.

.
.

22 Ocak 2018 Pazartesi

YENİ BİR HAFTA VE HAFTALI ÇELINÇ 4

Gece öyle bir yağmur yağdı ki anlatılmaz yaşanır. Şu anda gökyüzünde bir damla bile su yok, hepsi aşağı indi. İnanmazsanız çıkıp bakın, kupkuru 😀

Hafta sonunu Küçük Prens temalı 1 yaş doğumgününe giderek, kitap okuyarak, film ve dizi seyrederek geçirdim. Ankara koşuşturmalarından sonra evde hiçbir şey yapmadan oturmak iyi geldi bana. Doğumgününe giderken de zaten kapıdan alınıp kapıya bırakıldım, böyle bir tembellik. 

TV'de yayınlanan dizilerden seyrettiğim tek bir tane vardı: "İstanbullu Gelin". Onu da TV kocanın tekelinde olduğu için laptopun küçücük ekranına mahkum olarak izlemekteydim. Sonra sağdan soldan o kadar sözünü ettiler ki merak edip "Ufak Tefek Cinayetler"e başladım, amanın da amanın, neymiş yahu, ardarda boncuk gibi diziyorum şimdi izlemediğim bölümleri. Oysa "Big Little Lies"e başlamış, kim kimdir bir türlü çözemediğim için 2. bölümün yarısında bırakmıştım, bana yerli ve milli gelin kaardişim 😀

Biraz evvel mutfaktan çıktım, üzerinize afiyet birtakım sofistike yemekler yapmakla meşguldum. Sultanî piselli yatağında caroteli Brüksel cavolosu, nohutlu zucchini, aglio ve menta ile tatlandırılmış tarım tarım tarhanne (kibar bir şahsiyetim, tarhana ne ayol, tarhanne onun aslı 😋) zuppası züppeledim, şey yani pişirdim. Tarhanne zuppası hariç hepsi birbirinden yavan oldular, zira diyetteyim minimum yağ, maksimum zepze modundayım cınım. Dizideki Merve'nin deyimiyle mutfakta "şahane"yim (lütfen 1. ve 2. a'yı uzatmadan telaffuz ediniz tatlım), o iş bende 😀 

Şimdi gelelim 52 haftalık çelıncın 4. hafta sorusuna:

-Şu anda pencerenizden görünen manzara nasıl?

Şu anda penceremden görünen şeye manzara denirse şöyle izah edeyim: Bulutların arasından yüzünü gösteren güneşin kurutmaya çalıştığı, bolca araba parkedilmiş ıslak bir sokak ve ardında dikilen iki adet heyula apartman. Bunlardan tam penceremin karşısına gelen tamamı Alamanyalı amcama ait olan, bej rengi American siding kaplamalı bir bina. Her daim temiz, her daim bakımlıdır. Kendi dışında tüm daireler kirada olmasına rağmen kendi dairesine ne yapıyorsa diğerlerine de aynısını yaptırır. Apartmanın tamamı panjurlu, tamamına doğal gaz alınmış, bütün balkonlarda aynı renk brandalar mevcut. Yani sonuçta Evropa görmüş adam, karısıyla birbirlerine balkonlardan avaz avaz "Aloooo, leeeyn" diye bağırsalar da var bir farklılık 😀 Apartmanın önünde 3-4 tane zeytin ağacı var, yan duvar boyunca da birkaç limon, incir ve selvi. Başımı gökyüzüne doğru kaldırınca çanak antenler ve Antalya'nın alamet-i farikası haline gelmiş günısı depoları görmekteyim. Aslında diğer pencereden bir miktar Beydağları, daha fazla sokak ve apartman, bizim yaprakları dökülüp kel kalmış çınar ve başka bir takım ağaçlar görünse de üşendim şimdi, kalkıp oraya gidemeyeceğim. Olay bundan ibaret. 

4. hafta sorumuzu da cevapladığımıza göre Ankara'da iken gezdiğim ve buraya eklemediğim bir sergiden birkaç fotoğraf koyayım. Şevket Arık'ın "Çemberin İçindesin" Sergisi:






Altın Küre Çelıncı kapsamında film izlemeye devam, merak edenler yan taraftaki sayfalar linkinden yorumlara bakabilir. Kalın sağlıcakla...

