.

.
.

21 Nisan 2026 Salı

BİRTAKIM KEYİFLİ ŞEYLER

2005'de emekli olup 20 yıldır uğramadığım okulum geçtiğimiz Cuma akşamı gerçekleşecek bir "Mezunlar Buluşması" yapmaya karar vermiş, katılmak isteyenlere de bir form doldurmaları ricasında bulunmuş idi. Diktim burnumu havaya kasıldım: "25 yıl çalıştığım okulun davetine form doldurarak mı katılacağım, çarparım haa!" dedim, "Çarparım haa!"yı içimden dedim, diğer kısmı dışımdan 😂Bunu duyan halen görüştüğüm bir eski öğrencim, "Siz merak etmeyin hocam, ben ayarlıyorum o işi" dedi, lakin ben hâlâ ikna olmamış, naz niyaz peşindeydim ki sözkonusu Cuma günü geldi çattı. Hava berbat mı berbat, sabah başlayan yağmur akşama doğru coştu. Zaten gönülsüzüm, "Gitmeyelim" diye bildirimde bulundum Kocam Bey'e, çünkü efenim kendisi de aynı okuldan, aynı zamanda emekli olmuş bir zat-ı muhterem. Az evvel bahsettiğim öğrencimi arayıp, hava durumunu bahane ederek gelmeyeceğimizi söyledim. Israr edince "Bakarız" dedim, derken telefon çaldı, "Sizi almaya geliyoruz hocam" dedi. Az sonra arabayla kapıdaydılar, öğretmenlik fena bir şey değilmiş arkadaşlar (benim zamanımda diye şerh koyayım şuraya), kesin bilgi 😃

Balkabağından kupaya dönüşmüş arabayla baloya giden Sindirella misali vasıl olduk Ticaret Lisesi'ne, ismi de değişmiş, aklımda tutamadım yeni ismi vallah. İsim değişmiş de mekan eski hamam, eski tas. 20 yılda biraz badana, biraz boyayla az cilalanmış, onun dışında bakıma, yenilenmeye ihtiyacım var diye bağırıp durur. Mevcut idare ve görevli öğretmenlerce kapıda karşılandık, tek bir tanıdık çıktı, emekli olduğum yıl başlayan bir öğretmen, aynı zamanda eski bir öğrencimin eşi. Bahçede planlanan buluşma yağmur nedeniyle spor salonuna alınmış. Salon bir miktar süslenmiş, kokteyl masaları konmuş, sandalyeler sıralanmış. Kalabalığa karışmadan biraz nostalji yapalım dedik ve okulu teftişe çıktık. İnsan bir tuhaf oluyormuş arkadaşlar, eskimiş basamaklardan çıkarken "Vay canına" dedim, "şu basamakları 25 yılda kimbilir kaç kez inip çıktım". İdare bölümünün üstüne sonradan ekleme, duvarları, tavanı güherçileli, lekeli koltuklu öğretmenler odamız makyajlanmış. "Gaz odası" dediğimiz sigara bölümü eklenerek genişletilmiş, dolaplar içeriye alınmış, koltuklar ve masalar yenilenmiş. Daha temiz, ferah ve düzgün görünümlü olmuş. Üzerinde hem simit ısıtılan, hem ayakkabı kurutulan odun sobasının yerini de klima almış 😂



Koridorların dili olsa da anlatsa

Yeterince teftiş ettiğimize karar verince buluşmanın olduğu salona geçtik, geçer geçmez de muhasaraya alındım. Koca koca adamlar, kadınlar "Hocam" diyerek kuşattılar etrafımı. İşin en güzel yanı katılanların büyük çoğunluğunun öğretmenliğimin ilk yıllarında derslerine girdiğim öğrencilerim olmasıydı. Bazılarını tanıdım, bazılarını çıkaramadım. Kimini adı ve soyadıyla hatırladım. Kiminin tipini çıkardım ismini hatırlayamadım ama o kadar çok insana sarıldım, o kadar çok öptüm öpüldüm ki onca ilgiden şaşkına döndüm. Sınıfların en yaramazlarını anında gözüme kestirdim ve yanıma çağırıp "Zamanında bana çok çektirdiniz, şimdi siz benimle fotoğraf çektirin" dedim. Sanırım öğretmen olduğum için çok mutlu olduğum ender zamanlardan biriydi, aldım kalbime koydum her anını, şahane bir hatıra oldu yıllar yıllar sonra. Saat geceyarısına gelmeden de aynı kupa arabasıyla evin kapısına bırakılıp Külkedisi halime geri döndüm 😂

Cumartesi günü birkaç arkadaşla sözleşmiştik, buluştuğumuz mekanı beğenmeyince bir arkadaşın önerdiği yere gitmeye karar verdik, bir apartmanın altında, bahçe içinde, küçük bir butik cafe. Bilin bakalım bahçesinde ne vardı?

 
Hayat iki gündür kıyak geçiyor bana, maşallah diyeyim. Bu şehirde binbir çeşit çiçek açarken leylak leyleğin yuvadan attığı yavru misalı dışlanmış, olmuyor. O yüzden şu cılız haline bile mutluluktan zıplayacaktım dizlerimdeki protezler izin verse. Zıplamadım ama altında poz vermeyi ihmal etmedim. Siz yine de daha besililerine denk gelirseniz bana fotoğraf atmayı unutmayınız, şimdiden teşekkürler.

