.

.
.

18 Ekim 2017 Çarşamba

GÜN 21

Ne çabuk geçti 21 gün, ne çabuk bitti Graliçamın şalanjı. Ama durun yeni bir şalanjımız var, Graliçam sevdi bu işi, der ki: Tıklayın. Tıklamaya üşendiyseniz kısaca yazayım, her gün kendimizle ilgili bir bilgi yazacağız ama kısa, ama uzun. Maksat blogların şanı yürüsün, hareketlilik devam etsin. Haydi bakalım ya kısmet. 

Efendim, şalanjımızın son yazısına önemli bir işi yerine getirdiğimi söyleyerek başlayayım. Paldır küldür yaptığım kahvaltıdan sonra hemen hazırlanıp festival biletlerinin satıldığı AKM binasına doğru yola koyuldum. Her ne kadar festivalin tadı biraz kaçtı, adı değişti, ulusal yarışma kaldırıldı ise de yine de yılın bu zamanında salondan salona koşup ardarda film izlemek alışkanlık yaptı, vazgeçemiyoruz. Bu yıl film sayısı da, salon sayısı da azaltılmış. Eskiden numaralı bilet alarak izlediğimiz ve alıştığımız AVM salonlarında gösterim yok. Tüm gösterimler Kültür Merkezi'nin iki salonunda-ki çoğunlukla küçük salonda-bir de henüz yerini saptayamadığım park içi açık hava tiyatrosunda. Pardon mutfak temalı birkaç film de yine parkın içindeki meşhur bir restoranda, bak bunu cidden merak ediyorum ne menem bir şey olacak. Ben yarışmaya katılan tüm filmler için bilet aldım, önceki yıllarda da daha sonra görebilme olasılığımız olduğu için ulusal yarışmaya katılan yerli filmlerden ziyade gişesi olmayan yabancı filmlere itibar ederdik. Bu yıl zaten seçeneğimiz yok, ne varsa onu izleyeceğiz. Toplamda 15 film izlemeyi planlayıp ona göre bilet aldım ama süreç içinde fikrim değişebilir. Bilet fiyatları makul, hatta ucuz. İndirimsiz 5, emekli-öğrenci-öğretmen için de 3 lira. Buraya kadar güzel de yerlerin numarasız oluşu biraz sıkıntılı. Erken gidip kapı önünde uzayan bir kuyruğa girmek gerekiyor. Eh, hamama giren terler deyip buna da katlanacağız. Haftaya pazartesiden itibaren mesaim başlıyor, şimdiden hayırlı olsun. 

Bilet almam biraz sıkıntılı oldu, ilk gün olduğu için sistemde aksaklıklar meydana geliyor, biletlerin hazırlanması zaman alıyor. Tüm festival süresince izleyeceklerimin biletlerini toptan aldığım için epeyce bekledim. Liste yapıp gitmeme rağmen önce eksik verildi biletler, sonra tekrar girildi sisteme derken uzadı da uzadı. Sonunda elime alınca kontrol etmek amaçlı hemen dışarıdaki cafeye oturdum. Bir kahve söyleyip listemle biletleri karşılaştırdım, sorun yoktu. Kahvemi içtim, biletlerimi toparladım ve otobüse atlayıp eve döndüm. Bir kahve daha yapıp "Juana Ines" isimli dizinin 2. bölümünü izledim. Juana Ines gerçek bir kişilik, 1600'lü yıllarda Meksika'da yaşamış bir kadın. Gayrımeşru bir çocuk ama kendini müthiş geliştirmiş, 3 yaşında okumayı öğrenmiş, daha ileriki yıllarda 5 dil konuşmaya başlamış, bilgisiyle sınanıp valinin kızına öğretmenlik yapıyor ama engizisyon rahibi kıza takıyor kafayı ve onu zorla ve hileyle bir manastıra rahibe olarak yolluyor. Henüz dizide bu safhadayım ama kadının hayat hikayesini araştırdığımda manastırda dahi okuyup kendini geliştirdiğini, büyük bir kütüphaneye sahip olduğunu ama engizisyonun kendisiyle uğraşmaktan vazgeçmediğini öğrendim. 40'lı yaşlarında vebadan ölüyor, şu anda Meksika'da bazı banknotların üstünde resmi varmış. İlgiyle izliyorum. 

