.

.
.

8 Ekim 2026 Perşembe

ANKARA/EKİM-ŞEHRİN GİZLİ KÖŞELERİ

Annemin ailesi annem 16 yaşındayken Niğde'den Ankara'ya taşınmış. İlk yerleştikleri yer Niğdeli çoğunluğun olduğu Kayabaşı Mahallesi olmuş. Öyledir ya, bazı şehirlerin bazı semtlerinde çoğunluk belli yörelerden göçen insanlardan oluşur. Şehrinden ilk kez temelli ayrılan dedem hemşerilerinin yoğun yaşadığı bir semti yabancılık çekmeyeceği ve güvenilir bir yer olarak düşünmüş olsa gerek. Eski Devlet Konservatuvarı arkasındaki kendi evleri yapılıp da taşınıncaya kadar bir süre orada oturmuşlar. O evin de bir süre sonra Hatip Çayı taşkınında yıkılacağından haberleri yokmuş haliyle.

Annem ben kendimi bildiğimden beri Kayabaşı'ndaki o ilk evinden, oradaki komşularından, arkadaşlarından bahseder dururdu. Annem bahsetmese Ankara'da böyle bir yerleşimden haberdar bile olmayacağım aşikardı. Bizim bildiğimiz Kale idi, onu da çocukluğumda anneannemin kuzenlerinden birinin orada oturması ve ara sıra o iki katlı ahşap evin gıcırdayan merdivenlerinden çıkarak onları ziyarete gidişimiz nedeniyle bilirdim. Binanın girişindeki küçük odada yüzlerce kanarya vardı, biteviye cıvıldar dururlardı, unutulacak gibi değildi zira.

Kayabaşı Kale'nin arka yamacına sıralanmış evlerden oluşuyor. Ankara uzmanı kardeşim dün aileye özel bir gezi yaptırdı bize ve yıllar süren merakımı böylece gidermiş oldum. Tabii ki mahalle son demlerini yaşıyor, evlerin çoğu yıkık dökük, çoğu terk edilmiş, kalanlarsa harap durumda. İçlerinde yaşayan insanlar yoksul, çocuklar bakımsız, tam bir perişanlık.

Mahalle kalenin eteğindeki ve benim fotoğrafı çektiğim taraftaki yamaçta kurulu. Osmanlı döneminden önce bu civarda sof ticareti ile uğraşan tüccarlar otururmuş, gayet varlıklı ve seçkin bir semtmiş. Ankara ile bağlantısı olan çoğu kişinin Ankara keçisi olarak bilinen tiftik keçisini ve bunlardan elde edilen "sof" kumaşını bildiğini varsayıyorum. Sof son derece değerli ve kaliteli bir kumaş türü olup yazın serin kışın sıcak tutarmış ve daha ziyade padişahların giysileri için kullanılırmış. Şu anda Ankara'da tiftik keçisini ara ki bulasın. Zaman içinde keçiler sof ticareti için gelip eski Sümerbank binasının yerinde bulunan Taşhan'da kalan İngiliz tüccarlar tarafından tıpkı bazı tarihi eserler gibi yurtdışına kaçırılmış, bizim sof Angora kumaşına dönüşmüş, onlar sof giyinirken, biz polyestere kalmışız 😄 Hal böyle olunca da o varlıklı ahali yok olmuş, mülkler el değiştirmiş, çoğu bakımsız kalmış ve bugünkü haline dönüşmüş. Muhtemelen şu aşağıdaki metruk konak o zamanlardan kalma:

Semt günümüzdeki bakımsız haline zıt olarak oldukça önemli tarihi yapılara da sahip. Bunlardan biri Selçuklu döneminden kalma "Kırklar (Kadılar) Mezarlığı. Ahi Elvan'ın, bazı ahi reislerinin, kadıların mezar taşlarının bu mezarlıkta olduğu biliniyormuş. Her ne kadar Ankara yoktan var edilmiş bir şehir olarak geçse de marşlarda gayet önemli bir tarihi alt yapısı da var, özellikle ahilik açısından. Mezarlık koruma altına alınmış:

Mahallede restore edilmiş 13. ve 15. yüzyıla ait iki cami gördük, Saraç Sinan ve Molla Büyük Camii. Ayrıca lüleleri kırılmış ve suyu kesilmiş olsa da iki tarihi çeşme çarptı gözümüze:



Kayabaşı'nda önemli bir kalıntı daha var, Roma Dönemi su yolu, Elmadağ'daki kaynağın suyu bu oluklar aracılığı ile bölgeye taşınmış:

Ve Maksem ya da diğer deyişle su terazisi, suyun dağıtıldığı bölge:

Bir ülkede bu kadar çok tarihi eser, önemli kalıntılar, kültürel miras olunca kıymeti bilinmiyor galiba, nasılsa elimizde çok var, yok olan olsun mantığı mıdır, parasal yetersizlik midir, liyakatsizlik midir bilemedim, keşke biraz daha değer bilir olsaydık. 

