.

.
.

13 Ocak 2021 Çarşamba

13 OCAK (CEVRİYE'YLE TEVRİYE)

Birkaç gündür dizlerimle başım dertte, aslında Cevriye'yi hepiniz tanıyorsunuz, kendisiyle ara ara sıkı didişsek de bir şekilde geçinip gidiyorduk. Lakin canı sıkılmış olmalı ki kendisine 2021'de bir komşu bulmak ihtiyacı duydu. Bir sabah yataktan kalktığımda Cevriye'nin bitişiğindeki daireyi bana haber vermeden yerleşilmiş buldum, kiracısı da tıpkı Cevriye'ye benzeyen Tevriye. Laf aramızda bu Cevriye'den biraz daha edepsiz üstelik, Cevriye başlangıçta sessiz ve derinden gitmiş, beni kendine alıştırdıktan sonra isyan bayrağını çekmişti. Bu gelir gelmez çıldırdı. Attığım her adım bıçak olup dizime saplandı, hatta ilk iki gün neredeyse emekledim, o derece berbattı. En son istediğim şey şu pandemi döneminde tıbbi mekanlarla muhatap olmaktı ama hayat bizim ne düşündüğümüzü pek iplemiyor. Baktım Tevriye'in terbiyesini takındığı yok araya aracı koymaya karar verdim. Özel bir fizik tedavi merkezinden randevu aldım ve öğleye doğru gönülsüz de olsa yola düştüm. Gökyüzü bütün gece çıldırmış gibi ne kadar gökgürültüsü, şimşek ve yağmur varsa yolladı üstümüze. Zaten doktor meselesinden dolayı gergindin, hafiften dalar gibi olduğumda gümbürdeyen gökgürültüleri ile zıpladım yerinden. Sabah ezanı tam biraz dalmıştım ki çakan şimşeğın perdenin açık kalmış ucundan görünen ışığıyla uyandım ve aklıma bilgisayar geldi. Evvelki yıl böyle çılgın bir yağmurda "güm" diye bir ses çıkararak kapanmış ve bir daha açılmamıştı. Aynı sıkıntıyı tekrar yaşamamak uğruna sıcak yataktan kalkıp seke seke fişini çekmeye gittim. Sonrasında da uyku tutmadı zaten. Kalkıp hastane ziyareti için zırhlandım. Çantaya 3-4 maske, dezenfektan, kolonya, kolonyalı mendil, normal mendil attım, alerjik öksürüğüm için pastil koydum cebine, eski MR görüntülerimin raporlarını bulup yerleştirdim, pantolon giymek pratik olmayacağı için uygun bir elbise bulmak için dolabın kapağını açtım ve bir an şaşırdım. Bu elbiseler benim miydi? Kendilerini neredeyse bir yıldır görmemiştim. Eşofmanla geçen hayatıma küçük bir ara vermek için duruma uygun bir elbise aradım, epey aradım zira hepsinin yerini unutmuşum. Sonunda buldum, rengini bile farklı hatırlıyormuşum inanın, o derece. Giyindim, doktora çok solgun görünmeyeyim diye gözlerimi boyadım-ki bilenler bilir, sokağa çıkarken göz kalemi sürmeden adım atmazdım P.Ö.'de-ruj süremedim tabii ki, saçımı taradım, bağcıksız bir ayakkabı buldum, iki maske taktım ve yola düştük. 

Gideceğimiz tıbbi merkez eve epey mesafeli, arabayla gidiyoruz ama sanırsınız bilmediğimiz bir şehre ilk defa gelmişiz. Yıllardır defalarca geçtiğimiz yolları unutmuşuz, eşim bana, ben ona "burdan mı sapacaktık, şurdan mı dönecektik?" diye sora sora gidiyoruz. Aşağı yukarı 10 aydır düşürmemişiz yolumuzu buralara, habitatımız evin yakın çevresi ile sınırlı kalmış. Hele Opera binasının önünden geçerken içim fena halde "cız!" etti. Ipıssız kalmış koca bina, kapıları kapalı, otoparkı neredeyse boş. Oyun öncesi bir şeyler içtiğimiz cafe sandalyeleri üstüste yığılı, kimsesiz, afişler kimbilir ne zamandan kalma. "Bir daha ne zaman gelip bir oyun, bir bale izler, konser dinleriz acaba" diye hüzünlendim. Yol boyu "köyden indim şehire" modunda ilk kez görüyormuş gibiağa sola bakındım, sonunda ulaştık menzile. Hes kodumuzu ve kimlik no'muzu bildirip giriş yaptım. Bir süre doktorun gelmesini Cevriye ve Tevriye ile bekledim:

Sonra doktor geldi, muayenemi oldum, seçenekleri sıraladı, ben "a şıkkı" dedim ve fizik tedaviye başlanmasına karar verildi. Umudum bir an evvel oradan kaçmaktı ama ayağıma dolaştı, en az 15 gün varlığımla şenlendireceğim. İşlemleri tamamlayıp fizik tedavi bölümüne geçtim, bir yatağa buyur edildim ve elektrotlar dizlerime yerleşti. Üstüne de buz torbaları kondu, Cevriye'yle Tevriye buzlu yorgan altında titremeye başladı. Oh olsun size, titreyin işte böyle. Hazırlıksız gittiğim için yanımda kitabım yoktu, etrafı seyreyledim. Bir hastanın eline masaj yapan fizyoterapist işini bitirince "Yağyı masaya koyuyorum" dedi, daha son kelime ağzından çıkarken muhtemelen Türkçe öğretmeni olan bir hasta "Koca Antalyalı, yağyı denmez yağı denir" diye düzeltip genç adamı mahcup etti. Tam karşımdaki duvarda çöküp kalkan hanım teyze kendisine yardımcı olan bir diğer görevliye çocukluğundan başlayarak hayat öyküsünü anlatarak kulağından kuruttu. Yıllar önce yine böyle özel bir merkezde fibromiyalji ve carpal tunnel sendrom nedeniyle fizik tedavi almıştım. Yanımda çok yaşlı bir teyze de dizlerinden tedavi görüyordu. Daha ben içeri girer girmez anlatmaya başlıyor, gidene kadar devam ediyordu. Birinde şöyle diyerek beni önce üzmüş, sonra acı acı güldürmüştü: "Ah kızım ah, başıma neler geldi, genç oğlum öldü benim, çok ağladım, ağlarken şöyle dedim: "Niye oğlum öldü, kocam ölseydi ya". Kendine kıyamadı teyzem, kocasını öldürdü, tövbe yarabbim. Bir gün de merkezden galoşlarla çıkmış onu anlatmıştı, "Yolda gırç gırç sesler geliyor, herkese bakıyom nerden geliyor diye, meğer benden gelirmiş". Epey muhabbetli geçmişti o seanslar ama şimdi pandemiden sanırım herkesin ağzı maskeli ve genelde pek konuşan yok teyzeler dışında. 

