.

.
.

17 Nisan 2018 Salı

İSTER SALLAN, İSTER SALLANMA SALI

Birkaç gündür enikonu yaz geldi buralara, yanlış anlamayın bahar falan değil, düpedüz yaz. Hani pek yöreye uygun olmasa da Ankara yazı gibi falan bir hava. Çorapları attık, yorganları da. Battaniyeyi bile ikidebir teper oldum üstümden, o derece yani. Balkon sezonunu açtım, çınar tazecik bir yeşile büründü, dayanılır gibi değil, sabahları kahvaltımı onu seyrederek yapıyorum. Kuşlar da bana (tabii bu benim hüsnükuruntum) serenat yapıyorlar. Serçeler, kumrular ve henüz adlarını öğrenip tanışmadığım birtakım göçmen kuşlar. Bir tanesi "çirp çörp, çirp çörp" diye ötüyor. İlkgençlik yıllarımda "Middle Of The Road" diye bir topluluk ve onların "Chirpy Chirpy Cheep Chepp" diye ünlü bir şarkıları vardı, çok meşhurdu, durmadan söylerdik ama duyduğumuzu tam anlamayıp uydurarak: "Veeez yur mamagan/Lidıl beybi gon/Veez yur papagan/Liidıl beybi gon/Faar far eveeeey/Last nayt is hörd mama singing tı soong/Ooo vee çörpi çörpi çip çip çörpi çörpi çip çip çip". Vallahi şak diye geldi şarkı aklıma, başladım söylemeye, hay kuş gibi sağolasın, zihin açıcı mubarek :) Tabii sözler tamamen uydurma, İngilizcemiz mi vardı o vakitler, duyduğunu yuvarla söyle. Çörpi çörpi çip çip çörpi çörpi çip çip. Hadi bir kere daha, kuşlarla beraber: "Çörpi çörpi çip çip, çörpi çörpi çip çip"

Sadece kuşlar değil öten, sahibinin kim olduğunu, nerede beslendiğini, hangi bahçenin kralı olduğunu bir türlü öğrenemediğim, tanışmaya muvaffak olamadığım bir horoz var sokakta. Günün 24 saati ötüyor neredeyse, zamanı yok, gece-gündüz: "Üüüürüüüüü". Sanırım binalar arasında sıkıştığı için bunalımda,  Halil Sezai'nin şarkısını horoz dilinde söylüyor: "İsssyyyyeeeeannnnnüüürüüüü" 😀😀😀

Sabahın ilk saatleri geçip gün ilerlemeye başladığında sokak kalabalıklaşıyor. Antalya'nın eski semtleri bir küçük esnaf cenneti çünkü, her apartmanın altı en az üç dükkan. Sadece bizim sokakta berber, tütüncü, su saati tamircisi, emlakçı, terzi, kuaför, börekçi ve yufkacı, klima servisi, tabelacı, ufak çaplı bir resim atölyesi ve bütün bunlara ilaveten lokal kisvesi altında bir adet de kumarhane. Neyse ki o eve en uzak noktada konuşlanmış. Bunların yanısıra her sabah köşeye gelen bir kamyonetli sütçümüz de mevcut. Susam Sokağı mubarek, ne ararsan var. Ara sıra ufak tamiratlar yaptırdığım terzi dışında hiçbiriyle alışverişim yok. Zaten çoğu da akşama kadar dükkanın önünde laklak ediyor, az evvel baktım yufkacılar kapının önüne masa atmış öğle yemeği yemekteler 😀


Dün biri sosyal medyada şu yukarıdaki fotoğrafı paylaşmış, Antalya Doğumevi. Yıkılalı çok oldu, artık yerinde bir park var. Benim bu şehre yerleştiğimde Antalya'nın yegane doğum hastanesi idi ve sanırım kolay kolay eşine rastlanmayacak derecede pisti. Mecburiyetten oğlum da burada dünyaya gelmişti. Tam kapının üstündeki odada yatmıştık 2 gece, taburcu olacağım söylenir söylenmez de ardıma bakmadan kaçmıştım, hatta öyle hızlı terketmişim ki bazı eşyaları orada unuttuğumu eve gelince farketmiştim. Doğumdan sonra bebek odasına alınan oğlumu annem yetişmese hamamböcekleri ham yapacakmış neredeyse. Doğum ve sancı odasının pisliği şu an bile midemi bulandırıyor. Zaten sonunda "Ölü bebeği fare yedi" haberleri basında yer aldı da, hastane revizyondan geçip temizlendi. Bir süre sonra da başka amaçla faaliyet göstermeye başladı ve sonra da yıkıldı. Şükrediyorum ki bağışıklığımız güçlüymüş de mikrop kapmadan eve dönmeyi başardık. Bu da mutlu bir anın pislikle sarmalanmış anısı işte 😀

Ve gelelim 52 haftalık çelıncımızın 16. haftasının sorusuna:

-Daha az yapsam dediğiniz 5 şey:

1- Bilgisayar başında daha az vakit geçirsem.
2- Zaten pek fazla yaptığım söylenemez de daha az ev işi yapsam.
3- Kendim ve yakınlarım için daha az evham etsem.
4- Abur cubur ve çikolatayı daha az yesem (Gerçi bu aralar diyetteyim, hiç yemiyorum ama zor valla)
5- İnsanlara daha az tahammül göstersem, zira burama kadar geldi suistimal edilmek (burama derken boğazımı gösterdiğimi farzedin)

Ve sizlere veda ederken bu aralar en imrendiğim fotoyu koyayım (dikenler de dahil konuya)


11 Nisan 2018 Çarşamba

HAFTALIK ÖZET VE ÇELINC

En son yazımı geçen hafta bugün bırakmışım buraya, nerede o günde 2 post girdiğimiz eski günler? "Ah, kimselerin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya" demiş Gülten Akın. Kalın fırçalar giderek rengimizi koyulaştırıp yüreğimizi şişiriyor. Yine de günde iki, hatta tek post girmesek de bu köy bizim köyümüz, bu blog bizim blogumuzdur efenim, terketmeyeceğiz, müteahhite vermeyeceğiz, yok öyle blogsal dönüşüm :) "İnstagram da güzel amma gönlüm blogdan yana" diyerek bir alt paragrafa geçiyorum.

