Cumanız, cumartesiniz, pazarınız, pazartesiniz, salınız, çarşambanız, perşembeniz, her gününüz hayırlı, mutlu, kutlu, mübarek, sağlıklı, huzurlu vesaire vesaire olsun sevgili blog dostlarım. Geçen postta sözünü ettiğim yağmur büyük bir heves ve hızla yağmaya devam ediyor. Her yer rutubet kokuyor, evdeki kağıt havlular ve tuvalet kağıtları bile rutubetten yumuşamış. Kuşlar ıslak sıçan gibi balkonlara kaçıyorlar yağmurdan. Bir tencere buğday haşladım, benim kuşlar gurme çiğ yiyemiyorlar 😂 Her sabah 3-4 kaşık seriyorum balkonun denizliğine, anında götürüyorlar ve bana teşekkür olarak gübrelerini bırakıp gidiyorlar. Neyse ki yağmur onları da yıkıyor 😂
Bugün mektup günü malum, ayrıca yarın da doğum günüm O yüzden bugünkü mektubu Babil Kulesi yıllarındaki kendime yazdım, biraz uzun oldu ama idare edin, ne de olsa doğum günü çocuğuyum, biraz şımarabilirim.
MEKTUP 7
Kitaplığın rafındaki
kelebek gözlük, seni öyle özlüyorum ki,
Babil Kulesi’ne
taşındığımızda henüz gözlük takmıyordum, hatta o kitaplık bile daha salonun bir
köşesine yerleşmemişti. Bir bahar günü anneannemin evini belirlemek için kura
çekmeye geldiğimizde dört yaşında bile yoktum ama o gün rengârenk bir tablo
gibi hala aklımda. Çok sonra Seyran Sineması’nda Zeki Müren’in “Hayat Bazen
Tatlıdır” filmini izlerken yine o günü hatırlayacaktım. Aynı filmdeki gibi akıp
giden siyah-beyaz görüntülerin arasına atılmış renkli bir rüyaydı çünkü o gün.
Hayatımın en rengârenk zamanlarının habercisiymiş, üstelik 11 yıl oturacağımız
bloğun tam da arka bahçesinde çekilmişti o kura, papatyaların, gelinciklerin,
ballıbabaların bir halı gibi ayağımızın altına serildiği o bahçede.
Anneanneme komşu bloktan
çıkmıştı ölene kadar oturacağı ve bizim de bir süre onunla yaşayacağımız daire.
İlk arkadaşlarımı orada edindim, Elizabet’i orada tanıyıp annesinin likörlü
vişneleriyle ilk ve son kez sarhoş oldum, Hasan Emmi’yi eteğinden çekiştirip
düşmesine sebep olarak ilk günahımı orada işledim, anneannemin Şakir Zümre
sobasının ağzından maşayla sallandırdığı sucukların kokusuyla orada uyandım, benden dokuz yaş büyük dayımla en büyük kavgalarımı orada ettim.
Sonra bahçe içinde bir küçücük eve taşındık, çok sevdim o evi, üstelik çok
sevdiğim başka bir olay da orada gerçekleşti, okula başladım ve okumayı
öğrendim, dünyanın en büyülü eylemine ben de bulaşmıştım ama hâlâ sen yoktun
sevgili kelebek gözlük, çocuk gözlerim henüz sağlamdı. Akşamları ben “Zevzek
Guguklu Saat”i okurken, babam da başının belası üssü mizan yüzünden bırakmak
zorunda kalacağı Hukuk Fakültesi’nin Roma Hukuku konularına dalardı. “Corpus,
Juris, Civilis”in Romalı üçüzler olduğunu düşünürdüm. Bir yıl sonra minik
bahçeli minik evi bırakıp Babil Kulesi’nin yemyeşil kırlara bakan bir dairesine
taşınacak, sana orada kavuşacaktım.
