.

.
.

17 Haziran 2021 Perşembe

17 HAZİRAN (ARKADAŞ ÇELINCI 11-12)

Bir ara mı verdim ne, farkına varmamışım. Dün bütün gün bir avuç bostan, yan gel Osman modundaydım. İyi geldi, akşamına da iki kadeh şarap içtim, o daha iyi geldi. Bu aralar erken yatıyorum, yatmazsam uyuyamıyorum. Lakin erken yatınca da sabahın 4'ünde, 5'inde gözlerim cort diye açılıyor bir daha uyuyamıyorum. Bir düzen tutturamadım. 

"Mare of Easttown" dizisini izleyip bitirdim, güzeldi. Özellikle Kate Winslet'in doğallığı ve oyunculuğuna hayran kaldım. Kadın ne balık eti bedenine, ne kaz ayaklarına, ne dudağının üstündeki ve yanağındaki et benimsi çıkıntılara önem veriyor, süpürgeden hallice saçları da cabası, adamımsın Kate, hep böyle kal ve müthiş bir oyuncusun. Şambriyel dudaklı, pörtlek elmacık kemikli, gözleri kocaman açılmış, kaşları hep hayret ifadesi taşıyan, hepsi birbirine benzer kadınlardan sonra ilaç gibi geldi. Sırada "Lupin"in 2. ve Kaminsky Method'un da 3. sezonları var ama Filmmor'dan bir sürü yer ayırtıp, İstanbul Festivali Haziran filmlerinden de epey bilet aldım, bakalım izleyebilecek miyim hepsini. Bu iş de kitap almama benzedi, açgözlülükle devam ediyorum, ne yapayım ben terbiyeli ve azla yetinen bir insandım, pandemi bozdu ahlakımı 😃


Ne güzel afiş di mi?


Ve Agnesciğim 💗

Gelelim çelıncımızın son birkaç sorusuna:

11-İlham veren bir arkadaş:

İlhamımı kendimden alıyorum şekerim, o benim 😃 Şaka bir yana düşündüm, tek bir isim bulamadım. Çoğu arkadaşımdan farklı yönlerde ilham aldığıma inanıyorum. İyi ki varlar, hayat onlarla güzel...

12-Aslında hiç alakamız yok dedirten bir arkadaş:

İşte bu mevcut. Onunla tanıştığımda Antalya'ya yeni gelmiştim, ev bile bulamamıştık. Ben nereye gitsem evleri kurutuyorum arkadaşlar. Denizli'de günlerce gezip uygun bir ev bulamamış, arkadaşın annesinin ayarladığı, sahibi evinden, evi sahibinden kötü, bir kenar mahallenin daracık sokağındaki saçma sapan bir eve mahkum olmuştuk. Antalya'da ise bir hafta sokak sokak dolaşıp resmen ayakkabımın altını delmiş, yine bulamamıştık. Üstelik taşınmamız gerekiyordu, eşyaları bir depoya yığıp kayınvalidemin evinin bir odasına idareten yerleşmiştik. Üstelik bebek bekliyordum, üstelik göreve başladığım okul felaket durumdaydı, son derece düzenli ve disiplinli bir liseden, idaresi ayrı, öğretmeni ayrı, öğrencisi ayrı tuhaflıkta bir okula naklolmuştum. 12 Eylül'e çeyrek vardı, her gün girdiğimiz dersten "Boykot var!" nidasıyla geri çıkarılıyor, benim ocak ayında çoktan okutup bitirdiğim konulara bile henüz gelinmemiş oluyor, idareciler odalarının kapısını kapatıp hiçbir şeyle ilgilenmiyor, öğrenciler başıboş, güya ders yapıyorduk. Birkaç kafa dengi arkadaşla okulun kapanmasını bekliyorduk açıkçası. Fena halde uyum güçlüğü çekmekte idim, hormonlarım isyanda, özel alanım yok, dertleşeceğim bir Allah kulu mevcut değildi. D'yi daha önce de gördüm öğretmenler odasında ama onu hep kucağında kırmızı puantiyeli askılı elbise giymiş altı aylık bir bebekle okulun kapısının önünde, ince uzun gövdesiyle hatırlarım. 3 ay sonra benim de kucağıma başka bir bebek gelecekti ve bu süreçte en yakın desteğim D olacaktı. Ne ara yakınlaştık, ne ara yıllardır tanışıyormuş moduna  geçtik silinmiş gitmiş, sanki doğduğumuz günden beri arkadaştık. Sakin, ölçülü, gereksiz konuşmayan ama sevdiği insana sonuna kadar destek olan biriydi. Ve galiba beni sevdi 😀 Tam zıt karakterini. Sürekli hareket halinde bir sosyal kelebek olan, konuşmaya bir başladı mı susmayan, yerine göre pot kırabilen beni 😀O benim sakin limanım, bense onu ihtiyaç halinde yanına alıp eğlenceli alemlere sürükleyen yandan çarklı gemi. Ne zaman dertlensem ona koşarım; dinler, karşı çıkmaz, eleştirmez, akıl vermez. Dinler ve birine içini dökmenin rahatlığını sunar insana. Verdiğin sırrı sonuna kadar saklayacağından emin olduğun insanlardandır. Her aradığında yanında bulursun. Birlikte büyüyen çocuklarımızın dertlerini, sevinçlerini paylaştığımız, birlikte yaptığımız her işten keyif aldığımız, birbirimizin kusurlarını hoş gördüğümüz zıt ama birbirini tamamlayan dostlarız biz, iyi ki var, dilerim hep hayatımda olur...

