.

.
.

1 Şubat 2023 Çarşamba

AYDÖKÜMÜ / 1 ŞUBAT

Ömür kumbaramıza biten bir yaşı daha ekledik dün itibarıyla. Kumbaranın boşlukları giderek küçülürken insan hayata daha bir dört elle sarılıyor. Zamanında Ekonomi derslerine girmiş biri olarak yazarsam, marjinal faydayı yakalama zamanlarına geldik. Kitabın en nadide örneğiyle tiryakiler için son sigaranın faydası 😂 Sigara yasağının olduğu okullarda verdiğimiz örnekle yüzümüz kara olsun. Sigara deyince aklıma geldi, Tempo Dergisi'ne bile yılın olaylarından biri olarak girmiş bir anekdot. Sigara içmeyi engellemek ya da en azından azaltmak amacıyla bir Zihni Sinir projesi uygulanmıştı idarece bizim okulda. Tuvaletler paralı olmuştu ahahaha, kapıya da birini oturttular, bereket büyük ve küçük fiyatları belirtilmemişti, fiks menü yani 😂 Öyle bir sansasyon yarattı ki Savaş Ay falan geldi okula (bilenler hatırlıyordur Savaş Ay'ın böyle Uğur D.undarvari baskınları vardı), gazetelere konu olduk, yıl sonunda Tempo Dergisi'ne bile girdik. Tabii ki çok kısa ömürlü oldu bu uygulama, harçlığı yetmeyenler hacetlerini giderebilme imkanına kavuştular, sigaraseverler de sigaralarına. Ay hatırlayınca yine gülme krizine girdim, biraz mola 😂

Ne diyordum, ha bir yaş daha büyüdüm dostlar, zinhar yaşlanmadım. Daha okunacak-belki de yazılacak-çok kitap, izlenecek çok film, tiyatro oyunu, konser, bale, gezilecek çok yer, hayattan alınacak çok keyif var. Yeter ki sağlık olsun, 100 yıl ot gibi yaşamaktansa dar zamanlara güzel şeyler de sığdırmak çok mümkün. O zaman "İyi ki doğdum ben" diyor ve Ocak ayını nasıl geçirmişim konusuna giriyorum.

Sanırım uzun zamandır bu kadar çok film izlememiştim bir ayda. 30 (yazıyla otuz) film izledim bu ay, Oscar faktörü itici gücüm oldu, bulabildiğim her filmi açtım ekrana, geçtim karşısına. Hiçbirine abartılı boyutlarda bayılmasam da var birkaç sevdiğimiz, bakalım ne olacak.

Her zamanki rutinime uyacak miktarda da kitap okudum, onları bir sonraki postta detaylı olarak anlatacağım. Ve tabii ki almayacağım deyip yine kitap alışverişi yaptım. İflah olmaz bir "Tsundoku" hastasıyım. 

Okumalar ve izlemeler dışında Ocak ayı boyunca-iki üç günlük fırtınalı sağanak yağışı saymazsak-süregiden şahane havalardan yararlanıp güneşli mekanlarda arkadaşlarla buluştum, parklarda yürüdüm, Kaleiçi'nde turladım, en sevdiğim cafede denize karşı Kocam Bey'le bira keyfi yaptım, kahveler-çaylar içtim ve son olarak doğum günümü kutlayarak ayı kapattım. Cüce Şubat'tan daha iyisini beklediğimi belirterek yazımı sonlandırayım. Yeni ayınız yepisyeni ve güpgüzel olsun, çiçek gibi geçsin...

26 Ocak 2023 Perşembe

MUHTELİF ŞEYLER / 26 OCAK

Vayy, bir haftayı geçmiş buralara uğramayalı, yazacak enteresan bir şey olmayınca yazma isteği de istirahate çekiliyor. Bu aralar kendimi yemekle meşgulum, yok öyle sinir ya da endişeden değil, gerçek anlamda kendimi yiyorum. Yaşım ilerledikçe kurt kadına mı dönüşüyorum nedir, dişlerim sivriliyor ve sürekli yanağımın içini ısırıyorum. Berbat bir şey, ağzınıza attığınız her lokma yanak içinizde açılacak bir yara demek. Önceleri sol yanağımı yedim, baktım dışarıya bir pencere açılacak dişçiye gidip o kısımdaki dişleri törpülettim, nisbeten rahatladı. Dündenberi sağ yanağımı yemeye başladım, öyle böyle değil, bir yudum sıcak çay içsem hoplatacak kadar derin ısırıklar. Muhtemel ki geceleri dişlerimi sıkıyorum, onun da etkisi var. Sürekli bir şeyler sıkıyoruz zaten, kemer sıkıyoruz, can sıkıyoruz, diş sıkıyoruz. Kimse de rahatlayalım diye bir numara büyüğünü vermiyor. Her neyse bana yine dişçi yolları göründü, lakin törpülete törpülete ağzımda diş kalmadı, çenem çöktü, çemçük bir şey oldum 😂