Hasılı dostlar uzun zamandır ilk kez keyifli bir hafta sonu geçirdim, darısı diğer günlere olsun diyerek ayrılıyorum huzurdan, kalın sağlıcakla...


13 Nisan 2026 Pazartesi

ANILAR, ANILAR

Sabah yataktan babamı düşünerek kalktım. Özledim galiba komik, sevecen, yardımsever, saflık derecesinde iyi niyetli, sinirlenince gözünden ateşler çıkaran, bir şeyi beğenmedi mi  "Det!" diye eliyle itekleme hareketi yapan babamı. Şimdi kardeşimle birbirimizi "Det"leyerek anıyoruz bazen onu 😊

Mucizevi bir şekilde geçmişteki bir zamana dönme imkanım olsa ilk tercihim olacak Cengiz Sokak'taki evde hayalliyorum bazen onu. Bir yaz akşamı bana cangıl gibi gelen küçücük bahçede akşam yemeği yemişiz. Babam oturduğu ahşap koltukta sigarasını tüttürüyor, annem de penceresine elleriyle ördüğü ağ ipinden perdeleri astığı mutfakta bulaşık yıkıyor. Mutfak dediysem, 2 yıldır birlikte oturduğumuz anneannemin evinden can havliyle çıkıp 😂 nohut oda, bakla sofa bir eve kiracı olmuşuz. O evin 2,5 metrelik giriş koridorunun sol yanına yerleştirilmiş bir mozaik tezgah, küçük bir eviye ve bir gaz ocağı. Hani şu parlak sarı pirinçten, fışşıdı fışşıdı pompalanıp yakılan, delikleri tıkanınca da artık antika olmuş, şekli unutulmuş ona has iğnesi ile açılanlardan. Ha bir de teldolap var, hem kiler, hem buzdolabı vazifesi gören. Gerçek buzdolabı bir yıl sonra, Babil Kulesi'ne taşınınca alınacak, tüpgaz ocağı da. Annem mavi renkli, desenli, jarse kumaştan bir perdeyle işi olmadığı zamanlarda tezgahı koridordan ayırıyor. Ama o an perde kenara çekilmiş, annem bulaşıklarla meşgul, ben içeri dışarı girip çıkıyor kendime oyunlar uyduruyorum, mutfak-koridorda yanan ışık bahçenin karanlığını aydınlatıyor. 

Bahçe kapısına geldiğim an irkiliyorum. Bahçede pırıl pırıl yanan, küçük karelere bölünmüş biri var, uzaylı sanırım. Ödüm patlıyor. Çığlığı basmamla uzaylının hareketlenip ışıltılı karelerin üzerinden dökülmesi bir oluyor, neredeyse bayılacağım, uzaylı beni tutuyor. 7 yaşındaki bir salak olarak uzaylının babam, üzerindeki parlak gölgelerin de annemin ağ ipinden perdesinin kare şeklindeki yansımaları olduğunu idrak etmem biraz zaman alıyor. Ağlamam durunca hep birlikte şapşallığıma gülüyoruz.

Babam aslında sağlık memuru, daha iyi şartlar sağlanınca çalıştığı sağlık kurumundan başka bir devlet kurumuna, Devlet Malzeme Ofisi'ne geçiyor, ikisi de devlet kurumu ama Emekli Sandığı'ndan o zamanki adıyla SSK'ya geçiş yapıyor. Hâlâ mümkün mü bilmiyorum ama o zamanlar SSK'ya bağlı memurlar dışarıda iş yeri açabiliyorlardı. Hâl böyle olunca kendi gibi sağlık memuru olan iki arkadaşı babamın aklını çeliyor, zorla ikna edip bir sağlık kabini açmaya karar veriyorlar. Babam koşul olarak sadece tansiyon ve enjeksiyon işleriyle uğraşacağını, pansuman, sünnet işlerine bakmayacağını söylüyor, kabul ediyorlar, zaten o yönde bir tecrübesi yok, sünnetçi olarak anılmaktan da hiç hoşlanmıyor. Aralarında işbölümü yapılıyor, küçük bir daire tutulup kabin açılıyor, kapısına da bir tabela asılıyor. İşyeri babamın adına açıldığı için de tabelada babamın adının üstünde "Fenni Sünnetçi ve Sağlık Memuru" yazıyor. Başka çare yok ama babam bu işten asla hoşlanmıyor. Sağlık kabini iki ay kadar çalışıyor ve sonra babam su koyuyor, kabin kapanıyor, eşyalar pay ediliyor. Bizim küçük eve beyaz formikadan bir sehpa takımı ve sağlık kabininin tabelası geliyor. Annem sehpaları içinde sadece bir Isparta halısı olan, kendince misafir odası olarak adlandırdığı büyük odaya yerleştiriyor, babamsa tabelayı en görünmeyecek yere zulalıyor. 

