.

.
.

12 Eylül 2017 Salı

NE VAR, NE YOK?

Eylül başında eve dönerken Ankara'yı sonbahara girme evresinde bırakmıştım. Beni Antalya'da bitmemiş bir yaz, aşırı sıcak ve yoğun nem ile arıza yapmış bir buzdolabı karşıladı. Aradan 12 gün geçti ve durumda hala bir değişiklik yok. Hava şu anda bile çok sıcak (saat 17.18), gökyüzü maviye dönüşmedi, ruh sıkan bir beyazlıkta ve su buharı adeta havada asılı duruyor. 


Güneşin vurmadığı sabah ve akşam saatleri yaprak hışırtıları, kuş cıvıltıları, çocuk sesleri ve karşı binaya yeni taşınan kadının cırlak bağırtıları arasında fotoğraftaki balkonda geçiyor. Pardon bir üst sokaktaki inşaatta toprak kazan makinenin (teknik adı her ne ise) taktaklarını unuttum. Yokluğumda Antalya kentsel dönüşüm ya da müteahhit aşkına tutulmuş, Yakın çevremde en az 10 apartman saydım yıkılmış. Balkonda geçirdiğim saatleri canı isterse bazen güneyden, bazen kuzeyden gelen hafif bir esinti lütfedip onurlandırıyor. Onun dışında evin içinde, kah klima, kah vantilatör eşliğinde suni bir serinlemeyle esasen bunalmaktayım. Klima nefret ettiğim aletlerin başında geliyor ama el mecbur. 

Sıcaktan sonraki ikinci-hatta daha önemli-sıkıntı buzdolabı arızası. Henüz garanti süresini doldurmamış ergenlik çağındaki dolabımız su koyuverdi. Buzluk kısmı gereken ısıya ulaşırken dolap kısmı oda ısısında seyrediyor. Çağırdığımız servis bayramın son günü teşrif etti, dolabın kapağını açıp, "bunun soğutmasında bir sorun yok bence" dedi. 3 gündür evdeki tüm termometrelerin ikametgahını buzdolabına taşımış ve 10 dereceden daha düşük ısı tesbit edememişken bu bilmişliğe diyecek laf bulamadım. Hobilerim arasında ilk sırada yazın en sıcak günlerinde dolabım bozuldu diye servis çağırmak yer alır. Pek ikna edemesek de el mecbur dolabın iki, buzluğun bir rafına testo denilen ölçüm aletini yerleştirip gitti. Biz kaldık teldolap kostümü giymiş buzdolabımızla başbaşa. Testo arkadaşımız da bizim buzdolabını mesken bellemiş termometrelerimizle aynı sonucu verdi doğal olarak ama  karadüzen çalışmayı şiar edinmiş servisimiz 3 gün sonra gelip merkezde deşifre etmek üzere toparlayıp gitti aletleri. Servis elemanı her dediğimize "Haklısınız" cevabını verdi ama kendi bildiğini okudu. Giden geri gelmeyince gerek servisi, gerek markanın genel merkezini mail ve telefon yağmuruna tuttuk. Sonra tam dışarda yemek yediğimiz bir gün telefon edip arızayı bulduklarını, parça değiştirmeye geleceklerini söylediler. Son lokmamız boğazımızda eve koşturduk. Termostatı değiştiren eleman gitmek üzereyken ısrarımız üzerine tekrar testo bıraktı raflara. Akşamına gördük ki teşhis yanlışmış, sağlam termostat değişmiş, hastalık sürüyor. Yine oraya buraya mail, telefon, ertesi gün başka bir ekip buyurdu, bu defaki yedekli, yanında çırağı var :) Eski ekibin koyduğu testoyu beğenmedi, yeni testo koydu. Bu aralar testo ile yatıp testo ile kalkıyoruz maşallah. Dün sabahtan gelmek üzere randevu verip gitti. Bu arada 8 gün geçmişti. Dün öğleden sonraya kadar eve kapanıp bekledik, bakkala ekmek almaya gidemedim, sonunda çırak geldi, testoları toparladı, bunları alete bağlayıp okuyacağız dedi ve attı kendini dışarı. "Bir daha ne zaman geleceksiniz?", "Bana bir cep telefonu verseniz" cümlelerim havada öksüz kalıp kendini yerlere attılar çaresizce. Bu sabah yine "umutsuz ev kadını modunda" saat 13.00'e kadar bekledikten sonra çağrı merkezini arayıp derdimi bir kez daha anlattım. "İlgileniciiiiz efenim" dedi karşımdaki kibar ses. "İlginiz batsın"ı yüksek sesle dile getiremedim, zira hala onlara muhtacım. İlgi bana değil oğluma gitti ne hikmetse, neymiş benim telefonum meşgulmüş, 24 saatimi telefonda konuşarak geçiririm üzerinize afiyet. Oğlumun haber vermesiyle bir telefon numarası ele geçirip kontakt kurdum, şöyle bir mazeret duydum: "Efenim testolarımız arıza yapmış, sonuç alamadık, tekrar yerleştireceğiz". Hay testo kadar başınıza pamuk düşsün e mi! Az evvel çırak yine gelip testoları bıraktı gitti. Buzdolabı yabancı madde girişinden anaflaktik şok geçirecek. Bu iş bir ayı bulur korkarım, ben depresyona girmeden buzdolabı sağlığına kavuşur inşallah...