Blogumun takipçileri bilirler, her yıl Oscar'a şeref konuğu olarak katılırım. Bana layık gördükleri bu ayrıcalığa teşekkür maksadıyla ben de aday olma ihtimali bulunan filmleri daha liste açıklanmadan izlemeye başlarım ki dersime çalışmadan dahil olmayayım ödül törenine. Bu yılın en çok sözü edilen, adaylık listesinde üst sıraları kimseye kaptırmayan o upuzun isimli filminden nefret ettiğimi belirteyim öncelikle. Sözüm meclisten dışarı, birkaçı hariç Uzakdoğu filmlerini sevemedim gitti. Bir kere şimşekleri üzerime çekeceğimi bilerek şunu itiraf edeyim ki hâlâ hangi çekik gözlü hangi ülkenin elemanı ayırt edemiyorum. Geçtim ondan filmin içinde bile ayırt edemiyorum. "Babası mıydı bu?", "Yok yav, bu oğlu herhalde", "Belki de kızın sevgilisidir". Ne yapayım, çok benziyorlar, bir de benzer kıyafetler giyince aradaki dokuz farkı bulunuz gibi oluyor. Kadınlar yine bir nebze, saç modelinden falan ayırt ediliyor da erkekler biraz zor geliyor. Bir de orijinal dilde izleyince seviyor mu, dövüyor mu anlamıyorum. O kadar sert ve yüksek sesli bir dil. Adam kadına ilan-aşk ediyor ama ben "Bu durum böyle devam ederse ayrılmamız kaçınılmaz, seni şıllık" gibi anlıyorum, kadın adama "Yemek yiyelim mi aşkım" diyor misal, ben "O kadına ne biçim baktığnı gördüm, pislik herif" olarak kurguluyorum alt yazı yetişene kadar 😃 Bütün bunlar yetmezmiş gibi malum filmde aşure halt etmiş, ne ararsan var. Aşk, evlilik, boşanma, lezbiyenlik, kavga, barışma, göçmen sorunu, vergi davası, bakılması gereken baba, kung fu, paralel evren, makine, motor, uçma, kaçma, çamaşırhane ayyyyhh! Yahu, gel yavaş gel yollar yaş, bu nedir, kafam ambale oldu. Uzmanlar beni sinemadan anlamamakla itham edebilirler, etsinler. Sonuçta Oscar'a beni davet ediyorlar şeref konuğu olarak, onları değil 😂

Hemen hemen bütün filmleri izledim, iki tane kaldı, onu da törene kadar tamamlarız İnternetin izniyle. Henüz adaylarımı açıklamam için erken ama En İyi Film dalında pek çok kişi gibi benim de adayım "The Banshees of Inisherin", En İyi Erkek Colin Farrell, En İyi Kadın ise Kate Winslet. İzlemediğim filmleri izledikten sonra daha net bir sonuca varabilirim, dediğim gibi, bunlar şimdilik...

Havalar sanırım yarın itibariyla ait olduğu mevsime geçiş yapacak, bugün telefonuma AFAD'dan uyarı düştü, yarın Antalya ve civarında gerçekleşmesi beklenen fırtına, yağmur, gök gürültüsü, şimşek, su baskını, yıldırım vs gibi müjdeli haberler veriyordu. "İyi ki" dedim, "şu birkaç gün güzel havaların tadını çıkarmışım". Aşağıdaki fotoğraf o günlerden birinden, dikkat ederseniz Şirinler'i, pardon yüzenleri görebilirsiniz 😃

Havalar bozacak ve günler daha çok kitap, film, dizi, Storytel ve Candy Crush Saga ile geçecek gibi görünüyor. Esasen kutlu doğum haftamıza da girmiştik, ay sonuna kadar az daha müsaade etse olurdu. Kısmet diyelim ve bugünlük veda edelim. Kalın sağlıcakla...


