.

.
.

5 Eylül 2026 Cumartesi

ANKARA/EYLÜL-AĞUSTOS DÖKÜMÜ

Bir süredir ay dökümleri yapmaktan vaz geçmiştim ama geçenlerde bir takipçim neden yapmadığımı sorunca haydi dedim yeniden başlayayım. Gerçi yaz ve Ankara olunca okumak dışında fazla kültürel ve sosyal aktivite olmuyor ama yine de olan biteni derleyip toplayayım. Kitaplarla başlayalım:

Ağustos ayı uzun süredir kesat giden okuma macerama bereket getirdi. 15 kitapla bitirdim ayı ve birkaçı dışında hepsini çok severek okudum. Özellikle okuyun diyeceklerim arasında "Arkadaşlarım", "Muhabbet", "Irmina" (bu bir grafik roman), "Rüzgar Adımı Biliyor", "Sevgi ve Özlemle" ve "İsimler" başta geliyor. Bunların hepsi hakkında Goodreads'da yorum yaptım. "Mavi Sakalın Şatosu" bir polisiyenin 3. kitabı, diğerlerini Temmuz ayında okumuştum. Özellikle 1. kitabı öneririm: "Terra Alta". "Cehennem Sıcakları İçin Talimatlar", "17 Haziran", "Blankets", "Çocukluk Edebiyatı" da okuyun pişman olmazsınız diyeceğim kitaplar. "Ben Ruhi Bey Nasılım?" kitaplığımda bulunsun diye aldığım ve tekrar okuduğum bir Edip Cansever klasiği malum. "Adamın Oğlu" okunabilir ama şart değil, senarist-yazar Sadık Şendil'in yaşam öyküsü yazım olarak tatsız ama öznenin kendisi ilginç bir insan. Zinhar okumayın diyeceğim kitapsa "Veda Temizliği", evdeki fazlalıklardan kurtulmayı bu kitabı okumadan da başarabilirsiniz 😂

Storytel dinlemelerime gelince, iki uzun kitaba niyet ettim Ağustos ayında, biri son zamanlarda çok konuşulan "Tereyağı", diğeri ise "Oblomov".


Asako Yuzuki'nin "Tereyağı"nı Defne Günay seslendirmiş. Uzakdoğu edebiyatına biraz mesafeliyim ben, nedense tekinsiz geliyor. Tereyağı'nı o kadar uzatmışlar ki dinlemekten sıkıldım, üstelik sevmedim de, biraz iştahım kabardı o kadar, edebiyatına olduğu kadar mutfağına da uzak olsam da o kadar çok yemek ismi ve tarifi geçti ki acıktım. 

"Oblomov"a gelince, bilmeyen yoktur, yıllar önce kısaltılmış baskısını okumuş, çocukken de bir radyo programında dinlemiştim. Şu zamanki aklımla bir kez daha tekrarlamak istedim. 20 saatlik kitabı Uygar Özçelik oldukça iyi seslendirmiş. Sanırım Ağustosta başladığım kitap ancak Eylül sonu bitecek. 


Kitap sayısı artınca izleme sayısı azaldı haliyle, ancak dört film izleyebildim. İlk ikisi Ferzan Özpetek'in izlemediğim son iki filmi idi. İkisini de sevdim ama özellikle "Elmaslar" kadın dayanışmasını konu aldığı için çok hoşuma gitti. 

Geçen yıl Maria Callas'in yaşam öyküsünü okumuştum, filmin kitaptan uyarlandığını sanıyordum ama değilmiş. Sopranonun hezeyanları ana konu idi, hiç sevmedim. Filmin tek dişe dokunur yanı Onassis'i şahane canlandıran Haluk Bilginer oldu. 

"Rosebush Prunning/Gül Budama" ise korkunçtu. Şöyle söyleyeyim eğer "Köpek Dişi"ni izlediyseniz onun bir beden küçüğünü izleyeceğinizi bilerek başlayın. Zaten senaristleri aynı imiş. Bu kadar hastalıklı ve sapkın bir aile ancak filmlerde bulunur diyeceğim ama bizim de Palu ailemiz var malum 😂

Uzun zamandır dizi izlemiyordum. "Mezarlık"ın 3. sezonun geldiğini öğrenir öğrenmez başına oturdum ve 8 bölümü bitirene kadar kalkmadım. Kadın cinayetlerinin ve tacizin konu alındığı bölümü çok beğendim, zaten Birce Akalay'ı çok severim, Olgun Toker ise tam anlamıyla döktürmüştü. 

Eğer sayılırsa bir etkinliğim daha oldu, Çiko ile birlikte gittiğimiz çocuk operası "Mutlu Kasabası". Elbette ki bana hitap etmiyordu ama ekran bağımlılığını ele alan güzel bir konusu vardı:


Ve son olarak kahve içelim, güzelleşelim 😉

Blogspot izin verirse yeni yazılarda görüşmek dileğiyle...

2 Eylül 2026 Çarşamba

ANKARA/EYLÜL-GÜNÜBİRLİK ESKİŞEHİR

Eskişehir YHT faaliyete geçtiğinden bu yana hemen her yaz atlayıp günübirlik gittiğimiz, çok sevdiğimiz bir şehir, pandemide ara versek de pandemi sonrası tekrar başlamıştık. Ama geçen yıl gidememiştik çeşitli nedenlerle. Eylül ayını Eskişehir'le açalım dedik ve dün bütün günü orada geçirdik. Aslında gezip görmediğimiz yeri kalmadı ama her gidişimizde ilk kez gitmiş gibi heyecanlanıyor ve gezmelere doyamıyoruz. Dün sabah saatlerinde bindiğimiz tren bizi 10.00 civarı Eskişehir istasyonunda indirdi. İki yıldır görmediğimiz ve biraz köhneleşmiş bıraktığımız Nasreddin Hoca aklanmış, paklanmış, renklenmiş ve tazelenmiş olarak "Hoşgeldiniz" dedi:

İlgimizi çeken diğer bir şey de bunca gidiş dönüşümüzde dikkatimizden kaçan, istasyon bahçesindeki at kestanesi ağacı oldu. O kadar devasa boyutlara ulaşmış ki tırmansak aya ulaşabilirmişiz gibi geldi 😂

Uzun at kestanesini arkada bırakıp o kadar uzun olmayan at kestanelerinin gölgelediği yoldan Porsuk kıyısına ulaştık. Daha birkaç adım atmıştık ki kız kardeşin meraklı gözleri küçük bir kulübeyi fark etti. Bir kendin çek fotoğraf kulübesiydi burası. Ablası da kendi gibi fotoğraf meraklısı olduğu için daldık içeri, bir süre banknotumuzu kabul ettirmeye uğraştıysak da sonunda başardık ama sonuç beklediğimiz kadar başarılı olmadı, ilk pozda perdeyi kapamayı unutmuşuz ışık patladı, ikincide ben uyudum, üçüncü de başka yöne baktık derken 4 pozluk siyah-beyaz şerit elimize geldi. Epeyce gülüp ayraç olarak kullanmaya karar verdik.

Porsuk boyunca defalarca gördüğümüz evlere, bahçelere, köprülere ilk kez görüyormuş gibi bakarak ilerledik ve her seferinde ilk uğrak yerimiz olan Adımlar Kitap-Cafe'ye ulaştık. Porsuğa, gondollara, teknelere bakarak kahvelerimizi içtik:


Sonra içeri girip biraz kitapları karıştırdık, kız kardeş bana koleksiyonum için "Küçük Kadınlar"ın çocuklar için yeni bir baskısını aldı. Küçük kadınların evdeki sayıları giderek artıyor. 

Sırada Odunpazarı vardı haliyle, yola revan olduk. Semtin girişindeki parkın sarmaşıklarla kaplı geçidinden geçerken aklımda iki yıl önceki seyyar tespihçi vardı. Kız kardeş o zaman andız tohumundan yapılmış, bordo renkli küçük bir tespih almıştı, niyetim aynı kişi duruyorsa bir tane de kendime edinmekti, zira tespihçinin söylediği şehir efsanesi değilse el uyuşmalarına iyi geliyormuş. Ve bingo, tespihçimiz bıraktığımız yerde duruyordu, sadece sakalları biraz daha uzamıştı. Kendime siyaha yakın bordo renge boyanmış andız tohumu bir tespih alıp yapımcısını da fotoğraflayıverdim iznini alarak:

Sinirlendikçe "Ya sabır" da çekerim artık 😂

Odunpazarı bildiğimiz Odunpazarı idi, tek değişiklik OMM'nin biraz ilerisine saçma sapan bir şekilde Camondo Merdivenleri'nin kötü bir kopyasının yapılmış olmasıydı, amaç neydi bilemedim. 

Protezlerimi kızdırmak uğruna merdivenleri tırmandık ve OMM'da doğru yola koyulduk. Yolda bir ailenin toplu fotosunu çekerek sevap kazandık ve üç kere gezdiğimiz OMM'un bu kez yalnızca satış mağazasına uğradık. Müze satış mağazalarını çok severiz kardeşler olarak. Beleş girdiğimiz satış mağazasından en sevdiğim ressam Nuri İyem'in bir tablosunun kapak olduğu indirime girmiş bir defter, iki ayraç ve Çiko için boya kalemleri alarak müze girişinden daha pahalıya çıktık 😂

Öğlen olmuş ve acıkmıştık, Ayten Usta'ya yollandık ve tabii ki "Mutancana" yedik. Kendimiz saraylı olduğumuz ve Fatih burnu taşıdığımız için Fatih Sultan Mehmet'in en sevdiği saray yemeğini tercih etmemiz gayet normal idi 😂 Mutancana arpacık soğan, badem, kuru erik, kuru incir ve kuru üzümle pişirilmiş kuzu tandır oluyor ve kendisi zerdeçallı pilav ile servis ediliyor. Önden gelen ikramlıklar ve gayet büyük olan porsiyon nedeniyle fazlasıyla doyup tabakta bir miktar bırakmış da olabiliriz. Stajyer servis elemanımız Tuana'ya internetten yüksek puan verip çaylarımızı da içerek ayrıldık lokantadan. Fazla uzağa gitmedik, hemen yan taraftaki en sevdiğim tarz olan açık hava çay bahçesine geçtik, fıskiyeli havuzun yanı başındaki masaya konuşlanıp mutancanayı bastırmak için soda ve kahve içtik. 


Biraz dinlenince Kocam Bey'i fıskiyeye karşı otururken bırakıp hediyelik eşya mağazalarını denetlemeye gittik kız kardeşle. Cam biblo koleksiyonuma minik yeşil bir kuş ile küçücük bir arı, lületaşı grubuna ise bir Eskişehir evi eklendi. 



Yeterince fıskiye izlediğimize karar verince ayaklandık, biz parkın içinden geçerken tespihçi amcamız tezgahını topluyordu, bu kez farklı bir yerden gidelim dedik ve Hamamyolu'na saptık. Aman aman tüm Eskişehir sıcağa rağmen sokaklara dökülmüştü çoluk çocuk. Elimiz kolumuz torbalarla dolu, daha bir şey almayalım derken ilginç bir mağazanın önünde park ettik. Doğal taş üzerine bir sanat evi idi, önce kız kardeş daldı içeriye, ardından biz. Baktım bizim kız kendine bir ametist taş beğenmiş kolye için halka taktırıyor, e ben eksik mi kalayım, hemen bir tane de ben kaptım. Böylece ahir ömrümde bir ametist kolyem oldu, hemi de leylak gibi mosmor 😂 Bu kadar alışveriş yeter demiştik o yüzden aldığımız peynirlerden bahsetmeyeyim bari 😀

Tren vaktine kadar yine bir çay bahçesinde mola verdik, birkaç yıl önce, tam da 15 Temmuz günü gelmiştik yine Eskişehir'e, babam da vardı o zaman. Yorulunca onu bir çay bahçesine oturtup biz Balmumu Müzesi'ne gitmiştik. Çay Bahçesi Sağlık Müdürlüğü'nün önündeydi ve "Meslektaşlarının yeriymiş kendi mekanın gibi otur" demiştik. Aynı yere oturduk  ve babamı andık. Vakit yaklaşınca yine Porsuk boyunca yürüyüp istasyona ulaştık. Çok geçmeden trenimiz geldi ve Ankara'ya döndük. 



