.

.
.

17 Ağustos 2018 Cuma

ORTAYA KARIŞIK

Hello blog, özlemişsindir umarım beni. Yazlık rehavet, sıcaktan evlere kapanma, ekonomik gündem vs vs insanda yazacak hal bırakmıyor. Bugün şöyle bir silkinip klavye başına geçeyim dedim, malum önümüz bayram, benim gibi "bayramdatatileçıkmayangiller"denseniz ve evde kös kös oturup sıkılacaksanız zaten yazacak bir şey bulamazsınız, yazsanız da okuyucu kitlesi kızgın kumlardan serin sulara atlarken bloglara falan gönül düşürmez 😀 O yüzden vakit geçmeden bir "Merhaba" demekte fayda var takipçilerime.

Bu haftanın ilk etkinliği aşağıdaki, neredeyse karşısında saygı durusuna geçeceğim, bana çocukluğumu hatırlatan şahane resmin ressamı Füsun Ürkün ile buluşmak oldu. Biz arkadaşız, bol bol muhabbet ettik, ne konuştuğumuzu boşverin, şu nefis resme bakın:


O duvar halısı, kaneviçeli, dantelli yastıklar, yorgan ağzı, pirinç karyola beni benden aldı. Ne diyeyim, ellerine emeğine sağlık sevgili Füsun Ürkün'ün. Eğer şimdiye kadar resimleriyle tanışmadıysanız Google'da aratın ve ne güzellikler yaptığını görün derim. 

Haftanın diğer etkinliği ise PTT Pul Müzesi oldu. Açıkçası müzeyi gezmekten ziyade yemek yemeye gittik. Daha önce detaylı bir şekilde gezmiştik zaten. Müzenin giriş katında bir kafeteryası var, temiz, sade ve düzenli bir mekan. Yemekler çok güzel, fiyatları da son derece makul. Gelen herkese kamu personeli fiyatı uygulanıyor bu ara, ayrıca cumartesi-pazar kahvaltı servisi de var 10.00 ile 14.00 arasında. Özel olarak gitmeseniz bile Ulus'a yolunuz düştüğünde acıkırsanız bir öğlen yemeği yiyin derim. Akşamları ve resmi tatil günleri kapalı oluyor.

Hemen hemen bir aydır yıkadığım her şeyi bir çamaşır sepetinin içinde "Yıkanmış ve ütülenmeyi bekleyen giysiler koleksiyonu" kapsamında biriktirmekte idim. Her çamaşır sonrası koleksiyona yapılan ilavelerle kendim "Korkunç Koleksiyoncu" mertebesine yükselirken dolaptaki askılar da giderek boşalmakta idi. Baktım sonu gelmeyecek koleksiyonu sonlandırayım dedim, kurdum ütü masasını. Lakin onca çamaşır boş boş ütüye bakarak hallolmaz, önce Netflix'i bir kurcaladım. Birkaç diziye göz attım, sonra yeni başlamış bir Meksika dizisinde karar kıldım: "Le Casa De Les Flores". Yani "Çiçekler Evi". ismi tavladı zaten, sonra baktım tam ütülük, fasulye ayıklamalık, sarma yapmalık. Kurdum laptopu ütü masasının karşısına açtım diziyi, "Haydi rastgele" diyerek ilk gömleğin yakasından başladım. Ben yaka-kol-sağ ön-sol ön-arka sırasıyla giderim gömlek ütüsünde, yanlışsa da ben yaptım oldu 😀 Neyse diziyi izliyorum bir yandan, kocaman bir aile var, çiçekcilikle iştigal ediyorlar. Büyük bir malikanede yaşıyorlar, bir bölümü çiçekçi olarak kullanılıyor. Dizinin ilk bölümünde de evin babasının doğum günü kutlanıyor. Herkes şık, herkes güzel, herkes yakışıklı. Derken evin annesi teşrif ediyor doğum günü alanına, kütük gibi bir şey, güzel diyeceğim diyemiyorum, şık diyeceğim diyemiyorum. Boyun nahiyesi yitmiş gibi kadıncağızın, botoksları ve kabarık saçlarıyla vücuduna büyük gelmiş gibi sanki kafası. Renkli, güzel gözleri var ama surat erkeksi, üstelik pek de tanıdık geliyor. Dayanamadım, dizinin künyesini açtım. Aaa, şu bizim kız ayol, bildiğimiz Marianna, hani bizi ekran başına kilitleyen ağlayabilen zenginlerden 😀


Efenim, karşınızda 80'li yılların tek kanallı TV'sinin popüler dizisi:
"Zenginler de Ağlar"

Buyurun bu da baş oyuncumuz "Marianna"mız yani Veronica Castro


Ve öncesi ile sonrası


Bu da ütü dizisinin posteri efendim:
"Le Casa De Les Flores"
Fularlı hanım hanımanamız, yani eski Marianna, yeni Virginia
Arkadakiler de saygıdeğer(!) eşi ve evlatları

Dizide yok yok maşallah, 16 yaşından küçüklere izletilmemesi tavsiye olunur. Her tür domestik işlerinizin eşlikçisi olarak size kolaylık sağlayacaktır. Benden söylemesi. Ben dün bundan 6 bölüm izlerken ütü koleksiyonumu bitirdim, bir tencere yaprak sardım, 12 tane biber doldurdum, bir kilo börülce, 1,5 kilo da barbunya ayıkladım diyeyim, gerisine siz karar verin 😀