4 Eylül 2017 Pazartesi

AĞUSTOS OKUMALARI

Ankara günleri bitti, şehir kendini sonbahara hazırlarken ben de Antalya'ya, evime ve yazın devamına döndüm, hem de ne yaz, hala çok sıcak ve çok nemli. Bayram telaşesi de bittiğine (gerçi bayram ve sıcak demeden bozulan buzdolabımız hala tamir olmadı ama) göre Ağustos ayında okuduğum kitaplardan bahsetme zamanı geldi. 9 kitaplık bir rekoltem var Ağustos ayı için, bakalım neler okumuşum (Bu ay bir değişiklik yapıp kitaplara yıldız veriyorum, değerlendirmeniz açısından):


-Ayın ilk kitabı bir çizgi roman idi; "Don Kişot". Bildiğimiz klasik Don Kişot değil tabii, benzer bir maceranın günümüze uyarlanmış hali, 80 yaşındaki Don Kişotvari dede ve torunu maceradan maceraya koşuyorlar. Torun da haliyle Sancho Panza'nın görevini üstleniyor. Eğlenceli bir uyarlama idi, Don Kişot sevenlere önerilir. (***)


-John Roth'un yazdığı "İmparator Mezarlığı" Trotta ailesini son ferdi John Ferdinand'ın 1. Dünya Savaşı öncesinde ve sonrasında hem kendisinde hem ülkesinde meydana gelen değişiklikler karşısında yaşadıklarını, bir imparatorluğun çöküşünü anlatmış. İlginç bir okumaydı. (***)

-

-"Kelebekler Zamanı" bu ayın en doyurucu okuması oldu. Kendilerine "Mariposa's (Kelebekler)" denilen Dominikli efsanevi Mirabal kardeşlerin anlatıldığı kitap harika. Doğrudan bir biyoğrafi olmayan, kurmacanın da katıldığı öyküyü okurken hüzünlenmemek elde değil. Yazar Julia Alvarez'in kendisi de Dominikli ve babası direnişçilerden olduğu için o 10 yaşındayken diktatör Trujillo'nun hışmından kaçıp NewYork'a yerleşmiş. Patria, Minerva ve Mate'nin öyküsünü okuyun, 25 Kasım'larda ruhlarına bir selam yollarsınız belki... (*****) 


-Ne diye aldığımı anlamayıp, ne demeye okuduğumu da bilemediğim bir kitap oldu "Hayat Apartmanı", üstü kalsın :) (*) 




-Daha önce ilk kitabı "Kürar"ı okumuştum Melike Uzun'dan, açıkcası "Soğuk ve Temiz"i daha çok beğendim. Biraz tekinsiz ama son derece etkileyici bir öykü idi Defne'nin öyküsü, okuyunuz. (****)




-Normalde Emrah Serbes'in her çıkan kitabını hemen okurdum, "Müptezeller" biraz gecikti, hatta unutmuştum bile ama editör yakiinim olunca kitap kendiliğinden geldi elime. Bir "Erken Kaybedenler"-ki kendisi favori Emrah Serbes kitabımdır-değildi tabii, hatta "Deliduman" bile değildi ama fazla beklentiye girilmezse okutuyor kendini. (***)




-"Gelincikler Açarken", Osmanlı'nın son döneminde Doğu Anadolu'daki köylerde yaşayan Ermenileri anlatan bir kitap. Hüzünlü bir okumaydı. (***)


-"6.27 Treni"; Değişik bir konu, keyifli bir anlatım, çok sevdim...
Bir geri dönüşüm fabrikasında kitapları kağıt hamuruna dönüştüren dev bir makinenin, Zerstor 500'ün kullanıcısı Guylain ne işinden, ne yaşamından hoşnut değildir, kitapları yoketmekten vicdan azabı duymaktadır. Her sabah 6.27 trenine biner ve Zerstor'un dişlerinden kurtardığı sayfaları yüksek sesle okuyarak vicdanını biraz rahatlatır. Ve günlerden bir gün her zaman oturduğu koltukta bulduğu USB bellekte yazanlar onun hayatını değiştirecektir. Okuyun, siz de seveceksiniz... (*****)


-"Büyük Cam/Üç Otobiyografi" için ne desem bilemedim, tuhaf bir kitaptı. Eğer bir şeye benzetecek olsaydım bazı bienallerdeki anlaşılmaz enstelasyonlara benzetirdim. Üç değişik otobiyografi-ki otobiyografi demek ne derece doğru, onu da bilemedim-okuyor ve bir şey anlamıyorsunuz. Öyle yani (**) Not: İkinci yıldız bu derece tuhaf oluşuna :)

Bu aylık bu kadar, Eylül'de daha güzel kitaplar paylaşmak umuduyla...

1 Eylül 2017 Cuma

BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN



Kesmesek de beslesek mi acaba? 😊








 

26 Ağustos 2017 Cumartesi

SATRANÇ MÜZESİ'Nİ GEZDİNİZ Mİ?

Koca bir yazı dizimdeki sıkıntı nedeniyle neredeyse evde oturarak geçirince Antalya'ya dönerayak planladığım etkinlikleri mümkün olduğunca gerçekleştirmeye çalışmaktayım. Bunlardan biri de yaz başından beri aklımızda olan Satranç Müzesi ziyareti idi. Normalde satranç çok ilgi duyduğum bir alan değildir, oynamayı da bilmem, tek malumatım taşların ismidir. Aslında müzeyi ziyarete giderken de "ne olabilir ki Satranç Müzesi'nde benim ilgimi çekecek" diye düşünmedim değil ama içeri girip ilk standa gelince fikrim anında değişti. Müzede sergilenen koleksiyon tek kelimeyle harika idi. 


Fotoğraf müzenin sitesinden alınma: http://www.gokyaysatrancvakfi.org.tr/

Müze Akın Gökyay Vakfı tarafından kurulmuş. Koleksiyonun sahibi de Akın Gökyay, 1975 yılında başladığı, 412 takıma ulaşan koleksiyonu ile 2012 yılında Guinness Rekorlar Kitabı'na girmiş. Müzede bu koleksiyonla birlikte dünyanın çeşitli ülkelerinden toplanma 617 satranç takımı sergileniyor. Ayrıca Chaturanga isimli bir cafe ve satış mağazası da var. Zaman zaman çeşitli etkinlikler ve satranç eğitim seminerleri düzenlenmekte imiş. Biz gittiğimizde müzede bir tanıtıcı film çekimi yapılmakta idi, Akın Gökyay ve eşi de orada idiler. Girişte bilet gişesi vardı ama o gün mü öyleydi, hep mi öyleydi bilemeyeceğim, biz ücret ödemeden girdik fakat müzenin sitesindeki bilgide giriş ücretinin tam 10, öğrenci 5 lira olduğu yazılıydı. Müze Hamamarkası semtinde, Altındağ Belediyesi binasının hemen arkasında, Pazartesi günleri tüm müzeler gibi kapalı. Aşağıda müzede sergilenen satranç takımlarından örnekler var:



















18 Ağustos 2017 Cuma

5. GELENEKSEL BACISAL SEYAHAT-HATAY YEME-İÇME

Eveet, merakla beklenen paylaşım huzurunuzda, Hatay'da ne yedik, ne içtik. Hani derler ya yediğin içtiğin senin olsun, gezip gördüğünü anlat. Anlattık ama en çok soru anlatılmayan yerden geldi, ne yediniz? 😀

Daha önce de bahsetmiştim, tekrar edeyim, kızkardeş de, ben de et ve kebaba düşkün kişiler değiliz, ilave olarak şerbetli tatlılara da. "E o zaman niye gittiniz Hatay'a" mı diyeceksiniz, demeyin. Orada görülecek çok şey var, kebapla künefe dışında da yenilecek çok şey. Şimdi ilk günden başlayarak yediğimiz yöresel yemekleri biraz anlatayım, hamileleri ekran başından alalım lütfen.

İlk günün akşamı arkadaşımız bizi Harbiye'de. sular içinde bir restorana götürdü, sanırım biraz yorgunluk ve hava değişikliğinin getirdiği sersemlikle restoranın adına bakmayı unutmuşum. Hoş bir mekandı, zaten çoğu birbirine benziyor, isterseniz suyun içindeki masalara oturup ayaklarınızı suya sallandırabiliyorsunuz. Her taraf yeşillik, hava mis. Yediğimiz tek yöresel kebap da orada oldu zaten: Kağıt Kebabı. Antalya'da arkadaşlarla bir Antakya restoranına gitmiştik ve işletme sahibinin önerisi üstüne tepsi kebabı yemiştik. Sanırım yöresel yemekleri kendi yerinde yemek lazım. Etin tadı ve kokusu beni o kadar rahatsız etmişti ki birkaç lokmayı zor alabilmiştim, ağır gelmişti. Kağıt kebabını ısmarlarken biraz tereddüt etmedim değil, benzer bir et gelirse diye ama gayet lezzetli ve hafifti. Esasen Kağıt Kebabı kebap olarak nitelenebilir mi, o da tartışılır ama adı öyle. 


İncecik, soslu lavaş ekmeklerin altında ince ve büyük bir köfte var aslında, tadı da biraz Adana kebabı andırıyor ama daha hafif, acılı ya da acısız olması tercihinize bırakılıyor. Biz acısız istedik. Kağıt üzerinde piştiği için Kağıt Kebabı denmekte imiş. Eti rahatsız etmediği için beğendik. 


Bunlar da yanında istediklerimiz, yöresel mezelerle ilk tanışma, bir süre sonra ahbap, sona doğru da içli-dışlı olacağız :) Soldaki akça pakça şey tuzlu yoğurt. Lokantalarda ortasına biraz zeytinyağı dökülerek geliyor, kahvaltı dahil her öğün gideri var. Ortadaki zahter salatası efenim, yemelere doyamadık. Zahter bir çeşit kekik, yaprakları daha uzun ve ince, daha yeşil. Tazesi, kurusu, salamurası, her şekilde tüketime açık. Tabii en güzeli tazesinden yapılan nar ekşili salatası. İçine bol maydanoz, yeşil soğan, kırmızı biber, domates doğranıyor, domates isteğe bağlı. Nar ekşisiyle sunuluyor. Her yemekte istedik, yanımızda getirdik, sonunda doyduk :) Sağdaki Abugannuş, közlenmiş patlıcanla yapılan doğuya ve güneye has bir meze, o bilindik bir tattı. Bir-iki şey daha vardı ama fotoğrafta çıkmamış, ben de unuttum :)

Öğretmenevi'nde kaldığımız sürece kahvaltılarımızı orada yaptık, ilk gün kahvaltı salonuna girip sunulan kahvaltıları görünce ağzımız açık kaldı, hem yöresel, hem de bol çeşitli idi.


Ben kibar, narin ve tok gözlü bir kadın olduğum için her sabah bu tabakla iktifa ediyordum 😀 Lakin menü daha çeşitliydi. Evet, en başta tuzlu yoğurt, tel ve top peynir, kekikli çökelek, sürk denilen kekikli, kimyonlu, biber salçalı bir başka tür çökelek (fotoğraftaki kısıra benzeyen kırmızı şey), iki çeşit siyah zeytin, Hatay'ın soslu kırma yeşil zeytini, hicbir sofrada eksik olmayan biberli ya da katıklı ekmek, ayrıca peynirli pide,  yumurta, domates, salatalık, nane, maydanoz, kahvaltılık küçük paketlerde tereyağ-reçel-bal, pide, kepekli ekmek, üzüm ve karpuz. Emin olun bazı otellerde bile bu kadar çeşit yoktur. Sunulan her şeyi yemesek de kahvaltıdan ziyadesiyle memnun kaldık. Üzümler aşağıdaki fotoğrafta gördüğünüz çardaktan mıydı bilemeyeceğim ama görünüşleri pek güzeldi, zaten bahçe güzeldi.


Öğlen yemeğini Samandağ'a giderken, Hıdırbey Köyü'nde defne ağaçları arasına kurulmuş bir çardakta, bir sürahi ayran eşliğinde biberli ekmek ve gözleme ile ifa ettik. 




Konuşkan bir karı-kocanın işlettiği bir aile mekanı burası. Gözlemelerin çok fazla bir numarası yoktu, bildiğimiz elde açılmış yufkadan gözleme ama biberli ekmekler 5 gün boyunca değişik yerlerde yediklerimin içinde hilafsız en lezzetlisiydi. 

Akşam Antakya'ya döndüğümüzde Küçük Dalyan semtindeki Alican Restaurant'a götürdü arkadaşımız bizi. Mütevazı, samimi, servisi süratli ve ilgili bir yerdi, yediklerimizden de gayet memnun kaldık.


Soldaki kırmızı olan cevizli ezme, biraz fazla acı olmakla birlikte lezzetliydi. Nanenin yanındaki zahter salatasından sonra en sevdiğim şey oldu: Zeytin Salatası. Hemen hemen her gittiğim yerde sipariş ettim. Arkada sofraların olmazsa olmazı biberli ekmekler ve soğan salatası. Bir de nane, bir alışkanlık galiba, özel bir anlamı var mı, hani mideyi rahatlatma gibi falan bilemiyorum.


Ve bir Antakya klasiği: Humus.  Çarşılarda adım başı humusçu dükkanı var, Antakyalılar kahvaltıda bile humus yiyorlar. Sipariş ettiğiniz zaman tereyağlı mı, zeytinyağlı mı diye soruyorlar. Biz hep zeytinyağlısını yedik ve Arsuz'daki dışında hepsini beğendik. Servisini böyle ortaya biberli yağ, üstüne de turşu koyarak yapıyorlar.


Hiç böyle çiğköfte sunumu görmemiştim, bizim oralarda marul yaprakları ve limonla yapılır, burada ortasında kavrulmuş kıyma ile geldi. Ben pek sevmem, o yüzden tadı hakkında fikir beyan edemeyeceğim. Fotoğrafa girenler bunlar, çekemediklerimi unutuyorum :)


 Ve Alican Restaurant, fotoğrafı internetten aldım.



Üçüncü günün öğle yemeğidir ve internette daha önce araştırıldığı için tercih sebebidir Abdo'nun döneri. Gerçekten güzeldi, özellikle sosu lezzetini arttırmıştı. Abdo'nun yeri Saray Caddesi'nde, fazla aramadan bulunacak bir yerde. Küçük bir binanın tamamı Abdo'ya ait, biz kapı önündeki masalarda oturduk ama üst katta klimalı salon da vardı. Servis hızlı, personel güler yüzlü idi, memnun kaldık. Tavuk döneri de meşhurmuş ama ben tavuğun bırak dönerini kendini bile uzun zamandır yemediğim için denemeye teşebbüs bile etmedik. (Sofraya yine nane geldiğinin farkındasınızdır sanırım)

Hiçbir tür şerbetli tatlıyı sevmem, baklava da dahil. Hele kadayıf hiç ilgi alanıma girmez ama "Antakya'ya gittiniz de künefe bile yemeden döndünüz mü?" lafını duymamak için bir künefeyi iki kardeş paylaştık yine internette övgüsünü duyduğum bir mekanda, Hatay Künefe'de. Sonuç olumsuz, yıllar önce oğulları kebapçı ve baklavacı olan Kilisli komşumuzun bayramlarda bize özel yaptığı künefe ile kimseninki boy ölçüşemez. Ama siz bana bakmayın, bu konuda iyi bir rehber değilim, belki seversiniz. Onca insan harıl harıl künefe yiyordu ve zaten şehirdeki dükkanların yarısı künefeciydi (biraz abarttım ama olsun varsın :). Hatay Künefe hemen Köprübaşı'nda.



3. gün akşam yemeği yediğimiz mekan da, yediklerimiz de çok keyifliydi. Bakmayın yine benzer şeyler yedik ama ortam fark yaratıyordu. Konak Restaurant'ın methini internette çok yerde okumuştum. Gitmeden rezervasyon yaptırmakta fayda var. Eski bir Antakya konağı restore edilip lokantaya çevrilmiş, çok şık ve otantik olmuş gerçekten. İçerisi kalabalık olduğundan kendim fotoğraf çekemedim, fotoğraflar internet sitelerinden:





Gördüğünüz gibi damak zevkimiz standart ama biz zahter ve zeytin salatasını çok sevdik ne yapalım. Ortadaki "Mütebbel", közlenmiş patlıcanlı tahinli bir meze. Kırmızılı arkadaş biberli ezme, gayet lezzetliydi. Görünmüyor ama yine biberli ekmekler var.


 Oruk, lokanta kendine özgü bir tarzda hazırlıyor


 Kiremitte tereyağlı peynir, tam benlikti. Hatay peyniri ve sarmısak tereyağla toprak kapta fırına veriliyor, off nefisti, mideye indirdikten sonra çekmek aklıma gelmiş.


Kısacası Konak Restaurant'tan çok memnun kaldık, yanında içki de aldığımız halde çok hesaplı bir ödeme yaptık. Arsuz'daki lokantayla kıyaslanamayacak ambiyans da cabası, patatesle bozuk yoğurda ödediğimiz parayı verdik neredeyse bunca şeye. Restaurant şehir merkezinde, Zenginler Mahallesi'nde, kime sorsanız gösterirler.

Arsuz'daki öğle yemeğinden bir daha bahsetmek istemiyorum, akşamına arkadaşımız bizi "Saklı Ev" isimli çok hoş bir mekana götürdü. Konak Restaurant'ın minyatürü gibiydi, yine bir konak restore edilmiş ve lokantaya çevrilmişti. 


Fotoğraflar internetten

Saklı Ev'de sohbeti öyle koyultmuşuz ki fotoğraf çekmek tabağımızdakiler bitince aklımıza geldi, aşağı yukarı benzer şeyler yemiştik zaten, haydi bilin bakalım masada mutlaka ne vardı? Tabii ki zahter ve zeytin salatası en başta :)

Ve son günümüzde kahvaltıyı dışarıda yapıyoruz. Harbiye'de, Döver Köyü'nde. Bu kadar zengin bir serpme kahvaltıyı daha önce hiçbir yerde görmedim desem yeridir (arkadaşımız bize torpil yaptırmış da olabilir)



Fotoğrafı henüz kahvaltılıkların yarısı geldiğinde çektiğim için diğerleri ortada yok. Çoğuna çatalımızı dahi değdirmedik. Bir çoğu da yenmeden artıp ziyan oldu. Kiremitte peynir, zahter, zeytinler ve zeytin salatası, çeşitli peynirler, sürk, börek, sahanda yumurta, biberli patates ezmesi, patates kızartması, tuzlu yoğurt, humus, tahinli ezme, tereyağ, ceviz reçeli ve ne adını ne tadını hatırladığım bir sürü şey daha. En güzeli ise şu aşağıdaki sade ve tereyağlı bazlamalardı. Anında yan taraftaki fırında iki kadın tarafından pişirilip sofraya getirildi.


Mekanın güzelliğini, görevlilerin masamızın etrafında hizmet için dört döndüğünü, işletme sahibinin gayet güler yüzlü olduğunu ve ödenen meblağın da sofradakilerle kıyaslanamayacak kadar hesaplı olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Ayrıca bu kahvaltı ile on kişinin rahatça doyacağını da belirteyim. Antakya'da temiz havada, güzel bir kahvaltı etmek isterseniz Altunaylar'a uğrayın. 

Valla genelde yemek fotoğrafı paylaşmam ama geziler istisnadır, ayrıca meraklısı çoktu o yüzden böyle bir post yaptım, kusur ettiysek affola diyor, şu aşağıdakileri de tanıtmadan geçmiyorum:


Antakya simidi, tesadüfen çıktı karşımıza, kocaman bir şey, kafandan geçirsen kolye olur, o derece yani. Tuzsuz ve yanında küçük bir külahta tuz-kimyon karışımı veriyorlar, batırıp yiyorsunuz. Her an tuzlu yoğurt yiyebilen halkın simidinin tuzsuz olması ilginç :)


Meşhur Haytalı, en güzeli Affan Kahvesi'nde ama sokaklarda da satıyorlar, Bicibici ile karıştırılmasına da fena bozuluyorlar. Altta mısır nişastalı muhallebi, üstünde gülsuyu ve dondurma. Sanırım gülsuyunun içinde biraz gıda boyası var zira o renk gülsuyu hiç görmedim.


Limon dondurması, hemen her yerde satılıyor, safi boyadan ibaret, bence denemeyin :)

Yeni bir gezide buluşmak dileğiyle...