.

.
.

9 Nisan 2020 Perşembe

9 NİSAN (C/19-GÜNLÜK)

Bugünün ilk atraksiyonu çalan zil oldu. 19 yaşındaki Cavit Bey hayatımıza dahil olduğundan beri çalan 4. zildi. Biri maske, biri market kolisi getiren  iki kargocu ve bir ihtiyacımız olup olmadığını soran alt katta oturan yiğen dışında kimse gelmedi. Daha kapıyı açmadan karşı komşuyla olan diyalogdan anladım geleni. Belediye görevlisi astronot kıyafetlerini giymiş, ucundan tuttuğu poşeti "Buyur abla" deyip sosyal mesafesini aşırı derecede koruyarak uzattı. Yetişmek için düşüyordum az daha, üst kata çıkan merdivenin neredeyse üst basamağına ulaşmıştı ben kapıyı açana kadar. Poşette Muratpaşa Belediyesi'nin iyi dilekleriyle üç adet bez maske vardı. 60 derecede yıkanıp ütülenerek tekrar kullanılma özelliğine sahipmiş. Bilemem artık ben poşette yazanların yalancısıyım. Ve belediyemize bu jestinden dolayı teşekkür ederiz. 

Günün ikinci atraksiyonu ise telefonuma gelen mesaj oldu. Sizler de biliyorsunuz ki günlerdir evdeyim, Yaklaşık 10 günde bir yarım saatliğine bir koşu-o da mecburiyetten-gittiğim market dışında yalvarsalar da çıkmam zaten. Çöpleri bile biriktirip market yolunda atıyorum. Ama Sağlık Bakanlığı'ndan gelen mesaj yüksek dozda iftira içeriyordu 😃 Peşin korkutalım dediler galiba, mesajın içeriği şuydu: "İzolasyon bölgenizin dışına çıktığınız tesbit edildi. Herkesin iyiliği için evde kalın". Bir kere izolasyonda değilim, ikinci olarak evden çıkmadım, üçüncü olarak yaşa takılmadım, e peki bu ne? Bir kere benim nerede olduğumun bilinmesi için telefonuma bir aplikasyon yüklenmesi gerekmiyor mu? Anlamadım bu işi, İl Sağlık Müdürlüğü'ne telefon ettim. Antibiyotiklerin rastgele kullanılmasının zararları konusunda uzun bir monolog-sağlık kuruluşu da Strauss dinletecek değil ya-sonrası operatöre bağlandım. Ben derdimi anlatmaya başlarken "Hatta kalın" deyip başka bir servise bağladı. Telefondaki kibar hanıma gelen mesajdan bahsedince günboyu bu konuda telefon aldıklarını, bu konunun onlarla ilgisi olmadığını, muhtemelen deneme yapıldığını söylediler. Bilemedim artık neyin nesiyse. Ama yani evdeyken niye dışarı çıktın demeleri kalbimi kırdı doğrusu, ben terbiyeli bir çocuğum söz dinlerim, ayrıca hasta mıyım yahu, niye izolasyon, pof! Ruhum daraldı.

Her neyse, insan dışarıyla ilgisini kesince dar alanda kısa paslaşmalar yapıyor (Ne güzel filmdi yahu o, tekrar mı izlesem ne yapsam), mutfak balkonundan sokağı keserken (fakat ne yazık ki sokak boştu) apartman girişindeki çam ağacı dikkatimi çekti. Yeni sürgünler vermeye başlamış ve sürgünlerin ucunda bildiğin çiçek açmış. Gittim fotoğraf makinesini getirdim ve zumlayarak çektim sürgünleri, evet gerçekten çiçek açmış, papatyaya benzeyen bir şey, buyrun bakın:


Çiçek değil de başka bir şeyse ve bilen varsa anlatsın lütfen. İnsanın detayları görebilmesi için şartlarının değişmesi gerekiyormuş galiba. Ben yine de normal hayatıma dönmeyi tercih ederim, sağlıkla, eksiksiz, tüm etrafımdakilerle. Hepiniz için dileğim budur. Evde kalın, yoksa şikayet ederim sizi, bana gelen mesajdan size de gelir...