Teşekkürler Eskişehir, var biz yine gelmek...


27 Ağustos 2026 Perşembe

ANKARA/AĞUSTOS-SON HAFTA

Blogspot bizim posta servisine mi özendi nedir, bu aralar zaten çok seyrek yazabiliyorum, onu da saatler sonra yayınlıyor. Taşeron mu kullanıyor nedir? Ya da taşının bu muhitten demeye getiriyor, bilemedim valla ama kendisine sitemliyiz, sen bizim ilk göz ağrımızsın niye böyle yapıyorsun?

-Eteğimdeki taşları döktükten sonra gelelim günlerin nasıl geçtiğine, öncelikle sıcak geçiyor. Tabii bir bizimki değil herkesinki sıcak geçiyor. Normalde Ankara Ağustos sonunda hafiften sonbahar havasına girerdi ama bu sefer ağırdan alıyor. 

-Hafta başı kız kardeşle buluştuk. Yokuşta protezlerimi yormayım diye dolmuşa bindim, 5 lira zam gelmiş, hay bin kunduz 😃

-Caddemizin akasya ağaçları çiçek dökümüne başladılar, asfalta, kaldırımlara, rögarların içine, balkonlara ve hatta evlere bile kuruyan akasya çiçeklerinden bir halı serili.

-Oturmayı kararlaştırdığımız cafenin kapısında kocaman bir zincir asılıydı. Üzüntü ve muz kabuğu 😌 Haydi hatırlayın bu deyimi, yaşınız çıksın ortaya. Mecburen döndük kendini müze sanıp pazartesiyi tatil ilan eden cafenin kapısından. Hıh bize başka mekan mı yok, elli adım yürüdük gökten kahve düşenini bulduk.

-Eve dönerken uğradığım marketin et reyonundaki orta yaşlı görevli Bertolt Brecht'in adeta klonlanmış bir kopyasıydı, yuvarlak çerçeveli gözlüklerine kadar. 

-Dün akşam yemekte çok ağır misafirlerim vardı. İçlerinden bir tanesi ressamdı, burada oldukları sürece yaptığı resmi birkaç banknot sayarak satın aldım, şimdi başucumda asılı. Yatarken dereden aşağı yüzen kırmızı Japon balıklarını seyrediyorum 😂

-Kahküllerim aşırı uzadı, terle birbirine yapışıp Hitler'in kahkülüne benziyordu. Bugün kuaföre uğradım, hemen keser diye düşünmüştüm ama müşterisi vardı, beklememi söyledi, randevum var yarım saat sonra deyince saçını kestirmekte olan kibar hanım bana izin verdi, 5 dakikada şıkır şıkır hallettirip çıktım. Kuaföre borcumu sordum, dedi ki "Yoh Yoh!". İki gündür Esin Afşar şarkıları dilime dolandı. 

-Randevum Bilgeciğimin annesi Sevdacım'la idi, abone mekanımızda buluşup arpa suyu içtik, bol bol dedikodu yaptık, ruhumuz gıdalandı. 

-Sabah erkenden uyanıp uyku tutmayınca elimdeki kitabın son birkaç sayfasını bitirdim. Çok sevip etkilendiğim bir kitap oldu ama YKY'nin puntoları gözlerimin canına okudu. "Sevgi ve Özlemle"yi tavsiye ederim efem. Şu anda elimde Sadık Şendil'i konu alan bir biyografi var. Sadık Şendil tatlı, yetenekli ve mizah dalında usta bir insanmış ama kitabın yazarı için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Bu kadar kötü bir biyografi okumamıştım. 

-Ağustos'un son kitabı olarak bir tuğlaya başlıyorum yarın sabah, bana şans dileyin. "Ustaparmak" övgüler üstüne Nadir Kitap'tan getirttiğim, rafta keyfimi bekleyen bir kitaptı, daha fazla bekletmeyeyim dedim. 

-Bugünlük bu kadar, Blogspot'un gönlü ne zaman isterse o zaman okursunuz diyerek iyi akşamlar diliyorum...

23 Ağustos 2026 Pazar

ANKARA/AĞUSTOS-ANIMSAMALAR

Komşu ziyaretinden geldim, kapıyı falan da çalmadım. Ziyaretten haberi oldu mu bilmiyorum ama bıraktığım notu kapıdan aldığına göre artık haberdardır. Söz konusu komşu ile uzundur komşuyuz ve ayrıca hemşeri sayılırız. O Antalya'da büyüyüp başka şehirlere yelken açmış, ben tam tersi başka şehirlerde büyüyüp Antalya'da ulaşmışım olgunluk yıllarıma. Yüzyüze gelince de hemşeriliğe ilaveten dostluğu da büyütmüşüz. Tahmin etmişsinizdir kimden bahsettiğimi, Radyo Z elbette. Hep güzel yazar zaten de beni bugünkü yazısıyla 12 Eylül'e ışınladı. O henüz çocuk sayılırmış, bense epey gençtim. O olmayası tarihin öncesinde de çok çekmiştim okul yıllarında, yazıya dökmek istemediğim tatsız şeyler, geride kalan genç ölümler, olaylar, kavgalar, hatırlamak istemediğim bir sürü kötülük. Çok zor şartlarda biten okul sonrası bir şekilde tayin olup kapağı Denizli'ye atmışız. Hiç bilmediğim, görmediğim bir şehir. Uzun zaman sokakta herkesin yabancı olduğumu anlayıp bana baktığını düşünmüştüm. Hiç alışık olmadığım bir taşra hayatı, yabancısı olduğum insanlar, şiveler, adetler. Bir yandan da ilk kez kendine ait bir ev, yeni bir meslek, yeni arkadaşlar, yeni bir yaşam biçimi. Bir süre sonra öyle sevdim ki o çirkin şehri, bıraksalar ebediyen kalırdım ama şartlar Antalya'ya sürükledi bizi. 

