.

.
.

17 Ocak 2020 Cuma

17 OCAK (KÜÇÜK KADINLAR)

Çocukluğumun ve ilk gençliğimin geçtiği canım Babil Kulesi'nde yaz tatillerinde ya da öğlenci olduğum günlerde en büyük zevkim anneannemin "Sigara" dediği Sierra marka, siyah renkli, önünde panjur benzeri beyaz bir tabla olan radyonun başına geçip "Arkası Yarın" dinlemekti. Çok nitelikli olurdu yayınlar, pek çok edebiyat klasiği hakkında ilk bilgileri daha okumadan oradan öğrenmiştim. Katyuşa Maslova ve Dimitri Mehlüdof; Tolstoy'un ünlü "Diriliş"inin kahramanları satırlardan önce sesleriyle yer etmişlerdi belleğimde. "Aile Çevresi"nin Döniz Hörpen'i ve Andre Maurois, Don Kişot, Şanço Panza ve Cervantes, tok bir sesin "Yaz gelince Urlalılar çardaklara göçerler" girişiyle başlattığı "Tütün Zamanı" ve Necati Cumalı kitaplardan önce "Arkası Yarın"larla girmişlerdi hayatıma. Hele bir tanesi vardı ki, ertesi günün olmasını iple çekerdim. "Arkası Yarın" başladıktan sonra dört farklı kız çocuk sesi duyulurdu sırayla: "Meg", "Jo", "Beth", "Amy" ve ardından aynı dört sesin katıldığı kocaman kahkahalarla "Küçük Kadınlar" anonsu yapılırdı. Sonrasında beni kimse rahatsız etmesindi. Kitabı öncesinde mi okumuştum, sonrasında mı hatırlayamıyorum. Zaten kitabı o kadar çok okudum ki zamanını hatırlamam mümkün değil. İlk olarak tüm çocukluğumuzun yayınevi İnkılap Yayınları ile girmişti eve, incecik, kırmızının hakim olduğu kapağıyla kısaltılmış bir baskı. Derken devamı olduğunu keşfettim; sırayla "İyi Zevceler", "Küçük Erkekler" ve "Jo'nun Çocukları". Harçlığımdan biriktirdiğim, bazen de babamdan kırptığım paralarla Kanarya, Karakedi ya da Fujiyama ismini taşıyan Yenimahalle'nın kırtasiye ağırlıklı küçük kitapçılarına koşardım. Sipahi daha sonra açılacaktı, ilk büyüklük kitabımı oradan temin edecektim: "Baharlar Açarken/V. Blasco Ibanez". Hiç bilmediğim bir yazarı kitabın adındaki bahara atfen tercih etmiştim sanırım 😀 Küçük Kadınlar serisini keşfettikten sonra arkadaşıma okumasını önermiştim. O da yaz tatilinde babasının işi nedeniyle geçici bir süre için gittikleri Bitlis'te kitapçıya girip "Sizde İyi Zevceler var mı?" diye sormuş. Görevli "Biraz beklerseniz getirtiriz" demiş. On dakika kadar sonra dükkana çırağın elinde pırıl pırıl bakırdan iki adet cezve gelmiş 😀Hâlâ güleriz buna aklımıza geldikçe. 

Ben elimdeki Küçük Kadınlar serisini tekrar tekrar okurken bir yaz tatili günü yine Babil Kulesi'nden arkadaşım Filiz elinde kalın mı kalın bir kitapla çıkıp geldi. "Babam bana kitap getirmiş" dedi, arkasından da ekledi "istersen önce sen oku". Aşıka Bağdat, fareye peynir, bülbüle gül sual eylenmezmiş, Leylak'a da kitap sorulmaz tabii ki 😀 Hele de o kitabın üstünde "Küçük Kadınlar" yazıyorsa ve benim elimdeki dört kitabın toplamından daha da kalın bir kitapsa Filiz'e kırk yıl köle olunabilirdi bu durumda. Filiz'in evine gitmesini dört gözle beklemiş ve daha o kapıdan çıkar çıkmaz da kitabın kapağını açmıştım. Tüm kitapları içeren, çok kapsamlı bir baskı idi, bir daha da öylesine tüm aramalarıma rağmen rastlamadım. 

Şimdi bunca lafı niye ettim? Çünkü gripal nedenlerle eve kapandığım şu günlerde ardarda izlediğim dört filmden biri "Küçük Kadınlar" idi. Bunca yıldır değişmeyen kitap kahramanın "Jo" rolünde ise şu garip isimli kız, Saoirse Ronan oynuyordu. 1994'deki yapımda ise Winona Ryder canlandırmıştı. Açıkcası ikisi de benim hayalimdeki "Jo" olmaktan çok uzaktı ama bir tercih yapmak gerekirse Saoirse daha gerçeğe yakındı diyebilirim. Son yapım kronolojik bir sıra izlemekten ziyade geri dönüşlerle vermişti olayları. İtiraf edeyim ki filmin başında Prof. Bhaer'i görünce "Bu da kim?" diye bir süre düşündüm durumu anlayana kadar. Filmdeki en tatlı şahsiyet ve rolüne cuk oturan kişi ise "Laurie" rolündeki Timothee Chalamet idi. Bayılıyorum zaten şahsına 😀 Meryl Streep teyzemiz de filmdeki büyük halalığa pek yaraşmıştı iki gözümün nuru. Kısacası film beklediğimi vermedi, heyecansız geldi ama Küçük Kadınlar söz konusu oldu mu bir kasaba tiyatrosunda sahneye konanını bile izlerim doğrusu. Bunu çoğunluk yapar galiba ki bugüne kadar defalarca filme ve diziye aktarılmış, buyrun afişler aşağıda:


1933



 1949


1994



2019


2018 (150. yıl için)


1978 (TV filmi)


Son yapımda rol alanlar: 

Marmee: Laura Dern
Joe: Saoirse Ronan
Meg: Emma Watson 
Beth: Eliza Scanlen
Amy: Florence Pugh
Laurie: Timothee Chalamet
March Hala: Meryl Streep
Mr. March: Bob Odenkirk
Prof. Bhaer: Louise Garrel
John Brooke: James Norton
Mr. Laurence: Chris Cooper
Hannah: Jayne Houdyshell

Kitabı defalarca basılmış farklı ülkelerde ve internette incelediğinizde müthiş güzellikte kapaklar çıkıyor karşınıza. Elimde olsa hepsini toplar biriktiririm. Benden sonrası tufan nasılsa 😀Fakat hayalimde bazı güzel kapaklardan poster oluşturmak gibi bir düşünce var (itiraf edeyim Bu fikri Mina'dan çaldım), kısmet diyelim...

Film umduğumu vermese de Küçük Kadınlar'ı anmak için bir vesile oldu ve içime tüm seriyi yeniden okuma arzusu doldu. Benim gibi "Küçük Kadınlar"ı sevenlere selam olsun...

13 Ocak 2020 Pazartesi

13 OCAK (YENİ YILLA GELEN)

Sanırım 1994 ya da 95'di. Antalya Devlet Tiyatrosu yeni açılmıştı, bir heves her oyuna koşturuyorduk. İşte o sıralarda Ankara Devlet Tiyatrosu'nun bir oyunu turneye geldi, tek kişilik bir oyun: "Hüzzam". Maral Üner isimli, orta yaşlı bir oyuncu canlandırıyordu Mahpeyker rolünü. Müthiş bir iş çıkarıyordu, lakin Antalya seyircisi henüz tiyatro izleme acemisi idi. Salonda hareketlilik vardı, kıpırtılar, fısıltılar (cep telefonu hayatlarımızın ortasına oturmamıştı daha) ve galiba oyuncunun görebileceği ön sıralarda başka bir şeyler. Kendimi oyunun seyrine kaptırmış giderken Maral Üner aniden oyunu kesti, sahnenin önüne yanaştı ve şöyle dedi: "Tiyatroda konuşulmaz, bir şey yenip içilmez, sakız çiğnenmez, oyun sırasında oturduğunuz yerden kalkılmaz". Salonda buz gibi bir hava oluştu, insanlar derlenip toparlanırken o kaldığı yerden devam etti.

Yıllardır pek çok oyun izledim, çoğunu unuttum ama  "Hüzzam" hem bu sebeple, hem de Maral Üner'in tek kişi olarak sahne hakimiyeti ve güçlü oyunu ile aklımdan hiç çıkmadı. Bir-iki yıldır oyunun tekrar sahnelendiğini, hem de yine Maral Üner tarafından oynandığını gördüm bilet sitelerinde. Yaptığım parmak hesabı oyuncunun en az 80 yaş civarında olmasını gerektiriyordu ve bu nedenle çok merak ediyordum. Lakin hem tiyatro sezonunda Ankara'da olmamam, hem de Oda Tiyatrosu gibi küçücük bir salonda bilete ulaşmanın zorluğu yüzünden izleyememiştim. Umut'un doğumu başka güzel şeyler gibi buna da vesile oldu. Bilet sitesinde rastgele gezinirken "Hüzzam"a gözüm takıldı ve ne mutlu ki salondaki son iki koltuğu kapıverdim. 

Oyun akşamı kızkardeşle küçücük salondaki koltuklara arkalı önlü oturduk, tabii ki ben abla olduğum için onu arkaya attım, nihoho, yaşasın kötülük 😀Normalde oyun öncesi sadece telefon uyarısı yapılır salonlarda ama bu kez uyarıların dozu biraz fazla idi, "Pet şişeleri hışırdatmayın", "Telefonunuzu kapalı tutun, ışığı dahi yanmasın", "Salonda fotoğraf, video çekmeyin", "Bir şey yiyip içmeyin", neyse ki "Nefes almayın" denmedi 😀 Elbette haklılık payı yadsınamaz ama bu kez dozu biraz aştı, perde arasında bile ağzına bir lokma bir şey atan izleyiciye uyarı geldi görevliden. Anladım ki Maral Üner'in titizliği devam ediyor. Neyse oyun başladı, sahnenin tepesinden inen salıncağa büyükanne yaşlarında bir kadın gelip arkasını dönerek oturdu ve sahne gerisinden yükselen ve annesi olduğunu anladığımız "Maaah, gel sütünü iç" çağrılarına şımarık bir çocuk sesiyle "İstemiyorum!" cevabını vermeye başladı. Seslendirmeyi yine başkasının yaptığını düşünmüştüm ama ilerleyen dakikalarda oyuncudan geldiğini anladım. Tek kişilik oyun olduğu için sık sık yer değiştirmek, oturup kalkmak gerekiyordu ve her seferinde sahne kararıyor ve sahne gerisinden gelen bir adam oyuncunun oturup kalkmasına yardımcı oluyordu. İlk izlediğimden tam 25 yıl sonra, bir başkasının pencere önünde oturup dantel örmekten bile vazgeçtiği bir yaşta, ağrılı dizler ve ağır bir bedenle bu enerji, bu hayata bağlılık, bu sanat aşkı ve bu yeteneğe şapka çıkarmak bile yeterli gelmez, ancak saygı duruşunda bulunulur. 2 saatlik oyun tek bir falso olmadan, olağanüstü bir oyunla sona erdi. Arada oyunun adına yakışır bir şarkıyı da şahane bir şekilde seslendirdiğini de söylemeden geçemeyeceğim: "Ömrüm seni sevmekle nihayet bulacaktır".







