.

.
.

23 Ağustos 2026 Pazar

ANKARA/AĞUSTOS-ANIMSAMALAR

Komşu ziyaretinden geldim, kapıyı falan da çalmadım. Ziyaretten haberi oldu mu bilmiyorum ama bıraktığım notu kapıdan aldığına göre artık haberdardır. Söz konusu komşu ile uzundur komşuyuz ve ayrıca hemşeri sayılırız. O Antalya'da büyüyüp başka şehirlere yelken açmış, ben tam tersi başka şehirlerde büyüyüp Antalya'da ulaşmışım olgunluk yıllarıma. Yüzyüze gelince de hemşeriliğe ilaveten dostluğu da büyütmüşüz. Tahmin etmişsinizdir kimden bahsettiğimi, Radyo Z elbette. Hep güzel yazar zaten de beni bugünkü yazısıyla 12 Eylül'e ışınladı. O henüz çocuk sayılırmış, bense epey gençtim. O olmayası tarihin öncesinde de çok çekmiştim okul yıllarında, yazıya dökmek istemediğim tatsız şeyler, geride kalan genç ölümler, olaylar, kavgalar, hatırlamak istemediğim bir sürü kötülük. Çok zor şartlarda biten okul sonrası bir şekilde tayin olup kapağı Denizli'ye atmışız. Hiç bilmediğim, görmediğim bir şehir. Uzun zaman sokakta herkesin yabancı olduğumu anlayıp bana baktığını düşünmüştüm. Hiç alışık olmadığım bir taşra hayatı, yabancısı olduğum insanlar, şiveler, adetler. Bir yandan da ilk kez kendine ait bir ev, yeni bir meslek, yeni arkadaşlar, yeni bir yaşam biçimi. Bir süre sonra öyle sevdim ki o çirkin şehri, bıraksalar ebediyen kalırdım ama şartlar Antalya'ya sürükledi bizi. 

Turizmin başkenti dediğimiz şehir 80 yılında güzel olmasına güzeldi de, Ankara'da, hatta Denizli'de bile kolaylıkla erişebileceğim şeyler burada bilinmiyordu, bulunmuyordu, yoktu. Yaş pasta deyince muzlu rulo, tost deyince yarım ekmek arası kaşar veriyorlardı. Şarküteri ürünü ara ki bulasın, boza da öyle. Bunları geçtik de okul berbat haldeydi. İdari personel rehavet içinde, dersler yapılmıyor, keyfi çatan öğrenci haydi boykot deyip basıp gidiyor, benim Denizli'deki son derece düzenli okulumda birinci dönemin başında okuttuğum konuya Nisan sonunda henüz gelinememiş bile, üstüne üstlük ev de bulamamışız, eşyaları depoya atıp kayınvalidenin bir odasına sıkışmışız. Ve ayrıca bebek bekliyorum. Ne kadar mutlu olduğumu tahmin edersiniz. Neyse sonunda ev bulundu, taşındık, tatil oldu, bebek beklenenden üç hafta önce geldi, hava Cehennem gibi sıcak, bebek sürekli ağlar, izin sürem doldu, okula gitmek gerekti ve bu arada kayınbiraderimin nişanlanası tuttu. Kız isteme töreni, derken nişan ve nişanın hemen ertesi başka şehirden gelen kız tarafının benim evde yemeğe alınması uygun görüldü. Devamlı zırlayan üç aylık bebekle kalabalık bir sofra hazırlandı, yendi içildi, ertesi günü damat tarafının kasabasının ziyaretine karar verildi, bir yığın bulaşık bana bırakıldı ve gece sona erdi. 

Sabahleyin İsmail'in sesiyle uyandım. İsmail kim derseniz anlatayım, içimde hala ince bir sızıdır. Hemen yanımızdaki apartmanın zemin katının bütün dairelerinde Batman'lı kalabalık bir aile oturuyordu. Hani hükümet gibi derler ya öyle bir iri yarı, otoriter anne, annenin yarısı kadar ve pek sözünün geçtiğini düşünmediğim bir baba ve biri hariç hepsi evli 12 yetişkin erkek evlat. Her bir odada biri karısıyla oturuyor. Odalardan birinde ise İsmail'in annesi oturuyor, o Antalyalı. İsmail'in babası ise yan oda ile değişimli olarak uğruyor. Yan odada adamın aslında ilk karısı var ama o imam nikahlı, İsmail'in annesi ise resmi. İşin esası apartmanın yapımında bu ailenin iş makineleri kullanılmış, Müteahhit de zemin daireleri para yerine onlara vermiş. İsmail'in babası bu arada mahalledeki bakkalın kızını gözüne kestirip nikahı basmış. Şimdi hangisi kuma hangisi değil, çözülemeyen bir durum mevcut. Sayılamayacak kadar çok çocuk var farklı yaşlarda, el yüz kirli sokakta oynuyorlar, arka bahçede beslenen birkaç koyun da var sayarsak, önlerine atılan karpuz kabuklarını çocuklarla paylaşıyorlar. Susayan çocuklar eve gitmeye üşenirse üst katlarda yıkanan balkonlardan akan suyla gideriyorlar susuzluklarını ama hepsi de sapasağlam. Ben içlerinden ikisiyle ahbaplık kurdum, biri büyükçe bir kız, adı Gurbet. Annesini kızdırdığını "Oy Gurbetiii" diye bağırışından anlıyorum ama çok sevimli bir çocuk, arada balkon altına geliyor, sohbet ediyoruz. İsmail ise has adamım. Pazar filelerimi taşıyor, odun aldıysak eve çıkarıyor, caddenin karşısında bir çiçekçi var, işe yaramayan çiçekleri attığında içlerinden taze olanları seçip kapıma getirip mahcup bir gülümsemeyle veriyor. Henüz 5 yaşında, üç yıl daha ömrü olduğunu o zamanlar bilmiyordum. Babasına zorla aldırdığı bisikletten daha hevesini alamadan bir arabanın çarpması sonucu öldüğünü öğrendiğimde günlerce ağladım. Kuş kadar bir şeydi, "Yenge" diyen sesi ve kara gözleri hala hayalimde. 

