.

.
.

17 Haziran 2026 Çarşamba

ANKARA/HAZİRAN-GENÇLİĞE DÖNMEK 3

Buluşmamızın son günü sabah 9.00'da misafirhanenin önünde bizi bekleyen minibüsümüze yerleşiyoruz. İlk durak Yenimahalle, yıllar yıllar sonra okulumuza bir selam vereceğiz. Yenimahalle Lisesi'nden Yenimahalle Kız Lisesi'ne, oradan karma Halide Edip Lisesi'ne, yıkılma amaçlı birkaç yıl harabe halindeki bekleyişten sonra yenilenen ve Anadolu Meslek Lisesi'ne dönüşen okulun kapısında iniyoruz. İn cin top oynuyor, bereket 6 yılda kim bilir kaç kez geçtiğimiz bahçe kapısı açık. Anneannem okulun tam karşısında oturduğu için mezuniyet sonrası ben pek çok kez gördüm binayı ama özellikle yatılı olan arkadaşlar heyecanlı. İçeri girer girmez de hayal kırıklığı, bahçe bomboş. Sadece birkaç ıhlamur ağacı ve bizim öğrenciliğimizden kalma, gövdesi metrelerce uzamış, dalları göğe bakan bir sedir var. Yıkılan pansiyon binasının yeri toz toprak, zamanımızda paket taşların arasında çimler fışkıran zemine beton dökülmüş, güllerin rengarenk açtığı, sıra sıra çamların yeşerttiği güzelim bahçeyi ara ki bulasın. Ortaokula başladığımız gün ilk teneffüste, hem apartman, hem sıra arkadaşım Filiz'le elele tutuşup bahçeye açılan kapıya yönelmiştik ki kapıda dikilen hademe "Hop nereye?" dedi. "Bahçeyee" diye cevap verdik ilkokuldan çıkma saflığımızla, "Yasak!" dedi, "Bahçeye çıkmak yasak, koridorda eğleşin". Kös kös döndük sınıfa, o günden sonra bahçeyi ancak okul giriş ve çıkışlarında görebildik, zarar vermeyelim diye tüm teneffüsleri koridorlarda ya da sınıfta geçirdik. Vah bize, nerden nereye, bahçe mahçe hak getire, boş bir beton alan, çık çıkabildiğin kadar. 

Sonuçta öğrenciliği bitirmiştik, biraz hüzünlensek de hemen merdivenlere yönelip hatıra fotoğrafı çektirmeye koyulduk.

Fotoğrafta ben ilk gün içeri kişkişlendiğim kapının önünde boş bahçeye bakıyorum. Burası protokol kapısı efendim, öğrencilere yassah, öğretmenler ve idareciler giriş yapabilirdi. Biz yan kapıdan yapardık giriş ve çıkışları. Pazartesi ve Cuma günleri Atatürk büstünün (bizim zamanımızda tunç rengiydi) önünde sıraya girer, müzik öğretmeni çakma sarışın Ayten Basriler'in komutuyla İstiklal Marşı'nı söylerdik. Ayten Hanım ellerini köfte yapar gibi birbirine vurarak idare ederdi detone koromuzu. Marş bitince eziyet başlardı. Necla Hanım  baş muavinimizin saç, kaş, etek boyu kontrolünden elenebilirsek sınıflara dağılabilirdik. Saç örgülerimiz üç boğumdan kısaysa bir makas darbesiyle teke indirilir, diz kapağının üstüne çıktıysa eteklerimiz cart diye sökülürdü. Rahibelerden tek farkımız boynumuzda haç olmamasıydı. İnsanın kendini güzel olsa bile çirkin hissettiği ergenlik çağında yapılabilecek en büyük kötülüktü sanırım bu kılık-kıyafet eziyeti. O kadar yılmıştım ki bu gereksiz baskıdan, öğretmenlik hayatım boyunca tek bir öğrencimin üstüne başına karışmadım. 

Yeterince öğrencilik günlerimizi anıp yeterince fotoğraf çektirince Abbas yolcu dedik ve minibüsümüze binip Ulus'a çevirdik rotamızı. Zamanımız kısıtlı olduğu için ancak iki müze gezme şansları oldu misafirlerimizin, bir grup 2. Meclis'teki Cumhuriyet Müzesi'ni, diğer grup Ziraat Bankası Müzesi'ni gezince Kale'ye doğru yola çıktık. 