Konu tek kanallı TV dizilerinden açılmışken bir anımı da anlatayım. Anneannem bu dizilerin hastası idi. Gerçek hayatmış gibi onlarla yaşar, izlerken transa girerdi. Şimdi adını unuttuğum bir Meksika dizisine çok sarmıştı. Ertesi günü sabırsızlıkla beklerdi yeni bölümü izlemek için. Bir yaz tatili idi ve biz de Ankara'da idik, oğlum daha çok küçük. Anneannem annemlere geldi bir süreliğine. Dizinin de tesadüfen final bölümü var ertesi gün. Dizide bir kayıp adam var, adı Jose Mario mu ne, öyle bir şey işte, tipik bir Meksika adı. Final bölümünde bu kayıp Jose Mario'nun akibeti belli olacak, anneannem sonsuz merak ve heyecan içinde. Sabah erkenden kalktı, suratı bir karış. "Ne oldu, bu ne hal?" dedik. "Sabaha kadar gözüm gözüme değmedi" dedi. Bunun tercümesi "Hiç uyumadım" oluyor. "Hayrola hasta mısın, niye uyumadın?" diye sorduk. "Meraktan" dedi, "aklım Jose Mario'da, adam öldü mü kaldı mı, ne oldu, sabaha kadar onu hayalledim". Tabii ki kahkahayla gülüp anneannemi kızdırdık. Neyse dizinin yayın saati yaklaştı, çizgi film seyreden oğlumu "Kalk bakiyim, benim dizi başlıyor" diyerek kovaladı. Hepimize "Hösün hösün" tembihleri yaptı. Bu da "Susun" demek ve daha başlamadan TV'nin karşısına konuşlandı. Derken büyük an geldi, dizi başladı, anneannem paralize bir şekilde ekrana kilitlendi. Ben birkaç dakika izledikten sonra sıkıldım, daha önce izlemiyordum zaten, kitabımı alıp balkona çıktım. 10 dakika kadar ya geçti ya geçmedi, kitaba dalmışım, sayfalara düşen gölgeyle irkildim. Başımı kaldırdım, tepemde anneannem dikiliyor. Ellerini beline koymuş, surat ifadesi feci halde kızgın, "Utanmaz, arlanmaz, vicdansız" diye höykürdü bana. "Ne oluyoruz yahu?" demeye kalmadan "Sen burada yayıl otur, hiç mi ciğerin sızlamaz, hiç mi merak etmezsin, o Jose Mario'ya ne oldu, öldü mü kaldı mı, yaşıyor mu, insan bir gelir bir bakar, tuu senin suratına" dedi ve koşturarak ekranın başına döndü. Ben malum o günden beri şaşkınlıktan balkonda donmuş bekliyorum 😀😀😀

"Zenginler de Ağlar" görselleri: Buradan

7 Ağustos 2018 Salı

SERGİLERDEN

Sabahtan hatta dün sabahtan bu yana apartmanı inleten ve beynimi delen balyoz ve matkap sesleriyle muhatabım. Apartmanın altındaki boş dükkanı birileri kiraladı sanırım ve içinde tadilat yapıyorlar. Büyük olasılıkla "Rent a car" popülasyonuna bir ilave daha olacak. Babamın vitrin camlarına bakıp bakıp "Bu kadar aracı kim kiralıyor yahu?" diye sormakta hakkı var ama durmadan yenileri açıldığına göre birileri kiralıyor belli ki. Matkap çalışırken öylesine ağlamaklı bir ses çıkarıyor ki kızacağıma "Kimbilir ne derdi var garibin?" diye hüzünlenesim geliyor 😀 Yıllar önce biz bu apartmana taşındığımızda sözkonusu dükkanda bildiğimiz türden bir mahalle bakkalı vardı. Kendisi de yandaki apartmanda oturan Bakkal Ahmet'in normalde kırmızı olan yüzü kızdı mı bordoya dönüşür, canını sıkan müşteriyi rahatlıkla kovalayıverirdi. Balkondan sepet sallar bağırırdık, dışarı çıkıp kızmış gibi yapar, "Ne var, yine ne istiyonuz?" diye söylenir, sonra da istediğimiz şeyi sepete koyup "Çeek!" diye bağırırdı. 250 gram peynir, yarım ekmek, kırmızı kapaklı cam şişede günlük AOÇ sütü, çuvaldan 1 kilo kuru fasulye, teneke kutudan pötibör bisküvi, 1 litrelik Coca Cola alabildiğimiz günlerdi. Kırmızı yanaklı, yuvarlacık karısının getirdiği öğle yemeğini tezgahın ardında yer, alüminyum demlikteki çayı ibiğinden içerdi. Market kültürüne yenik düşüp dükkanı kapattığında mavi önlüğünü, süslü harflerle Kayseri Bakkaliyesi yazan tabelasını, dükkanın önüne yığdığı süt şişelerini ve özellikle ekmek almaktaki kolaylığı gözümüz ve ayaklarımız çok aradı. 

Nereden nereye geldim. Bugün aslında pazar günü gittiğim Cermodern'deki sergiden bahsedeceğim. "Mekan-Atölye" adını taşıyan sergide pazar günü rehberli tur vardı ve sergilenen eserlerden birini yapan kişi tanıtacaktı. Kızkardeşle buluştuk, kişi başı 10'ar (ki bu ücreti çok fazla bulduğumu belirteyim, üstelik bu öğretmen fiyatı) lira verip girdik sergi salonuna. Rehberli tur başlayana kadar alelusul dolandık eserler arasında ve belirlenen saatte aşağıdaki fotoğrafta görülen "Kentin Bahçeleri" isimli çalışmasını tanıtmak üzere Büşra Özdemir geldi.


Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nden mezun olan genç sanatçı 6 parçalık çalışmasını kentlerde yeşil alanların giderek azalmasından hareketle ve İtalo Calvino'nun "Görünmez Kentler" isimli kitabından esinlenerek  hazırlamış. Tuval üzerine toprak ve yosunla hazırlanan çalışmada yosunlar yeşil alanları, daha doğrusu kent bahçelerini temsil ediyor. Kuşbakışı bir harita görünümü verilmek istenmiş, yolların ve binaların görünmüyor olması da yeşil alanları özgürleştirme amacına yönelik olarak bilinçli tercih edilmiş. Sanatçı yosunları iki haftada bir sulayarak gelişmesini sağladığını ve görsel bir çalışma sayesinde bile olsa böylece yeşil alanları arttırma ütopyasını gerçekleştirdiğini belirtti. Fikir çok hoşumuza gitti, umarım gerçek hayata da geçebilen bir düşünce olur. Aşağıdaki fotoğrafta Büşra Özdemir'i çalışması hakkında bilgi verirken görüyorsunuz.


Sonrasında Cermodern'in görevlisi eşliğinde eserler hakkında bilgi aldık ama anladım ki güzel sanatlarda rehberlik pek bana göre bir şey değil. Çalışmaların kafamızda uyandırdığı imaj ile rehberin anlattıkları çok farklı idi. Mümkünse çok çetrefil olmayan konularda ben rehbersiz seyredeyim eserleri ya da yukarıdaki gibi eserin sahibi yapsın rehberliği. Zaten müzik parçalarını da klip eşliğinde dinlemekten hoşlanmam, benim kurduğum hayalle klipteki çok farklı oluyor zira. Şimdi rehbersiz olarak size biraz sergi gezdireyim. Bazı eserlerin sahiplerinin ismini not etmeyi unutmuşum, peşinen özür diliyorum kendilerinden:


"Bataklık" isimli çalışmayı Eda Taşlı yapmış


Azat Yeman


"Gergedan" isimli bu çalışma Nilay Sorgüven'e ait


Patchwork yöntemiyle yapılmış bu eserin adı "Beyhude Geçti Yıllar", sanatçı ise Merve Üstünalp.
Sanat camiasının erkek egemen yapısını ve kadının bu camiaya dahil olmasının zorluğunu simgeliyor



Sergideki en beğendiğim iki çalışma, seramik evler ama sanatçısının adını almayı unutmuşum ne yazık ki :(


Özge Yağcı'dan "Düş Otu" isimli çalışma
Aslında üçlü pencere, ben bir tanesini fotoğrafladım. Ev bitkilerinin sahibinin isteğine aykırı olarak da büyüyebileceğini konu almış. Evet, ev bitkileri bazen korkutucu olabiliyor :)

Sergide daha pek çok eser vardı ama haliyle hepsini fotoğraflamam mümkün değildi, 12 Ağustos'a kadar devam ediyor, bence gidip görün...