İşte böyle dostlar, sağ dizim beni fena vurdu, hiç aklımda olmayan işlere giriştim. Umarım covid movid bulmadan bitiririm hayırlısıyla ve faydasını görürüm. Bakkala bile giderken tedirgin olursan hayat seni böyle sınar işte Leylak hanım. Yarın kitabımı yanımda götüreyim dizlerim titreyip dururken okurum. Haydi kalın sağlıcakla...


2 Ocak 2021 Cumartesi

2 OCAK (ARALIK OKUMALARI)

Yeni yılınız sağlıklı olsun dostlar, umuyoruz, diliyoruz.

Yılın bu ilk yazısında geçen yılın son kitaplarını paylaşmak istiyorum. Öncesinde yılbaşı gecesinden biraz söz edelim. Bunca yıllık hayatımda konuklarımız olmadan ya da bir konukluğa gitmeden, en azından çoluk çocuk biraraya gelemeden geçirdiğim ikinci yılbaşı gecesi idi. İlki bir zorunluluk içermediği için bu kadar koymamıştı, her zaman birlikte olduğumuz arkadaşlarımızın sağlık sorunları vardı, o nedenle herkes kendi evinde geçirmişti bir şekilde ama istesek şartları zorlar yine biraraya gelirdik. Bu seferki bir mecburiyete dönüşünce ve öncesinde de yalıtılmış bir hayat yaşayınca pek zoruma gitti. Beni yakından tanıyanlar bilir, kutlamaları çok severim, özel günleri hayata açılmış renkli parantezler olarak kabul ederim ve genellikle hiçbir vesileyi kaçırmam kutlamak için, yılbaşları da en sevdiklerim arasında başta gelir. Bu kez pek mahzun geçti. Kendimi zorlayıp ağacı kursam, oraya buraya üç-beş renkli süs attırsam da içimde pek bir heves yoktu. Olmazsa olmaz yılbaşı kurabiyelerimi pişirmedim, hediye alışverişine çıkamadım, yılbaşı öncesi birkaç arkadaşı davet ettiğim "yeni yıla hoşgeldin" partisini yapamadım, yılbaşı konseptinde düzenlenmiş mağazalarda gezinip havaya giremedim, hasılı pek tatsız bir ön süreç geçirdim. Ne yapalım sağlığımız yerinde ya diyerek birkaç dosta internet aracılığı ile ufak-tefek hediyeler yollamakla yetindim ama iş yılbaşı sofrası için yemek hazırlamaya gelince şirazeden çıktım. Alışkın değilim ki iki kişilik menü hazırlamaya, elim yine davet sofrası moduna kaydı. Koca bir tepsi dolusu hindi fırına girdi (üç gündür yiyoruz, yakında gluglu diye sesler çıkaracağım, imdat), 8-10 kişiye yetecek kadar kestaneli, çamfıstıklı, kuş üzümlü iç pilav yapıldı (onu da üç gündür yiyoruz, bu akşam artanını döktüm üzülerek), bir tencere dolusu vişneli sarma yapıldı (onu hemen yuttuk Allahtan fazla beklemedi, zira ilk kez denediğim vişnelisi pek şükela oluyormuş, bundan böyle hep vişneli), çorbaya niyetleniyordum eşim engelledi neyse ki. 2-3 meze attırdım, koca bir çanak salata, damla sakızlı, vişne soslu muhallebi ile noktayı koydum. Salon masasına yerleşsek kendimizi pek yalnız hissedeceğiz diye mutfak masasını TV'nin karşısına getirdik, şarabı açtı, oturduk. 15 dakika sonra her ikimiz de çatalı bırakmış, arkamıza yaslanmış, "Ne çok yedik yahu" havasına girmiştik. Oysa masadaki her şey neredeyse duruyordu. Bir süre sonra sofrayı toparlayıp kuruyemiş atıştırarak, TV'den yükselen neşeli bir geceden ziyade anma günü havasındaki şarkıları, türküleri yarım kulak dinleyerek saat 12.00'yi bulduk. Tam saat 12.00'de evin içinde eşimle birbirimizi kaybettik, neyseki iki dakika sonra buluştuk, yoksa bütün bir yıl boyunca odalar arasında saklambaç oynayacaktık Allah muhafaza 😃 2021'e geçtikten kısa bir süre sonra yatağın yolunu tuttum, zaten uzun zamandanberi ilk kez üstüme giydiğim düzgün kıyafetten iki saat sonra bunalıp pijamalarıma bürünmüştüm, herhangi bir ön hazırlık gerekmedi. Ailenin kalan yüzde ellisi kaçta yattı bir fikrim yok ama ben sabah sanki galonlarca içki içip sabahlara kadar raksetmiş kadar yorgun uyandım. Tüm günü de tuzsuz helva (helvaya tuz konur muydu?) gibi sallanarak geçirdim. Bugün biraz aklım başıma geldi, kitabımı alıp güneşli balkona yerleştim (kardeşim kışı sevmem ama Ocak ayında da bu hava biraz ayıp oluyor yani), güneş sırtımı öyle bir ısıttı ki, fizik tedaviye girsem bu kadar olur. 

Kitaplara geçmeden önce bir öneri. Pandemiden önce nasıl bir sosyal kelebek olduğumu bilen bilir, sinema, tiyatro, konser, bale, opera işleri benden sorulurdu, hepsinden mahrum, sanatsız kaldım, hayat damarlarımdan biri kopmak üzere 😃 Bugün Twitter'de denk gelince hemen kaptım üç bilet. Hem tiyatrolara destek olmak, hem de online da olsa bir oyun seyretmek için Moda Sahnesi'nin üç oyununa bilet aldım. Onlar canlı oynayacak, ben de ekrandan birebir izleyeceğim. Biletler 25 lira ile 250 lira arasında değişiyor, gönlünüzden ne kopar, bütçeniz hangisine elverirse, bilet fiyatlarına bağlı olarak izlemede bir sıkıntı yok. Linki aşağıya bırakıyorum, belki niyet edersiniz:

Moda Sahnesi

Aralık ayında 11 kitap okumuşum, toplamda da 121 kitapla yılı bitirmişim. 

-Kapağındaki ve giriş cümlesindeki masumiyete aldanarak aldığım "Hadula" düşündüğümün tam tersi bir konuya sahipti, katil bir büyükanne, hem de çocuk katili, öldürmelere doyamıyor. Fena halde sıkıldım ben bu kitaptan, siz merak ederseniz mani olmayayım :)

-"İyi Bir Hayat" Amerika'da doktora yapan ve depresyonda olan büyük kızını ziyaret için İngiltere'de müzik endüstrisinde çalışan küçük kızını da alarak Saratoga'ya giden bir babanın öyküsü, daha doğrusu uzun zaman sonra biraraya gelen annesiz bir ailenin öyküsü. Sakin bir anlatımı var, ben sıkılmadan, severek okudum. 