15 Haziran 2021 Salı

15 HAZİRAN (ARKADAŞLIK ÇELINCI 10 VE KALAY MALAY)

Kendimle gurur duyuyorum, çelıncı hazırlayan bile benim gibi görevlerini vaktinde yerine getiren, sadık bir çelınçcı değil. "Çelınççı" hoş laf yahu, "kalaycı" gibi 😀 Kalaycı deyince aklıma geldi, madem aklıma geldi yazmasam olmaz. Çocukluğumda mahalleye çok kalaycı gelirdi, malum o zamanlar çelik tencereler henüz piyasaya çıkmamış, tencere pazarlamacıları da okul okul, resmi daire daire gezmeye başlamamışlardı. Tencereler, tavalar, sahanlar genellikle bakırdı ve de belirli aralıklarla kalaylanması gerekirdi. Tabii alüminyumlar da vardı ama henüz eldeki bakırlar muhafaza edilmekteydi. 2-3 ayda bir şalvarını çekmiş, çemberini kafasına dolamış, üstünün başının karalığı kendiyle yarışan iki-üç Roman vatandaş "Kalayci geldi kalayciii" diye bağırarak gelir, evin önündeki arsaya yerleşir, kalaylanacak kapları beklemeye başlardı, biz çocuklara da seyirlik malzeme çıkardı. Sonra konu komşu tencereyi, tavayı kapar gelir, faaliyet başlardı. Ateş yakılır, kalay eritilir, tencereler nişadırla ovulur, ardından kalaylanır, rengi uçmuş bakırlar pırıl pırıl parlardı, bir nevi sihirdi adeta yaptıkları, büyülenmiş gibi nişadır ve kalay dumanı soluya soluya izlerdik. Zamanla alüminyum mutfak eşyaları arttı, bakırlar terkedildi, hatta tu kaka oldu, bazıları sattı, bizimkiler evin kömürlüğüne hapsedildi, sonra bir gece hırsız girdi, hepsini yüklendi gitti. Fazla üzülmedik zira cici çelik tencerelerimizi kullanmaya  başlamıştık. Yıllar geçti bakır tekrar gündeme geldi, annemin aklına vahlanmak o zaman geldi, lakin gitti gider koçum gibi tencereler 😀

Henüz birkaç bakır tenceremiz varken babam bir gün eve elinde ne idüğü belirsiz birtakım paketlerle geldi. Hepsini mutfağa zulalamak üzereyken anneme yakalandı. "Ne bunlar?", "Bir şey değil canım". "Nasıl bir şey değil ya, ne o kesekağıtlarındaki?" "Ya tencerelerin bazılarının kalayı gitmiş de kalaylayım dedim, burada kalaycıyı nerede bulacağız" (taşınmıştık bu arada ve bu semtte ne arsa, ne bahçe, ne de kalaycı vardı). "Adam sen delirdin mi? Sen kalaycı mısın, evde kalay mı yapılır, hayatta yaptırmam". "Yahu her şeye itiraz ediyorsun, mutfakta hallederim ben". Bu arada ben devreye giriyorum: "Baba hakikaten şaşırdın mı, evde kalay mı yapılır?" "Ne oldu, babanın kalaycı olması zoruna mı gitti?" "Ya baba sen kalaycı mısın da zoruma gitsin, olmayacak işe amin diyorsun da ondan itiraz ediyoruz". "Karışmayın siz". Annem bir şeye kızıp, itiraz edip sözünü dinletemediği zamanlardaki rutin tavrını takınarak hızlı adımlarla mutfağı terk etti, bu arada dudakları kıpraşıyordu, neler dediğini ben biliyorum, siz bilmeseniz de olur 😀 