Geçen haftadan bugüne hemen hemen her gün bir nedenle evin dışındaydım. Çarşamba günü "Velayet" filmini izledim. Küçük bir salonda toplam 8 kişi ile. Gelgelelim izleyici sayısı az olsa da insanı sinirlendirmeye yetecek kadar arızalı mevcuttu. En arka sırada tek başına oturan genç kadın kendini evinin salonunda sanmış olacak ki ayaklarını öndeki sıranın arkalığına dayamakta beis görmedi. Koca kunduralarının tozu, pisliği  bir sonraki seansta başını oraya koyacak izleyicinin saçına bulaşırmış umurunda mıydı sanki, yeter ki o rahat etsin. En çirkin ve kınayan bakışlarımı takınıp birkaç kez baktım ama benim bakışlarımdan mı etkilendi, yoksa daha rahat bir pozisyon mu buldu bilemem bir süre sonra indirdi bacaklarını. Lakin önümde oturan iki kadın film süresince susmadılar. Bu kadar mevzunuz vardı konuşacak filmde işiniz ne a bacılarım, inin aşağıya, alın bir kahve, hem için, hem dedikodunuzu yapın. Bezdirdiniz yahu. Telefon ışıklarını saymıyorum bile, onlar artık sinemaların rutini haline dönüştüler. Filme gelecek olursak, Fransız yapımı olan "Velayet" boşanmış bir aileyi, sorunlu, zorba babayı ve anne ile baba arasında perişan bir küçük oğlanı konu alıyordu. Özellikle son sahnelerde artan gerilim izleyiciye de geçiyordu. Gündelik hayatta da sıkça rastlanan ve bizim ülkede daha çok olduğunu düşündüğümüz eski koca zorbalığı maalesef her ülkede mevcut.


Ertesi günü en sevdiğim(!) işi yaparak değerlendirdim, sağlık ocağına gidip aile hekimime ilaç yazdırmak :) Benim heykel doktor izinliymiş, başkasına sevkettiler. Kendisini sevdim, dedim "Aile hekimim olur musunuz?", söyledi "Yoh yoh!". Çok doluymuş, kırgın, küskün, ağlamaklı ayrıldım.. dersem inanmayın :) 

Hafta sonu ikinci kez "Mevsimler" balesini izlemeye gittim, aman da ne güzeldi, bir kez daha sahnelense bir kez daha izleyebilirim. Bale sonrasi birkaç arkadaşla Kepez Belediyesi'nin Dokuma Park'ta düzenlediği "Portakal Çiçeği Festivali"ni denetlemeye gittik, etkinlik jandarmasıyız biz :) Dokuma Park eski dokuma fabrikasının arazisinde oluşturuldu. Henüz inşaatı tamamlanmamış olsa da oyuncak müzesi, minicity, el emeği ürün standları gibi alanlar ve cafeler yapılmış. Bu etkinlik için de tonlarca portakal, limon ve greyfurt kullanılmış. Biraz acıdım narenciye ahalisine, keşke yenseydi, sonuçta telef olacak şenlik uğruna:


'Gel vatandaş gel, "Portakal Çiçeği Festivali"ne gel' diyordu girişte portakal adam :)


Açılış töreni ertesi gün yapılacak olmasına rağmen olay yeri hayli kalabalıktı, insanlar üstüste fotoğraf çekmekteydiler, o insanların arasına biz de karıştık. Efendim etkinlik Dokuma Park'da olursa portakaldan, limondan kilim dokunur elbet :)


Portakal ayısı ya da ayı portakalı, biraz şapşal bir görüntüsü var di mi :)


Portakal ayısı olur da portakal treni olmaz mı, haydi binin. Hem yer, hem gidersiniz.


Tren sevmiyorsanız otomobilimiz var, hem de yerli malı. Saat Kulesi, Yivli Minare, Üçkapılar, hepsi mevcut. Portakaldan şehir yapmışlar :)

Kalabalıktan bunaldık sonra, kahve içmeye bile niyetlenmedik, atladık tramvaya şehir merkezine müteveccihen. Kendimizi Kaleiçi'ne attık, taşradan Evropa'ya gelmiş gibi olduk. Çöktük cafelerden birine kahveden vaz geçip bira keyfi yaptık. Dubh Linn neyin nesiyse artık, Dublin olsa havalı olmuyor sanırsam.


Haftanın son günü evde temizlik vardı, aklanıp paklanmış olarak girdik pazartesiye. Lakin pazartesinin bana bir sürprizi vardı, dişimin dolgusu pat diye düştü, ağzımın içinde kocaman bir oyukla başbaşa kaldım. Hemen diş hekimimi aradım ama sekreter "No pasaran!" dedi. "Yapma yav" dedim, "geçit yok ne demek, sen Dolores Ibarruru musun hem? Etme eyleme sıkıştır bir boşluğa, bu kara delikle yaşayamam ben" diye dil döktümse de Nuh dedi, gemi demedi. "Size yapabileceğim tek iyilik tel. no'nuzu almaktır madam" dedi, "işi erken biten olursa ararım". Kaldım mı kara delikle başbaşa. Aynanın önüne geçtim, elimdeki düşmüş dolguyu yerine yerleştirmek için hayli efor sarfettim, bir türlü eşgaller tutmuyordu, neyse ki sonunda becerdim. Kendime geçici diş dolgusu yapmanın helecanıyla kitabımı elime almıştım ki telefon çaldı, insafa gelen sekreter beni çağırıyordu. Zorlukla taktığım dolguyu bir kürdan marifetiyle kolaylıkla çıkardım ve muayenehanenin yolunu tuttum. Az bekleyip oturdum koltuğa, şunu belirteyim ki tıbbi anlamda en rahat oturduğum koltuk dişçi koltuğudur. Zerre tırsmam. 15 dakika bile sürmedi zaten işim, iki cızzt, bir vızzt, bir miktar laser ışığı ve geçmiş olsun. İçine sıkışan parayı da takdim ettikten sonra eve döndüm. "Rita" dizisinin tüm bölümlerini izleyip bitirdim, yeni bir dizi arayışındayım şimdi. Akşam geç vakit çalan kapıyı açtığımda beni bir sürpriz bekliyordu:


Yayladaki bahçeye mevsimlik bakıma giden kocam devasa bir leylak demeti yollamıştı. Mutluluk bazen mor renkli bir çiçekte bulunabiliyor. Annemin deyimiyle sevindirik oldum. Tüm vazoları doldurdum. Gidip gelip okşuyor, yüzümü içine gömüyor ve "aman da aman ne güzelsiniz" diye seviyorum :) Görmemişin leylağı olmuş :))))

Dün akşam sezonun son opera gösterimindeydim, bir saatl on dakikalık bir komik opera idi, ne olduğunu anlamadın başlayıp bitti zaten. Yaz geliyor, bu tarz etkinlikler yavaş yavaş biter ama sezon kapanmadan "Romeo&Juliette" balesine biletimizi almış bulunmaktayız. 

E daha ne anlatayım, az evvel arızalı dizimi bulaşık makinesinin açık kapağına çarptım. Elimdeki seramik çanak son anda kırılmaktan zor kurtuldu ama diz hala sızlıyor. Sakarlıkta kendi rekorumu egale etmekteyim bu aralar, umarım Cevriye'yi pek rahatsız etmemişimdir, zira intikamı korkunç olabilir. 

Bitiriken 52 haftalık çelıncın 15. hafta sorusunu da cevaplayayım bari. Biraz tuhaf bir soru, seksi anket sorusu gibi bir şey. Neymiş, şu anda üzerimizde ne varmış? Ne olacak ayol, sabahtan beri evde olduğumuza göre ya eşofman ya pijama. Babydoll dememizi beklemiyordun herhalde çelınç hazretleri, o Suzan Avcı'lı Türk filmlerinde olur. Benim eşofmanın üzerinde kocaman bir Snoopy deseni var ve hepinize selam ediyor :)

4 Nisan 2018 Çarşamba

ORDAN, BURDAN, DOĞADAN, ÇELINÇTAN ORTAYA KARIŞIK

Cumartesi günü baharın üstünde bir kıvam sunan havadan yararlanarak en sevdiğim parka gitmeye karar verdik. Normalde gidiş, parkta yürüyüş ve dönüş tabanvayla olurdu ama Cevriye'yi kızdırmamak amaçlı otobüsle gittik. Yakın bir yerde inip parkın içine daldık ve Cevriye "Yeter!" diyene kadar yürüdük. Ortalık mis gibiydi, erguvanlar açmış, yapay göletin sazları yeşermiş, kıyısında sarı su zambakları boyunlarını uzatmış, günlük ağaçları dallara doymamış gövdeden de yaprak çıkarmaya başlamış, artık kararan Kıbrıs akasyalarının yerine yalancı orkide ağaçları çiçeklenmiş, kısacası bir şenliktir gidiyor. Çoluğunu, çocuğunu, sepetini, kilimini kapan gelmiş, kimi çimlere yayılmış, kimi cafelere yerleşmiş güneşin ve baharın tadını çıkarıyor. Ördekleri besleyen çocuklar, çocukları besleyen anneler, gelinlikli, tuvaletli tazeler, arkalarında balon, çiçek ve benzeri aksesuarlarla koşturan fotoğrafçılar, bisiklete binenler, koşturanlar, kaykay yapanlarla doluydu ortalık.



Bir süre ördeklerle su kaplumbağalarının yiyecek paylaşma kavgalarını izledik. Çocuğun birinin attığı cipsleri ördekler havada kapıyor, kaplumbağa ise oradan oraya seyirtiyordu garip :)

Ne idüğü belirsiz çiçekler açmıştı çalı benzeri bitkilerin üstünde, adını sanını bilmediğim:


Akasyalar bile morlu-beyazlı salkımlarını uzatmışlardı dalların arasından. Doğa erken coşmuş bu sene. 



Yeterince yürüdükten sonra gözleme yemek için bence şehrin bu işi en güzel yapan mekanına oturduk. Pişip önümüze gelmesini beklerken yan masadaki gençlerin konuşmalarına kulak misafiri olduk. Aslında biz değil, öyle bağırıyorlardı ki onlar kulağımıza davetsiz misafir oldular. İki erkek, iki kızdan oluşan gençler masasındaki kızlardan dominant olduğu her halinden belli olanı Kenya'ya gitmek istediğini anlatıyordu bağıra çağıra. Orada zürafalar kafalarını restoranların camından içeri uzatıyorlarmış. Belgeselde görmüş. Çok merak ediyormuş, ayrıca Masaileri de görmek istiyormuş. Bunun üzerine delikanlılardan biri, "Ne işin var orada, Masailer seni yer" diye lafa girdi. Şiddetli bir itiraz geldi, "Aaa Masailer adam yemez, sen Aborjinlerle karıştırıyorsun". "Aborjinler mi yer?" dedi Masailere yamyamlık yaftası yapıştıran. "Evet yaaa" dedi kız "yaaa"ları uzata uzata, "onlar çok fenaaa, yiyorlar insanları". Sussalar artık diye düşündüm ya da gitseler. Cehaletin bilmişliği çok fena oluyor. Aborjinlerden onlar adına özür dilerken gözlemeler geldi, zaten diğer yandaki masanın sakinlerinden biri uzun ve yüksek volümlü bir telefon konuşmasına başlamıştı. Dikkatimiz haliyle dağıldı, gözlemeye yöneldik...