İsmail'in sesiyle uyandığım sabah 12 Eylül'müş meğer. "Sokağa çıkmayııın" diye bağırdığını balkona çıkınca anladım ama o henüz ne olduğunu anlamamıştı. TV'yi açtık, Hasan Mutlucan "Yine de Şahlanıyor Aman Kolbaşının Kır Atı"nı söylüyordu. Çok geçmedi Kolbaşı da çıktı ekranlara, malum nutkunu atınca Hasan Mutlucan'la yer değiştirdi. Gün boyu ikisi arasında gidip geldik, sokaklardaki anonsları dinledik, kamyonetle dağıtılan ekmeklerden edindik. Tabii dünürlerin de kasaba ziyaret planı suya düştü. Sonrası öncesinden de kötüydü. Güya anarşi bitmiş huzur gelmişti, aman ne huzur. Bizim kuşak ne zaman huzur gördü ki zaten. 

Evren Antalya'yı çok sevmişti sanırım, 12 Eylül'ü takip eden günlerde kaç kez gidip geldiyse biz de fareli köyün kavalcısı gibi yüzlerce öğrenciyi ardımıza takıp onu karşılamaya gittik Havaalanı yoluna. Henüz bakir oralar, çevre yolu, kaldırım yok, çocuklar yola çıkıyorlar, engellemek için yol kenarından yürüyüp güya bariyer oluşturuyoruz. Derken iki öğrenci gülerek geliyor, "Hocam hocam vali size dedi ki, hocanımlar tavuk gibi yolun ortasından yürüyorlar". Bize bunu diyen aynı vali, birkaç ay sonra açılan Fikret Mualla Retrospektif Sergisi'ne telgraf yollayıp ölmüş adama başarılarının devamını diliyor. Hangimiz tavuk bilemedim 😂

Ortam berbat, herkes gölgesinden korkuyor, kitaplar yok ediliyor falan, tatsız zamanlar. Ayrıca komik yasaklar var, mesela Öğretmenevleri'ne kot pantolon ve şortla girmek zinhar yasak. Öğretmenler önlük giyecek, kadın öğretmenlere de pantolon yasak, giymeyin yahu erkek misiniz? Bana tuhaf gelen bir yasak daha var ki hala akıl erdiremem ve ne yapacağımı tam bilemem. Dilekçelerde imzanın ismin altına değil de üstüne atılması. Yakınlarda dilekçe yazmadım, şimdilerde uygulama ne yönde acaba?

Bu günler de geçiyor, Kolbaşı ressamlığa başlıyor, kadın öğretmenler pantolon giyebiliyor, Öğretmenevlerinde kıyafet serbest oluyor, önlükleri atıyoruz da imza işi hala müphem 😂

Herkesin 12 Eylül'ü kendine diyerek fazla uzatmadan yeni çıkan Isabel Allende kitabından söz edeyim. Bir Ruhlar Evi değil elbette. Isabelimiz bu kez göçmenlik konusuna el atmış. Bir salı günü Türkiye'ye gelen sarışının Meksika sınırına diktirdiği duvar da konu ediliyor. Özellikle Meksika, Guatemala, San Salvador gibi ülkelerden iltica eden insanların yaşadıkları zorlukları, bilhassa da çocuklardaki psikolojik etkileri 2. Dünya Savaşı'nın Samuel'i, El Salvador'un Leticia'sı, San Salvador'un Anita'sı üzerinden anlatmış. Dünyanın dört bir yanı insanı kahreden olaylarla dolu. Ve ben bu yazar kadına hayran olmaya devam ediyorum. 

Storytel'de ise "Tereyağı"nı bitirdim ve çok sıkıldım, aşırı uzatılmıştı. Bir kez daha karar verdim ki-başıma bir şey gelmeyecekse-ben Uzakdoğu Edebiyatı'nı pek sevmiyorum.

Pazar gününüz keyifli geçsin diyerek bitiriyorum...

16 Ağustos 2026 Pazar

ANKARA/AĞUSTOS-GÜNLER GEÇİP GİDERKEN

Birkaç gündür görev bilinci olan bir Babanneçiko olarak torun Çiko ile hemhâl olmakta idim. Dolayısıyla değil yorumlara cevap verip paylaşımları okumak bilgisayarı bile açamadım. Bugün haftanın son ödevini de tamamlayıp rutinime döndüm. 

Perşembe günü Küçükesat'taki eskiden sebze, meyve, balık, et vs ürünlerin satıldığı ve artık oldukça harap hale gelmiş Hal binasının restorasyon sonrası durumunu görmek için Esat Hal'e gittik Çiko ile birlikte.

Restorasyon iki yıl kadar, belki de daha fazla sürmüştü, nihayet bu yıl bitti ve halka açıldı. Bina yenilenmiş, birtakım cafeler, restoranlar açılmış. Çalışma odaları, terasta açık hava sineması, girişte sergi salonları var. Sergi salonlarından birinde Rahmi Koç'un katkılarıyla açılmış, "Beygir Gücü" adlı at ağırlıklı bir sergi vardı ve oldukça ilgi çekiciydi. Hem Çiko, hem biz keyifle gezdik. Yan tarafa ise semtin geçmişiyle ilgili kalıcı bir arşiv sergi açılması planlanmakta imiş. "Beygir Gücü" sergisi yıl sonuna kadar gezilebilir, Ankaralılara öneririm. 





Şunları görünce babamın yaptığı güzelim at arabası maketleri geldi aklıma, neredeyse tamamının parçaları kayıp ya da kırık. Ne kadar uğraşmıştı oysa. 


Belki binlerce at gördük ama benim aklım şunda kaldı:


İstedim vermediler
Ehliyetin yok dediler
😂


Ben de avunmak için kendimi kahveye vurdum

Çiko ile olan birlikteliğimize bugün birlikte bir çocuk operasına giderek hafta ortasına kadar ara verdik. Oyuncular yetkin olmasına yetkindi ama Çiko'yu da, beni de çok açmadı. Neyse ki 45 dakika sürdü de daha fazla azap çekmedik. 