18 Ocak 2023 Çarşamba

TİYATRO SEVDASI / 18 OCAK

Öğlen kısa bir yürüyüş yaptım. Hedefte Ankara usulü simit yapan bir fırın vardı. Arada aklıma geldikçe uğrar, birkaç tane alıp buzluğa atarım. Bu yılın ilk simit alışverişi idi ve tanesine 5 lira verince içim biraz cızlamadı değil. Alt tarafı simit ve nereye varacak bu işin sonu. 

Her neyse, konumuz piyasa koşulları değil zaten,  gün boyu her çeşit yayın organında herkes konuşuyor bu konuda, şurada bari eksik kalalım. Yürüyüş sırasında kulağımda kulaklık, Storytel'den Deniz Yüce Başarır'ın, babası Kâmran Yüce'nin belgelerini derleyerek Kenter Tiyatrosu'nun oluşumunu kaleme aldığı "Perde Kapanmasa Görecektiniz"i dinledim. Deniz Yüce Başarır kitabını kendisi seslendirmiş. Esasen kitabı da geçen yıl satın almıştım fakat okuma fırsatım olmadı, Ankara'ya götürdüm, kızkardeşe bıraktım. Yazı bekleyeceğime dinleyeyim dedim, kitap zaten bir hazine, tiyatroya düşkün her evde bulunması gereken kitaplardan. O kadar detaylı bir kitap ki Kenter Tiyatrosu'nun kuruluş zamanlarında olayın içinde bulunup o heyecana şahit olmak istedim.     

Benim çocukluğumda tiyatroya gitmek çok ciddi bir işti, öyle bileti alıp üzerinizde kot pantolon, salaş bir kıyafet ya da eşofmanla falan çıkıp gidemezdiniz. Tiyatro ile ilgili ilk anım 6-7 yaşlarımdan kalma. Babamın Konya Karapınar'da birlikte görev yaptığı Dr. Osman Bey ve karısı Sumru Hanım (annemin deyimiyle Sumranım) bizi ziyarete, Ankara'ya gelmişlerdi. İlk gün alışveriş yapmış, Anafartalar Çarşısı'na götürüp yürüyen merdivenlerimizle övünmüş(!), annemle Sumranım mağazalara girip çıkarken ben de oğulları yaşıtım Sadık'la çarşının koridorlarında koşturmuş, Sadığın yürüyen merdiven korkusuna gülmüş, epeyce eğlenmiş olarak dönmüştük eve. Asıl olay erken yenen akşam yemeğinden sonra patladı, bize dediler ki, yani Sadık'la bana: "Sumranım biraz hasta, doktora gitmesi lazım, sizi anneannene bırakacağız". Gece vakti doktor, ayrıca kadının kocası doktor, üstelik şık şıkırdım giyinmişler, annemle Sumranımın ayağında stilettolar, boyunlarında boncuklar, elbiseler dersen adeta bayramlık, ne doktoru şimdi bu? İtirazlarımıza kulak veren olmadı, anneannemin kapısından içeri adeta itildik ve şık giyimli büyükler güya doktora gittiler. Doktorun adının Küçük Tiyatro, teşhisin de Çetin Altan'ın kaleme aldığı "Mor Defter" adlı oyun olduğunu ertesi gün annemle Sumranımın oyuncular üzerine yaptıkları sohbetten anlayacaktık, hoş Sadık anladı mı bilmem ama ben cinin önde gideniydim, kıyameti kopardım: "Neden bizi de götürmedinizzzz?"  Kulak asan olmadı.      

O akşam götürülmediğim tiyatroya gitmek için fazla beklemeyecektim. Bir sabah üst kattaki komşumuzun kızı geldi ve "Peter Pan" adlı çocuk oyunu için biletleri olduğunu söyleyip beni de götürmek için izin istedi. Aman Tanrımdı, yaşasındı. Oyunda niyeyse "Çın Çın Zil" olarak isimlendirilen "Tinker Bell" adlı peri kızı bile benim kadar çınlamamıştır sevinçten.  Gerçek bir tiyatro oyunuyla ve güzelim Küçük Tiyatro ile tanışmam böyle oldu, o zamandan beri de aşığım bu sanata.  