8 Nisan 2020 Çarşamba

8 NİSAN (C/18-GÜNLÜK)


Günün yüz güldüreni:


Geçen yıl bu vakitler arkadaşım aynı leylaklardan bir kucakla ziyaretime gelmişti. Bu yıl yollar, yasaklar ve zalım virüs girdi aramıza. Ama sağolsun arkadaşım bahçesinde açan leylağı fotoğraflayıp yolladı bana, tembih ettim benim adıma derin bir nefes de çekecek...

Günün dizisi:

Pek bir şey izlediğim yok, koca sürekli evde olunca TV tam mesai çalışıyor ve genelde haber programları ve belgeseller açık. Bugün bir ara fırsat bulup internetten "Babil"in 10. bölümünü izledim. Onun da tadı kaçtı gerçi, aynı sakızı çiğneyip duruyorlar. 

Günün yemeği:

Her gün yemek mi yapacağım yahu, ben instagram ekmekçileri, yemekçileri gibi hamarat değilim. Dünden kalan makarna+mercimek çorbası. Yeter de artar bile.

Günün kitabı:

Henüz elime almadım ama yemek sonrası okuyacağım. "Hayvan Müzesi"ne devam.

Günün diğer günlerden farkı:

Bir aydan beri ilk kez şarkı söyledim, daha doğrusu türkü, birdenbire içimden fışkırıverdi, biraz acıklıydı ama diyorum ya hiç düşünmeden ağzımdan dökülüverdi. Ben de sesli mesajla sabık kraliçeme yolladım bana yolladığı türküye karşılık olarak. Ee, adettir tabak boş gönderilmez :)

Eh, bugünlük bu kadar, sağlıcakla ve evde kalın...

7 Nisan 2020 Salı

7 NİSAN (C/16-17 CENUP CEPHESİNDE YENİ BİR ŞEY YOK)

Dünkü günü atladım, kusura bakmayın. Belki de farkında bile değilsiniz ama ben kibar bir insanım, özürümü dileyeyim de ne olur ne olmaz. Önemli bişi de yoktu zaten (ne olacakdıysa). Bu sabah içimde bir sıkıntıyla uyandım, zira markete gitme zamanım gelmiş idi, en kısır mevsimde zepze ve meyve almam gerekiyordu. Normal zamanlarda bile Antalya'nın güzelim pazarlarında sebze bulamam bu geçiş döneminde, şimdi gariban market manavında ne bulacağım ki. Neyse zırhlandım, rengi atmış eşofman pantülü, bilekleri tirfillenmiş eşofman ceketi, balkonda bekleyen market ayakkabısı ile kuşandım ve bu defa tülbent yerine maske taktım(maske iğrenç bir şey, kesin bilgi), kapüşonu kafaya geçirdim. Poşetleri ilk etapta bırakmak için yere gazete serdim, çamaşır sulu su hazırladım, cebime kartımı, fısfıslı kolonyamı, kağıt mendilimi ve 5 adet ev poşetini koyup eldivenlerimi giydim, balkonda birikmiş çöpleri yüklendim ve yola düştüm. Market kapısına kadar "o eski hislerim birden coştu/fakat ne yazık ki sokak boştu" diyerek Acdaa Pekkan'ı andım. Market kapısında ağzında maskesi ile market sahibi, manav reyonunda ise ağzı maskesiz manav çalışanı vardı. Maskesiz olmasını affettim, zira elindeki kolonya ile tartıyı, tartının durduğu dolabı ve civardaki tüm yüzeyleri siliyordu, ayrıca benim maskem vardı, yanına da yanaşmadım. Bir market arabası kaptım, sapına kolonya fısfısladım, bir fısfıs da eldivenlerime yapıp birkaç sebze, biraz meyve aldım. Sonra içeri girdim, herzamanki gibi gayet sakindi, alacaklarımı aldım, market içindeki 4-5 maskeli kişiye mesafemi korudum, kasaya yanaştım. Kasa görevlisi kolonya ile tezgahı siliyordu, takdir ettim. Aldıklarımı kendi poşetlerime yerleştirdim, kartı okuttum ve çıktım. İşte asıl mesele burada başladı, zira poşetler çok ağırdı. "Çekemedim akça kızın göçünü" diye söylenerek eve geldim. Poşetleri fırlattım gazetenin üstüne, ayakkabıları önce kapıya, sonra balkona bıraktım. Poşetleri diğer balkona götürdüm. Sonra da giysileri çamaşır makinesine, kendimi duşa attım. Arkadaş bu ne eziyettir yahu, bununla bitse, daha yıkanıp paklanacaklar var. Meğer marketten al, dolaba koy yaparken ne mutluymuşuz biz. 