Turizmin başkenti dediğimiz şehir 80 yılında güzel olmasına güzeldi de, Ankara'da, hatta Denizli'de bile kolaylıkla erişebileceğim şeyler burada bilinmiyordu, bulunmuyordu, yoktu. Yaş pasta deyince muzlu rulo, tost deyince yarım ekmek arası kaşar veriyorlardı. Şarküteri ürünü ara ki bulasın, boza da öyle. Bunları geçtik de okul berbat haldeydi. İdari personel rehavet içinde, dersler yapılmıyor, keyfi çatan öğrenci haydi boykot deyip basıp gidiyor, benim Denizli'deki son derece düzenli okulumda birinci dönemin başında okuttuğum konuya Nisan sonunda henüz gelinememiş bile, üstüne üstlük ev de bulamamışız, eşyaları depoya atıp kayınvalidenin bir odasına sıkışmışız. Ve ayrıca bebek bekliyorum. Ne kadar mutlu olduğumu tahmin edersiniz. Neyse sonunda ev bulundu, taşındık, tatil oldu, bebek beklenenden üç hafta önce geldi, hava Cehennem gibi sıcak, bebek sürekli ağlar, izin sürem doldu, okula gitmek gerekti ve bu arada kayınbiraderimin nişanlanası tuttu. Kız isteme töreni, derken nişan ve nişanın hemen ertesi başka şehirden gelen kız tarafının benim evde yemeğe alınması uygun görüldü. Devamlı zırlayan üç aylık bebekle kalabalık bir sofra hazırlandı, yendi içildi, ertesi günü damat tarafının kasabasının ziyaretine karar verildi, bir yığın bulaşık bana bırakıldı ve gece sona erdi. 

Sabahleyin İsmail'in sesiyle uyandım. İsmail kim derseniz anlatayım, içimde hala ince bir sızıdır. Hemen yanımızdaki apartmanın zemin katının bütün dairelerinde Batman'lı kalabalık bir aile oturuyordu. Hani hükümet gibi derler ya öyle bir iri yarı, otoriter anne, annenin yarısı kadar ve pek sözünün geçtiğini düşünmediğim bir baba ve biri hariç hepsi evli 12 yetişkin erkek evlat. Her bir odada biri karısıyla oturuyor. Odalardan birinde ise İsmail'in annesi oturuyor, o Antalyalı. İsmail'in babası ise yan oda ile değişimli olarak uğruyor. Yan odada adamın aslında ilk karısı var ama o imam nikahlı, İsmail'in annesi ise resmi. İşin esası apartmanın yapımında bu ailenin iş makineleri kullanılmış, Müteahhit de zemin daireleri para yerine onlara vermiş. İsmail'in babası bu arada mahalledeki bakkalın kızını gözüne kestirip nikahı basmış. Şimdi hangisi kuma hangisi değil, çözülemeyen bir durum mevcut. Sayılamayacak kadar çok çocuk var farklı yaşlarda, el yüz kirli sokakta oynuyorlar, arka bahçede beslenen birkaç koyun da var sayarsak, önlerine atılan karpuz kabuklarını çocuklarla paylaşıyorlar. Susayan çocuklar eve gitmeye üşenirse üst katlarda yıkanan balkonlardan akan suyla gideriyorlar susuzluklarını ama hepsi de sapasağlam. Ben içlerinden ikisiyle ahbaplık kurdum, biri büyükçe bir kız, adı Gurbet. Annesini kızdırdığını "Oy Gurbetiii" diye bağırışından anlıyorum ama çok sevimli bir çocuk, arada balkon altına geliyor, sohbet ediyoruz. İsmail ise has adamım. Pazar filelerimi taşıyor, odun aldıysak eve çıkarıyor, caddenin karşısında bir çiçekçi var, işe yaramayan çiçekleri attığında içlerinden taze olanları seçip kapıma getirip mahcup bir gülümsemeyle veriyor. Henüz 5 yaşında, üç yıl daha ömrü olduğunu o zamanlar bilmiyordum. Babasına zorla aldırdığı bisikletten daha hevesini alamadan bir arabanın çarpması sonucu öldüğünü öğrendiğimde günlerce ağladım. Kuş kadar bir şeydi, "Yenge" diyen sesi ve kara gözleri hala hayalimde. 

İsmail'in sesiyle uyandığım sabah 12 Eylül'müş meğer. "Sokağa çıkmayııın" diye bağırdığını balkona çıkınca anladım ama o henüz ne olduğunu anlamamıştı. TV'yi açtık, Hasan Mutlucan "Yine de Şahlanıyor Aman Kolbaşının Kır Atı"nı söylüyordu. Çok geçmedi Kolbaşı da çıktı ekranlara, malum nutkunu atınca Hasan Mutlucan'la yer değiştirdi. Gün boyu ikisi arasında gidip geldik, sokaklardaki anonsları dinledik, kamyonetle dağıtılan ekmeklerden edindik. Tabii dünürlerin de kasaba ziyaret planı suya düştü. Sonrası öncesinden de kötüydü. Güya anarşi bitmiş huzur gelmişti, aman ne huzur. Bizim kuşak ne zaman huzur gördü ki zaten. 