4 Ağustos 2018 Cumartesi

BİR DÜĞÜN ÖĞLESİ

Okuduğum kitaba yoğunlaştırdığım ilgim evin çok yakınından gelen davul zurna sesiyle dağıldı. Bir süre kulak verip yoldan geçen bir araçtan mı, yoksa apartmanın önünden mi geliyor diye anlamaya çalıştım, olmadı balkona çıktım. İkinci seçeneğin doğru olduğunu gördüm. Bizimkinde değilse de yandaki apartmanda düğünsel faaliyetler gelişmekte idi. Biri gelin arabası olarak süslenmiş, hepsi de beyaz renkli, muhtelif yerlere parketmiş dört aracın içinden inen bir sürü insan telaşla koşuştururken Oktay Kaynarca'ya benzeyen zurnacı kıpkırmızı bir yüzle yanaklarını şişirerek zurnasını üflüyor, daha yaşlıca kır bıyıklı, kır saçlı, kavruk arkadaşı da var gücüyle davulunu dövüyordu. Her ikisi de işlemeli cepkenler ve şalvarımsı siyah pantolonlar giymiş aşk ile şevk ile sanatlarını icra ederken biz mahalle sakinlerine de davulun sesinin gerçekten uzaktan hoş geldiğini ıspatlıyorlardı. Oraya buraya hareket eden bir sürü erkeğin içinde gözüm uzun süre damat olabilecek kişiyi aradı, hiçbiri o pembe tüllerle, beyaz güllerle süslenmiş, plakasında peşinen "Mutluyuz" yazan arabaya layık görünmüyordu. Damatlığa uygun yaşta görünen birkaç taneden kel kafalısı kot ve tişört giymişti ki peşinen elendi. Seyrek saçlarını atkuyruğu bağlamış, koluna masa saati boyutunda (öyle ki üçüncü katın balkonundan miyop gözlerimle ben bile saatin kaç olduğunu neredeyse görecektim 😀) kırmızı kayışlı bir saat takmış olanınsa ayakkabıları spor, hem de fena halde kırmızıydı, o da ekarte oldu. Sıradan görünümlü çizgili gömlekli ise arabanın sürücü kapısını açıp torpido gözünden bir Marlboro paketi çıkardı, anlaşıldı ki o da gelin arabası kullanıcısı. "Peki damat nerede?" derken yakaladım, apartmanın giriş kapısının önünde dikilmiş, zil ile cep telefonu arasında kararsız dakikalar geçirmekteydi. Genç irisi denebilecek kadar boylu-boslu, elma yanaklı, çenede bir tutam siyah sakal bırakmış, sakalıyla aynı renkteki saçlarını muhtemel ki bir erkek kuaförü (elbette berber değil, ne sandınız 😀) marifetiyle geriye yatırıp briyantin ya da benzeri bir sıvı ile parlatmış damadımız lacivert takım elbise giyip yakasına da minik bir tutam renkli çiçek yerleştirmişti.  Damat cep telefonu-zil seçeneğiyle uğraşırken davulcu "Lorke Lorke" çalmaya, erkek tarafının kadınları ve erkeklerinin bir bölümü de yarım halka halinde halay çekmeye başlamıştı bile. Halay başı türbanlı irice bir teyze, halay sonu da kolunda kırmızı masa saati taşıyan, kırmızı ayakkabılı gençti. Diğer düğüncüler alkışlarıyla olaya katılırken davulcu damada yaklaşıp onu da halaya davet etti ama damat netti. Elinin ayasıyla "hayır" jesti yapıp sonunda karar verdiği cep telefonu seçeneğini kullanarak birtakım numaraları tuşlamaya başladı. Ortalık davul-zurna sesiyle yıkılırken komşular da yavaştan olaya dahil olmaya başladı. 2. kattaki perde aralığından kısaca olan bitene bir göz atıp açık duran kapısını kapattı ve içeri çekildi. Bizim apartmandan birkaç komşu ise birebir katılmaya karar vermiş olacaklar ki aşağıya inip düğün ahalisine dahil oldular. Alttaki komşunun sarışın minnak torunu çalan davulun temposuna uyup kendi çapında halay çekmeye başladı. Bu arada damat telefon konuşmasını bitirip sonunda parmağını zile uzattı. Davul-zurna ekibi hareketlendi, akraba-yı taallukat da halayı kesip apartman kapısına yöneldi. "Tık" sesiyle açıdan kapıdan ilkin damat girdi, ardından da tüm düğün ekibi gelinin en üst kattaki evine ulaşmak üzere ardından seğirtti. 