Bir gün okuldan eve geliyorum annem yok, bahçede oyalanırken annem görünüyor, pazara gitmiş. Arkasında bir tornetçi, tornetin içinde  4 adet, kolçakları siyah ahşaptan, kırmızı kumaş kaplı koltuk var. 60'ların en gözde modelini annem ikinci elden kapmış 😂 Koltukları yüzünde kocaman bir gülümsemeyle indirirken "Etekleri zil çalmak" deyimi adeta hayata geçiyor. Annemle babam evlenirken pek eşyaları yokmuş. Ne masa, ne sandalye, iki somya, bir yatak, mecburi hizmete gidiyorlar Meriç'e. Zorunlu olarak yemekler yerde yeniyor, ben büyüyüp ayaklanınca işler zorlaşıyor, çünkü gelip gelip tencerelerin, tabakları içine oturuyorum. Annem babaannemden iki sandalye istiyor, babaannem vermiyor, "Kötü komşu insanı hacet sahibi eder, kendiniz alın" diyor. Anneme ölene kadar unutmayacağı bir kötü anı bırakıyor. Sonra bir şekilde babamın üstünde uzaylı rolüne büründüğü, açılır kapanır 4 ahşap koltuğu alıyorlar, bir nevi bahçe mobilyası esasen. Annemin aklında hep gerçek koltuklar. Sonunda ikinci el de olsa muradına eriyor. Koltukları bir güzel siliyor, büyük odaya yerleştirip, sağlık kabini sehpalarını da yanlarına diziyor. Yıllar içinde annemin bir sürü koltuk takımı oluyor ama sanmam ki hiçbiri o elden düşme kırmızı koltukların yaşattığı mutluluğu yaşatsın. 

Tüm bu maceralar yaşandıktan bir yıl sonra Babil Kulesi'ndeki kiralık evimize taşınıyoruz. Sağlık kabininin tabelası kömürlükte tozlanmaya bırakılıyor. Afacan ötesi bir komşumuz var, Hava Kuvvetleri Bandosu'nun şefi Tarık Abi. Ne sebeple bilmiyorum, babamla kömürlüğe indikleri bir gün tabelayı görüyor, babamın hoşuna gitmeyeceğini bildiği için bir plan kuruyor. Tabela bir gün kömürlükten çıkıyor ve babamın eve döneceği saatte tüm caddeden görünecek şekilde yatak odasının penceresine yerleşiyor. Babam iş dönüşü bizi görme umuduyla kafayı kaldırınca tabelayı görüyor. Kimin başının altından çıktığını çok iyi bildiği için soluğu Tarık Abi'lerde alıyor. Kahkahalar havada uçuyor ve aylar, hatta yıllar süren bir espri konusu oluyor fenni sünnetçi tabelası.

Ne şekilde yok edildiğini hatırlamadığım bu tabela sabah sabah babamı düşünmemin ardından nereden çıktı da geldi hafızamın derinliklerinden bilmiyorum ama yüzümde kocaman bir gülümseme oluşturduğu kesin. Bugünün blog konusuna dahil olan herkesin ruhu şad olsun diyeyim ve tam da o yıllardan bir aile resmi ekleyerek yazıyı bitireyim. Buraya kadar gelebildiyseniz sabrınız için teşekkürler 😊



8 Nisan 2026 Çarşamba

DOKTOR CİVANIM

Dün hem TV, hem telefon bugün havanın yağışlı olacağı konusunda ağız birliği etmişlerdi. Yalan söylemişler, dışarda pırıl bir güneş var. Akşam Amerika'nın delisi ne yapacak diye TV karşısında nöbet tuttuğumuz için uykuya geçmem gecenin ikisini bulmuştu. Sabah erkenden uyandım, zira doktor randevum vardı. Bir süredir belimden sağ yan boşluğuma vuran, azalmalı çoğalmalı bir ağrım var. Kendime en berbat teşhisleri koyduktan sonra "Korkunun ecele faydası yok" diyerek abone doktorumdan randevu aldım. Yıllardır her derdimde ona giderim, kuşakdaşımdır, teşhisleri hiç şaşmaz, gereksiz tetkik istemez, hastasına her daim dostça yaklaşır. Daha önceleri eve yakın bir özel hastanede çalışıyordu, şimdi biraz daha uzaktakine geçmiş. Otobüs beklersem gecikirim diye sokaktaki taksi çağırma ziline bastım. Az sonra binmekte hep zorlandığım Doblo'lardan biri geldi. Güç bela yerleştim ve gideceğim hastanenin adını söyledim, tesadüf şoför de ben yaşlarda biriydi. "Tamamdır" diyerek hastanenin adını en az 5 kere tekrarladı. Yola çıkmıştık ki önümüzü kesen bir arabaya sinirlendi, sürücüsü kadın bu arada belirteyim. "Abla, çekil de geçelim, yolun ortasında ne yapıyorsun, biri çarpacak göreceksin" minvalinde söylendikten sonra bana hitaben "Bu kadın şoförlerden bıktım, araba sürmeyi bilmiyorlar" dedi. Ben bilmiyorum haklı, çünkü ehliyetim yok, hiç de niyet etmedim. Ama şimdi kadın şoförlere de laf söyletmem yani, sanki tüm erkek sürücüler süpermen. "O iş cinsiyetle değil, yetenekle, ustalıkla, tecrübeyle ilgili" dedim, "erkek sürücülerin için de hiç mi böylesi yok?". "Vardır da abla kadınların yüzde sekseni süremiyor" dedi. Yüzde seksen kadın tepene vursun diyemedim tabii ki, tartışmaya girmedim, anlatamazsınız çünkü. 