Her şey halamın ihtisas için
Ankara’ya gelmesiyle başladı, zamanla içinde yer alan, aklımın ereceği,
ermeyeceği tüm kitapları okuyacağım kitaplığı bizim eve taşındı. Yattığım
somyanın başucuna yerleşti. Sonra da gözlerimdeki sıkıntı başladı, hala doktor
olunca acilen göz muayenesine götürüldüm ve bir kitap kurduna en yakışan şeyi,
seni armağan ettiler bana. Şimdi düşünüyorum da komiktin aslında, o yıllardaki
fotoğraflarıma bakıp kendime gülüyorum, uçları yukarıya kıvrık siyah
çerçevelerin içinden bakan iki cin gibi göz. Tek çocuk yalnızlığıma kitaplardan
sonra bir de sen yoldaş olacaktın artık. Sabah gözümü açar açmaz kitaplığın
rafından gözlerime transfer oluyor, akşam yatarken, sen de uykunu uyumak için
aynı yere yollanıyordun. Annem dağınık kızının tek itina gösterdiği eşyasının
gözlüğü olduğunu konu komşuya anlatıyor, bense seninle gurur duyuyordum.
Söz konusu kitaplık ve söz konusu gözlük
İlkokul boyunca hep
gözümün nuru oldun, ne çok kitap okuduk seninle. Jo’yu, kardeşlerini, Jane
Eyre’yi, Heidi’yi, Pollyanna’yı, Küçük Prenses Sara’yı, Gundula’yı, Halime’yi,
Noktacık ile Anton’u ve köpekleri Pifke’yi birlikte tanıdık. Kemalettin
Tuğcu’nun tüm ağlak satırlarında bana eşlik ettin. Gazete dağıtıcısı her hafta
Çocuk Haftası ve her ay Doğan Kardeş’i kapıya getirdiğinde camların gözlerimle
birlikte parladı. Ev ödevlerimde yaptığın yardımı unutamam. Kâğıt bebeklerimi
keserken çizgiden sapmamamı sağladın, parmak bebeklerime elbise dikerken iğneme
yol gösterdin. Çok mutluyduk seninle, ta ki gözümün numarası artıp gözlüklerin
değişme zamanı gelene kadar.
Senin yerini numarası artmış
yine siyah bir çerçeve aldı ama kitaplığın rafındaki yeri hiç değişmedi.
Büyümüştüm artık, ortaokula başlamıştım, dersler daha ağırdı ama halefin de en
az senin kadar yardımseverdi. Tarih, coğrafya, matematik, ev idaresi ne varsa destek
oldu, sayesinde takdirler, teşekkürler aldım. Lise ikiye kadar sürdü burnumun
üstündeki saltanatı, ergenlik gözlük sevmiyordu, çıkarıp attım. Genç kız
oluyordum artık ve görüntüme önem vermeye başlamıştım. İlk kez boş kaldı
kitaplığın rafı, zaten bir süre sonra da halam ihtisası bitirip kitaplığını da
alıp gitti.
Artık hayatıma gözlüksüz
devam ediyordum. Edebiyat seven biriydim, mahalle baskısı Fen şubesine mahkûm
etti. El âlem vızır vızır redoks çözerken ben “failatun failatun failun”
sayıklayarak aruz vezni peşindeydim. Kimse Fuzuli’yi benim kadar sevmiyor,
fuzuli buluyordu. Oysa Nedim gibi zevk peşinde koşan, şuh bir şairimiz bile
vardı, Patrona Halil’in elinden öteki dünyayı boylamayayım diye damdan dama
atlarken düşüp ölmüştü garibim, hiç mi üzülmezdi o fen kafalılar. Herkes boş
derslerde kalbinin işine son verirken ben Itri’den “Tuti-yi Mucize Guyem”
söyleyip kafalarını şişiriyordum. Sonunda pes ettim, Itri’den vaz geçtim ama
değişik bir türe geçecektim, Nurhan Damcıoğlu’nu kendime örnek alıp kantocu
olmaya karar verdim. Öyle genişlettim ki repertuarı ve faaliyeti, turneye bile
çıkıyordum, yani yan sınıfın boş derslerini de şenlendiriyordum. Hocaların
gözdesi oldum, dönem sonlarında okulun duvarları “Yangın Var” nidalarıyla
çınladı da itfaiyenin gelmesine ramak kaldı, adım “Deniz Kızı Eftalya”ya çıktı.
