.

.
.

18 Şubat 2026 Çarşamba

RESET 2 / ŞİMDİ BANA KAYBOLAN YILLARIMI VERSELER

Sabahtan beri fotoğraflara bakıyorum. Gerek fotoğraf makinesi, gerek telefonla çektiğim tüm fotoğraflar yılına ve ayına göre arşivlenmiş olarak bilgisayarımda yüklüdür. Önceleri tab ettirip albümlere de diziyordum, şimdilerde bıraktım bu alışkanlığı, çünkü hem tab işi çok pahalandı, hem de artık geride çok fazla basılı fotoğraf bırakmak istemiyorum. Bitpazarları mirasçıların elden çıkardığı sahipsiz fotoğraflarla dolu, sonumuz benzemesin. 

Çocukluğumdan beri düşkünüm fotoğrafa, hem çekmeye, hem çektirmeye. Hele çocukken özel bir gün olmasın; düğün, nişan, sünnet sülalenin albümlerini bir karıştırsanız, hepsinde bir yerlerden çıkarım. Ayol bırak da birinci derece yakınlar biraraya gelsin değil mi, yok illa ben de gireceğim araya. Dayımın düğününde ilkokuldaydım, düğün sonrası akrabalarla çekilen fotoğrafların hepsinde hilafsız ben de varım. Bütün sülalenin çocuğuyum sanki, biri de senin ne işin var dememiş, seviyom sizi beni fotolardan kovmayan anamın akrabaları 😂 Esasen dayım hiç acımazdı ama muhtemelen gelin hanımın "Oçi Çorniye"sine dalınca beni görmemiştir. "Oçi Çorniye" ne alaka derseniz dayımla yengemin şarkısıymış, "Siyah Gözler". Bunu düğünün mihmandarına söylerken duymuş, eve gidince babama "Annemle sizin şarkınız hangisi?" diye sormuştum. Babam da yok öyle bir şey yerine "Lorke Lorke" diyerek benimle dalga geçmişti. Uzun süre "Lorke" ile nasıl dans ettiklerine kafa yormuştum, fotoğrafseverliğim kadar saflığımla da anılsam yeridir 😂 İşte aşağıdaki o fotoğraflardan biri, şu an kendimi dayımın düğününe ışınlıyor ve çiçek sepetinin yanından kafayı uzatıyorum:

 


Yaşım büyüdükçe stüdyoda çekilen fotoğraflara da davet edilmiştim. Gelin-damat, gelinin ya da damadın kardeşleri, annesi ve de ben, teyze torunu, ay seveyim kendimi, bütün düğünlerin Kamber'i 😂 

İşin şakası bir yana, bugün fotoğraf arşivimi gözden geçirirken aklım bir yandan da yazacağım blog yazısındaydı, birden bir ışık yandı kafamda. Eski fotoğraflara bakmak da bir anlamda hayatı resetlemek değil midir? Pat diye 2010'a gittim mesela bugün ben, 15 yıl daha genç oldum, sıfırlamasam da gerilettim. Baktım durdum yaşadıklarıma, kimini yeniden yaşadım, kiminiyse hatırlayamadım. Dolu bir yılmış 2010, düğünler, nişanlar, seyahatler, kutlamalar, uzak-yakın arkadaşlarla buluşmalar. O yıl evlenen kuzenlerin şimdi ortaokula başlayan çocukları var. Sık yapılan buluşmalar seyrelmiş, herkesin derdi başından aşmış. Kimileri başka bir aleme gitmiş, kimileri de bizleri hayatından resetlemiş. 2010 İstanbul'u ile en son gittiğim 2024 İstanbul'unu karşılaştırdım şöyle bir, çok şey değişmiş. Didim'e ve Bozbük'e gitmişiz örneğin, Haydar Koy diye bir koyda olağanüstü güzellikte fotoğraflarımız var, şimdi gitsem o koyu aynı güzellikte bulur muyum acaba, hiç sanmıyorum. 

Antalya'ya gelirsek, o da her sabah kendini resetleyip gece o yağmurları indiren, fırtınaları koparan değilmiş gibi güneşi yerleştiriveriyor gökyüzüne. Bir tek alerjim kendini resetleyemedi. Kısmet diyelim, ilaca, spreye, ıhlamura devam edelim. 

Günün kitabı: Dünden devam
Günün filmine ara
Günün Storytel dinlemesi: O da dünden devam
 
Kaybolan yıllarınızı fotoğraflarda bulmanız dileğiyle...


17 Şubat 2026 Salı

RESET 1/VİRA VİRA DEMİR ALDI DÜNYA

Kaptanımız dümene geçti ve "Vira!" dedi. Ben de kulağımda Yeni Türkü'nün "Vira vira demir aldı dünya/Açılmış hayalleri rüzgarlara/Vira vira dalgalandı dünya/Terk edip halatları limanlarda" şarkısı ilk yazımı yazmak için geçtim klavye başına. Kalemi elime aldım diyebilmek isterdim  ama sizlere anında ulaşabilmek için klavyeye ihtiyaç var. Halbuki kalemleri çok seviyorum ve şu anda Snoopy'li kupalara yerleştirilmiş onlarca kalem çalışma masamın üstünden bana bakıp "Beklemekten yorulduk" diyorlar. 

Onlar bekleyedursun, elbet sıraları gelir, günlükler var, ajandalar var, not defterleri var, sipariş listeleri var, hatırlanacaklar var, var oğlu, hatta kızı var. Biz gelelim "Reset" yazılarına. Bu yazıların esbab-ı mucibesini (ay sevdiğim kalıplardan birini daha kullanma fırsatı buldum, yaşasın) sizlere Kaptanım anlatsın, şu yazısıyla.  Aramıza katılmak isterseniz biz müsaitiz, bekleriz ve mutlu oluruz, hele de Kaptanım ve benim gibi "Kova" iseniz katılmamanız ayıp olur zaten. 

"Reset" koymuş turun adını Kaptan. Hem bahar da yakın, şöyle bir silkelenip sıfırlanmak lazım. Yükleri atalım, bunaltanları kovalım, küçücük de olsa. Benim ilk "reset"im gözümü açar açmaz yatak takımlarıma oldu 😂 Günlerdir süren alerjik zımbırtım gece de rahat vermeyip uykumu öksürükle bölünce dedim sabah olsun, ilk işim şu çarşafı, nevresimi kaldırmak. Çünkü kendileri pazenden imal edildikleri için sıcak tutmalarına karşılık tüylü olmaları gibi bir durumları da mevcut. Gözümü açar açmaz da toplayıp çamaşır makinesine tıktım. Şu anda ilk resetimin sonuçları balkondaki ipe serilmiş, güneş banyosu yapıyorlar. Yerlerini poplin takımlar henüz alamadı ama gün içinde alacak inşallah.

İşte bu kadar, reset mi reset, azı olmayanın çoğu da olmazmış 😊 Antalya yine dün gün boyu toz yutturdu bize. Gök sapsarı, yer kızıl kahve. Gökte çöl tozu, yerde inşaat ve su boruları yenileme tozu. Neler yuttuğumuzun analizi yapılsa hastalıklarımıza şıp diye çözüm bulunur sanırım. Şehir koca bir şantiyeye, denizle soslanmış bir beton yığınına dönüştü. Yağmur susuzluğa çaredir diyoruz da yeraltına neler taşıyor acaba o yağmur suları. Şehir kendini imha ediyor, müteahhitler zenginleşsin diye çirkinleşiyor. Kadınlar estetikçilerin elinde, şehirler yapsatçıların elinde tektipleşiyor. Dünya demir aldı gidiyor da acaba nereye gidiyor? Bir reset de zihniyetlere atabilsek keşke...

Bahar yakındır deyip avunalım madem...

 
Günün kitabı: Dünyanın Güzelliği/Hector Tizon
Günün filmi: So-Won (Umut)
Günün Storytel dinlemesi: Yaban Mersini Toplayıcıları/Amanda Peters



16 Şubat 2026 Pazartesi

HAFTA DÖKÜMÜ

Yeni bir haftadan, tozlu ve bulanık Antalya göklerinden, hâlâ bitmeyen öksürüğümden, bitirdiğim diziden ve başladığım kitaptan selam olsun...

Hastayım deyip deyip kapı kapı dolaştığım bir haftaydı, sefam olsun. Doktora gittiğimin ertesi günü aldığım ilaç yapılan enjeksiyonla anlaşamayıp alerji yaptı, var olan alerjime yenisi eklendi, ver Allahım ver sulu sulu yağmur. Yüzüm kıpkırmızı oldu, kabardı, ateş gibi yandı. Bir anlık panikten sonra arkadaşımın elime doğan eczacı kızını arayıp vızıldadım. Sakinleştirdi beni, bol su ve alerji ilacı iç dedi. Ahaha alerji iğnesinin alerjisine alerji ilacıyla çözüm bulduk (alerji parantezine alınız). Neyse akşama doğru hafifledi, sabah geçmişti. Yiğenimle buluşmak için hazırlanıyordum ki bir gün önceki aynı saatlerde yine kızardım, yine yandım, bu sefer biraz tansiyonum da yükseldi. Bu defa doktoruma yazdım, "Gel bakalım" dedi. Kalktım gittim, gidene kadar biraz hafifledi kızarmalarım, tansiyonum da düştü, dr yine dinledi daha iyi buldu, "Hadi yine iyisin" diyerek yolladı. Alerjime taksi parası sıkışmış. Ben de bunun üzerine "Doktor reçeteme sahil yazdı" diyerek Beachpark'a yollanıp yiğenle buluştum. Mis gibi hava, mavi deniz, bulutlu gökyüzü, kahve, çizkek derken alerji falan kalmadı:

Ha bir de yol üstü geçerken Bali'ye uğrayıvermiştim 😋:

Ertesi günü daha az öksürerek geçirip bir türlü içine giremediğim kitaplar okudum, bir de "Sırat" filmini izledim, aman yarabbim o neydi, parçalandım izlerken. Son altı aydır izlediğim açık ara en çarpıcı filmdi. Diğer Oscar adayları köpeği olsun. Sağolasın MUBİ, döktüğümüz paraların karşılığını alalım.

Cuma günü arkadaşımın davetlisi olarak pişisel gelişim seansına katıldım ve bir kez daha iyi ki doğdum. Kendime şahane dostlar yapmışım, aferin bana 😊

Cumartesi günü ise yine doktor tavsiyesiyle sahile gittim, bu kez doğu yakasına. Doğuydu değil mi? Ben yönleri hep karıştırırım, tabii deniz güneyde olduğuna göre doğu olsa gerek 😂 Firdevs örtmenim sağolsun, en azından yönlerin adını ve sağını solunu öğretti, ben bulamasam da. Malum Sevgililer Günü'ydu ve Antalya epeydir göstermediği güneşi aşıklar aşkına gökyüzüne yerleştirmişti. Öyle olunca yer gök insan kaynıyordu, yollar, parklar, mekanlar, toplu taşıma tıklım tıklımdı ama şöyle de güzellikler sunuyordu:

Gelelim pazar gününe. Sizce ne yaptım? Elbette ki çoğunuzun yaptığını, "Masumiyet Müzesi" dizisini izleyip bitirdim, siz sağ, ben selamet. Ben kitabı çıkar çıkmaz ilk baskısından okumuştum ve Kemal'den nefret etmiş, kitabı fazla uzun bulmuş, elimden fırlatıp atmaya kardeşimin hediyesi olduğu için ve o güzel kapağı aşkına kıyamamış, söylene söylene bitirmiştim. Ki ben Orhan Pamuk edebiyatı sevengillerdenim. Birkaç yıl sonra İstanbul'da "Masumiyet Müzesi"ni gezmiştim, bak onu beğenmiştim işte, gerçekten iyi düşünülmüş bir mekandı. Lakin kitap her aklıma geldikçe Kemal'e diş bilemeye, Füsun'a da aynı biçimde gıcık olmaya devam etmiştim. Dizi söylentileri dolaşınca bir an kararsız kaldım, sonra bir-iki bölüm seyreder beğenmezsem bırakırım dedim ama ne yalan söyleyim beğendim arkadaşlar. Kemal'e olan nefretim ve Füsun'a olan gıcığım halen devam ediyor ama bu da canlandıranların ne kadar iyi oynadıklarını gösterir. Ayrıca metne çok sadık kalınmış bir çekimdi ve yan roller de çok iyiydi. Kostümlere, dekora, kullanılan objelere ise diyecek yoktu. 

Antalya gökleri yine sapsarı, sokakların tozuna gökyüzünden inen çöl tozları da eşlik ediyor, bu sefer dışarı çıkmadım, güneşi gökyüzünde portakal biçiminde görmeden çıkmaya da niyetim yok. Hepinize sağlıklı günler dileyerek kaçıyorum...


10 Şubat 2026 Salı

HER ŞEYDEN BİRAZ

Evet, hala hastayım ama en azından oturan hastayım (Oturan Boğa gibi kabile şefi olamasam da 😃) Yatak döşek yattığımız günleri de görmüştük geçen yılın Şubat ayında, bugüne şükür. Dün, aldığım randevu uyarınca gittim hastaneye kargalar kahvaltısını etmeden, ben de etmedim, kan tetkiki ister diye. Girişimi yaptırınca baktım vakit var, hava da güneşli hastanenin etrafında bir tur attım, sonra girdim içeri. Derken doktorum teşrif etti ve ilk hasta olarak kabul buyuruldum. Ciğerlerimi temiz buldu, "Akşama Arnavut ciğeri yap, yanına da bir 35'lik aç" demedi tabii ki 😂 Yaşadığım şeyin alerjiden kaynaklandığını tahmin ettiğini söyledi, yine de enfeksiyon durumuna bakmak için kan tetkiki arzu eder miyim diye sordu, "Bayılırım damardan kan vermeye, yaz Allahaşkına dedim", yazdı. Önce vezneye, sonra kan alma odasına uğradım, eli hafif bir genç kıza rast geldim bereket. Doktorum, kendisiyle kanka olmak üzereyiz o nedenle, "Sen git, ben sonuçlar çıkınca telefon ederim" dedi. "Eyvallah" deyip ayrıldım hastaneden. Güneşi gördüm ya yakındaki alışveriş merkezine kadar yürüdüm. AVM'lere ayak basmayalı en az 1,5 yılım var, görerek alma zorunluluğumdan girdim. Neyse ki ilk girdiğim mağazada istediğim şeyi buldum ve çıktım. Kalan mesafeyi yürümeyi gözüm yemedi, atladım taksiye.

Bir buçuk saat sonra sonuçlar ve reçetem geldi. Enfeksiyon yok, iyileşmesem de rahatladım. İlave ilaçlar ve bir adet iğne yazılmış. Çıktım, önce eczaneye, sonra sağlık ocağına gittim. Aile hekimine enjeksiyonu onaylattım, bir günde iki kez iğnelenmiş olarak ayrıldım. Antihistaminiklerle devam.

Kalan zamanı dinlenerek geçirdim zira alınmış konser biletlerim vardı ve bu sefer yakmak istemiyordum, Cumartesi biri ziyan olmuştu zaten. Vakit yaklaşınca arkadaşım beni arabasıyla aldı ve ulaştık mekana. Konser 9 yıl önce 9 Şubat'ta vefat eden Opera Orkestrası'nın Konzertmeisteri Zeynep Işık'ı anmak amaçlıydı. Çok yetenekli, çok zarif bir kadındı, genç yaşta kaybettik ne yazık ki. Gözümün önünde hep kırmızı gül desenli siyah tuvaletiyle ayakta, orkestraya kemanıyla ses verirkenki hali var. Konseri Zeynep Işık'ın da arkadaşı olan ve benim çok beğenerek izlediğim şef İbrahim Yazıcı yönetti. Birinci bölüm Işık'ın sevdiği parçalardan, son bölüm ise kendi isteği doğrultusunda hareketli parçalardan oluştu. Şef bize ölümüne yakın ziyaret ettiğinde arkamdan ağlayıp üzülmeyin sakın, beni gülerek, neşeli müziklerle uğurlayın dediğini iletti bize ve önce Danzon'u yönetti, Ravel'in Bolero'su ile de bitirdi. Benim telefon ütüden hallice çektiği için aşağıdaki fotoğrafları ANTDOB'daki gösterilerin fotoğraflarını şahane bir biçimde çeken Serdar Aydın'ın Instagram hesabından aldım:

ANTDOB'un dansçıları Müge Öğüt ve Tolga Burçak Carlos Gardel'in bir tangosunu sundular

Soprano Nurdan Küçükekmekçi, solist keman Olgu Kızılay ve dansçılar şefle finalde

Ve hep birlikte Zeynep Işık'ı selamlıyorlar

Hüzünlü ama güzel bir geceydi, döndük evlerimize...

Gece ve sabah yağan yağmur kuşluk vakti (ay bunu söylemeyi çok severim, fırsat çıktı) güneşli bir güne evrildi, bir oh çektim, karşıki dağlar el salladı. Hoş önüme dikilen 9 katlı kazuletlerden ne ben dağları, ne dağlar beni görüyor artık da mesela dedik. Velakin şu saatte-ki 15.30 dolayları-tekrar bulutlandı. Bir günde 4 mevsim bu şehir bu aralar, yağmurdan sonraki rutubeti şöyle anlatayım size. İlaç kutumdaki Magnezyum tabletleri yumuşamış, elime alınca parçalanıyor. Bize neler oluyor, orasını kemikler söylüyor zaten.

Domates çorbası yaptım ve pişirme esnasında Deniz Yüce Başarır'ın "Ben Okurum" podcastinde Füruzan'ı dinledim. Özledim yazdıklarını, tekrar hepsini elden geçirmek istedim, "Taşralı"yı mesela. Şöyle biter öykü: “Hemen bir kekik kokusu uydurdum uzaktan gelen. Sonra da ağlayacağım.” Böyle bir cümleyi ancak Füruzan kurabilir. Gittim kitaplıktan 1971 baskıyı buldum, öyküyü ve lise 1 gençliğimi kokladım, incecikten bir kekik kokusu ben de uydurdum...

Füruzan'ın adını bir yerlerde duyup kendi irademle aldığım ilk kitap bu, öyle değerli ki. Füruzan Öykü Günleri için Antalya'ya geldiğinde yıllar sonra imzalatmıştım ama o da adımı yanlış anlamış, sonra düzeltmişti, komik bir ithaf olmuştu, şimdi gülümsüyorum bakıp. Okuruyla çok yakın ilişkiler kurabilen bir yazar değildi zaten. soğuktu biraz ama olsun varsın. Her zaman için benim biricik Füruzanım o, tüm öykücüler içinde tek geçerim.

Kalın sağlıcakla...



8 Şubat 2026 Pazar

PAZAR YAZISI

Geçirdiğim hastalıkların günlük tuttuğuna karar verdim. Ayı, günü geldi mi, "Hah!" diyorlar, "Leylak bu ay hasta olmuştu, gidip tekrar musallat olalım". İlkokul 1'de aşı konusunu işlerken ünite dergimizde bacakları olan bir mikrop Ali isimli çöpten çocuğu kovalarken çizilmiş bir resim vardı. Mikrop bir yandan koşar, bir yandan da, "Ali'yi tutayım, Ali'yi yakalayım, hasta edeyim" diye bağırırdı. Bir sonraki karede ise ayaklı bir şırınga mikrobun karşısına geçer: "Ali'yi tutamazsın, Ali'yi yakalayamazsın, çünkü Ali'yi aşıladım ben" derdi. Benim mikroplar da günlüğe bakıp "Ayy ne mutlu, Şubat gelmiş. Leylağı tutayım, Leylağı yakalayım" diyerek yola çıkıyor ve de yakalıyor inan olsun. Hadi bu yıl ayaklı şırıngayı koluma batırtmadım bir işe yaramıyor diye ama geçen yıl vardı ve Şubat ayında o güne kadar geçirdiğim en berbat influenza+domuz gribi+covid karışımını yaşamıştım. Şırıngalara da güven kalmadı. Uykuda olmadığı saatler dışında sigarayı peşpeşe ekleyen emmiler gibi hırıl hırıl ötüp öksürüyorum. İki gecedir uyku uyumayınca sabah ilk işim en sevdiğim ve en güvendiğim doktordan randevu almak oldu. Yarın sabah emir ve görüşlerine hazır olacağım. Ve ne yazık ki yine bir tiyatro bileti ve belki bir konser bileti ziyan olacak.

Neyse en azından henüz yatak-döşek moduna geçmedim, kâh uzun, kâh kısa oturarak idare ediyorum şimdilik. Fırsat bu fırsattır diyerek sürekli kat çıktığım kitap kulelerini eritmeye çalışıyorum. Kaptanımın doğum günü hediyesi "Bahçıvan ve Ölüm"ü bitirdim. 20 yıl öncesine dönüp annem hasta yatağındayken yaşadıklarımı hatırladım. Bir yerde ilaç adının bile aynı olduğunu okuyunca gözyaşlarıma engel olamadım. Hastanın ne hissettiğini ve başındakinin ne yaşadığını deneyimleyince kitap iyice koyuyor insana. Lakin kitap öyle ustalıkla, öyle şiirsel kotarılmış ki hüzünle karışık bir zevk bile alıyorsun. İki günde bitirince pek çok sevdiğim Jhumpa Lahiri'ye geldi sıra. Ben yazarı "Saçında Gün Işığı" ile tanımış ve çarpılmıştım kitaba. Sonra diğer kitaplarını da (birini sahaftan hatta) okudum. Şimdi elimde olan "Roma Hikayeleri"de dahil hiçbiri "Saçında Gün Işığı"nın hazzını vermedi, oysa hepsi çok iyi kitaplardı ama işte yemeğin en lezzetlisini ilk önce yiyince diğerleri o kadar tat vermiyor. "Roma Hikayeleri"ni çok severek okuyorum. Özellikle uzun bir öykü olan "Merdivenler"i çok sevdim. Kitabın son bölümüne geldim ve bitmesini istemeyerek okuyorum kalan öyküleri de. Araya bazen çerez niyetine grafik roman alıyorum, Fırat Yaşa'nın "Tepe"sini. Mutfakta olduğum saatlerde de Rober Koptaş'ın "Unufak"ını dinliyorum Storytel'den, insanı da unufak eden yaşamlar.

Oscar filmlerini "Marty Supreme" dışında izleyip bitirdim. Hatta en iyi film adayları dışında oyuncu adaylarının oynadığı filmleri de çıkardım aradan. Ne diyeyim çoğundan nefret ettim, bazılarına "Eh!" dedim, iki-üç tanesini de sevdim. Tören yaklaşırken adaylarımı açıklarım. Malum yine şeref konuğu olarak katılacağım. Şimdi hangi kostümü giysem derdindeyim. Film dedim de, iki gün boyunca Netflix'de bir İtalyan dizisi izledim, 45'er dakikalık 6 bölüm: "Ailemin Hikayesi". İçindeki hüzne rağmen insanı yormadan hoşça vakit geçirten hoş bir diziydi. Başrol oyuncularından birinin Ferzan Özpetek filmlerinden aşina olduğumuz ve çok sempatik bulduğum Eduardo Scarpetta oluşu da bonusuydu.

Birkaç gündür apartmanda kötü bir koku vardı, sebebini bulamadık bir türlü, sonunda yöneticimiz bodrumdaki pis su borusunun çatladığını fark etmiş, kokunun oradan geldiğine karar verip tamir ettirdi. Lakin koku geçmedi. Dün bir adam tutuldu bodrumun temizlenmesi için ve bilin bakalım ne çıktı. Tahmin etmişsinizdir, yazarken bile çok üzülüyorum, eski eşyaların arasında bir kedi ölüsü. Ağzından kan geldiği için fare zehiri falan yediğini düşünüyorum. Kimsenin bodruma girip çıktığı yok esasen, oraya fare zehri konmuş olacağını da sanmıyorum, çünkü apartmanda hiç fareye rastlanmadı. Muhtemelen dışarıda hainin biri zehirledi o da komşunun delikanlı oğullarının sürekli açık  bıraktığı apartman kapısından girip bodruma sığındı ve orada öldü. Gün boyu canım sıkıldı, eğer biri gerçekten zehirlediyse Allah onu nasıl biliyorsa öyle yapsın.

Şuna değmiş, buna değmemiş derken epey uzun yazıvermişim. Eğer yorduysam aşağıya bir bank bırakıyorum, kadraja girmemiş ama deniz manzaralıdır, oturup dinlenebilirsiniz. Güneşli günler dileğiyle...



5 Şubat 2026 Perşembe

GÜN 5, MEKTUP 8

İki gündür bize gülümseyen güneş "Yeter bu kadar, şımarmayın" diyerek gitti. Geldi yine bulutlar, yağdı yine yağmurlar. 

Güneşli ilk günde kankalarımla buluştum, ikinci günde saçımı boyatıp kestirdim. Her ikisi de bünyeye iyi geldi. Bünyeye iyi gelen bir başka şey de üç hafta önce eski bir öğrencimin getirdiği ve hâlâ salonumu güzelleştirmeye devam eden çiçekler:

Esasen mektup günümüz yarındı ama bir gün erken yayınlamakta beis görmüyorum. Haydi bakalım iyi okumalar:

Mektup 8

Merhaba dünyayı üstünde taşıyan masa örtüsü,

Girip çıktığım tüm dairelerin yaz-kış değişmeyen aydınlığına karşılık senin örttüğün masanın önünde durduğu pencere mi kördü, odadaki eşyaların kalabalığı mı loşlaştırıyordu ortamı bilmem ama biraz ruhum kararırdı o evde. Oysa ki Kule’deki en iyi arkadaşım iki kardeşiyle birlikte orada yaşardı. Sırayla Deniz, Aydan ve babaannesinin adını taşıyan üç numara Naime.

Kalabalık bir evdi; babaanne, dede, anne, baba, hala ve üç çocuk. Halalardan birinin Babil Kulesi’nin inşasına sebep olan sel felaketinde öldüğü söylenirdi. Ufacık tefecik sarışın bir genç kız olan diğer hala taşınmamızdan kısa bir süre sonra merdiven boşluklarından, balkonlardan sarkıp izlediğimiz bir gelin alma töreniyle evlenip Almanya’ya gitti, yıllar içinde ailesini ziyarete geldi mi hiç hatırlamıyorum.

Anneleri çok net aklımda oysa; çocuk aklımla bile bizimkilerden çok farklı bulduğum, yaşadığımız dönemden ziyade Osmanlı konaklarından çıkıp gelmiş intibaı uyandıran, bir halayık sessizliği ve sadeliğinde, dalgalı saçları omuzlarına düşen, demode kıyafetler içinde dal gibi bir kadındı. O kadar beyazdı ki şeffafmış gibi gelirdi. Hiçbir komşunun kapısını çaldığını, 3. Kat kadınlarının çığırtkan buluşmalarına katıldığını görmedim. O loş evin içinde bir hayalet gibi süzülürdü. Babaları taksi şoförüydü, o da karısı gibi karışmazdı apartman hayatına. Evden işe, işten eve.

Lakin babaanne anlatılmaz yaşanırdı. Kızının apartmanı ayağa kaldırdığı bir felç geçirmiş ve uzun süre yürüyememişti, bir süre sonra evin içinde dolaşacak kadar harekete kavuştu. Senin örttüğün masanın kıyısındaki somyada oturur, kırlara açılan ve uzaklarda Ankara silueti görünen manzaraya bakar, gelinini üzmek için ne yapacağını tasarlardı muhtemelen. Pek girip çıkan olmazdı o eve ama ben ayrıcalıklıydım. Kızların arkadaşı olduğum için ortamı ürkütücü bulsam, babaanneden biraz çekinsem de gelirdim ara sıra, seninle de o zaman tanıştık. Gözlüklü ve meraklı bir kitap kurdunun o evde ilgisini çekecek yegâne eşya sendin zaten. Parmağım muşamba üstüne basılmış kıtaların sınırlarında kolayca kayardı, merak ettiğim şehirlerde mola verirdim.

Hala gelin gittikten, dede vefat ettikten sonra evin nüfusu bir nebze azaldı, baba gecenin geç saatlerine kadar çalışıyor, kızlar uçucu görünümlü annelerini huysuz babaanneleriyle bırakıp sokağa iniyor, birlikte çeşit çeşit oyun kuruyorduk. Küçüğü dışladığımız oluyordu itiraf edeyim, biz Deniz’le eşleşiyorduk, Aydan biraz kurumluydu, çok da önemsemiyordu yakınlığımızı. Seksek, yakantop, evcilik, bakkalcılık, öğretmencilik aklımıza ne eserse hayata geçiriyorduk adeta çocuklara oyun mekânı olsun diye inşa edilmiş apartmanın bahçesinde, balkon altlarında, merdivenlerinde, sahanlıklarında.  

Bir yaz günü merdivenleri patır patır çıkarak üçü birden göründü bizim kapıda, babalarından kitap almasını istemişler, baba da akşamına elinde bir kitapla gelmiş. Benim okuma merakımı bildikleri için açılışı benimle yapmak gelmiş akıllarına. Kitabı görünce nutkum tutuldu. Her satırına taptığım “Küçük Kadınlar” idi. Ama öyle bir baskıydı ki şimdiye kadar görmediğim kalınlıkta, şık kapaklı bir kitap. Ağzımın suları aktı, bu senden daha önemli bir şeydi haritalı masa örtüsü, ilk kez ikinci plana düşmüştün. Kızlar çok gani gönüllüydü, kitabı onlardan önce okumam için bana bıraktılar. Piyangodan büyük ikramiye çıksa bu kadar sevinmezdim. İki günde yuttum kitabı, bir daha da o kadar detaylı bir baskıya hiçbir yerde rastlamadım. Taksi şoförü baba o kitabı nereden bulmuş da almıştı hala merak ederim.

Sonra çok acı bir şey oldu. Baba bizim ne olduğunu tam olarak anlayamadığımız bir ölüm olayına karıştı ve hapse girdi. Aile yıkıldı. Biz çocuklar anlaşmış gibi bu olayı Denizlerin yanında hiç gündeme getirmesek de Kule çalkalandı haliyle. O sessiz, solgun kadın iyice sessizleşti, içine kapandı. Babaanne ise tam tersi bir canavar kesildi. Gelinine dünyayı dar etmek için elinden geleni ardına koymadı. Kadın dayanamadı en sonunda, topladı çocuklarını, ailesinin yanına döndü. Babaanne bu cezayı çoktan hak etmişti ama hainliğe doymuyordu.  Arada bir beni çağırırdı hapishanedeki oğluna mektup yazdırmak için. Senin örttüğün masaya otururdum, önüme konmuş kâğıda kıtalararası gezinti yaparak babaannenin söylediklerini yazardım. Öfkesi öyle derindi ki babaannenin yakınmalar, iftiralar, beddualar havada uçardı gelininden bahsederken. Çocuk aklımla hapishanedeki bir adama bunların yazılmayacağını idrak eder, söylediklerinin neredeyse hiçbirini kâğıda dökmez havadan sudan şeylerle geçiştirirdim, nasılsa okuması yoktu. İçinin karanlığını boşaltıp kâğıda geçtiğinden de emin olunca mektubu katlar, elime bir pul parası ve adres yazılı kâğıt verir postaneye yollardı beni. İçim rahat postalardım mektubu, çünkü sıradan havadislerdi yollanan. Nevin Teyze’yi bulaştırmadığım için memnun dönerdim eve.

Kızları bir daha hiç görmedim, bir süre sonra babaanne de öldü. Sanırım sen ve üzerinde taşıdığın dünya da çöpü boyladı. Zaten aradan geçen uzun yıllarda gerçek dünya da bir çöp yığınından farksız hale geldi. Keşke senin üstündeki gibi rengârenk kalaydı

2 Şubat 2026 Pazartesi

ŞUBAT GELDİ

Bir yaş daha büyümüş olarak başlıyorum bu posta, ya da yaş beni büyüttüğünü sanıyor, benim öyle bir duygum yok 😃

Cumartesi günü dostlar sağolsun, beni şımarttılar. Kimi bizzat katılımda bulundu, kimi telefon etti, kimi mesaj yazdı, sanal alem dostlarıma teşekkür borçluyum, tek tek cevap bile veremedim yetişip de. Bir kez de buradan iyi ki varsınız diyeyim.  

Günlerdir yağan yağmur 1,5 gün ara verdikten sonra kaldığı yerden devam ediyor. Gece berbattı, fırtına, şimşek, gök gürültüsü, gökten adeta kovalarla boşalan yağmur hem korkuttu, hem uykudan etti. Öğleye doğru sakinleşti ama her an tekrar gürleyebilir. Yorulduk gerçekten, hava sıkkın, ortam sarımsı bir sisle örtülü. 

Şubat ayına Oscar adayı filmlere kaldığım yerden devam ederek başladım. İzlemediğim iki film kaldı, ona da ya kısmet diyorum. Dün Kate Hudson'un "En İyi Kadın Oyuncu" dalında aday olduğu "Song Sung Blue"yu, bugün de yine aynı dalda aday Rose Byrne'nin oynadığı acaip isimli filmi, Türkçe çevirisiyle "Eğer Bacaklarım Olsaydı Seni Tekmelerdim"i izledim. Bu isim nasıl bir alaka kurularak konmuş anlamadığım gibi film de bir şey ifade etmedi. Rose Byrne'in oyunculuğu iyiydi ama o kadar da abartılacak bir durum yoktu. "Song Sung Blue" neşeyle hüznün karıştığı hoş bir filmdi, Kate Hudson kadar Hugh Jackman da iyiydi, onu niye es geçmişler bilemedim. Oscar jürisinin kerameti kendinden menkul. Ve son olarak da "Sentimental Value", herkesin dilindeki, MUBİ'nin bahsedip bahsedip yayınlamadığı film. Film güzeldi güzel olmasına da öyle büyük bir beklentiyle izlemeye başladım ki beklediğimi bulamadım. Hasılı bu sene Oscar filmlerinde yine kaldık yaya. İzlemediğim sadece "Marty Supreme" ile Yabancı Film dalında aday "The Voice of Hind Rajab" kaldı. Onlar da yakında düşer sanırım ortamlara. 


 Fotoğraflar güneşi gördüğümüz Cuma gününden.

Bitirirken bir ricam olacak, doğum günüm nedeniyle dostlardan hediye kargoları ulaştı bana ama bazıları isimsiz olarak geldi, kimlerden geldiğini bilemedim. Haydar Ergülen'in "Mektup Selam Söyle"si ile "Türkiye'nin Kuşları" ve "Hayvanlar Nasıl Düşünür, İnsan Ne Görür" kitaplarını yollayan arkadaşlarım rica etsem kim olduklarını yazabilirler mi? Kendilerine şimdiden teşekkür ederim.

Sevgiyle kalın...