Neyse yola devam ettik, normalda dümdüz gideceğiz ve hastanenin önüne döneceğiz, neredeyse asfaltın kıyısında zaten. Gelgelelim belirli bir noktada sağa saptı bizim usta, erkekkk Doblocu. "Herhalde bildiği kestirme bir yol var" diye düşündüm, çok iyi bildiğim bir semt değil çünkü ama gidiyoruz da gidiyoruz, ufukta benim hastane görünmüyor, normalde bu kadar içeride olmaması lazım. Sonunda dayanamadım: "Biz nereye gidiyoruz pardon?" dedim. "OFM Hastanesine" dedi, "Orada ne yapacağız?" dedim, "Aaaa siz OFM dememiştiniz değil mi?" demesin mi? Kardeşim en az 5 kere söyledin kendin gideceğimiz hastaneyi, ne ara unuttun. "E peki niye söylemiyorsunuz?" dedi üste çıkarak. "Ne bileyim, belki kısa bir yol biliyorsunuz diye düşündüm, hem biraz evvel kadınlar hakkında pek iyi konuşmadınız, yol tarif edersem sinirlenirsiniz diye çekindim" dedim. Böylece lafımı da  soktum. Başladı özür dilemeye, hay Allah nasıl unutmuşmuş, halbuki torunu da orada doğmuşmuş, özür dilermiş, kusura bakmayaymışım vs vs. Sonunda iki misli yol giderek  ulaştım gideceğim hastaneye, özür üstüne özür diledi ama aldığı para gerçekten indi-bindi parası mıydı bilemedim, son zamlardan sonra taksiye binmedim çünkü. 

Maceralı yolculuğum sonunda doktoruma ulaştım, muayene  edip bazı tahliller istedi, benim şüphelendiğim, yıllardır çektiğim durumdan o da şüphelendi, neyse ki abartılı teşhislerimden değildi sözkonusu olan. İstenilen tetkikleri yaptırdım, kafeteryadan bir kahve alıp beklemeye başladım. Derken gelmem için telefon ettiler. Evet sonuç başımın belası irritabl kolon sendromu tabii ki, yıllardır çekerim, aile dostumuzdur, severiz kendisini, kanka olduk yıllar içinde, genetiğimize kodlu. Yine de bir tertip ilaç verip 10 güne kadar şikayetim geçmezse tekrar gelmemi tembih etti. Olası teşhislerimin en terbiyelisini duyduğum için nisbeten rahatlamış ayrıldım hastaneden.

Baktım hava güzel yürümeye karar verdim, bir taksici sıkıntısına daha katlanamayacaktım, o da tutar şehrin öbür ucundaki Yaşam Hastanesine götürmeye kalkar mazallah. Yürürken eski Dokuma ve Pil Fabrikası, yeni Dokuma Park olan alanın önünden geçiyordum, baktım binalardan biri Emekli Kahvesi olmuş. Yalnız sanırım kadınlar emekli olamıyor, zira tüm emekliler erkek. Önlerinde birer bardak çay, eminim ki siyaset ve pahalılık konuşuyorlar. Uzun zamandır görmemiştim buraya, dur dedim neler var, bir kolaçan et Leylak Hanım. Park alanı yemyeşil, ağaçlar, çiçekler insanın içi açılıyor, biraz yürüdüm ne göreyim, Modern Sanatlar Galerisi. Hemen daldım içeri, tesadüf Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencilerinin fotoğraf sergisi varmış. Ama öncesinde ne varmış?

Hababam Sınıfııı 😃 Aman pek hoşuma gitti, girdim hemen sınıfa, biraz burnumun direği sızladı, neredeyse hepsi öbür dünyada zira, biraz gülümsedim, biraz gençliğime gittim. Epeyce oyalandım içeride. Ben çıkarken iki ilkokul öğretmeni, peşlerinde öğrencileri içeri giriyorlardı.

Hababam'la vedalaşıp sergiyi gezdim ve şu fotoğrafa, daha doğrusu verilen isme bayıldım:

"Yasama Yürütme Yargı"

Evin yoluna dönmeden önce park içinde biraz gezindim, bu fabrika alanını nefes alınacak yeşil ve kültürel bir alana dönüştürenlere kocaman bir "Aferin" dedim.

Şimdi gidip ilaçlarımı içeyim arkadaşlar, kendinize dikkat edin. Hastalık ağrılı, endişe verici ve masraflı bir durum 😂


4 Nisan 2026 Cumartesi

UYKUSUZ SAYIKLAMALAR

Gecenin üçünden beri uyanığm, bu ara uykularım çok kötü, Magnezyuma ara vermiştim, sanırım başlamam gerekecek. Uyandığım andan itibaren tekrar uyuyabilmek için elimden geleni yaptım ama olmadı. 60 sayfa kitap okudum, canlarım bitene kadar şeker patlattım, uyku teşrif etmedi. Döndüm durdum yatakta, sonunda sabah ezanı okunurken kalkıp duşa girdim, en azından uykusuz gözlerim  ve saman gibi kafam kendine gelsin diye. Aynı şeyi dün gece de yaşadım ama bu kadar uzun sürmemişti, bir ara kalkıp evin içinde dolandım, pencereden dışarı baktım ve çınarın sallanan yapraklarının üstünde gümüş bir tepsi gibi parlayan ayı gördüm. O kadar güzel bir görüntüydü ki ninni etkisi yaptı sanırım, yatağa dönünce uyku da geldi ama bugün ııh, ne ettiysem uğramadı yanıma. Alacağı olsun.