Ayakta alkışladığımız oyunun bitiminde tarihe tanıklık etmiş gibiydim, hüzünle karışık bir takdir ve imrenme duygusu da içimi doldurmuştu. Varol Maral Üner, sağlıklı ömürlerin olsun, daha yıllarca oyna dilerim. Ve Ankaralılar, bence bu oyunu kaçırmayın. 

2020'nin üçüncü tiyatro oyunu da Küçük Tiyatro'da izlediğim "Aşkımız Aksaray'ın En Büyük Yangını" oldu. Hoş, eğlenceli bir seyirlikti. 

Ankara'nın sanatsal ve kültürel faaliyetlerinin tozunu attırmadan dönmek yok, bu bağlamda iki de sergi gezdim Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde: Nur Koçağın "Mutluluk Resimlerimiz" ve Genco Gülan'ın "Soyut Arkeoloji" sergileri. İkinci sergi oldukça enteresandı.




"Dart Vader Romalı'ydı"



"Pinokyo Apollo"


"Üç Güzeller"


"Sekiz Gözlü İskender"


Böyleyken böyle dostlar. Bu pazartesi gününde çağımızın vebası gripten muzdarip höykürerek öksürmekte ve kendimi eve mahkum etmekteyim. Tez zamanda iyileşip hayata ve sanata kırışmayı diliyorum, gripsiz günlere...

6 Ocak 2020 Pazartesi

6 OCAK (2020'NİN İLK YAZISI, 2019'UN SON KİTAPLARI)

2020'nin ilk haftasını tırnağı batmış bir ayak parmağı ile geride bıraktım. İnsanın neresi ağrırsa canı oradadır derler ya, o miniminnacık batık 3-4 gün boyunca canıma okudu. Bu aralar aşırı koşuşturmalı günler geçirdiğimden kendimi biraz ihmal ettim haliyle, geciken pedikür de bana yol, su, elektrik olarak dönüş yaptı. Malum deplasmandayım, alışkın olduğum pedikürcüm Antalya'da kaldı, burada iken düzenli olarak gittiğimin yeri ise eve biraz mesafeli. Tanımadığım yerlere enfeksiyon yapmış parmakla cesaret edemediğim için fırsat bulup gidene kadar epey sektim ayağımın üstünde. Neyse iki gün önce gidebildim de çilem sona erdi, "Dünya varmış" dedim. Ayakları ve elleri mutlu edince saçlar isyan etti: "Heyt, bize de, bize de, bize de, ellere var da bize yoh mi?" dediler. Haklılar, onlar da epey ihmal edildi zira, koştum kuaföre. Kuaförümün babası yatalak, biraz sıkıntılı o yüzden, saçlarımı boyarken yaşlılık ve hastalık üzerine felsefi ve psikolojik açılımlarla(!) dolu bir muhabbet geliştirdik 😃 Boyanın süresi dolana kadar da radyatörün dibine konuşlanıp "Terk Edenler" isimli kitabımı okudum. Kitabım macerakitabım Özlemciğimin geleneksel yeni yıl hediyesi. Lale ve onunla neredeyse bloglarda arkadaşlık kurduğumuzdan beri devam ettirdiğimiz bir rutin bu, yeni yıl için kitap hediye ediyoruz birbirimize ve yılın ilk okumalarını o kitaplarla yapıyoruz. Tabii hepimiz de çok okuyan kişiler olduğumuzdan hangi kitabı istediğimizi sorarak alıyoruz, böylece daha önce okunmuş olması riskini ortadan kaldırıyoruz. Bu yıl bu rutine iki arkadaşım daha dahil olmak istedi, artık Zero ve Qunegond ile de yeni yıl kitaplaşması yapacağız ve bu 4 kitap yılın ilk okumalarını oluşturacak. Son derece keyifli bir iş bu, dilerim yıllarca sürdürürüz. 

Nereden nereye atladım, kuaför diyordum. Boyanın süresi dolunca saçım yıkandı ve şekil vermek için aynanın önüne davet edildim. Cevriye beni oturup kalkmalarda zorladığı için koltuğa yerleşirken aynanın önündeki cam rafa tutunmamla rafın kucağıma düşmesi bir oldu. Ufff! Fena halde utandım, bir yandan da şiddetli bir gülme isteğiyle doldum, tırnaklarıma baka baka gülmemi zor engelledim. Saçım şekillenir şekillenmez de kaçtım dükkandan. Yol boyu aklıma geldikçe güldüm, neyse ki cam kırılmadı. Sanırım arkamdan tamirata girişilmiştir 😃

Bir haftalık sürece yılın ilk etkinliğini de sığdırdım. Akün Sahnesi'nde Ankara Devlet Tiyatrosu oyuncularının sergilediği "Siyahlı Kadın/Bir Hayalet Oyunu" sanırım bu yıl izleyeceğim oyunlar içerisinde ilk sıralardaki yerini uzun süre koruyacak. Son derece zor bir metni büyük bir başarı ile sahneye uyarlamış yönetmen, aktörler ise resmen rollerini konuşturmuşlardı. Efektler, ışıklar, sinevizyon gösterileri ile oyun insanı ürküten bir şenliğe dönüşmüştü. Bilet alırken oyunun içeriğini okuduğumda haylı korkutucu olduğu, hamile ve kalp hastaları ile 13 yaşın altındaki çocukların izlememesi gerektiği belirtilmişti, gülüp geçmiştim. Meğer haklılarmış, ciddi anlamda yürek hoplatan sahneler vardı ama her şeye rağmen çok başarılı bir sahneye konuş gerçekleştirilmişti. Ankaralı tiyatroseverlere kaçırmamalarını öneririm. 