Küçük Tiyatro'ya tepeden bakış. Localara ışık yerleştirmişler, oturan yok. Yıllar önce geciktiğimiz bir oyuna, görevlinin lutfuyla birinci perdenin yarısında locaya kabul edilerek girmiştik. İşe bak ki oyunun adı da "Gecikenler"di. Başrolde Hepşen Akar vardı. Cihan Ünal'ın ablasıydı kendisi. "Teetora" meraklısı anneannem 1. perdenin ilk yarısını kaçırdığı için çok üzülmüştü. Ertesi hafta dayım elinde tiyatro biletleriyle gelmiş ve yeterli bilet olmadığı için anneannem evde kalmış, tiyatroya götürmek için beni seçmişlerdi. Sıkı sıkı tembihlenmiştim oyunun ilk bölümünü izleyip dönünce anlatmam için ama şansa bak ki başka bir oyun oynuyordu ve anneanneme resmen masal uydurmuştum. Oyunun farklı olduğunu öğrense kalp krizi geçirirdi alimallah 😃Anneannemin tiyatro sevdası anlatılmaz yaşanırdı, hele bir "Hırsızlar Balosu" maceramız var ki blogda daha önce de yazmıştım. İlkokul sondayım, halam beni ve anneannemi tiyatroya davet etti. Altındağ Tiyatrosu'nda, en öndeki koltuklarda yerimiz ve oyunun başrolü Enis Fosforoğlu'nun. Nisan ayı, can erikleri yeni çıkmış, anneannem çantasını eriklerle doldurmuş, oyunun ortasında çıkarıp avucumuza koydu. Haydi anneannem yaşlı kadın, ben de çocuğum ama doktor olan halama ne oluyordu ki o erikleri kütür kütür yedik salonda, hem de en ön sırada, ne ayıp 😃Sanırım pek ses duyulmadı ki sağdan soldan uyarı almadık 😃

Fuayenin sütunları

Küçük Tiyatro ve Oda Tiyatrosu'nun bulunduğu Evkaf Apartmanı

"Peter Pan"la başlayan tiyatro seyirciliğim sonrasında pek çok oyunla devam etti çocuk yaşımda. Ankara o yıllarda idari başkentliğinin yanısıra gerçek anlamıyla bir sanat ve kültür başkentiydi. Oyunlar kapalı gişe oynar, önünde uzun kuyruklar oluşurdu. Küçük Tiyatro'da, Büyük Tiyatro'da, Altındağ Sahnesi'nde, yıkılan Yeni Sahne'de onlarca oyun izledim.  Babam meraklı idi, bilet alır gelirdi. Çocuk aklımla kimlerin rol aldığının farkına bile varmaksızın önümde ete kemiğe bürünmüş oyunu seyrederdim. Meğerse "İstanbul Efendisi"nde Münir Özkul'u izlemişim de haberim yokmuş. Sanırım Türk tiyatrosunun en önemli oyuncuları o dönem sahne almışlardı; Cüneyt-Ayten Gökçer, Erol Kardeseci, Macide Tanır, Tomris Oğuzalp, Gülgün Kutlu, Nurşen Girginkoç, Dinçer Sümer şu an aklıma gelenler. Şık şıkırdım giyinir giderdik tiyatroya, ister matine, ister suare olsun, hele suareyse daha da dikkat edilirdi. Perde aralarında fuayedeki barda içki satışı bile yapılırdı. Ortaokulda iken sınıfı tiyatroya götüren matematik öğretmenimiz kokteyl elbisesi giyip gelmişti de bakakalmıştık kadının şıklığına. Sahnedeki oyun kadar tiyatro salonunun havasını da çok severdim, fuayede rol alanların fotoğraflarının bulunduğu camekanın önünde dakikalarca dikilir, babamı program dergisi alması için zorlardım. Almazdı yahu, ne gerek var diye geri çevirirdi isteğimi. Ondandır her gittiğim tiyatroda dergi almam ve biriktirip kocaman bir koleksiyon oluşturmam. Bazı oyunlar aylarca oynar yine de bilet bulunmazdı. Cüneyt Gökçer'in "Sütçü Tevye" rolünü canlandırdığı "Damdaki Kemancı"ya kapalı gişe oynadığı için gidememiştik. Alt katımızdaki dairede oturan Devlet Tiyatrolarının demir atölyesi şefi Mehmet Amca'nın eşi Emel Abla bile derdimize deva olamamıştı. Yıllar sonra Aspendos Festivali'nin ilk yılında izlemek kısmet olmuştu Cüneyt Gökçer'li "Damdaki Kemancı"yı. Devlet Tiyatrolarının yanısıra Beyhan Saran ve eski eşinin Mithatpaşa Tiyatrosu, sevgili AST, çeşitli turneler, kısacası çocukluğum bir tiyatro şenliği gibiydi.

Pandemiye kadar bulunduğum şehirdeki hiçbir oyunu kaçırmadım ama pandemi ket vurdu bu büyük keyfime, hoş eski yıllardaki oyunların tadını da bulamıyorum ama o salonun havası bile yeter. Henüz kapalı mekanlara girme cesaretim yok ama dilerim önümüzdeki yıllar da tiyatrosuz geçmez.