Kale'de festival vardı ve çok kalabalıktı. Buna rağmen Pirinç Han'daki dükkan sahipleri niyeyse açmamışlardı, Kahve bile kapalıydı, biz de Gramofon Cafe'ye konuşlandık. Aşağıdaki fotolar  buradan , hep toplu fotoğraf çekmişiz, mekanın çok fotoğrafı var aslında bende ama Antalya'daki bilgisayarda kalmış. 


Kahve, çay, karadut şerbeti içip kalktık, arkadaşlar Koyunpazarı Sokak'taki dükkanlara girip çıktılar, alışveriş yapanlar oldu, sonra Kale kapısından giriş yaptık ve bu kez Museum Cafe'ye yerleştik, meramımız orada yemek yemek ve Ankara'yı kuşbakışı görmekti ama hem çok kalabalıktı hem de haftasonu saat 15.00'e kadar kahvaltı dışında yemek vermiyorlardı. Bizde yorgunluk giderip ayrıldık mekandan.

Kale çıkışı minibüsümüzü beklerken Ankara havaları çalan bir konser ve halk oyunları ekibi vardı, biraz onlara takıldık, sonrasında kalan zamanımızda kısa bir Ankara turu atıp, bir restoranda yemek yedik. 

Her güzel şey gibi buluşmamızın da sonuna gelmiştik, arkadaşların dönüş zamanları yaklaşıyordu, misafirhaneye geri döndük, bir saat kadar şamatamızla personelin tekrar başını şişirip vedalaştık dostlarla. 

Üç gün boyunca ben çok mutlu oldum, dilerim katılan arkadaşlar da aynı duygulardadır. Bu buluşmanın son olmaması dileğiyle hepsine buradan sevgilerimi yolluyorum, iyi ki varlar, iyi ki icabet ettiler bu güzel davete 💜 

16 Haziran 2026 Salı

ANKARA/HAZİRAN-GENÇLİĞE DÖNMEK 2

Nerde kalmıştık? Evet, Göynük'e doğru yol alıyorduk. Orada önceden ayarladığımız restoranda yemek yiyecek, biraz dolaşacak ve Mudurnu'ya müteveccihen (bayılırım bu kelimeye, kullanma fırsatı bulunca hiç affetmem) devam edecektik.

Otobüsümüz restoranın önünde durdu, biz de aç karnımızı doyurmak için daldık içeri. Masalarımız hazırlanmış gelişimizi bekliyordu. Yemek seçimimizi bir gün önceden yapmıştık, iştahınızı kabartmak gibi olmasın ama seçenekler arasında kiremitte yaprak sarması, keşli-cevizli erişte, kiremitte mantı, kiremitte köfte, çömlek kebabı (restoranın sahibinin tuğla ocağı olduğundan şüpheliyim, arızalı çıkan malları mutfakta değerlendiriyor gibi geldi bana 😂) vardı. Benim tercihim yaprak sarması ve erişteden yana oldu, her ikisinden de memnun kaldım. Tatlı olarak uğut tatlısı ve höşmerim önerildi. Uğut tatlısını daha önce denememiş olsaydım meraktan isterdim. Esasen merak kediyi öldürür derler, ben kedi olmadığım için ölmüyorum ama pişman oluyorum. Bu tatlıyı bir siteden istemiştim, zira hammaddesi ilginç, çimlenmiş buğdaydan yapılıyor, tahinle marmelat karışımı keskin olmayan bir tadı var. Bence tatlı olarak yenmekten ziyade kahvaltıda ekmeğin üstüne sürülünce daha iyi gider. Höşmerimi zaten sevmem, kendi tadımla kalayım deyip kalktım masadan. 