-"Middlesex" biraz gecikmeli bir okuma oldu benim için, çoğu kişinin çoktan okuyup unuttuğu bir zamanda aldım elime, niyetim 1922 yılında Bursa'da başlayıp Detroit'te devam eden ve 2000'li yıllarda Almanya'da sona eren üç kuşaklık bir aile öyküsü okumaktı. İpekböceği yetiştiricisi Rum bir aile, savaş, akraba evlilikleri, bunun sonucunda doğan hermafrodit bir bebek. Öykü ergenlik yaşına kadar kız olarak büyüyüp sonrasında erkek genleri baskın çıkan Calliope'nin ağzından anlatılıyor. Gereksiz uzatmalar ve fazlasıyla tıbbi bilgiler olmasa daha derli toplu bir roman olabilirmiş. Kolay okunan, akıcı ama sona doğru gereksiz uzatmalar nedeniyle "Haydi bitsin artık" dedirten bir kitap olmuş... 

 

-"Muz Kabuğu Cinayeti" yakın zamanda kaybettiğimiz tiyatro oyuncusu ve yönetmeni Erhan Gökgücü'nün yazdığı, kolay okunan ve pek de yabana atılmayacak bir polisiye. Cinayet masası başkomiseri Cevahir Beyoğlu'nda bir apartmanın asansör boşluğuna düşüp ölen bir kadının ölümünün ardındaki gizemi aydınlatmaya çalışıyor. Polisiye sevenler ve kafa dağıtmak isteyenler için ideal...


-"Sarmaşık" Yekta Kopan'ın bir öyküsünden uyarlanan ve Levent Gönenç tarafından resimlenen bir çizgi roman. İlginç bir baba-oğul öyküsü ve özellikle çizimler çok başarılı. Bir solukta okunuyor.


-Ülkemizin en eski kadın yazarlarından Safiye Erol'un bir öykü kitabı "Leylak Mevsimi". 1902 yılında doğmuş bir kadın olarak hayli cesur öyküler, genelde aşk üstüne. Pek günyüzüne çıkmamış bir yazar ve çok eğitimli bir kadın. Günümüz şartlarına göre biraz naif kalsa da okunması ve tanınması gerektiğini düşünüyorum...

 

-Birgül Oğuz ile tanışma kitabımdı "İstasyon". Roman denemeyecek kadar kısa, öykü denemeyecek kadar yoğun kitabı bir solukta okudum. Yazarın gözlem gücüne, duru ve sade anlatımına hayran oldum. Pandemi günlerinde evlerimiz de bizim istasyonlarımız artık, kendimizi sağaltma yöntemleri bulmaya çalıştığımız sığınaklarımız, kitap bu yönüyle de içinde bulunduğumuz zamanlara cuk oturdu. Bu ay okuduğum en iyi kitaptı diyebilirim, şimdi yazarın diğer kitaplarında sıra...


-"Boynunun Etrafındaki Şey"
, "Amerikana" ve "Mor Amber" romanlarıyla tanıdığımız Nijeryalı yazar Chimamanda Ngozi Adichie'nin bu kez öykülerinden oluşan bir kitap. Kahramanların çoğunun kadın olduğu öyküler yazarın romanları kadar güzel... 


-"Yaz Kitabı"nda Kuzey Denizi'ndeki bir adada yaşayan küçük bir kız ve babaannesinin doğa üzerine sohbetleri harika bir romana dönüşmüş. Tove Jansson Finlandiyalı bir yazar, çocukken çoğumuzun severek takip ettiği "Moomin Ailesi" çizgi romanının da hem yazarı, hem çizeri. Kitaptaki çizimler de yazara ait zaten. İskandinav edebiyatı her zamanki gibi yanıltmadı beni,  bu sade dilli ama derinlikli kitabı da çok sevdim...


-Koleksiyon kuşlarımın bir kısmıyla poz veren "Kuşların Felsefesi" kuşların yaşam biçimi ile insan davranışları arasında bağlantı kuran ilginç bir kitap.  Benim gibi kuşları sevenler için birebir...

-Ve yılın son kitabı tuğladan da hacimli, adeta bir beton blok. Şili'li yazar Roberto Bolano'nun ölümünden sonra yayınlanan "2666"sı. Kitap 5 bölümden oluşuyor, ben ancak 1. bölümü tamamlayabildim. Niyetim aralara farklı kitaplar alarak bölüm bölüm okumak. 1. bölüm olan "Eleştirmenler Hakkında" Benno von Archimboldi isimli bir Alman yazarın izini süren biri kadın 4 eleştirmenin üzerinden yürüyor. Son derece ilginç bir konu ve anlatım. Normal şartlarda insanı sıkabilecek detayları bile merakla okuyorsunuz. Kitap hakkında nihai görüşümü elbette son bölümü bitirdikten sonra net olarak yazacağım ama daha ilk bölümden beni sardığını ve edebiyata meraklı herkesin bir şekilde okuması gerektiğini söyleyebilirim...

Efendim, yeni yılda sağlık ve bol bol kitap dileyerek gidiyorum....

 
 




29 Aralık 2020 Salı

29 ARALIK (BİR YIL SONU KLASİĞİ: "EN"LERİM)

Dışarıda yağmurlu, karanlık, insanın içine işleyen nemli bir hava var. Ev içleri de bundan nasibini almış, loş ve ıslak sanki. Gündüz vakti lamba yakmayı sevmediğimden önce sobayı, sonra ağacın ışıklarını yaktım, ardından da göz kırpan renklere daldım. Garip bir yanma düzeni var ışıkların, Mors alfabesi gibi, seslendirsen şöyle olacak sanki: Tiiik, Taaak, Tiiik, Taaak, Tiiik, Taaak, Tiktak, Tiktak, Tiktak, TiiiiikTaaaak. Belki de bize bir mesaj veriyordur, yılbaşı ışığının vereceği mesaj da "Mutlu Yıllar" olur olsa olsa. Yıl buna cevap verecek olsa, "mutlu olup olmayacağıma ben karar veririm, size ne" derdi eminim, yaşadık gördük. 2020 öncesi dilediklerimizin hepsi yüzümüze maske olarak yapıştı, sağlık dilerken corona ile didiştik, seyahat dilerken evlere kapandık, neşe dilekleri endişeye dönüştü. Bir tek bol kitaplı günler dileyenler puan kazandı 😃 Yine de şu berbat seneden sağlıkla çıktık ya bu da bir kazançtır diyelim ve önümüzdeki yıldan da tek beklentimiz sağlık olsun. Gerisi bir şekilde hallolur. İlkokuldayken Kompozisyon dersinde öğretmenimiz yaşımıza göre biraz ağır bir konu vermişti, bir atasözü açıklayacaktık: "Sabır ile koruk helva, dut yaprağı atlas olur". Şimdikilerin anlaması zaten mümkün değil de biz bile bocalamıştık onca yıl öncesinde. Sonuçta eğitimini Kız Muallim Mektebi'nde, Reşat Nuri Güntekin'in edebiyat öğrencisi olarak yapmış 60 yaşını aşkın öğretmenimiz kendisi açıklamıştı. "Koruk zamanla olgunlaşır üzüme döner, üzümden pekmez yapılır, pekmezden de helva. Dut yaprağını yiyen ipekböcekleri zaman içinde ipek kozaları örerler, o kozalar ipek ipliğine dönüştürülür ve ondan da atlas kumaşlar dokunur. Yeter ki sabretmeyi bilelim" demişti. 10 yaşımın safiyetiyle dinlediğim bu bilgi aklımdan hiç çıkmadı, zaman zaman zorlansam da, sabreden derviş bazen sıkıntıdan geberse de, muradına erenin de epey fazla olduğuna şahit oldum. Tünelin ucundan görünen ışık bizim için bazen yaklaşıp bazen uzaklaşsa, pek net ve parlak olmasa bile yine de ışık ışıktır, belki önümüzdeki yılın sonunda pandeminin bitişine, en azından seyrelmesine tanıklık ederiz. Amin diyelim ve beklentimizi yükseltmeyelim ki burun üstü çakılmayalım yine. Sabır sabır ya sabır, belki de aşılanır 😃