                                 

17 Ocak 2023 Salı

YÜRÜYELİM ARKADAŞLAR / 17 OCAK

Bu sabah uyandığımda çok seyrek gerçekleşen bir doğa olayına şahit oldum. Gece 23.00'de yattığım yataktan kesintisiz uyuyarak sabah 9.00'da kalkmışım dostlar, olağanüstü bir şey. Ben beni bildim bileli toplasanız iki elin parmağını geçmez bu durum, seyrek gerçekleşen doğa olayı demekte haksız mıyım 😂 Haliyle bir süre kendime gelemedim, "Ben kimim? Burası neresi? Bu saate kadar uyunur mu? Yahu ben gece niye uyanmadım?" gibi varoluşsal problemlerle bir süre didiştikten sonra yüzümü gözümü yıkayıp ayıldım ve kuşları ziyarete gittim. Ekmek çanağının içinde tepişip dururlardı. İki gün önce balkon kapısının tam önünde ve kapı kolunda iki kocaman ve simsiyah birikinti buldum. Yediği çanağa pisleyen cinsinden reziller onca açık alan dururken gelip kapıma def-i hacette bulunmuşlar. Muhtemel ki bu ara abur-cubur reklamlarını izlemiş ve altta geçen yazıyı şiar edinmişler. "Günde 3-5 porsiyon sebze, meyve tüketiniz". "Yürü kız" demiş erkek olanı, "Hep ekmek, hep bulgur, nereye kadar, bak TV bile öneriyor, gidip sebze, meyve yudalım". Benjamin ağacı ve servi tohumları yemiş keratalar ama Benjamini biraz fazla kaçırdıkları atıklarının renginden belli, katran mı içtiniz a mubarekler? Telle kazımaktan carpal tunnel sendromum atak yaptı. Büyük büyük büyük dedeleri Parmaksız Salih kısıra bayılırdı, belki genetik bir geçiş vardır diye akşamdan kalan kısırın birazını döktün yemek çanaklarına ama yüz vermemişler, öylece durup durur. Kendileri Isparta ekmeği seviyorlar en çok, hem de İslamköy'de üretileni, sanırım Demirel'e yandaş bunlar 😃

10 gündür evden dışarı çıkmadım, önce gökten kütleler halinde dökülen yağmur yüzünden, sonra bel ağrısı, iş-güç derken bugün baktım güneş parlıyor-ki meteoroloji yağmur demişti, yanılmış-öğleden sonra attım kendimi dışarı. Parka kadar yürüdüm, parkın içinde yürüdüm, sonra da eve kadar yürüdüm. 8000 adım civarında atmışım, yeterli. Uzun süre ara verince dizlere biraz alışma payı bırakmak gerekiyor. Hava öyle güzeldi ki ince bir kazak ve eşofman üstü yeterli geldi, hatta eve geldiğimde hayli terlemiştim. Esasen hoş bir şey değil, Antalya için bile Ocak ortası fazla güzel bir hava. Neyse ki 3 aya yetecek kadar yağmur düştü, o da bir şeydir. 

Parkı ve parktan görünenleri özlemişim. Geçen haftaki fırtınada okaliptüslerden birinin kocaman dalı kırılmış, üzüldüm:

Neyse ki ağaç kıtlığı yok, ne yana dönsek yemyeşil.


 

Yeşile doydum, dönüş yoluna vurdum. Eve giderken şu ağaç çıktı karşıma, aklıma Ayla Kutlu'nun "Cadı Ağacı" romanı düştü. 
 
 
Attığım adımların ödülü olarak kendime çiçek hediye ettim:
 

 Çiçek gibi olsun günleriniz...

 

14 Ocak 2023 Cumartesi

PASTANELİ POST / 14 OCAK

Dün kronik farenjitim boğazımdaki inatçı gıcıkla kendini hatırlatınca salep (salep mi, sahlep mi, amaan her ne ise) içmek geldi aklıma. Rafta duran bir zincir kahve markasının teneke kutusuna el attım, minimal salep, maksimal nişasta ve şekerden mamul karışım bir içimlik kalmıştı, boşalttım kupaya. Bugüne kadar hiç şekersiz ya da az şekerli salebe denk gelmedim, niye bu kadar tatlandırıyorlar acep? El mahkum oturdum kanepeye, bir elimde salep kupası, öbür elimde kitap, güya okuyacaktım ama aldığım ilk yudumla çook uzak bir geçmişe uzandım. 