Görsel: Buradan

Kız evinde geçen, gözlerden ırak 10-15 dakikalık süreçte kendime kahve yaptım ki seyir daha keyifli olsun, ben daha kahvemden son yudumu almadan merdivenlerde bir hareketlilik başladı ve önce aileden bir genç kadın kapıyı açıp gelinle damadın rahatça geçebilmesi için açık tuttu. Önden beyaz gelinliği, belinde olmazsa olmaz kırmızı kuşağı, duvağının üstüne örtülmüş pullu boncuklu al yazması ile gelin göründü, ardından da dirseğinden tutmuş damat. Gelinin üstüste örtülmüş örtülerden yüzünü görmek mümkün olmasa da damadın iyice kızarmış yanaklarından ve alnında birikmiş terlerden ne denli heyecanlı olduğu anlaşılıyordu. Önce gelin arabasının sol yanına yöneldiler, sonra sağ taraf teklif edildi. Damat gelini kapıya kadar getirdi ama ne olduysa binmekten vazgeçildi. Gelin kenara bir yere çekildi, damat biraz daha uzağa geçti. Davul-zurna konserine başladı, önceki kadar iştahlı olmasa da aynı ekip tekrar halaya durdu. Onca kalabalığın içinde ne yapacağını bilmez halleriyle, bir yana sabitleyemediği bakışlarıyla ve yönünü gelinden yana çevirmemesiyle dikkat çeken solgun, ince, orta yaşlı bir adam vardı ki dikkatli bakınca gelinin babası olduğunu farkettim. Damat verilmezken gelinin alınması olayından ossaat bir kez daha nefret ettim. Tam o sırada, aşağıda şamata devam edip giderken merdiven boşluğunda kırmızılı bir gölge belirdi, sonra açık pencereye yanaştı ve kederli bakışlarını bir kenarda sessizce bekleyen geline doğru yöneltti. Ağlamaktan kızarmış gözleri ve burnuyla bir hüzün abidesi gibi duran genç kız, gelinin ergen yaşlarını sürmekte olan kızkardeşi idi. Sonra koşarak indi, kapıyı hızla açtı ve ablasına doğru koşup boynuna sımsıkı sarıldı. Günün en yüreğe dokunan anlarıydı, içeri girip bir kağıt mendil aldım ve çaktırmadan gözlerimi sildim. Yıllar önce içinde bulunduğum apartmanda, olayın bir benzeri kardeşimle benim aramda yaşanmıştı çünkü. İki kardeş sarmaş dolaş bekleyedursun davul-zurna çoştukça coştu, halay katılımı arttıkça arttı ve sonunda zemin katın penceresi açıldı, uzun boylu bir adam (o daireye henüz taşınmışlardı) pencere demirlerinin arkasından alkışlayarak tempo tutmaya başladı. Bununla da kalmadı, elinde içi kağıtlı şeker dolu bir kase ile apartmandan çıktı, kayınvalide olduğunu düşündüğüm kadına uzattı ve misafirlere ikram etmesini söyledi. Bu da günün en güzel, en dayanışmacı anıydı sanırım. Herkes bol bol şekerlendi, şeker kasesi teşekkürlerle sahibine iade edildi, davul sustu, zurna sustu, gelin süslü arabaya bindi, planda değişiklik yapılarak ağlaması dinmeyen kızkardeş de ablasına eşlik etmek üzere gelin arabasına alındı, ahali araçlara pay edildi ve beklenildiği üzere gelin arabasına yol verilmedi. Damadın babası bahşişleri dağıttı, gelin aracı tam hareket edecekken alt katımızdaki balkondan "Durun!" diye bir ses duyuldu. "Eyvah" dedim, arkası "siz kardeşsiniz evlenemezsiniz" diye gelecek Türk filmlerindeki gibi 😀 Meğer ardından su dökeceklermiş gelin kızımızın, bir sürahi su toz kaldırarak aşağıya serpildi ve final. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine...

3 Ağustos 2018 Cuma

TEMMUZ OKUMALARI

Temmuz ayı okuma açısından oldukça verimli geçti, inceli kalınlı 16 kitabı bitirmiş, birini de yarılamışım, aynı performansı Ağustos'dan da bekliyorum. Neler okumuşum görelim bakalım:


-"Kırmızı Defterli Kadın" aslında Haziran sonunda başlayıp Temmuz'da bitirdiğim bir kitap oldu. Satın almadan önce o kadar çok yerde adını, övgüsünü duydum ve kapağı o kadar sevimli geldi ki adetim hilafına edindim. Fazla edebi bir beklentiye girmeden çarçabuk okunan, akıcı bir yaz romanı. Kitapçılardan, kitaplardan, yazarlardan ve listelerden bahsetmesini sevdim, o kadar...


-Alef Yayınevi çıkardığı hemen hemen her kitabı severek okuduğum bir yayınevi, "Aztek Çiçeği"ni seçerken kıstasım da o oldu zaten. Açıkcası diğer kitapları kadar sevemedim. Clara'nın Arjantin taşrasından Buenos Aires'e kadar uzanan hüzünlü öyküsü. Onun tek arzusu denizi görmektir ama hayat onu başka mecralara sürükler. Okunabilir ama okumazsanız da fazla bir şey kaybetmezsiniz. 


-"Sanşiro" belirgin bir konusu olmamasına, bol dialog içermesine ve biraz ağır ilerlemesine rağmen taşradan gelen bir gencin kendini bulma çabalarını eski Japonya atmosferinde veren bir kitap olarak ilgi çekici idi. Uzakdoğu edebiyatına ilgi duyanlara önerilir. 


-"Yeşil Yol" iyilikleri, kötülükleri, delilikleri, tuhaflıkları ile bir aile öyküsü, iki kız, iki erkek 4 kardeş ve anneleri farklı bölümlerde anlatılıyor. Sevdim...


-"Kız Natamam Bir Şeydir", tuhaf ismiyle ilgimi çeken kitap ne yazık ki okuduktan sonra aynı ilgiyi uyandırmadı, zor bitirdim desem yeridir. Romanın tamamı 2-3 kelimeden oluşan kısa kısa, kesik kesik cümlelerden oluşuyor, bu da okuma sırasında çok yorucu geldi. Biri beyin kanseri olan iki kardeş arasındaki sevgi-nefret durumları, ensest, kişiliğini bulmaya çalışan ve travmalarını aşmak için aşırılıklara kaçan sorunlu kızkardeş, karmaşık ilişkiler... Kısacası ruhum daraldı, ben ettim siz etmeyin :)


-Gittiğim seyahatlerde bulunduğum yerden bir kitap almak gibi adetim vardır. "Jar"ı da Denizli'de küçük bir sahaf-kitapçıdan çok da fazla aramadan, rastgele satın almıştım. İyi ki de almışım, bu ay okuduğum en doyurucu kitaplardan biriydi. Olay Arkanya adında hayali bir kasabada (Google'da küçük bir araştırma yapınca buranın Ergani olduğunu anlıyorsunuz) geçiyor. Karşılıklı kahvelere oturup günboyu birbirini düşmanca bakışlarla süzen iki yaşlı adamın hikayesi "Jar". Kitap bu düşmanlığın sebeplerini muhtelif ağızlardan, farklı anlatımlarla dillendiriyor. Adeta bir 1001 gece masalı gibi. Çok sevdim, tavsiyemdir...


-"Başka Zaman Kütüphaneleri" Sırp yazar Zoran Zivkovic tarafından kaleme alınmış kitaplarla, daha doğrusu kütüphanelerle ilgili birkaç fantastik öyküden oluşuyor. Fikir güzel ama ya yazımdaki, ya tercümedeki bir şey öykülerden alınan keyfi azaltıyor. Kısacası bana hitap etmedi.


