılların, yolların ve de başka alemlerin ardından selam olsun Vacide Hanım,

Dersime girdiğiniz ilk gün sevmedim sizi, yemin ederim. Böyle bir önsezim vardır, ilk görüş çok ele vericidir benim için, genellikle verdiğim hüküm doğru çıkar, yanıldığım nadirdir. Karma eğitimle geçen üç yıllık ortaokulun ardından kız lisesine dönüşüvermiştik. Şimdi olsa yadırgamam da 70'lerin başında niyeydi ki bu haremlik-selamlık. Siz onaylamış mıydınız bu durumu Vacide Hanım, hoş fikrinizi soran da olmamıştır ya öğretmenler odası dedikodularında kesin dile gelmiştir. Ufacık, tefeciktiniz, şarkıdaki gibi yemyeşil gözleriniz var mıydı bilmiyorum, o zaman da bilmiyordum, gözlerinize bakacak cesareti hiç bulamadım çünkü. Sarıya boyalı saçlarınızı eski moda bir topuz mu yapardınız, aklımda öyle kalmış, çok yıllar sonra okulun döner gününde rastlaştığımızda iyice seyrelmiş, kısa ve dalgalıydı ama yine sarıydı. Döpiyesleriniz hep gri hafızamda, topuk seslerinizi ise asla unutamam. 

Ne kadar gergin geçerdi dersleriniz, korku filmi gibi. Oysa tarih yahu, erbabının elinde doyum olmaz dinlemeye. Çalışmamız için verdiğiniz konuları anlatır mıydınız, hiç aklımda kalmamış, güzel bir anlatımı unutamam oysa. Derse girer, demode çantanızı kürsüye bırakır, sınıf defterini imzalar ve şöyle bir bakardınız sınıfa. Saçı uzun olan, kaşını yolan, rimel süren, etek boyu dizinin üstünde olan var mı? Hele ki olsun, kızın birinin gür ve kara kirpiklerini rimelli diye tükürdüğünüz mendille silmiştiniz, hatırlıyor musunuz? Hiç de utanmamıştınız mendilde tükürüğünüzden başka iz görmeyince. Kıskanç mıydınız, niye birazcık güzelleşmesini istemezdiniz ki 15-16 yaşındaki ergen kızların. Sizin gibilerden o kadar da çok vardı ki ne yazık. Uçup gitmiş, geri gelmeyecek bir gençliğin hıncını alıyordunuz zannımca.

Mıntıka kontrolü bitince işkence başlardı. Ufacık vücudunuz sıraların arasında yürürken devleşir, topuklarınızın tıkırtısıyla eş ritimde atardı kalbimiz. Gözlerimi yumar, ben sizi görmeyince sizin de beni görmeyeceğinizi varsayardım. Ergen bir devekuşuna dönüşürdüm. "Sen kalk!" diye bir ses duyulurdu derken, birkaç saniye geçip emir yinelenmeyince anlardım ki ben değilim kalkması gereken. Derin bir oh çeker, kabuğuma çekilirdim. Oysa çalışkandım ben, severdim tarihi size gelene kadar. 

İlk yazılı yoklama günü gelip çatmıştı, üstelik fena bir zamana denk gelmişti. Çok sevdiğim bir komşu kızının davetiyesiyle gidilebilecek bir konser vardı. Aklım konserde, gözüm kitapta bir türlü yoğunlaşamıyordum. Sabahtan ikindiye kadar cebelleştim Niyazi Akşit'le, bir türlü anlaşamadık. Battı balık yan gider dedim sonra, tarih dediğin geçip gitti, günümüze bakalım. Böyle düşündüğümü duysanız tırnaklarınızı kulağıma küpe yapardınız sanırım. Tarihi Mısırlılara bırakıp konsere gittim ben. Haliyle ertesi günkü sınav kötü geçti, 100 üzerinden 20 alarak konser bilgilerimi ispatlamış oldum. Lakin kendimden utanmıştım Vacide Hanım, olacak iş değildi ama gençlik işte, ikinci yazılıya öyle bir çalıştım ki 90 vermeye mecbur kaldınız. Yazılı notumu okur okumaz da beni sahneye, pardon karatahta önüne davet ettiniz. Kopya çektiğimi düşündüğünüz o kadar belliydi ki ama yanılıyordunuz efendim, bilgilerim çok taze, üstelik gerçekten çok çalışılmıştı. Yazılıda sorduğunuz sorularla birlikte belki onlarca soru sordunuz, tak tak cevapladım, tüm ders saati sorularınızla tahtanın önünde tuttunuz beni. Müthiş hınçlandığınız yüzünüzden anlaşılıyordu, niye biliyordum ki, tembel olduğum belliydi, ilk yazılıdan 20 alan niye ikinciden 90 alırdı, kesin kopyaydı değil mi? Sonunda dediniz ki, "Bir soru daha soracağım, bilirsen 100, bilemezsen 70". Sıkıysa itiraz edeydim de niye tek bir soru 30 puana tekabül ediyordu. Belliydi işte sinir olmuştunuz biliyor olmama. Ve soru geldi, kitapta olmayan ve anlatılmayan yerden. Haydi hocam itiraf edin kasıtlıydı değil mi o soru? 70'i alıp oturdum, o günden beri Ay Tanrıçası İsis'i hiç unutmuyorum, siz de unutmayın...