Ağustos ayı okuma hızım son sürat devam etmekte. Daha önce "Hayatta Kalanlar" ve "Malmö İstasyonu" isimli kitaplarını okuduğum Alex Schulman'ın yeni kitabı "17 Haziran"ı iki gün önce bitirdim. "Malmö İstasyonu"nu hiç sevmedim, "Hayatta Kalanlar"ı ise çok sevmiştim. "17 Haziran" fastastik başlayan girişiyle biraz rahatsız etse de giderek akışa kapıldım, gerilim ve heyecan arttı ama ne yazık ki beklediğim gibi bomba bir final gerçekleşmedi. Bu bakımdan hayal kırıklığı olsa da kitap yine de iyiydi diyebilirim. Şu an elimde "Hayvan Hükümranlığı" isimli kitabıyla tanıdığım Jean-Baptiste Del Amo'nun "Adamın Oğlu" isimli eseri var. Henüz başlardayım, umarım güzel devam eder. Storytel'de ise Japon yazar Asako Yuzuki'nin "Tereyağı" isimli kitabını sesli dinliyorum. Tüm Japon mutfağı sıraya girdi kulaklarımdan bir bir geçiyor. Bereket sevdiğim bir mutfak değil, yoksa yutkunmaktan tükürüksüz kalırdım, ne tereyağı merakıymış yahu, dinlerken bile kolesterolüm tavan yaptı 😂 

Bugünlük bu kadar diyeyim, gidip biraz blog komşularımı ziyaret edeyim. Kalın sağlıcakla...

10 Ağustos 2026 Pazartesi

ANKARA/AĞUSTOS-HAFTAYA BAŞLARKEN

Ağustos ayı okuma açısından güzel bir başlangıç yaptı, okuduğum altı kitaptan biri dışında çok memnun kaldım, hatta iki tanesini bu yıl okuduğum en iyi kitaplar arasına alabilirim. Yalnızca İskandinav kökenli bir kadının yazdığı "Veda Temizliği"ni bitirince hem çevirenin, hem de kendimin gözlerine acıdım. Bu kadar anlamsız bir kitabı çevirmeye gerek var mıydı onu da bilemedim ya. Yazar bugüne kadar başkaları için (anne-baba-eş-akrabalar) yaptığı, yaşının ilerlemesi nedeniyle kendisi için de yapmaya başladığı, Türkçe'ye "Ölüm öncesi temizlik" gibi bir anlamda çevrilebilecek bir eyleme girişiyor ve bunun nasıl yapılacağını konu ediyor. Tekerleği yeniden keşfettiği falan yok, fazlalık giysileri elden çıkarın, eşyalarınızı verin, satın, hediye edin, evraklarınızı, fotoğraflarınızı yok edin türünden şeyler. Sık sık "İyi ki söyledin, biz bilmiyorduk" diyerek okudum. Lakin onun önerdiği şeylerin bizim ülkemizde yapılması çok zor. Hanımefendi bazı ev eşyaları için mezat ekibi çağırıyor, bazılarını hayır kurumlarına bağışlıyor, bazılarını sağa-sola dağıtıyor. Evrakları için kağıt kıyma makinesi alıyor falan filan. Yahu ben annemin ölümünden sonra boşaltacağımız Antalya'daki evleri için 6 ay uğraştım, gelin alın diyordum da kimse yüz vermiyordu. Koltuk takımını ve "fitirin" diye pek heves ettiği vitrini o sıralar temizlik için gelen yardımcım almaya niyet etti. Bir hafta sonu tam arkadaşlarla buluşmak için evden çıkacağız telefon etti, "Eşyaları almaya geliyorum" dedi. Acelem olmasına rağmen sırf bir an önce ev boşalsın diye gidip annemlerin evinde bekledim. Derken hanım damadıyla geldi. Her bir koltuğa tek tek oturdu: "Irahatımış" diye beyan etti. "Fitirin de güzelmiş" dedi, ben de bekliyorum ki yükleyip gidecek. Bizi bir saat beklettikten sonra, "Şimdi işim var, sonra gelir götürürüz" diyerek çekti gitti. Kalite kontrolüne gelmiş meğerse 😂

Diğer kitaplardan daha önce bahsetmiştim, asıl öveceğim ise mektuplardan müteşekkil bir kitap: "Muhabbet". Bu aralar sosyal medyada pek yaygın, hani şu kapağında iki kuş olan, Virginia Evans'ın yazdığı. Dün akşam saat 8.00'de başladım ve bugün 12.30'da bitirdim diyeyim siz anlayın. Çok çok beğendim. Mektup yazmayı da, almayı da çok seven biri olarak adeta düştüm kitabın içine. Ne yazık ki bizim posta teşkilatı Amerika'daki gibi çalışmıyor. Tüm girişimlerim hüsrana uğradıktan sonra vaz geçtim mektup, hatta yılbaşı, bayram kartı bile atmaktan. En son bir arkadaşım İngiltere'den adresimi isteyip kart yolladı yeni yıl için, hala gelmesini bekliyorum. Zannımca o kart Londra'dan salimen çıkmış, Manş Denizi'ni süzülerek geçip Avrupa'yı kat etmiş ve ne zaman ki Türkiye sınırlarına girmiş zorlu yolculuk o zaman başlamıştır. Antalya'ya kadar ulaşabildiyse eğer ya Akdeniz'de boğulmuş, ya Falezlerden düşmüş ya da şehrimizin meşhur zerzemin mağaralarında kaybolmuştur. Ruhuna Fatiha. Blogu ilk açtığım yıllarda bile kart etkinlikleri yapıp onlarca kart alıyor ve atıyorduk hepsi de yerine ulaşıyordu, o zamanki dumanlı postacımı bile arar oldum. Hiç vaktinde ulaştırmazdı, ya çamur içinde kapının altından atar, ya biriktirip on-onbeş gün bekletir, eğer taahhütlü geldiyse yollayana merdiven çıkarttığı için söylenir ve her teslimatta ağzının kenarındaki sigarayı çekip dumanı suratıma üflerdi. Ama eninde sonunda elime geçiyordu, şimdi o da yok. Ortaokul ve lisede sıra arkadaşımın babası görevi icabı yazları çeşitli şehirlere giderdi ailesini de alıp. Birbirimize sayfalar dolusu mektuplar yazardık, bazen kağıtları uç uca ekleyip rulo yapardık, keşke saklasaymışım diyecektim ki yukarıda bahsettiğim İskandinav hatun geldi aklıma, yüzüme parmak sallayacak diye vaz geçtim 😂