Pazar günü geldi, babam kahvaltıyı zor etti, tüm itirazlarımızı kulak ardı edip mutfağa kalaycılık zanaatını icra etmek üzere tezgah açtı. Annem o kadar sinirliydi ki olup bitene şahit olmamak için bitişik komşu Kifolar'a gitti, "Hele gelesen de bi lehme kısır katem" demişti. Annem Kifo'nun vitrinindeki "Homini"ye baka baka kısır yesin (Homini Kifo'nun iri boy termosuna verdiği isimdi, hani şu üstten düğmesi olanlardın, basınca çay akıtanlardan. Kendisine beyaz tülden, büzgülü bir elbise dikmiş ve vitrinin en üstü rafına yerleştirmişti. Yani bir nevi gelin etmişti adını pek sevdiği "Humeyni"den esinlenerek koyduğu, dili dönmediği için "Homini" dediği termosu. Cinsiyet tutmuyordu gerçi ama idare edeceksiniz artık) babam icraata başlamıştı. Ben meraktan ara sıra mutfak kapısından kafayı uzatıyordum, babam ciddi çalışıyordu. Bir süre sonra değil mutfağa girmek, kapının yanına bile yanaşamaz oldum zira buram buram duman tütüyordu içerde. Tüp gazlı ocak harıl harıl yanıyor, babam nişadırla ovduğu  tencereyi kalaylamaya uğraşıyordu. Her şey olup bittiğinde geride alaca bulaca bir tencere, tamamı nişadır tozu ile kaplanmış bir ocak ve mutfak tezgahı, tarif edilemez pis bir koku, yerlere saçılmış kalay parçaları vardı. Annem eve geldiğinde yediği kısır neredeyse gözlerinden dışarı fırlayacaktı. "Yaptığın gibi temizle" diyerek sert adımlarla olay mahallini terk etmiş, aşağı yukarı 10 gün sürecek küslük için niyet eylemişti. Mutfak kapısına yaslanıp babamın yüzündeki yenilgiye bakarak, "Biz sana dememiş miydik, olacak iş miydi bu baba?" dediğimde hüzünlü hüzünlü bakıp şu cevabı verdi: "Bu da bir tecrübedir, anladım ki şu dünyada beceremeyeceğim tek iş kalaycılıkmış".

Görsel: Buradan

Gelelim çelıncımızın 10. sorusuna:

Hayat üzerine konuşmaktan zevk alınan bir arkadaş:

Yok öyle biri, ben de yokum, hayat üzerine konuşmaktan çoktan vazgeçtim. Gelene buyur deyip yaşıyoruz. Biz konuşsak da hayat bizi dinlemiyor, en iyisi serbest stil takılmak. Haydi kalın sağlıcakla, siz siz olun mutfakta kalay yapmayın...


14 Haziran 2021 Pazartesi

14 HAZİRAN (ARKADAŞLI ÇELINÇ 8-9)

Hafta sonu kış modunda geçip gitti. Bunca senedir her yaz başı Ankara'ya gelirim, sadece 2016 yılıydı sanırım Mayıs ve Haziran'ı sıcak geçirdim. Onun dışındaki yıllarda Antalya'da çıkarıp attığım fanilayı ve çorabı üstüme geçirdiğim gibi kazak giyip yorganla yattığım da vakidir, tıpkı şimdilerde olduğu gibi. Geçtim üşümeyi o bulanık, bulutlu ve yağmurlu hava zaten pek yukarılarda olmayan ruh halimi iyice dibe indiriyor. Ne diyeyim, bu da geçer ya-hu!