Musikiye ara verdiğim
zamanlarda aşçılığı soyundum sevgili gözlük. Sen çekmecede uyurken ben mutfakta
Burda dergilerinden yarım yamalak çevirdiğim Alman yemeklerini kotarmaya
çalışıyordum, aşağı kurtarmaz. Hazır jöleler yoktu o zamanlar ama ben bir jöle
yapmak ve arkadaşlarıma sunmak istiyordum. Peki jelatini nereden bulacaktım?
Babam yardımıma koştu, çalıştığı kurumda bazı bileşikler için kullandıkları
birkaç yaprak jöle getirdi, her biri mukavva kalınlığında, olsundu. Portakallı
jöle yapmaya karar verip hafta sonu için arkadaşlarımı davet ettim, onlar da
heyecan yaptılar. Sabahtan mutfağa girdim, jelatinleri kaynar suda ıslatıp
erimeye bıraktım, portakalları sıktım, sıkmadıklarımı dilimleyip kalıba dizdim,
eriyen jöleyi portakal suyuna karıştırıp dansöz göbeği gibi titreyen bir
karışım elde ettim. Kalıptaki portakalların üstüne devirip buzdolabına
istirahate yolladım. Derken benim kızlar döküldüler, çayla jöle yenir mi,
yenecek, o kadar yaptım. Jöle, mutfak dar olduğu için salonun köşesinde duran
buzdolabından merasimle çıkarıldı, dilimlere ayrıldı, konuklara sunuldu, hepsi
hapur hupur yedi ama birini gözden kaçırmışım galiba sevgili gözlük. Aradan
uzun yıllar geçtikten, bizin dostluğumuz sürüp dururken bir itirafta
bulunacağını söyledi. “Nedir?” dedim merakla, “Ben o jöleden nefret etmiştim”
demesin mi? Hayat çok acımasız be sevgili gözlük, arkadaşın nankörü de çok kalp
kırıyor J
Sonra ne mi oldu? Lise
bitti, babam başka bir semtten ev aldı. Sonbaharda, Babil Kulesi’ne,
etrafındaki çiçekli kırlara, hemen dibimizdeki açık hava sinemasına, bin bir
oyun kurduğumuz balkonlara, merdiven sahanlıklarına, balkon altlarına, kömürlük
girişlerine, ön ve arka bahçelere, ailemiz kadar yakın komşulara, Niyazi
Bakkal’a, sütçüye, sucuya, bohçacıya, gazete dağıtıcısına, postacıya,
merdivenleri süpüren Varnik’e, yıllarca hayatımı paylaştığım arkadaşlarıma, on
bir yılımın şahidi okullarıma, semt kütüphanesindeki sarışın kadına, iğde kokularına, iki katlı bahçeli evlere, o
bahçelerden taşan leylaklara, pazar yerine gelen cambazlara, bir masal ülkesine
benzeyen Yenimahalle’ye ağlayarak veda ettim. Yenimahalle devri yerini
Yenişehir devrine bırakıyordu.
Yarın yeni bir yaşa
gireceğim sevgili gözlük, epey yol aldım hayat denilen taşlı patikada. Eğer iyi
bir insan olabildiysem çocukluğumun ve ilk gençliğimin geçtiği Babil Kulesi’ne
borçluyum. Hayatımın bir dönemine geri dönmeyi mecbur tutsalar, hiç düşünmeden
seninle de tanıştığım Babil Kulesi yıllarıma dönerdim. Gözlerime ışık olduğun
için sana, gönlüme ışık olduğu için ona şükranla…