Her yıl adetim olduğu üzere bu senenin "en"lerini yazmaya gelmiştim buraya laf lafı açtı, bu yıl her alanda tek bir "en" belirleyeceğim.. 2020 kendimizi "online"a bağladığımız bir süreç yaşattı bize. Mart başına kadar ne gördüysek o, gerisi hep ekranlardan. Öncelikle kitaplardan başlayayım. 120 kitap-ki genelde her yıl bu kadar okurum-hedefime ulaştım, esasen hedef belirlemek de tuhaf geliyor ama Goodreads üyesi olarak bir hoşluk oluşturuyor. Yerli-yabancı okuduğum kitaplar arasında ilk sırayı yılın hemen başlarında okuduğu "Üvey Kardeş"e veriyorum. Norveçli yazar Lars Saabye Christiansen'e müteşekkirim bu kadar kanlı canlı ve hep hatırlanacak kahramanlar yarattığı ve şahane kurgusu için.

Yerli yayınlar arasındaki "en"ime gelecek olursak Doğan Yarıcı'nın "Terkedilmiş Sofralar" serisinin ilki olan "Hodan"a veriyorum oyumu. Babadan, anadan yoksun, oradan oraya savrulmuş bir çocukluk geçiren Hodan'ın öyküsünü anlatmış Doğan Yarıcı, pek de güzel anlatmış.

Elbette ki başka bir çok güzel kitap okudum ama daha fazla uzatmak istemiyorum, merak edenler Goodreads'daki sayfama bakabilirler. Blogdaki gibi "Leylak Dalı" adıyla bulabilirsiniz. 

Bu yıl ne yazık ki sinemada tek bir film bile izleyemedim, derdime Netflix, BluTV, Mubi ve İnternet derman olduysa da öyle ahım şahım, aman da bayıldım dediğim bir filme denk gelmedim. Ehven-i şer diyeceklerim içinde bir Tayvan filmi olan "A Sun"u "en" olarak seçiyorum:


Topu topu izleyebildiğim 5-6 yerli film arasında ise "en" diyebileceğim, tavsiye edebileceğim içime sinen bir film olmadı, çoğunu ütü yaparken izledim zaten 😃

Dizilerin içerisinde en çok hoşuma gidense "The Quenn's Gambit" idi.


 Mart ayına kadar 4 tiyatro oyunu izlemeyi başarmışım, dördü de çok iyiydi ama aralarından uzun süre izlemek isteyip sonunda Ankara Devlet Tiyatrosu tarafından Cermodern'de sahnelendiğinde yakaladığım "Mikado'nun Çöpleri"ni "en" olarak niteleyebilirim.


Tiyatro oyunu sayısı kadar da konser izleme şansını yakalamışım ki bunların içinde Göksel Baktagir'in kanunu, Bekir Ünlüataer'in sesiyle katıldığı Ankara Devlet Klasik Türk Müziği Korosu'nun "Nihavent Fasıl" konseri açık ara "en" olarak nitelenebilir. 


Ve son olarak sergiler, sonuncusu pandemi sürecinde olmak üzere 5 sergi gezebilmişim. En hoşuma gideni T.İş Bankası Müzesi Sergi Salonu'ndaki "Yalçın Gökçebağ" sergisi idi. Yazımı oradan bir eserle bitireyim:

Ayçiçeklerinin neşesiyle gelsin yeni yılınız, pandemiyi götürüp sağlık getirsin. Sevgiyle...




27 Aralık 2020 Pazar

27 ARALIK (YILBAŞI ÜSTÜNE ANIMSAMALAR)

Hani pandemi ya, hafta sonları sokağa hiç çıkılmıyor, hafta içi seyrek çıkılıyor ya, vakit bol, düşünmek de vakit geçirme yollarından biri. İnsanın aklı nerelere, nerelere gidiyor. Yılbaşı yaklaşırken ben de şöyle geçmişe uzandım, bunca yılda geçirdiğim yılbaşlarını düşündüm. Kimi hüzünlü, kimi neşeli, kimi sıradan, kimi yalnız, kimi coşkulu. 

12 yıl önce bugün küçük dayımı Cebeci Mezarlığı'nda babasının koynuna yerleştirip toprağının üstünde kimin koyduğunu bilemediğim bir paket sigara ile bırakarak dönmüştük. Beklenmedik ve ani ölümü hepimizi şok etmiş, annemse çocuğu gibi sahiplendiği küçük kardeşinin acısıyla kendinden geçmişti. Üç yılın ardından kendisini de oraya götürecek yolun taşlarını döşemeye başladığını henüz bilmiyorduk. Dört gün sonra yeni bir yıla girecektik ve hiç kimsede yılbaşı kutlayacak takat ve istek yoktu. Hayatımın en kötü yılbaşısıydı diyebilirim. Aklımda kalan ve yüzümü gülümseten iki şey var 2003'e girdiğimiz günle ilgili. Annem çekildiği köşede yasını tutarken ortalığı sakinleştirmeye çalışan bendim. Öyle bunalmıştım ve öyle üzgündüm ki biraz yürüyüp hava almak için fırına gitmeye karar verdim. Tam fırına yaklaşırken karşımdan iki genç kız geldi, üzerlerinde kolej üniformaları, başlarında Noel Baba şapkaları ile kolkola girmiş, önlerine kim çıkarsa gülümseyerek "Mutlu yıllar" diyorlardı. Ben de aldım nasibimi bu dilekten ve onlarla birlikte ilk defa gülümsedim. Eve döndüğümde değişen bir şey yoktu, annem çekildiği köşede suskunluğuna gömülmüş, babamsa kederini bir gazetenin ardına gizlemişti. Derken kapı çaldı, elinde poşetlerle oğlum girdi içeriye. Kimsede hediye düşünecek hâl yoktu ama yüzüme ikinci gülümsemeyi kondurmak için getirmişti sanki güzelim paketleri, bana, anneme ve kardeşime şal, babama atkı. Annemi bile gülümsetmeyi başarmıştı. Onlarca şalımın içinde güzelim renklerle bezeli o şala ne zaman baksam yüzümde yine bir gülümseme oluşur, benim için sıradan bir şal değil, acıyı bal eylemektir çünkü. O günün akşamında annem erkenden yattı, oğlum odasına çekildi, babam dayımın şerefine kendi hazırladığı 2-3 mezeyle bir kadeh rakı içti, ben de görmeyen gözlerle TV'ye baktım. Şimdi ne zaman eş-dost olmadan yeni yıla giriyoruz diye sızlanacak olsam o yılbaşı geliyor aklıma, en azından sağ ve sağlıklı olduğumuz için şükrediyorum. Bu günler de geçer elbet...