Bunca önemli eserin, kalıntının arasında mahalle perişan:



"Hımış" tekniği ile yapılmış bu ev ne kadar güzeldi kimbilir gençliğinde. Ahşap iskeletin arasına tuğla ya da kerpiç doldurularak yapılan inşaat türüne hımış denilmekte imiş.


Bakkal kapalı ama kafe açık 😀

Bu da mahallenin tarihi simitçisi, gerçek Ankara simidi olduğunu iddia ettiler ama benim tarzım olmadığını yiyince anladım, fazla yumuşak ve tuzsuzdu. Başkaları sevebilir, zira odun ateşinde pişiyordu.

Kayabaşı'nda yokuşlarda ter dökerek, inişlerde tırnak sökerek yaptığımız epey yorucu ama faydalı ve keyifli yürüyüşümüzü orada yaşayanların durumuna hüzünlenerek ve annemi anarak bitirdik. Hayattayken onu buraya getirmediğimiz için de çok hayıflandık. Finali antikaların sergilendiği bir cafede kahvelerimizi içerek yaptık. Darısı diğer keşiflere...



6 Ekim 2026 Salı

ANKARA/EKİM-GÖKSEL ARSOY

Göksel Arsoy ölmüş. Güzel olduğunu düşündüğüm (bilemeyiz tabii tam olarak) uzun bir hayat yaşadı, huzurla uyusun.

Haberi duyunca zamanda yolculuk yaptım, çocukluğuma ışınladım kendimi. Ayşecik'li filmlerden sonra (annem sinema hastasıydı, hatırlamadığım başka filmlere de gitmişimdir mutlaka) bilinçli olarak izlediğim ilk yetişkin filmiydi "Şafak Bekçileri". Ben çok çocuktum, annemse çok genç, henüz otuzlarına bile gelmemişti. İlkokula başladığım sonbahardı. Annem filmdeki Leyla Sayar'ın giydiklerine benzeyen, beli kalın kemerli, etekleri büzgülü elbiseler ve ince topuklu ayakkabılar giyerdi. Boynuna iri boncuklu kolyeler takar, omzuna attığı orlon hırkanın üstten ilk düğmesini ilikler, alttakileri açık bırakırdı, çünkü öyle modaydı. Revedor Kolonyası kokardı, bitince şişesini alıp Ulus'ta halen eski mağazasında devam eden Eyüp Sabri Tuncer'de doldurturdu. Kolundaki olmazsa olmazı altın bileziklerinin şıngırdadığı eliyle elimden tutar, Seyran Sineması'na yollanırdık. Bir yıl oturduğumuz bahçeli, küçük evimizin iki sokak üstündeydi sinema. Ergenlik hayallerimizin kaynağı Yeşilçam filmleri oynatırdı yalnızca. Eğimli bir zemini, deri kaplı kırmızı ahşap koltukları, pembe apliklerin aydınlattığı lambri kaplı duvarları vardı. Orada izlemiştim "Şafak Bekçileri"ni, beni çok etkilemişti, oysa o yaşımda bile sarı saçları ve bebeksi yüzüyle Göksel Arsoy'a bayıldığım söylenemezdi, benim kahramanım bir süre sonra Kartal Tibet olacaktı. Sanırım filmden etkilenme sebebim dayımın da filmdekiler gibi pilot üsteğmen olmasıydı. Uzun süre filmi düşündüğümü hatırlıyorum.

Dayım muhtemelen filmi izlemiş ve o benden daha çok etkilenmiş olacak ki yazması için verdiğim, pütürlü, bordo bir kapağı olan hatıra defterime hiç aklımdan çıkmayan şu satırları yazmıştı:

"Bir gün vücudum parlak madenlerle kaplanmış olursa, vazifesi yaşatmak için ölmek olan dayını bu satırlarla hatırlarsın". Ne parlak madenlere bir anlam verebilmiştim, ne de ortalıkta savaş yokken niye yaşatmak için öleceğine. Ama o sayfaya dayımın teğmenken çekilmiş soluk bir vesikalığını yapıştırmış, hatıra defterimi de bir şekilde kaybetmeyi başarmıştım. Keşke dursaydı, annemi o çağın ilkokul tedrisatından geçmişlere özgü eğik el yazısıyla, babamı işlek italik harfleriyle, okuması-yazması olmayan anneannemi sadece imzasıyla anabilseydim. 

Dün Göksel Arsoy'un ölüm haberini alınca içimden "Şafak Bekçileri" filmini tekrar izlemek geldi, buldum internetin gayya kuyusunda:

Dayımın filmde uçağı düşüp ölen Faruk rolündeki Ekrem Bora'dan ve başta ve son bölümde uçağı yanan, arızalanan Göksel Arsoy'dan etkilenerek hatıra defterime o cümleleri yazdığını fark ettim. O da çok genç ve idealistti muhtemelen o yıllarda. İyi bir ömür sürüp seksenini aştıktan sonra yatağında öleceğini bilemezdi haliyle. İçim sızladı bir an, gençlik elden öyle çabuk uçan bir kuş ki, ardından bakakalıyoruz ancak. 

Filme gelince, acemiler resmi geçidi gibiydi. Leyla Sayar çok güzelmiş, Nilüfer Aydan'sa çok zarif. Ekrem Bora gençken de yaşlı görünüyormuş. Göksel Arsoy ise yüz hatlarını hiç kaybetmeden yaşlanmış anlaşılan. Müthiş acemi oyunculuklar, seslendirme dersen ilkokul müsameresi boyutunda. Anladım ki başka şeyde değilse de filmcilikte çağ atlamışız.

Göksel Arsoy'u filmlerinde fazla tercih etmesem de yıllar sonra bir gazino sahnesinde alkışlayacaktım. Lisedeydim, annem, babam, halam, eniştem, kuzenlerim toparlanıp-Köşk ya da Şato Yazar'dı sanırım, tam hatırlayamıyorum-Göksel Arsoy'u dinlemek için aile matinesine gitmiştik. Kalabalık, sıcak, bunaltıcı bir salonda ter dökerek geçen saatlerden sonra assolist olarak çıkmıştı sahneye. İlk şarkısı da amcası Yesari Asım Arsoy'un bestesi olan "Ömrüm seni sevmekle nihayet bulacaktır" olmuştu. O yıllarda çok popülerdi oyuncuların sahneye çıkması ama Arsoy'un sesi ve okuyuşu gerçekten güzeldi, aileden geçme bir genetik yapıydı sanırım. Eniştem mest olmuştu, günlerce "Allah bir insana verdi mi veriyor yahu, oyunculuk onda, yakışıklılık onda, ses onda" diye Göksel Arsoy güzellemesi yapmıştı. O konserden Arsoy dışında hatırladığım bir de Semiramis Pekkan var. 

Dün gece geç vakte kadar izlediğim "Şafak Bekçileri"nin ardından uykum kaçtı, ben de şafak bekçiliği yaptım, şu anda hala gözlerim yanıyor ve başım ağrıyor. "Küçük Şeylerin Tanrısı"nı okumaya devam, epeyce unutmuşum hafıza tazeliyorum. Anılardaki gerçek karakterleri romanda tanıyorsunuz haliyle. O nedenle ilk kitabı okumayanlara önce anıları okuyun diyeceğim. Sonra eşleştirmek çok daha zevkli ve kolay oluyor. 

Salı gününüz sallanmasın, güzel geçsin...


2 Ekim 2026 Cuma

ANKARA/EKİM-AY DÖKÜMÜ

Dün tatsız bir baş ağrısından dolayı neredeyse hiç uyumadan geçirdiğim gecenin sabahında hamaratlığım tutmuş olacak ki kamuflaj koltuk örtülerinden başlayarak kirli sepetinde bekleyen tüm çamaşırları yıkayıp üç ip dolusu serdim. Doymadım, elektrik süpürgesini açıp halıları süpürdüm, tozları aldım. Ardından mutfağı toparlayıp biber dolması yapıyordum ki telefonuma gelen "Maaşınız yattı" mesajıyla "Aaa" dedim, "Ekim gelmiş". Oysa bir Eylül sonu yazısı bile yazmıştım. Uykusuzluk kafamı bulandırdı sanırım. 

Madem Ekim'e gelmişiz o zaman bir Eylül dökümü yapalım bakalım. Esasen bu ay artarda vefat haberleri, ağrılar, sızılar, doktor ziyaretleri ile geçip epey can sıkıntısına sebep olsa da araya birkaç hoş buluşma, okunan kitaplar, tek bir tane de olsa film ve dizi sığabildi. Bir kere iki eski öğrencimle buluştum ki bu buluşmalar okulda geçen 28 yılın tüm tatsızlıklarını unutturup sadece güzel zamanlara ışınlıyor. Her iki öğrencimin de derslerine 80'lerin başında girmiştim. Henüz mesleğimin başında ve çok gençtim haliyle. Ayrı dönemlerde, ayrı sınıflarda okutsam da ikisi de çok başarılı çocuklardı ve kendi ilgi alanları doğrultusunda yüksek öğrenim yaptılar ki meslek liselerinde biraz zordur üniversite kazanmak. Ne zaman görüşsem mutlu oluyorum şu andaki durumlarına az da olsa katkım olduğu için. Birkaç arkadaş buluşmasıyla, yürüyüşle, Çiko ile geçip gitti günübirlik Eskişehir gezisiyle başlayan Eylül. Ankara sonbaharı biraz erken getirip Antalya'yı özletse de bir süre daha buralardayız sanırım.

Eylül'de okuduğum 8 kitabın neredeyse hepsi beni nitelik açısından tatmin ederek bitti. Geçen ayki kadar çok olmasa da 8 kitap da fena sayılmaz, üstelik okuduklarımdan bir tanesi 600 sayfayı aşan bir tuğla idi.

"Saf Değiştiren" güzel ama daha ziyade erkeklerin hoşlanacağı türden bir savaş kitabıydı. Savaş kelimesi tüylerimi ürpertirken kitabı da çok sevemedim haliyle. Yazarın daha önce okuduğum "Almanca Dersi"ni çok beğenmiş ve bunu da ona güvenerek almıştım ama diğeri gibi değildi. "2010" o yılların bir Türkiye panoraması gibiydi, içine aşklar, ihanetler, entrikalar da sığdırılmış 600 küsur sayfa oku oku bitmedi. Mehmet Eroğlu sevdiğim bir yazardır ama daha iyi kitaplarını okumuştum diyeceğim. 

Bu ayın yıldızı elbette ki Arundhati Roy oldu, "Sığınağım ve Fırtınam"da anılarını yazmış ama bir roman gibi okuyorsunuz, zaten kendisi de öyle okunmasını arzu etmiş. Ben Roy'u "Küçük Şeylerin Tanrısı" ile tanımıştım çok yıllar önce ve hayran kalmıştım. İkinci kurmaca kitabı "Mutlak Mutluluk Bakanlığı"na ise yıllar sonra kavuşabilmiştim. Roy bir aktivist, kurgu dışı kitaplar, yazılar yayınlıyor ama kurmacaya seyrek el atıyor, lakin anıları bizi uzun zaman beklettiğine değdi. Mutlaka okuyun derim, ilk kitabını okumadıysanız ona da bir el atıverin naçizane tavsiyem. Ben uzun zaman önce okuduğum için hafıza tazeleme açısından tekrar okuyacağım. 

Bu ay çevirisini İtalyanca'dan Eren Cendey'in yaptığı, yeni çıkan üç kitap okudum. "Kara Eylül" 72 Olimpiyatları'nın fonunda bir büyüme hikayesi. Kırılgan Çağ ise Kurt Dişi denilen bir arazide önceden işlenen bir cinayeti, bunun yıllara etkisini, anne-kız ilişkilerini konu alıyor, severek okudum ama asıl beni çarpan kitap Rene Karabash'ın "Geriye Kalan Kadın"ı oldu. Arnavutluk'un kırsal kesiminde "Yeminli Bakireler" denilen bazı kadınlar erkek kimliğini benimseyerek toplumsal özgürlük kazanmakta imiş. "Ostaynitsa" adı verilen bu kadınlardan birini konu alıyor kitap. Konusu kadar da ilginç bir yazım dili var, tavsiyemdir.

"Yanlış Karar" yine Eren Hanım'ın çok iyi bir çevirisi ama konu bana biraz vasat geldi. Kolay okunan bir kitap, bir yanlış mesajın sebep olduklarını konu edinmiş yazar. "Her Biri Hala Burada" çok sevdiğim yayınevi Medusa'dan çıkmış. Değişik öyküler okumak istiyorsanız size göre.

Ah "Oblomov", Ağustos'un yarısından çoğunu almıştı, Eylül'ün de yarısını yedi. Dinle dinle bitmedi ama dinlemeye de değdi. "Fukaranın Ahı" Başar Başarır'ın derlediği atasözleri ve anlamlarından oluşuyor. Çoğu bildiğimiz şeyler, ilginizi çekiyorsa Deniz Yüce'nin güzel seslendirmesi ile dağarcığınıza bazı sözler ekleyebilirsiniz. Eylül'ün son sesli kitabı "Ferdi ve Şurekası" oldu, bizi Osmanlı'nın son dönemlerine döndüren hüzünlü bir kitap.

Yukarıda da belirttiğim gibi izleme açısından kısır bir aydı Eylül. Ütü yaparken izlediğim "Sultana"yı filmden saymıyorum ama Netflix'de yayınlanan "Notes From The Last Row" iyi bir Kore dizisiydi. İlginizi çekerse buyrun. 

Ve son olarak kahve içelim güzelleşelim:


Dün akşam itibarıyle yeni bir diziye başladım: "Cennetin Doğusu". John Steinbeck'in aynı adlı kitabından uyarlanmış dizi Netflix'de. Çok yıllar önce, orta son veya lise birde iken Yenimahalle İlçe Halk Kütüphanesi'nden alıp okumuştum. Gelgelelim birbirine düşman iki kardeş dışında aklımda pek bir şey kalmamış, şimdi diziyi izleyerek hafıza tazeleyeceğim. O kütüphanenin benim edebi alt yapımın oluşmasında katkısı çok fazladır. O kadar çok kitap alıp okurdum ve o kadar hızlı okurdum ki sabah alıp akşam üstü değiştirmeye gittiğim bir kitabı verirken kütüphanenin hiç gözümün önünden gitmeyen inci yapılı, sarışın kadın görevlisinden azar işitmiştim, "Bu kadar hızlı okuyup aynı gün getirme, bulamıyorum kartını" diye 😂

Ekim ayı güzellikler getirsin sevgili dostlar...



 


30 Eylül 2026 Çarşamba

ANKARA/EYLÜL-AY BİTERKEN

Telaşlı, sıkıntılı ve üzücü günler geçirdim. Gelen ölüm haberleri, üşüten hava ve bir haftadır sağ yanıma yapışan ağrı tadımı kaçırdı. Doktora gitmeyi sevmiyorum. Babam olsa şöyle derdi  "Değil ki bu aşk meselesi seveceksin, mecbursan gideceksin". Müthiş ağrılı ve uykusuz bir gece geçirince sabah kalkıp Sevda'yı aradım, "Bana eşlik eder misin?" dedim, hiç kırar mı beni Çekirgem, dersini iptal etti benim için. Cuma sabaha randevu alıp gittik. Milyon tane kan testi, topu topu bir tane idrar testi 😂 ve ultrason istedi. Ultrason için su içip gelmek gerekiyormuş, ayrıca o gün müsait değilmiş, bugüne randevu verdiler. Peki dedim, sonra laboratuvara gidip 10 tüp kadar kan verdim, sonra da açlıktan ölmemek için hemen hastanenin yanındaki simitçiye daldık. 

Evham yapmamak için e-nabıza girip kan sonuçlarıma bakmadım, dr baksın bana söylesin dedim. Nitekim öyle oldu. Bugün Sevda'nın görevini kız kardeş devraldı. Sabah evden bir miktar su içerek çıktım, yol boyu da 1,5 litreyi devirdim. Neredeyse burnumdan fışkıracaktı ki fazla bekletmeden aldılar Allahtan. Ultrasonda ufak-tefek aksaklıklar çıktı, "Ölüyor muyum?" dedim, "Bunlarla ölünmez" dediler 😂 Raporu alıp diğer binaya doktorumun yanına gittim. Kanaat notuyla sınıfı geçtim. Ağrıma sebep olacak bir durum da bulamadı. Kendi koyduğum teşhisten emin oldum: Hassas barsak sendromu, yıllardır çekerim ve bazen böyle atağa kalkar. Neyse epeydir detaylı tetkik yaptırmamıştım iyi oldu, şimdi ağrısa da yok böbreğim, yok safra kesem, yok dalağım diye evham etmeyeceğim, ağrıyı çekip oturacağım. Çoğunun keyfi yerinde, bir-ikisinde hafif mızıltılar varmış, yazdığım gibi öldürmek için yeterli değilmiş 😂

Eylül ayı kitaplar açısından verimli, seyirlik açısından kısır geçti, zaten Eylül ne ara geçti anlamadım. Ekim ayında görüşmek üzere sizlere Kurtuluş Parkı'mızın "Sarı Kız"ı ile veda edeyim, biz ona "Kuşlu Kadın" diyoruz ki çok daha uygun bir isim bence. Kalın sağlıcakla...



28 Eylül 2026 Pazartesi

ANKARA/EYLÜL-GİDENLERE

Ankara bu yıl yazın beklenmedik sıcaklarından bıkmış olmalı ki acilen sonbahara geçiş yaptı, sanırım sadece Ankara değil, bütün Türkiye böyle. Yağmur, yaş ve cidden soğuk. Henüz kombiyi yakmadık, umarım bu durum geçicidir de Antalya'ya dönene kadar gerek duymayız. 

Hava bir yandan ruhumu karartırken dünkü telefon da katmerledi. Annemin iki erkek kardeşi, yani iki dayım vardı, hep bir teyzem olmasını istemiş, teyze yokluğunu annemin kuzenleriyle gidermiştim. Küçük dayım öleli 24 yıl oldu, tam da babasının öldüğü yaşta, 55'inde ayrıldı bu dünyadan. Oysa o erken sayılacak ölümün endişesini hep büyük dayım yaşardı, "Babam 55'inde öldü, ben de o yaşta öleceğim" diye diye 55'i atlamış ve rahatlamıştı ki nöbeti kardeşi devraldı. Küçük dayımın ölümü annem için tam anlamıyla bir yıkım oldu, zira kardeşten öte çocuğu gözüyle bakardı ona aralarındaki 14 yaşa istinaden. Ardından üç yıl dayanabildi. 

Büyük dayım pilottu, silahlı kuvvetlerden emekli olduktan sonra Türk Hava Yolları'na geçmiş ve uzun yıllar kaptan pilot olarak görev yapmıştı. Tam anlamıyla janti bir tipti, yakışıklıydı (anneannemin erkek versiyonu), şıktı, hatta bazen frapandı. Gömlek ve renk seçimlerine çaktırmadan gülerdik kız kardeşle. Saçına, başına, temizliğine, ütüsüne itina eder, hep güzel kokardı. Sesi çok güzeldi, Türk Sanat Müziği'ni çok sever, usulünce söylerdi. Eline ilk kez aldığı bir enstrümandan bile dinlenebilecek kalitede ses çıkarmayı başarırdı. Özellikle akordeonu çok iyi çalardı, yeşil renkli akordeonu gözümün önüne geldi şimdi. Çok da güzel dans ederdi, düğünlerde eşiyle piste çıkınca insanlar gözlerini onlardan alamazdı. Babamla çok iyi anlaşırlardı, keyifleri yerindeyse iki kadeh parlatır ve çok eski komşumuz Faruk Abi'nin öğrettiği şarkıyı mutlaka söylerlerdi:

Viva la viva la viva la amour
Viva la amour
Viva la company

Anneannem başka dilde söylenen her sözde olduğu gibi bunda da bir kilise ayini tınısı bulur, "Vangil çığırman" diye kızardı, asıl kızdığı şerefe kaldırılan bardakların içindekineydi, dedemden çok çekmişti çünkü bu yüzden. 

Küçük dayımla doğduğum gün tanışmıştım, çünkü yemem için bir çikolata alıp hastaneye, doğum yapan annemi ziyarete gelmişti. Büyük dayımla tanışmam biraz geç oldu, gerçi o benimle tanışmıştır mutlaka ama ben hatırlamıyorum, zira o zamanlar İzmir'de olan Harp Okulu'nda öğrenciydi. Dedemin ölümünden sonra yalnız bırakmamak adına bir süre anneannemle birlikte oturduk. Bir sabah uyandığımda evde yabancı bir adam gördüm, 5 yaşındaydım. "Merhaba, beni tanıdın mı?" dedi, boş boş baktım, ilk kez görüyordum. Sonra, "Bak burada ne var" diyerek oda kapısının üst pervazını işaret etti. Kafamı kaldırdığımda kırmızı bir şey çarptı gözüme, merak ettim ama soramadım, çok utangaç ve çekingendim. Üstelik bu adam kimdi? Sonra o adam uzandı ve o kırmızı şeyi alıp avcuma koydu. Miniminnacık iki tahta takunyaydı. Üzeri kırmızı kumaşla kaplı, telkari işlenmiş süsleri olan, tam ağzıma-pardon evcilik oyunlarıma-layık iki minyatür takunya. Yıllarca benimle kaldı onlar, sonra ne oldu bilmem, büyüme sıkıntılarının kara deliklerinde kaybolmuştur muhtemelen. 

İşte o kırmızı takunyalarla tanıştığım dayımın dün ölüm haberi geldi. İstanbul'da yaşıyordu, epeydir bağlantımız yoktu, zira on yılı aşkın süredir giderek dozu artan bir demans yüzünden çevreyle ilişkisi kesilmişti. Çektiklerinden kurtulduğunu düşünerek avunmak istiyorum, anılarıyla kalbimde hep yeri olacak. Belki üç kardeş orada buluşmuşlardır, anne ve babalarıyla çocukluklarına dönmüşlerdir. Ruhları şad olsun...


Annemle babamın düğünü, önde iki kardeş


Bu da yıllar sonra, dayım, annemin dayısı ve babam
Arkada anneannemin oturduğu apartman, karlı bir günün anısı



23 Eylül 2026 Çarşamba

ANKARA/EYLÜL-HAVALAR, SULAR

Bulanık, puslu, paça çorbası (hiç sevmem de 😂) gibi bir güne uyandık. Arada bir iki sarı ışık yollayan güneş sonunda "Bana müsaade" deyip ayrıldı. Ruh hissiyatım ve beden sağlığım hava durumuna ayarlı olduğu için hem içim sıkılıyor, hem de belim ve civarı ağrıyor. Bugünü tembelliğe ayırdım diyerek öğleye kadar bir fasıl uzandım, uzandığım yerde yeni yüklediğim Royal Kingdom oyununu oynadım tablette. Sonra başım ağrıdı ve düşündüm ki öğleni atlasak da akşama yemek yemek lazım. Ani bir mutfak aşkıyla canlandım. Baktım buzlukta bir miktar kuşbaşı var, kuru fasulye de mevcut, eh pilav yapacak pirinç de bekliyor kavanozda. "Ne duruyorsun helva yapsanaa, helva yapsanaa" diyerekten işe giriştim. Tabii ki helva yapmadım, zaten onu da sevmem. Acilen fasulyeleri ıslatıp haşladım etler biraz çözülene kadar, sonra attım düdüklüye. Pilavı da demledim. Ardından dedim ki, bu yemek yarına da kalsın, güneş çıkarsa ben de dışarı çıkarım belki, o zaman yanına bir de çorba, en kolayından, haşla mercimeği, sok içine blenderi, bızzt, koy yağını, suyunu, kıs altını, gir içeri kitabını oku, oh mis 😂 Bütün bunları yaparken de "Oblomov"un son bölümlerini dinleyip sonunda bitirdim, ne Oblomov'muş, 20 saat sürdü. 

Tableti şarja takıp kitabı elime aldım. Dün başlamıştım, "Kara Eylül". Güzeldi, az evvel bitirdim onu da. Özellikle sona doğru iyice ilgimi çekti, kahramanımız 12 yaşında, yazlıkta tanıdığı zengin komşu kızıyla ilk aşk denemelerini yapıyor, müzik dinliyor, dans ediyor, ara sıra pek gönüllü olmasa da babasıyla tekne turuna çıkıyor ve kitap sona yaklaşırken 1972 Münih Olimpiyatları başlıyor. Kitap ismini oradan alıyor zaten, "Kara Eylül". Bu ismi taşıyan Filistinli silahlı militan grup olimpiyat köyünü basıp İsrail hapishanelerindeki Filistinli tutsakların serbest bırakılmasını istiyor.  İki İsrailli sporcu ilk baskında hayatını kaybediyor, 9 İsrailli sporcu rehin alınıyor, ancak havaalanında Alman polisinin yaptığı müdahale sonucu hem sporcular, hem Filistinli örgüt mensupları ölüyor. Kitabın ana konusu bu değil ama romanın gidişatı nedeniyle bahsediliyor. Bu olayın yaşandığı olimpiyatlar sırasında lisedeydim. Nedense kafamda bu saldırıyı başka bir olimpiyat yılıyla bağdaştırmışım. Benim aklımda kalan Mark Spitz'in yüzme dalında aldığı 7 madalya. Bir de İtalyan kadın yüzücü Novella Calligaris. Çünkü ergendim, çünkü Mark Spitz çok yakışıklıydı, çünkü Uğur Dündar çok genç bir TV sunucusuydu ve olimpiyatları o sunuyordu. Hatta "performans" sözcüğünü spor diline o sokmuştu, r'yi hafiften yumuşatıp "ğ" ye dönüştürerek "peğfoğmans" deyişi bile pek hoşumuza gidiyordu. Ayrıca çok yakışıklıydı, Mithatpaşa Caddesi'ndeki bir binanın bodrum katında bulunan TV Stüdyosu'ndan çıktığında bazen yolda karşılaşırdık. Ergendik ya, o bizi görmese de sevinirdik 😂 Şimdilerde Allah sahibine bağışlasın 😂 Novella Calligaris de sanırım isminin müzikalitesi nedeniyle zihnimde yer etmiş, novellanın kısa roman ya da uzun hikaye anlamında da kullanıldığını çok sonra öğrenecektim tabii ki.

"Oblomov" bitti, kitap bitti, hatta yeni bir kitaba başlamaya niyet edip raftan çıkardım: "Geriye Kalan Kadın/Rene Karabash". Gelgelim gün bitmedi, bitmediği gibi bulutlar da gitmedi. Beni yazmak paklar deyip oturdum bilgisayara, yazı bile bitecek hala akşam olamadı. Ne uzun günmüş. Bari gidip kendime bir dizi bulayım. Güneşli günlere, Çarli ellerinizden öper...





22 Eylül 2026 Salı

ANKARA/EYLÜL-KARŞIMA ÇIKANLAR

Dün arkadaşlarımla Karamürsel'in önünde buluştuk, daha doğrusu artık Karamürsel olmayan binanın önünde. Gençliklerini Ankara'da geçirmeyenler "Karamürsel de ne ola ki?" diyebilirler. Bir dönem içi orta gelirli memur kesiminin uğrak, dışı ise arkadaşlarıyla buluşacak olanların da buluşma yeri idi çok katlı, çok ürünlü Karamürsel mağazası. Bina hâlâ mevcut, başka bir markaya mekan olmuş ama bizim için sonsuza kadar Karamürsel. 

Çocukluğumdan orta yaşıma kadar Karamürsel hayatımdaydı. Çünkü kredi kartlarının henüz esamisinin okunmadığı zamanlarda Karamürsel taksit yapardı. Babam beni, daha sonraları kardeşimi de yılda iki defa Karamürsel'e götürür, kışlık ve yazlık ihtiyaçlarımızı taksitle alırdı. Tabii aralarda başka ihtiyaçlar için de ziyaret edilirdi, çünkü kendi çapında bir AVM idi, sadece giyim değil her türlü ihtiyaç temin edilebilirdi. Oradan aldığım pek çok eşyayı halen evimde kullanılırım, oysa mağaza kapanalı yıllar oldu. 

Adı var kendi yok binanın önündeki buluşma nostaljisi aslında katmerli idi, zira buluştuğum arkadaşlarım da benim henüz öğrenciyken girip 1,5 yıl kadar çalıştığım kamu kurumundaki arkadaşlarımdı. Oturduğumuz mekandaki üç saatlik sürenin neredeyse tamamında o kurumda geçirdiğimiz zamanları yad ettik. O yıllara ve gençliğimize döndük neredeyse. 

Aslında işin daha öncesi de vardı, öğretmenliğimin ilk yıllarında dersine girdiğim, çok sevdiğim ve yıllar sonra buluşup artık arkadaş gibi olduğum, sık sık görüştüğüm bir öğrencimle de sabah Esat Hal'de bir araya gelip bir fincan kahvenin başında epey sohbet ettik. Esat Hal perişan halinden sonra iyi niyetle restore edilip güzelleştirilen ama nedense pek rağbet görmeyen bir mekan. Aşırı modern ve fiyat olarak biraz orta düzeyi aşan hali semt insanlarına pek cazip gelmiyor olabilir, bu yüzden ne zaman gitsek mekanlar ya kapalı ya da çok tenha. Yine epeyce boştu, sanırım pazartesi günleri bazı işletmeler de kapılarını açmıyor. Biz keyfimize baktık ama sonra da vedalaştık ve ben Kızılay'a Esat Hal'in arkasındaki çok sevdiğim Başak Sokak boyunca yürümeye karar verdim. Bu sokakta ilk kez Esat Hal'i ziyaretim sonrası yürümüş ve apartmanlara, bahçelere, o bahçelerdeki binbir çeşit bitkiye bayılmıştım. Bu sefer sokağın sonuna kadar gitmek niyetindeydim bakalım beni nereye çıkaracaktı.