19 Ocak 2018 Cuma

CUMA

Dün geceki ağaçları hışır hışır hışırdatan, panjurları takır takır takırdatan, günısı kazanlarını perküsyon enstrümanları gibi cazırdatan, önüne geleni kapıp götüren fırtına sabaha dinmiş, güneş çıkmıştı. Hava Antalya standartlarına göre serin sayılsa da çok geçmeden toparladı, rutubeti de aldı götürdü. Hazır rutubet de azalmışken özlediğim Beydağları'na bir bakış atayım diye balkona çıktım ki bir de ne göreyim günler boyu takırtısını dinlediğimiz inşaat gübreye dikilmiş gibi aniden büyümüş ve mahalledeki tüm binaları birkaç kat geçip göğe merdiven kurmuş. Yanındaki de ona özenip kendini "rantsal ve katsal dönüşüm"e teslim ederse bizim balkondan Beydağları'nı görmemiz çok yakında hayal olur. Koca bir mahalle taş çatlasa 5 kat hizasında iken aradan mantar gibi bitip sivrilen o çirkin binayı yapana, izin verene, inşaat diye çıldırana ne demeli bilemedim. Eminim ki giderek sayıları artacak, yazları aralardan sıyrılıp biraz ferahlatan esinti de kesilecek ve hamam külhanına düşmüş gibi yanacağız. Kentsel dönüşemez olalım.

Bu ara elime geçeni kırıyorum, bana cam-porselen-seramik türü şeylerle yanaşmayın, elime tutuşturmayın, değdiğim şey tuzla buz. Ankara'da kırdıklarım yetmezmiş gibi eve geldiğimin ertesi günü elektrikli çaydanlığın cam demliği sayemde sizlere ömür oldu. Dolap içlerinde âtıl bekleyen porselen ve çelik demlikleri denediysek de popoları koltuğa-pardon dipleri çaydanlığa-uymadı. Yenisini almak için internetin derinliklerine daldım, fiyatlar ben görmeyeli fırlamış o ayrı mesele de, elimdekinden memnundum, onun da serisi tükenmiş. Uygun bir tane bakınırken kader ağlarını ördü ve bir köşeden demliğin kendisi Turist Ömer selamı çakıverdi. Ay yaşasın, hemen verdik siparişi, bir çelik demliği idareten yerleştirdik, çay alırken her seferinde de koca ile birbirimizi uyardık: "Aman ha devrilmesin, dikkat et, emanet duruyor". Neyse yeni bir sakarlık yapmadan az evvel demlik teslim edildi, yıkanıp paklanıp mekanına kuruldu, şükür kavuşturana. Evin kızı evlenip gitmiş de, uzun ayrılıktan sonra ana-babasını ziyarete gelmiş kadar sevindik. 

Bugün Altın Küre Çelınç ödevimin bir tanesini daha yerine getirdim: "The Shape Of Water". kimi yerde "Suyun Sesi", kimi yerde "Suyun Şekli", kimi yerde de "Aşkın Gücü" diye Türkçe'ye çevrilmiş, artık hangisi işinize gelirse.


7 dalda Altın Küre adaylığı var arkadaşın. "Drama Dalında "En İyi Film", "En İyi Yönetmen/Guillermo Del Toro", "En İyi Kadın Oyuncu/Sally Hawkins", "En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu/Octavia Spencer", "En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu/Richard Jenkins", "En İyi Senaryo", "En iyi Özgün Müzik" adaylıklarından ikisinde Altın Küre almayı başarmış, "En İyi Yönetmen" ve "En İyi Müzik". Benim filmlerde müziği hiç duymama gibi bir özelliğim var, cidden aptal aptal düşünürüm filmin müziği sonradan sözkonusu edildiğinde acaba nasıldı diye? Bak bu da hiç aklımda kalmımış :) Her neyse film hakkında daha detaylı açıklama yan taraftaki Altın Küre Çelinç sayfasında, buyurun bekleriz. 

Yarın başka bir filmde görüşmek dileğiyle kalınız sağlıcakla efendim...

18 Ocak 2018 Perşembe

EVİME DÖNDÜM, FİLMLERİN İÇİNE DÜŞTÜM

Hoş Ankara'da oradan oraya koşturmaktan fırsat kalmadı sinemaya gitmek için diyeceğim ama bir kez yaptığım "Arif V 216" girişimi indirimli 16 lirayı görünce anında geri çarketti. Antalya'da öğretmen indirimiyle 8 liraya izlemek varken ne diye iki misli para verecektim ki, üstelik sözkonusu salon AVM sineması bile değildi, kimbilir oralar kaç paraydı. Yok kardeşim, Antalya'nın gözünü seveyim bu konularda. Her ne hal ise dün sonunda "Arif V 216"yı izledik sinemada. Aslında ne göreceğimi, filme düşüp bayılmayacağımı da biliyordum az buçuk ama merak işte, özellikle de Çağlar Çorumlu'nun Zeki Müren performansı için gitmek istedim. Filmi nasıl buldun derseniz Yeşilçam yıldızlarının canlandırıldığı sahneler dışında "eh!" derim, benim için hala Cem Yılmaz'ın en favori filmi "Her Şey Çok Güzel Olacak"dır. 