Yaşım kadar yılbaşı geçirdim haliyle, bu konuya fazla girmek istemiyorum, yaş dediğin nedir ki, her sene değişen şey, akılda tutmaya bile gerek yok 😃 Bunların içinde ilk hatırladığım subay olan büyük dayımın davetiyle o zamanki adı Destek Üs (yanlış bilmiyorsam şimdiki adı Mürted) olan garnizonda kutladığımız yılbaşıdır ve ev dışında geçirdiğim ilk yılbaşıdır. İlkokuldaydım, girdiğimiz süslü püslü kadınlar ve şık giyimli erkeklerle dolu aydınlık salonda ilk anda yaşadığım şaşkınlığın ardından bir görevlinin yönlendirmesiyle çocukların bulunduğu bölüme alınmıştım. Ürkek bir çocuktum ve habitatım dışında temelli kabuğuma çekilirdim. Kenarda bir yerde Noel Baba kılıklı erin dağıttığı hediyelerden payıma düşeni beklemiş, gecikmeli geldiğim için de hediye diye ala ala bir düdük almış, sonra da koşarak anamın güvenli kucağına dönmüştüm 😂 Bu tarz hediyelerde hep kısmetsizimdir zaten, ortaokulda çektiğimiz yılbaşı hediye kurasında kendisine düştüğüm kız parmağımın ölçüsünü iple almış, tüm sınıfa da amcasının kuyumcu olduğunu, bana yüzük yaptıracağını yaymıştı. Herkes kendi hediyesinden ziyade heyecanla benim yüzüğü bekliyordu. Gele gele bir kulpu kırık, maviye boyalı, testi benzeri bir vazo gelmişti 😂 İlkokuldakileri söylemeye gerek yok, herkes birbirine Kemalettin Tuğcu romanı alıyordu 😃 Öğretmenliğe başladığım yıl Denizli'de sınıf öğretmeni olduğum çocuklar ısrar kıyamet yılbaşı çekilişi yaptılar ve zorla beni de dahil ettiler. Hediyelerin verileceği gün herkes hediyesini aldı, kurada beni çeken kız ise "Kusura bakmayın öğretmenim, evde unuttum" dedi 😀 Okulun kapanmasına yakın bir gün yanıma gelip masaya koca bir paket bıraktı, "Bu ne?" dedim, "Hani hediyenizi unutmuştum ya, şimdi getirdim" dedi. İçimden "Az bekleseydin bir dahaki yılbaşına getirirdin" demek geldi ama "Ne gerek vardı çocuğum, ben unuttum bile bunu" dedim. Her neyse o görkemli boyuttaki paketten de camı kırık, gövdesi yağlıboyayla alelusul boyanmış ve maalesef yine mavi, kitsch ötesi bir abajur çıktı. O gün bugündür bu tarz çekilişlerden uzak durdum. Kaderim Noel Baba'nın yıllar önce layık gördüğü düdükten belliymiş zaten 😃

Yenimahalle'de oturduğumuz sürece yılbaşlarımız komşularla geçti. Oturduğumuz çok haneli sitede komün hayatı yaşıyorduk neredeyse, başka türlü olması mümkün değildi zaten. Kutlamalara çocuk yaştan meraklıymışım demek ki olanakların kısıtlı olduğu, ufkumuzun bunca genişlemediği yıllarda bile yılbaşı öncesi evi güzelleştirecek bir şeyler yapmaya çalışırdım. PTT önündeki kartpostal standından yaldızlı kartlar alıp akraba ve arkadaşlara yazar, saygılı bir birey olarak kendimden üç yaş büyüğün bile ellerinden öperdim 😂 Kanarya Kırtasiye'den "Salonda At Yarışları" kartları temin ederdim, şöyle bir şeydi, hatırlayan var mı?


Tombala olmazsa olmazdı zaten, bir de evin orasına burasına pamuklar koyup suni kar yağdırdın mı değme gitsin keyfine. Yılbaşı gecesinden önce herkes para koyar, yenilip içilecek şeyler ortak alınır, artanlar da hakçasına paylaştırılırdı. Nedense bu toplanmalardan bana kalan çok çekirdekli, ince kabuklu mandalinaların mis kokusu. O kabuklar tombalar kartlarında çıkan sayıların üstünü kapatmak için de kullanılırdı. Sonra TV'ler yaygınlaştı, geceyarısından sonra bastonlu dansöz Nesrin Topkapı, arabeskin kralı Orhan Gencebay ve paşaların paşası Zeki Müren beklenir oldu. Bunlarla yetinmeyi bilen, kalender bir kuşakmışız. 

Bu yıl kendi başımıza, tatsız, sası programların tüm kanallarda boy gösterdiği TV karşısında, kafamızın bir yerinde duran pandemi endişesiyle geçecek. 2021'in daha iyi olacağı düşüncesiyle avunacağız. Dilerim hayal kırıklığına uğramayız. Her şeye rağmen gelecek olan güzel gelsin, kimseyi üzmesin diyelim. Charlie ve ben hepinize şimdiden sağlıklı yıllar dileriz...