Hazır başlamışken 14. haftanın çelınç sorusunu da cevaplayıp gideyim, der ki soruda:

-Canlı, akılda kalan bir rüyanızı paylaşın:

Rüya görmeyi hiç sevmem, mümkün olsa rüya damarımı aldırırdım. Zira bugüne kadar gördüğüm 2 rüyadan birkaç gün sonra çok kötü olaylar yaşadım. Uzun aralıklarla gördüğüm iki rüya birbirinin aynıydı ve ikisinin sonrasında da kahramanının başına çok kötü şeyler geldi. O nedenle iyisini de, kötüsünü de sevmem rüyaların, ne anlatılmasını isterim ne de anlatırım. Geçelim bu soruyu...

3 Nisan 2018 Salı

MART OKUMALARI

Yılın en bitmeyen, en sıkıcı ayı da geçip gitti işte. Gerçi bu yıl o sürpriz soğuklarını yapıp kazma, kürek yaktırmadı, pek şükela bir bahar havası sundu bizlere ama alışmış kudurmuştan beterdir derler ya, sevemiyorum arkadaşı bir türlü. Alıştığım standartlara yakın bir okuma sayım oldu Mart içinde 9 kitapla ama daha fazla olabilir miydi, pekala olurdu. Biraz ağırdan aldım sanki bu ay. Her neyse gelelim neler okuduğuma:


-Fantastik edebiyata fazla bir ilgim olmaması nedeniyle geç tanıştığım ama çok sevdiğim Ursula K. Le Guin'in ölümünden az önce çıkan şiir kitabı "Tanrı Kuşlarıyla Buluşmak" ile başladım Mart ayına. Çok güzel bir isim ve kapakla çıkmış piyasaya kitap, zaten kapağına vurulup aldım. Yoksa yabancı dildeki şiirlerin çoğundaki musiki de, anlam da tercümeyle kayboluyor. Elbette istisnaları var, bu kitapta da birkaç şiir beni çok etkiledi ama onun dışında kendi dilinden okuyabilmeyi tercih ederdim. Yine de Ursula'ya (Okurun bir yazara ön adıyla seslenebilmesi ve bunun yadırganmaması ne güzel bir duygu) son bir selam yollama açısından anlamlı oldu. 


-Epeyce zaman önce rastgele bir seçimle okumuştum John Kennedy Toole'nin "Neon Işıklı İncil"ini. Açıkçası onca yıldan sonra pek bir şey de kalmadı aklımda okuduklarımdan. "Alıklar Birliği" yazarın sağlığında bastıramadığı, bu durumun da genç yaşında intihar etme sebeplerinin başında geldiği kitabı imiş. İri yarı, aksi, obur, tembel, hoşnutsuz, tuhaf bir kahramanı var kitabın, İgnatius. En ufak bir yakınlık kuramadan, gayet itici duygularla okuttu kitabı bana. Aslında orda burda karşıma çıkan yorumlarda kitabın pek çok kişi tarafından sevildiğini okudum ama aykırı olan ben miyim, yoksa zevkler ve renkler tartışılmaz mı bilemedim, ben kitaptan hiç hoşlanmadım. Ignatius'u sevenlerine ve bir dolap dolusu yiyeceğe bağışlıyorum :)


-Zorla bitirilen bir üstteki kitaptan sonra ilaç gibi geldi Doris Lessing'in "Büyükanneler"i. Hepsi birbirinden güzel dört kısa romandan oluşuyor kitap. Her birini ayrı ayrı sevdim. Doris Lessing okumalarım devam edecek.


-Oya Baydar bugüne kadar yayınlanmış tüm külliyatını okuduğum ve pek çoğunu sevdiğim bir yazar. Son kitabı "Yolun Sonundaki Ev"i hevesle aldım, kapak da üzerindeki mor salkım ile özellikle benim için çok ağız sulandırıcı idi. Bir ülkenin 100 yıllık tarihi bir ev ve oranın sakinleri aracılığıyla konu edilmiş, Türkiye'nin geçmiş ve günümüz gündeminde ne varsa kahramanlar aracılığı ile kitaba sığmaya çalışmış, bu biraz yoruyor  ama onun dışında iyi bir okuma sayılır. Hele başlangıçtaki komşuluk ilişkileri bana çocukluğumu ve kendi kitabımda yazdıklarımı hatırlattı. Oya Baydar'ın külliyatını okuyanlar "Oma" karakterinde kendisinden yoğun izler bulacaktır...


-"Kardinal Kuşu" Ayizi Yayınevi'nin raflara yolladığı son kitap, yazarı Ülkü Günay aynı zamanda bir ressam. Kitapta bir karı-koca öyküsü var, her zamanki gibi baskın bir erkek, sonunda dayanamayıp pes eden bir kadın, dışardan pek güzel görünen aksak bir evlilik. Kardinal Kuşu ismi kitapta da geçtiği üzere kadının kızıla boyadığı saçlarından dolayı kocasının taktığı lakaptan dolayı mı, yoksa şaşkın kardinal kuşunun kendi gibi kırmızı balıkları yavrusu sanıp ağzında getirdiği yemlerle beslemesinden mi, belirsiz. okuyucu karar verecek...


-Daha önce "İmza Kızın", "İmza Ben" gibi, benim de katkımın olduğu kitapları hazırlayan ekibin çabalarıyla hazırlanmış  yine bir kolektif kitap "Bir Arkadaşın Başına Gelmiş". 99 kadın aslında kendi başlarından geçen olayları arkadaşlarının başına gelmiş gibi anlatmışlar, isimler gizli, daha doğrusu karışık bir liste ile sonda verilmiş. Kitabın en önemli özelliği gelirinin "Kansersiz Yaşam" derneğine bağışlanacak olması. Bu nedenle bile tavsiye edilir...