Çelıncımıza verdiğimiz hafta sonu arasından sonra 8. ve 9. soruları birlikte cevaplamak istiyorum, zira ikisinin de öznesi aynı kişi:

8-Birlikte yol yapılacak bir arkadaş:

9-Unutulmayacak bir anıya ortak olmuş arkadaş: 

Ş. (Bu başka bir Ş) ile tanıştığımızda lise 1. sınıftaydık. Çok yakın bir arkadaşımızla aynı sırada oturunca otomatikman onunla da yakınlaştık. Biz üçümüz, B., S. ve ben her teneffüs çılgınlar gibi koridorlarda koşar, ihtiyacımız olsa da olmasa da WC ziyaretleri yapar, merdivenlerden patır kütür iner, kantine koşturup derse son anda yetişirken Ş bir sonraki dersin kitabını açar, sakin sakin ders çalışırdı. Bu yüzden bazen ısrarlarımıza, bazen dalga geçmelerimize konu olur ama hiç aldırmazdı. Bir kere olsun bizimle teneffüslerde coştuğunu görmedim. Zıt kutuplar birbirini çeker ya, onun sakinliğine, saçma sapan koşturacağına ders çalışmayı tercih edişine, bizim sınıftaki azgınlıklarımıza yüzünde bir gülümseme ile seyirci kalışına, benim bir şeylere geç kalıyormuşçasına telaşlı hallerime karşılık onun ağır yapısına rağmen yıl sonuna geldiğimizde bugünkü deyimle kanka olmuştuk (o zaman böyle bir kelimeyi duymamıştık bile :). Lise 2'de arkadaşlığımız iyice pekişmiş, birbirimizin evlerine gidip gelmeye, ailelerimizi tanımaya, birlikte okul dışında da bir şeyler yapmaya başlamıştık ki subay olan babasının tayini çıktı, memleketlerine, yani Antalya'ya taşındılar. Lise son sınıfı ayrı şehirlerde okuduk, yokluğuna çok üzülüyordum, birbirimize uzun mektuplar yazıyorduk-daha çok ben yazıyordum, o benim kadar sabırlı değildi yazma konusunda-kısacası bağlantımız kopmadan devam ediyordu. Zaten üniversiteye hazırlık telaşı aklımızı başımızdan almış, ders dışında başka konulara yoğunlaşamaz olmuştuk. O yıl sorular çalındı, daha doğrusu İstanbul'da bir dershane öğrencilerine bir şekilde temin ettiği soruları verdi ve anlaşılınca kıyamet koptu. O zamanlar böyle şeyler çok tepki toplardı. Eylül ayında tekrar girdik sınava, belki de ağustos sonuydu, geçmiş zaman unuttum ama öncesinde öğretmen yetiştiren eğitim enstitülerinin ve yüksek okulların sınavlarına da girmiştik, ayrı yapılırdı onlar, sanırım ÖSYM oluşmadan önceki son kuşak bizdik. Sınavları ayrı yapılan bu okulların açılışları da diğer fakültelerden epey önce olurdu. Ben bir yüksek okulu kazanmış ve hakkımı kaybetmeyeyim diye devam etmeye başlamıştım, bir yandan da fakülte fakülte gezip puanımın tuttuğu yerlere ön kayıt yaptırıyordum. Bir hafta kadar devam ettiğim okulu sevmemiştim, sınıfta biri iki yıllık olmak üzere iki kızdık ve çoğu taşralı bir erkek kalabalığının içinde kaybolmuştuk. İkinci haftanın başında sınıfa girip yerime oturduğumda ön sırada yeni bir kız öğrenci fark ettim, etrafı kalabalık bir grupla çevriliydi. "Yaşasın bir kız daha gelmiş sınıfa" diye sevinirken saçlar tanıdık geldi. Yerimden kalktım, etrafındakileri aralayıp omzuna dokundum, evet o Ş idi, benim kankam 😃 Cep telefonunu bırak evlerde telefonun olmadığı, haberleşmenin mektupla sağlanabildiği ortamda ne yaptığımızı birbirimize söyleyecek fırsatımız olmamıştı. O andan itibaren okul gözüme güzel görünmeye başladı, zira en yakın arkadaşımla aynı sınıftaydık. Aynı durum onun için de söz konusuydu haliyle ve gençliğin verdiği umursamazlık ve ataletle biz puan kovalamayı falan bıraktık, kaldık o okulda, kalmaz olaydık...

Buradan itibaren 9. soru devreye girer. 12 Eylül adım adım yaklaşmakta idi, hükümetler kurulup kurulup bozuluyor, cumhurbaşkanı bir türlü seçilemiyor, sağ-sol çatışmaları son hızıyla devam ediyor, memleket kutuplara ayrılmış, ortalık kan gölü. Üçüncü sınıfa başladığımız yıl her şey bir anda tepetaklak oldu. Okul felaketti, kavgalar, tehditler, boykotlar, zoraki para toplamalar, son olarak kantinde dövülerek öldürülen bir arkadaşımız. Okul hayatı kesintiye uğradı, diğer çoğu okul gibi. O kadar korkutucu anlar yaşadık ki, dayak yemekten son anda kurtulduğumuz, tehdit edildiğimiz, alay edildiğimiz, dosyalarımızın yakıldığı zamanlar oldu. Bütün bunları birlikte göğüsledik. Tek başına becerebilir miydik bilmiyorum. Ş benim kişisel tarihimin eşlikçisi gibidir. Hatırlamak istemediğimiz o yılları hala çok fazla konuşmayız. Bir şekilde okul bitti ama biz de tam anlamıyla bitmiş durumdaydık. Anıların hepsi tatlı olmuyor maalesef, bu tatsız anıların eşlikçisi de sevgili Ş'dir.

Okul bitti ama bizim bağımız kopmadı. Ben akabinde nişanlandım ve tayin istedik. Denizli'ye çıktı tayinimiz, Ş de tayinini Denizli'ye istedi. Biz Denizli'de de aynı okulda çalıştık. Her taraftan rüzgar alan minik bir teras dairesinde otururdu, kışın gaz sobası rüzgardan yanmaz, bize gelir, bizim sürekli tüten ve akıtan kömür sobasının dibindeki koltuğa oturur, ısınırdı. Hepimiz hayat acemisi ama bir o kadar da hayat heveslisi, hiç unutamayacağım güzel günler yaşadık o çirkin şehirde, daha da çirkin o evde. Sonra biz Antalya'ya tayin olduk, iki yıl sonra Ş de Antalya'daydı. Yine aynı okullarda çalıştık, bizimki arkadaşlıktan çıkıp bir nevi kardeşliğe dönüşmüştü. Benden bir yıl önce emekliye ayrıldı, ardından ben, geçen yıl birimizin anneanne, birimizin babaanne olması da kaderin güzel bir tecellisi olsa gerek. 

Bu nalet pandemi gelmeden önce lise arkadaşlarımızla yaşadığımız buluşmalarda en şahane yol arkadaşımdı. Tüm yolculuklarımız eğlenceli, birlikte yapılan yollar çabuk bitiyor. Dilerim en kısa zamanda tekrar başlar buluşmalar, yolculuklar. Hayat yolculuğunuza eşlik eden arkadaşlarınız çok ve iyi insanlar olsun...


Görsel: Buradan

11 Haziran 2021 Cuma

11 HAZİRAN (ARKADAŞLI ÇELİNÇ 7)

Yeni adaptörüm henüz teşrif etmedi, Acil Durum Kiti oğlumun getirdiği bir yedekle açtım interneti. Merkür bu defa beni fena çarptı. Neyse çarpılmış bir vaziyette çelınca devam ediyorum. Geldik 7. soruya:

7- Dans edilecek bir arkadaş:

Şu an en son ne zaman dans ettiğimi hatırlamaya çalışıyorum ama hatırlayamıyorum, çook uzun zaman oldu. Zaten şu an dans edecek olsam ayaklarım birbirine dolaşır, sevmem de pek üstelik ne yalan söyleyeyim. Ama "Angara'nın Bağları"na, "Misket"e, "Fidayda"ya falan dayanamam atarım piste kendimi, daha doğrusu atardım, Cevriye ile Tevriye'den önce. Danstan sayılırsa bu konuda şahane bir arkadaşım var, yanımda o olmazsa pek neşelenemiyorum ama varsa tutmayın bizi. 

Ş. ile ilkokul, ortaokul, lise ve üniversiteyi bir yıl arayla aynı okullarda okumuşuz. Bu kadarla kalsa iyi, aynı semtte, aynı mahallede, bir sokak arayla oturmuşuz yıllarca, evlerimizin arası 50 metre ancak gelir. Mahallede kim varsa ortak tanıdık, gel gör ki biz birbirimizi tanımadan büyümüşüz. 

Bundan epey bir zaman önce, daha hepimiz çiçeği burnunda öğretmenken bir gün Öğretmenler Odası'nın kapısı açıldı. İçeriye kocaman gülüşlü, üç kişiye yetecek kadar gür ve lüleli saçlı, esmer bir kadın rüzgar gibi eserek girdi. İlk dikkatimi çeken paltosu oldu, anneannemin pek hoşuma giden kadifemsi kumaştan paltosuna benzer şeydi, algıda seçicilik. Hepimizi yıllardır tanıyormuş gibi içten selamlar vererek yanımıza oturdu. Yeni tayin bir öğretmendi, bebek bekliyordu ve okulun çok yakınında oturuyordu. Sonra sorulan sorulara karşılık olarak beni can evimden vuran bir şey söyledi, "Erzurumluyuz ama Ankara'da büyüdüm ben, Yenimahalle'de". Antenlerim aniden titremeye başladı ve hemen yılları, yerleri soruşturmaya başladım, sonra yukarıda yazdığım komik durumu keşfettik, ikimiz de kahkahalarla gülmeye başladık bunca yıl birbirimizi es geçip burada karşılaşmamıza, o kahkahalar bir araya geldik mi hala tam gaz devam eder. 

