İki gündür bize gülümseyen güneş "Yeter bu kadar, şımarmayın" diyerek gitti. Geldi yine bulutlar, yağdı yine yağmurlar.
Güneşli ilk günde kankalarımla buluştum, ikinci günde saçımı boyatıp kestirdim. Her ikisi de bünyeye iyi geldi. Bünyeye iyi gelen bir başka şey de üç hafta önce eski bir öğrencimin getirdiği ve hâlâ salonumu güzelleştirmeye devam eden çiçekler:
Esasen mektup günümüz yarındı ama bir gün erken yayınlamakta beis görmüyorum. Haydi bakalım iyi okumalar:
Mektup 8
Merhaba dünyayı üstünde taşıyan masa örtüsü,
Girip çıktığım tüm dairelerin yaz-kış değişmeyen aydınlığına karşılık senin örttüğün masanın önünde durduğu pencere mi kördü, odadaki eşyaların kalabalığı mı loşlaştırıyordu ortamı bilmem ama biraz ruhum kararırdı o evde. Oysa ki Kule’deki en iyi arkadaşım iki kardeşiyle birlikte orada yaşardı. Sırayla Deniz, Aydan ve babaannesinin adını taşıyan üç numara Naime.
Kalabalık bir evdi; babaanne, dede, anne, baba, hala ve üç çocuk. Halalardan birinin Babil Kulesi’nin inşasına sebep olan sel felaketinde öldüğü söylenirdi. Ufacık tefecik sarışın bir genç kız olan diğer hala taşınmamızdan kısa bir süre sonra merdiven boşluklarından, balkonlardan sarkıp izlediğimiz bir gelin alma töreniyle evlenip Almanya’ya gitti, yıllar içinde ailesini ziyarete geldi mi hiç hatırlamıyorum.
Anneleri çok net aklımda oysa; çocuk aklımla bile bizimkilerden çok farklı bulduğum, yaşadığımız dönemden ziyade Osmanlı konaklarından çıkıp gelmiş intibaı uyandıran, bir halayık sessizliği ve sadeliğinde, dalgalı saçları omuzlarına düşen, demode kıyafetler içinde dal gibi bir kadındı. O kadar beyazdı ki şeffafmış gibi gelirdi. Hiçbir komşunun kapısını çaldığını, 3. Kat kadınlarının çığırtkan buluşmalarına katıldığını görmedim. O loş evin içinde bir hayalet gibi süzülürdü. Babaları taksi şoförüydü, o da karısı gibi karışmazdı apartman hayatına. Evden işe, işten eve.
Lakin babaanne anlatılmaz yaşanırdı. Kızının apartmanı ayağa kaldırdığı bir felç geçirmiş ve uzun süre yürüyememişti, bir süre sonra evin içinde dolaşacak kadar harekete kavuştu. Senin örttüğün masanın kıyısındaki somyada oturur, kırlara açılan ve uzaklarda Ankara silueti görünen manzaraya bakar, gelinini üzmek için ne yapacağını tasarlardı muhtemelen. Pek girip çıkan olmazdı o eve ama ben ayrıcalıklıydım. Kızların arkadaşı olduğum için ortamı ürkütücü bulsam, babaanneden biraz çekinsem de gelirdim ara sıra, seninle de o zaman tanıştık. Gözlüklü ve meraklı bir kitap kurdunun o evde ilgisini çekecek yegâne eşya sendin zaten. Parmağım muşamba üstüne basılmış kıtaların sınırlarında kolayca kayardı, merak ettiğim şehirlerde mola verirdim.
Hala gelin gittikten, dede vefat ettikten sonra evin nüfusu bir nebze azaldı, baba gecenin geç saatlerine kadar çalışıyor, kızlar uçucu görünümlü annelerini huysuz babaanneleriyle bırakıp sokağa iniyor, birlikte çeşit çeşit oyun kuruyorduk. Küçüğü dışladığımız oluyordu itiraf edeyim, biz Deniz’le eşleşiyorduk, Aydan biraz kurumluydu, çok da önemsemiyordu yakınlığımızı. Seksek, yakantop, evcilik, bakkalcılık, öğretmencilik aklımıza ne eserse hayata geçiriyorduk adeta çocuklara oyun mekânı olsun diye inşa edilmiş apartmanın bahçesinde, balkon altlarında, merdivenlerinde, sahanlıklarında.
Bir yaz günü merdivenleri patır patır çıkarak üçü birden göründü bizim kapıda, babalarından kitap almasını istemişler, baba da akşamına elinde bir kitapla gelmiş. Benim okuma merakımı bildikleri için açılışı benimle yapmak gelmiş akıllarına. Kitabı görünce nutkum tutuldu. Her satırına taptığım “Küçük Kadınlar” idi. Ama öyle bir baskıydı ki şimdiye kadar görmediğim kalınlıkta, şık kapaklı bir kitap. Ağzımın suları aktı, bu senden daha önemli bir şeydi haritalı masa örtüsü, ilk kez ikinci plana düşmüştün. Kızlar çok gani gönüllüydü, kitabı onlardan önce okumam için bana bıraktılar. Piyangodan büyük ikramiye çıksa bu kadar sevinmezdim. İki günde yuttum kitabı, bir daha da o kadar detaylı bir baskıya hiçbir yerde rastlamadım. Taksi şoförü baba o kitabı nereden bulmuş da almıştı hala merak ederim.
Sonra çok acı bir şey oldu. Baba bizim ne olduğunu tam olarak anlayamadığımız bir ölüm olayına karıştı ve hapse girdi. Aile yıkıldı. Biz çocuklar anlaşmış gibi bu olayı Denizlerin yanında hiç gündeme getirmesek de Kule çalkalandı haliyle. O sessiz, solgun kadın iyice sessizleşti, içine kapandı. Babaanne ise tam tersi bir canavar kesildi. Gelinine dünyayı dar etmek için elinden geleni ardına koymadı. Kadın dayanamadı en sonunda, topladı çocuklarını, ailesinin yanına döndü. Babaanne bu cezayı çoktan hak etmişti ama hainliğe doymuyordu. Arada bir beni çağırırdı hapishanedeki oğluna mektup yazdırmak için. Senin örttüğün masaya otururdum, önüme konmuş kâğıda kıtalararası gezinti yaparak babaannenin söylediklerini yazardım. Öfkesi öyle derindi ki babaannenin yakınmalar, iftiralar, beddualar havada uçardı gelininden bahsederken. Çocuk aklımla hapishanedeki bir adama bunların yazılmayacağını idrak eder, söylediklerinin neredeyse hiçbirini kâğıda dökmez havadan sudan şeylerle geçiştirirdim, nasılsa okuması yoktu. İçinin karanlığını boşaltıp kâğıda geçtiğinden de emin olunca mektubu katlar, elime bir pul parası ve adres yazılı kâğıt verir postaneye yollardı beni. İçim rahat postalardım mektubu, çünkü sıradan havadislerdi yollanan. Nevin Teyze’yi bulaştırmadığım için memnun dönerdim eve.
Kızları bir daha hiç görmedim, bir süre sonra babaanne de öldü. Sanırım sen ve üzerinde taşıdığın dünya da çöpü boyladı. Zaten aradan geçen uzun yıllarda gerçek dünya da bir çöp yığınından farksız hale geldi. Keşke senin üstündeki gibi rengârenk kalaydı