Bugün bir süredir ertelediğim iki iş vardı, onları hayata geçirmeye karar verdim, önce sağlık ocağına gidip ilaç yazdırmak, ardından da Kızılay Metro'suna inip metro kartı çıkarmak. Sağlık ocağı bomboştu, ilacı yazdırdım, hatta doktorla dolgulu ördek dudaklar ve gereksiz alınan vitaminler üzerine sohbet bile ettim. Reçetemi dönüşte almak üzere eczaneye bırakıp Metro'ya yollandım. Sora sora Bağdat'ı olmasa da kart verilen gişeleri buldum. Amanın, beş gişenin önünde upuzun beş kuyruk. Gözüme en kısa görünene eklendim. İki kişi eksik evrak yüzünden işlem yapamadı, biri para bozdurmaya gitti, önümdeki adam ödenecek tutarı görünce, "Ben o kadar metroya binmiyorum bile" diyerek vaz geçti, bir anda sıra bana geldi. Kimlik, fotoğraf, telefon numarası, mesajla gelen kod, 113 lira derken kart kimliğimle birlikte beş dakikada elime tutuşturuldu. Oh, bundan kısası 7 Cüceler. Yepisyeni kartımı cüzdana yerleştirip Metro altı kitap fuarına girdim, hiç niyetim yoktu kitap almaya ama dayanamadım. Edip Cansever'in Alev Ebuzziya'ya Mektuplar'ını ve "Ben Ruhi Bey, Nasılım?"ı alıp kasaya yönelmiştim ki görevli 3 alana 1 beleş dedi. Fırsat kaçar mı, gidip daha önce iki kitabını okuyup sevdiğim Alex Schulman'ın "17 Haziran"ını da ekledim. Daha fazla dolaşırsam cüzdanı boşaltacağıma karar verip tez ayrıldım. Epeydir kitapçıdan kitap almıyordum, eminim internette daha ucuza bulurdum ama kitap kokusu koklayarak almanın da keyfi bir başka.

Cafelerde bir şeyler içen insanların, alışverişe çıkanların, Yüksel Caddesi'ndeki banklarda geleni geçeni kesen adamların, çiçekçilerin, yaprakları sararmaya başlayan ıhlamur ve kaldırımlara çiçekten bir halı döşeyen akasyaların altından geçerek yürüdüm. Mimar Kemalettin'in güzelim tarihi yapısı, kız kardeşimin de ilkokulu okuduğu Mimar Kemal İlkokulu'nun-şimdi ortaokul olmuştu-boş pencerelerine baktım ve kapıya asılan Çankaya İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü levhasını görünce içim cız etti. Yılların okulu boşaltılmıştı demek, söylentiler gerçekmiş. Zaten okula asil bir görüntü veren rengi değiştirilmiş, birbirine hiç yakışmayan alacalı bir renge boyanmıştı 2 yıldır. Şimdi de okul olmaktan çıkmış. Oysa o civardaki en yakın okul orasıydı, öğrenciler nereye nakledildi acaba? Değişmeyen tek şey değişim diye söylenerek eczaneden ilaçlarımı aldım, markete uğradım ve eve geldim. 6800 adım atmışım, limiti 6000 yapmıştım, telefonum havai fişeklerle kutladı bendenizi 💥😂 "Abartmayalım" dedim ve yemek hazırlığına giriştim. 

Seviyoruz merkez!


7 Ağustos 2026 Cuma

ANKARA/AĞUSTOS-ESKİLERDEN

Sabah  çamaşırları toplamak için balkona çıktığımda gökyüzüne baktım. Arada beyaz bulutlarla süslenmiş bir maviydi. Antalya'da Temmuz, Ağustos aylarında sıcak zıvanadan çıkar ve gökyüzü asla mavi olmaz. Nemle karışık bir acayip beyaz gökyüzü görürüz günlerce. İki gün önce okuduğum Maggie O'Farrell'in "Cehennem Sıcakları İçin Talimatlar" kitabında o rengin adını öğrendim: "Bozuk süt rengi". Tam tanımlama, beyazın içine bir fiske mavi katılmış, bulanık, boz bir renk. Gördüğün an hapı yuttun, sıcaktan ve nemden bunalacaksın. 

Sadece gökyüzüne bakmadım, karşı daireye de kaydı gözüm ister istemez. İki yıldır boş, eşyalı olarak boş. O apartman bizim caddedeki bina sırasının en yenisi, yenisi dediysem vardır bir 25 yılı, bizim apartmanların 60 yıla yakın mazisi düşünülürse o delikanlı kalıyor haliyle. Eski mi eski, bakımsız, pasaklı bir bina vardı yerinde, tamamı bir kişiye ait, anlatacağım onu da, sahibini de. 

Bu bina yapıldığında karşımıza denk düşen daireye orta yaşı biraz aşmış bir karı-koca taşınmıştı. Yaz tatillerinde geldiğimde camla kapatılmış balkonlarındaki eşya kalabalığı dikkatimi çekerdi. Kadın ne bulduysa balkona asardı; süs eşyaları, yapma çiçekler, süzgeçler, kepçeler, kullanılmayan mutfak eşyaları, züccaciye dükkanından beterdi ortam. Pandemide covidden vefat ettiğini öğrendim bir yaz, iyice yaşlanan kocası bir bakıcı yardımıyla evde oturmaya devam ediyordu. Ertesi yıl geldiğimde o da ölmüştü. Ev o zamandan beri boş, kimsenin açmadığı uçları fistolu zebra perdeler öylece duruyor. Bir vakitler özenilen eşyalar toz içinde, hayat çok acımasız. 