24 Aralık 2020 Perşembe

24 ARALIK (BOZA)

Çay ve kahveden sonra açık ara en sevdiğim içecek boza. Akman kapandıktan sonra ve biraz da kalori derdinden dolayı çok seyrek içiyorsam da hala sevmeye devam ediyorum. Üstelik benim için sadece bir içecek değil, bir anılar yumağıdır. Çocukluğumun karlı Ankara gecelerinde sokaktan gelen tanıdık sestir: "Booozaaa". Harçlığı kısıtlı öğrencilik günlerimizde ılık bir bahar ikindisi, okul çıkışı uğranan Ulus Akman'da içilen tarçın kokulu bir şenliktir. Akman'ın tanıdık mütevazı masaları, avludaki havuzda dem çeken güvercinleri, masaları dikizleyen meraklı garsonlarıdır. Ayazdan ellerimizin buza kestiği, yanaklarımızın hissizleşip burunlarımızın pancara döndüğü akşamlarda, bu kez Kızılay'daki ışıklı kapısından girdiğimizde bozayla birlikte yüzümüze vuran sıcaklıktır. Akman şahane sosisli sandviçtir, hastalığı sırasında annemle gittiğimiz, hesabı ödemek için gizlice elini çantasına sokmaya çalıştığı son pastanedir (ne zaman aklıma gelse burnumun direğini sızlatan), nefis vişneli pastadır, kış günlerinde otururken paltolardan yükselen nemli soğuk kokusudur, gri bir Ankara ikindisinde masalardan birinde rastlanan Nazlı Eray'ın kızıl saçlarıdır, pencerelerdeki vitraylar, vitrinin ışıltısı, tanıdık garsonlar, turuncu sandalyeler, gençliğim, olgunluğum  ama en çok bozadır. Ulus'taki pastane kapandığında yakınımı kaybetmiş gibi bir duyguya kapılmıştım, yine de Kızılay'daki şubenin varlığı avuntuydu. Sonra bir yaz "haydi boza içelim" diye gidip mekanı bomboş görünce ağlamaklı olmuştum. Yerine saçma sapan bir cafe açıldıysa da çok sürmedi, tekrar Akman oldu ama gerçek Akman değil, sadece adı ve bozası bizim bildiğimiz eski Akman'dı. Ona da razıydık, yeter ki önümüze saplı bardakta duble boza, yanında tarçın ve leblebi gelsin. Lakin sonunda o da dayanamadı, artık adı var, kendi yok. Marketlerde şişelenmiş satılan bozalarda Akman adı olsa da, tadı yok. 

Ankara'dan sonra Antalya'ya yerleştiğimde bu çok turistik şehirde pek çok şeyin eksikliğini çekmiştim. Sucuk, pastırma, ağız tadıyla yenecek şık ve lezzetli bir yaş pasta, tost ekmeğine yapılmış gerçek bir tost, inanmayacaksınız ama balık, leylak ve boza. Şimdi leylak hariç hepsinden mebzul miktarda bulunsa da o zamanlar gerçekten yoktu. Bu saydıklarımın hepsini annemler Ankara'dan ziyarete gelirken getirirdi. Balık dondurulur, sucuk-pastırma vakumlanır, leylak poşetlere sarılır, boza da Akman'dan alınıp pet şişeye doldurulurdu. Yine bir Şubat tatilinde annemler gelmiş, leylak dışında bu yazdıklarım da onlara eşlik etmişti. En çok bozaya sevinmiş, 2,5 litrelik pet şişeyi mutfak tezgahına koymuş (yangında ilk kurtarılacak misali, yemekten sonra ilk içilecek olarak) sabırsızlıkla sofranın toplanmasını bekliyordum. Sonunda boza zamanı geldi, bardakları hazırladım, tarçın kavanozunu çıkardım, şişeyi elime aldım, kapağı çevirmemle birlikte bir "pat!" sesiyle artezyen kuyusundun fışkırır gibi fırladı şişenin ağzından boza. Ellerime, yüzüme, gözümdeki gözlüğe, tezgaha, raflara ve hatta tavana boza sıçradı, sıçramak ne kelime, şelale olup aktı. 7 saatlik otobüs yolculuğunda bagajda çalkalanarak gelen boza mayalanma sürecini uzatmış, içinde biriken gazlar özgürlüğüne kavuşmanın sevinciyle yeri göğü bozaya belemişti. İlk anın şaşkınlığı geçince ilk iş ziyan olmasın diye gözlüğümü çıkarıp camlarını yaladım, evet yaladım, ayıplamak serbest 😀 Sonra şişede ne kadar kaldı diye kontrol ettim, varsın her yer boza içinde kalsın acelesi yok, temizleriz. Komik olan onca dökülmeye şişe hala ağzına kadar doluydu, 2-3 gün boyunca mayalanıp çoğalmaya devam etti. Ben de bozaya doydum, tabii biraz zahmetli oldu ama değer 😀

Bir başka boza maceram daha var. Yine bir Şubat tatili ailecek İzmir'de yaşayan halamlara gitmiştik. Kuzenlerimle yaşlarımız birbirine çok yakın, büyük ve kız olanı çok becerikli, çok hamarat. Bir sohbette benim boza sevdiğimi öğrenince benim için boza mayalamaya karar verdi. Kendince bulgurla bayat ekmek içi karışımı bir şeyler yaptı ve mayalanmaya bıraktı. Hepimiz heves ve heyecanla bozanın olgunlaşmasını ve afiyetle içmeyi bekliyoruz ama içimizde en heyecanlı olan bozayı yapan kuzen. Mayalandığına kanaat getirildiği  gün erkenden geldi işten, bozayı kontrol etti, süzdü, ayarladı. Yemek sonrası üzerinde tarçın, yanında leblebi ile hepimize ikram etti. Bozadan aldığım ilk yudum korkunçtu. Hayatımda bu kadar kötü bir şey içmemiştim ama kızcağız o kadar heves ve istekle, beni mutlu etmek için uğraşmıştı ki, bırakmaya içim elvermedi. Elimde bardak ikinci yudumu nasıl alacağım diye kara kara düşünürken halam aldığı ilk yudumdan sonra yüzünü buruşturup "bu ne kötü bir şey be" diyerek bardağı yanındaki kauçuk saksısına döküverdi. Eh halam yolu açtıysa izinden gidilir, koskoca kadın, ailenin en büyüğü, elbet vardır bir bildiği diyerek kuzenin mutfağa gitmesini fırsat bilip kauçuk bitkisini bozayla bolca besledik, kuzene de "ellerine sağlık, pek güzel olmuş" dedik 😂

Evvelki yaz kızkardeşle Eskişehir'e gittik, YHT ile, günübirlik. Gezdik dolaştık, çibörekleri yuttuk, sonra sokaklardan birinde "O da ne?", Karakedi Bozacısı'na rastladık. Kızkardeş de benim gibi bozasevengillerden olduğu için, "Haydi" dedik, "methini duyduk, tadına da bakalım".


 

Lakin sonuç hayal kırıklığı oldu, bal gibi tatlı ve aşırı yoğun kıvamlı idi boza ve hayatımda ilk defa bir bozayı yarım bıraktım.