Kışa dair yegane sevdiğim şey sokaktan ayazda-tercihan Ankara ayazı-al al olmuş yanaklar, havuca dönmüş bir burun, eldivene rağmen buz tutmuş ellerle camları buğulanmış bir kapıyı iterek soft ışıklı, vanilya kokulu, sıcacık bir pastaneye girmektir, daha doğrusu girmekti. Antalya'da ne adamı kesecek ayaz var, ne de tanımını yaptığıma benzer bir pastane. Gençlik yıllarımda, Ankara'da kömür isi soluyup her adımda kayan kaldırımlarda patinaj yaparak, erken çöken karanlığa hava kirliliği de eşlik ederken ulaştığımız Akman Pastanesi'nin Kızılay'daki şubesi bir dost kucağı gibi sarardı buz kesmiş bünyemizi. Şimdi tamamen kapanıp yerine "Tarhanacı", evet yanlış okumadınız, tarhanacı açılan şube değil sözünü ettiğim. Kızılay'ın Sıhhıye'ye yakın bölümünde, Orduevi'nin hemen yanındaki şubeydi bu. O buz kesmiş yanaklar, eller içerinin ısısıyla karıncalanırken masalardan birine yerleşip hemen yanaşan garsondan salep istemenin keyfini şimdi en klas cafede bile bulamıyorum. 

Pastane kültürü başka bir şey, sevdiğim pastaneler birer birer kapanırken çocukluğuma ışınlanmak ve o mis kokulu, vitrinlerinde çocuklar için mücevher ayarında pastalar olan dükkanlara girmek istiyorum. Babam gençlik yıllarında çok kafa adamdı; şarkılar söyler, fıkralar anlatır, kimsenin aklına gelmeyecek ilginç el işleri yapar, turşular kurar, işyerindeki kadın arkadaşlarından aldığı tariflerle yemekler, tatlılar pişirirdi. İlk kabak grateni babamın elinden yemiştim mesela. Annem ne kadar gelenekselciyse babam o kadar yeniliklere açıktı. Arada bir aklına düşer elinde bir pastayla gelirdi: Prenses. Bazen de olmadık bir saatte "Hadi pastaneye gidelim" deyiverirdi. Annemin "Para saçacak yer arıyorsunuz" söylenmeleri bizi engellemez düşerdik yola, sipariş yine değişmezdi: Prenses.

Çokoprensin büyükannesi olan bu pasta muhtemel ki Yenimahalle'nin çok yakınlarda kapanan kâdim mekânlarından Avrupa Pastanesi'nin icadıydı. Hatırladığım ilk günlerden bu zamana kadar onlarca yıl dayanmış, sonunda pes etmişti. Prenses pastalara, horoz şekerlerine, şahane tostlara veda demekti bu. 

Sonra Vardar vardı, neyse ki hâlâ var, hem de o şahane dondurmasının kalitesi hiç değişmeden. Eşekli dondurmacıdan aldığımız saman külahlardaki dondurmalardan sonra ilk korneti bize Vardar tattırmıştı. 

Lise son sınıftayken Kızılay'da Üniversite Hazırlık Kursu'na gidiyorduk. Emektar troleybüs bizi vaktinden evvel Kızılay'a ulaştırdıysa üç arkadaş kendimizi Ziya Gökalp Bulvarı'ndaki "Sandviç"e atardık. Formika tezgaha dayanıp sosisli sandviçleri mideye indirir (ki bir daha böylesini asla yemedim), harçlığımız biraz fazla tutulmuşsa birer de supangle götürürdük. Yan taraftaki "Penguen Pastanesi" ise vitrinindeki kıpkırmızı elma şekerleriyle gözümüzü alırdı. Ne ara kayboluverdi bu mekanlar, yerlerini çul-çaput satan hepsi bir örnek mağazalar aldı bilmiyorum, orası biraz karışık işte. 