-"İstanbul Yolcuları" uzun zaman önce aldığım ve sıranın ancak geldiği bir kitap oldu, kısmetinde kuaförde başlanmak varmış. Bir mübadele öyküsü, gerçi buradaki aile zorunlu göçe tabii tutulmuyor, kendi rızalarıyla gidiyorlar yurtdışına ama memleket özlemi yakalarını bırakmıyor. Yıllar sonra Türkiye'den çok küçük yaşta ayrılan kızları Esther Heboyan anne-babasının anısını yaşatmak adına İstanbul'da geçen zamanlarını öyküleştiriyor. Tüm mübadele ve göç öyküleri gibi hüzünlü, yer yer de yüzde gülümsemeler yaratan bir kitap...


-Can Gürses'in ilk kitabı "En Güzel Günlerini Demek Bensiz Yaşadın"ı çok severek okumuştum, ikinci kitabı "Kırık Beyaz" ilkinin uyandırdığı duyguları ne yazık ki uyandıramadı. Bir şans daha verip ilginç olduğunu düşündüğüm "Ölüyordum, Geçerken Uğradım"ı satın aldım. Uzun soluklu bir Türkiye tarihi var kitapta, ilginç bir kurgu ile verilmiş. Birbirine çok aşık iki çiftin bir günleri 10 yıllık bir süreçmiş gibi ele alınmış ve bu süreç ülkenin tarihine paralel olaylarla bezenmiş. Çok emek verilmiş ve ciddi anlamda araştırılarak yazılmış bir kitap ama ne yazık ki beni biraz zorladı. Kitaptaki hiçbir duygu bana geçmedi, kahramanları sevemedim, belki de kitaptaki ülke tarihine damga vurmuş olayları defalarca okuduğum için bıkkınlık yarattı. Hasılı zorlanarak bitirdim kitabı. Fakat çok emek verilmiş ve muhtemel ki özellikle de gençlerin ilgisini ülke tarihi açısından çekecektir. Yolu açık olsun diyorum...


-"Dünyadan Aşağı", Gaye Boralıoğlu ile tanışma kitabım oldu. İşinde, eşinde, ilişkilerinde hep başarısız, hep kaybeden Hilmi Aydın'ın öyküsü, bir nevi yüzyıllar süren baba-oğlu çelişkisinin dillendirilmesi. Güzel ve akıcı bir dili var yazarın. Hilmi Aydın'dan yer yer nefret etseniz de kitap sizi sürüklüyor...

Bu aylık bu kadar. Ne diyelim, daha nicelerine diyelim...

1 Nisan 2018 Pazar

NİSAN GELDİ HOŞ GELDİ

Geride bıraktığımız hafta bol güneşli, bol etkinlikli ve keyifli bir haftaydı. Diğer haftalardan da aynı performansı beklemekteyiz. 

Salı akşamı Opera Sahnesi iki çello, bir arp ve iki soprano eşliğinde baharı karşıladı, biz de üçüncü sıradan alkışlarımız ve yüzümüze gülümseme olarak vuran mutluluğumuzla katkıda bulunduk. Nurdan Küçükekmekçi'nin sesi göksel tınılar taşımaktaydı sanki. 


Çarşamba büyük gündü, Ankara'dan sonra benim pembe elbiseli kız ikinci kez Antalya'da sahneye çıkacaktı :) Vakit gelince Octopus Kitap-Cafe'de toplandık. Sağolsun arkadaşlarım, öğrencilerim, eş-dost yalnız bırakmadılar. Arkadaşım Aylin Ayaz Yılmaz'ın moderatörlüğünde keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.  Ardından ben kitaplarımı imzalarken Opera'nın keman sanatçısı kuzenim de katılanların kulaklarına güzel nağmeler yolladı. Elbette ki "Kambersiz düğün olmaz"dı, Charlie de tüm nemrutluğuyla benimle birlikteydi. Aşağıdaki fotoğrafta "Size kaç kere söyledim, beni en sona bırakmayın" diye parmak sallarken görülmekte :)


Haliyle ertesi gün biraz akşamdan kalma modundaydım. Günü ayaklarımı uzatarak, çekilen fotoğrafları indirip sahiplerine yollayarak geçirdim. Güya dinlenecektim kafam iyice aşure gibi oldu ama bütün yorgunluklar böyle olsun, değil mi :)

"Kelebekler" filmi hakkında günlerdir sosyal medyada güzel şeyler okumakta idim. Zaten Tolga Karaçelik'in daha önceki filmleri "Gişe Memuru" ve "Sarmaşık"ı da çok beğenmiştim. O yüzden vizyona girer girmez soluğu sinemada aldım, iyi ki almışım. "İşe Yarar Bir Şey"den sonra bu aralar izlediğim en iyi filmdi diyebilirim. Gülerken hüzünlenip, hüzünlendiğinizi unutup tekrar güldüğünüz, yer yer absürd sahnelerle dolu ama o absürdlüğün bile tuhaf gelmediği, sıradışı oyunculukların büyülediği bir film olmuş. Hepsi müthiş oynamıştı ama özellikle Bartu Küçükçağlayan'a bayıldım. Bir de yanımdaki genç kız film süresince telefonunu kurcalamasa hoş olacaktı. Filmin kritiğini bile film esnasında internetteki bir siteden okudu. Bunları engellemek mümkün olmasa da filmi kaçırmayın derim.




Filmdeki en sıradışı sahnelerden biri buydu, açıklamasını yapıp spoiler vermek istemiyorum, gidin, izleyin ve sevin :)

Haftanın son etkinliği ise Cumartesi günü matinede izlediğim, Antalya Devlet Tiyatrosu'nun sahnelediği, Shakespeare'in "Windsor'un Şen Kadınları" isimli oyunu idi. Siz adına bakmayın, oyuncu kadrosunda tek bir kadın bile yoktu ama bu oyunda kadın olmadığı anlamına gelmiyor tabii ki, olmaz mı, vardı. Hem de şen kadınlar vardı :) Harika bir yorumla, son derece dinamik, yer yer interaktif bir oyun sergiledi oyuncular. "Sir John Falstaff" rolünde Selim Bayraktar farkı kesinlikle hissediliyordu, hele de Windsor'un şen kadınları tarafından tuzağa düşürülüp nehre atıldıktan sonra kurtulup başına gelenleri bir jazz şarkısıyla anlattığı bölüm olağanüstüydü. Fakat diğer oyuncuların hakkını asla yemek istemem, bazı sahnelerde kadın kılığında oynayan tüm oyuncular rollerinin hakkını vermişlerdi doğrusu. Ne diyeyim tiyatro hayatımızdan asla eksik olmasın, böyle güzel oyuncular da sağolsun, varolsun. 

En öndeki sırada üç tane yaşlı hanım oturuyordu, fuayedeki konuşmalarından anladığım kadarıyla Selim Bayraktar'ın yakını idiler. Nitekim yer yer sahneye laf atıp olur olmadık yerlerde heyecanla alkışlayarak bunu belli ettiler. Bir sahnede Selim Bayraktar'ın sahnenin dip tarafından göğsünün üstünde kayarak uç tarafa doğru gelmesi gerekti. Müthiş bir beceriyle aksaksız kayarak geldi ve belinden yukarısı sahne dışında kalacak şekilde durdu. Fakat yakını olan teyze o kadar heyecanlandı ki düşeceğini sanıp ayağa fırlayarak tutmaya çalıştı. "Korktun mu Ayşe teyze?" repliğini diğerlerinin arasına sıkıştırıverdi Bayraktar. Hasılı teyzeler oyuna ekstra neşe kattılar.

Aşağıdaki fotoğraf oyundan 15 dakika önce kapılar açıldığında sahnede gördüğümüz manzara idi, tüm ekip hiç kıpırdamadan onca zaman nasıl yattılar orada bilmem, iki dakikada bir sağa sola dönme ihtiyacı hisseden benim işim değil doğrusu. 


tiyatro çıkışı baharın tadını çıkarmaya Karaalioğlu Parkı'nda aldım soluğu. Erguvanlar açmış, sarı papatyalar keza. Deniz mis gibi ve park çok kalabalıktı. Falezlerin üstündeki bir masaya konuşlanıp aşağıdaki manzaraya karşı çay içtik:


Mart ayının son kitabını zorla bitirdim desem yalan olmaz, çok sıkıntı verdi içime. Nisan'ın ilk kitabı  da adını çok duyduğum ama ilk kez okuyacağım Gaye Boralıoğlu'na ait: "Dünyadan Aşağı". İlk 30 sayfası umut vadediyor.  Netflix'de yeni bir diziye başladım: "Rita". Danimarka yapımı bir dizi, isimleri Ikea ürünlerine benzeyen bir oyuncu kadrosu var. Rita bir öğretmen ama son derece sıradışı bir öğretmen. Öğrencileriyle harika olan dialogunu ne yazık ki kendi çocuklarında pek gerçekleştiremiyor. Dünyayı takmıyor ama kendinin bile farkında olmadığı içsel hüzünleri ve sorunları var. Okuldaki en iyi arkadaşı da genç irisi ve saf ama iyi niyetli bir genç kadın olan Hjordis. Okulun sürekli şort-pantolonlar giyen, sapsarı müdürü ile adını koyamadığı bir ilişkisi var. Elinden sigara düşmüyor ve yetişkin üç çocuğu olmasına rağmen şahane bir vücuda sahip. Ben çok keyif alarak izliyorum, size de tavsiye ederim.


Eh, daha ne yazayım. Bu kadar yeter. Ayrıca dışarda hava çok güzel, en sevdiğim parktaki baharsal değişimleri kontrol etmem gerekli, o yüzden müsaadenizle diyorum. Nisan ayımız çok güzel geçsin dilerim...

27 Mart 2018 Salı

SEVİYORUM İŞTE, VAR MI DİYECEĞİN :)

Ay imrendim, herkes listeleyip duruyor, benim başım kel mi? Ben de yazacağım:


Seni sen yapan en sevdiğin şeyler:

-Okumak,
-Yazmak,
-Seyahat etmek, bilhassa kızkardeşle seyahat etmek, gittiğin şehrin ara sokaklarında kaybolmak, yöresel yemeklerinden yemek ve de bol bol gülmek,
-Çocukların eve gelmesi, birlikte uzun kahvaltılar yapmak, sevdiğimiz lokantalara gitmek, yayılıp oturmak.
-Ankara'nın eski mahallelerini kızkardeşle dolaşmak,
-Fotoğraf çekmek, fotoğraf çekmekte kızkardeşle yarışmak, aklımıza estikçe birlikte selfie yapmak,
-Sadece dolaşmak niyetiyle kitapçılara girmek ve mutlaka en az bir kitap alıp çıkmak,
-Müze gezmek, müze satış mağazalarını denetlemek,
-Bale izlemek,
-Göksel Baktagir'den kanun dinlemek,
-Özel günlerde kutlama planlamak (Yılbaşı ve doğum günü tercihimdir),
-Oyun, opera, bale tanıtım kitapçığı almak ve biriktirmek,
-Yürüyüş yapmak (Bu aralar Cevriye izin vermese de)
-Gittiğim yerlerden, katıldığım etkinliklerden anı eşyaları toplamak,
-Kart yazmak ve almak,
-Postadan ve kargodan sürpriz zarflar, paketler almak,
-Aşurelik buğday, nohut ve süzme yoğurtla pişmiş yayla çorbası içmek,
-Yaprak sarması, etli keşkek ve karnıyarık yemek,
-Ayva tatlısına hayır dememek,
-Şamfıstığı ve badem yerken kendini kaybetmek,
-İçi likörlü, naneli ya da alengirli çikolatalar karşısında kendinden geçmek,
-Çok sevilen arkadaşlarla bir rakı sofrasını paylaşmak,
-Artık kapanmış olan Akman'da boza içmek,
-İstanbul'u keşfetmek,
-Köprüden geçerken Ortaköy yönünü seyretmek,
-Kuzguncuk'ta dolaşmak, vapura binmek, Galata Kulesi'nin duvarlarını okşamak,

-Tren yolculuğu yapmak,
-Beydağlarını seyretmek,
-Baharda narenciye çiçeklerinin kokusunu içime çekmek,
-Kaleiçi'nde dolaşmak,
-Sergi gezmek,
-Duvarlara resim asmak,
-Isabel Allende'nin yeni kitap çıkardığını duymak,
-Şiir okumak, iyi bir sesten şiir dinlemek,
-Klasik müzik konserine gitmek,
-Sinemada film ve iyi bir tiyatro oyunu izlemek,
-Sevdiğim makamlarda saz eserleri dinlemek,
-Lise arkadaşlarımla buluşmak,
-Blog yazmak, sevdiğim blogları okumak, blog dostlarımla haberleşip görüşmek,
-Hediye almak, hediye vermek,
-Başta leylak olmak üzere çiçekler, çiçek hediye edilmesi, çiçek satın almak, evi çiçeklerle bezemek,
-Evi canlandıracak dekoratif dokunuşlar yapmak,
-Kuş bibloları biriktirmek,
-Ayraç koleksiyonu yapmak,
-Albümlere, bilhassa eski fotoğraflara ve bilhassa kızkardeşle bakıp gülmekten katılarak yorum yapmak,
-Kızkardeşle telefonda konuşmak,
-Snoopy ve Charlie Brown karakterleri,
-Ege kıyıları,
-Falezler üstünde bir kafede Türk kahvesi içmek,
-Evim, ailem ve arkadaşlarım diyerek bitireyim, koridor yolluğu boyutuna ulaştı. Ne çok şeyi severmişim meğer :)
Haydi siz de listeleyin bakalım...

26 Mart 2018 Pazartesi

FİLMLER, FİLMLER, AGNES VARDA VE ÇELINÇ 13

Cumadan bu yana kendi Filmmor'un "Gezici Kadın Filmleri Festivali"ne adadım. Daha ferah ve havadar bir salonda izlemeyi tercih ederdim ama elimizdeki malzeme buysa kanaat etmekten başka çare yok. Yine de "Antalya Kültür Sanat"a bu tarz sanatsal ve kültürel etkinliklere evsahipliği yapmasından dolayı teşekkür etmek lazım. Cuma günkü ilk film bir İran yapımı idi: "Evin Sakinleri" ya da Farsça adıyla "Vilaie-Ha". İran-Irak savaşı sırasında cephedeki kocalarına yakın olmak için o civardaki evlere yerleşen bir grup kadın ve çocuğun yoksunluk içinde ve her an acı bir haber alabilecekleri beklentisiyle geçirdikleri günleri anlatan hüzünlü bir filmdi. Senarist ve yönetmen İranlı bir kadın, Monir Gheydi ve "Evin Sakinleri" de imza attığı ilk yapım. 

Hemen ardından Carol Mansour'un yönetmenliğini yaptığı bir belgesel izledik: "Filistin'i İşlemek". Farklı yaşam biçimlerine ve mesleklere sahip 12 Filistinli kadının sürgün öykülerinin ve bugünkü yaşamlarının anlatıldığı yapımda konu "Filistin nakışı" denilen bir işleme türü ve bunun kullanıldığı geleneksel giysi olan "thobe" üzerinden gidiyor ve hepsi de günün birinde ülkelerine kavuşacaklarını düşlüyor. Filmdeki kadınların en ilgi çekici olanı şüphesiz 60'lı, 70'li yılların ünlü Filistinli eylemcisi Leyla Halid idi. Ergenliğe adım attığım yıllarda başında poşusu, elinde makineli tüfeği ile çekilmiş fotoğrafı posterlerle sık sık karşımıza çıkardı. Özellikle 1971'deki 12 Mart muhtırası sonrası güvenlik tedbirlerinin olağanüstü arttırıldığı zamanlarda Leyla Halid'in bizzat olmasa da karıştığı komik bir anımız var. Tam bu zamanlarda dedem bir süreliğine memleketten yanımıza, Ankara'ya gelmiş, dönüşünde de yanına iki kuzenimi almıştı. Bindikleri otobüs il sınırında jandarmalar tarafından güvenlik amaçlı arama için durdurulmuş. Kimliklere bakmak için otobüse binen jandarma kuzenlerden birinin kimliğindeki fotoğrafı Leyla Halid'e benzetmiş.  Normalde benzemese de sanırım fotoğrafta bir miktar andırıyormuş, genç jandarma eri de işgüzar, kimliği alıp kuzenime aşağı inmesini söylemiş. 15-16 yaşındaki genç kız, haliyle telaşlanmış, korkmuş. Dedeme "Dede beni indiriyorlar aşağı" demiş. Dedem son derece rahat ve gamsız bir adamdı rahmetli, kulakları da biraz ağır işitirdi. "İn kızım in, hava alırsın" demiş. "Dede jandarmalar indiriyor beni" diye ısrar edince de "E iyi işte, yanına Meleği de al, beraber inin" demiş. Melek diğer kuzen. Sonuçta Leyla Halid'le kuzenin ilgisi olmadığı anlaşılmış iş tatlıya bağlanmış ama dedemin rahatlığına yıllarca hatırladıkça güldük. Perdede Leyla Halid'i yaşlanmış haliyle görünce bir kez daha hatırladım bu olayı, kendi kendime güldüm. 

Cumartesi günkü film yine bir İran filmi idi, "Annelik" ya da Farsça adıyla "Madari". Yine bir kadın yönetmenin Roqiye Tavakoli'nin yönettiği film yiğenlerine annelik yapan ve kendi yaşamını erteleyen bir genç kadını konu almıştı. Durağan bir filmdi, açıkcası çok sevmedim. Üstelik bir önceki film "İşe Yarar Bir Şey" olduğu için salon hayli dolmuş ve yeterince havalandırılmadan bu filme geçildiği için de havasız, sıcak ve rahatsız edici bir hale gelmişti. Yine de farklı bir sinema filmi izlemiş olduk. 

Dün festivalin son günüydü ve vizyondayken izleyemediğim Oscar adayı bir belgeseli izleme fırsatı buldum; Agnes Varda'nın "Faces, Places/Yüzler, Mekanlar" isimli şahane yapımını. Uzun zamandır bu kadar keyifli bir belgesel izlememiştim. Salonun basık havasını bile unutup kendimi Agnes Varda ve JR'ın peşinde, Fransa'nın şahane manzaralı yörelerine attım. 


Agnes Varda 1928 doğumlu, enerjisine bakılınca  inanması zor ama 90 yaşında. Fransız Yeni Dalga'sının en önemli yönetmenlerinden. Yıllar önce henüz küçük bir çocukken izlediğim "Le Bonheur/Mutluluk" filmini hiç unutmadım. Filmin konusunu net hatırlayamasam da sık sık karşımıza çıkan ayçiçekleri hep aklımda kaldı:


Agnes'in gençlik hali, ne şirin değil mi, yaşlılığı da şirin zaten, hoş huyunu suyunu bilmiyoruz, belki de huysuzdur ama görünüşü çok sempatik. Şu benim unutamadığım "Le Bonheur" ile Berlin'de "Gümüş Ayı" almış, fotoğraf o zamandan kalma. 


Filmden aklımda ayçiçeklerinin kaldığı kadar yok muymuş, afişte bile onlar var. "Faces, Places" belgeselinde de karşıma çıktı ayçiçekleri, zaten perdeye yansıyan her bir kare ayrı renkli, ayrı güzeldi. 2017 yapımı belgeselin yönetmeni Agnes Varda ama en büyük yardımcısı da fotoğrafçı JR. Birlikte gerçekleştiriyorlar bu şahane filmi. Çok da komik bir çift oluşturmuşlar:



Agnes ve JR, JR'nin fotoğraf için özel dizayn edilmiş karavan benzeri arabasıyla yola düşüyorlar (ben araba modelinden anlamam, her ne ise). Aracın arkasında fotoğraf çeken bir mekanizma var, oraya girip poz veren kişinin dev boyuttaki fotoğrafı aracın yan tarafındaki yarıktan dışarıya çıkıyor. Şöyle bir şey:


Bu araçla yola çıkıp Fransa'nın çeşitli yörelerine uğruyorlar ve buldukları ilginç, büyük mekanlara, orada yaşayan bazı insanların dev boyutlu fotoğraflarını yerleştiriyorlar. 


Şu mesela bir maden kasabası ve bu binalar zamanında madencilerin yaşadıkları evlermiş, yakın zamanda yıkılması bekleniyormuş. Agnes ve JR, zamanında madende çalışmış işçilerin fotoğraflarını büyüterek duvarlara yerleştiriyor ve böylece bir anı bırakmış oluyorlar.


Yıkım kararı alınan evlerden çıkmayı reddeden bir kadının evi burası ve onun direnişine hürmeten resmini evinin duvarına yerleştiriyor Agnes ve JR. Pencerenin önündeki kadının kendisi. 


Bu fotoğraf bir keçi çiftliğinden. Peynir yapımı için besleniyor keçiler ve hemen bütün çiftliklerde keçilerin boynuzları daha küçükkken yakılarak yok ediliyor, sebebi kavga edip birbirlerine zarar vermemeleri. Ama tek bir çiftlik boynuzları yoketmeyi reddediyor. Sahibi olan kadın "doğa keçileri boynuzlu yarattıysa öyle kalmalıdır" diyor. Agnes ve JR'de o çiftliğin hangarına bir keçi resmi yerleştiriyor.


Fransa kıyılarındaki bir plajda bulunan bu blok savaş zamanından kalma bir sığınak. Zamanında falezlerin üstündeymiş, yıkılma tehlikesi başgösterince plaja düşmesi sağlanmış ve düştüğü şekilde bırakılmış. Agnes ve JR bu blogun üstüne Agnes Varda'nın yıllar önce aynı plajda çektiği bir fotoğrafı yerleştiriyorlar. Ama ertesi gün bakmaya geldiklerinde yükselen dalgaların fotoğrafı alıp götürdüğünü görüyorlar.


JR, Agnes'in ayaklarını, ellerini ve gözlerini fotoğraflıyor ve onu bir yük treninin vagonlarına yerleştiriyor. Yukarıdaki fotoğraflardan birinde tankerin üstüne yerleştirilmiş göz Agnes'in gözü, bir diğer vagonda da komik, küçük ayakları vardı. 


Şirinliğe bakar mısınız?


Ve Agnesimiz son Oscar töreninde, nasıl imrenilesi. Filmi izlerken hep "böyle bir hayatım olmalı" diye düşündüm. Aç tavuk ve arpa ambarı rüyası tabii ki ama ikinci bir yaşam varsa neden olmasın ki :) Agnes'e uzun, sağlıklı bir ömür diliyor, görmeyenlere bu belgeseli mutlaka izlemelerini tavsiye ediyor ve şu 52 haftalık çelıncın 13. sorusunu da cevaplayarak kaçıyorum:

13. Hafta: Herhangi bir konuda kendinizi tutmanıza, çekinmenize ne sebep olur:

Yapım gereği atılgan, kavgacı, hakkını her pahasına arayan biri olmadım, olamadım. Olmayı çok isterdim ama yetiştirilme tarzım engel oldu. "Aaa sen cici kızsın, yakışıyor mu?", "Kimbilir sen ne yaptın da bu muameleyi gördün?" yakıştırmaları, "İdare et, sen akıllısın, büyüksün" tembihleri neticesinde hep idare eden, hoşgören kişi oldum. Bana bir şekilde iyiliği dokunmuş, hakkı geçmiş insanları kırmama isteği, dostlukları kaybetme riskini göze alamama duygusu ve empati kurabilme yeteneğim sebeptir diye düşünüyorum. Gelgelelim yaş ilerledikçe  hafiften cadılaşma eğilimi göstermeye başladım gibime geliyor, haydi hayırlısı diyelim...