Evren Antalya'yı çok sevmişti sanırım, 12 Eylül'ü takip eden günlerde kaç kez gidip geldiyse biz de fareli köyün kavalcısı gibi yüzlerce öğrenciyi ardımıza takıp onu karşılamaya gittik Havaalanı yoluna. Henüz bakir oralar, çevre yolu, kaldırım yok, çocuklar yola çıkıyorlar, engellemek için yol kenarından yürüyüp güya bariyer oluşturuyoruz. Derken iki öğrenci gülerek geliyor, "Hocam hocam vali size dedi ki, hocanımlar tavuk gibi yolun ortasından yürüyorlar". Bize bunu diyen aynı vali, birkaç ay sonra açılan Fikret Mualla Retrospektif Sergisi'ne telgraf yollayıp ölmüş adama başarılarının devamını diliyor. Hangimiz tavuk bilemedim 😂

Ortam berbat, herkes gölgesinden korkuyor, kitaplar yok ediliyor falan, tatsız zamanlar. Ayrıca komik yasaklar var, mesela Öğretmenevleri'ne kot pantolon ve şortla girmek zinhar yasak. Öğretmenler önlük giyecek, kadın öğretmenlere de pantolon yasak, giymeyin yahu erkek misiniz? Bana tuhaf gelen bir yasak daha var ki hala akıl erdiremem ve ne yapacağımı tam bilemem. Dilekçelerde imzanın ismin altına değil de üstüne atılması. Yakınlarda dilekçe yazmadım, şimdilerde uygulama ne yönde acaba?

Bu günler de geçiyor, Kolbaşı ressamlığa başlıyor, kadın öğretmenler pantolon giyebiliyor, Öğretmenevlerinde kıyafet serbest oluyor, önlükleri atıyoruz da imza işi hala müphem 😂

Herkesin 12 Eylül'ü kendine diyerek fazla uzatmadan yeni çıkan Isabel Allende kitabından söz edeyim. Bir Ruhlar Evi değil elbette. Isabelimiz bu kez göçmenlik konusuna el atmış. Bir salı günü Türkiye'ye gelen sarışının Meksika sınırına diktirdiği duvar da konu ediliyor. Özellikle Meksika, Guatemala, San Salvador gibi ülkelerden iltica eden insanların yaşadıkları zorlukları, bilhassa da çocuklardaki psikolojik etkileri 2. Dünya Savaşı'nın Samuel'i, El Salvador'un Leticia'sı, San Salvador'un Anita'sı üzerinden anlatmış. Dünyanın dört bir yanı insanı kahreden olaylarla dolu. Ve ben bu yazar kadına hayran olmaya devam ediyorum. 

Storytel'de ise "Tereyağı"nı bitirdim ve çok sıkıldım, aşırı uzatılmıştı. Bir kez daha karar verdim ki-başıma bir şey gelmeyecekse-ben Uzakdoğu Edebiyatı'nı pek sevmiyorum.

Pazar gününüz keyifli geçsin diyerek bitiriyorum...

16 Ağustos 2026 Pazar

ANKARA/AĞUSTOS-GÜNLER GEÇİP GİDERKEN

Birkaç gündür görev bilinci olan bir Babanneçiko olarak torun Çiko ile hemhâl olmakta idim. Dolayısıyla değil yorumlara cevap verip paylaşımları okumak bilgisayarı bile açamadım. Bugün haftanın son ödevini de tamamlayıp rutinime döndüm. 

Perşembe günü Küçükesat'taki eskiden sebze, meyve, balık, et vs ürünlerin satıldığı ve artık oldukça harap hale gelmiş Hal binasının restorasyon sonrası durumunu görmek için Esat Hal'e gittik Çiko ile birlikte.

Restorasyon iki yıl kadar, belki de daha fazla sürmüştü, nihayet bu yıl bitti ve halka açıldı. Bina yenilenmiş, birtakım cafeler, restoranlar açılmış. Çalışma odaları, terasta açık hava sineması, girişte sergi salonları var. Sergi salonlarından birinde Rahmi Koç'un katkılarıyla açılmış, "Beygir Gücü" adlı at ağırlıklı bir sergi vardı ve oldukça ilgi çekiciydi. Hem Çiko, hem biz keyifle gezdik. Yan tarafa ise semtin geçmişiyle ilgili kalıcı bir arşiv sergi açılması planlanmakta imiş. "Beygir Gücü" sergisi yıl sonuna kadar gezilebilir, Ankaralılara öneririm. 





Şunları görünce babamın yaptığı güzelim at arabası maketleri geldi aklıma, neredeyse tamamının parçaları kayıp ya da kırık. Ne kadar uğraşmıştı oysa. 


Belki binlerce at gördük ama benim aklım şunda kaldı:


İstedim vermediler
Ehliyetin yok dediler
😂


Ben de avunmak için kendimi kahveye vurdum

Çiko ile olan birlikteliğimize bugün birlikte bir çocuk operasına giderek hafta ortasına kadar ara verdik. Oyuncular yetkin olmasına yetkindi ama Çiko'yu da, beni de çok açmadı. Neyse ki 45 dakika sürdü de daha fazla azap çekmedik. 