Cem Yılmaz adı salonları doldurmaya yetiyor, alakasız bir saat ve iş günü olmasına rağmen neredeyse salonun tamamı doluydu. Üstelik çoluk-çocuk da eksik değildi. Arkamda oturan anne ve üç çocuğundan oluşan aile ile hemen yanımdaki delikanlı ile yanındaki yiğeni olduğunu düşündüğüm kız çocuğu filme yüksek performanslarıyla fena halde katkıda (!) bulundular. Arka sıradaki çocuklar film boyunca yerli yersiz yüksek sesle konuştukları halde anneleri tarafından bir kez bile ikaz edilmediler. Bırak ikazı anneleri film esnasında birkaç kez cep telefonuyla bağıra çağıra konuştu, "öyle kuşun öyle kanadı olur" derdi annem sağ olsaydı. Yanımdaki delikanlı ise telefonuna göbek bağıyla bağlı olduğu için filmi izlemek yerine Instagramda paylaşılanlara bakmayı ve Whats App'dan yazışmayı tercih etti. Zaten film boyunca muhtelif telefonlar ateş böceği misali salonu aydınlattı durdu. Birkaç kez uyarmayı düşünsem de caydım, zira bu tarz insanlar dünyayı o kadar kendilerinin sanıyorlar ki böyle bir ikaz durumunda zeytinyağı gibi üste çıkıp son derecede çirkinleşebiliyorlar. 

Bugün birtakım işlerimi hallettikten sonra kendimi evde film izlemeye adadım. "Köpek Dişi"nden bu yana yaptığı tekinsiz filmlere hem hayran olup hem de ürktüğüm Yorgos Lanthimos'un son filmi "Kutsal Geyiğin Ölümü"nü çok istememe rağmen Antalya'da gösterime girmediği için izleyememiştim, bugün muradıma erdim. Tam Lanthimos'tan beklenen bir filmdi ama ne "Lobster", ne de "Köpek Dişi" ile kıyas edilebilirdi. Performans biraz düşmüş, dehşet seviyesi biraz yumuşamıştı, yine de çok rahatsız edici sahneler olduğunu söylemeden geçemeyeceğim ve spoiler vermemek adına da konudan bahsetmeyeceğim. Yalnız Nicole Kidman gözüme ceset gibi göründü, kadın giderek şeffaflaşıyor mu ne?


Çelınçlara doyamamak gibi bir durum sözkonusu bu aralar, hep Saçaklı'nın yüzünden....dermişim 😀 "17 Fotoğrafla 2017" ve "52 Hafta-52 Soru"dan sonra bir de Altın Küre çelıncına dahil oldum. Merak eder ve katılmak isterseniz Sibelynka'nın sayfasına bir tık lütfen. 

Çelınca katılınca haliyle filmleri izlemek ve görüş belirtmek gerekiyor. 32 filmin kaçını izleyebileceğimi Allah bilir ama artık ne kadar olursa. Şimdilik 2 tanesini önceden izlemiş olduğum 3 film var, ilgilenirseniz yan taraftaki sayfaya gidip tıklayarak takip edebilirsiniz. Bugün müzikal/komedi dalında "En İyi Film" ve oyuncusu Saiorse Ronan'ın "En İyi Kadın Oyuncu" ödülünü aldığı "Lady Bird" isimli filmi izledim.


Film hakkında detaylı bilgi yukarıda linkini verdiğim sayfamda. Sizleri de sayfaya ve çelince bekler Oscar'a kadar gündemimiz budur diyerek mutfağa kaçarım...

16 Ocak 2018 Salı

YOLCULUK VE BİR ÇELINÇ DAHA

Henüz valiz içinde Ankara'ya götürüp valiz içinde geri getirdiklerimi tam olarak yerlerine iade edemesem de Antalya'da olduğumu idrak etmiş durumdayım, kısacası iade yok, idrak var. Buzdolabına aç kalmayacak kadar öteberi de kondu, eh gerisi Allah kerim, yavaş yavaş hallolur. 

Dün yolboyu dört olmasa da üç mevsimi birden yaşadık. Sabahın köründe Ankara'dan çıktığımızda ıslak bir kıştı, yağmur yoktu ama akşamdan yağan sulu kar-yağmur benzeri atıştırmanın izleri duruyordu. Sonra yollar kurudu ama arabanın termometresi -2 ile 0 derece arasını gösterdi Afyon'a kadar. Sivrihisar'dan itibaren de yolun sağı solu, tarlalar, ovalar, dağlar, tepeler karlıydı. Buz yoktu, sıkıntılı bir durum da, rahat bir seyir yaptık. Kocatepe'ye yaklaşırken manzara Uludağ benzeri bir görünüm almaya başladı.


 


Çiyiltepe tam kışlıktı:




Ve fekat Sandıklı'dan sonra kış sonbahara dönmüştü, arabanın termometresi de neşeyle 3 derecenin üstüne tırmanmaya başlamıştı.


Şu uzaktan sevdiğim rüzgar türbinleri amanın da amanın, Antakya'dan bu yana korkuyorum onlardan. Simon Manastırı'na tırmanırken aralarından geçmiştik, hava alacakaranlıktı. Oyy o neydi yaleppim, yanan kırmızı gözleri, uğuldayan sesleri ve devasa boyutlarıyla Gulliver Devler Ülkesi'nden çıkıp gelmiş gibiydiler, Allahını seven kaçsın 😀 O zamandan beri gözüme pek sevimli görünmüyorlar.