Çınar dedim de, canım benim yeşil giysisini giydi, küpelerini de taktı, Bahar Hanım gelsin diye bekliyor ama o da görünürlerde yok, benim uyku ile elele verip bir yerlere mi kaçtılar nedir?

Yine isli, sisli, pis puslu bir güne uyandık. Antalya böyleyse başka yerler nasıldır kimbilir. Çöl tozu yetmezmiş gibi her yer kırmızı çamur. Sokağın karşısında su patladı hafta başında, iki gün boyunca en az beş kere ASAT'a telefon edilip bildirildi durum, gelen giden olmadı. Sular küçük bir derecik halinde yan sokağa sapıp caddeye kadar uzandı. Tonlarca ziyan. Sonunda gelebildiler koca makinelerle, hortumlu fil gibi yukarılara kadar su püskürterek tamir ettiler. Haliyle kazdıkları yerden çıkan Antalya'nın hematit içeren meşhur "terra rosa" toprağı suyla birleşip şahane bir kırmızı çamur oluşturdu. Tüm sokak vıcık vıcık. Güneş olmadığı için kuruyamıyor, yeterli yağmur yağmadığı için de akıp kanalizasyona gidemiyor, bakalım ne kadar çekeceğiz. Çöl tozları, kırmızı topraklar ve polenler alerjimi tetikleyip gelemeyen bahara öksürüksel besteler yaptırıyor. 

Mevsime uygun bir kitaba başladım uyuyamadığım gecede: "Kıştan Sonra". Kitabın adını totem yapacağım baharın gelmesi için. Yağmurdan fırsat bulup yürüyüş bile yapamadım kaç zamandır, metalik dizlerim rutubetten adeta paslandı. Yürüyüş yapamayınca çiçeklenen ağaçları da kaçırdım. Kıbrıs akasyalarının sarı ponponları yağmurla eriyip gitmiştir, umarım mor salkımlara yetişirim solmadan. 

Mahalle hafta sonu rehavetinde, ses soluk yok, tek işitilen kumru kuğurtusu ile yolun karşısındaki Medikalcinin kendi bit kadar ama sesi arşa çıkan köpeğinin hevhevleri. Kumrular sabah pencerede gölgemi görür görmez balkon demirine üşüşüp "Guguukgukguggurugukgururuguuuk" diye sesleniyorlar. Tercümesi "Madem kalktın kahvaltımızı getir kadın". Emir büyük yerden, döküyorum balkon denizliğine bulgurları, üşüşyorlar. Trump'a yardakçı bir de Netanyahu peydah oldu, kanat, kuyruk darbesiyle safdışı bırakıyorlar minyonları. Bir gün yakalayıp pilav üstü yapacağım görecekler günlerini o ikisi 😂

Öğleden sonra bir arkadaş buluşmam var, umarım yağmura yakalanmadan varırım menzile. Şimdilik sizlere iyi hafta sonları dileyerek veda edeyim.Kalın sağlıcakla...


31 Mart 2026 Salı

MART BİTERKEN

Yağmur arası iki günlük güneş bulduğumda canım çok yürüyüş yapmak istiyor ama bir pedikür kazasına uğradığım için mazeretim var, asabiyim ben. Dün bayramdan bu yana süren ev hapsini arkadaş buluşmasına çevirip sonunda dışarı çıkabildim, otobüsle tabii ki. Tam kabul günü saati olmasına rağmen oturacak bir yer bulma mutluluğuna eriştim. Karşımda oturan yaşlıca adam cep telefonunda bir şeyler okuyor, kendi kendine gülüyor, sonra başını kaldırıp şöyle bir etrafa bakıyordu. Öylesine anlatmak ihtiyacı okunuyordu ki yüzünden, birisi "Neye gülüyorsun hemşerim?" dese, anında telefonu eline tutuşturup "Oku, oku da sen de gül" diyecekti. Kimse oralı olmadı, kendi kendine gülmeye devam etti. 