Bu aralar en çok gördüğüm manzara bu, mutfak balkonumuzun leb-i derya, panoramik görüntüsü 😃. Bizim apartmanın çamı, Almanyalı'nın zeytinleri, zemin kattaki tabelacının kamyoneti ve asfalt yol. Araçları tekne, asfaltı da ırmak olarak hayal ederseniz hiç fena değil, iki zeytin arasına bir de salıncak, gel keyfim gel. Oof of, evde biraz daha kalırsak hayal gücümüz boyut değiştirecek bu gidişle. 

Neyse, yeni bir kitaba başladım, "Hayvan Müzesi". Yine tuğla boyutunda, sıkı bir kitap. Üçte birini okudum ama okuduklarımdan gayet memnunum, Google eşliğinde okuyorum, ufkumu açıyor. Onun dışında başlıkta da yazdığım gibi "Cenup cephesinde yeni bir şey yok". Şimdi ben kitabıma döneyim izninizle. Başka çareniz olmadığına göre "Evde kalın"...

5 Nisan 2020 Pazar

5 NİSAN (C/15-YABANCI)



Malum yuvarlak şeyden bahsetmek istemiyorum artık, biraz eskilere dönmek, güzel anıları, hoş gezileri anlatmak niyetindeyim. Fotoğrafta gördüğünüz cafe "Maide". Balat'ta. 2018 yılının Mayıs ayında benim kitabın imza günü için kızkardeşle birlikte İstanbul'a gitmiştik. Fırsattan istifade Sabancı Üniversitesi'nin düzenlediği "Cins Adımlar" isimli bir gezi etkinliğinin Balat ayağına dahil olmuştuk. İstanbul'a gelmeden konuşup geziye birlikte gitme kararı aldığımız Qunegond ile Kadıköy'de vapura binerken karşılaşmış ve yola birlikte devam etmiştik. Ama öncesinde hoş bir anekdot daha var. Bostancı'da bir arkadaşın evinde kalıyorduk ve o güne kadar Kadıköy'e hep metro ile gitmiştik. Ev ile metro istasyonunun arası biraz uzakça olduğu için benim Cevriye sorun çıkarmış, madem öyle bu sefer dolmuşa binelim demiştik. Ankara'dan geldiğimiz gün kendimizi apar topar Burgazada'ya attığımız ve dönüş için Kadıköy vapuru yerine Heybeliada vapuruna bindiğimiz için bu defa yanlışlık yapmayalım diye durdurduğumuz minibüsün şoförüne "Kadıköy'e gidiyor değil mi? Biz yabancıyız da" diye sormak gereğini duydum. Cevap şu oldu: "Yabancısınız ama Türkçe'yi çok güzel konuşuyorsunuz" 😃 Hani Yeşilçam filmlerinin değişmez replikleri vardır ya onlardan birinde "Güzel olduğunuz kadar küstahsınız da" der jön efendi, kelimelerin başına "n" getirerek, onun gibi bir şey oldu. Kadıköy'e kadar güldüğümüzü söylememe gerek yok herhalde. 

Balat'a vardığımızda gezi için daha vaktimiz olduğundan Sveti Stefan Kırım Kilisesi'ni de sıkıştırdık araya, şu malum demir kiliseyi. Sonra da hayli kapsamlı bir Balat gezisi yaptık.