Bugün dolunay varmış, hem de çilekli imiş. İyi ki bizim evin konumu müsait değil, yoksa bu mektuptan sonra dolunayın üstünde oturup çilek yiyen tanrıça İsis'e pek iyi dilekler yollamazdım 😂 

(Dün başaramamıştım ama bugün 23:23'ü yakaladım)


29 Haziran 2026 Pazartesi

ANKARA/HAZİRAN-GEÇMİŞE MEKTUPLAR 1

Saat 23.24, bir dakika önce gelseydim 23.23 olacaktı, Alis'in tavşanı gibi "Çok geç kaldım, çok geç kaldım" mı demeliyim? Aslında geç kalmamak için yattığım yerden kalktım, Kaptan'ın yazısını okudum ve günü kaçırmamak için karanlıkta yazıyorum. Formatı çok anlamadım ama sanırım kurallara bağlı kalmadan içimizden geldiği gibi yazacağız. Niyetim geçmişte içimden atamadığım kötü tavırların ve hiç unutmayacağım güzel anıların sahiplerine mektuplar yazmak.

Bugün Çiko bizdeydi ve gece yatısına kalmak istedi, onun için bir ilk anne-baba olmadan babaannede kalmak, aslında bizim için de bir ilk, o kadar hevesli ki akşam işten çıkıp gelen anne-babasını "Hadi sizi artık uğurlayalım" diyerek adeta kovdu. Bütün gün eteğimde Çiko, ev işi, yemek, Çiko'yu beslemek, evi hale yola koymak derken beş dakika oturmadım dersem yeridir. Ama görevine bağlı bir blogger olarak yazımı yazmadan da içim rahat etmedi.  Bakalım ilk mektubum kimeymiş?

........

Eee Gül Hanım, yılların ötesinden nasılsınız diye sorsam sesimi duyar mısınız acaba? Nerden duyacaksınız, muhtemelen başka bir aleme göç ettiniz, sizden yaşça küçük annemi bile çoktan uğurladık bilinmeze. Buraya pek hoş şeyler yazmayacağım, ölünün arkasından kötü konuşulmaz derler ya, bence pek ala konuşulur, ne yani öldüler diye Hitler'e, Mussolini'ye de mi iyi şeyler söyleyeceğiz. 

Apartmanınızın giriş katındaki ikiye böldüğünüz dairenizin küçük olan ve bahçeye bakanına taşındığımızda altı yaşındaydım, torunumun şimdiki yaşında yani. İki yıldır mecburiyetten anneannemle birlikte oturduğumuz, benden birkaç yaş büyük haşarı dayımla sürekli kavga ettiğimiz, anneanneminse hep onun tarafını tuttuğu Babil Kulesi'nden kendimize ait bir eve ilk kez geçiyorduk. Annem coşkulu, babam muhtemelen esaretten kurtulmuş gibi, bense "Kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgarına" havalarındaydım, biraz da mutluydum. Anneannemin elime tutuşturduğu elmayı dişliyor, subay olan dayımın ayarladığı askeri kamyondan çok da fazla olmayan eşyalarımızın boşaltılmasını izliyordum ki önüme bir ergen oğlan atladı ve hemen ardından "Betonumuzu çatlattınız salak!" diye bağırdı. Sanki apartmanın önüne dökülmüş şaplı betonda küçük bir çatlak oluşturan kamyonu ben sürüyordum, onun da gücü bana yetmişti sanırım. Bağırmakla kalmamış, elma yiyişimi taklit etmek için dişlerini tavşan gibi oynatmıştı. Üst kat dairenizdeki ailenin oğluydu bu ergen Gül Hanım, ilerleyen günlerde onu ailece çok sevecektik, yıllar sonra da bindiğimiz taksinin şoförü olarak karşımıza çıkacak ve tüm ısrarımıza rağmen para almayacaktı.