- Pek çok sayfası profesyonel müzik diliyle yazıldığı için anlamakta zorluk çeksem de İdil Biret'e olan hayranlığımı arttıran bir kitap oldu. Harika çocuk olduğunu biliyordum zaten ama bu kadarını tahmin etmiyordum. Sahnede defalarca izledim İdil Biret'i, tavrı hep soğuk ve yukarıdan gelmişti ama bunun sebebini de buldum okurken. Miyop olduğunu, bu nedenle uzaklara baktığını, bunun da seyircilerle iletişimsizlik yarattığını söylüyordu. Müthiş bir yetenek ve dolu dolu yaşanmış, çalışma ile geçmiş bir ömür. Ne diyeyim, çok yaşasın ve daha çok yıllar dinleyelim kendisini...


-Çok başarılı, ufuk açıcı ve asap bozucu bir tarihi belge olmuş "Diktatörlerin Çocukları". Aslında çok da şaşırmadım, çoğu şeyi tahmin edebiliyordum ama bu kadarını da beklememiş olduğumu belirteyim. Mussolini'nin, Stalin'in, Franco'nun, Kaddafi'nin, Saddam'ın, Çavuşesku'nun, Mao'nun, Bokasa'nın, Pinochet'nin, Mobutu ve daha kitapta yer alan pek çoğu gibi 20. yüzyıla damgasını vurmuş liderlerin başında bulundukları ülkeleri nasıl demir yumruk altında yönettiklerini ve çocuklarını nasıl nasiplendirdiklerini ya da ihmal ettiklerini okumak istiyorsanız buyrun, pişman olmazsınız. Her bir diktatörü farklı bir kişi kaleme almış.


-"Sessiz Sahil" de İstanbul seyahatinden bir anı. Richard Yates'i ilk kez okuduğumu sanıyordum ama sonra "Ablamın Mutluluk Fotoğrafı" isimli başka bir kitabını daha önce okuduğumu farkettim. "Sessiz Sahil" iki aileyi, aile fertlerini, büyüme sancıları içindeki bir yeniyetmeyi, sevgiye aç, yalnız bir kadını konu alan, etkileyici bir kitap. Tavsiyemdir...


-Edebi anlamda çok beklentiye girmeden eğlenceli bir yaz kitabı olarak okunabilir "Sinemada Ağlarken". Yazarın muhtelif zamanlarda izlediği filmlerle ilgili anılarını kaleme aldığı bir kitap...


-İki komşu çiftlik, önce büyük bir dostluk, arkasından kıskançlık nedeniyle işlenen bir cinayet ve bundan etkilenen komşu çocukları. "Hadi, Yarın Görüşürüz"ün konusu aşağı yukarı böyle. Yıllar sonra katilin oğlunu hatırlar arkadaşı ve anılarından hareketle olayı hayalen tekrar yaşamaya başlar. Hafiften polisiye tadı da veren kitabın ilk bölümleri daha akıcı ilerlerken ikinci bölümde hafiften sıkıldığımı itiraf edeyim.


-Bulgakov okumalarım biraz gecikmeli olsa da zararın neresinden dönülse kardır düşüncesiyle külliyatı ele almak arzusundayım. "Genç Bir Doktorun Anıları"ndan sonra "Köpek Kalbi" de aynı güzel duyguları uyandırdı. Bir sokak köpeğine bir insanın hipofiz ve erbezlerini nakleden doktor köpeğin insana dönüşümü karşısında hayrete düşecek ve bu durumu düzeltmek için çareler arayacak. Yer yer eğlenceli de olan kitap aslında bir Sovyet hicvi. Kesinlikle okunmalı...


-"İstanbul Kokulu Mutfaklar" bir yemek kültürü kitabı. Farklı yaş, etnik köken ve meslek grubundan 32 kadınla mutfak ve mutfak kültürü üzerine yapılmış bir söyleşiler derlemesi. Mutfak kültürüne benim gibi siz de ilgi duyuyorsanız (özelllikle Ermeni, Rum, Levanten ve diğer etnik kökenlerin mutfak kültürüne) kitabı seveceksiniz. İçinde birkaç tarif de var, tabii ki hiç pratik değil ama eskilerin sofraya, sofra adabına, yenilip içilenlerin kalitesine ne kadar önem verdiğinin bir göstergesi. Her şey gibi yeme-içmenin de pratikleşip sıradanlaştığı, eski tatların unutulmaya yüz tuttuğu günümüz için tarihe kayıt düşecek önemli bir kitap olduğunu düşünüyorum...


-"Balıkçıl", 1947 yılında, İtalya'da sisli bir kış günü Edgardo Limentani'nin uyanışıyla başlayan gün nasıl bitecektir acaba? Bol betimleme içeren ve sinematografik bir anlatımı olan keyifli bir kitaptı.

Bu aylık bu kadar efendim, Ağustos sonunda görüşmek üzere... 

2 Ağustos 2018 Perşembe

BİR GÜNE DÖRT MEVSİM YAZISI

 Bu yazıya dün başlamıştım ama yetiştiremedim, siz dün yazmışım gibi okuyun lütfen 😀

"İlkokuldayken mevsimleri anlatan bir şarki öğretmişti öğretmenimiz, her ayın kendine has özelliği anlatılırdı mısralarında. "Temmuzun sıcağı çok/Başka marifeti yok", "Ağustos ondan beter/Durmadan dökeriz ter". Şu anda klavyenin tuşları burnumla boynumun bitim yeri arasındaki musluktan dökülen terlerle sırılsıklam. Ağustosun geldiği kesin bilgi arkadaşlar, Ankara'da bile ter dökebilme kapasitesine sahip olduğum için kendimi tebrik ediyorum. Oysa dün akşam "Bırr, hava ne kadar serinledi, galiba mevsim kış" demiştim. Bu denli değişken bir havaya sahip olduğu için de Ankara'yı tebrik ediyorum. 