Güneş yahu, güneş var mı onun gibisi, Ankara'da neredeyse 20 gün yüzünü görmedik, Burdur'a yaklaşırken bağrıma basasım geldi (yaz günlerini unuttum tabii ki :).


Ve Antalya'ya giriyoruz, termometre 15'ler civarında, şehri girdiğimizde ise 18'i göreceğiz çok şükür, oh evim evim güzel evim :)

Dedikten sonra dün yapamadığım çelınç'e geliyorum, "52 haftalık sorular". Detaylar burada. Aslında çelınç İngilizce ama sağolsun Ferminanım kardeşimiz çevirmiş Türkçe'ye, şimdi geriden geldiğimiz için 3 haftalık soruyu bir çırpıda cevaplayalım:

1. Hafta: Nelere şükrediyorsunuz?

En başta kendimin ve yakınlarımın sağlıklı oluşuna, başımı sokacak bir evim, iyi kötü geçinecek kadar paramın oluşuna, kimseye muhtaç olmayışıma, aklımın yerinde oluşuna, kitap okumayı sevişime, sanattan zevk alışıma, kısacası hayattan keyif almamı sağlayacak her şeye şükrediyorum.

2. Hafta: Evim/Yuvam dediğiniz yer hakkında yazın:

Kendimi bildiğimden bu yana 8 değişik evde yaşadım. Öncesinde 2-3 tane daha olduğunu aileden duymuşluğum var ama hatırlamıyorum haliyle. İlk evim diye benimsediğim mekan ilkokula başlayacağım sene anneannemle oturduğumuz yerden ayrılıp taşındığımız minnak bahçe katı idi. O zamanlar cangıl gibi görünen küçücük bir bahçeye açılan, kelimenin tam anlamıyla nohut oda, bakla sofa bir evdi. Hatta apartmanın giriş katının tamamını kaplayan evsahibine ait dairenin bir kısmıydı bizim oturduğumuz yer. Kilitli bir kapıyla onların bölümünden ayrılıyordu. Evsahibinin kızlarıyla arkadaş olmuş, okula başlamış, bahçede oyun üstüne oyun kurmuştum, öyle çok sevmiştim o evi. 1 yıl sürdü oradaki kiracılığımız, unutulmaz anılarla ayrılmış ve bir diğer yuvam dediğim eve, Babil Kulesi benzeri C Bloğumuza taşınmıştık. Yine küçük bir daireydi ama bize çok geniş gelirdi, ferahtı, kocaman bir arsanın üstüne kurulmuştu, yeraldığı blok ve etrafı göz alabildiğine kırlıktı. Şahane komşuluklar, müthiş arkadaşlıklar, doyumsuz oyunlar, eğlenceler yaşanmıştı. Liseyi bitirene kadar sürdü oradaki yaşantımız, ağlayarak ayrıldık sonra, hiç unutamam, kitabımı okuyanlar bilir, çoğu öykünün baş kahramanıdır C Blok'taki o küçük daire. Oradan kendi evimize taşındık, yazları hala gidip kaldığım aile evim, C Blok kadar sevemesek de alıştık zamanla. Sonra Denizli var, kendime ait ilk yuvam, ilk eşyalarım, evliliğim, yeni bir hayat, yeni bir iş, yeni arkadaşlar. Bir süre acemilik çeksem de şehri de, evimi de, dostlarımı da çok sevmiştim. O çirkin, kenar mahalledeki evi elimden geldiğince güzelleştirmeye çalışmıştım. Duvarların fıstık yeşiline uyumsuz mavi marleyleri, salonun başköşesine yerleştirilmiş pembeye boyalı gömme dolabı görmemezlikten gelir, özenle seçtiğim güzelim eşyalarımı çifter çifter camlı kapılarla bölünmüş tren vagonu benzeri odalara sığdırmaya çalışır, mecburen tam kitaplığımın üstünden geçen metrelerce soba borusundan akan kurumdan kitaplarımı korumaya uğraşır, sık sık kesilen elektriklere söylenip mum ışığında saçlarımı üteler, ikide bir misafirliğe gelen cazgır evsahibinden illallah eder ama yine de çok severdim o evi. Kış günlerinde tecrübesizliğimizden yararlanıp kötü kalite kömürünü bize kakalayan aynı evsahibinin yüzünden soba tüter, evin içi dumana boğulur, açılan camlardan giren rüzgarla ev eski halinden beter soğurdu. Ama öyle bir bahar gelirdi ki Denizli'ye sobayı da, dumanı da, kurumu da unuturduk. Leylaklar açar, Şeytan pazarı canlanır, renklenir, okul yolu yeşerir,  Honaz'dan gelen öğrenciler hevenk hevenk kirazlar getirir, bahçelerde güller coşardı. İki yıla yakın yaşadık o şehirde ve o evde, her an yeni bir eve taşınma isteğiyle ama bir türlü becerip çıkamadık. Bütün çirkinliğine rağmen çok sevdim, hala rüyalarımda toparlanır o eve taşınırım. Bir tek fotoğrafı  yok elimde ama turuncu perdeleri, rengarenk yastıklı, turuncu desenli somyası, duvara yaslı kitaplığı, turuncu iplerle örülmüş örtüsüyle bir sürü giysi diktiğim dikiş makinesi, köşede kır kahvesini hatırlatan sandalye ve masalarıyla yemek köşesi ve akşamlarımızı şenlendiren siyah-beyaz televizyonuyla bir fotoğraf karesi gibi gözümün önünde o oturma odamız. Kendime ait ilk yuvam,  Alamanyalı Pire Nuri'nin çirkin apartmanındaki güzel ev, nasıl unuturum...