Geziden sonra kızkardeş vereceği bir ders için Kadın Eserleri Kütüphanesi'ne yollandı, biz de Qunegond ile onun işi bitene kadar kahve içmeye karar verip fotoğraftaki Maide Cafe'ye yerleştik. Laf lafı açtı, kahveler, çaylar derken muhabbetin en koyu yerinde içeriye bir kadın girdi. Orta yaşı epey aşmış, saç baş dağınık, biraz meczup kılıklı, garip giyimli bir kadın. Bizim masaya yanaştı ve bir şeyler söyledi. Hafiften peltek bir konuşması vardı, anlamadık önce. Şaşkın şaşkın yüzüne bakarken o sürekli bir şeyler söylüyordu, "Kedi, yemek, mama, yardım" seçebildiğimiz laflardı ama tam olarak ne istediğini hala anlamadığımız için bakmaya devam ediyorduk ki kadın topuklarının üstünde geri döndü ve şöyle dedi: "Haaa, yabancı bunlar yabancııı, anlamıyorlar ne dediğimi", sonra çıkıp gitti. Olayı o gidince çözdük ama gülmekten birbirimize laf edecek halimiz kalmamıştı. Artık bilmem gerçek, bilmem yalan kediler için mama parası istermiş bizden ama o kadar damdan düşme bir tarzdı ve ne dediği o kadar anlaşılmıyordu ki haliyle biz donduk. O da sessizliğimizi yabancı olduğumuza bağladı. Gün içerisinde ikinci kez yabancı olarak nitelenmek ilginçti, Allah'ın hakkı üçtür diye bekliyordum ama olmadı, ikiyle kaldı yabancılığımız. 

Yine böyle güzelliklere, hoş gezilere sağlıkla kavuşabilmeyi diliyorum, bu vesileyle de sevgili Qunegond'a buradan selamlarımı gönderiyorum...

4 Nisan 2020 Cumartesi

4 NİSAN (C/13-14 HASRETİNDEN PRANGALAR ESKİTTİM)

Sabah dilimde şu dizeyle uyandım: "Dışarda gürül gürül akan bir dünya". Benim kuşağım hemen bilmiştir dizenin hangi şiirden olduğunu, tabii ki "Hasretinden Prangalar Eskittim". Bir şiirin ancak bu kadar şiirli bir ismi olabilir (nasıl bir cümle kurdumsa, koyver gitsin). Üniversitedeydim, "Arkadaş" filmi gösterime girdi, izlememek adeta ayıptı. O filmde Yılmaz Güney (Azem), Melike Demirağ'a (Melike) "Hasretinden Prangalar Eskittim" kitabını hediye eder ve bir sahnede de şiirlerden birini okur. Filmin ardından kitapta patlama yaşandı adeta, ardarda baskılar yaptı, Ahmed Arif'in adı da böyle duyuldu. Bir dönem elimin uzantısı gibi gezdirdiğim kitabın içindeki şiirlerin çoğunu ezbere bilirim, sahip olduğum o erken baskıyı bir şekilde kaybettim. Şimdi elimde olansa Cem Yayınevi'nden çıkmış 31. baskı. Cem kapandığına göre hangi yayınevi basıyor, kaçıncı baskı olmuştur bilmiyorum ama hala çok sattığına eminim. Her neyse işte şiirler kafama öyle yerleşmiş ki, sabah gözümü açtığımda kendi kendime "Dışarda gürül gürül akan bir dünya" diyerek uyandım. Akıyor valla, hem de bahar akıyor tek bir çiçekli ağaç göremeden. Aksın bakalım, gün olur biz de eşlik ederiz bu akışa "kararmasın yeter ki sol mememizin altındaki cevher"*

Dün yazamadım, hem yazmaya değmeyecek kadar boş geçen bir gündü, hem de akşam haberleri sinir katsayımı yükseltti. Alışacağız, alışmak zorundayız, sonuçta kendi evlerimizdeyiz, bilinçli davrandığımız sürece risk faktörümüz fazla değil, aklım fikrim yakınlarımda olsa da sağlık çalışanlarını düşününce şöyle bir kendime geliyorum. Dün sabah sokaktaki bir boru patlağını tamir için belediye ekipleri geldi, 6-7 kişi kadardılar, bir kepçe ve bir hafriyat kamyoneti ile birlikte. Maske, eldiven hak getire, eminim vardır ve kullanmıyorlardır. Zira en az yarım saat dipdibe verip sigara içerek muhabbet ettiler, gençliğin getirdiği umursamazlık ve ataklık desem içlerinde yaşı daha büyük insanlar da vardı, ben inanamıyorum bu aymaz tavırlara. 