Saçlarımı son olarak seçim için Antalya'ya gittiğimde boyatmıştım, kendisi "tezboyverengiller"den olduğu için 1 ayda uzadı da uzadı, fırsat bulup gidemedim kuaföre. Nihayet dün planımı, programımı yaptım. Niyetim mahallemizin mütevazı ama çok yetenekli kuaföründen ertesi gün için randevu almak, sonra boyayı temin etmek, bir kısım alışverişler yapıp eve dönmek ve bugün için de boya eylemini gerçekleştirmekti. Lakin dün sabahtan başlayarak hava o kadar sıcaktı ki, biraz serinler düşüncesiyle ikindiye kadar oyalandım. Tam hazırlanmaya başladığımda hava bulutlandı. "Aman yaz yağmurudur, serper geçer, ne olacak" diye çıktım evden, çıkarken de ne olur ne olmaz diye bir şemsiye kaptım.Üç-beş damla kafama düşmeden kuaförün kapısına ulaştım, lakin kapıda koca bir asma kilit. Ben şaşkın günlerden salı olduğunu ve bazı kuaförlerin salı günleri tatil yaptığını unutmuşum. "Kader utansın" diyerek dönecektim ki kocaman bir gökgürültüsüyle birlikte yağmur bardaktan değil kazandan boşalır gibi yağmaya başladı. Çaresiz zıplayarak sığındığım saçak altına kendilerini dar atan iki gençle birlikte yağışın hafiflemesini beklemeye başladım. Gençler şakırdayan yağmuru videoya çekerken ben  "ya sabır" çekiyordum. 10 dakika kadar sonra şemsiyeyle idare edilebilir duruma geldi de "bari markete gidip boya alayım" diyerek yola düştüm. Karşıdan karşıya geçerken ne kadar akasya çiçekli su varsa ayakkabılarımın içine doldu. Battı balık yan gider, devam ettim yola, markete yaklaşırken bir gümbürtü oldu. Caddenin paralelindeki yokuştan inen bir tırımsı yan tarafa parketmiş arabalardan birine bir güzel geçirdi, sonra da bir şey olmamış gibi yoluna devam etti. Umarım aracın sahibi kameralar aracılığıyla çarpanı tesbit etmiştir. Yan tarafta olayı seyreden kadının yorumu şu oldu: "Oh olsun, o da oraya parketmeyiverseymiş". Buyrun buradan yakın, yenge sen kimden yanasın, sanki her yer otopark da adam keyfinden yol kenarına parketti. Her neyse sonunda markete girmeyi başardım, 3-5 alışveriş yaptım, sıra uzun ama kasalar yetersizdi, beklemeye başladım. Birkaç kişi önümde 70 yaşlarında, oldukça yapılı, platin saçlarını topuz yapmış, süslü bir hanım yanındaki torununa komut verip dururken birden sayım yapılan kasaya yöneldi: "Siz açık değil misiniz?". "Hayır" dedi görevli, "sayım yapıyoruz, diğer iki kasayı kullanın lütfen". "Ama ne zamandır bekliyoruz" dedi ve sıradan çıkıp kasalardan birine yaklaştı. Tabii önde bekleyenler itiraz etti ve geri, yerine dönmek zorunda kaldı. Bu durum haliyle zoruna gitti, birinden bunun acısını çıkarması gerekiyordu ve en uygun kişi olarak arkasında elinde iki ayranla bekleyen ufak-tefek, orta yaşlı, giyiminden Suriyeli olduğunu düşündüren kadını seçip ona döndü, "Sen benim arkamdasın" dedi. Kadın sesini çıkarmadı, belki de anlamadı, zaten öne geçmek gibi bir hamlesi de olmamıştı sakince bekliyordu yerinde. Lakin platin teyze tatmin olmamış ve rahatlamamıştı, tekrar kadına döndü ve "sen benim arkamdasın diyorum" diye tekrarladı. Kadıncağız ağzının içinde "tamam" benzeri bir şeyler geveledi, belli ki bulaşmak istemiyordu. Platin teyze yine doymadı, "Yabancısın sen değil mi?" dedi. Kadından yine ses çıkmadı, eğildi, kadının kulağına doğru "Yabancı diyorum yabancı, yabancısın değil mi? Benim arkamdasın sen". Arkasıyla derdi neydi anlamadık cümleten, kadının elinde topu topu 2 ayran zaten, önde olsa bile işlemi taş çatlasa bir dakika sürer. Sonunda benim arkamda bekleyen kadın dayanamadı: "Hanımefendi, evet arkanızda ve itiraz etmiyor, ayrıca yabancı olmasının ne ilgisi var da yabancı mısın diye üsteleyip duruyorsunuz" dedi. "Size ne?" diye terslendi platin, "yabancıysa yardımcı olacağım". "Yardım istemiyor ki sizden, niye yabancı yabancı diye söyleniyorsunuz, yabancıysa yabancı, ne olmuş yani" cevabı geldi arkamdakinden. Platin sonunda içindeki zehri kustu: "Evet tabi, yabancı, yardım istemiyor, anamızı ....tiler". Cümleten önce dumura uğradık, sonra yükselen itiraz sesleri arasında platin teyze aldırmasızca kasaya yöneldi, işlemini yaptı ve salına salına çıktı gitti. Bütün bu olup biten sırasında sessiz kalan Suriyeli kadından özür dilemek de bize düştü. Başkaları adına utanmaktan helak olduk, bittik. "

Evet dünden bu yana saçlarım boyandı, yeni bir kitaba başladım, boşalan B12 depolarımı doldurma amaçlı enjeksiyonlarımı yaptırmak üzere aile hekimi kaydımı geçici olarak Ankara'ya aldırdım, ve bugün de kızkardeşle buluşup Ulus'taki 2. Meclis binasında çalışan bir arkadaşımızı ziyarete gittik. Meclisin dışardan belli olmayan, halka kapalı ama benim çocukluğumdan hatırladığım yan bahçesinde dolaştık. O zamanlar adı "Millet Bahçesi" idi ve giriş serbestti. Biz daha çok hemen meclis duvarının dibindeki Yenimahalle otobüs duraklarına kestirme yoldan gitmek için kullanırdık, anneannemin elinden tutar ağaçlara, su kaskatlarına baka baka koştururdum ardından. Her şey bıraktığım gibi, hatta daha gelişmiş daha yeşil olarak duruyormuş meğer. Bir çeşit nostalji oldu benim için:


2. Meclis Binası, 1923 yılında mimar Vedat Tek'in tasarımıyla inşa edilmiş bu şahane bina. Şimdilerde Cumhuriyet Müzesi olarak ziyarete açık. 60'lı yıllarda CENTO binası olarak kullanıldığını hatırlıyorum. Hatta babamın orada çalışan bir arkadaşı yabancı iş arkadaşları aracılığıyla ara sıra bana şahane ithal çikolatalar getirirdi 😀 Çatıda ve arkadaki ek binada düzenleme çalışmaları var. 


Bahçe duvarının üstündeki birbirlerine zincirle bağlanan bu taş küreler ne mutlu çocukluğumdan bu yana değişmeden meclis binasına bekçilik etmeyi sürdürüyorlar. Önünden her geçtiğimde mutlaka her birine ayrı ayrı elimi sürerdim. 