Biz taşındığımızda başka bir apartmanla komşu olmuştuk. Koyu gri, sevimsiz ötesi bir bina idi, zemindeki dükkan lokanta iken bir süre sonra şimdi ne ürettiklerini unuttuğum bir imalatçıya dönmüştü. Her şiddetli yağmurda su basardı. Tüm binanın sahibi apartmandan da pasaklı, nemrut suratlı, varyemez amca Apturaman Efendi idi. İşin ilginç yanı  Apturaman Efendi ve ailesinin oturduğu daire tam benim odamın karşısında idi. Hurda eşyalarla dolu balkonları o kadar kirli, o kadar bakımsız, o kadar pasaklı idi ki Apturaman Efendi'yi tanıyan sormaya gerek kalmadan o dairede oturduklarını anlardı. Bir seferinde bize bir-iki gün kalmaya gelen eski mahalleden komşumuz, titizliğiyle tanınan Munise Teyze benim odanın balkonuna çıkıp karşı taraftaki pasaklılığı görünce dayanamamış, o sırada rengi kırarmış çamaşırlarını asan Apturaman Efendi'nin karısına (ki ona da komşular Apturaman Teyze derlerdi) "Kızım şu balkonunu bir temizle, bir yıka, camları sil, iki üç saksı çiçek ek, bu ne pasaklılık" demişti de annem utanıp içeriye kaçmıştı 😂 Karbon kağıdıyla çoğaltılmış kadar benzeşen üç çocuğu vardı ailenin, iki kız bir oğlan. Birbirine bu kadar benzeyen çocuklar ne hikmetse ne annelerine, ne de babalarına benzerdi, Apturaman Efendi yaşlandıkça metamorfoz geçirmediyse tabii. Büyük kız yaşıtımdı, diğerleri de iki yaş arayla devam ediyordu, her biri birbirinden ilginç olan evlatlar kırmızı saçlı, çilli ve görülebilecek en tuhaf huylara sahiptiler. Sözgelimi ortanca olan oğlan odamın tam karşısındaki perdesiz mutfağın eviyesine belden yukarısı çıplak olarak eğilip yıkanırdı. Banyo kullanmayı pek sevmiyordu sanırım. Kimi zaman en üst katın merdiven sahanlığındaki pencereye ayaklarını dışarıya sarkıtarak oturur, yediği meyvelerin çekirdeklerini insanların kafasına fırlatırdı, kimi zaman da çatıya çıkıp avazı çıktığı kadar kız kardeşlerinin isimlerini seslenirdi. Tüm bunları yaparken üniversitede mühendislik okuduğunu da belirteyim. İnsanlardan kaçtığı söylenen üç numara kız mutfağın açıldığı pasaklı balkona oturur, eline aldığı bütün bir ekmeği parçalara ayırarak aşağı atar, bir yandan da kendi kendine konuşurdu. Lanthimos'un "Köpek Dişi" filmini izlerken ilk anda aklıma gelen bu aile olmuştu. İçlerinde nispeten normal olanı yaşıtım olandı. Her üçü de kolejde okumuştu, İngilizceleri gayet iyiydi ve tuhaf bir şekilde iyi üniversiteler kazanmışlardı. Gel gör ki sokakta görseniz dilenci sanıp ellerine üç-beş kuruş sıkıştırma arzusu duyardınız. Baba o kadar cimriydi ki muhtemelen birbirlerinin küçülenlerini giyiyorlardı. Apturaman Efendi'nin karısı kendi halinde, sakin, çekingen bir kadındı, nemrut kocası kadını sindirmişti mutlaka. Alt katta oturan kiracısını çamaşır yıkayacağında çağırıp çamaşır bitene kadar yanında tutarmış, makinenin canlanıp saldıracağından korkuyormuş. Konu-komşuya pek gidip gelmezdi. Yaşıtım olan büyük kızla balkondan yapılan zorunlu selamlaşmalar ve ara sıra okul yolunda karşılaşmalardan dolayı bir miktar yakınlığımız vardı. Günler süren ısrarlarını kıramayıp evlerine davet edildiğim bir gün romanlarda anlatılan pasaklı evlerin burada hayata geçtiğini düşünmüştüm. İkramların tamamını geri çevirmem mümkün olmayınca bir bardak vişne suyuna evet demiştim ama ilk yudumda ağzıma gelen şeyin böcek olduğu düşüncesiyle neredeyse bardağı fırlatıyordum. İradem baskın geldi, bardağı elimde tutabildim, ağzıma gelen şeyin maydanoz yaprağı olduğunu fark edince de bir nebze rahatladım. Ne de olsa maydanoz böcekten iyidir. Maydanozlu vişne suyunun akabinde de annemin beklediğini bahane edip ayrıldığım o eve bir daha uğramadım. 

Sonraları ben ayrılıp başka şehire taşındım, o insanlarla irtibatım kesildi, büyük kızın evlendiğini ve onun da başka bir şehre yerleştiğini duydum, derken taşındılar ve arkasından da ev müteahhite verildi. Köpek Dişi ailesiyle olan bağlantı tamamen koptu. Apturaman Efendi ve Apturaman Teyze muhtemelen rahmetli olmuşlardır, çocukları nerededir, ne yapıyordur Allah bilir. 

Balkonda geçirilen kısa bir zaman bazen anıları hafızadaki yerinden dışarı aktarabiliyor, kayda almakta yarar var, eh madem burası da benim kara kutum ekleyeyim içine.