Uzun mesafeli şehir içi otobüs yolculuklarında bu kentin yıllar önce geldiğimden beri ne kadar değişmiş olduğuna her seferinde hayret ediyorum. Anılarımızın mekanlarının birer birer yok olduğuna şahit olmak çok acı. Güzelim müzemiz yıkıldı, çevresi perdelendi, ne olup bitiyor göremiyoruz. Hemen yan tarafındaki tarihi Meteoroloji binasının yıkıldığını da biraz geç farkettim. En çok bahçesindeki mor salkımlarla sarmaşan erguvan ağacına üzüldüm. Aldığım duyumlara göre 25 yıl çalıştığım lisenin ve yanındaki turizm lisesinin de yıkılma durumu varmış. Yaşadığım sokak ve çevresinin çehresi zaten tamamen değişti, çirkin, kara, birbirine benzeyen yüksek bloklar doldurdu, narenciye ağaçlarıyla dolu bahçelerdeki apartmanların yerini. Her birine birer yabancı isim verip kuyruğuna da rezidans eklenen kazuletlerin küçücük bahçelerine de ağaç yerine saçma sapan muz ve palmiyeler dikiliyor. Otobüste camdan dışarı bakarken şurda şu vardı, burda bu vardı diye düşünmekten yoruldum. Neyse ki hala eski halini koruyan bazı mekanlar kaldı, umarım böyle devam eder.

Güneş vardı var olmasına ama ona eşlik eden sıkı bir esinti de vardı, o yüzden güzelim manzaralı mekanın terasına değil, iç kısmına konuşlandık. Bahçesinde petunyalar coşmuştu, hemi de sıklamen rengi ya da Türk işi deyimle çingane pempesi. Ayriyeten lizözlü yengemin rujunun rengi 😂


Mevsim geçişi nedeniyle yemek çeşidi bulmakta zorlanıyorum. Renksiz ve gaz yüklü kış sebzelerinden usandık. Geçen hafta Kocam Bey'e bulursa taze fasulye almasını söylemiştim pazardan. Bir miktar almış geldi, poşeti açınca gördüm ki kendisi "Fasulye Basketbol Ligi"nin en uzun oyuncularını toplayıp getirmiş. Dün onlara tencere içi bir maç yaptırdım, artık fasulyeye ilaveten hangi hormonu, hangi pestisiti, hangi gübreyi aldık bilmiyorum ama şaşırtıcı bir şekilde lezzetliydi. Böylece taze fasulye sezonunu açtık, hayırlı ola. 

Evleninceye kadar annem her türlü ev işini yaptırmıştı bana ama mutfak işine pek girmemiştim, ara ara keyfe keder pasta falan yaptığım olmuştu ama yemek pişirme işini merak bile etmemiştim. Evlenince sudan çıkmış balık gibi kaldım mutfakta. Kuzenlerimden biri Leman Cılızoğlu'nun yemek kitabını hediye etmişti, kendisi kurtarıcım oldu. Salon büyüklüğünde ama tezgahı 1,5 metre olan Denizlili mutfağımda bir hafta, on gün kadar haşlanmış tavuk yiyerek dünya tavuğundan nefret ettik. Sonra Leman Hanım omzuma tık tık vurdu ve "Yardımcı olayım evladım" dedi. Teklif o teklifmiş, açtım kapağını, ne varsa denedim. Kocam Bey, "Bu kitap kaybolsa aç kalırız" demelere durdu, şimdilerde dolma yaparken bardakla pirinç ölçmelerime gülüyorum. Eş durumundan tayinim geç çıktığı için bir süre ev hanımı modundaydım, vakit boldu. Bütün evi temizleyip ardından islim kebabı yapacak kadar da hevesli ve hamarattım. Sahi islim kebabı neydi ve nasıl yapılırdı, kendisini çok severdim ama bir hafıza kaybı hali mevcut 😂 Birisi yapsa da yesek. Şimdi tüm günüm boş olsa da o patlıcanları dilimleyip tek tek kızartmam için bana yüklü bir yevmiye vermeleri gerekir, hem zaten kızartma bünyeye zarar, sağlıklı beslenelim arkadaşlar, kereviz sapı falan yiyin 😂

Güneşli dediğim hava ben yazımı bitirene kadar bulutlandı, yürüyüş yapmıyorum diye bana küstü sanırım. Keyfi bilir, ben de film izler, sonra da yeni kitabım "Evlilik İnsanları"na başlarım. Yarın "Nisan 1", kimseye aldanmayınız...

28 Mart 2026 Cumartesi

BİTMEYEN MART YAPMIŞLAR

Güneş bugün yine küstü bize, bulutlar tepemizde, hatta fırtına uyarısı var ama henüz yaprak kımıldamadı, bakalım bekliyoruz. 

Perşembe akşamı mutfakta bir şeylerle uğraşırken yengem (büyük dayımın ilk eşi) telefonla aramış beni, duymamışım, fark ettiğimde çok geç olmuştu, yarın ararım deyip yattım. Uzun zamandır ilk kez geceyarısını geçmişti yatağa girdiğimde. Uykumun arasında Mahur Beste çalmaya başladı, bu benim telefon zilim. Zifiri karanlıkta yataktan nasıl fırlayıp şifonyere ulaştım bilmiyorum. Ödüm koptu, zira telefonun saati sabahın 5'ini gösteriyordu, o saatte gelen telefon da hayrına gelmez. Arayan kim? Akşam geri dönemediğim yengem yine. Kendisiyle çok seyrek telefonda görüşürüz ve bana vereceği kötü bir haber olamaz. O yüzden koydum telefonu yerine, bari kalkmışken su içeyim diye mutfağa yöneldim. Ben daha suyu doldurmadan Mahur Beste kendini yeniledi. "Aman be yenge kendim ölmüş olsam bile açmayacağım" diyerek girdim yatağa ve bir daha da uyuyamadım. Storytel dinleyip tablette şeker patlatarak sabahı ettim. 