Bu da sözünü ettiğim bahçe, eski adıyla Millet Bahçesi. Çok yeşil, çok ferah, çok güzel ve çimler yeni biçildiği için mis kokulu. Bahçenin dizaynı zamanında yurtdışından getirilen bir peyzaj mimarına yaptırılmış, hatta eskiden CSO'nun zaman zaman konser verdiği küçük bir anfitiyatro bile varmış içinde. 



Kaskatlı havuzun nilüferli, kırmızı balıklı görüntüsü. 

Gezimizin sonunda yemek yemek üzere PTT Müzesi'nin kafeteryasına gittik. Yemekler çok güzel ve kamu personeline hayli hesaplı fiyatlarda sunuluyor. Tavsiye ederim. 

Eh buraya kadar okuduysanız sabrınızı kutluyorum, Ankara'ya az evvel yine sonbahar geldi, dışarıda şakır şakır yağmur yağıyor. Ben gidip bir kahve yapayım ve biraz yağmuru seyredeyim. Haydi kalın sağlıcakla...

29 Temmuz 2018 Pazar

PAZAR SOHBETİ

Sabah kahvaltı sonrası keyif çayımı elime alıp balkona çıktım. Vakit çok erken sayılmazdı ama cadde bomboştu ki bu pek nadir olan bir durumdur. E5 karayolu gibi işler zira kendisi. Günlerden pazar olmasının sakinliğiyle oturdum biraz, hafta içi gürültüden durulmaz. Karşıdaki yurdun görevlisi çıktı bahçeye çok geçmeden, önce bir sigara yaktı, sonra hortumu takıp ağaçları suladı, sonra zemini, son olarak da kaldırımı yıkadı. Kaldırımlar ve cadde akasya çiçeği petalinden bir halıyla örtülü adeta. Mahalle esnafının sabahları ilk işi onlarla boğuşmak oluyor. Görevli kadın daha sulama işini bitirmeden hemen yanıbaşındaki çöp konteynerine  iyi giyimli, gençten bir adam yanaştı. Çöp atacağını sandım ama meğer çöp topluyormuş. Bulduğu birkaç teneke meşrubat kutusunu ayağının altında iyice ezdikten sonra elindeki poşete koydu, çöpün içinden çıkardığı battaniye benzeri bir şeyi bir süre inceledikten sonra almaya değer görmeyip bıraktı ve yoluna devam etti. Derken karşı kaldırıma iki araba yanaşıp durdu. İçinden 6 genç adam indi. Kaldırımın kenarına, akasya ağacının altına dikilip birbirleriyle sigara alışverişinde bulundular. İçlerinden biri Arnold Şıvarzenaygır'ın yerli versiyonu gibiydi. Zaten baklavalarından, kaslarından pek emin kasılmakta idi, uzaktan King Kong'daki gorile benzettim duruşunu. Diğerleri muhtemel ki vücut geliştirmeye yeni başlamışlar, pek baklava, şöbiyet bir görüntüleri yoktu, ellerindeki enerji içeceğini sigaralarına katık edip Şıvarzenaygır made in Turkey'in küçümseyen bakışlarına ve kaslarını iyice kasmasına sebep olmakta idiler. Bir sigara içimi sürede muhabbet edip kahkahalar attılar, sonra arabalarına binip gittiler. Farkettim ki öndeki aracın sürücüsü yerinden hiç kalkmamış, sigaralı eli açık camdan dışarda durmakta idi. Diğer aracın aksine sunroofu olan bir araba kullanmanın ayrıcalığından yararlanmaktaydı arkadaş, Allah isteyen herkese nasip etsin 😀 Derken dizimde bir iğnelenme hissettim, minnak bir sinek siftahını benimle yaptı, sivri biber diye alıp dolma biber çıkan fidelerimizin sineklerinden biri farklı bir lezzet istedi sanırım. "Sana kendimi yedirmem" dedim ve boş bardağımı alıp girdim içeri. 


Bazen mülkiyeti bir vazo çiçek belirler :)
Sözkonusu kaldırım

Babam bir süredir bizimle, içerde onunla biraz sohbet ettik. Çocukluğundan birkaç anekdot anlattı, bazılarını hiç duymamıştım. Buraya da yazayım ki kişisel tarihime not olsun, unutmayayım. Dedem demiryolcu idi. Uzun zaman istasyon lojmanlarında oturmuşlar. Babamın çocukluğu da demiryolu çevresinde geçmiş. Genlerimize mi işlemiş nedir dededen toruna hepimizde bir tren sevdası vardır. Trenle yolculuk etmeye, raylar boyunca yürümeye, gar binalarına bayılırız. İşte bu lojmanlardan birinde otururken olmuş bu yazacağım şeyler. Babam 6 yaşında, halam ondan bir yaş büyük, ilkokula başlayacak ama ilkokul uzakta. Dedem ikisi beraber giderse daha güvenli olur diye babamın yaşını bir yaş büyütmek üzere mahkemeye başvurmuş. Birlikte hakimin karşısına çıkmışlar. Hakim sormuş, dedem derdini anlatmış, katip kız da daktiloda tıkır tıkır yazmış. Babam diyor ki: "O makine tıkırdadıkça büyüyorum sanmıştım" 😀 Yine aynı lojmanda bir sabah babam yataktan kalkarken babaaannem çığlık çığlığa "yılan" diye bağırmaya başlamış. Herkes şaşkın şaşkın bakınırken gerçekten bir yılan babamın yattığı yataktan kayarak inmiş. Meğer gece boyu babamın koynundaymış. Nasıl olmuş da sokmamış, zehirsiz miymiş ya da gerçekten yılan da kendine dokunmayana dokunmaz mıymış meçhul. Son anlatttığına çok güldüm. Babamın yakın bir köyde oturan nenesi lojmana, dedemleri ziyarete gelmiş. Birkaç gün kalıp dönmüş. Köyde tanıdıklar "Nasıllar, iyiler mi?" diye sormuşlar. Nene cevap vermiş: "Ne olacak, yiyiiler, içiiler, evin içine sıçiiler" 😀 Evin içinde tuvalet olması tuhaf gelmiş neneciğe. Babamın bugün anlatmadığı ama önceki yıllardan bildiğim bir tren öyküsü daha vardır ki düşünmesi bile ödümü patlatmaya yetiyor. İlkokul yıllarında lojman arkadaşlarıyla "trenin altına yatarsın, yatamazsın" iddiasına giriyorlar. Babam "yatarım" diyor ve trenin gelme vaktine yakın gidip rayların arasına uzanıyor. Çok geçmeden gelen tren de üstünden geçiyor. Bunu anlattığında "Korkmadın mı?" diye soruyoruz, "Korkmadım ama öyle bir gürültü vardı ki anlatılmaz, nasıl ürküp başımı kaldırmadığıma şaşıyorum, kafamı koparır giderdi tren" diyor. Çocukluğun verdiği cesaret mi desek, kendini ıspatlama çabası mı desek ama her şekilde gereksiz bir çaba, sonucu da üstüne tatlı niyetine, durumu öğrenen dedemden yenen bir araba dayak 😀

Eh, bugünlük bu kadar sohbet yeter. Pazarınız güzel geçsin diyor ve kaçıyorum...