Ve Aralık ayında okuduğum kitaplara gelecek olursak; 2019 başında Goodreads'a yıl içinde okumayı planladığım kitap sayısını 120 olarak belirlemiştim. Gelgelelim Aralık ayına geldiğimde sayı hala 104 idi. Öyle bir yüklendim ki zavallı gözlerime yıl sonunda 120+1 ile hedeflediğim sayıya ulaşmış, hatta 1 fazlasını bile okumuştum. Şimdi gelelim okuduğum ay içinde 17 kitaba:



-"Bir düşe pişman olmak insanın yapabileceği en yıkıcı eylemdir"
Roy Jacobson'un "Görülmeyenler"i İskandinav edebiyatını çok esven benim için son derece doyurucu bir okuma oldu, adada yaşayan bir avuç insanın çetin ve yorucu mücadelesinin tersine sakin bir su gibi akan üslup ve gündelik yaşam ayrıntıları tam tarzım olan okuma biçimiydi. "Görülmeyenler"i çok sevdim, doğayla savaşan ve kimi zaman galip, kimi zaman mağlup çıkan ama hiç pes etmeyen insanlar 3 günlük okuma süresince adeta ailem oldu. Okuyan pişman olmaz diyorum.




-"Beyaz Deniz" aynı yazarın "Görülmeyenler"in devamı niteliğindeki bir diğer kitabı. İlk kitabın çocuk kahramanı İngrid bir genç kadın olarak adasına geri döner ve dünyayı kasıp kavuran bir savaşın adadaki yansımalarıyla baş etmeye çalışır. En az ilki kadar güzel olan bu kitabı da mutlaka okuyun...


-Arka kapağında eleştirmenlerin büyük beğenisini kazandığı söylenen ve bir çok ödül alan bu kitabın nesi beğenilmiş, neyine ödül verilmiş anlayamadım. Yazarın kendini anlattığı giriş yazısı bile kitabın içeriğinden daha güzeldi. Adının hoşluğuna aldanarak bir daha kitap almama kararımı pekiştirdi "Mango Sokağı'ndaki Ev". Bu ay okuduğum gereksiz kitaplardan biri oldu, ben ettim, siz etmeyin...



-Sayako Murata ilk kez okuduğum bir yazar, kitabın kahramanı Keiko Furukura'da hayli ilginç bir tipleme idi. 18 yıldır aynı süpermarkette kasiyerlik yapıyor, hem de aşk ile, şevk ile. Ancak bir de içinde yaşadığı toplum ve onun dayatmaları var ki, işte orada işin rengi değişmeye başlıyor. Değişik bir konu, yine tekinsiz bir anlatım. Tipik Uzakdoğu kitaplarına bir örnek daha, müthiş bulmadım belki ama okunası...


-İsminden anlaşılacağı üzere biraz da polisiye ile dalga geçen bir kitap "Bence Katil Öldürdü". Oldukça eğlenceli, bol resimli, yanlarda açıklayıcı bilgilerle bezenmiş, farklı bir polisiyemsi, gülerek ve severek okudum...


-Bir başka polisiye daha, "Benim Canım Ailem"de Başkomiser Galip'in üç farklı macerası, üç farklı öyküde anlatılmış. Çağatay Yaşmut'un son kitabı ama açıkcası diğer kitaplarını daha çok sevmiştim. Bunun için ancak "Eh işte!" diyebilirim.


-"Ermeni Ninem" gerçek bir yaşam öyküsünden yola çıkarak yazılıp çizilmiş, bir acıya tanıklık eden sarsıcı bir grafik roman. Bu türü sevenlere önerilir...


-Ve bir polisiye ve bir "Ne diye okudum ki?"sorusu daha. Daha kitabı bitirmeden akıldan uçan, herhangi bir duygu yaratmayan bir okuma oldu "Rakun". "Ben ettim, siz etmeyin"lere ekleme yapabilirsiniz :)


-"Maruzatım Var" İnstagram ve Twitter aracılığı ile tanıştığım ve yüz yüze gelemesek de varlığından mutlu olduğu Nurhan Suerdem'in ilk kitabı. Ustalıkla kotarılmış, ince bir mizah içeren, ilk kitap olduğuna insanın inanamayacağı  kadar yetkin, çok okunası 10 öyküden oluşuyor. Bence kendinizi mahrum bırakmayın...


-Kült olmuş bir filmi izlemediğim için utanarak bari kitabını okuyayım düşüncesiyle aldığım "Postacı Kapıyı İki Kere Çalar" benim için zaman kaybından başka bir şey ifade etmedi. Tercüme mi yetersizdi, zamanın ötesinde mi kalmıştı bilmiyorum ama üşenmeyip filmini izlemek daha iyi fikirmiş.


-Amerikan edebiyatının en tekinsiz yazarlarından biridir Joyce Carol Oates. Kitaplarından edindiğim kanaate göre-yanılma hakkımı saklı tutarak-biraz sevimsiz ve aksi olduğunu da düşünüyorum ama yine de yazdıklarını seviyorum. "Kapılarımı Kapatıyorum" son kitaplarından biri ve biyografik izler taşıyor sanki. Kitabın kahramanı Calla, 1900'lerin başlarında kendi olmak dışında her türlü baskıyı reddeden ve toplumca kabul edilemeyen bir aşka kollarını açan bir kadın ve yazarın büyük büyükannesinin bizzat kendisi olmasa da esinlenildiği çok aşikar. Severek okuduğum bir novella oldu...