Juana Ines'i manastırdaki dertleriyle başbaşa bırakıp kargo yollamak üzere tekrar çıktım evden, köşedeki PTT şubesine uğrayıp kargoyu postaya verdim. Bir gün önce mangalda közlenen minnak parmağa bakım yaptım, biraz kitap okudum derken akşam oldu. Yemekti, bulaşıktı, şuydu, buydu derken vakit ilerledi. Yazıyı bitirip kitabıma dönmek niyetindeyim. Bu ay verimsiz geçiyor, 3. kitap hala elimde sürünüyor. Gidip hatırını alayım, kırılmasın bana.  Yeni şalanjlarda, yeni yazılarda görüşmek üzere efendim. Bizleri canlandırdığı için Graliçama sonsuz teşekkür. 


Günün fotoğrafı festivale hazırlanan Cam Piramit'ten

17 Ekim 2017 Salı

GÜN 20

Hafta başı biraz hızlı geldi ve biraz çetrefilli.

Sabahın rutin işlerini bitirmiş, makineye çamaşır atmış, onlar yıkanırken kahvemi elime alıp Netflix'in yeni dizisi "Hanedan"ı izlemeye başlamıştım ki ani bir karar verdim. Günlerdir geçmeyen minnak parmaktaki pedikür yarasından gelen sızı sinyalleriyle telefonu elime aldım ve bir özel hastaneden Cildiye Servisi için randevu istedim. Saat 16.00 için uygun dediler. O vakte kadar diziyi izleyip bitirdim, yıkanan çamaşırları astım, Film Festivali için izlenecekler listesi yaptım-zaten fazla seçenek de yoktu bu yıl-biraz şeker patlattım ve sonunda hazırlanıp yola çıktım. Otobüs tıklım tıklımdı, o kalabalıkta sandaletli ayağımdan taşan minnak parmağı korumak için ne yapacağımı şaşırdım. Zira kimse kimsenin umurunda değil, çarpıyorlar, omuzluyorlar, itekliyorlar, ayaklara basıyorlar. Otobüsün ön tarafına yığılıp "Biraz ilerler misiniz?" deyince çemkiriyorlar, hasılı zaten yetersiz olan toplu taşım kültürü hepten yok olmuş. Üstüne üstlük hala yaz sıcağının hüküm sürdüğü şehirde otobüsün kliması kapalıydı, o kalabalıkta saunadan hallice, çalkalana çalkalana yol aldık. Sonunda menzile ulaşıp indiğimde derin bir nefes aldım. 

Giriş işlemlerini halledip avuç okuma makinesine elimi de öptürdükten sonra doktorun yanına çıktım. Pek narin, hoş bir hanımdı, hem de güleryüzlü. Bana bunlarla gelin ki hastane ve doktor korkumu yeneyim. Bakar bakmaz anladı durumu, "maalesef oluyor pedikürde böyle kazalar" dedi ve o bölgenin koterle yakılarak yokedilmesi gerektiğini söyledi. Vay canına, ben de 15 gündür denemedik ilaç bırakmamış ve neden iyi olmadığına dair kafamda binbir türlü felaket senaryosu güncellemiştim. Meğerse koter dışında çözümü yokmuş. Koter için gereken işlemleri yaptırıp müdahale odasına alındım. Pek genç ve pek şirin üç hemşire eşliğinde minnak parmak önce iğne ile uyuşturuldu, sonra da mangal partisine geçtik. Esasen kısa ama oldukça acılı bir süreçti fakat doktor hanım ve hemşirelerle geyik döndürdüğümüz için fazla etki etmedi. İşlem sonunda pedikürcümün vücuduma ilave ettiği ekstra parçadan kurtulmuş, kendisinin kulaklarını epeyce çınlatmış ve cüzdanca bir miktar eksilmiş olarak ayrıldım hastaneden. Ama ağrı geçmişti, cüzdanın tamamına değerdi. Kuş gibi hafiflemek böyle bir duygu olsa gerek. Öyle ki eve dönerken alışveriş yapıp iki ağır poşet bile taşıyabildim. 