Sonrasında Antalya'ya tayinimiz çıktı; oğlumun dünyaya geldiği bir kira evinde 11 yıl oturduk, sonra şimdiki evimize geçtik. Antalya artık "memleketim" diyeceğim yere dönüştü, evim içinse hep diyorum ya "evim evim güzel evim" 😀

3. Hafta: Daha çok/sık yapsam dediğiniz 5 şey:

-Dizim müsaade etse daha çok yürüyüş yapabilsem
-Daha çok param olsa sanat eserleri satın alabilsem
-Daha çok tiyatro, sinema, bale, konser izleyebilsem
-Sağlığımla daha çok ilgilenebilsem, doktora gitmekten tırsmasam
-Daha çok seyahat edebilsem

Çok uzattım galiba, e haydi gidiyorum artık, kalın sağlıcakla...


15 Ocak 2018 Pazartesi

ANTALYA'YA DÖNÜŞ VE BİRTAKIM ÇELINÇLER

Saat 14.30'dan bu yana Antalya'da evimdeyim. insanın evi gibisi yok gerçekten ama Ankara günleri de hiç fena geçmedi doğrusu, sefam olsun, katkısı olanlara da bir kez daha teşekkür. 

Eve gelişimi bekleyen iki çelınç var idi, daha fazla geciktirmeden ayağımın tozu ile onları halledeyim istedim. İlki Saçaklı hanım kardeşimizin önerisi üzerine "2017'yi 17 fotoğrafla anlatmak" çelincı. Her ne kadar neredeyse ocak ayı bitecekse de ne yapalım, seferi sayılırım, affola.


Efendim yukarıdaki 16 adet fotoğraf 2017'nin kendimce önemli bazı günlerini içeriyor, son bir tane de aşağıya gelecek. Elbette ki bu kadar değil ama sayı sınırlaması olunca seçmek durumunda kaldım. Üstten, soldan başlayacak olursak:

İlk fotoğraf 2017 Ocak ayına ait, doğumgünümden bir kare. Birkaç arkadaşla yapılmış bir kutlamadan, ikinci pasta ise yine doğumgünüm nedeniyle ama Şubat ayına ait. Bizde kutlamalar bitmez, hele de doğumgünü içinse, bir nevi kutlu doğum haftası niteliğinde kutlanır. Mart ayının en güzel olaylarından biri sevgili graliçam Mari Antrikot'un Runtalya koşusuna katılmak üzere Antalya'ya gelişi ve böylece dostluğumuzun sanaldan gerçeğe dönüşmesi idi. Şekilde görüldüğü üzere Nar Cafe'de gayet mutluyuz, elbette ki karşısında ben varım. Yine Mart'ın güzelliklerinden bir diğeri de narenciye çiçeklerinin açmış ve ortalığı mis kokuya boğmuş olması idi. Nisan da ondan farklı değil tabii ki, bahar işte çiçeğiyle, çimeniyle, ağacıyla, kuşuyla geliyor ve mutlandırıyor biz zavallı insancıkları. Nisan ayının bir keyifli olayı da "Zeytin Kadınlar" sergisi oldu. Mehmet Emin Erdoğdu'nun zeytin ağacından ürettiği şahane kadın heykelleri ve tabloları uzun süre aklımdan çıkmadı. Mayıs başında Ankara'ya gittik ve gider gitmez de günübirlik hoş bir seyahat gerçekleştirdik Konya'nın Sille köyüne. Gidiş-dönüş YHT ile yaptığımız gezi beni eve bağlayan Cevriye ve fizik tedavi seansları öncesi neredeyse gerçekleştirdiğim son etkinlikti. Haziran ve Temmuz'un başı hastane-ev arasında taksi seferleri ile geçti. Fotoğraftaki alete bir aya yakın bağlanıp fizik tedavi gördüm, yetmedi bacağımda uzun süredir ikamet eden lipomu küçük bir operasyonla tahliye ettirdim, üstüne bir de kaynar çay döktüm ki tadından yenmedi. 1,5 aylık katıklı ev hapsini fotoğrafta gördüğünüz "Neşe Çay Evi"nde içtiğim çay ve civarda yaptığım küçük bir turla sona erdirdim, dünya yüzüne çıktım adeta. İntikamımı Ağustos'da çok pis aldım, kızkardeşle yaptığımız 5 günlük Hatay gezisi Cevriye'yi de, hastaneyi de, ev hapsini de unutturdu. Fotoğraflardan biri Samandağ'daki Titus Tüneli'nden, diğeri ise Antakya içindeki Katolik Kilisesi'nden. Eylül'de antalya'ya döndük ama pek iyi etmemişiz, öyle sıcaktı ki adeta buharlaştık ve yine eve hapsolduk. Fotoğraf çocuklarla ender olarak yapabildiğimiz bir akşamüstü gezisinden. Ekim pek güzel bir ay oldu, etkinlikler toplaşıp ardarda geldiler. En güzeli Film Festivali derken ayın sonunda sürpriz olarak kitabım basılıp raflara çıktı. Kasım yine sinema, tiyatro, konser, bale açısından etkinliğin yoğun olduğu bir ay olarak kayda geçti, fotoğraf Piyano Festivali kapsamındaki "Senfonik Anadolu Rock Konseri"nden. Ve Aralık, elbette yılbaşı heyecanı, ardından Ankara seyahati, bir sürü güzel buluşma, etkinlik, ziyaret, sanatsal faaliyet ve kitabımın imza günü ile yılı bitirdik:


Bu post çok uzadı ve ben de yol yorgunuyum ve hatta hafiften hasta olacakmışım gibi sinyaller alıyorum. O yüzden diğer çelincı yarına bırakıp kendime "Hoşgeldim", sizlere de "Hoşçakalın" diyeyim.

14 Ocak 2018 Pazar

ANKARA'YA VEDA EDERKEN

Hiç akılda olmayan, aniden gelişen ve pek keyifli geçen Ankara günlerinin sonuna geldik. Hava muhalefeti engel olmazsa hafta başı kürkçü dükkanına döneceğiz. Ankara'daki son haftayı arkadaşlarımla buluşarak, kitapçılarda son deşinmeleri yaparak, kızkardeşle, çocuklarla vakit geçirerek ve bugün de merakla beklediğim bir sergiyi gezerek bitirdim. Serginin adı "Bir Ulusu Giydirmek/1956-2000 Yılları Arası Sümerbank Desenleri". İzmir Ekonomi Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi Arşivinden örneklerle hazırlanmış oldukça kapsamlı sergiye yetişemeseydim çok üzülürdüm. Sümerbank bu ülkede yaşayan pek çok insan gibi benim de hayatımın pek çok anına damgasını vurmuş bir müessese idi. İçinizde Sümerbank basması ya da pazeninden bir elbise, Sümerbank kumaşından bir takım giymemiş, somyasına bir örtü, divanına bir yastık, yatağına bir çarşaf sermemiş, mutfağında oradan alınmış bir tabak, bir fincan bulundurmamış kaç kişi vardır acaba? Artık kapanmış fabrikalarda üretilmeyen o güzelim kumaşlarını sizi bilmem ama benim gözlerim çok arıyor, mağazalardaki o iç ferahlatan pamuklu, yünlü kokuları burnumda tütüyor. Sergiyi gezerek bir nebze olsun özlem giderdim, çocukluğuma, gençliğime doğru bir yolculuk yaptım. Sizler için de bol bol fotoğraf çektim ama eğer Ankara'da iseniz ve Sümerbank adı sizin için de bir şeyler ifade ediyorsa mutlaka gidip sergiyi gezin, fotoğrafla yetinmeyin. Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi'ndeki sergi 12 Şubat'a kadar açık. Haydi bakalım, başlayalım gezmeye:


Aşağıdaki illüstrasyonlar sergiyi düzenleyen üniversitenin Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi'nde öğretim üyesi olan Angela Burns tarafından el çizimi olarak hazırlanmış, digital teknik kullanılarak Sümerbank desenleri ile renklendirilmiş ve katmanlar halinde kesilerek üç boyutlu bir etki verilmiş. 



Pamuk üretimi


Sümerbank basma işletmesi


Sümerbank Nazilli Fabrikası


Sümerbank mağazası


Terzi Atölyesi


Misafir odası


Türk ailesi


Sümerbank şehri

Sergide panolarla 1950'li yıllardan başlayarak Sümerbank'ın tarihçesi ve ürün skalasına etki eden olaylar resim ve yazı aracılığıyla anlatılmış. Bunun yanısıra desen kartelaları, Sümerbank kumaşlarından dikilmiş giysiler, kumaş ve giysi dışında üretilen ürünlerden örnekler sergilenmekte. 