Adınızı niye Gül koymuşlardı acaba? Bir insana ismi bu kadar mı yakışmazdı? İlla bir bitki adı konacaksa "Muşmula" daha uygun olurdu sanırım. Öyle suratsızdınız. Bir tek iyi yanınız vardı, şahane iki kız çocuğuna sahiptiniz ve kendime mükemmel oyun arkadaşları bulmuştum. Taşındığımız küçücük evin sokak kapısının açıldığı bahçe benim için bir ormandı adeta, oysa 2-3 ağacın ve bir asmanın yeşerttiği küçücük bir yerdi. Olsun varsın, tüm oyunlarımın mekanı, yazları ağaç altlarında sofralar kurduğumuz, kışın kartopu oynadığımız, sonbaharda yere düşen yapraklardan koleksiyon yaptığımız bir masal diyarıydı. Çok sevmiştim o evi, siz olmasanız daha çok severdim Gül Hanım. Bence siz çiçeği koparılmış dikenli bir daldınız.

İlkokula orada başladım, küçük kızınızla yaşıttım, birlikte gidip gelmeye başladık okula. İlk günün ikindi üstü, kapının önündeki dar betona çizdiğim seksekin karelerinde taş yürütürken ertesi günü iple çekiyor, okulun bu kadar güzel olabileceğine akıl erdiremiyordum. Biraz saf mıydım ki Gül Hanım?

Sadece okulun güzelliğine değil annemin sizinle bu kadar iyi anlaşmasına da akıl erdiremiyordum, bana olan yüzünüz muşmula, anneme güldünüz galiba. Kocanızın bakkal dükkanına yardıma gitmediğiniz günlerde uzun basma eteğiniz, el örgüsü bluzunuz ve kafanıza bağladığınız beyaz tülbentle sık sık çalardınız kapımızı, ev terliklerinizle tabii ki, bu kısmı belirtmeden geçemeyeceğim. Ne de olsa biz otursak da ev sizindi, istediğiniz gibi girer çıkardınız. Annemin kapısı, anneannemle Niğdelilerin kabul günlerine gitmediği günlerde, bazen gideceği günlerde de size her zaman açıktı, kolay mı ev sahibiydiniz, incitmemek gerekirdi ama siz incitme hakkına da sahiptiniz.

Böyle günlerde biriydi, Pamuğun Sayime'nin kabul gününe gidilecekti. Çok güzel bir bahçe içinde iki katlı evleri olan geçkince bir hanımdı. Annem giyinmiş beni hazırlamaya niyet ediyordu ki terliklerinizin tıkırtısı duyuldu Gül Hanım, "Napıyorsunuz?" diyerek bahçeye açılan kapıdan girdiniz ve annemin pazardan alınma ikinci el kırmızı koltuklarıyla tefriş ettiği salonumsuya buyur edildiniz. Kafanızda yine o beyaz yaşmak, gözümün önüne onsuz gelmiyorsunuz niyeyse. Annem beni giydirmek üzere, don-atlet bekliyorum. Elinde siyah pötikareli, belinden itibaren iki pli, plilerin içi kırmızı kumaştan ve üzerinde çiçekler işli, bebe yakası yine kırmızı, kendisinin diktiği, gerçekten çok emek verilmiş ama benim bir türlü sevemediğim bir elbise. Israrla giymemi istiyor, ben de ısrarla giymek istemediğimi, başka bir elbise giyeceğimi söylüyorum. Annemin henüz tek çocuğuyum ve gayet iyi geçinen bir ana-kızız. Aramızdaki bu yarı şaka-yarı ciddi cilveleşme bir süre sonra anneme boyun eğmemle bitecek ama Gül Hanım siz böyle cilveleşecek karakterde biri değilsiniz, sözünüz anında tutulmalı, hayır deme hakkına sahip değil karşınızdaki, gerekirse zor kullanırsınız. Ben üzerimde çamaşırlar sehpanın etrafında "Giymeyeceğim" diye dört dönüyor, annem elinde elbise ardımdan koşuyorken koluma, omzuma, sırtıma inen darbelerle irkiliyorum. Gül Hanım çektiniz az evvel şıpırdattığınız terliklerinizi ve hangi hakla-muhtemelen ev sahibi hakkıyla-beni dövdünüz, annem niye buna engel olmadı ben şu yaşımda bile bunu anlamaktan acizim. Acaba annem de "Vur Gül Hanım, söz dinlemeyene böyle yaparlar" demiş olabilir mi, o kısmı hatırlamıyorum, zira o andan itibaren şoka girmiş olabilirim. Öyle dediyse bu mektup anneme de sitem olsun Gül Hanım. Bir daha dünyaya gelirseniz de kimsenin çocuğuna ne terlikle, ne de başka bir şekilde vurmayın. Öbür tarafta annemle görüşüyorsanız da bu konuyu bir zahmet içtenlikte bir gözden geçiriverin, zira ben unutamıyorum. 

Mektuplar selamla bitirilir ama buna selam bile ekleyemeyeceğim...

27 Haziran 2026 Cumartesi

ANKARA/HAZİRAN-GÜNLERİN VE GÜLLERİN İÇİNDEN

Dün akşam çocuklar gelecekti, öğleye doğru mutfağa girdim. Bir gün önce fırına verdiğim patlıcanları karnıyarık yapmak üzere soğan doğruyordum ki zil çaldı. Kargo bekliyordum ve kapıyı açmak için acele ederken bıçakla baş parmağımı da doğradım. Soğan kokulu bir kesiğim oldu ve boyutundan beklenmeyecek şekilde kanamaya başladı. Bu arada zil çalmaya devam ediyor, parmağa kağıt havlu dolayıp kapıya koştum, tombalak ve yorgun bakışlı kargocunun uzattığı paketi alırken "Elimi kestim de" dedim, niye dedim onu da bilmiyorum, gayrı ihtiyarı çıktı ağzımdan. Adamcağız içinden "Bana ne", dışından "Geçmiş olsun" diyerek kesik parmağımın hatrına teslimat kodunu bile sormadan acele kaçtı. Az daha durursam kadın diğer sağlık sorunlarını da açar diye korktu sanırım. Paketi öylece bırakıp kanamaya devam eden parmağı bantladım, yetmedi ikinci bandı da sardım, soğan doğramaya kaldığım yerden devam ettim. Bir yandan da Storytel'de Halit Ziya Uşaklıgil'den "Bir Acı Hikaye"yi dinliyordum. Seslendirme pek keyifli olmasa da dinlediğim şey gerçekten hüzünlüydü ve ben bunu bilmiyordum. Halit Ziya üç evladını daha çocukken kaybetmiş. Dünyaya gelen altı çocuğundan biri kız, ikisi erkek üç çocuğu kalmış. Romanda, daha doğrusu roman demeyim de yazarın kendisinin ve oğlunun hayatını yazıya döktüğü anlatıda 33 yaşında kaybettiği oğlu Vedat konu ediliyor. Kaybedilen üç evladın üstüne üzerine titrenen ve çocukluğu da sağlıksız geçen Vedat yıllar içinde bedensel sağlığını kazansa da hassas yapılı bir yetişkin oluyor. Müzik ve yabancı dil alanında çok başarılı bir genç olan Vedat'ın yüksek öğrenim yılları 1. Dünya Savaşı sırasında yurt dışında olduğu için kesintiye uğruyor. Çaresiz Türkiye'ye dönüyor. Halit Ziya Atatürk'ün eşi Latife Hanım ile yakın akraba olduğu için Atatürk'le bağlantıları var, Atatürk Vedat'a diplomat olması yönünde önerilerde bulunuyor ve gerçekten bir süre sonra Vedat Londra Büyükelçiliği'nde görevlendiriliyor. Halit Ziya'nın kitap boyunca üstü kapalı olarak devrin dışişleri bakanını suçladığı üzere bir süre sonra bu görevden alınıyor ve ülkeye geri dönüyor. Bu süreçte Hukuk Fakültesi'ni bitiriyor ve bir süre sonra Arnavutluk'a, Tiran büyükelçiliğine katip olarak atanıyor. Başarılı bir görev süreci devam ederken ani bir kararla yine merkeze dönme yazısı geliyor ve zaten kendisinin şanssız olduğunu düşünen hassas yapılı genç uyku ilacı alarak hayatına son veriyor. Halit Ziya denince hep aklımıza Aşk-ı Memnû gelir ya, meğer insanların yazdıklarından daha acıklı hayat hikayeleri varmış.

Dünkü koşturmalardan yorgun, parmağımın bitmek bilmeyen kanamasıyla girdiğim yatakta hemen uyusam da sabahın 5'inde açıldı gözlerim, başımın belası irritabl kolon sendromumun sinyal vermeye başlamıştı zira, ağrıyı hafifletmek için kalkıp biraz dolandım, oturur vaziyete geçtim sonra yatağın içinde, tableti elime alıp Toyblast'ta biraz şeker patlattım, canlarım bitince bir gün önce başladığım Fatma Nur Kaptanoğlu'nun "Homologlar Evi"ni aldım elime. Füruzan, Pınar Kür ve İnci Aral'ın öyküleri dışında bayıla bayıla okuduğum öykü çok azdır. Ben uzun soluklu kitapların meftunuyum, yeni nesil öykücülerle de pek  anlaşamıyorum ama Fatmanur Kaptanoğlu bu kategorinin dışında, onun yazdıklarını seviyorum. Bundan önce Margit Schreiner'in kitabını okumuştum, kitap güzel gidiyordu, çocukluk anılarıyla da kendi çocukluğumdan bağlantılar kurmuştum ama neredeyse paragraf arası bile vermeden uzayıp giden satırlara bir de YKY'nin küçücük puntoları ve soluk mürekkebi eklenince daha geçenlerde sol gözümde de patlayan kuru tabaka nedeniyle uçan basil benzeri oluşumlar isyan etti. Okumaya hazırlandığım diğer kitabını koydum kenara. "Homologlar Evi" gözüme biraz nefes aldırdı, az evvel o da bitti. Ne okusam diye düşünürken geçenlerde gelen kitap kargosu içinden İranlı bir yazarın kitabını seçtim, Feriba Vefi'den "Uçup Giden Bir Kuş". Kitabı Goodreads'a ekleyince eski baskının kapağı çıktı önüme, fena halde tanıdık geldi ve evet okumuşum, hem de dört yıldız vermişim. Yeni baskının kapağı değişince de gidip tekrar almışım. Açıyorum, kapıyorum, ben bunu hep yapıyorum, bu kaçıncı yahu. Neyse aynı yazarın bir başka kitabını daha almıştım, ona başladım artık: "Villa Yolunda". Bir daha kitap sipariş etmeden Goodreads'a danışacağım 😂

Ankara'ya geleli bir ayı geçti, zaman sanki bir rüzgar ve bir su gibi akıyor (araya şarkı sıkıştırdım 😊), biz de aval aval bakıyoruz. Haydi hayırlısı deyip sizi güllerle baş başa bırakayım, Botanik Parkı'ndan: 

Not: Parmağım kanamaya hâlâ devam ediyor, annem olaydı ben sızlanınca "Hançer yarası mübarek" derdi, sinirli bir anındaysa da "Kedi" ile başlayan daha poşetlik bir laf ederdi 😂 Rahmet olsun...

23 Haziran 2026 Salı

ANKARA/HAZİRAN-GİDEN HAFTANIN ARDINDAN

"Şenlik dağıldı, bir acı yel kaldı bahçede yalnız"
demiş Attila İlhan. Bizim şenlik de geçen hafta sonu itibarıyla dağıldı ama geride bir acı yel değil, bir çok güzel anı bıraktı. O kadar ihtiyacımız varmış ki bu buluşmaya, hepimiz çok güzel duygularla sona erdirdik birlikteliğimizi. Dilerim yenilerini düzenlemek de kısmet olur. 

Şehir dışından gelen arkadaşları yaşadıkları yerlere, Ankara içi dostları da evlerine yolcu ettikten sonra iki gün dinlenmeyle geçti desem yalan olmaz. Üç güne yılların birikimini ve bir haftalık etkinliği sığdırınca haliyle biraz yıpranıyor insan, yaş faktöründen bahsetmiyorum dikkat ederseniz, zira birbirimizi bulunca liseli olduk yeniden 😊

Sonrasında ben yarı zamanlı dadılığa geri döndüm, Çiko ile neşeli zamanlar geçirdik. Arkadaş-kardeş buluşmaları yaptım, ev işleriyle uğraştım. Bir süredir kitap okuyamıyordum, sonunda rutinime kavuştum. Javier Cercas'ın "Terra Alta"sı beni eski okuma hızıma ışınladı sağ olsun. Kitabı çok sevdim, Cercas'ı ilk kez okuduğumu sanıyordum ama zihnim dağınık bir kütüphaneye dönmüş ne yazık ki, Goodreads haddimi bildirdi bana. "Sen yazarın "Kiracı"sını okuyup dört yıldız vermedin mi, huuu?" dedi, sustum ve hak verdim, hem de pandemide yapmışım bu terbiyesizliği 😄 "Terra Alta" bir polisiye, hem de sonu pek çabuk tahmin edilebilen bir polisiye ama önemli olan katil kovalamak değil, kovalayanın yaşadıklarını okumaktı ki o da pek şükela yazılmıştı. Hal böyle olunca Terra Alta'nın ikinci ve üçüncü kitaplarını da şıp diye ısmarlayıverdim. Bu arada D&R'nin internet sitesinde güzel indirim var, paragraf arasına sıkıştırayım. Mağazaya hiç uğramıyorum ama kesemi düşünmek zorunda olunca sanalda halleşmek durumunda kalıyorum. 

"Terra Alta" bitince Margit Schreiner ile hemhal olmaya karar verdim, elimde kız kardeşin verdiği iki kitabı vardı, ya Allah diyerek ilkinden başladım, belki de yanlış sırayla başladım ama o kadar çatlak su kaçırmaz. "Baba. Anne. Çocuk. Savaş İlanları" isimli kitabın henüz başlarındayım ama kendi çocukluğumdan bahsediliyormuş gibi bir duyguyla okuyorum. Çocuk kahramanımız daha ikinci sayfada cebine 1 Şilin koyup yüz tane "Stolwerck" şekeri almak niyetiyle bakkala koşturuyor. Ben de tam o yaşlarda "Zunkla Şekeri" peşindeydim. İlkokulumun bahçe kapısının tam karşısında eğreti bir binadaki Sinekli Bakkal benzeri bir dükkanda satılırdı Zunkla Şekeri. İşin tuhafı o uyduruk bina halen yerinde duruyor, bakkalsa kapanmış. Tanesi 5 kuruştan verirdi Zunkla Şekerini bakkal. Şekerin adı niye Zunkla idi hala merak ederim. 

Bu arada ilginç bir şey yaşadım, yazıyı yarım bırakıp Google'a girdim ve "Zunkla Şekeri" yazdım. Yapay zeka aracılığıyla yazılmış bir açıklama buldum, sonu sürprizliydi, kopyalıyorum:

"Zunkla şekeri, Türkiye'de özellikle 1970'ler ve 1980'lerin bakkal kültüründe yer etmiş, çoğunlukla mor/pembeden kahverengiye çalan renk tonlarına sahip, hafif yumuşak yapılı ve karakteristik bir karamelize tada sahip nostaljik bir sert/yumuşak şekerdir. 
Eski dönemlerde bakkallarda dökme olarak veya tekli kağıtlarda satılan, çocukların cebindeki harçlıklarla sıkça aldığı bu lezzetin detayları şu şekildedir:
  • Tadı ve Dokusu: Karamelli yapıdadır; hafif yumuşak, çiğnenebilir kıvamı ile ağızda eriyen bir dokusu vardır.
  • Paketlemesi: Genellikle üzerinde ufak baskılar veya numaralar bulunan ince kağıtlar veya jelatinlerle tek tek sarılırdı.
  • Kültürel Yeri: O dönemin "100 para" veya kuruşluk dönemlerinde çocukların okul harçlıklarıyla (örneğin tanesi 5 kuruş gibi) bakkallardan severek aldığı ikonik bir simgedir. 
Zunkla şekerinin nostaljik hikayelerine ve okuyucu anılarına Evler, Evler… veya Leylak Dalı Blogu üzerinden göz atabilirsiniz. Günümüzde seri üretimi yaygın bulunmasa da, eski tatları yaşatan nostaljik şekerlemecilerde veya benzer formdaki geleneksel karamelli şekerlerde bu lezzetin izleri sürülmektedir."
Yapayımız zekamız beni kaynak göstermiş ama şekerin en önemli özelliğini, içinin incir dolgusunu unutmuş. Ben yıllarca o tadın neye ait olduğunu düşünüp durdum, sonunda birdenbire dank etti, evet incirdi ve pek güzeldi. Oysa ki ben inciri sevmem bile, belki de çocukluk güzeldi. 
Margit Schreiner çocuk kahramanının arkadaşları arasında pek rağbet görmediğinden de söz ediyor, mesela çocuklar sokakta oynarken onu hiç seslenip çağırmazlarmış. Bu cümleyi okuyunca dank etti, tabii ya, biz oynamaya indik mi bağrınmaya başlardık arkadaşları çağırmak için: "Filiiiz, Semaaa, Seraap, Handaan". Cep telefonu mu var, ev telefonu bile yok, koca apartmanda sadece Emel Ablalarda. Ne yapacaktık yani, dumanla mı haberleşecektik, elbet seslenecektik ki patır patır dökülsün arkadaşlar. Artık Allah ne verdiyse, saklambaç mı oynarsın, seksek mi, istop mu, yakantop mu, çelik çomak bile oynadığımız vâkidir erkek oyunu olmasına rağmen. Bu oyunlara ne oldu arkadaşlar, piyasadan mı kalktı, ben bunca yıldır sokaktaki çocukların istop oynadığını görmedim mesela. 
Kitaptan bahsetmişken, vakit epey geç olmuş, ben gidip biraz okuyayım, bu yazı da yarın sabah yayına girsin madem. Kahvemin içine düşen sarı, şirin şeyin ne olduğunu kim tahmin edecek?

Not: Sizin postlar da blogroll'de çok geç mi görünmekte?

17 Haziran 2026 Çarşamba

ANKARA/HAZİRAN-GENÇLİĞE DÖNMEK 3

Buluşmamızın son günü sabah 9.00'da misafirhanenin önünde bizi bekleyen minibüsümüze yerleşiyoruz. İlk durak Yenimahalle, yıllar yıllar sonra okulumuza bir selam vereceğiz. Yenimahalle Lisesi'nden Yenimahalle Kız Lisesi'ne, oradan karma Halide Edip Lisesi'ne, yıkılma amaçlı birkaç yıl harabe halindeki bekleyişten sonra yenilenen ve Anadolu Meslek Lisesi'ne dönüşen okulun kapısında iniyoruz. İn cin top oynuyor, bereket 6 yılda kim bilir kaç kez geçtiğimiz bahçe kapısı açık. Anneannem okulun tam karşısında oturduğu için mezuniyet sonrası ben pek çok kez gördüm binayı ama özellikle yatılı olan arkadaşlar heyecanlı. İçeri girer girmez de hayal kırıklığı, bahçe bomboş. Sadece birkaç ıhlamur ağacı ve bizim öğrenciliğimizden kalma, gövdesi metrelerce uzamış, dalları göğe bakan bir sedir var. Yıkılan pansiyon binasının yeri toz toprak, zamanımızda paket taşların arasında çimler fışkıran zemine beton dökülmüş, güllerin rengarenk açtığı, sıra sıra çamların yeşerttiği güzelim bahçeyi ara ki bulasın. Ortaokula başladığımız gün ilk teneffüste, hem apartman, hem sıra arkadaşım Filiz'le elele tutuşup bahçeye açılan kapıya yönelmiştik ki kapıda dikilen hademe "Hop nereye?" dedi. "Bahçeyee" diye cevap verdik ilkokuldan çıkma saflığımızla, "Yasak!" dedi, "Bahçeye çıkmak yasak, koridorda eğleşin". Kös kös döndük sınıfa, o günden sonra bahçeyi ancak okul giriş ve çıkışlarında görebildik, zarar vermeyelim diye tüm teneffüsleri koridorlarda ya da sınıfta geçirdik. Vah bize, nerden nereye, bahçe mahçe hak getire, boş bir beton alan, çık çıkabildiğin kadar. 

Sonuçta öğrenciliği bitirmiştik, biraz hüzünlensek de hemen merdivenlere yönelip hatıra fotoğrafı çektirmeye koyulduk.

Fotoğrafta ben ilk gün içeri kişkişlendiğim kapının önünde boş bahçeye bakıyorum. Burası protokol kapısı efendim, öğrencilere yassah, öğretmenler ve idareciler giriş yapabilirdi. Biz yan kapıdan yapardık giriş ve çıkışları. Pazartesi ve Cuma günleri Atatürk büstünün (bizim zamanımızda tunç rengiydi) önünde sıraya girer, müzik öğretmeni çakma sarışın Ayten Basriler'in komutuyla İstiklal Marşı'nı söylerdik. Ayten Hanım ellerini köfte yapar gibi birbirine vurarak idare ederdi detone koromuzu. Marş bitince eziyet başlardı. Necla Hanım  baş muavinimizin saç, kaş, etek boyu kontrolünden elenebilirsek sınıflara dağılabilirdik. Saç örgülerimiz üç boğumdan kısaysa bir makas darbesiyle teke indirilir, diz kapağının üstüne çıktıysa eteklerimiz cart diye sökülürdü. Rahibelerden tek farkımız boynumuzda haç olmamasıydı. İnsanın kendini güzel olsa bile çirkin hissettiği ergenlik çağında yapılabilecek en büyük kötülüktü sanırım bu kılık-kıyafet eziyeti. O kadar yılmıştım ki bu gereksiz baskıdan, öğretmenlik hayatım boyunca tek bir öğrencimin üstüne başına karışmadım. 

Yeterince öğrencilik günlerimizi anıp yeterince fotoğraf çektirince Abbas yolcu dedik ve minibüsümüze binip Ulus'a çevirdik rotamızı. Zamanımız kısıtlı olduğu için ancak iki müze gezme şansları oldu misafirlerimizin, bir grup 2. Meclis'teki Cumhuriyet Müzesi'ni, diğer grup Ziraat Bankası Müzesi'ni gezince Kale'ye doğru yola çıktık. 

Kale'de festival vardı ve çok kalabalıktı. Buna rağmen Pirinç Han'daki dükkan sahipleri niyeyse açmamışlardı, Kahve bile kapalıydı, biz de Gramofon Cafe'ye konuşlandık. Aşağıdaki fotolar  buradan , hep toplu fotoğraf çekmişiz, mekanın çok fotoğrafı var aslında bende ama Antalya'daki bilgisayarda kalmış. 


Kahve, çay, karadut şerbeti içip kalktık, arkadaşlar Koyunpazarı Sokak'taki dükkanlara girip çıktılar, alışveriş yapanlar oldu, sonra Kale kapısından giriş yaptık ve bu kez Museum Cafe'ye yerleştik, meramımız orada yemek yemek ve Ankara'yı kuşbakışı görmekti ama hem çok kalabalıktı hem de haftasonu saat 15.00'e kadar kahvaltı dışında yemek vermiyorlardı. Bizde yorgunluk giderip ayrıldık mekandan.

Kale çıkışı minibüsümüzü beklerken Ankara havaları çalan bir konser ve halk oyunları ekibi vardı, biraz onlara takıldık, sonrasında kalan zamanımızda kısa bir Ankara turu atıp, bir restoranda yemek yedik. 

Her güzel şey gibi buluşmamızın da sonuna gelmiştik, arkadaşların dönüş zamanları yaklaşıyordu, misafirhaneye geri döndük, bir saat kadar şamatamızla personelin tekrar başını şişirip vedalaştık dostlarla. 

Üç gün boyunca ben çok mutlu oldum, dilerim katılan arkadaşlar da aynı duygulardadır. Bu buluşmanın son olmaması dileğiyle hepsine buradan sevgilerimi yolluyorum, iyi ki varlar, iyi ki icabet ettiler bu güzel davete 💜 

16 Haziran 2026 Salı

ANKARA/HAZİRAN-GENÇLİĞE DÖNMEK 2

Nerde kalmıştık? Evet, Göynük'e doğru yol alıyorduk. Orada önceden ayarladığımız restoranda yemek yiyecek, biraz dolaşacak ve Mudurnu'ya müteveccihen (bayılırım bu kelimeye, kullanma fırsatı bulunca hiç affetmem) devam edecektik.

Otobüsümüz restoranın önünde durdu, biz de aç karnımızı doyurmak için daldık içeri. Masalarımız hazırlanmış gelişimizi bekliyordu. Yemek seçimimizi bir gün önceden yapmıştık, iştahınızı kabartmak gibi olmasın ama seçenekler arasında kiremitte yaprak sarması, keşli-cevizli erişte, kiremitte mantı, kiremitte köfte, çömlek kebabı (restoranın sahibinin tuğla ocağı olduğundan şüpheliyim, arızalı çıkan malları mutfakta değerlendiriyor gibi geldi bana 😂) vardı. Benim tercihim yaprak sarması ve erişteden yana oldu, her ikisinden de memnun kaldım. Tatlı olarak uğut tatlısı ve höşmerim önerildi. Uğut tatlısını daha önce denememiş olsaydım meraktan isterdim. Esasen merak kediyi öldürür derler, ben kedi olmadığım için ölmüyorum ama pişman oluyorum. Bu tatlıyı bir siteden istemiştim, zira hammaddesi ilginç, çimlenmiş buğdaydan yapılıyor, tahinle marmelat karışımı keskin olmayan bir tadı var. Bence tatlı olarak yenmekten ziyade kahvaltıda ekmeğin üstüne sürülünce daha iyi gider. Höşmerimi zaten sevmem, kendi tadımla kalayım deyip kalktım masadan. 

Beypazarı'nda biraz fazla oyalanıldığı için Göynük'te geçirilen zaman yetersiz oldu, aslında tam tersi olmalıymış, Göynük Beypazarı'nı dövermiş zira. Şehrin merkezinde kısa bir tur atabildik ancak. Lakin restoranda yemediğimiz tatlının yerine dondurma yemeyi ihmal etmedik, ben ismimle müsemma olsun diye güllü dondurma yedim, hayatımda yediğim en güzel güllü dondurmaydı diyeceğim de daha önce hiç güllü dondurma yemedim ki 😂

Görebildiğim ve çekebildiğim kadarıyla Göynük:



Dondurmacıyı da fotoğrafladım ki yolunuz düşerse güllü dondurma yiyip beni anasınız 😂


Gönül sokak sokak gezmeyi isterdi Göynüğü ama Ankara'ya dönmek zorunda olduğumuz için istediğimiz kadar kalamadık, bir dahakine kısmet diyelim.

Bundan sonraki rotamız Mudurnu üzerinden Bolu/Gölcük'tü. Vakit darlığı yüzünden Mudurnu içinde araçla bir tur atabildik ama aklımız kalmadı desem yalan olur. Sakin, yeşil ve doğallığını korumuş bir kent, çok beğendim, dilerim daha detaylı gezmek kısmet olur. 

Asıl sürpriz finalde saklıymış, akşam yavaş yavaş yaklaşırken Gölcük'e giriş yaptık. Ormana ve göle düşen sis bulutlarının arasında girdik Gölcük'e. Yıllardır benim için takvim yapraklarını süsleyen bir gizemdi Gölcük gölü. Neredeydi, o kıyısındaki masal evlerine benzeyen yapı şanslı birinin konutu muydu, bir tesis miydi bilemeden hayranlıkla bakmıştım fotoğraflarına, sonunda vuslat dedim görünce:




Hiçbir fotoğraf o güzelliği, o ortamı, çamların kokusunu, havadaki saf oksijenin ferahlığını yansıtamaz. Bence her mevsimi ayrı güzeldir, çıkın çıkın gelin 😂

Görülecek yerler bitince yolculuğun tadı kaçıyor dostlar, yorulduk, oksijenden sersemledik ama değdi. Evlerimize ve misafirhaneye ulaşıldığında neredeyse geceyarısı yaklaşıyordu ama her anı harikaydı. O zaman yarın son günde buluşmak üzere...