Dündenberi şahane bir kitap okuyorum. Fredrik Backman'ın "Arkadaşlarım"ı. Yazarın daha önce "Endişeli İnsanlar" ve "Buradan Bir Brit Marie Geçti" isimli kitaplarını da okuyup sevmiştim ama bu bambaşka bir şey. Mutlaka okuyun derim, Charlie ile Linus bile çok sevdiler:


 


3 Ağustos 2026 Pazartesi

ANKARA/AĞUSTOS-AMAN CEVRİYE HANIM

Dört gündür Cevriye Hanım'ı, aslında hanım demeye dilim varmıyor, cadaloz Cevriye'yi misafir ediyordum. Misafirlik de denmez, zorbalık. Malumunuz kendisini 5 yıl önce Cehennemin ta dibine yollamış, evini de müteahhide verip yerine gıcır iki daire almıştım. Epeydir rahattım, gıcır dairelerde ferah fahur sefa sürüyordum ki geçen cuma çıktı geldi Cevriye. "Hayrola?" dedim, "Evime geldim" demez mi? Sanırım demans başlamış. "Ya bi çek git, ben seni beş yıl önce yollamadım mı buralardan, gözüme görünme bir daha demedim mi? Evin falan kalmadı" dediysem de kâr etmedi. Kapıdan kovdum, bacadan girdi. Dört gündür olmadık rezilliği yaptı, rahat huzur vermedi. Sonunda çareyi karakola başvurmakta buldum, "Haneye tecavüz var polis abilerim, el aman, kurtarın beni şu edepsizden" dedim. Tuttular kolundan attılar nezarete, tam anlamıyla değilse de biraz rahatladım. 

Blogumu yakın zamanda takibe alanlar bu kadın ne diyor diye düşünebilirler ama eski takipçilerim Cevriye'yi iyi tanır, hatta bir de kardeşi vardı, Tevriye. Kendileri protez öncesi yıllarca canıma okuyan diz ağrılarım olur. Ameliyatla kendilerini defettiğimden beri şikayetsiz yaşayıp gidiyordum ama hafta sonu bir yürüyüş sonrası tam da Cevriye'nin eski mekanında bir ağrı başlamasın mı? Ha geçer, de geçer, geçmediği gibi dizlerimde başka sıkıntılar da baş gösterdi. Dört gündür çeşitli senaryolar yazdım kafamda, tahmin edersiniz ki hepsi dramatikti. Bugün aslında başka bir sebeple dışarı çıkmıştım ama yakındaki bir hastanenin yanından geçerken kız kardeşle daldık içeriye. Ortopedi doktoru uygundu, üstelik daha önce muayene olduğum ve memnun kaldığım bir doktordu. Muayene ve röntgen sonrası protezlerde bir problem olmadığı, sorunun kaslarda olduğu saptandı. Bu kış Antalya'nın çılgın yağmurları yüzünden yeterince yürüyüş yapamayınca kas kalitem düşmüş haliyle, son bir hafta da yürüyüşe yüklenince Cevriye çıktı geldi. Doktorun önerisiyle bacak kaslarını güçlendirici hareketlere ağırlık vereceğim, düzenli yürüyüş yapacağım ve sorun çözülecek. Zaten protezlerin sağlığının yerinde olduğunu öğrenince kendimi ve dizlerimi daha iyi hissettim. Bundan sonrası egzersize bakar. 

Hafta sonunda Ferzan Özpetek'in izlemediğim iki filmini izledim: "Şans Tanrıçası" ve "Elmaslar". Özpetek'in filmlerindeki hareketi, neşeyi, kocaman sofraları çok seviyorum. Bu iki filmi de sevdim, özellikle "Elmaslar" kadın dayanışmasını konu aldığı için daha çok hoşuma gitti. İzlemediyseniz tavsiye ederim. 

Hafta sonu kitabı ise Javier Cercas'ın "Terra Alta" üçlemesinin sonuncusu olan "Mavi Sakalın Şatosu" oldu. Fena değildi ama ilk kitap her daim favorim olacak. Bugün de yeni bir kitaba başladım. Aşırı abartıldığını düşündüğüm "Hamnet"in yazarı Maggie O'Farrell'in, Domingo tarafından yayınlanan "Cehennem Sıcakları İçin Talimatlar"ı. Daha önce YKY'den çıkmış. Mevsime uygun bir kitap olarak sıcak sıcak okuyorum 😂 Storytel'de ise Hikmet Hükümenoğlu'nun son kitabını dinlemeye başladım: "Bu Dünyada Yaşamak". Gazeteci Ezgi'nin yeni macerası. 

Aşağıdakiler ise Cevriye kapıma dayanmadan önce yaptığım yürüyüşten gözüme çarpanlar:

Apartman arası Kocatepe Camisi

Meğer bana ait bir apartman varmış, çıkın çıkın gelin 😂


"Nice insanlar gördüm üzerinde elbise yok
Nice elbiseler gördüm içinde insan yok"
Mevlana


Ankara yazla sonbaharı kokteyle yapmış
Geçen yılın çınar yaprakları bu yılın akasya çiçeklerine karışmış

Kaldırımlar akasya çiçeğinden geçilmiyor, esintiyle evlerin içine de doluyor, işin yoksa süpür dur. 

Ahvalim budur dostlar 😊 Kalın sağlıcakla...







29 Temmuz 2026 Çarşamba

ANKARA/TEMMUZ-BİR GÜLÜ DÜŞ EYLEYELİM

Önce başlığa açıklık getireyim, daha önce de bahsettim aslında, hatırlayan çıkabilir. TRT'nin izlenebilir olduğu zamanlarda "Küçük Ağa" diye bir dizi vardı, Tarık Buğra'nın eserinden uyarlanmış, Çetin Tekindor, Fikret Hakan, Aydan Şener falan rol almıştı, çok iyi bir diziydi, yaşı yetenler anımsar. Çolak Salih rolündeki Fikret Hakan bir sahnede, Ruhi Su'yun şahane seslendirdiği "Gelin Canlar Bir Olalım" türküsünü söylemek istiyor, "Bir yürüyüş eyleyelim" dizesini de "Bir gülü düş eyleyelim" olarak hatırlıyordu. Öyle hoşuma gitmişti ki bu tümce, o zamandan beri ne zaman yürüyüşe çıksam "Bir gülü düş eyleyelim" diyerek başlarım. 