Gelelim yukarıda sözünü ettiğim "Akman"a, onunla müşerref olduğumda daha ilkokulda, belki de daha küçüktüm. Yenimahalle'den Ulus'a gitmenin "Şehre gitmek" ya da "Ankara'ya inmek" diye nitelendiği zamanlardı. Alışverişler ya Anafartalar Çarşısı'ndan-oraya gitmek eğlenceliydi, zira yürüyen merdiven vardı, seramiklerden haberdar değildim henüz-ya da Ulus İşhanı içindeki mağazalardan yapılırdı. "Dodanlı Yerli Mallar Dodanlı"nın apreli kumaş kokusu ile "Akman Pastanesi"nin tarçın ve vanilya kokusu çocukluğumun koku hafızasında nasıl yer etmişlerse bugün bile burnumun ucunda. Anneannem keyifli bir günündeyse "Akman"a sokar, "Birer boza içelim uşaak" diyerek garsonu çağırırdı. Ulus'taki o güvercinlerin kuğurdadığı, fıskiyelerinden akan suyun şırıldadığı pastane üniversite yıllarımın da vazgeçilmezi olacaktı. Okula yakındı ve bulabildiğimiz her boşlukta kıt öğrenci harçlıklarımızı birleştirip kahve ya da boza içmeye koşardık. 

Kızılay'daki şubeye artık çalışmaya başladığım ve cebimdeki paranın yeterli olduğu zamanlarda gider olmuştum. İş çıkışı, hele de yazdığım gibi soğuk bir kış havasıysa günün en keyifli saatlerine evsahipliği yapardı. Salep ya da boza, yanında ya meşhur Akman sosislisi, ya da yine spesiyal vişneli pasta. Yine kışın, Alman Kültür kursu öncesi buğulanmış camlarından Kızılay'ın ışıklarını seyrederek bir şeyler yiyip içtiğimiz Büyük Ankara Muhallebicisi'ni anmadan geçersem vefasızlık etmiş olurum. 

Oktay Akbal'ın 2. Dünya Savaşı yıllarını anlattığı "Önce Ekmekler Bozuldu" isimli bir kitabı vardır. Ben de "Önce Pastaneler Bozuldu" desem abartmış olurum elbette, memlekette bozulan onca hayati şey varken pastanelerden söz etmek biraz şımarıklık tabii ki. Gelgelelim o güzel günleri de özlemiyorum desem yalan olur...



12 Ocak 2023 Perşembe

YAĞMURLU, KUŞLU POST / 12 OCAK

Antalya güneşle balayını bitirdi, üç gündür gökyüzünde ne kadar su varsa indirdi üstümüze. "Yağ yağ yağmur/Teknede hamur/Ver Allahım ver/Sulu sulu yağmur". Bu tekerlemeyi benim yazmadığıma emin olabilirsiniz, zira yağmurlu havalardan hiç hazzetmem. Gelgelelim toprak benimle aynı fikirde değil, "Ehtiyaç gardaş", diyor, "ben içmezsem siz de içemezsiniz". Haklı, doğru söze ne denir, lâkin bu kadar çılgınca indirmek zorunda mısınız Yağmur Efendi (yoksa Hanım mı?), yağsanız çisil çisil, biz de gitsek usul usul. 

Yağmur coşunca balkonu kuşlara tahsis ettik, kendilerini rahatsız etmemek için çıkmıyoruz, zaten çıkılacak durum da yok, yer gök su. Yağmur başladığından beri karı-koca mı, sevgili mi, arkadaş mı olduklarını bilemediğim, sormayı da kendime yediremediğim (Ahlak zabıtası mıyım yahu :) bu kumrusal çift duvara dayalı portatif merdivene taşındılar. Biri üst katta, diğeri bir kat aşağıda oturup dururlar.

O kadar ürkekler ki kapıyı açıp çekemedim fotoğraflarını, anında pırrr! İçerden de ancak bu kadar oldu, perdenin gölgesi vurmuş. Her sabah tabak içinde yemek bırakıyorum balkona, serçelerle birlikte kahvaltı ediyorlar, başka kumruları da bir kanat darbesiyle egale edip uzaklaştırıyorlar. Geçen bahardan bu yana böyle ama hâlâ evcilleşmediler. En ufak harekette kaçıyorlar. Halbuki bunların büyük büyük büyük dedesi Parmaksız Salih öyle fütursuzdu ki balkonda kahvaltı ederken masaya konar, gözümüzün içine baka baka tabağımızdaki peyniri didiklerdi. Kumruların "Z Kuşağı" biraz çekingen oluyor sanırım.

Yağmur eve bağlayınca iyice filmlere sardım, Oscar zamanına kadar izlenmedik kalmasın modundayım. Bugün "Women King"i izledim ve Viola Davis'e bir kez daha hayran oldum. 

Şimdi gidip tarhana çorbası pişirmem lazım, şöyle tereyağlı, bol naneli, sarmısaklı ve nohutlu. Bizim buralarda tarhana böyle pişer. Bu havada şahane gider. Ben yerken içine peynir ufalayıp acı biber turşusu da atarım ki of of of! Haydi müsaadenizle...


