.

.
.

5 Şubat 2026 Perşembe

GÜN 5, MEKTUP 8

İki gündür bize gülümseyen güneş "Yeter bu kadar, şımarmayın" diyerek gitti. Geldi yine bulutlar, yağdı yine yağmurlar. 

Güneşli ilk günde kankalarımla buluştum, ikinci günde saçımı boyatıp kestirdim. Her ikisi de bünyeye iyi geldi. Bünyeye iyi gelen bir başka şey de üç hafta önce eski bir öğrencimin getirdiği ve hâlâ salonumu güzelleştirmeye devam eden çiçekler:

Esasen mektup günümüz yarındı ama bir gün erken yayınlamakta beis görmüyorum. Haydi bakalım iyi okumalar:

Mektup 8

Merhaba dünyayı üstünde taşıyan masa örtüsü,

Girip çıktığım tüm dairelerin yaz-kış değişmeyen aydınlığına karşılık senin örttüğün masanın önünde durduğu pencere mi kördü, odadaki eşyaların kalabalığı mı loşlaştırıyordu ortamı bilmem ama biraz ruhum kararırdı o evde. Oysa ki Kule’deki en iyi arkadaşım iki kardeşiyle birlikte orada yaşardı. Sırayla Deniz, Aydan ve babaannesinin adını taşıyan üç numara Naime.

Kalabalık bir evdi; babaanne, dede, anne, baba, hala ve üç çocuk. Halalardan birinin Babil Kulesi’nin inşasına sebep olan sel felaketinde öldüğü söylenirdi. Ufacık tefecik sarışın bir genç kız olan diğer hala taşınmamızdan kısa bir süre sonra merdiven boşluklarından, balkonlardan sarkıp izlediğimiz bir gelin alma töreniyle evlenip Almanya’ya gitti, yıllar içinde ailesini ziyarete geldi mi hiç hatırlamıyorum.

Anneleri çok net aklımda oysa; çocuk aklımla bile bizimkilerden çok farklı bulduğum, yaşadığımız dönemden ziyade Osmanlı konaklarından çıkıp gelmiş intibaı uyandıran, bir halayık sessizliği ve sadeliğinde, dalgalı saçları omuzlarına düşen, demode kıyafetler içinde dal gibi bir kadındı. O kadar beyazdı ki şeffafmış gibi gelirdi. Hiçbir komşunun kapısını çaldığını, 3. Kat kadınlarının çığırtkan buluşmalarına katıldığını görmedim. O loş evin içinde bir hayalet gibi süzülürdü. Babaları taksi şoförüydü, o da karısı gibi karışmazdı apartman hayatına. Evden işe, işten eve.

Lakin babaanne anlatılmaz yaşanırdı. Kızının apartmanı ayağa kaldırdığı bir felç geçirmiş ve uzun süre yürüyememişti, bir süre sonra evin içinde dolaşacak kadar harekete kavuştu. Senin örttüğün masanın kıyısındaki somyada oturur, kırlara açılan ve uzaklarda Ankara silueti görünen manzaraya bakar, gelinini üzmek için ne yapacağını tasarlardı muhtemelen. Pek girip çıkan olmazdı o eve ama ben ayrıcalıklıydım. Kızların arkadaşı olduğum için ortamı ürkütücü bulsam, babaanneden biraz çekinsem de gelirdim ara sıra, seninle de o zaman tanıştık. Gözlüklü ve meraklı bir kitap kurdunun o evde ilgisini çekecek yegâne eşya sendin zaten. Parmağım muşamba üstüne basılmış kıtaların sınırlarında kolayca kayardı, merak ettiğim şehirlerde mola verirdim.

Hala gelin gittikten, dede vefat ettikten sonra evin nüfusu bir nebze azaldı, baba gecenin geç saatlerine kadar çalışıyor, kızlar uçucu görünümlü annelerini huysuz babaanneleriyle bırakıp sokağa iniyor, birlikte çeşit çeşit oyun kuruyorduk. Küçüğü dışladığımız oluyordu itiraf edeyim, biz Deniz’le eşleşiyorduk, Aydan biraz kurumluydu, çok da önemsemiyordu yakınlığımızı. Seksek, yakantop, evcilik, bakkalcılık, öğretmencilik aklımıza ne eserse hayata geçiriyorduk adeta çocuklara oyun mekânı olsun diye inşa edilmiş apartmanın bahçesinde, balkon altlarında, merdivenlerinde, sahanlıklarında.  

Bir yaz günü merdivenleri patır patır çıkarak üçü birden göründü bizim kapıda, babalarından kitap almasını istemişler, baba da akşamına elinde bir kitapla gelmiş. Benim okuma merakımı bildikleri için açılışı benimle yapmak gelmiş akıllarına. Kitabı görünce nutkum tutuldu. Her satırına taptığım “Küçük Kadınlar” idi. Ama öyle bir baskıydı ki şimdiye kadar görmediğim kalınlıkta, şık kapaklı bir kitap. Ağzımın suları aktı, bu senden daha önemli bir şeydi haritalı masa örtüsü, ilk kez ikinci plana düşmüştün. Kızlar çok gani gönüllüydü, kitabı onlardan önce okumam için bana bıraktılar. Piyangodan büyük ikramiye çıksa bu kadar sevinmezdim. İki günde yuttum kitabı, bir daha da o kadar detaylı bir baskıya hiçbir yerde rastlamadım. Taksi şoförü baba o kitabı nereden bulmuş da almıştı hala merak ederim.

Sonra çok acı bir şey oldu. Baba bizim ne olduğunu tam olarak anlayamadığımız bir ölüm olayına karıştı ve hapse girdi. Aile yıkıldı. Biz çocuklar anlaşmış gibi bu olayı Denizlerin yanında hiç gündeme getirmesek de Kule çalkalandı haliyle. O sessiz, solgun kadın iyice sessizleşti, içine kapandı. Babaanne ise tam tersi bir canavar kesildi. Gelinine dünyayı dar etmek için elinden geleni ardına koymadı. Kadın dayanamadı en sonunda, topladı çocuklarını, ailesinin yanına döndü. Babaanne bu cezayı çoktan hak etmişti ama hainliğe doymuyordu.  Arada bir beni çağırırdı hapishanedeki oğluna mektup yazdırmak için. Senin örttüğün masaya otururdum, önüme konmuş kâğıda kıtalararası gezinti yaparak babaannenin söylediklerini yazardım. Öfkesi öyle derindi ki babaannenin yakınmalar, iftiralar, beddualar havada uçardı gelininden bahsederken. Çocuk aklımla hapishanedeki bir adama bunların yazılmayacağını idrak eder, söylediklerinin neredeyse hiçbirini kâğıda dökmez havadan sudan şeylerle geçiştirirdim, nasılsa okuması yoktu. İçinin karanlığını boşaltıp kâğıda geçtiğinden de emin olunca mektubu katlar, elime bir pul parası ve adres yazılı kâğıt verir postaneye yollardı beni. İçim rahat postalardım mektubu, çünkü sıradan havadislerdi yollanan. Nevin Teyze’yi bulaştırmadığım için memnun dönerdim eve.

Kızları bir daha hiç görmedim, bir süre sonra babaanne de öldü. Sanırım sen ve üzerinde taşıdığın dünya da çöpü boyladı. Zaten aradan geçen uzun yıllarda gerçek dünya da bir çöp yığınından farksız hale geldi. Keşke senin üstündeki gibi rengârenk kalaydı

2 Şubat 2026 Pazartesi

ŞUBAT GELDİ

Bir yaş daha büyümüş olarak başlıyorum bu posta, ya da yaş beni büyüttüğünü sanıyor, benim öyle bir duygum yok 😃

Cumartesi günü dostlar sağolsun, beni şımarttılar. Kimi bizzat katılımda bulundu, kimi telefon etti, kimi mesaj yazdı, sanal alem dostlarıma teşekkür borçluyum, tek tek cevap bile veremedim yetişip de. Bir kez de buradan iyi ki varsınız diyeyim.  

Günlerdir yağan yağmur 1,5 gün ara verdikten sonra kaldığı yerden devam ediyor. Gece berbattı, fırtına, şimşek, gök gürültüsü, gökten adeta kovalarla boşalan yağmur hem korkuttu, hem uykudan etti. Öğleye doğru sakinleşti ama her an tekrar gürleyebilir. Yorulduk gerçekten, hava sıkkın, ortam sarımsı bir sisle örtülü. 

Şubat ayına Oscar adayı filmlere kaldığım yerden devam ederek başladım. İzlemediğim iki film kaldı, ona da ya kısmet diyorum. Dün Kate Hudson'un "En İyi Kadın Oyuncu" dalında aday olduğu "Song Sung Blue"yu, bugün de yine aynı dalda aday Rose Byrne'nin oynadığı acaip isimli filmi, Türkçe çevirisiyle "Eğer Bacaklarım Olsaydı Seni Tekmelerdim"i izledim. Bu isim nasıl bir alaka kurularak konmuş anlamadığım gibi film de bir şey ifade etmedi. Rose Byrne'in oyunculuğu iyiydi ama o kadar da abartılacak bir durum yoktu. "Song Sung Blue" neşeyle hüznün karıştığı hoş bir filmdi, Kate Hudson kadar Hugh Jackman da iyiydi, onu niye es geçmişler bilemedim. Oscar jürisinin kerameti kendinden menkul. Ve son olarak da "Sentimental Value", herkesin dilindeki, MUBİ'nin bahsedip bahsedip yayınlamadığı film. Film güzeldi güzel olmasına da öyle büyük bir beklentiyle izlemeye başladım ki beklediğimi bulamadım. Hasılı bu sene Oscar filmlerinde yine kaldık yaya. İzlemediğim sadece "Marty Supreme" ile Yabancı Film dalında aday "The Voice of Hind Rajab" kaldı. Onlar da yakında düşer sanırım ortamlara. 


 Fotoğraflar güneşi gördüğümüz Cuma gününden.

Bitirirken bir ricam olacak, doğum günüm nedeniyle dostlardan hediye kargoları ulaştı bana ama bazıları isimsiz olarak geldi, kimlerden geldiğini bilemedim. Haydar Ergülen'in "Mektup Selam Söyle"si ile "Türkiye'nin Kuşları" ve "Hayvanlar Nasıl Düşünür, İnsan Ne Görür" kitaplarını yollayan arkadaşlarım rica etsem kim olduklarını yazabilirler mi? Kendilerine şimdiden teşekkür ederim.

Sevgiyle kalın...


30 Ocak 2026 Cuma

GÜN 30, MEKTUP 7

Cumanız, cumartesiniz, pazarınız, pazartesiniz, salınız, çarşambanız, perşembeniz, her gününüz hayırlı, mutlu, kutlu, mübarek, sağlıklı, huzurlu vesaire vesaire olsun sevgili blog dostlarım. Geçen postta sözünü ettiğim yağmur büyük bir heves ve hızla yağmaya devam ediyor. Her yer rutubet kokuyor, evdeki kağıt havlular ve tuvalet kağıtları bile rutubetten yumuşamış. Kuşlar ıslak sıçan gibi balkonlara kaçıyorlar yağmurdan. Bir tencere buğday haşladım, benim kuşlar gurme çiğ yiyemiyorlar 😂 Her sabah 3-4 kaşık seriyorum balkonun denizliğine, anında götürüyorlar ve bana teşekkür olarak gübrelerini bırakıp gidiyorlar. Neyse ki yağmur onları da yıkıyor 😂

Bugün mektup günü malum, ayrıca yarın da doğum günüm O yüzden bugünkü mektubu Babil Kulesi yıllarındaki kendime yazdım, biraz uzun oldu ama idare edin, ne de olsa doğum günü çocuğuyum, biraz şımarabilirim.

MEKTUP 7

Kitaplığın rafındaki kelebek gözlük, seni öyle özlüyorum ki,

Babil Kulesi’ne taşındığımızda henüz gözlük takmıyordum, hatta o kitaplık bile daha salonun bir köşesine yerleşmemişti. Bir bahar günü anneannemin evini belirlemek için kura çekmeye geldiğimizde dört yaşında bile yoktum ama o gün rengârenk bir tablo gibi hala aklımda. Çok sonra Seyran Sineması’nda Zeki Müren’in “Hayat Bazen Tatlıdır” filmini izlerken yine o günü hatırlayacaktım. Aynı filmdeki gibi akıp giden siyah-beyaz görüntülerin arasına atılmış renkli bir rüyaydı çünkü o gün. Hayatımın en rengârenk zamanlarının habercisiymiş, üstelik 11 yıl oturacağımız bloğun tam da arka bahçesinde çekilmişti o kura, papatyaların, gelinciklerin, ballıbabaların bir halı gibi ayağımızın altına serildiği o bahçede.

Anneanneme komşu bloktan çıkmıştı ölene kadar oturacağı ve bizim de bir süre onunla yaşayacağımız daire. İlk arkadaşlarımı orada edindim, Elizabet’i orada tanıyıp annesinin likörlü vişneleriyle ilk ve son kez sarhoş oldum, Hasan Emmi’yi eteğinden çekiştirip düşmesine sebep olarak ilk günahımı orada işledim, anneannemin Şakir Zümre sobasının ağzından maşayla sallandırdığı sucukların kokusuyla orada uyandım, benden dokuz yaş büyük dayımla en büyük kavgalarımı orada ettim. Sonra bahçe içinde bir küçücük eve taşındık, çok sevdim o evi, üstelik çok sevdiğim başka bir olay da orada gerçekleşti, okula başladım ve okumayı öğrendim, dünyanın en büyülü eylemine ben de bulaşmıştım ama hâlâ sen yoktun sevgili kelebek gözlük, çocuk gözlerim henüz sağlamdı. Akşamları ben “Zevzek Guguklu Saat”i okurken, babam da başının belası üssü mizan yüzünden bırakmak zorunda kalacağı Hukuk Fakültesi’nin Roma Hukuku konularına dalardı. “Corpus, Juris, Civilis”in Romalı üçüzler olduğunu düşünürdüm. Bir yıl sonra minik bahçeli minik evi bırakıp Babil Kulesi’nin yemyeşil kırlara bakan bir dairesine taşınacak, sana orada kavuşacaktım.

Her şey halamın ihtisas için Ankara’ya gelmesiyle başladı, zamanla içinde yer alan, aklımın ereceği, ermeyeceği tüm kitapları okuyacağım kitaplığı bizim eve taşındı. Yattığım somyanın başucuna yerleşti. Sonra da gözlerimdeki sıkıntı başladı, hala doktor olunca acilen göz muayenesine götürüldüm ve bir kitap kurduna en yakışan şeyi, seni armağan ettiler bana. Şimdi düşünüyorum da komiktin aslında, o yıllardaki fotoğraflarıma bakıp kendime gülüyorum, uçları yukarıya kıvrık siyah çerçevelerin içinden bakan iki cin gibi göz. Tek çocuk yalnızlığıma kitaplardan sonra bir de sen yoldaş olacaktın artık. Sabah gözümü açar açmaz kitaplığın rafından gözlerime transfer oluyor, akşam yatarken, sen de uykunu uyumak için aynı yere yollanıyordun. Annem dağınık kızının tek itina gösterdiği eşyasının gözlüğü olduğunu konu komşuya anlatıyor, bense seninle gurur duyuyordum. 

 Söz konusu kitaplık ve söz konusu gözlük

İlkokul boyunca hep gözümün nuru oldun, ne çok kitap okuduk seninle. Jo’yu, kardeşlerini, Jane Eyre’yi, Heidi’yi, Pollyanna’yı, Küçük Prenses Sara’yı, Gundula’yı, Halime’yi, Noktacık ile Anton’u ve köpekleri Pifke’yi birlikte tanıdık. Kemalettin Tuğcu’nun tüm ağlak satırlarında bana eşlik ettin. Gazete dağıtıcısı her hafta Çocuk Haftası ve her ay Doğan Kardeş’i kapıya getirdiğinde camların gözlerimle birlikte parladı. Ev ödevlerimde yaptığın yardımı unutamam. Kâğıt bebeklerimi keserken çizgiden sapmamamı sağladın, parmak bebeklerime elbise dikerken iğneme yol gösterdin. Çok mutluyduk seninle, ta ki gözümün numarası artıp gözlüklerin değişme zamanı gelene kadar.

Senin yerini numarası artmış yine siyah bir çerçeve aldı ama kitaplığın rafındaki yeri hiç değişmedi. Büyümüştüm artık, ortaokula başlamıştım, dersler daha ağırdı ama halefin de en az senin kadar yardımseverdi. Tarih, coğrafya, matematik, ev idaresi ne varsa destek oldu, sayesinde takdirler, teşekkürler aldım. Lise ikiye kadar sürdü burnumun üstündeki saltanatı, ergenlik gözlük sevmiyordu, çıkarıp attım. Genç kız oluyordum artık ve görüntüme önem vermeye başlamıştım. İlk kez boş kaldı kitaplığın rafı, zaten bir süre sonra da halam ihtisası bitirip kitaplığını da alıp gitti.

Artık hayatıma gözlüksüz devam ediyordum. Edebiyat seven biriydim, mahalle baskısı Fen şubesine mahkûm etti. El âlem vızır vızır redoks çözerken ben “failatun failatun failun” sayıklayarak aruz vezni peşindeydim. Kimse Fuzuli’yi benim kadar sevmiyor, fuzuli buluyordu. Oysa Nedim gibi zevk peşinde koşan, şuh bir şairimiz bile vardı, Patrona Halil’in elinden öteki dünyayı boylamayayım diye damdan dama atlarken düşüp ölmüştü garibim, hiç mi üzülmezdi o fen kafalılar. Herkes boş derslerde kalbinin işine son verirken ben Itri’den “Tuti-yi Mucize Guyem” söyleyip kafalarını şişiriyordum. Sonunda pes ettim, Itri’den vaz geçtim ama değişik bir türe geçecektim, Nurhan Damcıoğlu’nu kendime örnek alıp kantocu olmaya karar verdim. Öyle genişlettim ki repertuarı ve faaliyeti, turneye bile çıkıyordum, yani yan sınıfın boş derslerini de şenlendiriyordum. Hocaların gözdesi oldum, dönem sonlarında okulun duvarları “Yangın Var” nidalarıyla çınladı da itfaiyenin gelmesine ramak kaldı, adım “Deniz Kızı Eftalya”ya çıktı.

Musikiye ara verdiğim zamanlarda aşçılığı soyundum sevgili gözlük. Sen çekmecede uyurken ben mutfakta Burda dergilerinden yarım yamalak çevirdiğim Alman yemeklerini kotarmaya çalışıyordum, aşağı kurtarmaz. Hazır jöleler yoktu o zamanlar ama ben bir jöle yapmak ve arkadaşlarıma sunmak istiyordum. Peki jelatini nereden bulacaktım? Babam yardımıma koştu, çalıştığı kurumda bazı bileşikler için kullandıkları birkaç yaprak jöle getirdi, her biri mukavva kalınlığında, olsundu. Portakallı jöle yapmaya karar verip hafta sonu için arkadaşlarımı davet ettim, onlar da heyecan yaptılar. Sabahtan mutfağa girdim, jelatinleri kaynar suda ıslatıp erimeye bıraktım, portakalları sıktım, sıkmadıklarımı dilimleyip kalıba dizdim, eriyen jöleyi portakal suyuna karıştırıp dansöz göbeği gibi titreyen bir karışım elde ettim. Kalıptaki portakalların üstüne devirip buzdolabına istirahate yolladım. Derken benim kızlar döküldüler, çayla jöle yenir mi, yenecek, o kadar yaptım. Jöle, mutfak dar olduğu için salonun köşesinde duran buzdolabından merasimle çıkarıldı, dilimlere ayrıldı, konuklara sunuldu, hepsi hapur hupur yedi ama birini gözden kaçırmışım galiba sevgili gözlük. Aradan uzun yıllar geçtikten, bizin dostluğumuz sürüp dururken bir itirafta bulunacağını söyledi. “Nedir?” dedim merakla, “Ben o jöleden nefret etmiştim” demesin mi? Hayat çok acımasız be sevgili gözlük, arkadaşın nankörü de çok kalp kırıyor J

Sonra ne mi oldu? Lise bitti, babam başka bir semtten ev aldı. Sonbaharda, Babil Kulesi’ne, etrafındaki çiçekli kırlara, hemen dibimizdeki açık hava sinemasına, bin bir oyun kurduğumuz balkonlara, merdiven sahanlıklarına, balkon altlarına, kömürlük girişlerine, ön ve arka bahçelere, ailemiz kadar yakın komşulara, Niyazi Bakkal’a, sütçüye, sucuya, bohçacıya, gazete dağıtıcısına, postacıya, merdivenleri süpüren Varnik’e, yıllarca hayatımı paylaştığım arkadaşlarıma, on bir yılımın şahidi okullarıma, semt kütüphanesindeki sarışın kadına, iğde kokularına, iki katlı bahçeli evlere, o bahçelerden taşan leylaklara, pazar yerine gelen cambazlara, bir masal ülkesine benzeyen Yenimahalle’ye ağlayarak veda ettim. Yenimahalle devri yerini Yenişehir devrine bırakıyordu.

Yarın yeni bir yaşa gireceğim sevgili gözlük, epey yol aldım hayat denilen taşlı patikada. Eğer iyi bir insan olabildiysem çocukluğumun ve ilk gençliğimin geçtiği Babil Kulesi’ne borçluyum. Hayatımın bir dönemine geri dönmeyi mecbur tutsalar, hiç düşünmeden seninle de tanıştığım Babil Kulesi yıllarıma dönerdim. Gözlerime ışık olduğun için sana, gönlüme ışık olduğu için ona şükranla…

27 Ocak 2026 Salı

BU ANLAMSIZ, BU YAĞMUR*

Bir haftadır akvaryumda yaşıyoruz. Bazen sular dalgalanıyor, ortam bir oraya, bir buraya savruluyor, bitkiler yerlere eğiliyor, yapraklar, eşyalar uçuşuyor. Zavallı balıklar tersine dönen şemsiyeleriyle ne yana kaçacaklarını şaşıyorlar. Bulutlardan yağmur değil kovalarla su dökülüyor, gökler gümbürdüyor, şimşekler ışın kılıcı gibi şavkıyor. Hortumlar bulduğunu yanına alıp gidiyor, çatılar uçuyor. Akvaryuma alışkın olmayan balıklar ufak ufak çimleniyor, eklemler gıcırdamaya başlıyor, ruh pili güneşle şarj edenler-ki biri de benim-hayata küsüyor, velakin yağmur bir türlü bitmiyor. Sanırım Antalya Macondo'ya taşındı ve bu yağmur yüz yıl yağacak.

Bir haftadır ortalarda görünmeme sebebimi biraz anladınız sanırım, pencereden yağmur seyretmek dışında ev dışı etkinliğim yok. Evde günlük koşuşturmalar haricinde Oscar adayı filmleri izliyorum ve geleneksel olarak hiçbirini beğenmiyorum. Akademi jürisi sanırım ergen oğlanlardan oluşuyor, zira seçtikleri filmler insana bunu düşündürüyor. Vampirler, tabancalar, tüfekler, canavarlar, içip içip sarhoş olanlar, kan, kin, ölüm, öffff! Şöyle sakin, duygusal bir film izlesek, midemiz bulanmasa, korkmasak falan olmaz mıydı? Hollywood konu kıtlığı çekiyor galiba. Neyse Temel'e "Benzine zam geldi" demişler, "Farketmez, ben hep 50 liralık alırım" demiş ya, işin aslında beni ilgilendiren kısmı kırmızı hali, filmler kötü mü, farketmez ben hep kıyafetlere bakarım 😂

Bu ay için seçtiğim kitapların hepsini zorla bitirdim, aynı filmler gibi ruhumu titreten bir tane çıkmadı. Neyse ki yazarının bir önceki kitabına güvenerek aldığım "Karanlığın İcadı" "Oh be!" dedirtti. Her ne kadar öyküler hüzünlü olsa da hüznün güzel yazılanı da kendini okutuyor. Özlem Dikeçligil yine döktürmüş.

Bir haftadır ilk kez bu akşam dışarı çıkacağım, tabii ki yağmur yine coşup her şeye engel olmazsa, Opera Sahnesi'nde "Tria" isimli bir modern bale izleyeceğim, izleyenler çok beğenmiş, umarım öyledir.

Bir hafta önceki çıkışımda ise eve girer girmez yağmur başlamıştı, başlayış o başlayış. Bir arkadaşımla Millet bahçesindeki cafelerden birinde buluşup kahve içmiştik. Farklı bir yoldan gitmiştim mekana ve caddenin iki yanında yükselen benjaminlerin devasalığına hayran olmuştum, bir de iki taraflı park etmiş araçlar olmasaydı:

Benjaminlerin gövdeleri zeytin ağaçları gibi yaşlandıkça heykelimsi bir görünüm alıyor. Millet Bahçesi uzun zamandır etrafı çevrili duran, öğretmenlik yıllarımızda öğrencilerin 19 Mayıs provaları yaptıkları boş arazide açıldı ve yeşillenince beton binaların arasında bir nefes alanı oldu. 

Kalbimiz de var 💗 ve de kuşlar için rengarenk yuvalar:

Biraz önce kısa bir süreliğine yüzünü gösteren güneş tekrar bulutların arasına girdi. Yağmur ihtiyaç, ona yağma diyen yok ama biraz hani şöyle birazcık efendi efendi yağsa olmaz mı?

Ben en iyisi mi gidip marketten gelen erzakları yerleştireyim. Macondo'dan sevgiler arkadaşlar...

*Deli Kızın Türküsü/Sezen Aksu

Kontrol etmeden yayınlıyorum, sürç-ü lisan etmişsem affola...