Sanırım "Reset" serisinin en çalışkanı benim, vur dediler öldürdüm 😂 Düzene bağlanan işlerin piriyim arkadaşlar, bana bir görev verin sonra gidin. Bu konuda kullanılan amiyane bir tabir var ama hanımefendi kişiliğim umumi ortamlarda kullanmaya engel olduğu için yazamıyorum, siz anladınız. İşte onu yapmadan bırakmam. Varsın siz günaşırı, üç günde bir, hatta isterseniz bir başta, bir sonda yazın, keyifle okurum ama ben bir ortak işe girdiysem, hele de bu sevdiğim bir şeyse tutmayın şahsımı 😂 Şaka bir yana yazmak benim avuntu biçimim, hobim, keyif alanım, tedavi aracım. O yüzden beni her gün karşınızda bulabilirsiniz. Bu kez şarkılardan fal da tutuyorum üstelik 😊
"Reset" dedik ya bu serini başlığına, düşünüp duruyorum neler reset edilebilir diye, çocukluğu anmak da bir reset değil midir sizce? O andaki yaşınızdan yıllar öncesine dönüp tekrar bir çocuk oluyorsunuz. Hele de çocukluğumun en güzel yıllarını geçirdiğim siteye mektup yazarken Reset'in en alasını yapıyorum diye düşünüyorum. Bugün Cuma, mektup günü, geçen hafta atladım, hastalık, doktor, şu, bu derken. Bu hafta görevimizi yerine getirelim, haydi o zaman, pulsuz, zarfsız bir mektubu blog postanesinden yollayalım geçmiş günlere:
MEKTUP 9
Vecüttü, ne haber?
Çok zaman geçti değil mi
o güzel günlerin ardından. Sen de, seni tanımamıza sebep olanların çoğu da ya
unutuldu ya bu dünyadan çekip gitti ya da geçmişin her şeyi yutan karanlığına
karışıp kayboldu. Çok sık hemhâl olmazdık malum ama buluştuğumuz günlerde
kaşığımıza her geldiğinde annem “Veççüdü” diye bağırır, hemen ardından Ahmet
Amca “Vecüttü” diye düzeltirdi ciddiyetle. Sanırsın aruz vezninin kalıbını
bozduk J
Bir ikindi üstü Selma
Abla kapımızı çalıp da “Annem arabaşı yapacak, sizi de bekliyoruz” dedi mi
şenlik başlardı. Yeşil bir gölde yüzen nilüferleri çağrıştıran ela gözleriyle
Hikmet Teyze çoktan hazırlamış olurdu bir sini dolusu hamuru. Neşeyle girilirdi
her daim açık duran 3. Kat kapılarından köşedekine. Yere kocaman bir sofra bezi
serilmiş, üstüne hamur dolu tepsi oturtulmuş olurdu. Tam ortada açılan boşluğa
yerleştirilmiş koca çanaktaki rengi kırmızıya çalan, buram buram tüten çorba
daha oturmadan insanın ağzını sulandırırdı. Yerleşirdik sininin etrafına, ilk
kez tadacaklara usul ve erkân açıklanırdı. Önce bir kaşık hamur alacak, sonra
çorbaya dalacaktınız. Çorba o kadar sıcak ve o kadar acı olurdu ki yenebilecek
kıvama ancak o hamurun yumuşaklığı ve soğukluğu ile gelirdi. İçinde tavuk
parçaları yüzerdi çorbanın, en büyük parça sendin haliyle ve seni yakalamak
marifetti Vecüttü. Yakalayan piyangodan büyük ikramiye çıkmış gibi sevinirdi.
Dedim ya kuralları vardı o çorbayı içmenin, hoş zamanla unutulmuş, sadece espri
mevzusu haline gelmişti ama ilginçti. Marifet kaşığa alınan hamuru düşürmeden
çorbayı ağıza götürmekti. Hele düşürdüyseniz vay halinize, bir dahaki sefere
arabaşını pişirip eşi-dostu davet etmek cezanız olurdu.
Yıllar içerisinde o
çorbayı o kadar çok pişirdim ki sevgili Vecüttü, asla Hikmet Teyze’nin
pişirdiklerinin lezzetine ulaşamadım. Hem ben parçaları zaten kocaman kocaman
attığım için tencerenin içine, her parça “Vecüttü”ye dönüşür, yakalamanın
bir kıymeti kalmazdı. Güzel olansa ağzıma aldığım her kaşık çorbanın bana
Hikmet Teyze’yi, Ahmet Amca’yı hatırlatmasıydı.
Hikmet Teyzeler yıllar
içinde Babil Kulesi’nin neredeyse her katında oturma deneyimi yaşadılar. Biz
taşındığımızda birinci kattalardı, sonra en üst kata geçtiler, son olarak da
üçüncü kata taşındılar. Artık Hikmet Teyze de 3. Kat Kadınları arasına
karışmıştı. Ahmet Amca’nın caddenin karşısında, Deli Bakkal dediğimiz, alışveriş etmeye ürktüğümüz pasaklı bakkalın
yan tarafında bir dükkânı vardı. Tam olarak ne iş yapardı hiç bilemedim çocuk
aklımla ama bizlerin de dâhil olduğu bir faaliyeti asla unutmadım; tel bacaklı,
tepsi sehpalar üretmek. O yıllarda pek çok evde bulunan sehpalardı bunlar.
Çeşitli renk ve desenlerde metal tepsiler, üzerine renkli plastikten, ince
hortumlar geçirilmiş telden ayaklara monte edilirdi. Bazen Ahmet Amca mahalle
çocuklarının önüne yığardı bu tel ayakları ve hortumları, biz de büyük bir
keyifle, işe yaradığımızı düşünerek çalışırdık. Karşılığını külah külah ay
çekirdeği olarak alırdık. Bizim evde de vardı bu sehpalardan bir tane, Hikmet Teyzelerin
hediyesiydi, yıllar içinde onlardan bir anı olacaktı her kullanışta. Üzerinde
bir Japon manzarası olan siyah, yuvarlak bir tepsi-sehpa. Bazı şeylerin anısı
fotoğraf albümünde değil, bir eşyada da saklanabiliyormuş Vecüttü, insan bunu
yaşı ilerledikçe fark ediyor.
O evden bana Hikmet
Teyze’nin kristal gibi parlayan çay bardaklarının ışıltısı, Ahmet Amca’nın kim
bilir nerelerden bulup aldığı yıllar öncesine ait sinema dergilerindeki
hayatlar, Selma Abla’yla yaptığımız bitmeyen sohbetler, misafirperverlik,
güleryüz, insan sıcaklığı, “Akşam evdeyseniz annemler size gelecek” cümlesinin
içtenliği, arabaşına ilaveten yapılan batırığın tadı kaldı Vecüttü. Bir de ne
zaman dinlesem Selma Abla’yı ve Babil Kulesi’ni hatırlatan, yeni yeni ünlenen
Nilüfer’in Modern Folk Üçlüsü ve Tanju Okan’la birlikte söylediği “Kim Ayırdı
Sevenleri” şarkısının nağmeleri…
Görsel: Buradan
Müziğin ilk notalarının ardından Tanju Okan'ın buğulu sesiyle açılışını yaptığı şarkıyı dinleyelim mi mazide kalanları anarak, "Kim Ayırdı Sevenleri"
Günün kitabı: Beyaz Dünya/Andrew McGahan
Günün filmi: "Hiçbir Şey Normal Değil"
Günün Storytel dinlemesi: Tilbe Saran seslendirmesiyle "Deniz Feneri/Virginia Wolf"