-Kitabın başında gerçek olduğunu düşünürken yazarın kurguladığı bir karakter olduğunu anladığımız kollarını kullanamayan ve ayaklarıyla çekim yapan fotoğrafçı Tomas Dumas'ın, onun biyografisini yazan sanat tarihi profesörü Anders'in ve Tomas'ın son fotomodeli Maria'nın etrafında gelişen, Paris'ten Münih'e, oradan İstanbul'a uzanan tuhaf, egzantrik bir öykü "Tomas Düşerken". Başlarda iyi giderken, değişik bir okuma gibi gelirken sayfalar ilerledikçe iş çığırından çıkıp garipleşti ve "Ne oluyoruz yahu!" dedirtti. Genelde beğenilmiş bir kitap olarak görünüyor Goodreads yorumlarında ama bende aynı duyguyu uyandırmadı. 


-Bu yıl okuduğum en kötü kitaptı diyeyim, siz anlayın. Üzerine yazmaya bile değmez, ne diye almışım ki 😃


-Fransa'ya göç etmiş Japon bir ailenin Fransız gibi yetişmiş kızı Keiko, çok iyi Japonca bilen Fransız sevgilisi Pierre ile üniversite bursu ile Fransa'ya gider. Başlangıçta her şey yolunda giderken Keiko Fransız kimliğinden sıyrılıp kendini hiç yaşamadığı Japonya'ya aitmiş gibi hissetmeye başlar. Tuhaf ruhsal değişiklikler yaşar ve Pierre'den uzaklaşmaya başlar. "Bebek Töreni" bu ay okuduğum en iyi kitaplardan biriydi, öneririm. 


-Sevgili Natali'nin armağanı "Feniçka" az sayfalı ama dolu dolu bir kitaptı. Zeki, güçlü, ayaklarının üstünde durabilen bir kadın ve 1800'lü yılların kapalı toplumu. Hoş zamanımızda ne değişti o da tartışılır ya. Zamanının feminist öncülerinden sayılabilecek Fenya'yı anlatan "Feniçka"yı severek okudum. 


-Uzun süredir biten baskısı nedeniyle edinemediğim "Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk"u yeni baskısı çıkar çıkmaz kaptım ve benim için yıl sonunda gerçek bir altın vuruş oldu. Felsefe doktorası yapıp sonra da bir çamaşırhanede müdür olarak kapasitesinin çok altında bir işte çalışan Gerhard Warlich'in varoluş çabaları, kendini sorgulamaları son derece incelikli bir dille, ayrıntılar, derin gözlemlerle anlatılmış. Kısacası ben çok sevdim. Pek kolay bir okuma olmayacağını baştan söyleyerek tavsiye ediyorum...

Oku oku bitmiş ama yaz yaz bitmedi. 2020'de daha çok kitapla buluşmak dileğiyle kalın sağlıcakla...

24 Aralık 2019 Salı

24 ARALIK (2019 BİTERKEN)



Yeni yılın gelmesine bir hafta kalmışken bir döküm yapayım istedim her yıl sonu yaptığım gibi. 2019 bize giderayak şahane bir armağan sundu ama buradaki konu daha ziyade kültürel ve sanatsal anlamda bünyeme neler kattığı olacak. Filmler ile başlayalım.

Bu yıl gerek sinemada, gerek Netflix ve bilgisayarda 70 film izlemişim. İçlerinde en beğendiklerime gelince, yabancı filmler kategorisinde şöyle bir sıralama yapabilirim:

-Joker/USA
-Kefernahum/Lübnan
-Dogman/İtalya-Fransa
-Woman at War/İzlanda
-Parazit/Kore
-Şirin'in Kalesi/İran
-Üç Yaz/Brezilya
-Görünmez Yaşam/Brezilya
-Geride Kalanlar/Macaristan
-Benim Güzel Oğlum

Yerli filmlere gelince:

Çok fazla yerli film izlemedim ama gördüğüm filmler arasında 
-Kızkardeşler
-Görülmüştür
bu yılın en izlemeye değer filmleri idi. 

Dizilere gelirsek:

TV'de tek bir dizi izledim bu yıl, "İstanbullu Gelin", tüm saçmalıklarına, tutarsızlıklarına rağmen sevdim, final yapınca da izleyeceğim hiçbir dizi kalmadı. Diğer mecralarda izlediğim diziler arasında  yerlilerden "Masum"u tek geçerim. Yabancılar içinde favorimse elbette ki "The Crown".

Tiyatro:

Toplamda 12 oyun izlemişim. İlk 3 ise şu şekilde:

-39 Basamak/Mehmet Birkiye'nin yönettiği, Demet Evgar, Okan Yalabık, Engin Hepileri ve Bülent Şakrak'ın oynadığı nefis bir oyundu.
-Dansöz/ Şamil Yılmaz'ın yönettiği, Sezer Keser'in canlandırdığı tek kişilik müthiş bir yapımdı. Daha dün akşam izledim ve hala etkisindeyim. 
-Hamlet/Yönetmenliğini Işıl Kasapoğlu'nun yaptığı Hamlet Bülent Emin Yarar'ın tek kişilik farklı yorumuyla zirveye ulaşmıştı. İstanbul Devlet Tiyatrosu yapımı, neyse ki turnede yakaladım.