Beypazarı'nda biraz fazla oyalanıldığı için Göynük'te geçirilen zaman yetersiz oldu, aslında tam tersi olmalıymış, Göynük Beypazarı'nı dövermiş zira. Şehrin merkezinde kısa bir tur atabildik ancak. Lakin restoranda yemediğimiz tatlının yerine dondurma yemeyi ihmal etmedik, ben ismimle müsemma olsun diye güllü dondurma yedim, hayatımda yediğim en güzel güllü dondurmaydı diyeceğim de daha önce hiç güllü dondurma yemedim ki 😂

Görebildiğim ve çekebildiğim kadarıyla Göynük:



Dondurmacıyı da fotoğrafladım ki yolunuz düşerse güllü dondurma yiyip beni anasınız 😂


Gönül sokak sokak gezmeyi isterdi Göynüğü ama Ankara'ya dönmek zorunda olduğumuz için istediğimiz kadar kalamadık, bir dahakine kısmet diyelim.

Bundan sonraki rotamız Mudurnu üzerinden Bolu/Gölcük'tü. Vakit darlığı yüzünden Mudurnu içinde araçla bir tur atabildik ama aklımız kalmadı desem yalan olur. Sakin, yeşil ve doğallığını korumuş bir kent, çok beğendim, dilerim daha detaylı gezmek kısmet olur. 

Asıl sürpriz finalde saklıymış, akşam yavaş yavaş yaklaşırken Gölcük'e giriş yaptık. Ormana ve göle düşen sis bulutlarının arasında girdik Gölcük'e. Yıllardır benim için takvim yapraklarını süsleyen bir gizemdi Gölcük gölü. Neredeydi, o kıyısındaki masal evlerine benzeyen yapı şanslı birinin konutu muydu, bir tesis miydi bilemeden hayranlıkla bakmıştım fotoğraflarına, sonunda vuslat dedim görünce:




Hiçbir fotoğraf o güzelliği, o ortamı, çamların kokusunu, havadaki saf oksijenin ferahlığını yansıtamaz. Bence her mevsimi ayrı güzeldir, çıkın çıkın gelin 😂

Görülecek yerler bitince yolculuğun tadı kaçıyor dostlar, yorulduk, oksijenden sersemledik ama değdi. Evlerimize ve misafirhaneye ulaşıldığında neredeyse geceyarısı yaklaşıyordu ama her anı harikaydı. O zaman yarın son günde buluşmak üzere...


15 Haziran 2026 Pazartesi

ANKARA/HAZİRAN-GENÇLİĞE DÖNMEK 1

Günlerdir, hatta Mart'tan bu yana diyeyim iki arkadaş ardımızda bıraktığımız üç gün için uğraşıyorduk. Önce ben Antalya'dan o Ankara'dan, sonra benim başkente gelişimle aynı şehirden üç günlük bir buluşmanın organizasyonu için kafa patlattık Pazar akşamı da mutlu sona ulaştık. 

Her şey 2018 yılında bir fotoğraftan doğdu, lise son sınıfta yıl sonu temsilinde çekilmiş bu fotoğrafın Facebook'ta yayınlanması ile başlayan süreç bugünlere evrildi. Bizler Kız Lisesi mezunuyuz, ortaokulu karma okumuştuk aynı okul bünyesinde ama liseye geçtiğimiz yıl erkeklerin kaydı alınmadı, okul kız lisesine çevrildi. Aynı zamanda da yatılı öğrenci alınmasına başlanıldı, aynı bahçe içinde, okulun yanında bir pansiyon binası hizmete açıldı. Yatılı-gündüzlü aynı sınıflarda okuyarak mezun olduk. 

Gençlikle başlayan hayat gailesi içinde herkes bir yerlere dağıldı. Tek tük arkadaşlarla yakınlığımız sürse de uzun yıllar birbirimizden habersiz yaşadık. Sonra okulun 50. kuruluş yılıydı yanlış hatırlamıyorsam, okul bahçesinde bir buluşma yaşandı ve biz Ankara'da yaşayanlar ve bağlantısı olan sınıf arkadaşları bir araya gelmeye başladık bu vesile ile, giderek sayımız büyüdü, Ankara dışından katılımlar oldu, zaman zaman buluşmalar yaşandı ve ilk kez 2018 yılında Marmaris'de bir organizasyonla ve kalabalık bir kadroyla ilk yoğun birlikteliğimizi yaşadık. Girişimi ben başlattım ve Marmaris'te geçen günlerin tadı o kadar damağımızda kaldı ki, ertesi yıl aynı buluşmayı Bodrum'da tekrarladık. Marmaris'te ve Bodrum'da yaşayan arkadaşlarımız yaptıkları hazırlıklarla  bize harika zamanlar geçirttiler. Bir sonraki için düşünceler geliştiriyorduk ki pandemi çıktı geldi, her şey gibi bizim buluşmalar da suya düştü. 