Çeşitli yıllara ait desen kartelalarından birkaç örnek ve elbette ki Charlie de eksik kalmadı sergiden :)








Eminim desenler pek çoğunuza tanıdık gelecektir. Yukarıdaki yaprak desenli etek mesela, aynı kumaşın farklı bir renginden elbisem vardı, kendim dikmiştim.



Şu modele bayıldım


Çocuklar da az donanmamıştır Sümerbank kumaşlarıyla


60'lı yılların desenleri ve modelleri, yeşilli olan çok tanıdık


İç çamaşırı (kombinezon) ürettiklerini bilmiyordum mesela


Ve bir baba geleneği ile bağlayayım artık yazımı, çubuklu pijama 😀


Afişi de şuraya bırakır ve giderim. Sabrınız için teşekkürler...

9 Ocak 2018 Salı

BİR GÜNE SIĞANLAR

Kaç gündür kızkardeşle "Koku ve Şehir" isimli serginin açılmasını bekliyorduk. "Vekam" tarafından düzenlenen sergi Erimtan Arkeoloji Müzesi salonlarında izlenebilecekti. Uygun gün ve saatimizi belirledik ve o günün bu gün olduğuna karar vererek sabahın seherinde ve ayazında düştük yollara Kale'ye doğru. Bindiğimiz taksi "Buradan öteye geçiş yok" diyerek bizi Atpazarı yokuşunun sonunda bıraktı, eh hafif yokuşu saymazsan pek de fazla yürümemiz gerekmiyor. Yol boyu henüz açılmamış dükkanlara, açılmış cafelere, ilginç vitrinlere bakarak ilerledik. Şu aşağıdaki cafe pek hoş idi, yazın gelip bir çay içeriz diye düşündük:


Müslüm Baba'nın duvarından "İtirazım var!" diye haykırdığı cafenin adı da kendi kadar oricinal idi: "Hangimiz Sevmedik Cafe". Aah ah! 😃💗

Az sonra Erimtan Müze'nin kapısındaydık, içeriye girmek için ettiğimiz hamle gişedeki görevli kız tarafından kibarca engellendi, meğerse saat 15.00'e kadar bir toplantı varmış ve o nedenle sergiyi gezemiyormuşuz. Pofff! Oldu mu ama şimdi bu, erkenden kalktık, ayazda ve siste yola revan olduk, yokuşlarda ter dökerek, inişlerde tırnak sökerek Kale kapısına bile dayandık, Erimtan kapısından geri çevrildik. Müslüm Babeyyy, gel şunlara "İtirazım Var!" diye kükre. Ee, ne edeceğizdir, gidip çay içelim bari, orada stratejimizi belirleriz. İstikamet Gramofon Cafe. Longplayli, 45'likli avizenin altındaki, sobanın dibindeki assolist desenli masaya kurulduk, çaylarımızı içerken kızkardeşi arkadaşlarıyla buluşmaya, kendimizi de Cermodern'e postalamaya, saat 15.00 civarı tekrar buralarda birleşmeye karar eyledik.


Sözkonusu avize budur da şimdi buradan bakınca aklıma takılan bir şey oldu. Atatürk'ü 2. Meclis kapısında gösteren çerçeveli poster yatay olarak tavana mı asılmış? Bir de o plakların orijinal rengi mi öyle, değilse nasıl boyamışlar? Türkün aklının eve gidince gelmesi böyle bir şey demek ki 😛

Efendim çaylar bitti, çıktık Gramofon Cafe'den, koca ile ben yola düştük Cermodern'e gitmek için. Lakin dizin durumu malum, Cevriye her an çıkıp gelebilir, arada mola verip dinlenmek lazım, geçen gün oturduğumuz Heykel'in yanındaki Simit Sarayı'na kırdık rotayı. Aynı masaya oturduk, aynı manzaraya bakarak aynı bardaktan çay içip aynı simidi yedik. 


Bu manzaraya saatlerce bakabilirim esasen. İnsanı içine çeken, hareketli bir şey, hep aynı konumu gösteren TV ekranı gibi. Bir kere güvercinler olağanüstü, kah havalanıp kah atılan yemlere koşuşturup şahane görüntüler sunuyorlar. İnsanlar dersen onlardan daha ilgi çekici; güvercin yemleyenler, selfie çekeceğim diye şekilden şekile girenler, telefonu arkadaşlarının eline tutuşturup afili poz verenler, koşuşturan çocuklar, onların peşinden koşan ana-babalar, onların da peşinden koşan güvercinler, her birine bir öykü uydur, öyle keyifli. Lakin mekan babamızın değil işte, masayı da ilelebet işgal edemiyorsun. Isındık, doyduk, dinlendik, marş marş Cermodern'e.

Kestirme olsun diye Gençlik Parkı'nın içinden geçtik, ağaçlar kel, havuz kuru, su kaskatları kesik, çiçekler sararmış, kısacası tatsız. Fi tarihinin Göl Gazinosu, yakın geçmişin Nikah Salonu olan bina elden geçirilip yine evlenme işlerine tahsis edilmiş ama özel sektör el atmış işe, tam hatırlayamadığın Ahter'li mahterli bir isim konup balo ve nikah salonu olmuş. Eminim iç dekorasyonu da kitschin zirvesine ulaşmıştır. Evet şimdi Google'dan baktım, isim Ş.ehr-i Ah.ter, dekorasyon da tam yazdığım gibi. Vah kendi nikahımın da kıyıldığı o sade, vakur salona 😕

Sonunda Cermodern'e vasıl olduk. Önce Koreli 13 yaşındaki dahi ressam "Inhu Lee"nin resimlerinin yer aldığı sergiyi gezdik. Canlı renklerde, naif ama sevimli tablolar vardı, pirinç kağıdı üstüne siyah mürekkeple yaptıklarını çok beğendim. Birkaç örnek aşağıda:











Son üç resim sırayla babası, annesi ve ailesi imiş. Sergilenen resimler 9-13 yaş arası yaptığı çalışmalar, aslında her resmin yanında kendi ağzından açıklamalar vardı ama buraya koymak fazla yer kaplayacaktı. Zaten birkaç örnek deyip neredeyse serginin tamamını eklemişim 😀

İnhu Lee'nin resimlerinin üstüne bir kahve gider diyerek yerleştik cafeye, kahveleri mideye postaladık, diğer serginin vakti yaklaşmıştı ayrıldık Cermodern'den. Bahçeye çıkınca aşağıdaki şirinlere rastladık, yanımıza gelip kendilerini sevdirmek için bir sürü numara yaptılar ama maalesef kafesli bir kapı engeldi. 


Sergiye gitmeden kızkardeşle buluştuk Pilavoğlu Han'daki Borges Cafe'de, ısınmak ve kısılan sesimi açmak için adaçayı ile mutlu ettim bünyeyi.


Sonra da merak ve heyecanla Erimtan'ın kapısında bittik. Bu defa kovulmadık (!), toplantı bitmiş, iştirakçiler dağılmış, meydan bize kalmıştı. İndirimli tarafından 5'er lira verip bilet aldık ve müzeyi daha önce gezmiş olduğumuz için doğrudan en alt kattaki sergi salonuna indik. İndik inmesine de kocaman bir hayal kırıklığı idi bizi karşılayan. Aşağıdaki serginin afişi:


Şimdi işin içinde şehir varsa insan belirli şehirlerin özellikli kokularından örnekler verileceğini düşünüyor. Biz şununla karşılaştık:


Sağ yandaki masanın üstünde görünen 3 adet musluk benzeri boru-bunların devamı var diğer masalarda-yanında bir buton ve kokunun ne kokusu olduğuna dair açıklama. Butona basıyorsun, borudan bir koku bulutu yükseliyor eğilip kokluyorsun. Hayatın boyunca duymadığın hiç bir koku yok, hepsi bilindik şeyler. Tarçın, kahve, servi ağacı, çam, limon kolonyası, mersin, misk, hanımeli, kömür, egzos, rakı falan filan. Şehirle ilgili tek koku Mısır Çarşısı idi, onun da butonu bozuktu, koku falan gelmiyordu. Eh şimdi hayalimiz kırılmasın da ne olsun, bırak kırılmayı ezildi, tarumar oldu 😟


Borulardan başka bir de bu fısfıslar var, fısla kokla ne olacaksa. Kocam yanaşmadı bile, "gidip aslını koklarım, ne uğraşacağım yahu" diye 😃


Kolonya da kokan bir şey olduğu için küçük bir koleksiyon lütfedilmiş idi şişelerden müteşekkil, Sağdan 2., Es-Ko'nun yanındaki anneannemin ve İzmir'in meşhur Altın Damla'sı. Aman aman evlerden ırak, kazara bir sürünseniz bir hafta kokunun ağırlığından yanınıza kimse yanaşmaz. 


Salona inen merdivenlerin başına da şöyle bir şehir (Ankara) planı asılmış idi, üzerindeki renkli magnetler semtlerdeki baskın kokuları göstermekte idi, sankim biz bilmiyorduk. Terkeyledik sergiyi, siz siz olun, merak edip gelmeyin. Nitekim oradan Hâl'e uğradık balık almak için, işte orası gerçek anlamda, doğal, organik "Koku ve Şehir" sergisi idi. Egzos, kömür, balık, çürümüş sebze-meyve, taze sebze-meyve, foseptik, idrar, duman, pastırma, baharat, sakatat, et, çiçek, kahve, ekmek her tür koku mevcuttu. Buyrun buradan koklayın, sergiye boş yere para vermeyin 😂

Not: "Ankara Sokaklarında Adım Adım" isimli yazımda sözettiğim Anafartalar Çarşısı ve seramikleri ile ilgili bir yazı da Gazete Duvar'da yayınlanmış. Linki aşağıda, okumak isterseniz tıklayınız:

Ulus, Anafartalar Çarşısı Bize Sesleniyor