Beni ilk selamlayan yolüstü bahçeden başını uzatmış, Ankara habitatının simgelerinden gülhatmi oldu. Taşların arasında bile biten bu kalender bitkinin çocukken yapraklarını koparır, yaprağın dip kısmını tırnağımızla ayırıp içindeki yapışkan sıvı sayesinde yanağımıza, burnumuza, alnımıza yapıştırırdık. Bu kez bir arıya ev sahipliği yapıyordu. Çiko'ya bazı yörelerdeki adını, gülfatma'yı öğretmiştim, çok gülmüştü.

Sokaktaki apartmanların çoğu o kadar güzeldi ki kafam yukarıda geziyordum. Balkon parmaklıkları, pencere çerçeveleri, apartmanların kendi mimari tarzları ne olur beni yıkmayın der gibiydi. Ne yazık ki epeyce yıkık bina ve başlanmış inşaat da gördüm. Yeni yapılar da vardı, inci gibi dişlerin arasına konmuş krom kaplamaları hatırlatıyordu. Şehirleri tamamen tektipleştirmeden bitmeyecek bu kentsel dönüşüm.

Biraz ilerleyince geçen defa kız kardeş ve Çiko ile girdiğimiz betondan yapılma sanat ürünlerinin satıldığı küçük dükkan çıktı karşıma, içeri girdim, sahibi beni tanıyınca şaşırdım. Birkaç minik obje alıp, biraz sohbet edip devam ettim yoluma. 

At kestaneleri meyveye durmuş, yakında kabukları çatlar ve kestaneler tepemize düşmeye başlar. Tabii ki alıp çantamıza atarız:
Ankara'nın kışına renk veren ateş dikenleri de henüz tam kırmızıya dönemese de açmaya başlamış topçuklarını. Her bahçede kalp biçimli yapraklarıyla en az bir leylak ağacı, bu sokaktan baharda geçmek var. 

Uzun uzun yürüdüm, protezlerim de durumdan memnundular ki hiç ses etmediler. Sokak sonunda başka bir sokağa bağlanarak beni nereye çıkardı dersiniz? Tabii ki kendi caddemize. Bunu beklemiyordum işte, bizim apartmana göz kırparak devam ettim yoluma ve bilindik rotadan Kızılay'a ulaştım. Gerisini biliyorsunuz. 

Sabah Ankara bulutlu karşıladı bizi, telefonlara gelen hava durumu mesajı yağmur ve ilerleyen saatlerde fırtınadan bahsediyordu. Biraz serpmek dışında yağmur görmedik, gece yağar mı bilmiyorum. Güneş çıkınca markete gitmeye niyet ettim. Oraya varınca da hiç dalmadığım bir sokağı göreyim diyerek yokuşa vurdum kendimi. Solumda kale gibi 96'lar Apartmanı yükseliyordu:
İçinde bir köyü oluşturacak kadar insanın yaşadığını düşündüğüm bu neredeyse benimle yaşıt binaya çocukken bir kez gelmiştim. Babaannem ve dedem yaşadıkları şehirden bize gezmeye gelmişlerdi ve bu apartmanda bir ahbapları oturuyordu, gitmek istediler. Davet edildik ve o yıllarda yaşadığımız Yenimahalle'den kalkıp geldik. Aslında gideceğimiz daire birinci kattaydı ama babaannem asansöre binmek istedi. Bindik ve ilk dakikada asansör iki katın arasında arıza yapıp durdu. Klastrofobim o yıllarda başlamış olacak ki çıldırdım, "Annecim annecim annecim, kaldık annecim, nasıl çıkacaz annecim, kaldık annecim" feryatlarım sanırım bırakın apartmanı dışarılardan bile duyulmuştur. Derken birileri geldi, arızayı giderdi, çıktık dışarı ama bu olaydan sonra 20'li yaşlarıma kadar asansöre binemedim. 

Yokuş yukarı tırmandığım sokaktan yokuş aşağı inip dönüş yoluna saptım. Yol üstü istinat duvarına yapılmış resimler, dik merdivenler ve tuhaf binalar gördüm.
Markete girdiğimde yetkili olduğunu düşündüğüm şahıs kasiyerlere diskur çekiyordu boş mekanda. Ben kasaya gelene kadar bitirmedi. Sonra kızları ürünleri düzenlemeye yollayıp kasaya kendi geçti, lakin mouse'u çalıştırmayı beceremeyip aldığım avokadolardan vazgeçmemi buyurdu. Beni de azarlar diye korkup 😂 "Sizin olsun" dedim ve aldıklarımı poşetleyip eve döndüm. 

Haftanın ilk iki günü böyle geçti, sizinki nasıldı?