Bunca şeyi niye yazdın diyorsanız; neredeyse bir yıldır ağzıma boza sürmemiştim. Canım da fena halde çekiyordu. Dün sanal Migros'a sipariş verirken boza seçeneğini de görünce "Dur yahu", "belki güzeldir, benim sevdiğim gibi ekşi tadı baskındır, içeriz, olmadı ziyan olur ne yapalım bir daha almayız" dedim. Boza geldi, inanır mısınız, tam sevdiğim gibiydi. Keyifle içtim, üstüne tarçın ve leblebi bile koydum. Bundan sonra ara sıra isterim. Fotoğraf maalesef şişe neredeyse boşaldıktan sonra çekildi:


Eh, ne diyeyim, siz de bozasevengillerden iseniz boza ikram edenleriniz çok olsun...


21 Aralık 2020 Pazartesi

21 ARALIK (SOKAĞA ÇIKMAK YASSAH, OKUMAK-YAZMAK SELBES)

Kafamın içinde kuyrukları birbirine çarpa çarpa dolaşan tilkilere ve onların üzerinde uçan endişe baloncuklarına rağmen sokağa çıkma yasağıyla geçen hafta sonunda anlamsız bir huzur dalgasına garkoldum. Havanın Aralık ayının sonuna yakışmayacak kadar ılık ve güneşli oluşu, bu sebeple evin sarı-sıcak bir ışığa boğuluşu muydu sebep, kıyıya köşeye attığım yeni yıl süsleri, ışıldattığım ağaç mıydı bilemedim. Sanki pandemi yokmuş duygusuyla kalktım sabahları yataktan ki 9 aydır bunu başaramıyordum ne yazık ki. "Her şey bir rüya olsa, unutarak uyansam" duygusuyla yatıyor, "Ağlatıyor beni acı gerçekler" şarkısıyla uyanıp hiç istemediğim halde İbrahim Tatlıses'in kulaklarını çınlatıyordum. Salgını kanıksamaya başladım desem sanmıyorum, covid ile ilgili her program ruhumu biraz daha sıkıp, gerginliğimi biraz daha arttırıyor. Sanırım bilinçaltım kendimi toparlamam için küçük bir es verdi. Umarım bir süre devam eder. Evle aramda simbiyotik bir bağ oluştu, kabuğuyla yaşayan kaplumbağaya döndüm. Zerre kadar enerjim yok sokağa çıkmak için. Cevriye'ye de yaranamaz oldum, dışarı çıkıp yürüdüğüm zamanlarda burnumdan getirirdi, şimdi evde oturuyorum yine aynı kapris. Dizimi açıp kapatırken gıcırtısını hissediyorum, "Cevriye şarkı söylüyor" diye gülüyorum, makine yağıyla yağlamak geçiyor içimden. 

Yaşadığım şehirle ilişkim balkondan gördüğüm sokak, mecburiyet halinde gittiğim market ve ilaç lazım olduğunda uğradığım eczaneye dönüştü. Sabah yine balkona attım kendimi. Evlerinin önündeki sokakta top oynayan dede-baba ve 4-5 yaşlarındaki küçük kıza takıldı gözüm. Baba kaleci, dede kızın destekçisi, balkondan onları izleyen anne de tribün ahalisi konumundaydılar. Oyun kahkahalarla sürerken babanın karşıladığı top kızın kafasına çarpınca durum drama dönüştü.  Bastı yaygarayı ufaklık, dedenin teselli çabaları, babanın öpücüğü, annenin  "o kadarcıktan bir şey olmaz" sözleri arasında gözyaşları dindi, oyun yeniden başladı. "Bir musibet bin nasihattten hayırlıdır" derler ya, hakikaten öyle oldu. Kız toplara daha kuvvetli ve hırsla vurmaya başladı, neredeyse gol bile atıyordu. Sonra annenin sesi yükseldi balkondan, "Haydi bu kadar yeter, gelin artık eve". Onlar dağılırken ben çevreyi izlemeye devam ettim. Yan sokaktaki yeni biten apartmanın bahçesine laf olsun diye dikilmiş muz ağacının dibinde beyaz bir kedi sırtüstü yayılmış güneşin tadını çıkarıyor, aynı apartmanın üçüncü katındaki dar balkona nizami bir biçimde sıralanmış sandalyelerde oturan hane halkı çay keyfi yapıyordu. Seramikli balkonun babası güneşe yerleştirdiği sandalyede kitabına dalmıştı, yaz boyu o balkonda evin dedesi sabahtan akşama kadar çay-sigara eşliğinde otururdu. Bu yıl pandemi nedeniyle gelemediler, balkon çekirdek aileye kaldı. Almanyalı'nın daracık bahçesindeki yenidünya ağacı-ki onun adı Antalya halkı arasında muşmuladır-silme çiçeği durmuş, tepesi kesilmiş çınarımla hemen yanındaki selvinin dalları kumruların kışlık mekanı haline dönüşmüş. Çınarın yaprakları tamamen dökülünce selviye sığınacaklar el mahkum. Ağacın orta kısmını tuvalet olarak kullandıkları aşikar, yapraklar kumru gübresinden beyaza kesmiş. Top oynayanlar da evlerine çekilince ortalıkta kumru kuğurtusundan başka ses duyulmaz oldu. Belki huzur hissim biraz da bu sessizlikten kaynaklanıyordur. Gün boyu ambulans sireni, araba gürültüsü, motor patpatı, patates-soğan çığırtısı, "Taşköprü sarmısağı" anonsu, bu mevsimde ne alakaysa "kavuncu geldi" bağırtısı, hızar gürültüsü, matkap sesi, kapı gümbürtüsü, yoldan geçenlerin yüksek sesli telefon konuşmaları derken ambale olmuş beynim biraz huzura kavuştu sanırım. Yüzlerinde maskeleri, ellerinde poşetleri ile markete giden tek tük insandan başka hareket yok etrafta. 

Balkon seyranımı bitirince laptopumu alıp salona yerleştim, çünkü kocamın TV zevki ile benimki uyuşmuyor, kendime suya sabuna dokunmayan bir dizi açtım Neşfilikis'de ki bünyenin verdiği huzur arası bozulmasın: "Home For Christmas". Madem daldık yeni yıl ruhuna, iyice boşaltalım kafaları. Birkaç bölüm izleyip çay, Türk kahvesi, ıhlamur ve latte benzeri sıvıları da bünyeye yolladıktan sonra laptopu kapatıp kitabı açtım. Birgül Oğuz ilk kez okuyacağım bir yazardı ve beni pişman etmedi son kitabı "İstasyon". Kısa ama dolu dolu bir kitaptı, nefis bir novella idi, sade, duru bir anlatım ve şahane bir gözlem kabiliyeti. Diğer kitabı "Hah"ı da en kısa sürede sipariş edeceğim. Son sayfayı okuyup kitabı kapattıktan sonra gelen doygunluk hissini çok seviyorum ki bunu pek az kitap verebiliyor ne yazık. 