7 Ocak 2023 Cumartesi

GEZERKEN, İZLERKEN, OKURKEN / 7 OCAK

Yılın son haftasındaki aktivite 2022'de kaldı. Bu hafta sadece tek bir gün arkadaşlarla buluştum, bugün de yürüyüş bahanesiyle çıkıp soluğu Kaleiçi'nde aldım. Bunca senedir Antalya'da yaşıyorum, Kaleiçi'nde hâlâ görmediğim sokaklar olduğunu farkettikçe şaşırıyorum. Labirent gibi bir yer, neresi nereye çıkıyor belli değil. Haydi gelin biraz da sizi dolaştırayım:

Restore edilmiş binaların yanısıra eşsiz güzellikte ama çökmek üzere olan konaklar da var, daha ciddi bir restorasyon projesinin bizzat yetkililer tarafından uygulanabilmesini arzu ediyor insan gördükçe. 

Meselâ şu, kapısını çektiğim konak pek harap, pek de güzel, keşke el atılsa, 1887'ye tarihlemiş kendini, bu zamana kadar yıkılmamış ayaktaysa, daha uzun yaşamayı hak ediyor sanki. 


Kaleiçi Noel ve Yeni Yıl havasından henüz çıkamamış, pek çok yerde süslemeler, ağaçlar hâlâ sökülmemişti, malum eğlence mekanlarının yoğun olduğu bir yer. Bugün gittiğim sokaklara daha önce gitmedim mi, yoksa gözümden mi kaçmış bilmiyorum, bir tane vaktiyle kilise olup dönüştürülmüş cami, iki tane de kilise gördüm. 


Şu iki bina arasındaki aralık bizi çok güldürdü, bir dilim kesilip alınmış gibi. Sahiplerinin arasında bir anlaşmazlık vardı galiba ki sırtsırta vermektense arada bir üçgen oluşturmayı uygun görmüşler 😃



Kaleiçi burası, her an karşınıza hoş bir detay çıkabilir...

Dönüşte Üçkapılar'ın yanındaki sur duvarlarını mesken edinmiş kuşlara bir selam çaktık. Uzaktan bakınca duvara konmuş sinek gibi görünseler de kendileri kumru olmaktalar:

Bu iki dışarı çıkış arasında kalan günler evde, film-kitap-dizi üçgeninde geçti. Fırsattan istifade bulabildiğim Oscar adayı olması muhtemel filmleri ardarda izliyorum, ek olarak da Başka Sinema Evde Yeni Yıl Seçkisi aracılığıyla satın aldığım 4 filmi online olarak seyrettim. Hepsi de çok iyiydi. Başka Sinema Evde uygulamasını seviyorum ve denk geldikçe kaçırmıyorum. Filmler 15 lira karşılığı kiralanıyor, mail adresinize linki geliyor ve 3 gün süreyle izlenebiliyor. Keşke daha sık yapsalar.


Dört film de gayet izlenebilir nitelikte idi ama bir İran yol filmi olan "Hit The Road"ı ayrı bir yere koyuyorum. Adamlar sinema alanında tüm kısıtlamalara rağmen müthişler. 

 

Ve Oscar adayı olma ihtimali nedeniyle bu aralar çok sözü edilen filmlerden dördü ilk ayın ilk haftasına kısmet oldu, bir kısmını geçen ay izlemiştim. İçlerinde bana en dokunanı doğru dürüst aksiyonlu bir konusu olmamasına rağmen "After Sun" oldu. Pinokyo, bildiğimiz Pinokyo, ufak tefek güncel dokunuşlarla hoş bir animasyon olmuş. "She Said" önemli bir konuyu ele almış ama fazla uzun ve biraz fazla durağan geldi, "Everything, Everywhere vs vs" hakkında ise hiç konuşmayayım daha iyi, otoritelerin ve bazı izleyicilerin bayılıp düştüğü bu film neredeyse beni bayıp düşürecekti. Film bittiğinde kafam bir dünya idi, "Otur, sıfır!" dedim. Arzu eden beni sinemadan anlamamakla suçlayabilir 😃

Ve yılın ilk ayını kadın yazarlara ayırdım bu sefer, önce yerliler, sonra yabancılar. Irmak Zileli'nin son kitabı "Bende Ölen Sensin" ile başladım, bitirince ikinci kadın yazara, Kadire Bozkurt'un ilk iki kitabının birleşimiyle basılan "Ateşle Yaklaşma"ya başladım. Kısa ve hoş öyküler...

Hafta sonunuz güzel geçsin efendim...