Uzun zamandır bir gülü düş eylemiyordum aslında, sonunda evvelsi gün gül düşüne yattım . Çıktım evden, yürüdüm de yürüdüm, güller gerçekten düş eylemelik olmuş, solmuşlar ama arada birkaç tane "Ben hala varım" diyen çıktı. Cebeci'ye gelince ara sokaklara vurdum kendimi. Bir apartman bahçesinde yoluma ilkin şu çıktı:


Gelin Hanımın evi


Bu da Gelin Hanım

Yollar yürümekle aşınmaz demişti bir ex politikacı, ben de aşındıramadım zaten ama epey yürüdüm. Ankara apartmanları gençken güzellermiş gerçekten, bazıları cami yıkılsa da mihrap yerinde denen türden devam etse de bazıları göçtüm göçüyorum diyor. Yerlerine yapılanlarsa her türlü estetikten uzak. Mesela şu alttaki, adeta bir doğum günü pastası, balkon parmaklıklarındaki orijinalliğe bakar mısınız? Lakin bomboş, yıkılmayı bekliyor, içim acıdı görünce.


Ağzı açık ayran delisi gibi apartmanlara baka baka ilerledim, gören müteahhit sanmış olabilir. Güzel evler, çirkin evler, yeni yapılmış karaktersiz evler, eskilikten dökülen evler, kahvehaneler, oralarda pinekleyen erkekler, kız yurtları, erkek yurtları, incir ağaçları, dut ağaçları, ıhlamur ağaçları, en çok da at kestaneleri gördüm. Sarmaşıklar, hanımelleri ve gülhatmiler gördüm, hatta biri yolumu kesti:


Saygılarımı sunup devam ettim, gide gide amcamın eski evine çıktı yolum, hüzünlendim. Ne çok ayak izim, ne çok anım var o evde ve bahçede. Küçücüktü ama yengemin zevkiyle döşenmiş insanın yüzüne gülen, sevimli bir salonu vardı. Sehpalarda çocuklarının düğün fotoğrafları, duvarlarda eliyle işlediği goblenler, yemek masasında "Eltimin hatırası" diye ölümünden sonra bile kaldırmadığı, annemin hediyesi masa örtüsü. Kahkahası kulağımda. Amcamı gittikleri yazlıkta kaybettikten sonra bir daha o çok sevdiği evine dönemedi yengem. Ev yokluğunda satılıp çocuklarına yakın bir sahil kentinde yeni bir hayata başladı. Burnumun direği sızlayarak baktım amcamın eliyle çiçekler ektiği bahçeye ve o minik daireye:


Sokağın sonunda döndüm ve biraz da babamı anayım diyerek demiryolu boyunca yürümeye başladım. Dedem demiryolcu idi benim, babam istasyon lojmanlarında, raylar arasında, trenlerle hemhâl olarak büyümüş, çok severdi demiryollarını. Hoş bize de geçmiş bu sevgisi, trenlere bayılırız. Babam yaşı henüz izin verirken her ay Sıhhiye İstasyonu'na gider, raylar boyunca yürüyüp dönerdi çocukluğunu anarak. Oğlum küçükken birlikte banliyö trenlerine biner Sincan-Kayaş arası gider dönerlerdi. Ben de babamdan el almışçasına yürüdüm yol bitene kadar raylara bakarak, arada trenler geçti düdük çalarak.


Eve vardığımda güneş beynimi çorbaya döndürmüş, protezlerim imdat diye bağırmaya başlamıştı. Baktım on bin adım atmışım, "Haklısınız" dedim, şımarttım ikisini de 😂

Dün de kız kardeşle buluşup dönüşte elimde yüklerle yokuş aşağı inince iyice su koydular. Bu sabah belim ve yorulmuş baldırlarım (yoksa uyluk muydu, hep karıştırırım ikisini) ağrıyarak yataktan kalmaya çalışırken "Hayat, sen ne çabuk harcadın beni" diye mırıldandığımı duyunca yaşımı hatırlayıp "Pes" dedim, "kızım sen kendini 18'lik mi sanıyorsun, yürüyebildiğine şükret" diye diskur çektim kendime. 

Bugünün görevi ise bamya pişirmekti. Ayıklarken sıkılmayım diye bir film açtım. Açmaz olaydım, filmin adı "İşe Yarar Bir Hayalet", Tayland filmi. Ecit mecit (bu laf annemden miras, acayip ötesi demek) bir sürü tip. Elektrik süpürgesinin içine adamın ölen karısının hayaleti kaçmış. Adam hastanede yatıyor, elektrik süpürgesi kocasını ziyarete geliyor, görevli hemşireye oda numarasını soruyor. Hemşire gayet sakin, "109" diyor. Süpürge odaya doğru hareketlenirken hemşire "Yalnız ziyaret saati geçti, yarını bekleyin" diye uyarıyor. Amaney benim süpürge bırak ziyarete gelmeyi bana "Merhaba" dese onu balkondan, kendimi tımarhaneye atarım 😂

Film bitmeden bamyanın ayıklanması bitti, artık tepelerini koni şeklinde kesmekle uğraşmıyor, direkt saplarını alıyorum. Ne salyalanıyor, ne de tadında değişiklik oluyor, oh be dünya varmış. Mutfağa gidip bamyayı ocağa koydum, yanına pilav yaptım, bu esnada üç adet telefon görüşmesi gerçekleştirdim. Sonra gelip filmi bitirdim. Ben ettim, siz etmeyin. Bir bunu, bir de mümkünse Cam Sehpa'yı izlemeyin. 

Bu kadar lafın üstüne şimdi izninizle "İrmina" isimli grafik romanı okumaya gidiyorum. Belki fazla uzun olmayan bir gülü düş eylebilirim. Kalın sağlıcakla. 