Akşam yemeği için sadece brokoli haşladım, önceki günden kalanlar yeterliydi. Yemekten sonra da Deniz Baykal'ın hastalığı hakkında yeterince bilgilendirildiğime kanaat getirip salona geçtim, yine Netflix'den bir bölüm "Juana Ines" izledim. Sonra da elime kitabımı alıp yatmaya gittim ama o kadar yorulmuşum ki on sayfa bile okuyamadan uyuyup kalmışım. 

Günün fotoğrafı Antalya'dan gelsin:


16 Ekim 2017 Pazartesi

GÜN 19

Ha gayret, az kaldı :)

Günlerden pazar ise tembellik bütün güne yayılabilir, kahvaltı bulaşıklarını kaldırmak dışında hiçbir şeye elimi sürmedim, ha bir de bulaşık makinesini çalıştırdım o kadar. Çalışırken bile pazar günleri iş yapmayı sevmezdim, çocukluktan kalma bir bezginlik hali. 

Öğleden sonra sinemaya gitmeye karar verdik, Sarı Kutu'nun lütfettiği biletleri kullanalım diye. Hazırlandık çıktık evden, durağa gider gitmez otobüs önümüzde durdu, şaşırtıcı, hiç böyle "armut piş. ağzıma düş" olmazdı. Haliyle erken gitmiş olduk. Önce kahve içtik, sonra ben D&R'a daldım ve Meryl Streep'in hayatına anlatan bir kitap aldım. Ardından da Polaris'e girdim, niyetim bir açık, bir kapalı ev terliği almaktı. İkisini de buldum, kasaya gittiğimde açık olanın barkodu bulunamadı. "Orhan bey, bakar mısınız, standda aynı terlikten var mı?", 10 dakika kadar bekledik, Orhan Bey bulamadı. Sonra bizzat Leylak Hanım gidip baktı, yine bulamadı. Sonra "Mizgin hanım, arkadan şu terliğin barkodunu getirir misiniz?". Mizgin hanım gitti gelmez, o Mizgin, biz bezgin 10 dakika daha bekledik. Bu arada filmin başlama saati geldi gelecek. Haliyle önümüze başka müşteriler geçti, sonunda barkodu bulunamayan terlikten vazgeçtim, kasada duran pantolon çoraplarından bir tane alıp ödemeye geçtim ama çorabın barkodu da okunamadı. Hay bin kunduz! Ondan da caydım, kapalı terliği öderken Mizgin hanım barkodla geldi ama bende heves kalmamıştı, mağazaya bağışladım. 

"Cingöz Recai" filmine girdik. Renkli, hareketli, görüntüleri güzeldi ama biraz karikatürize geldi, sanki olmamış, oturmamış bir şeyler vardı. İmirzalıoğlu yapmacık kalmıştı biraz Cingöz Recai olarak. Haluk Bilginer'in adını jenerikte görmesem Herodot Cevdet rolündeki Hasan Kaçan sanacaktım, öylesine benzemiş. Yine de sıkılmadan izledik, özellikle tepeden Boğaz görüntüleri ve Petersburg'daki çekimler pek ağız sulandırıcıydı. Evde oturmaktan iyiydi diyerek çıktık salondan. 


Sinemadan çıktığımızda yemek saati olmuştu, gelmişken burada yiyelim dedik ve girip oturduk bir yere. Pek gevşek bir garsona denk geldik, eli işte gözü oynaşta cinsinden. Hatta menü isteyen iki müşteriye tek menü getirdi, ikinciyi isteyince de "Al" diyerek attı masaya menüyü. Müşteriler de anında kalkıp gitti. İşini ciddiye almayan insanlardan çok rahatsız oluyorum, ne iş yaparlarsa yapsınlar, edebiyle yapsınlar. 