Bale:

Bu yıl 4 bale izledim, olsaydı daha da çok izlerdim ama elimizdeki imkan kısıtlı, buna da şükür. Dördü de birbirinden güzeldi ama illa bir sıralama yapacaksak Türkiye'nin tüm opera ve balelerinin prima balerin ve baletlerinin en önemli balelerinden sahneler sundukları "Balenin Yıldızları" burun farkıyla öne geçer. Tabii ki "Afife", "Şehrazat" ve "Fındıkkıran"ı da unutmayalım.

Opera:

Diğerlerini daha önce izlediğim için farklı tek bir opera var dağarcığımda ki o da bir görsel ve işitsel şölendi: "Madam Butterfly".

Konser:

30 Aralık'ta izleyeceğim "Musa Gökmen'le Yılbaşı Konseri"ni dahil edersek 12 tane de konsere katılmışım bu yıl. En güzellerini sıralayacak olursam:

-Melihat Gülses -Tanini Trio
-Grup Abdal
-Kardeş Türküler
-Hakan Aysev'li Dünya Kadınlar Günü Konseri
-Selva Erdener-İbrahim Yazıcı 

Sergi:

14 sergi gezmişim, hiç kaçırmam buldum mu :) En beğendiğim Cermodern'deki "Ankara, Bir Şehir Kurmak" ve İş Bankası Müzesi'ndeki "Nazım'ın Yolculuğu" oldu. 

Gelelim kitaplara:

120 kitap okumayı planlamıştı bu yıl, şu an elimde 118. kitap var ve bitirmek üzereyim. Sanırım hedefime ulaşırım yıl sonuna kadar. Çok beğendiklerim oldu, hiç sevmediklerim oldu. En sevdiklerimi önce yabancı, sonra yerli olarak sıralıyorum:

-Moskova'da Bir Beyefendi/Amor Towles
-Kayıp Çocuk Arşivi/Valeria Luiselli
-Lanet Olsun Zaman Nehrine/Per Petterson
-Reddediyorum/Per Petterson
-Mor Amber/Adichie, Chimamanda Ngozi    
-Gündoğumuna Yolculuk/Julian Barnes
-Güzellik Bir Yaradır/Eka Kurniawan
-Başka Dünyanın Kuşları/Brad Watson
-Kader/Tim Parks
-Idaho/Emily Ruskovich
-Baharda Ölmek/Ralph Rothmann
-Koşmak/Jean Echenoz
-Tarlakuşu/Dezso Kosztolanyi
-Büyümenin Sancısı/Isabel Huggan
-Sonsuz Aşk/Ian McEwan
-Görülmeyenler/Roy Jacobsen
-Beyaz Deniz/Roy Jacobsen


Ve yerliler:

-Aşıklar Bayramı/Kemal Varol
-Gergedan/Mine Söğüt
-Bukalemun/Nuray Atacık
-Tarihi Kırıntılar/Barış Bıçakcı
-Zan/Hasan Gören
-İyi Adamın On Günü/Mehmet Eroğlu
-Sarı Yaz/Mahir Ünsal Eriş
-Yüzünden Yollar Çıkardım/Akgün Akova
-İçimden Geçen Yolda/akgün Akova
-Ucunda Ölüm Var/Kemal Varol
-Amida'nın Sofrası/Silva Özyerli
-Gelirken Ekmek Al/Şermin Yaşar
-Maruzatım Var/Nurhan Süerdem
-Son Bakış/Irmak Zileli

Yeni yılda yeni kitaplarda, yeni etkinliklerde buluşmak dileğiyle sevgiler...

16 Aralık 2019 Pazartesi

16 ARALIK (NE VAR, NE YOK)

Son postumdan çok kısa bir süre sonra sanırım bunca yıllık hayatımın en güzel, en mutlu olaylarından biri gerçekleşti, aramıza minik bir can katıldı. Umutla gelsin, sağlıkla büyüsün dilerim. Haliyle geçen haftayı biraz telaşlı geçirdik ama arada etkinliklere kaçmayı da başardım. 

Aslında bir konuk bekliyordum heyecanla ama kısmet değilmiş, başka bahara kaldı. Onun için aldığım tiyatro biletini sevgili Bilgeveannesi ile değerlendirdik. Diyarbakır Devlet Tiyatrosu yapımı olduğunu daha sonra oyun dergisini okurken farkettim. Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi'nin yazdığı "Amak-ı Hayal"i Ahmet Açıkgöz oyunlaştırmış, İpek Atagün Gezener yönetmiş. "Hayalin Derinlikleri" anlamına gelen "Amak-ı Hayal" tasavvufi bir eser, sahneye ilginç bir biçimde konmuş. Tasavvufi ögelerin yanısıra farklı dinlerin önemli unsurları da dans, müzik ve diyaloglar aracılığı ile verilmişti. Kitabı önceden okumuş olmak oyunu daha iyi anlamak açısından faydalı olabilirdi aslında ama bu fırsatı kaçırdık. Akün Sahne'de izledik oyunu, Ankara'nın en sevdiğim salonlarından biridir, hem sahneyi görüşü engellemeyen hayli dik bir anfi şeklinde oluşu, hem de zamanında pek çok güzel filmi izlediğimiz, açılışına tanık olduğumuz bir sinema salonundan dönüştürülmüş olması gönlüme girme sebeplerindendir. "Hababam Sınıfı", "Rüzgar Gibi Geçti", "Dersu Uzela", "Skandal (Submission)", "Survive", Wynona Ryder'in "Jo" rolünde oynadığı ilk "Küçük Kadınlar" orada izlediğim filmlerden hatırlayabildiklerim. Bir ara satışı söz konusu olmuştu da topluca isyan etmiştik, neyse ki sinema salonu olmaktan çıksa da tiyatro salonuna dönüşerek bizleri hüsrana uğratmadı. 



Bu aralar son gaz kitap okumaktayım, bu yıl hedeflediğim 120'ye ulaşmak biraz zor gibi görünüyorsa da denemekte yarar var. Şu an elimde 112. kitap var. Aralık ayında sanırım bu yıl okuduğum en güzel kitabı bitirdim: "Kayıp Çocuklar Arşivi". Çok nitelikli, ince ayrıntılı, tam gönlümce bir okuma oldu. Bu nedenle sonraki tüm okumalarıma ihtiyatla yaklaşıyorum. 

Metis Yayınları'nın internet sitesinden son indirim kapsamında yüklü bir sipariş vermiştim, doymamış olacağım ki dün Çankaya Belediyesi'nin açtığı 2. Kitap Buluşması'na gidip 2 poşet dolusu kitapla döndüm. Bütün bunlar ne zaman okunacak, ömrümüz yetecek mi, cevaplanması zor sorular. Ne yapalım, bizden de geriye okunmamış kitaplar kalsın 😃 Fuar geçen yılkine oranla daha nitelikliydi. Küçük yayınevlerine yer verilmiş olması beni ayrıca sevindirdi, hele de Alef'in varlığı pastanın üstündeki kiraz misali oldu. İndirimler de özellikle bazı standlarda hayli doyurucuydu. 



Kitap Buluşması öncesinde Cermodern'in "Yılbaşı Pazarı"na uğradım. Çok sıcak, çok kalabalık, çok gürültülü ve çok pahalı idi. 2-3 parça ıvır-zıvırla çıktım, aklımın kaldığı herhangi bir tasarım da olmadı, genellikle hep aynı şeyler.


Ankara bu yıl ılıman bir kış sergiliyor, ısıtmayan ama ışıtan bir güneş ve aşırı üşütmeyen bir soğuk. Katlanılabilir düzeyde. Arada yağmur indiriyor, kaldırımlar yapraklarla kaplanıyor. Henüz ne kar gördük, ne de meşhur Ankara ayazını. Beklemedeyiz...

4 Aralık 2019 Çarşamba

4 ARALIK (KASIM OKUMALARI VE GÜNDELİK)

Yılın son ayına ulaştık bakalım, nasıl hızla geçiyor zaman, insan inanamıyor. Kasım ayında pek yetersiz bir okuma sayısında kaldım. Ankara'ya gelişim, burada yapmam gereken işler, buluşmalar, tiyatrolar, konserler derken kitap okuma işi biraz ikinci plana düştü. Olsun varsın, her zaman rekor kırılmıyor, biraz idareli olmak da lazım 😃

9 kitapla noktalamışım Kasım ayını, aslında o kadar da acınacak durumda değilmişim yahu, ben daha az olduğunu sanıyordum, sevindim şimdi 😃 Neler okuduğuma gelecek olursak:


-Kasım ayının ilk kitabı Ariana Harwicz'in "Geber Aşkım"ı oldu. Yeni doğum yapmış bir kadının, annelik, evlilik, aşk, aile, kadınlık gibi konuları cinnetin eşiğinde sorguladığı bir anlatı. Kitabın edebi yönüne ve çevirisine bir diyeceğim yok, oldukça iyi fakat çok tekinsiz ve sert, açıkcası ruhum daraldı. Bu tarz psikolojik irdelemelerden haz alıyorsanız buyurun okuyun...


-Sally Rooney'in "Normal İnsanlar"ı sosyal medyada o kadar çok övülüp göklere çıkarıldı ki almazsam, okumazsam kendimi eksik hissedecekmişim gibi bir duyguya kapıldım, kaldı ki çok satanlardan hep uzak durmuşumdur.  Kitap İrlanda'nın küçük bir şehrinde yaşayan ve aynı okula giden iki gencin yıllar içindeki birbiriyle ve başkalarıyla olan ilişkilerini, dönüp dolaşıp birbirlerine geri gelişlerini ve bu esnadaki duygusal gelişimlerini, karakter yapılarını anlatıyor. Esas itibarıyla iyi bir kitap, değişik bir konu. Fakat o kadar yüksek bir beklentiyle başlamışım ki ben umduğum kadar parlak bulmadım. 


-Carlos Ruiz Zafon yine Barselona'nın eski mahallelerinde, ara sokaklarında, tekinsiz köşelerinde geçen gizemli bir öykü anlatıyor "Marina"da. Yatılı okul öğrencisi Oscar'ın yolu Barcelona'nın ara sokaklarında gezerken Marina ile babası ressam German Blau'nun yaşadığı harap köşke düşer. Kahramanlarımızın gizemli ve ürkütücü macerası da ondan sonra başlar. Fantastik kurgu sevmesem de Zafon kendini zorla okutturuyor .


-Aralara sıkıştırılmış bilimsel açıklamalar kitabın akıcılığına sekte vursa da "Sonsuz Aşk" ilginç konusu ve gerilimli kurgusuyla çok severek okuduğum McEwan kitaplarından biri oldu. Bir balon kazasıyla başlayan roman daldan dala atlayarak ilgiyi hep üzerinde tuttu. Ian McEwan'ın okunmadık kitabı kalmasın o zaman :)


-Sanırım "Beni Kör Kuyularda" Hasan Ali Toptaş'dan okuyacağım son kitap olacak. Haliyle bu benim fikrim, kitabı okuyanlar arasında çok beğenenler çoğunlukta ama bende dönüp dönüp aynı şeyi okuyormuşum gibi bir duygu yarattı. Oğulları zamanında evi terkedip gitmiş ailenin kızları da babasına yemek götürmek için evden çıkar ve korkunç bir üzüntüyle, acıyla, yıkılmış olarak eve döner-sebebini yazar okura bırakmış-ailenin tüm üstelemelerine rağmen konuşmaz, gözlerinden yaş yerine taşlar dökülmeye başlar. Bunu duyan mahalle halkı da bu olayı seyirlik bir gösteriye dönüştürür. Zamanla işler büyür, birtakım karanlık güçler bu durumu kazanç kaynağına çevirir vs vs... Ben okurken yoruldum arkadaşlar, sizi bilemem, büyülü gerçeklik Latin yazarlara daha çok yakışıyor sanki...


-Şermin Yaşar'ı "Tarihi Hoşça Kal Lokantası" isimli kitabıyla tanımış ve oradaki öyküleri de çok beğenmiştim ama "Gelirken Ekmek Al"a başka bir sıcaklık duydum. Hüzünle gülümsemenin elele verdiği, zekice metaforlarla şahane kurgular yapılmış öyküleri çok severek okudum. Öyküde çok seçici bir insanım, tercihim uzun soluklu romanlardan yanadır ama bu öyküleri siz de okuyun derim...


-Üç güzel Stefan Zweig öyküsü, özellikle kitabın adını taşıyan "Lyon'da Düğün" ile "Wondrak" isimli son öyküden çok etkilendim. İş Bankası öyle güzel kapaklarla basıyor ki, kitapları bir süs eşyası gibi sergilemek istiyor insan :)


Feridun Oral'ın yazıp, çizip, fotoğrafladığı "Bir Demet Kuru Soğan" çizimleriyle, fotoğraflarıyla, kafa karıştıran soruları ve Ali Bey'in sıradan ama sıradışı öyküsüyle çok keyifli bir kitap, tam koleksiyonluk...


-Irmak Zileli'nin yeni kitabı "Son Bakış"ı derin bir hüzünle okudum. Gürcistan'dan gelip kayıt dışı yaşlı bakıcılığı yapan genç bir kadının, bir dansçının ölüme giderken iç sesinden geçmişini okuyoruz. Yabancı diye görmezden geldiğimiz nice hayatların dramına ortak etmiş bizi yazar. Çok etkileyici buldum.

"Son Bakış" Kasım ayının son kitabı olmuş, yılın son ayında daha fazla okuyabilmeyi diliyorum. 

Bu kitaplara ilaveten Ankara'da tam gaz etkinlik dolu günler geçmekte. Cermodern'de "Bir Şehir Kurmak: Ankara" ve "Göbeklitepe" sergilerini gezdik kızkardeşle. Ankara sergisi oldukça kapsamlı ve güzeldi. Eski Ankara fotoğrafları, o yılların binalarının maketleri, Ankara'ya emeği geçmiş kişilerin yaşam öyküleri iyi bir düzenleme ile sunulmuştu. Fotoğraflardan birini özellikle kayda aldım, biraz da hüzünle. Artık yerinde yeller esen, çocukluğumuzun en büyük eğlence kaynaklarından, onlarca ziyaret gerçekleştirip piknikler yaptığımız, gelen misafirlerimizi götürdüğümüz, Hint hükümetinin Türk çocuklarına armağanı fil Mohini'nin yuvası AOÇ Hayvanat Bahçesi'ni:

Aşağıdaki fotoğraf sergiden bir görüntü:

Göbeklitepe sergisine gelince, daha detaylı, daha bilgi verici bir sergi göreceğimizi ummuştuk, aşırı hevesle gitmiştik.  Her iki sergi için kişi başı 30 lira ödeyerek girdik, sanırım bu fahiş fiyat Göbeklitepe sergisi için yapılan harcamaya binaen idi. Sergiye girerken broşürdeki senaryoyu okumamızı söylediler, onun dışında ne yön gösteren bir ok, ne de bir açıklama yoktu. 

 
Yıldızlı gökyüzü simülasyonunda boydan profilimi görmektesiniz. Böyle labirentimsi bir tünelden geçerek asıl simülasyonların olduğu bölüme geliyorsunuz. Garip sesler, ellerinde balta ile koşturan taş devri insanı gölgeleri falan, laf aramızda biraz ürktük 😃 Sonra ortaya dizilmiş dikilitaşlara elinizi dokunarak görüntüyü başlatıyorsunuz, avcılık ve toplamacılıkla başlayıp ateşin bulunmasıyla devam eden bir senaryo. Açıkçası Göbeklitepe hakkında pek bir bilgi edinemeden ayrıldık bu görkemli sergiden. Getti koç gibi 60 lira 😂 Şaka bir yana Cermodern'i ziyaret etmeyi her daim seviyorum. Ankara sonbaharının en renkli bitkileri ateş dikenleri de açmış ki gözlere ziyafet:

Hafta sonu Şinasi Sahnesi'nde Bertold Brecht'in yazdığı "Küçük Burjuva Düğünü" isimli oyunu izledim, diğerlerine nazaran daha iyiydi.



Pazar günü önce Ayrancı Antika Pazarı'nı gezdim, fiyatlar oldukça tuzlu idi, küçük bir kuş biblosu ile el yapımı kuş desenli bir tabak ganimetiyle ayrıldım. Sonrasında saçımı boyatmak için gittiğim kuaförde o kadar üşüdüm ki ertesi gün dudağımda nurtopu gibi bir uçuğa sahip oldum. 

Geçen haftanın yoğun günlerinden sonra sakin bir hafta geçirmeyi umuyorum, şimdiden ikinci kitabı yarıladım bile. Eh epeyce uzadı bu yazı, güzel bir gün dileyerek ayrılayım huzurdan...