Yataktan çıkıp hayata karıştığımda tam anlamıyla bir galon içmiş akşamdan kalmalar gibiydim. Ortalığı toparlayıp kahvaltımı yaptım ve derken bingo, yine Mahur Beste, yine yengem. Bu defa açtım tabii ki. "Yavrucuğum neredesin?" dedi. Dedim "Sen beni sabah 5'te aradın". "Yaa evet kusura bakma uyanınca sabah oldu sandım" diye cevapladı. Gecenin karanlığında nasıl sabah oldu onu da anlamadım ya, yaşına verdim, "Canın sağolsun" diye gönlünü aldım. "Hayrola?" dedim sonra, meğerse çekmeceleri düzenlerken annemin hamile iken ona lohusalığında giysin diye ördüğü lizözü bulmuş, onu söyleyecekmiş. Haklı, bunca önemli haber sabahın 5'inde bile verilebilir, ertelenirse güncelliğini yitirir 😂 İlerlemiş yaşına rağmen hayata bakışı güzel, hâlâ bakımlı, kimseyi incitmeyen naif yengemle uzun bir konuşma yapıp telefonu kapattığımda da hala ayılamamıştım. Öğleden sonra gözümü açamayacak hale geldiğimde hiç sevmememe rağmen biraz kestirmeye karar verdim. Lakin dostlar yengeler cumhuriyeti beni uyutmama konusunda bilinçaltı bir ortaklık geliştirmiş olacaklar ki uykumun en derin yerinde yine Mahur Beste ile uyandırıldım. Bu seferki de bir başka yenge idi ve ben o kadar kızmıştım ki, bu telefona da cevap vermedim ama uykuya da devam edemedim.

Bugün Ayfer Tunç Antalya'da, Başka Ol isimli kitabevinde okurlarıyla buluşacaktı, on gün öncesinden ajandama not aldığım halde canım gitmek istemedi. Hem hava kapalı idi, hem de salonun çok kalabalık olacağını tahmin ettiğim için niyet etmedim. Nitekim az evvel arayan arkadaşım kalabalıktan içeri giremediklerini söyledi. Ayfer Tunç'un kitaplarını ilk okuyanlardanım, uyacak mi bu tabir bilmem ama kendisini portakalda vitaminken keşfetmiştim. Hatta artık kapanmış olan Ankara Bilim ve Sanat Kitabevi'ndeki bir imza gününde uzun uzun sohbet etmişliğim de var. O zamanlar "Bir Maniniz Yoksa" yeni çıkmıştı ve salon epey tenha idi. Yıllar içinde yazar çok tanındı, ben de çıkan her kitabını okudum. Yeni kitaplarını okumaya da her daim talibim. 

Bu sabah durmadan ödül alan "Gündüz Apollon Gece Athena" filmini izledim Mubi'de. Ödül alan filmler ve kitaplarla yıldızım bir türlü barışmıyor benim, ya ben aşırı seçiciyim, ya film ve kitaptan anlamıyorum. Bir diğer seçenek de jürilerin tuhaflığı olabilir ki bence c şıkkı 😂

Bir cumartesi yazısını da böylece bitirirken şu aşağıdaki fotoğraftakinin zamanının yavaştan geldiğini ve görenlerin insaniyet namına bana fotoğrafını yollamasını rica ederim. Kalın sağlıcakla...



26 Mart 2026 Perşembe

BAYRAM ERTESİ

Son blog yazısından bu yana epey tatsız günler geçirdim. Sıkıntılı ve yalnız geçen bayrama çok sevdiğim bir kuzenimin ölüm haberi de tuz biber ekti. Bayram süresince davulcu bile uğramadı, sadece ilk gün niye o kadar beklediğine akıl erdiremediğim, aynı apartmanda oturan eşimin yiğeni gecenin onunda çaldı kapımızı, bayramlaştık. Yegane müşteri o oldu, bayram süresince dükkan sinek avladı. Tatlıları Kocam Bey yedi, ben kahve yanında çikolata tırtıkladım, o kadar. Hava dersen Antalya'ya yakışmayacak kadar kapalı, serin ve yağmurluydu, benim ruh halimse vefat eden kuzenimden dolayı hava durumundan daha kötüydü. 

Bir haftayı kâh eski günleri anıp iç çekerek, kâh albüm karıştırarak, kâh gözyaşı dökerek geçirdikten sonra dün "Yeter!" dedim kendime. Boyası gelmiş saçıma, batan tırnaklarıma ve şekil verilmesi gereken kaşlarıma bakıp "Git cila çektir, kendinle birlikte ruhunu da parlat" komutu verdim yapay olmayan zekama. Aldım çantamı elime, düştüm kuaförün yoluna. Neşeli kuaförümü kalfalık günlerinden beri tanırım. "Hoşgeldin Hocam" diyerek karşılandığımda içeride sohbet etmek için gelmiş gibi duran tek bir kişi vardı. Ben pedikur suyunun hazırlanmasını beklerken "Öğretmen misiniz?" diye sordu. "Dim" dedim, "artık dünyanın en keyifli mesleğini yapıyorum, emekliyim". Kuaför içeriden "Nereden anladın öğretmen olduğunu?" diye seslendi, "E hocam dedin ya" dedi kızcağız, hep birlikte gülüştük. Derken pedikür leğeni geldi ve ben tüm sakarlığımla kenarına takılıp suları yerlere saçtım, kendim de ayakkabılarımdan çoraplarıma, hatta pantolon paçalarıma kadar ıslandım. Aferin, hep böyle ol. Kuaförüme nazım geçer bereket, özürlerimi "Aman hocam ya, düşmedin ya ona şükür" diyerek karşıladı. Ortalık temizlendi, yeni su geldi, ayaklarım suyun içinde istirahatte iken saçlarım boyandı, ardından pedikür halledildi, halledilirken batıklar yüzünden biraz canım yandı, kendime ait yeni bilenmiş makasların da bunda bir miktar payı olabilir. Önemsemedik, el tırnaklarım törpülendi, kaşlara şekil verildi, saçlar yıkandı, bir miktar kahkül kırpıldı ve bitti. Oh, aynada gördüğüm suretten memnun kalınca ruhum da biraz gülümsedi. Kuaför tezgahından geçmek her derde olmasa da bazı sıkıntılara deva.

Kuaförden çıktığımda bayram boyunca gökyüzünü mesken edinmiş kara bulutlar dağılmış, güneş çıkmıştı, ruhum biraz daha gülümsedi, zira kendisi güneş enerjisiyle şarj oluyor. Akşam için tiyatro biletim vardı. Başrolünde Nevra Serezli'nin oynadığı "Ağaçlar Ayakta Ölür" için. Hevesle ve merakla bekliyordum dünya gözüyle Nevra Hanım'ı sahnede izlemeyi. Başlama saatine yakın her daim etkinlik arkadaşım arabasıyla gelip beni aldı. "I" sırasındaki yerlerimize süphanallah boncuğu gibi dizildik üç kişi. Tam yerleşmiş sohbete başlamıştık ki üç kişi daha gelip tepemize dikildi, "Bu yerler bizim". "Hayır bizim". "X" videolarındaki "Çıkar telefonunu" diyen emmiler gibi "Gösterin biletlerinizi" dediler. Gösterdik, onlar da akıl erdiremedi. Lakin kadın başımızda dikiliyor, dedim görevliye sorsanız. "Siz sorun, sizin de sorununuz" buyurdu. Eskiden olsa kalkar onunla birlikte sorardım, bu memleket bana az olsa aldırışsız olmayı öğretti galiba, kalkmadım. Neyse bunlar gittiler görevlinin yanına, az sonra görevli gelip tekrar biletlerimizi istedi. Biletlerde Sıra "I", Koltuk "I9" yazıyor. Yalnız "I"nın üstünde ve altında buradaki gibi çizgi yok. Haliyle 19 okunuyor. Meğer bizimki "I" sırası 9-7-5 numara imiş. Baştaki harfi rakam sanıp 19-17-15 okumuşuz. Bileti alalı neredeyse bir ay olduğu için ben aldığım yeri unutmuşum haliyle. Kalktık paşa paşa geçtik yan tarafa. Sonra da gülme krizine girdik. Kriz yer yer oyun esnasında da devam etti. Bir de kadına afra tafra yaptık yahu, ay yine gülesim geldi. 

Neyse oyun başladı. Müthiş yorumlar okumuş, övgüler dizilmiş olduğu için beklentim çok yüksekti ama üzülerek söyleyeyim ki müsamereden hallice bir şey izledim. Oyun bilinen, ünlü bir oyundur, çok yıllar önce çocukken Amasra'da, bir yazlık sinemada Yıldız Kenter'in  büyükanne rolünü oynadığı filmini izlemiş ve o yaşta gözyaşlarımı tutamamıştım. Basbayağı dram olan bir konuyu komediye çevirmişlerdi ve pek de gülecek bir şey yoktu. Hizmetçi rolündeki kızın peruk mu, gerçek mi olduğunu anlayamadığım kırmızı yün yumağı gibi saçlarına bakmaktan dikkatim dağıldı. Ayakta ölen ağaçları temsil için yapraksız dört tane direk vardı  dekorda, ben onların evi tutan sütunlar olduğunu sanırken ağaç olduğu ortaya çıktı 😂 Kısacası hiç sevmedim oyunu, Nevra Serezli yılların oyuncusu, haliyle iyi oynayacaktı ama o da benim için oyunu kurtarmaya yetmedi.Oysa Konken Partisi'nde Melek Baykal'ı izlerken hayran olmuştum. Sonuçta baştaki maceralı, kahkahalı yer kavgası anı oldu bize, izlemesem de aklım kalacaktı, her şeye rağmen iyi bir şey yaptık. Dönüş yolunda oyunun kritiğini yapmaktan ziyade yer olayına gülmeye devam ettik.

Bugün hava limonata gibi, Antalya güneşlendi, içimiz açıldı. Bir yürüyüş eyler miyim ilerleyen saatlerde belli olur ama çok methini duyduğum "Ağabey" kitabına başlayacağım, orası kesin.

Hepinize güneşli, keyifli ve TV ekranlarında Trump'u görüp duymaktan azade günler dilerim...