Şalanjın son pazarını da böylece tarihin tozlu sayfalarına emanet ettik (Herodot Cevdet'ten bahsettim ya, çağrışım yaptı). Haydi kalın sağlıcakla, son iki günde görüşmek üzere...

15 Ekim 2017 Pazar

GÜN 18



Bu aralar sabahın rutin işlerini bitirdikten sonra kanepeye uzanıp açık pencereden mavi gökyüzüne, esintiyle kıpırdayan çınar yapraklarına ve sallanan perdelere bakarak hiçbir şey düşünmeden yatıyorum. Bazen birkaç sayfa kitap ya da tabletten biraz şeker patlatma da eşlik edebiliyor bu keyfe. Bir zaman sonra artık o pencere kapalı olacak, çınar yaprakları bahara kadar ağaca veda edecek ve mavi gökyüzünün yerini ara ara bulutlar alacak, o yüzden tadını çıkarmak lazım hâlâ havalar yazdan kalma iken. 

Cumartesi günü  de bu pencereli kanepeli keyiften sonra aniden aşka gelip elektrik süpürgesini çıkardım. Elektrik süpürgesi dediysem şu günlük kullanılan uzun saplı, hafif ve genellikle Fakir olanlardan :) Diğerini daha kapsamlı bir temizlikte kullanıyorum ya da bu iş için gelen yardımcı kadın kullanıyor. Taktım fişe ve başladım süpürmeye, bir yandan da düşünüyorum. Ben çok küçükken evde elektrik süpürgesi yoktu. Annemin en çok istediği ev araçlarından biriydi bu ama alınana kadar birkaç yıl geçecekti. Özellikle de bayram arifelerinde ya da bahar temizliği gibi büyük temizliklerde pek hasretini çekerdi. Sonunda çözüm bulundu. İki sokak ötede oturan bir aile dostumuz vardı, Ayşe Teyze. Aynı zamanda babamın ilkokuldan sınıf arkadaşı olduğu için kardeşimle bana hitap ederken "Halasının Kuzusu" derdi. İşte onların vardı elektrik süpürgesi, sanırım Hoover marka: "Ho ho ho Hoover/Süpürür, döver/Heryeri temizleyen/Hoover Hoover Hover". Zaten başka da marka yoktu henüz piyasada, görünüm de tek tip. Yeşilimsi bir bej rengi, süpürge kısmı şişmanca ve irice bir üçgen, upuzun bir sap ve sapın alt tarafında, açıkta toz torbası. Hatırladığım bu. Evet, buldum Google'de aratıp, doğru hatırlıyormuşum:


İşte böyle günlerde Ayşe Teyze'nin Hoover'i bize evci çıkardı. Babam kutsal emaneti almaya gider ve Ayşe Teyze'nin tembihleri eşliğinde dönerdi: "Aman dikkatli kullanın", "Nermin çok dikiş diker, yerde iğne olmasın, toz torbasını deler", "Uzun süre çalıştırmayın, motor yanar" şeklinde tembihlerdi bunlar. Böyle günlerde zaten evde yaşanan büyük kaosa bir de elektrik süpürgesi sorunsalı eklenirdi. "Oraya basma", "Koltuğa oturma yeni sildim", "Dolaşıp durmayın ortalıkta", "Temizle, kafanı çevir yine kirlensin", "Sen de boş durma, tozları al" gibi havada uçuşan sinir katsayısı yüksek sözcüklere, "Bakın bakayım yerde iğne var mı?", "Sen dokunma süpürgeye, ben çalıştırırım", "Ay, ısındı mı ne?" şeklinde endişe katsayısı yüksek olanlar da eklenirdi. Annem önce ot süpürgeyle halıları süpürürdü Hoover'in tombul uyluğuna iğne batmasın diye :) Ardından törenle elektrik süpürgesi çalıştırılırdı, normalde temizlik yaparken nerelere kovalayacağını şaşıran annem aletin başına bir iş gelirse diye ilk yardım ekibi olarak babamı mutlaka yanında isterdi. Sonra halılar üzerlerinden geçen Hoover'in sağladığı temizlikle mutlu olur muydu bilmem ama annem mutlu olurdu, süpürge özenle toparlanır ve yine babam eşliğinde evine yollanırdı. Annem bu temizliği çok severdi ama benim hayallerimde ve koku hafızamda şu vardır. Nedendir bilmem çocukluğumda daha çok kar yağar ve daha çok yerde kalırdı, muhtemel ki vasıta ve bina azlığından. Arka balkona yığılan tertemiz karları annem bir küreğe toparlar, salonun ortasında serili emektar, göbekli kırmızı halının üstüne serper ve ardından süpürmeye başlardı. Karın ıslaklığıyla halı parlar, hele de süpürge yeniyse ortaya temizlikle birlikte tuhaf, hoş bir koku yayılırdı. Bayılırdım o görüntüye de, kokuya da.

Nereden nereye geldim ya, klavye gevezeliği böyle bir şey olsa gerek. Ne diyordum, hah elektrik süpürgesi açmış ve ortalığı süpürmüştüm, evet. Bütün odaları süpürdükten sonra "Acaba toz da alsam mı?" diye küçük bir tereddüt yaşayıp vazgeçtim :) Gidip mutfağı toparladım ve yaprak sarmaya karar verdim. Yapraklarla biberleri ve içi hazırladım, bir tepsiye yerleştirdim, "This Is Us"un 3. bölümünü açtım ve geçtim tepsimle karşısına. Onlar geçmişle gelecek arasında gidip gelirken ben de biberleri doldurdum, yaprakları sardım ve diziyle senkronize olarak bitirdim. Tencereyi ocağa, kitabımı da elime alıp köşeme çekildim. 

Doğrusu sarmalarım nefis olmuştu, akşam yemeğinde lüplettik :) Yemekten sonra kendime bir kadeh şarap koydum, biraz badem kavurdum ve yine kitabıma döndüm. Bir cumartesi günü de böylece tarihe karışmış oldu...

14 Ekim 2017 Cumartesi

GÜN 17

Kahvaltı hazırlarken akşamdan içilip tezgahın üzerine bırakılmış yeşil soda şişesini görünce babamın çocukluğumda-daha çok bizi kızdırmak için-durmadan tekrarladığı bir şarkıyı hatırladım ve istemsizce mırıldanmaya başladım:

"10 yeşil şişe duvarda asılı
Fakat bir yeşil şişe kazara düşerse
Kalır 9 yeşil şişe duvarda asılı.
9 yeşil şişe duvarda asılı
Fakat bir yeşil şişe kazara düşerse
Kalır 8 yeşil şişe duvarda asılı
8 yeşil şişe duvarda asılı
............"

Bu böyle duvardaki bütün yeşil şişeler kazara düşene kadar devam eder tam hepsi sıfırlandı diye rahat bir nefes alacağımız sırada babam tekrar başlardı:

"1 yeşil şişe duvarda asılı
Fakat bir yeşil şişe yanına gelirse
Olur duvarda asılı 2 yeşil şişe
............"

Biz "imdaat" diye bağırıp çoğu zaman odayı terketsek de babam bıyık altından hınzır bir gülümsemeyle devam ederdi yeşil şişeleri düşürüp tekrar yerine asmaya. Yeşil şişeler gibi bir de kurbağa tekerlemesi vardı ki o ayrı bir çıldırma mevzuuydu:

"Damdaaan düştü bir kurbağa
Onu buldu bir asker ağa
Aldı götürdü mezarlığa
Gömdü onu toprağa
Ve mezar taşının üstüne
Şu acıklı sözleri yazdı:
Damdaan düştü bir kurbağa
Buldu onu bir asker ağa
Aldı götürdü mezarlığa
Gömdü onu toprağa
Ve mezar taşının üstüne 
Şu acıklı sözleri yazdı:
Damdaan........"

Sizi de bayıltmadan Cuma günü neler yapmışım bir hatırlayalım. Öğlene kadar tek yaptığım avarelik oldu. Sonra ani bir kararla hazırlanıp arkadaşımı görmeye gittim. Öğleden sonraları eczacı olan kızının eczanesinde oluyor genellikle ona yardım için. Kahveler, çaylar içtik, sohbetler ettik, parmağım için kantaron yağı ve yeni bir pomat aldım. Sonra başka bir arkadaş katıldı bize. Doğduğunu bildiğimiz çocukların çocuklarını sevdik falan, yani bir nevi eczane kabul günü yaptık gelen giden hasta reçetelerinin arasında. Oluyor öyle bazen, eczane her zaman ilaç mekanı değildir, bazen de sohbet mekanı olabilir. 

Uzun ve kalabalık bir otobüs yolculuğuyla eve döndüm sonra, bereket oturuyordum, yoksa halim haraptı. Mutfakta beni temizlenmiş balıklar ve hazırlanmış salata bekliyordu, hemen ocak başına geçtim. Yemekten sonra da laptopumu kucaklayıp salonda "İstanbullu Gelin" izlemeye gittim. Lakin ikide bir kopan internet deli etti beni. İki kere Superonline'ı arayıp durumu bildirdim. Düzeltmeye çalışıp yapamadılar, arıza kaydı aldılar. Bir haftada bu üçüncü oluyor. Sonra sabah mesaj geldi. Apartman girişine kadar sorun yokmuş, apartman içi kontrol için elektrikçi çağırmalıymışız. Böyle bir şeyi de ilk defa duyuyorum. Her şeyin arızasında da kabahatli biz oluyoruz, firmalar sütten çıkmış ak kaşık mübarek. Şimdilik durum stabil, akşam yine aynı kopmaları yaşarsak ne yaparız bilmiyorum ama şunu biliyorum ki bıktım.

Yeni bir kitaba başladım, tuhaf bir ismi var: "Obabakoak". Bernardo Atxaga isimli Bask bir yazara ait. Henüz tam olarak kavrayamadım konuyu, yeni başladım. Oldukça hacimli bir kitap, bakalım neye benzeyecek. Aşağıda sizler için Mualla fincanımla birlikte poz veriyor. Mualla "Define Seramik Atölyesi"nin bir ürünü, kendisi sevilen bir arkadaşımız :)


Yarına görüşmek dileğiyle...

13 Ekim 2017 Cuma

GÜN 16

16, çok sevdiğim bir rakamdır. Çocukluğumun en güzel zamanlarını geçirdiğim evimizin daire numarasıydı. İşin tuhafı evlendikten sonra oturduğum evlerin-şimdiki hariç-hiçbirinin kapı numarasını hatırlamıyorum, üstelik hepi-topu 3 tane ev değiştirdik ama öncesinin tamamı aklımda. 22-69-16 ve 27. Edip Cansever'in dizelerinde olduğu gibi, "Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk/Hiçbir yere gitmiyor".

Efendiim sabah ağrıyan dizime ve hâlâ kendini toparlayamamış parmağıma söylenerek kalktım. Her ikisine de gereken şefkati gösterip bakımlarını yaptıktan sonra aynı şefkati mideme de göstermek üzere kahvaltı hazırladım. Geceleri diş gıcırdatma adetim var ve teklif edilen hiçbir aleti almaya bile teşebbüs etmedim, zira takar takmaz çıkaracağıma eminim, bari masraf etmeyim. Hâl böyle olunca, hele de biraz kafam karışıksa artık ne biçim gıcırdatıyorsam sabah çenemin ağrısıyla uyanıyorum. Yakında cümle dişlerim sürtünme ile eriyip yok olacak diye korkuyorum. Zaten ağzımın içinde orijinaliyle kalabilmiş toplam 3-5 diş var, onlar da elden gidecek. Mevlam cümle dişleri, köprüleri, kaplamaları ve dolguları her türlü olumsuz dış etkilerden korusun. Topluca "amin" diyelim lütfen :)

Nereden geldik buraya, ha çenem ağrıyordu, ağrısa da kahvaltımı ettim, ne yani çenemiz ağrıyor diye aç mı kalacaktık :) Sonrasında canım hiçbir iş yapmak istemedi. Esasen etrafın biraz süpürülmeye, toz alınmasına ihtiyacı vardı ama benim istirahat ihtiyacım onlardan daha fazlaydı. Temizlik konusunda sadece klozet ve lavaboya torpil geçtim, sonra da kitabımı elime alıp oturdum. "Günden Kalanlar"ın okunmamış 20 sayfasını da hatmedip bitirdim. Güzeldi, baş uşak Stevens çok ilginç bir karakterdi, sevdim. Üstelik aslında kızmam gerekirken sevdim. Arayı soğutmadan da filme geçtim. Anthony Hopkins canlandırmış Stevens'i, Miss Kenton rolünde ise Emma Thompson vardı ve ikisi de kelimenin tam anlamıyla döktürmüştü. Filmin senaryosu yazılırken kitaba oldukça sadık kalınmış, James Ivory'i de iyi bir yapıt çıkarmış. Jack Lewis'i oynayan Christopher Reeve'yi sağlam ve sağlıklı görmek hüzünlendirdi biraz, dağ gibi adamın yaşamı dramatik bir biçimde sona erdi gitti, yazık. 



Filmi yarıladığımda telefon geldi ve artık yılan hikayesine dönen buzdolabımız için yeni bir teknik eleman gelmek üzere olduğunu bildirdi. Çok geçmeden de kapıdaydı. Ölçtü, biçti, inceledi ve dedi ki, ne dedi, bilin bakalım? Bildiniz, "dolapta sorun yok" dedi. Daha doğrusu başlangıçta olan sorun 2. parça değişiminden sonra düzelmiş. Esasen olması gereken soğutma derecesine hâlâ düşmediğinin kendileri de farkındalar ama sanırım dolap doğuştan o dereceyle doğmuş, o yüzden daha aşağıya düşemiyor ve bunu da itiraf etmiyorlar. Ne diyelim, en azından bu seferki eleman diğerlerine göre daha makul ve mantıklı, müşteriye hitap etmeyi bilen, işinin ehli biriydi. Kaderimize razı olduk ve yolculadık elemanı, dolaba da "geçmiş olsun yavrum, bu sondu. Bundan sonrası sen sağ, ben selamet, nasıl biliyorsan öyle yap" dedik. Gidip kendimi kanepeye attım, 10-15 dakika kadar kestirmişim. Sonra da mercimek çorbası pişirdim. Filmin kalan kısmından bir miktar izledim, 45 dakikalık son bölümü yemekten sonraya bırakıp sofrayı hazırladım. 

Yemek sonrası filmi izleyip bitirdim. Ardından "This Is Us"ın 2. sezon 2. bölümünü izledim. 3. bölüme de geçtim esasında ama altyazı ile görüntü arasında senkron tutmuyordu, bilahare izlemek üzere kapattım laptopu. Şimdi de oturdum bunu yazıyorum. 

Ve artık açıklamak zamanı geldi sanırım, çoğunuz da öğrendiniz eminim. Esasen ben piyasaya çıkış tarihine kadar bekleyecektim ama madem ifşa oldu bilmeyenler de öğrensin. 20 Ekim'de kitabım çıkıyor: "Mutfağın Hatıra Defteri". Adına aldanıp yemek kitabı sanmayasınız ama çıkış noktası yine de mutfak ve yemekler olan bir nevi anı-kurgu kitabı. Yüreğimi titreten, heyecanlandıran bir olay. Asla yazarlık iddiam yok ama geride bir dikili ağacın olsun derler ya, benim de yazılı bir kitabım olacak böylece. Hem de bazı şeyler sonsuza kadar unutulmamış olacak. Okuyacak olursanız umarım seversiniz:




12 Ekim 2017 Perşembe

GÜN 15

Vay canına, son haftaya girdik bile, Graliçam ne iyi ettin bu şalanjı, özlediğimiz blogları okur olduk sayende.

Sabahın tüm rutin işlerini bitirmiş evin içinde "ah minnak parmağım, vah minnak parmağım" diye dolanırken pedikürcüm aradı, "gel bir bakayım şu minnağa" dedi. Hem ben, hem minnak hazırlanıp çıktık. Önce kuaföre uğradık, sonra pedikür salonuna yollandık. Vahim bir durum yokmuş, minnaka bakım yapıldı, temizlendi, nisbeten rahatladı. Gitmişken minnakın pomatları yüzünden bozulan ojeler yenilendi, böylece ayrıldık.

Hazır yakına gelmişken Müze'ye gitmeye karar verdim. Müzemizin yeni misafiri (aslında misafir değil, kesin dönüş) Herakles Lahdi'ni göreyim dedim. Müzeye gitmeyi çok severim, hem sergi alanı şahanedir, hem de bahçesi ve baharda üstünden mor salkımlar sarkan kameriyeli bölümü. Önce satış mağazasına baktım, kayda değer bir şey bulamadım. İşletmesi el değiştirmiş ve yeni satışa sunulan ürünler kitsch ötesi, üstelik çok pahalı. Mor, turuncu, yeşil, bordo renkte tanrı kafaları var yahu, rengarenk büst replikaları yapmışlar, alıp çöpe atasım geldi. Onun yerine kendimi dışarı attım. Baktım yan taraftaki sergi salonunda Antik Takı Sergisi var, gezeyim bari dedim. Orada da ilginç bir şey bulamadım, fiyatlar da el yakıyordu, "Hadi canım, seni müze paklar" diyerek müzekartımı okutup girdim içeri. 

Müzede en çok Tanrılar, Heykeller ve Lahitler Salonlarını severim, doğruca oraya daldım zaten. İnanılmaz güzellikte ve görkemde heykeller sergilenir, hemen hemen hepsi Side ve Perge kazılarından. En sevdiğim heykel aşağıdaki "Dansöz":


Sonra devam edelim efenim:

 Bakmayın kolunun olmadığına, kendisi baştanrı olur, Zeus Hazretleri :)


Apollon 


Ve ülkesine kesin dönüş yapan Herakles Lahdi

1960'larda Perge kaçak kazılarından yurtdışına kaçırılan ve İngiltere'de restorasyonu yapıldıktan sonra İsviçre'ye sokulmak istenirken gümrüğü takılan lahit yapılan anlaşmaların sona ermesiyle bir süre İsviçre'de sergilenip Türkiye'ye iade edildi geçenlerde. Hakikaten güzel bir lahit ama biraz sonra göreceğiniz kadar değil bence. 

Ve Herakles yani Herkül
Kendisi de lahdi gibi uzun süren bir yurtdışı macerası sonrası birkaç yıl önce vatana avdet etmişti.


Yukarıda bahsettiğim lahit, bu nasıl ince bir işçiliktir, aşağıda detay çekimler:




Mermer bu kadar ince nasıl işlenir, insanın aklı almıyor


Güzeldi valla, geçen yıllarda Opera sanatçıları Lahitler Salonu'nda konserler verirdi,  nasıl güzel bir ortam olurdu anlatamam. Son zamanlarda yapılmaz oldu.

Müzeden çıktıktan sonra eve kadar yürüdüm, ara ara bir yerlere oturup dizime şefkat gösterdim. Mahallenin marketine uğrayıp makarna, şalgam suyu, ekmek ve mercimek aldım, kendimi eve zor attım. Makarna pişirmek ve sofra kurmak dışında da başka bir işe el sürmedim, yoruldum yahu :)

Efendim perşembe günü buzdolabımızı ziyaret için yeni bir eleman gelecek, kendisi bugün arayıp randevu aldı, buzdolabına sormadan olur dedim ama umarım kızmaz. Gariban dolap da bıktı bu işten, dolabın sahipleri de. Görelim bakalım ne söyleyecek bu seferki. Haydi kalın sağlıcakla...