Derken akşam oldu, gönlüm ilk fotoğrafta, yaşadığımsa ikinci fotoğrafta. Kulağımda Müzeyyen Senar'ın sesi: "Batan gün kana benziyor/Yaralı cana benziyor/Ah ediyor bir gül için/Bu bülbül bana benziyor/Vay benim garip gönlüm"


 Not: Sözkonusu huzur mutasyon haberleriyle birlikte buhar olup havaya karıştı...



18 Aralık 2020 Cuma

18 ARALIK (YİNE KARGOCULAR, YENİ YIL RUHU, BOYANAN SAÇLAR, KIRILAN KOLTUKLAR)

Birkaç gündür pandemi cinlerine ek olarak tepeme yerleşmiş yeni cinlerle geziyordum. Allahtan hafta ortası birkaçı aşağı atlayıp kayboldu da kendimi biraz şımartmaya karar verdim. Dün sabah erkenden kalktım. Kahvaltı sonrası evi süpürmeye karar verdim. Balkonda toz torbası boşaltırken "Meemeet, Meemeet" diye bağıran kıza rastladım yine. Bu arkadaş hemen her gün geliyor, önce bizim zile basıyor, sonra karşı kaldırıma geçip üst katımızda oturan bekar gençlerden birine sürekli sesleniyor. "Niye zile bastın" diyorum, "Arkadaşımı çağırmak için" diyor, "E ama sen bizim zile basıyorsun, arkadaşın üst katta" diyorum. "Bana o zile bas dediler" diyor. "İyi de kızım sesini duymalarına imkan yok, telefon et bari" diyorum, "Telefonumun şarjı yok" diyor. Allahın cezası telefonun hep bu saatlerde bitiyor galiba şarjı. "Madem öyle bak kapıyı açtım, çık daire kapılarını çal" diyorum. "Siz bir çıkıp çalsanız" diyor. Fesüphanallah, tepemde deli paratoneri ile dolaşıyorum cinlere ek olarak. Gencecik kız merdiven çıkmaya üşeniyor, ben Cevriye'yi sürüyerek onun keyfini çattıracağım, haydi oradan, Meeemedine de sana da başlarım diye söylenerek girdim içeri toz torbamla birlikte. Biraz daha vızıldadı "Meemeet" diye, sonra ne yaptı bilmem. 

O bağıradursun ben süpürmeye geçtim, niyetim tek odayı halletmekti, aşka geldim süpürgemle odalararası bir tur düzenledim. Süpürgeyi yerine koyup domestik faaliyetime ara verdim ve estetik faaliyete geçtim. Saçımı boyadım, uzun süredir ihmal etmekteydim, kafam Beşiktaş formasına dönmüştü. Pandeminin yegane faydası beni boya konusunda ustalaştırması oldu, sanırım sonrasında da boya işini kendim halledeceğim ama kesim, ah kesim, onun için kuaföre muhtacım. Pırasaları kıskandıracak düzlükteki saçım en ufak bir hatayı affetmiyor. Üstelik eli yatkın, işinin ehli bir kuaföre ihtiyaç duyuyorum. Bu arzuma cevap veren kuaförümün dükkanı da tren katarı gibi, ucu bucağı belirsiz. Son koltuğa denk düşerseniz bırak pandemiyi normal zamanlarda bile oksijen eksikliği çekebilirsiniz. Sanırım bir süre yine Rapunzel modunda gezeceğim, şimdilik idare ediyor ama kış bitene kadar yine tokasız gezemeyeceğim. 

Boya işlemi bitince yıkama süresi gelene kadar bu defa da toz beziyle muhabbete girdim, kitaplık raflarını ve üzerlerindeki onlarca objeyi toz bezimle okşadım. Annem neredeyse her türlü ev işini bana yaptırırdı rahmetli, üstelik de yaptığımı beğenmez, yine okşamışsın her yeri derdi. Onun düşüncesine göre iyi temizlik döverek olur, okşayarak değil, şimdiki aklım olsa "Ben şiddete karşıyım anneciğim" derdim. Toz alma da bitince Sevdacığımın ışıklar ve yılbaşı temalı yastıklar yollayarak verdiği gazla ağacı çıkardım saklandığı yerden. Süslenmeye hazır hale getirip saçlarımı yıkamaya gittim. 

Yeni boyanmış saçlarımla ağacı bir güzel süsledim, ışıklarını yaktım ve karşısına geçip kahve içtim, biraz içim açıldı. İyi etmişim değil mi?

Üstüste üç kere kargo görevlisi  çaldı kapıyı, ikisinde sıkıntı yoktu ama üçüncüsü artık yutmayacağımız aynı pis numaraya başvurdu: "Zırrrr!", hatta "Zarrr!", otomatiğe bastım, tekrar "Zarrr!" balkona çıkıp seslendim: "Kapı açık". Bir daha "Zarrr!". "Kardeşim kapı açık". "Apla açılmayor". Herkesin de aplasıyım maşallah. Lanet olsun deyip eşimi yolluyordum ki dışardan gelen biri kapıyı açıp içeri girdi. Hah, şimdi görürsün sen kargocu efendi. "Kapı açıldı, çıkabilirsin" diye seslendim, kös kös çıktı. "E açılıyormuş kapı, ne oldu?" dedim. "Arada dutaklık yapıyor apla" dedi. Ya ya, evet, yedik 😃 Tamam anladık, onların işi de zor ama ben de Cevriye ile üç kat merdiven inip sonrasında tekrar çıkamam. Bu aralar kargo ve teslimat görevlileri ile sıkıntılıyız. Sabah gelen Migros siparişim de yanlış geldi, Allahtan araç ayrılmadan farkedip bağırış çağırış geri çağırdım görevliyi. Fiş bana ait ama içerik başkasının. Özür dileyerek toplayıp götürdü, bir sonraki serviste doğrusunu getirdi. 

Maşallah evdeyiz ama maceramız eksik olmuyor. Geçen gün de büro koltuğum kırıldı. Şu ortamda bana iş çıkardığı için çok sinirlendim ve balkona çıkarıp üç gün boyunca yağan şiddetli yağmura maruz bırakarak cezalandırdım. 

 
Ertesi gün de yoldan geçen hurdacıyı çağırıp, "Al hayrını gör" dedim, hoş onun da aşağıya indirip vermemi bekler gibi bir hali vardı ama kusura bakmasın 😃 

4-5 gündür plastik koltuğa mahkum olmuştuk, bugün yenisi geldi demonte olarak. Aman tanrım, monte etmek ne zormuş. Neredeyse iki saatimizi aldı, alyan çevirmekten carpal tunnel sendromlu bileklerim uyuştu. Neyse ki taşıyıcı firma "Kapı açılmıyor apla" demedi de bir de yukarı taşıma sıkıntısı çekmedik 😃

Bugünlük bu kadar, pandemi günlerinde rutini bozan her şeyi maceradan sayıyoruz. Kalın sağlıcakla, haftasonu karantinanız güzel geçsin...