İnsan bir kere deneyip keyif alınca yenisini istiyor, sonunda Ankara buluşması fikrini ortaya attım ve istekliler belirli bir sayıyı bulunca kolları sıvadık. WhatsApp sağolsun, sayesinde sanal da olsa organizasyonun ilk adımları atıldı. Katılımcılar belirlendi, başka bir arkadaş vasıtasıyla uygun fiyatlı bir misafirhane bulundu, yapılacak turların ayrıntıları yenecek yemeklere kadar belirlendi, bir başka arkadaşımız ve eşi bu konudaki bağlantıları sağladı. Biraz yorulduk, itiraf edeyim bazen de işler karışınca sinirlendik. Çünkü yüzyüze gelmeden sanal alem aracılığıyla yapılan işlerde bir gevşeme, bir ihmalkarlık olabiliyor. Ama hamama giren terler dedik ve sonunda her şey ayarlandı, cuma günü sabahı da buluşmanın ilk anı yaşandı. Yarım asırın üstüne öyle güzel, öyle duygusal, öyle samimi zamanlar yaşandı ki, yorulduğumuza, uğraştığımıza sonuna kadar değdi. Öyle sanıyorum ki son gün herkes çok mutlu ayrıldı.

İlk günümüz önce kavuşma heyecanıyla ve birbirimizin ağzından lafı kaparak dışardan gelenlerin kaldığı misafirhanede başladı. O kadar çok ve o kadar gürültülü sohbet ettik ki, mekanın diğer sakinleri "Susun" demeye dilleri varmadığı için gelip gidip "Maşallah" dediler. Arif olduk anladık ve mekandan ayrılıp bir cafeye konuşlandık. Orada herkes gürültü ettiği için bizim şamata arada kaynadı. Sonra da hep birlikte rezerve yaptırdığımız restorana yerleştik, açılış yemeğimizi yedik, ardından da keyiften esrik evli evine, misafirhaneli misafirhanesine döndük. 

2. gün sabah 7.30'da ayarladığımız otobüsle misafirhane önünden hareket ettik, ilk durak Beypazarı idi. Beypazarı'na bir kez annemle bireysel olarak, bir kez de yine lise arkadaşlarıyla tur dahilinde  gitmiştim. 15 yılı geçmiştir, bu kez kenti eskiye göre daha sönük buldum, sanırım bütün Ankaralılar ziyaret etti, eski rağbet kalmadı. Tur otobüsü bizi Kale civarına bıraktı. Önceki gelişlerimde pek kurak bulduğum yer güllerle bezenmişti ve şehre kuşbakışı bakıyordu:




Seyir faslı bitip fotoğraflar da çekildikten sonra merkeze indik. Tur bizi indirip serbest zaman verdi, biz de fena halde dağıldık. Bu tür turlarda rehber zorunluluğu varmış, bize de genç bir kız rehberlik ediyordu, esasen rehberlik bir durum da yoktu ama mecburiyetten takıldık peşine. Bizi "Yaşayan Müze"ye götüreceğini söyledi. 18'lik liselileri öyle bir yola yöneltti ki çevredeki emmiler bile "O yoldan çıkamazsınız" dediler😂 Gözlerindeki kızılötesi ışınlarla bel ve diz röntgenlerimizi çekip protezlerimizi, kireçlenmelerimizi ve romatizmalarımızı gördüler sanırım daha doğrusu görünen köy kılavuz istemezdi. Sonunda daha az eğimli bir yoldan 120 TL ücret ödeyerek Yaşayan Müze'ye girdik, bizi şu yaşamayan nine karşıladı:


Bir zombi gibi pencerenin önündeki sedirde oturan korkunç maket boş çanaklara yemek daveti yaptı ama şah damarımızı korumak adına yanaşmadık 😂 Oturup bir kahve içeceğime adına kanıp girdiğim müzeden hayal kırıklığıyla çarçabuk ayrıldım. Her yerde rastlanan türden bir konağı gezmek için verdiğim paraya da, dizlerime yaşattığım çileye de acıdım. 