Ağustos ayı okuma hızım son sürat devam etmekte. Daha önce "Hayatta Kalanlar" ve "Malmö İstasyonu" isimli kitaplarını okuduğum Alex Schulman'ın yeni kitabı "17 Haziran"ı iki gün önce bitirdim. "Malmö İstasyonu"nu hiç sevmedim, "Hayatta Kalanlar"ı ise çok sevmiştim. "17 Haziran" fastastik başlayan girişiyle biraz rahatsız etse de giderek akışa kapıldım, gerilim ve heyecan arttı ama ne yazık ki beklediğim gibi bomba bir final gerçekleşmedi. Bu bakımdan hayal kırıklığı olsa da kitap yine de iyiydi diyebilirim. Şu an elimde "Hayvan Hükümranlığı" isimli kitabıyla tanıdığım Jean-Baptiste Del Amo'nun "Adamın Oğlu" isimli eseri var. Henüz başlardayım, umarım güzel devam eder. Storytel'de ise Japon yazar Asako Yuzuki'nin "Tereyağı" isimli kitabını sesli dinliyorum. Tüm Japon mutfağı sıraya girdi kulaklarımdan bir bir geçiyor. Bereket sevdiğim bir mutfak değil, yoksa yutkunmaktan tükürüksüz kalırdım, ne tereyağı merakıymış yahu, dinlerken bile kolesterolüm tavan yaptı 😂 

Bugünlük bu kadar diyeyim, gidip biraz blog komşularımı ziyaret edeyim. Kalın sağlıcakla...

10 Ağustos 2026 Pazartesi

ANKARA/AĞUSTOS-HAFTAYA BAŞLARKEN

Ağustos ayı okuma açısından güzel bir başlangıç yaptı, okuduğum altı kitaptan biri dışında çok memnun kaldım, hatta iki tanesini bu yıl okuduğum en iyi kitaplar arasına alabilirim. Yalnızca İskandinav kökenli bir kadının yazdığı "Veda Temizliği"ni bitirince hem çevirenin, hem de kendimin gözlerine acıdım. Bu kadar anlamsız bir kitabı çevirmeye gerek var mıydı onu da bilemedim ya. Yazar bugüne kadar başkaları için (anne-baba-eş-akrabalar) yaptığı, yaşının ilerlemesi nedeniyle kendisi için de yapmaya başladığı, Türkçe'ye "Ölüm öncesi temizlik" gibi bir anlamda çevrilebilecek bir eyleme girişiyor ve bunun nasıl yapılacağını konu ediyor. Tekerleği yeniden keşfettiği falan yok, fazlalık giysileri elden çıkarın, eşyalarınızı verin, satın, hediye edin, evraklarınızı, fotoğraflarınızı yok edin türünden şeyler. Sık sık "İyi ki söyledin, biz bilmiyorduk" diyerek okudum. Lakin onun önerdiği şeylerin bizim ülkemizde yapılması çok zor. Hanımefendi bazı ev eşyaları için mezat ekibi çağırıyor, bazılarını hayır kurumlarına bağışlıyor, bazılarını sağa-sola dağıtıyor. Evrakları için kağıt kıyma makinesi alıyor falan filan. Yahu ben annemin ölümünden sonra boşaltacağımız Antalya'daki evleri için 6 ay uğraştım, gelin alın diyordum da kimse yüz vermiyordu. Koltuk takımını ve "fitirin" diye pek heves ettiği vitrini o sıralar temizlik için gelen yardımcım almaya niyet etti. Bir hafta sonu tam arkadaşlarla buluşmak için evden çıkacağız telefon etti, "Eşyaları almaya geliyorum" dedi. Acelem olmasına rağmen sırf bir an önce ev boşalsın diye gidip annemlerin evinde bekledim. Derken hanım damadıyla geldi. Her bir koltuğa tek tek oturdu: "Irahatımış" diye beyan etti. "Fitirin de güzelmiş" dedi, ben de bekliyorum ki yükleyip gidecek. Bizi bir saat beklettikten sonra, "Şimdi işim var, sonra gelir götürürüz" diyerek çekti gitti. Kalite kontrolüne gelmiş meğerse 😂

Diğer kitaplardan daha önce bahsetmiştim, asıl öveceğim ise mektuplardan müteşekkil bir kitap: "Muhabbet". Bu aralar sosyal medyada pek yaygın, hani şu kapağında iki kuş olan, Virginia Evans'ın yazdığı. Dün akşam saat 8.00'de başladım ve bugün 12.30'da bitirdim diyeyim siz anlayın. Çok çok beğendim. Mektup yazmayı da, almayı da çok seven biri olarak adeta düştüm kitabın içine. Ne yazık ki bizim posta teşkilatı Amerika'daki gibi çalışmıyor. Tüm girişimlerim hüsrana uğradıktan sonra vaz geçtim mektup, hatta yılbaşı, bayram kartı bile atmaktan. En son bir arkadaşım İngiltere'den adresimi isteyip kart yolladı yeni yıl için, hala gelmesini bekliyorum. Zannımca o kart Londra'dan salimen çıkmış, Manş Denizi'ni süzülerek geçip Avrupa'yı kat etmiş ve ne zaman ki Türkiye sınırlarına girmiş zorlu yolculuk o zaman başlamıştır. Antalya'ya kadar ulaşabildiyse eğer ya Akdeniz'de boğulmuş, ya Falezlerden düşmüş ya da şehrimizin meşhur zerzemin mağaralarında kaybolmuştur. Ruhuna Fatiha. Blogu ilk açtığım yıllarda bile kart etkinlikleri yapıp onlarca kart alıyor ve atıyorduk hepsi de yerine ulaşıyordu, o zamanki dumanlı postacımı bile arar oldum. Hiç vaktinde ulaştırmazdı, ya çamur içinde kapının altından atar, ya biriktirip on-onbeş gün bekletir, eğer taahhütlü geldiyse yollayana merdiven çıkarttığı için söylenir ve her teslimatta ağzının kenarındaki sigarayı çekip dumanı suratıma üflerdi. Ama eninde sonunda elime geçiyordu, şimdi o da yok. Ortaokul ve lisede sıra arkadaşımın babası görevi icabı yazları çeşitli şehirlere giderdi ailesini de alıp. Birbirimize sayfalar dolusu mektuplar yazardık, bazen kağıtları uç uca ekleyip rulo yapardık, keşke saklasaymışım diyecektim ki yukarıda bahsettiğim İskandinav hatun geldi aklıma, yüzüme parmak sallayacak diye vaz geçtim 😂