Geçiyorum bu adını anmak istemediğim konuyu, yeni kitabım "Şeytan Tangosu" demiştim. Macaristan'da ıssız bir köyde geçiyor, toplam nüfus sayısı 20'yi geçmez ama hepsi birbirinden tuhaf insanlar. Kasvetli, karanlık bir ortam, simgesel bir anlatım. Zor okunuyor ama sıkı kitap, sanırım bugün bitiririm. Filmi de varmış, bitirince izleyeceğim. 

Bugünlük bu kadar olsun, yazıyı 3 yıl önce Antalya Müzesi'nin çok sevdiğim mor salkımlı bahçesinde çektiğim bir fotoğrafla bitireyim. Dilerim tez zamanda kavuşuruz bu güzel bahçelere, parklara, şehirlere...


*Hapiste Yatacak Olana Bazı Öğütler/Nazım Hikmet

2 Nisan 2020 Perşembe

2 NİSAN (C/12-KISACIK)

Çelınç dedik, şalanj dedik, söz verdik, hapırsak da köpürsek de yazacağız. Genelde haberleri izledikten sonra günün en moralsiz saatlerini yaşıyorum ama bu defa gecikmiş yemek telaşı kesintiye uğrattı neyse ki. Bu konuyu geçiyoruz.

Bu sabah sabık kraliçem bana sesli mesajla bir türkü yolladı, hem de kendi sesinden, hem de anneannemin en sevdiği türkü: "Cevizin yaprağı dal arasında". Omuzuma sıcak bir dost eli değmiş gibi hissettim ve çok duygulandım. Keyfimin daha iyi olduğu bir zamanda iade-i ziyaret yapacağım aynı teknikle 🎵

Bir süre Toyblast, Candy Crush Saga ve Candy Crush Soda oynadıktan sonra yeni bir kitaba başladım: "Şeytan Tangosu". Aşağı yukarı bir yıldır rafta okunmayı bekliyordu, kısmet bugünlereymiş. İşin tuhafı bu aralar okuduğum kitaplar bir şekilde gündemle bağlantılı çıkıyor. Bitirdiğim kitap Çin'de geçiyordu, yazmıştım hatta, Wuhan'a bile uzandık bir sebeple. Bu kitabın arka sayfasındaki tanıtım yazısı da şu cümleyle başlıyor: "Yaşamın fiili olarak durduğu bir Macar köyünde, güz yağmurları başlamıştır". Eh bizde de bir nevi öyle değil mi, üstelik adı da anlamlı, şu yaşadıklarımız bir nevi Şeytan Tangosu. Lakin adına ve konusuna rağmen bir güzellik sundu sayfalarını açtığımda, geçen yıldan kalma, kurutulmuş bir leylak dalı. Evren bana jest yaptı, bu yıl tazesini görme şansın pek yok evde kapalı kaldığın için, kurusuyla bari idare et dedi. 🌸

Ve akşamüstü canım Ferminanımcım'dan leylaklı, güzel mi güzel bir sanal kart aldım. Bugün güzel arkadaşlarım beni mutlu ettiler, pek keyifli oldu bu kart işi. Haydi katılmayanlar varsa niyet etsinler, şu sıkıntılı günlere güzellik katalım. 💌

Ben de sizlere geçen yılın Nisan ayından bir fotoğrafla bir nevi kart yollamış olayım. Denize, güneşe, hanımellerine bir an önce kavuşmak dileğiyle...


1 Nisan 2020 Çarşamba

1 NİSAN (C11/MART OKUMALARI)

Her gün yukarıya o musibet adıyla corona yazmaktan ikrah getirdiğim için artık kendisinden baş harfi ve sayı olarak bahsedeceğim. 

Kötü ve huzursuz bir gece geçirdim ama sabah biraz kendimi toparladım, çöp dökme ve su alma eyleminin ardından eylemden uzun süren bir temizlik faslı yaptım. Çınarlı balkonu pakladık, arada bahara kaçarız diye, ağaç şahane yeşerdi çünkü. İki parti çamaşır yıkayıp astım, kabak dolması yaptım, bir miktar kitap okudum ve hatta biraz uyudum, sıra blog yazmaya geldi. Bugün corona morona demeyeceğim ve direkt kitaplara geçeceğim, sevimsiz Mart'ta neler okumuşuz bakalım:


-"Üvey Kardeş" için uzun zamandan beri okuduğum en güzel kitaptı diyerek başlayayım. O minicik puntolarıyla ve 700 sayfasıyla savaşırken perişan olan gözlerime değdi bu güzelim aile hikayesi. Son sayfaya gelene kadar hevesle, merakla ve keyifle okudum. Barnum'u, Peder'i, Vivian'ı, Boletta'yı, Vera'yı ve gece adamı Fred'i çok özleyeceğim. Her biri kendine has, muhteşem yaratılmış karakterlerdi. Yazara ve çevirmene benden kucaklar dolusu teşekkür. İskandinav edebiyatı asla yanıltmıyor...
Okuyacak olanlar için kitabın başında bende oluşan kafa karışıklığını başkalarında önlemek için küçük bir ipucu; Peder bir özel isim, baba anlamında çevrilmemiş. 


-"Kör Pencerede Uyuyan" ile tanıdığım Nihan Eren birbirinden güzel öyküler yazmış yine. "Hayal Otel" tam da şu belirsizlik ve huzursuzluk zamanlarında ilaç gibi geldi. Küçük bir Ege kasabasında, açılmak üzere olan bir otel ve otelin her birinin ayrı bir hikayesi olan beklenmeyen konukları birbirleriyle bağlantılı olarak, bitki adları taşıyon 12 güzel öyküyle anlatılmış, okumalısınız.


- "İyi Adamın 10 Günü"nden sonra "Kötü adamın 10 Günü"nü de aynı keyifle okudum. Sadık, Adil ya da kendine verdiği son isimle Öcal yine birtakım işler peşinde. Mehmet Eroğlu polisiye işinde de gayet iyi olduğunu bu iki kitapla gösterdi. Şu tatsız zamanlarda kafa dağıtmak için birebir...


-Sibel Öz'ün yüksek lisans tezi olarak yazdığı "Oyuncu/Yeşilçam Yıldız Sisteminde Bir Anti-Yıldız: Adile Naşit"tam bir biyografiden ziyade akademik bir çalışma fakat Yeşilçam ve sinema konusuna ilgi duyanlar için oldukça ufuk açıcı, Adile Naşit sevenler için de tabii ki...


-Bedia Akartürk yıllardır Türkiye'nin en sevilen Türk Halk Müziği sanatçılarından biri olarak yerini korur. Sahnede seyretmişliğim de vardır. Akrabası olduğunu düşündüğüm Tolgahan Vurgun sanatçı ile bir nehir söyleşi yapmış, adı: "Bedia Akartürk/Turnanın Türküsü". Çocukluğundan başlayarak tüm yaşam öyküsün okuyabilirsiniz bu kitapta Akartürk'ün, kendisini seviyorsanız tam size göre... 


-Sağ tarafta gördüğünüz kitabı halamın eşi yazıp bastırmış. Çocukluğunu ve "Sıradan" isimli köyünü anlatmış "Köyümüz, İstanbulumuz "Sıradan"da.  Zorlu bir çocukluk, zorlu bir yeni yetmelik, Köy Enstitüleri, hafızasına hayran olarak okudum. Geleceğe güzel bir miras olmuş...


-Jorge Amado'yu çok severim, "Dona Flor ve İki Kocası"nı da büyük bir hevesle aldım. Başlangıçta gayet güzel gidiyordu, aslında eğlenceli bir kitap ama o kadar çok ayrıntı vardı ve konular o derece uzatılmıştı ki bir süre sonra zorlanmaya başladım. Üstüne bir de corona günleri başlayınca ruhum daha fazlasına elvermedi. Bitmesine çok az bir bölüm kala daha sakin bir zamanda görüşmek üzere vedalaştım. Buhranlı günlerde uzak durunuz diyeyim... 


-Havada uçan harfleri ve ilginç kapağı ile son okuduğum kitap "Bundan Sonra Her Şey Biziz", Kanada'ya yaşayan Çinli bir ana kızın öyküsüyle başlayıp Mao dönemine kadar geri dönüşlerle uzanıyor. Çok kapsamlı, ufuk açıcı, zaman zaman iç acıtan, sistemleri sorgulatan bir kitap. Ben çok ilgiyle okudum, tavsiyemdir... 

Bugünlük bu kadar, bu tatsız günlerde kitaplara sığınalım, kalın sağlıcakla...