O ilk günden bu yana Ş. benim en iyi arkadaşlarımdan biri oldu, en çok güldüğüm, en çok eğlendiğim, omzunda en çok ağladığım, en şahane dedikoduları yaptığım. Aynı arka plana sahip olmanın getirdiği bir benzerlik hali var, Yenimahalle'de, o mahalle kültürüyle, orta sınıf insanlar arasında büyümüş olmanın getirdiği bir uyum hali. Yıllar içinde çocuklarımızı birlikte büyüttük, mezuniyetlerine, evliliklerine, anne-baba oluşlarına şahit olduk, okul yılları bitti, emekli olduk ama biz bir türlü büyüyemedik. Ne zaman bir araya gelsek çocuklaştık. Hele ki bir eğlence söz konusu ise ve Ş. ile ben yanyana oturuyorsak. En köhne mekanda, en kötü yemeklerde bile kahkahalarla gülüp eğlenmenin dibine vurduk. Dans edilecek arkadaşım da Ş. dir benim, bir yandan oynar, bir yandan çevremizde oynayanları keseriz. Sonra o kadar güleriz ki oynamaktan değil, gülmekten yoruluruz. Bir yudum alkol almadığımız halde ikimizin eğlenmesine bakan bizi bir büyüğü devirmiş sanır. Ah şu pandemi bitse de o güzel günlere geri dönsek, tüm eğlenemediklerimizin acısını çıkarsak...


Görsel: Buradan

10 Haziran 2021 Perşembe

10 HAZİRAN (ARKADAŞLI ÇELINÇ 5-6)

Sabah kalktım, bilgisayarı açtım, baktım "İnternetiniz sizlere ömür" diyor, "Aaa başlarım internetine yahu, daha evvelsi gün yeni modem aldık, neyin nesi bu?" Merkür retrosu mu var astrolog arkadaşlar, bir el atıverin bakayım. Neyse acil yardım kitini aradım, o da şaştı. "Adaptörden olabilir, başka bir adaptör bul, onunla dene" dedi. Evde iki adaptör bulabildim, ikisinin de voltu yetersiz. Neyse uydu antenininki uyumlu imiş, denedik çalıştı, anladık ki bu defa adaptör cortlamış ama sıktınız artık, yarın hangi konuda arıza vermeyi düşünüyorsunuz sayın internet? Neyse şu anda geçici olarak ödünç adaptörü kullanarak açtım interneti bari yazımı yazayım, sonra iade ederim TV komşuya dedim. Yeni bir adaptör için de sipariş verdim, kargocular bana küfrediyor kesin. 

Çelincımızın 5. ve 6. maddelerini birlikte cevaplamaya karar verdim, birincisi biraz olasılıksız bir durum ama bakalım neymiş:

5- Bir suça karışılacaksa aranan arkadaş:

Arkadaşım ikinci aşısını bile iki ay önce olmuş bir insan evladını bu saatten sonra niye suça karıştırıyorsunuz, edebimle oturayım evimde. Suça karışmak gerekirse bünyede mecburen iştirak edecek iki arkadaş var zaten, Cevriye ve Tevriye. Kendileri bizatihi baş suçlu, hiç tereddüt etmezler valla 😃

6-Tatil için en iyi arkadaş:

Bu soruda izninizle kardeşimi arkadaş kontenjanına dahil edeceğim, esasen kendisi en iyi arkadaşımdır zaten. Ve tatile onsuz gitmeyi aklımdan bile geçirmem, tatil demeyeceğim aslında, benim tatil kavramım gezmektir, öyle sahilde saatlerce güneşte yatıp, denize cuplama olayı bana ters. Hem yaşadığım yerde yürüme mesafesinde koca Konyaaltı Plajı, ne işim var denizli-güneşli tatilde. O yüzden bunu gezi-seyahat olarak algılıyorum. Emekli bir insan olarak ebedi tatildeyim ben. 

Kardeşimle pandemi öncesi, yazları Ankara'ya geldiğimde geleneksel seyahat planımızı yaparız, hatta bazen önceden yaparız. Genelde 3-5 günlük şehir gezileri ve YHT ile günübirlik geziler olur bunlar. Biletleri ayarlamak, gideceğimiz yerdeki gezilecek mekanları, yemek yenilecek yerleri araştırmak benim görevim. Yol azığını kardeşim yapar. Sonra otobüse ya da trene atlar aman ne güzel bir yolculuk yaparız. Kardeşim beni sabahın köründe dürtüp güne başlatır, bütün gün tabanlarımız şişene kadar gezip yorgunluktan pert yatağa atarız kendimizi, bu defa da yorgunluktan uyuyamayız. Ben uyuyamadıkça yatakta dönerim, kardeşim bana çemkirir "dönüp durma" diye. 4 gün hiç uyumadan gezdiğimizi hatırlıyorum. Kaldığımız kısa süre içinde bir yıllık kahkaha biriktirir, en ücra sokaklara dalar, yüzlerce fotoğraf, onlarca selfie çekeriz. Durmadan tuvalet arar, iyi diye restoranlara girip, ne biçim yemeklerdi diye çıkarız. Müzelerin satış mağazalarını talan eder, üstünde "Falanca Belediye" yazan banklarda, şehrin adını taşıyan koca harflerde mutlaka poz veririz. Bursa'da en berbat İskender'i, Hatay'da en çirkin künefeyi, Niğde'de en sulu Niğde tavayı yemeyi başarır, üstüne de bir ton güleriz. Ben "dizim" diye sızlanırım, o "açım" diye söylenir ama hep birbirimizin nazını çekeriz. Birimizden birimiz mutlaka bağırsaklarını bozmayı başarır, diğerimiz ona "Yine mi?" diye kızar 😃 "Ben ödeyeceğim" kavgaları yaparız. Kısacası hiçbir yolculuk onunla olan kadar beni tatmin ve mutlu edemez. Dilerim bu pandemi tez biter, biz de seyahatlerimize geri döneriz. 

Görsel: Buradan

9 Haziran 2021 Çarşamba

9 HAZİRAN (ARKADAŞLI ÇELINÇ 4)

Bir güneş, bir bulut devam ediyoruz Ankara havalarına. Millet Antalya'da denize giriyor, biz burada yorganla yatıyoruz. Doğrusu sıktı artık, evden dışarı çıkmasam da pencereden, balkondan güneş görmek istiyor gönül, sonuçta güneş ışığıyla şarjolangillerdenim. 

Çelıncımıza devam edecek olursak:

4- Bir şarkı ile hatırladığınız arkadaş:

Babil Kulesi sitemizde anneannemden ayrılıp ilk bloktan üçüncü bloğa, kiraya taşınmıştık çekirdek aile olarak. Haliyle arkadaş sayım katmerlenmişti. Her yaşa yetecek çocuk ve genç popülasyonu mevcuttu sitede. Biz bir grup ergen kız, özellikle yazları her gün buluşup muhabbet ediyorduk. Hülya ve Handan üst katımızda oturuyorlardı. Biriyle yaşıttım, Hülya 2 yaş büyüktü bizden. Adı gibi hülyalıydı, ince, uzun, kumral, hoş bir kızdı. Uzun saçlarını kimi zaman omuzlarına döker, kimi zaman iki örgü halinde örüp o yıllarda pek moda olan papatya şeklindeki kocaman plastik bir tokalarla tuttururdu. Başkaları da vardı tabii ki, Sema, Serap, Filiz, Vildan, kocaman bir ekiptik. En büyük zevkimiz de toplaşıp şarkı söylemekti. Şimdikiler gibi disko, bar, cafe kültürümüz yoktu, zaten oralara gitmek zinhar aile kızlarına yakışmazdı. Bizim mekanımız bloğun yan bahçesine bakan kömürlük penceresinin denizliği idi. "Kömürlük Cafe-Bar", kulağa fena gelmiyor 😃 Binanın o yüzü kördü, haliyle pencereden dikizlenmek, dinlenmek gibi bir sıkıntımız da olmazdı, kafamıza göre takılır, konuşurduk. Hülya'nın sesi pek güzeldi, en çok o söylerdi. Genel müzikal beğenimiz Türk Sanat Müziği üzerine idi, çok klasik bir ekiptik. Bazen türküler de girerdi repertuarımıza. En çok da Hülya'nın yanık yanık söylediği "Hozalı Gelin"


Biz böyle Türk Sanat Müziği, Türkü Türkü Türkiyem falan takılırken siteye Tülinler taşındı. Esmer teninde yeşil yeşil parlayan gözleriyle hem çok güzel, hem de cin gibi bir kızdı. O da Hülya gibi bizden bir-iki yaş büyüktü ve anlaşıldı ki bizim kadar saf mahalle bebesi değildi. Çok geçmeden aramıza dahil oluverdi. Yine böyle Kömürlük Cafe-Bar (!) da takılıp şarkı- türkü söylerken dayanamadı: "Yeter be" dedi, "Ne bu, nenem misiniz? Hep şarkı, hep türkü, hiç aranjman bilmez misiniz siz?". Ardından da başladı: "Atlı karınca dönüyor dönüyor..."


Tülin ile hayatımıza hafif müzik de girmiş oldu. Şimdi ne zaman "Hozalı Gelin" türküsünü dinlesem (ki artık pek de çalınmıyor) örgülü saçlarındaki kocaman papatya tokalarıyla Hülya'yı, "Atlı Karınca"yı duyarsam da Tülin'i anarım. İkisini de uzun yıllardır görmedim, haber de almadım...

8 Haziran 2021 Salı

8 HAZİRAN (ARKADAŞLI ÇELINÇ 3)

Üçüncü sorumuz şöyle efenim:

3- Bir arkadaş grubu ile bir anı:

Liseyi kız lisesinde okudum ben, yatılı bölümü de vardı. Ben gündüzlüydüm ama karma sınıflardık. İtiraf edeyim yatılı grubu bizden daha çalışkan, daha ataktı. Hocalarımız da çoğunlukla kırk yaş üstü kadınlardı. Bir kısmı anlayışlı, bir kısmı çok sert, bir kısmı da ders konusunda çok yetersizdi. Bunlardan biri tarih öğretmenimizdi. İki, belki de üç yıl boyunca tarih dersimize girdi, ağzından tarihle ilgili tek bir sözcük duymadım. Sınıfa girer, "Günaydın" der, doğruca kürsüye yönelip oturur ve bir daha asla kalkmazdı. Sonra yoklamayı yapar ve arkasına yaslanıp "Kim anlatmak istiyor konuyu?" diye sorardı. Dinlemediği için de havaya onlarca parmak kalkar, işaret edilen ayağa kalkıp kitaba baka baka konuyu okur ve yerine otururdu. Tüm tarih derslerimiz böyle geçti, yazılı sınavlarda bile kalkmadı yerinden, o derece yani.

Oldukça kısa boylu, balık etinde, hoş bir kadındı. Sürekli mini etek giyerdi. Ayakta görebildiğimiz kısıtlı birkaç dakikadan sonra kendini kürsünün arkasına gizlerdi. Başta yatılılar olmak üzere sınıf onun bu derse katkısı olmayan halinden bezmişti, bir oyun oynamaya karar verildi. Kürsü dediğimiz öğretmen masasını bilirsiniz, çoğunlukla üç yanı kapalı, ahşap bir masadır. Bizim kızlar tarih hocası derse gelmeden kürsünün ön kapağını söküp sakladılar. Oturan kişi tüm görüşlere açık hale gelecekti haliyle, hele de bu durumu bilmiyorsa vay haline. Neyse hoca sınıfa girdi, rutini üzere "Günaydın" deyip kürsüye yöneldi ve oturdu. Etek mini, rahatlık son kertede. Manzarayı tahmin edin.  "Kim anlatacak?" faslı başladı ama kalkan gülmekten anlatamıyor, "Niye gülüyorsunuz?" diyor, bir cevap alamıyor. Böyle böyle dersin sonu geldi, zil çalmasına 1-2 dakika kala bir parmak kalktı: "Hocam" dedi. "Çatlamış da tamir etmek için kürsünün ön kapağını çıkardılar".

Hoca yıl sonuna kadar küstü sınıfa, çiçek miçek gönlü zor alındı diploma zamanı. Şimdi düşünüyorum da çok haince bir şaka ama kardeşim bir kere bile kalkıp sınıfta dolaşılmaz mı, bir kere bile ders anlatılmaz mı? Böyle öğretmenlik mi olur? Bu olay öyle zihnime yer etti ki öğretmen olduktan sonra ne zaman kürsüye otursam ayağımı uzatıp kürsü kapağına vurarak kapalı olduğunu teyit ederdim. Malum bizim zamanımızda pantolon giymek yasaktı, o rahatlığı emekli olmadan iki yıl önce elde edebildik ancak. 

Görsel: Buradan