Bugün bir süredir ertelediğim iki iş vardı, onları hayata geçirmeye karar verdim, önce sağlık ocağına gidip ilaç yazdırmak, ardından da Kızılay Metro'suna inip metro kartı çıkarmak. Sağlık ocağı bomboştu, ilacı yazdırdım, hatta doktorla dolgulu ördek dudaklar ve gereksiz alınan vitaminler üzerine sohbet bile ettim. Reçetemi dönüşte almak üzere eczaneye bırakıp Metro'ya yollandım. Sora sora Bağdat'ı olmasa da kart verilen gişeleri buldum. Amanın, beş gişenin önünde upuzun beş kuyruk. Gözüme en kısa görünene eklendim. İki kişi eksik evrak yüzünden işlem yapamadı, biri para bozdurmaya gitti, önümdeki adam ödenecek tutarı görünce, "Ben o kadar metroya binmiyorum bile" diyerek vaz geçti, bir anda sıra bana geldi. Kimlik, fotoğraf, telefon numarası, mesajla gelen kod, 113 lira derken kart kimliğimle birlikte beş dakikada elime tutuşturuldu. Oh, bundan kısası 7 Cüceler. Yepisyeni kartımı cüzdana yerleştirip Metro altı kitap fuarına girdim, hiç niyetim yoktu kitap almaya ama dayanamadım. Edip Cansever'in Alev Ebuzziya'ya Mektuplar'ını ve "Ben Ruhi Bey, Nasılım?"ı alıp kasaya yönelmiştim ki görevli 3 alana 1 beleş dedi. Fırsat kaçar mı, gidip daha önce iki kitabını okuyup sevdiğim Alex Schulman'ın "17 Haziran"ını da ekledim. Daha fazla dolaşırsam cüzdanı boşaltacağıma karar verip tez ayrıldım. Epeydir kitapçıdan kitap almıyordum, eminim internette daha ucuza bulurdum ama kitap kokusu koklayarak almanın da keyfi bir başka.

Cafelerde bir şeyler içen insanların, alışverişe çıkanların, Yüksel Caddesi'ndeki banklarda geleni geçeni kesen adamların, çiçekçilerin, yaprakları sararmaya başlayan ıhlamur ve kaldırımlara çiçekten bir halı döşeyen akasyaların altından geçerek yürüdüm. Mimar Kemalettin'in güzelim tarihi yapısı, kız kardeşimin de ilkokulu okuduğu Mimar Kemal İlkokulu'nun-şimdi ortaokul olmuştu-boş pencerelerine baktım ve kapıya asılan Çankaya İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü levhasını görünce içim cız etti. Yılların okulu boşaltılmıştı demek, söylentiler gerçekmiş. Zaten okula asil bir görüntü veren rengi değiştirilmiş, birbirine hiç yakışmayan alacalı bir renge boyanmıştı 2 yıldır. Şimdi de okul olmaktan çıkmış. Oysa o civardaki en yakın okul orasıydı, öğrenciler nereye nakledildi acaba? Değişmeyen tek şey değişim diye söylenerek eczaneden ilaçlarımı aldım, markete uğradım ve eve geldim. 6800 adım atmışım, limiti 6000 yapmıştım, telefonum havai fişeklerle kutladı bendenizi 💥😂 "Abartmayalım" dedim ve yemek hazırlığına giriştim. 

Seviyoruz merkez!


7 Ağustos 2026 Cuma

ANKARA/AĞUSTOS-ESKİLERDEN

Sabah  çamaşırları toplamak için balkona çıktığımda gökyüzüne baktım. Arada beyaz bulutlarla süslenmiş bir maviydi. Antalya'da Temmuz, Ağustos aylarında sıcak zıvanadan çıkar ve gökyüzü asla mavi olmaz. Nemle karışık bir acayip beyaz gökyüzü görürüz günlerce. İki gün önce okuduğum Maggie O'Farrell'in "Cehennem Sıcakları İçin Talimatlar" kitabında o rengin adını öğrendim: "Bozuk süt rengi". Tam tanımlama, beyazın içine bir fiske mavi katılmış, bulanık, boz bir renk. Gördüğün an hapı yuttun, sıcaktan ve nemden bunalacaksın. 

Sadece gökyüzüne bakmadım, karşı daireye de kaydı gözüm ister istemez. İki yıldır boş, eşyalı olarak boş. O apartman bizim caddedeki bina sırasının en yenisi, yenisi dediysem vardır bir 25 yılı, bizim apartmanların 60 yıla yakın mazisi düşünülürse o delikanlı kalıyor haliyle. Eski mi eski, bakımsız, pasaklı bir bina vardı yerinde, tamamı bir kişiye ait, anlatacağım onu da, sahibini de. 

Bu bina yapıldığında karşımıza denk düşen daireye orta yaşı biraz aşmış bir karı-koca taşınmıştı. Yaz tatillerinde geldiğimde camla kapatılmış balkonlarındaki eşya kalabalığı dikkatimi çekerdi. Kadın ne bulduysa balkona asardı; süs eşyaları, yapma çiçekler, süzgeçler, kepçeler, kullanılmayan mutfak eşyaları, züccaciye dükkanından beterdi ortam. Pandemide covidden vefat ettiğini öğrendim bir yaz, iyice yaşlanan kocası bir bakıcı yardımıyla evde oturmaya devam ediyordu. Ertesi yıl geldiğimde o da ölmüştü. Ev o zamandan beri boş, kimsenin açmadığı uçları fistolu zebra perdeler öylece duruyor. Bir vakitler özenilen eşyalar toz içinde, hayat çok acımasız. 