23 Temmuz 2026 Perşembe

ANKARA/TEMMUZ-GEÇMİŞE MEKTUPLAR 11

Geçmişe Mektuplar birlikte yazım serimizi bitiriyoruz artık, son gün yarın ama ben bugün son mektubumu yazacağım. Diğer arkadaşları bilmem ama benim için geçmişe dönmek, acı-tatlı hatıraları mektupla dile getirmek çok ufuk açıcı ve keyifli oldu. Sevgili Kaptanımız Lesliyan'ımıza teşekkürü borç bilirim, bizi böyle nice yazım serilerinde bir araya getirmesi dileğiyle sevgilerimi iletiyorum ona ve tüm katılımcılara.

Leylak Dalı, sevgili blogum,

Seninle birlikteliğimiz 17 yılı aşmış, seneye rüştünü ispat edeceksin, artık bana danışmadan kendi başına takılırsın, ben yaptıklarına itiraz edince de 18'imi aştım artık, istediğimi yaparım diyeceksin, mi acaba? Yok öyle bir şey, geliyor anne terliği ona göre 😂

Şaka maka her yıl doğum gününü unutuyorum, affeyle. Oysa ben kutlamaların kadınıyım, doğum günüymüş, yılbaşıymış, diz ameliyatı günüymüş, özel bir olaymış hiç kaçırmam, lakin sen mi sinyal yolluyorsun hatırlama diye bilmiyorum, neden sonra aklıma geliyor. Hâlâ 16 yaşında sanmam, benim blog ergenliğe girdi diye düşünmem de ondan sanırım, meğerse 17 olmuşsun, gecikmeli de olsa kutlayayım, nice yaşlara benimle eriş çiçeğim. 

Seni hayata geçirdiğimde annem öleli ve emekli olalı 4 yıl olmuştu, emekliliğe alışmıştım da annemin ölümüne alışamamıştım bir türlü. Senkronize olmuştu emeklilik ve ölüm. Hatta annemin üç gün okumasında şapşal memurun yanlış işlemi sonucu duayı bırakıp acilen Emekli Sandığı'na gitmek zorunda kalmıştık hiç unutmuyorum. Bilgisayarla hemhal oluşum ise bir yıl daha eski, okul zorunlu bilgisayar kursu açmıştı, söylene söylene başlamış, üçüncü gün oğlumu arayıp bana bilgisayar toplamasını istemiştim. Seni  açmaya karar verdiğim günü komik bir anekdotla hatırlıyorum, Kocam Bey'le büro sandalyesi almak için çarşıya gitmiştik, fazla uzağa gitmeden evin yakınında istediğimiz gibi bir tane bulunca taksiye binmeye gerek kalmadı, zaten şoför almazdı muhtemelen. Kocam Bey sandalyeyi kolçaklarından tutup ters çevirdi ve başının üstüne yerleştirip taşımaya başladı. Alt tarafı iki ara sokaktan geçecektik. Sokağın ortasına geldiğimizde önümüze kavga eden iki adam çıktı, küfredip yumruklaşıyorlardı. Kocam Bey gayriihtiyari "Ne oluyor beyler, ayıptır yapmayın"  diyerek adamlara yöneldi. Görüntü o kadar komikti ki, kafasında sandalye taşıyan bir adam ve kavgayı bırakıp şaşkınlıkla ona bakan iki adam, hatırladıkça gülesim geliyor. Sandalyenin kenarından tutup kendisini yanıma çektim, biz gülerek yola, onlar da küfürleşerek kavgaya devam ettiler.

Eve gelince yeni sandalyeme yerleştim ve bilgisayarı açtım, o anda aklıma geldi seni hayata geçirmek. Bir süredir blog okumaya merak salmıştım. Zaten blogların en verimli çağıydı, çağıl çağıl yazıyordu insanlar. Yorumlar ardarda diziliyor, mimler, ödüller gırla gidiyordu. Mim işi eğlenceydi de o ödül olayına akıl erdirememiştim. İnsanlar birbirine ödül verip duruyordu, neyse ki bir süre sonra unutuldu bu al gülüm, ver gülüm işi, zira çok komikti. Blogu açtım, düzenledim, isim hep aklımdaydı, çok sevdiğim ve Antalya'da yetişmeyen leylak, bir süre sonra benimle özdeşleşeceğinden habersiz başlığa şimdi başka bir alemde olan arkadaşımın çekip gönderdiği leylak fotoğrafını koyup Dedem Korkut'u çağırmış, boy boylayıp soy soylayarak adını koymuştuk: Leylak Dalı. Bana kâdim dostlar kazandıracağını, yazma yeteneğimi geliştireceğini, bir kitap çıkarmama vesile olacağını, nice güzel insanla tanışacağımı, şahane anılar biriktireceğimi henüz bilmiyordum. Tek derdim takipçi sayımı arttırmak, arada bir yorum alırsam sevinmekti. İlkokula yeni başlamış çocuklar misali öğretmenden aferin almaya benziyordu yeni bir ortama girip kabul görmek. 

Abaküsle başlayıp yapay zekaya evrilen ömrümüz daha neler gösterecekmiş meğerse bizim kuşağa. Bir ara bloglara giriş yasaklandı, kaçak-göçek girip okuduk, o arada Instagram altın çağını yaşıyordu, blog ahalisi oraya taşındı neredeyse topluca, derken Twitter boy gösterdi, insanlar uzun uzun okumaktansa fotoğraflara bakmayı tercih eder oldular. Bloglar gözden düşmeye başladı, pek çok blog kapandı, eş-dost kayıplara karıştı. Ama sen biliyorsun ki Leylak Dalı biz bir grup inatla yazıyor, inatla sürdürüyoruz beraberliğimizi. Burası benim için, belki de çoğumuz için terapi seansı, ağlama duvarı, neşelenme salonu, misafir odamız, birbirimize konuk olduğumuz, birbirimizi konuk ettiğimiz yer. İnatla yazmaya devam. Varol Leylak Dalım, mis kokulu çiçeklerinden öperim...

Fotoğrafı bir yerlerden bulup kaydetmişim, kime aittir bilemiyorum ama çok sevdiğim bir görüntü olduğu için ekliyorum. Hakkını helal etsin 💜