25 Temmuz 2018 Çarşamba

BLOG AÇILDI ŞÜKÜR YAZISI :)

Dün ani gelen bir ilham ve hevesle bilgisayar başına oturup yeni yazı girmek amacıyla blogu tıkladığımda karşıma boş bir ekran ve "Error 404" yazısı çıktı. "Oh my God! What happened?" dedim haliyle, bildiğiniz gibi kendim bizzat mavi kanlı bir İngiliz asilzadesiyim 😁 Vat hepınd olmasına vat hepınd da hakikaten ne oluyor yani? Bir panikle diğer blogları denedim, onlara da girilmiyor. Hemen blogdaşları yardıma çağırdım, meğer çoğu benim gibi 404'le yapışmışlar ekrana. Bütün akşamı ne olduğu konusunda tartışarak geçirdik. Ben Real Fiesta Aslı'yı suçladım. Acenta prenses Meghan'la çok uğraştın o da kocasına şikayet edip kapattırdı blogları dedim 😀 Sonra Dicidürt'ten şüphelendik, zira birkaç yıl önce bir blogdan şikayetci olmuş ve topumuzun bloglarına uzun zaman boyunca girilmesini engelletmişti, zaten o kapanma olayından sonra da blogların tadı kaçmıştı. Derken bazı blogdaşlardan "Bizim bloglarda sıkıntı yok, girilebiliyor" haberi geldi, bu daha da kötü, "biz nettik neyledik de cezalanıyoruz yahu?" diye ağlamaklı olduk. Sonuçta elimiz böğrümüzde yatıp uyuduk açılamayan bloglarımızın üstüne. 

Sabah bir hevesle, belki açılmıştır diye tıkladığımda yine 404 çıktı. Cinim de tepeme çıktı haliyle. "Başlarım bloguna" dedim ve patlıcan yemeği pişirmeye gittim. Patlıcanları Beşiktaş forması gibi soydum, doğradım, tuzlu suya ıslattım. Soğanları, sarmısakları, etleri az yağda çevirdim, domatesleri ekledim, ardından da sularını sıktığım patlıcanları koyup tuzunu attım, suyunu ilave edip kapattım kapağını. Onlar pişedursun kahvemi alıp tekrar bloga bakmaya geldim. Güya blogundan başlayacaktım. Yok annem yok, alışmışız bir kere, gitmesek de, görmesek de o köy bizim köyümüzdür. Diyeceksiniz ki köy nereden çıktı, anneannemin dediği gibi "O da kuş, o da kuş", ha köy, ha blog farketmez. Neyse heyecanla tıkladım, bir de ne göreyim, leylak bahçem seraser önümde. Oh be, dünya varmış. (Bu arada genç kuşak takipçiler için not: Seraser baştanbaşa demek :) Bunu kutlamak lazım dedim ve yazmaya başladım gördüğünüz gibi 😍

Bizim mahallede benim gibi diz ağrısı çekenlerin yokuşa vurmamak için tercih ettikleri bir üst geçit vardır, üzerinde envai çeşit satıcı, dilenci vs bulunur. Yıllar önce keman çalan yaşlı bir amca vardı, aslında keman çalmıyor, bir testereyi madeni bir çubuğa sürter gibi sesler çıkarıyordu ama olsun, insan alemde hayal ettiği müddetçe yaşar. Gelen geçen üç-beş kuruş bırakırdı önüne serdiği mendile. Epeydir görünmüyor, sanırım rahmetli oldu. Şimdi takma bacağını önüne koyup dilenen bir başka yaşlı adam var. Bu aralar sakallı, entel görünümlü bir de kağıt mendil satıcısı peydah oldu, anlayamadığım nokta sattığı mendillerin yanında içiçe geçmiş bir sürü eğri büğrü kağıt bardak var, 2. el kağıt bardak satıcısı da olabilir mi 😀 Bunların yanısıra her ikindi kazanla kaynamış mısır, korsan kitap, çorap, toka, boncuk ıvır-zıvır ve küçük plastik oyuncaklar satan birkaç tezgah açılıyor. Dün o son tezgahtan ailemize yeni bir birey kattım: Mutlu bir Charlie 😊, ellerinizden öper. 2. el ama olsun, beis yok, Snoopy de 2. eldi zaten 😋


Kendimizi Charlie ile, kitap ile avutmaya çalışıyoruz ruh sağlığımızı korumak için. Her gün yeni bir felaket haberi, her gün yeni bir sıkıntı, ruh boğuntusu. Yunanistan'daki yangın yürek yakarken haber altlarına yapılan yorumlar dehşet uyandırıyor. İnsan bu kadar nefretle nasıl yaşar bilmiyorum. Herkes zehir saçıyor, herkes bilirkişi, herkeste ego patlaması. Az evvel instagramda denk geldim. F.ırat T.anış muhtemelen tatilde çekilmiş bir fotoğrafını koymuş. Gözleri yarı kapalı bir şezlongda, yandan güneş vurmuş, az biraz da beyaz bir giysi görünüyor yakasından. Hayranlar, bilirkişiler, mokyedibaşılar ve maydonozgiller teşrif etmişler fotoğrafın altına. "Çok kötü görünüyorsun", "Yaşlanmışsın abi", "Afyonun patlamamış", "Beyaz atlet, hayır olamazzz", "Abi seri katil gibisin", "Bu ne çirkinlik abi" ve benzeri yorumlar. Abi diyerek olayı hafifletmeye çalışsalar da içimizdeki fesatlığı vuralım dışarıya modundalar. Niye? Neden? Sana ne! Yazdın rahatladın mı? Yorum yapmak zorunda mısın? Ne kadar kötücüllüktür bu. Ah sanal alem, seninle de, sensiz de olunmuyor. Ispatı ilk paragraflarda, bir gece blog kapandı diye dertlere düştük ama keşke düzgün kullanmayı da öğrenebilsek.

Neyse sevgili dostlar, blog açıldı diye sevinçten döşendim yazıyı, gidip patlıcanın yanına bir de biber dolması yapayım. Bugün yemek yapma modundayım, iştahım kaçmadan halledeyim. Kalın sağlıcakla...