Biz taşındığımızda başka bir apartmanla komşu olmuştuk. Koyu gri, sevimsiz ötesi bir bina idi, zemindeki dükkan lokanta iken bir süre sonra şimdi ne ürettiklerini unuttuğum bir imalatçıya dönmüştü. Her şiddetli yağmurda su basardı. Tüm binanın sahibi apartmandan da pasaklı, nemrut suratlı, varyemez amca Apturaman Efendi idi. İşin ilginç yanı  Apturaman Efendi ve ailesinin oturduğu daire tam benim odamın karşısında idi. Hurda eşyalarla dolu balkonları o kadar kirli, o kadar bakımsız, o kadar pasaklı idi ki Apturaman Efendi'yi tanıyan sormaya gerek kalmadan o dairede oturduklarını anlardı. Bir seferinde bize bir-iki gün kalmaya gelen eski mahalleden komşumuz, titizliğiyle tanınan Munise Teyze benim odanın balkonuna çıkıp karşı taraftaki pasaklılığı görünce dayanamamış, o sırada rengi kırarmış çamaşırlarını asan Apturaman Efendi'nin karısına (ki ona da komşular Apturaman Teyze derlerdi) "Kızım şu balkonunu bir temizle, bir yıka, camları sil, iki üç saksı çiçek ek, bu ne pasaklılık" demişti de annem utanıp içeriye kaçmıştı 😂 Karbon kağıdıyla çoğaltılmış kadar benzeşen üç çocuğu vardı ailenin, iki kız bir oğlan. Birbirine bu kadar benzeyen çocuklar ne hikmetse ne annelerine, ne de babalarına benzerdi, Apturaman Efendi yaşlandıkça metamorfoz geçirmediyse tabii. Büyük kız yaşıtımdı, diğerleri de iki yaş arayla devam ediyordu, her biri birbirinden ilginç olan evlatlar kırmızı saçlı, çilli ve görülebilecek en tuhaf huylara sahiptiler. Sözgelimi ortanca olan oğlan odamın tam karşısındaki perdesiz mutfağın eviyesine belden yukarısı çıplak olarak eğilip yıkanırdı. Banyo kullanmayı pek sevmiyordu sanırım. Kimi zaman en üst katın merdiven sahanlığındaki pencereye ayaklarını dışarıya sarkıtarak oturur, yediği meyvelerin çekirdeklerini insanların kafasına fırlatırdı, kimi zaman da çatıya çıkıp avazı çıktığı kadar kız kardeşlerinin isimlerini seslenirdi. Tüm bunları yaparken üniversitede mühendislik okuduğunu da belirteyim. İnsanlardan kaçtığı söylenen üç numara kız mutfağın açıldığı pasaklı balkona oturur, eline aldığı bütün bir ekmeği parçalara ayırarak aşağı atar, bir yandan da kendi kendine konuşurdu. Lanthimos'un "Köpek Dişi" filmini izlerken ilk anda aklıma gelen bu aile olmuştu. İçlerinde nispeten normal olanı yaşıtım olandı. Her üçü de kolejde okumuştu, İngilizceleri gayet iyiydi ve tuhaf bir şekilde iyi üniversiteler kazanmışlardı. Gel gör ki sokakta görseniz dilenci sanıp ellerine üç-beş kuruş sıkıştırma arzusu duyardınız. Baba o kadar cimriydi ki muhtemelen birbirlerinin küçülenlerini giyiyorlardı. Apturaman Efendi'nin karısı kendi halinde, sakin, çekingen bir kadındı, nemrut kocası kadını sindirmişti mutlaka. Alt katta oturan kiracısını çamaşır yıkayacağında çağırıp çamaşır bitene kadar yanında tutarmış, makinenin canlanıp saldıracağından korkuyormuş. Konu-komşuya pek gidip gelmezdi. Yaşıtım olan büyük kızla balkondan yapılan zorunlu selamlaşmalar ve ara sıra okul yolunda karşılaşmalardan dolayı bir miktar yakınlığımız vardı. Günler süren ısrarlarını kıramayıp evlerine davet edildiğim bir gün romanlarda anlatılan pasaklı evlerin burada hayata geçtiğini düşünmüştüm. İkramların tamamını geri çevirmem mümkün olmayınca bir bardak vişne suyuna evet demiştim ama ilk yudumda ağzıma gelen şeyin böcek olduğu düşüncesiyle neredeyse bardağı fırlatıyordum. İradem baskın geldi, bardağı elimde tutabildim, ağzıma gelen şeyin maydanoz yaprağı olduğunu fark edince de bir nebze rahatladım. Ne de olsa maydanoz böcekten iyidir. Maydanozlu vişne suyunun akabinde de annemin beklediğini bahane edip ayrıldığım o eve bir daha uğramadım. 

Sonraları ben ayrılıp başka şehire taşındım, o insanlarla irtibatım kesildi, büyük kızın evlendiğini ve onun da başka bir şehre yerleştiğini duydum, derken taşındılar ve arkasından da ev müteahhite verildi. Köpek Dişi ailesiyle olan bağlantı tamamen koptu. Apturaman Efendi ve Apturaman Teyze muhtemelen rahmetli olmuşlardır, çocukları nerededir, ne yapıyordur Allah bilir. 

Balkonda geçirilen kısa bir zaman bazen anıları hafızadaki yerinden dışarı aktarabiliyor, kayda almakta yarar var, eh madem burası da benim kara kutum ekleyeyim içine.

Dündenberi şahane bir kitap okuyorum. Fredrik Backman'ın "Arkadaşlarım"ı. Yazarın daha önce "Endişeli İnsanlar" ve "Buradan Bir Brit Marie Geçti" isimli kitaplarını da okuyup sevmiştim ama bu bambaşka bir şey. Mutlaka okuyun derim, Charlie ile Linus bile çok sevdiler: