.

.
.

21 Mayıs 2026 Perşembe

KÖPRÜDEN ÖNCE SON ÇIKIŞ

Bu hafta köprüden önce son çıkış misali arkadaşlarla vedalaşma buluşmaları ayarladım. Dün bunlardan birinden dönerken bindiğim otobüs hayli kalabalıktı. Bir süre ayakta bekledikten sonra inen birinin yerine oturdum. Aynı koltuktaki kadın yakında ineceğini söyleyerek beni cam kenarına yönlendirdi. Hemen sol yanımızda da uzun boylu, hayli zayıf, avurtları çökmüş yaşlı bir adam düşmemeye çalışarak ayakta dikiliyordu, kulaklarında kulaklık, artık müzik mi dinliyor, biri arar diye telefonunu hazır mı bekletiyor bilemedim. Bir durak sonra yanımdaki kadın inmek için kalktı ve ayaktaki yaşlı adama oturmasını önerdi, herhangi bir hareket olmayınca bir kez daha önerdi. Sen misin otur diyen, adam bir celallensin, kulağında kulaklık olduğu için ses tonunu da ayarlamıyordu muhtemelen, başladı bağırmaya: "Sen bana ne karışıyorsun hanımefendi, ister otururum, ister oturmam". Kadın, "Yorulmayın diye söyledim" diyor, adam bir daha bağırıyor: "Ispat ediyorsun". Kadın diyor, "Ispat değil ısrar ediyorum". Neyse ki durağa geldik, kadın indi de adam daha fazla bağırıp çağıramadı. Geçen günkü otobüs yolculuğumdan sonra bunu da yaşayınca anladım ki yaşlanmış da olsa erkekler kadınların verdiği yere oturmayı kendilerine yediremiyorlar. Ayakta gidin o zaman, şeytan azapta gerek 😬 Gördüğünüz üzere otobüs yolculuklarında bile psikolojik ve sosyolojik çıkarımlar yapma konusunda rakip tanımıyorum 😂

Bu otobüse binmeden önce kedi suyu içtim:

Otobüsü beklerken de gökyüzüne uzanan jakaranda dallarını izledim, mor bir rüyaya benziyorlardı, eskiyen çiçeklerini de yere sermişlerdi.

Jakaranda; bana Latin Amerika ülkelerini hatırlatıyor. Bu şehre gelmeden önce bildiğim ağaçlar da, isimleri de sınırlıydı. Çam, çınar, kavak, çiçeklilerden leylak, iğde ve akasya, bir de meyveler. İlk kez Denizli'ye gittiğimde nar ağacı görüp bakakalmıştım çiçeklerine. Sonra Antalya'ya geldim ki vay anam vay, ben ağaç mı görmüşüm, bilmişim şimdiye kadar. Narenciyeler, mercan ağaçları, Kıbrıs akasyaları, fırça çalıları, yalancı orkideler, oya ağaçları, ismine hayran gülibrişimler, pavlonyalar, duvak ağaçları, erguvanlar, manolyalar, ağaç menekşeleri ve yaz geliyor haberiniz olsun diyerek mor bir bulut gibi salınan jakarandalar. Bahar şahane mevsim de bu sene bir türlü ortamını bulamadı. Dün bir yağmur, sel oldu aktı ortalık. Dolu indirdi bir ara, sen ne biçim Mayıssın cicim, geçen yıl bu vakitler sıcaktan patlayıp dururduk, şunları yazarken sırtımda hırka var, ayıptır ayıp.

Şimdi bu ağaçları bırakıp da Ankara'ya gidilir mi? Acaba kendini bana saklayan halen açmış durumda leylak var mı ola? Hadi işalla. Cuma akşamı kısmetse Ankara'da görüşmek üzere hoşça kalın dostlar...


18 Mayıs 2026 Pazartesi

NERESİ SILA BİZE, NERESİ GURBET*

Bana yine yol göründü, Ankara çağırıyor. 

Yıllardır bu git-gel durumlarından bezdim, öncesi yorgunluk, sonrası yorgunluk bir kısır döngü sürüp gidiyor. Toparlanmak için kendime verdiğim izin süresi bu sabah doldu ve işe giriştim. Oysa dün ne güzeldi, yine bir grup öğrencimle ve birkaç öğretmen arkadaşla buluştuk, geçmişi andık, bugünden bahsettik, güldük, söyledik. Arada kendisini biraz zorlamış öğretmen arkadaşlardan birine halini anlatan çıktı. Arkadaş hangi birini hatırlasın ama inkar da etmedi, gençlik heyecanı, öyle olacak sanmışımdır diyerek bir nevi özür diledi. Hatırlar alındı, verildi, sarıldı, sarmaşıldı. Okulda olmayınca öğretmenlik keyifli şey arkadaşlar, kesin bilgi 😂

Sabah kahvaltımı eder etmez hazırlıklara giriştim, kafamda belirlediğim plana göre oda oda dolaşıyorum. Saçma bir adetim var, mutlaka evi temiz bırakmak isterim. Sanki gelince al baştan süprülüp silinmeyecek o odalar. Pek öyle hamarat, titiz biri de değilimdir ama bu da huy işte. Salon koltuklarını örttüm, üzerine valizleri açtım. Örtmezsem fena, geçen yıl döndüğümde güneşten perdeler yırtılmıştı, ancak yeniledim. Bir de mobilyaları soldurmayalım, onlar kolay kolay yenilenmez de. Götüreceğim giysilerin bir kısmı valizde yerini buldu, valiz işinin zor kısmı bitti. Oturma odasındaki kitaplığın bir rafında izlediğim oyun, konser, bale vs nin program dergileri vardı. Önceki akşam yemeğg Opera'da keman sanatçısı olan kuzenim gelmişti, ona gerektiği için yerinden çıkarmıştım, bugün toparlayıp yerine koymaya niyet ederken son anda verdiğim bir kararla hepsini geri dönüşüme yolladım. Ne olacak yani, nereye kadar saklayacağım. Oh be, dünya varmış, kitaplığımda kocaman bir yer açıldı, çalışma masasının üstünde duran okunmamışları oraya taşıdım. Aferin bana, attığım her şey için mutlu oluyorum. Sonra küçük odaya daldım, oradaki kitaplıkta birtakım biblolar duruyordu, onları da gözden çıkarmıştım ama görünce kıyamadım. Şunlar:

Alt katta ne var diye merakla bakan üç şaşkın ördek oğlumun üniversiteye başladığı yıl, Ankara'dan eve ilk gelişinde bana hediye olarak getirdiği şeylerdi. Nasıl kıyıp da atayım? Bunlar kalsın dedim, arkasındakine el attım, kocaman bir ayçiçeğinin altında kitap okuyan bir kız. Onu da arkadaşımın kızı beni temsilen alıp hediye etmişti, koydum geri yerine. Yandaki kapağı üstüste dizilmiş kitaplardan oluşan minik bir kutu, eh o da kardeşimden, atılır mı, hem çok sevimli. Bırak dağınık kalsın dedim, rafın tozunu alıp çıktım odadan. Korkarım emr-i hak vaki olduğunda arkamdan çok söylenecekler 😂 Avcılık ve toplayıcılıktan sonra biriktiricilik geliyor zannımca, hakkımızda hayırlısı...

İşe biraz ara verip kargo yollamak ve zamanı gelen ilaçlarımı yazdırmak için evden çıktım. Hava epey ısınmış bugün. PTT Şubesi evin köşesinde, oturdum sıramı bekledim. Sağ gişede buluzu leoparlı, sol gişede pantolonu leoparlı bir kadın kargo işlemi yaptırıyordu. Sağ gişedeki leoparlı çuval benzeri bir torbadan ben diyeyim on, siz deyin yirmi adet süslü kağıtlara sarılmış paket çıkardı, sanırım bayram hediyesi yolluyor birilerine. Ben işimi bitirip çıktığımda o hala paket çıkarmakla meşguldu Noel Baba'nın torbasından. 

Gölgelerden yürümeye çalışarak sağlık ocağına ulaştım. Benim aile hekimim bayram izni almış olsa gerek ki başka birine yönlendirildim. İçeride hasta vardı, bekledim biraz. Karşımdaki açık pencereden bahçedeki limon ağacı görünüyordu, kaç limon olduğunu sayarken ismimi seslendi içerideki yaşını başını almış tombul doktor. İstediğim ilaçları söyledim, "Hele bir otur" dedi, oturdum, doktorun penceresinden görünense karşı evin balkonu ve balkondaki çamaşır ipinden sallanan kırmızı üstüne beyaz puanlı pijama altıydı. Manzaradan yana şansı yokmuş benim emanet doktorun. Reçetemi alıp ayrıldım sağlık ocağından, yol üstünde önünden defalarca geçtiğim halde hiç dikkatimi çekmeyen bir pastane gördüm. Bir apartmanın alt katında, çardaklı bir yerdi. Çardağın yan tarafındaki duvarda bir miktar şirazesi kaymış Türkan Şoray ve kafası yamulmuş Cüneyit Arkın kendilerine Turist Ömer selamı vererek tabak içinde ne olduğunu anlamadığım bir şey getiren Sadri Alışık'ı bekliyorlardı. Afiyet olsun deyip devam ettim. Canım simit çekti, eve yakın olan Unlu Mamuller tükkanına uğradım, kapıda Ankara Simidi 20 TL yazıyordu, vitrindeki simit pek Ankaralı gibi durmuyordu ama olsun varsın deyip iki tane aldım. Meğer kendisi İstanbullu imiş ve 5 TL daha pahalıymış. İstanbul simidi böyle mi oluyordu bir fikrim yok ama simitten ziyade pideye benziyordu. Neyse ben has Ankara simidime Ankara'da kavuşurum nasılsa, şimdilik karnım doysun yeter. 

Ve dostlar ilaçlarımı da alıp döndüm eve, eczacım bir de küçük ilaç kutusu hediye etti çantam için, mavisini aldım ki ilaçlarıma nazar değmesin. Bu kadar gevezelik yeter, işler beni bekler, önemli kısmını halledeyim ki iki gün dostlarla veda buluşmalarına vakit kalsın. Sevgiyle kalınız efendim 💜

*Dönmek/Murathan Mungan

Dönmek, mümkün mü artık dönmek
Onca yollardan sonra
Yeniden yollara düşmek
Neresi sıla bize, neresi gurbet
Al bizi koynuna ipek yolları
Üstümüzden geçiyor gökkuşağı
Sevdalı bulutlar uçan halılar
Uzak değil dünyanın kapıları
Neresi sıla bize, neresi gurbet
Yollar bize memleket
Gitmek, mümkün mü artık gitmek
Onca yollardan sonra
Yeniden yollara düşmek
Neresi sıla bize, neresi gurbet
Rakılı akşamlar, gün batımları
Çocuk gibi ağlar yaz sarhoşları
Olmamış yaşamlar, eksik yarınlar
Hatırlatır herşey eski aşkları
Neresi sıla bize, neresi gurbet
Yollar bize memleket

Dinleyelim mi?

Dönmek/Yeni Türkü

 

15 Mayıs 2026 Cuma

HAVALAR, SULAR, FLAMENKOLAR VE KEDİ YAVRULARI

Bütün bir kış her günü bir hafta kadar süren zaman, bahar kendini gösterince son sürat yürümeye başladı. Bir bakıyorum pazartesi, ne oluyor demeden hoop pazar. Koca mevsimi yağmur ve fırtınayla geçirdik, nerede o hırkayla dışarı çıkıp güneşe karşı açık havada oturduğumuz Antalya kışları. Bahar geldi diye seviniyoruz ama hala ayağımda çorap, üstümde hırka. Biraz ayıp olmuyor mu ya şehr-i Antalya? 

Dün bir arkadaşımla Beachpark'ta buluşacaktım, niyetim falezler üstündeki parka yürüyüp asansörle sahile inmekti. Hava sabahtan naneliydi, hatta Meteoroloji fırtına alarmı vermişti, o kırmızı kodlu alarmlar ikidir boşa çıktığı için çok önemsemedim. Hatta öğleden önce pazara gidip ellerimizde poşetler, terleyerek eve döndük. Dönerken yolda rastladığımız benim komşu olduğundan haberimin olmadığı bir komşu "Niye pazar arabanız yok sizin, niye elinizde taşıyorsunuz?" diye diskur çekti. Üç kat merdiveni pazar arabasıyla çıkmak daha kolaydı çünkü. Bu eve oturduğumuzda gençtik haliyle, ben diyeyim 30, siz deyin 35. Ayrıca civarda asansörlü ev vardı da biz mi taşınmadık. Cevriye ile Tevriye benim diz eklemlerine yerleşene kadar hiç sorun etmemiştim o merdivenleri. Ne zaman ki üç kişi olduk, haliyle zorlaştı işler. Cevriye, Tevriye kardeşleri uzay boşluğuna fırlatınca biraz zorlansam da rahatladım. Lakin bana gelen konuklar rahatlayamıyor. Merdivenleri oflaya poflaya çıkıp kapıya gelince ilk tepkileri iki şekilde oluyor: "Asansörlü bir eve taşının" ya da "Buraya bir asansör yaptırın". Peki, verelim siparişi. İşte komşu olduğunu bilmediğim komşudan da pazar arabası edinme aklını aldıktan sonra eve döndük. Hava güneşli idi, kırmızı kod yine şaşaladı diyerek aldıklarımı yerleştirdim ve hazırlanmaya başladım. O sırada dışarıdan sesler gelmeye başladı. Mahallemiz bir inşaat Cenneti olduğu için kepçe, dozer falan çalışıyor diye düşündüm. Fakaat apartmandan dışarı çıktım ki yağmur başlamış, o duyduğum da gök gürültüsüymüş. Yürümekten cayıp taksiye bindim. Şemsiyeye izin veren bir yağmurla buluşma yerine ulaştım. Ve fekat yarım saat sonra gök delindi. Arkadaşlar çılgın yağmur yağarken üstü kapalı bir mekanda ağaçlara, çiçeklere, denize ve manzaraya bakarak oturmak keyifli oluyor. Tepeme inmedikten sonra yağmura tahammül edebiliyorum. İki saat sonra yağan ben değildim kardeşler diyerek huzurdan çekildi, yerini güneşe ve Beydağları'nı okşayan bulutlara bıraktı:

Asansöre binmeden önce


Asansörde (Biri camları silse iyi olacak :)


Yağmur sonrası
Güzel şehirsin be Antalya

Şehrimizde Tiyatro Festivali'nin başladığını yazmıştım bir önceki postta. Bu yıl tek bir gösteriye bilet almıştım, Barcelona Flamenco Ballet topluluğunun "Carmen" gösterisine. Aman ne kadar iyi etmişim, şahane bir akşamüstüyle başladık şu aşağıdaki manzaraya karşı kahvemizi içerek:


Sonra Yat Limanı'na indik ve açıkhavadaki Marina Sahne'de yerlerimizi aldık. "Carmen"i hem opera, hem bale olarak izlemiştim daha önce ama bu seferki olağanüstüydü. Carmen'i hemşerileri aracılığıyla flamenko tarzında seyretmek muhteşemdi.



O kadar beğenildi ki selam bölümü ayakta alkışlanarak yarım saat sürdü.

Gelelim bugüne, saçlarımı boyatmak için kuaföre gittim ve şuncağızları gördüm, sizleri de mahrum etmek istemedim 😊


Analı-babalı büyüsünler diyeceğim ama baba meçhul ve belli ki tekir. Bahar tadında geçsin günleriniz 💜


 


9 Mayıs 2026 Cumartesi

TİYATROSAL ŞEYLER

Şehrimizde 16. Tiyatro Festivali dün akşam Hollanda Close-Act Street Theatre'nin "Avenir-Yarının Dünyası" adlı sokak gösterisi ile resmi olarak başladı. 16 yılın muhtemelen 2 ya da 3'ünü Ankara'dan henüz dönmemiş olmam nedeniyle kaçırmış olabilirim ama geri kalan yıllarda tadını pek güzel çıkardım. Gerek yerli, gerek yabancı pek çok tiyatro oyununun seyircisi oldum, özellikle yabancı oyunlar tadına doyulmaz yetkinlikte ve güzellikte idi. Bu yıl sadece bir tek biletim var, İspanya'dan Barcelona Flamenco Balesi'nin "Carmen" gösterisine. Diğer gösterimlerin çoğu yerli oyunlardı, yer ve saatleri benim proğramıma uymadı, bu sene de böyle olsun diyerek açılış gösterisine gitmeye karar verdim. 

Geçtiğimiz yıllarda İtalyan Sokak Tiyatrosu'nun yine benzer ve çok müthiş bir sokak gösterisini izlemiştik. Kapanışta da yağmur altında Çin Sokak Tiyatrosu'nun kortejine hayran olmuştuk. Dün akşamki gösteri saat 21.00'de başlayacaktı ve ben gündüz arkadaşlarla buluşmuş, epeyce yürümüş ve bu nedenle diz ağrısı çekmekte idim. Gönül ana gösteriyi izlemek istese de dizler olmaz diye diretince kortejin başlangıcını bari görelim diyerek Konyaaltı Caddesi'nde aldık soluğu. Bu şehre geldiğimden beri Antalya halkının bu tarz sokak gösterilerine, bayram resm-i geçitlerine, Altın Portakal kortejlerine gösterdiği yoğun ilgiye hayranım. İğne atsanız yere düşmez. Bu sefer de aynısı oldu. Biz başlangıç noktasına ulaştığımızda halkımız çoktan en stratejik noktalara konuşlanmıştı bile. Biz de orta refüjün bir kenarına yerleştik.

Çok beklemedik, başlama anonsu yapıldı, uyulması gereken kurallar açıklandı ve aşağıdaki heyulalar kendilerini taşıyan görevlilerin oynattıkları ipler aracılığıyla tepemizde yürümeye başladılar:

Bunlar ana gösterinin yapılacağı Cumhuriyet Meydanı'na doğru ilerlerken halkımız da arkalarına takılıp meydana doğru yola koyuldu:

Bu ve aşağıdaki iki fotoğraf dron aracılığı ile çekilmiş, ben de Antalya Devlet Tiyatrosu'nun Instagram hesabından aldım. Videoları görmek isterseniz linki tıklayınız.


Oldukça ilgi çekici bir gösteriymiş, meydana kadar yürüyüp oradan eve dönmeyi gözüm yemediği için kaçırdım. Ne yapalım protezlerim sağolsun 😊

Dostlar bu yıl leylak konusunda ilahlar benden yana oldu, Perşembe günü yaptığımız bir arkadaş ziyaretinden çıkışta apartman bahçesinde rastladım şu aşağıdaki eneze leylaklara. Her tür leylak için kalbimizde yer vardır diyerek önce kokladım, sonra okşadım ve ardından da fotoğrafladım. Bonus olarak yan tarafta da iğde ağacı vardı, bir dalı benimle birlikte eve geldi, şimdi çalışma masamda duruyor, arada bir koklayarak Yenimahalle'de geçen gençliğimi anıyorum. 

Sevgili takipcilerim, bugünlük bu kadar. Bitirirken tüm kadın arkadaşlarımın Anneler Günü'nü kutluyor, kendilerinin ve evlatlarının gelecek korkusu duymadan daha güzel günler görmesini diliyorum 💜




4 Mayıs 2026 Pazartesi

GÜZEL ŞEYLER, KÖTÜ HAVALAR

Cuma'dan bu yana Dolçe Vita yaşıyorum sevgili dostlar, başkası ne düşünür bilmem ama bence hak ettim bu üç günü. Devamının gelmesi dileğiyle sondan başlayayım:

Önceden belirlenen bir karar uyarınca iyi uyunmamış bir gecenin oldukça soğuk sabahında iki arkadaşım evden aldılar beni, İstikamet Doyran Göleti, planımız göl kıyısı kahvaltı ve göl çevresi yürüyüş. Plan şahane ama öyle bir rüzgar var ki uçuruyor. Anneannemin torunu olarak "Es kara bağrıma es" nidaları ve üstüste giydiğim 5 kat giysi, kafama geçirdiğim kapüşonla "O kahvaltı edilecek, o yürüyüş yapılacak" dedik, pilavdan dönenin kaşığı kırılsın 😂

Fekat manzara-i umumiye nasıl lâtif sevgili kârîlerim, bakmalara doyulmaz, göl gökyüzünü avcunun içine almış adeta:

 
 

Kurduk portatifleri şu görüntünün kıyısına, döşedik nevaleleri masaya, gelsin çay, gitsin kahve, varsın rüzgar tokatlasın yüzümüzü. Amma velakin işin sonunda hasta olmak da var, manzarayı yürüyüşe bıraktık kuytuya taşındık. 

Biz kahvaltıyı bitirene kadar güneş çıktı, rüzgar biraz hafifledi, haydi yürüyüşe dedik, indik gölet kenarıma, peşimize kara bir pisi takıldı yarı yolda, meğer iki yavrusu varmış, biri kara, biri tekir. Onları da mamaladık, devam ettik.

Turkuaz sulara pembe bulut (duman) ağacı pek yakışmış.

Gölet çevresi endemik bitkileri

Yeterince yürüdüğümüze karar verince dönüşe geçtik, daha fazla zorlamanın da anlamı yoktu zaten, cidden kış günü gibiydi Mayıs ayının 4'ünde. 

Günün sürprizi ise dönüşte beni bekliyormuş, bir arkadaşın Korkuteli'den getirdiği leylaklar, ne kadar sevindiğimi tahmin etmişsinizdir diye düşünüyorum:


Gelelim Cumartesi gününe, akşam Opera Sahnesi'nde "Anna Karenina" balesini izledik bugünkü ekibimle. Muhteşemdi, dakikalarca ayakta alkışlandı, sololardan birini başkemancı kuzenim yaptığı için de bir miktar gururlanmış olabilirim 💜




Fotoğrafları  Serdar Aydın'ın Instagram'ından aldım, daha fazlasını verdiğim linkten görebilirsiniz. Kendisine teşekkür ediyorum bu güzel görüntüler için. 

Cuma günü ise arkadaşlarımızın davetlisi olarak SuSesi Otel'de idik, her şey harikaydı ama ben şu çiçeklere bayıldım:

Günün bonusu ise oteldeki tıbbi kongre için düzenlenen Yeni Türkü Konseri oldu. Uzun süredir canlı konser bileti kovalıyordum, ayağıma geldi. Derya Köroğlu'nun performansı hala çok iyi, eh benimki de fena sayılmaz, konser süresince ayakta şarkılara iştirak ettim ve çok mutlu oldum. Böylece ölmeden önce yapılacaklar listesinden bir madde daha silinmiş oldu.

Daha güzel günler sizlerin olsun efendim, havalar da ısınsın artık bir zahmet ki şikayet edecek bir konumuz daha bulunsun 😂


30 Nisan 2026 Perşembe

BİRAZ DA SANAT

Protezlerimi dinlendirdim dostlar, tekrar yormaya başlayabilirim demek oluyor bu 😂 İlk icraatim "Şakir Paşa Ailesi-Fahrelnisa Zeid-Nejad Devrim Sergisi"ne gitmek oldu. Yine de kendilerine nazik davranmak adına yürümektense otobüse binmeyi tercih ettim. Şansıma oturacak yer vardı, yerleştim. Kabul günü saati olması nedeniyle otobüs ahalisini genellikle orta ve ileri yaş grubu kadınlar oluşturuyordu. Bir-iki durak sonra hayli yaşlı bir erkek yolcu bindi otobüse ama oturacak yer yok, yaşlıca bir kadın kalkıp yer verdi, adam teşekkür etti lakin oturmadı. Tutunma yerlerine abanıp ayakta durmakta inat etti, kadın da kalktığıyla kaldı, yerine başka biri oturdu. Az sonra yer boşaldı, kadının verdiği yere oturmayan yaşlı adam boşalan yere geçti. Kibarlık yapmış meğerse, neyse ben ineceğim durağa geldim, kendimi açık havaya attım. Yapmam gereken bir alışveriş vardı, onu halledip sergi mekanına girdim. Kimseler yoktu, güler yüzle karşılandım, gelgelelim asansör arızalıymış ve sergi 4. katta. Protezlerimden özür dileyerek tırmandım minare merdivenine benzeyen sarmal basamakları. Tırmandığıma değdi doğrusu. Arkadaşlar bir aile bu kadar mı yetenekli olur, anasından babasına, çocuğundan torununa tamamı ressam. "Allahım yareppim" dedim, "kabiliyetin hepiciğini neden aynı aileye veriyorsun, bir miktar da bize bağışlasan olmaz mıydı?". Söylene söylene, daha doğrusu imrene imrene gezdim.


Anneden başlayalım, bu karakalem deseni Sare İsmet Hanım çizmiş:

Bu da oğul Suat'ın çizdiği Sare İsmet Hanım portresi:

Gelelim Fahrelnisa'ya:


Otoportre
 

 Oliver Larken portresi


Yine bir Fahrelnisa

Sıra Fahrelnisa'nın ilk eşinden olan oğlu Nejad Devrim'de:


Ve afacan Aliye Berger:


Cevat Şakir deyip geçmeyin, ressamlığı da var, aşağıda otoportresi:


Hakkiye'nin kızı yiğen Füreya malum, seramikleri yapan ellerinin kalıbı çıkarılmış:

Ve gelelim toruna, Fahrelnisa Zeid'in Emir Zeid'den olma oğlu Prens Raad'ın kızı Nissa Raad, o da ressam dostlar, ben nerelere gideyim 😂

Sergideki resimlerin neredeyse tamamı aynı koleksiyonere ait, kıskançlıktan çatlayarak minare merdivenlerinden inip kendimi dışarı attım. En küçüklerinden bari bir taneciğini onca merdiven inip çıkmamın hatrına bana verselerdi 😂

Sanatsal ortamdan çıkınca eve dönmeye niyet ettim ama tramvay saatini kaçırmışım, bir arkadaşımı aradım buluşalım diye, o da evine davet etti. Yürümeye karar verdim önce, derken tam durağın yanından geçerken gideceğim yere götüren otobüs yanımda duruverdi. Hava çok sıcaktı ve çok terlemiştim, attım kendimi içeri. Atmaz olaydım, içerisi dışardan sıcaktı, üstelik kalabalıktı ve yine daha yaşlı bir erkeğe, daha az yaşlı bir kadın yer vermeyi teklif etti, yine oturmadı adam. Bunlar sözleşmişler galiba, kadınlar yer verirse oturulmayacak, o kaa!

İçerde sıcaktan bunalıp terden bayılma aşamasına geldiğimde yanında dikildiğim kadın söylenmeye başladı, "Yabancı ülkelerde 'Turkish people smell bad' diyorlar, gel de kokma, duş alıp çıktım leş gibiyim", vır vır vır. Allahtan gideceğim mesafe uzun değildi, çabucak geldim ineceğim durağa, kadının gevezeliğinden, otobüsün sıcağından ve terinden kurtuldum. Arkadaşımın evinin şahane manzarasına karşı konuşlanıp çayımı içtim. 

Sanatlı, terlemeli, manzaralı ve sohbetli bir günü böylece bitirmiş oldum. Daha güzelleri başka günlere olsun...


27 Nisan 2026 Pazartesi

GECİKMELİ BAHAR YAZISI

Bu kışın bitmeyen yağmurları yüzünden düzenli yürüyüş yapamadığım için tembelleşen protezlerim bu kez de geçtiğimiz haftanın yoğunluğuna isyanlarda. Bir haftadır hemen her gün dışarlardaydım ve hep yürüdüm. En uzun yürüyüşü de dün gerçekleştirince "İmdaat!" diye bağırmaya başladı benim dizler. İnsanoğlu bu, pardon protezoğlu bu, tembelliğe pek çabuk alışıyor, azıcık hareket ettirdin mi de şımarıp mızırdıyor. O nedenle bugünümü askıya aldım, kendilerini dinlendiriyorum. Üstelik neredeyse hiç uyumadım bu gece. Geçen hafta başlayıp, iyi geliyor diye sevindiğim Magnezyum Glisinat da su koyuverdi, "Bir haftadır uyuduğun yeter" diyor sanırım. 

Geçtiğimiz Pazar günü iki kişiyle başlayıp, Cuma akşamı hayli kalabalıklaşan eski yıllardaki öğrencilerimle buluşmalarımın arkası varmış meğerse. Çarşamba günü uzun zamandır görmediğim biriyle daha bol sohbetli bir buluşma gerçekleştirdik. Çok genç yaşta bıraktığım öğrencileri kocaman adamlar olarak görmek garip geliyor, sanki eski halleriyle çıkacaklarmış karşıma gibi. Bu seferki hem dersine girdiğim, hem mezuniyeti sonrası çalıştırdığımız koro için yardımımıza koşan, çok sevdiğim bir öğrencimdi. Kişisel gayretiyle geliştirdiği müzik yeteneğiyle Kültür Bakanlığı Halk Müziği Korosu'nda şef olarak çalışmış ve emekliye ayrılmış. Ah ah, ben daha kendimi genç sanayım, öğrencilerim bile emekli olmuş 😂 Eskilerden yenilerden konuştuk da konuştuk, idarecileri çekiştirdik, vefat eden öğretmenleri andık, okul sonrası ne yaptıklarını merak ettiğim öğrenciler hakkında bilgi alışverişi yaptık derken gayet keyifli bir zaman geçirdik, daha iyisi Şam'da, hayır efendim Malatya'da kayısı 😂

Dün havayı güneşli görünce Kocam Bey'in yürüyüşüne eşlik edesim geldi, epeydir uğramadığımız parka gitmeye karar verdik, eh mesafe hayli uzun ama bu sene baharın başını kaçırdık, bari sonunu yakalayalım dedik. Tam yola çıkmıştık ki arkamızdan gelen biz yaşlarda bir adam elindeki poşeti adeta gözümüze sokarak aramıza girdi. "İki kilo peynire bin lira verdim, haydi ben tek kişiyim bir ay yerim, 4-5 kişi olsam ne yapacaktım" diyerek pahalılıktan yakınmaya başladı. Fiyatlarla başlayan sohbet geleneksel "Memleket nere hemşerim?"e dönüşünce konuşmanın süresi de, şekli de değişti. Neredeyse akraba çıkacaklardı. Ben kaldırım kenarında gölgeye geçip Levent Yüksel'den söylemeye başladım içimden içimden: "Ben bir kara ağaç gölgesi buldum, cebimde ümitlerim". Sohbeti az daha uzatsalardı, "Siz devam edin, ben bir dolaşıp geleyim" diyecektim, neyse ki Kocam Bey bakışımdan anladı da, emmiyi müdavimi olduğu kahveye bırakıp devam ettik, arkamızdan bağırıyordu: "Arada uğra, ben hep bu kahvedeyim". 

Park yokluğumuzda düşündüğüm gibi baharın bir bölümünü yolcu etmiş. Mor salkımlar kurumuş, Kıbrıs akasyaları yağmurla solmuş, erguvanlar geçmiş. Çiçekli ağaç olarak yalancı orkidelerle fırça ağaçları kalmış sadece. Mercan ağaçlarından umutluydum, bulundukları yere gelince onların da yapraklandığını gördüm, kırmızı güzelim çiçeklerini kaçırmışız bu bahar. Neyse bahar bitmeden jakarandalarla manolyaları görmeyi umuyorum. Ama sarı papatyalarla ağaç mineleri öyle bir coşmuş ki onlara bakmak bile göze ziyafet: 

 Arkada görünen vinçler yıkılan müzenin perdeli arazisinden, içerde ne oluyor bir fikrim yok.

Ördekler yavrulamış da yavruları büyütmüş bile, halk ağzında ördek yavrusuna "Badık" deniyormuş, hiç duymamıştım. Parkta ayrıca kedi nüfusu da artmış Mart ve Nisan aylarından hareketle, adım başı kedi, her cinsten, her renkten, her şekilden. Buranın sahibi biziz der gibi de havalılar 😂

Parkta yürümek çok hoşuma gitti ama başta da yazdığım gibi uzun mesafe antrenmansız dizlerime pek iyi gelmedi. Kendimi Kır Kahvesi'ne, şu aşağıdaki koltuğa atıp biraz dinlenmesem halim haraptı:

Dün akşamı ve bugünü Prime Video'da "All Her Fault" dizisini izleyerek geçirdim, ben beğendim, belki siz de beğenirsiniz. Elimde de okumayı geciktirdiğim çok acaip bir kitap var: "Kefaret/Eliza Clark". Puntoları biraz daha büyük olsa çok hızlı ilerleyecek de mubarek 100 sayfa eksik basalım diye karınca duası yapmışlar, bizdeki de göz yani.

Kahve içmek için çay makinesini çalıştırmıştım, içeriden bir acaip sesler gelmeye başladı, önce ambulans sandım ama makineden geliyormuş. Kireci çözsem çay bulanık oluyor, çözmesem makine kendini tren sanıyor. Hayırlısı, gidip kahvemi içeyim bari. Kalın sağlıcakla...