Müzeye gelmemek akıllılığında bulunan arkadaşların yanına gidip bir de soğuk su alarak kendimi serinlettim. Sonra da şehirden fotoğraflar çektim:





Beypazarı alışveriş anlamında çok çeldirici, her yerden biri sesleniyor, her dükkandan burnunuza  yiyecek bir şey uzatılıyor; Beypazarı kurusu, lokum, baharat, havuç suyu, kuru domates, tarhana, erişte. Hal böyle olunca arkadaşların her biri bir yana dağılıp alışverişe koyuldu. Toparlanana kadar epey zaman kaybettik. Aldığım tek şey esasen gayet kitsch yapılmış, yörenin coğrafi işaretli havucunu temsil eden bir magnet oldu. Buzdolabının üstünde yer kaldıysa eklerim diğerlerinin yanına.


Havucun heykelini de dikmişler muhtelif yerlere. 

Sonunda toparlanıp Göynük'e doğru harekete geçtik. Yol üstünde Nallıhan Kuş Cenneti'nden geçtik ve aracın içinden ancak bu kadar fotoğraflayabilsem de dağların renklerine hayran oldum:




Mevsim nedeniyle yeterince kuş yoktu ama seyre gelmiş epeyce insan vardı. Hep merak ediyordum, bu sayede uzaktan da olsa görmüş oldum.

Bu yazıyı daha fazla uzatmadan bitireyim. Göynük faslını yarınki posta bırakayım. Kalın sağlıcakla...

11 Haziran 2026 Perşembe

ANKARA/HAZİRAN-OKUMA BAYRAMI

Dün bizim Çiko'nun okuma bayramı vardı, aslında daha dün doğmuştu ama ne ara o dün okuma bayramına evrildi bilemedim. Biz yaş alırken (yaşlanmanın kibar halini kullanmakta fayda var), o büyüyor, sağlıkla büyüsün, güzel bir dünyada büyüsün dilerim tüm çocuklar.

Okuma bayramını kutlamaya gittik tabii ki, alkışladık, tezahürat yaptık, el salladık. Anne, baba, babaanne, dede, anneanne, dayı, büyük teyze olarak gururlandık. Çıkışta "Mutlu musun?" diye sorduk, "Hayır, yorgunum" dedi, "kaç gündür prova yapıyoruz". İşin aslı çocukların çoğu "bitse de gitsek" havasındaydı. Hafif eğitimin üstüne renkli cila çekince ağır görünüyor, ne diyelim memleketin kaderi bu.

Dün gayet sıcak başlayan hava akşama doğru önce yağmura, sonra doluya çevirdi. Ankara sulugöz bu aralar, istikrarı yok, ya yağmurla başlayıp güneşe dönüyor, ya tam tersi. Bu sabah erkenciydim, kız kardeşe hastane randevusunda eşlik edecektim. Bulutlu bir sabahta çantama attığım şemsiyenin ağırlığıyla yürüdüm buluşma noktamıza. Yüksel Caddesi belediye ekiplerince deterjanlı sularla yıkanıyordu. Esbab-ı mucibesini (arkadaşlar ben eski sözcükleri kullanmayı seviyorum, hoş görün) bilemedim. Caddenin banklarında oturan biracılar gece vakti birtakım ifrazatlar mı bıraktılar acaba diye düşünmedim değil. Metro alt geçidinin yürüyen merdivenleri arızalıydı, protezlerim sinirlendi ama yapacak bir şey yoktu. Tıkır mıkır indik çıktık basamaklardan. Erken gitmişim civarda dolaştım biraz. Minibüs değnekçileri çığırtkanlık yapıyor, erkenci memur tayfası simitlerine yumuluyor, birtakım emmiler çömeldikleri yerde siyaset konuşuyordu. Sonra kız kardeş geldi, biz de bir minibüse atladık. İlk duraktan binince oturma şansımız oldu ama yol boyu o taa uzaktaki şehir hastanesine ulaşana kadar ayakta kalan çok oldu ve bu insanların çoğu hasta. O kadar uzak yerdeki hastanelere ulaşmak gerçekten eziyet. 

Hastanede işimiz öğlen bitince bindiğimiz durakta bu sefer indik, bir cafeye yerleşip kahve içtik, ufak tefek bir şeyler atıştırdık. Evlere dağılmadan önce de bir markete girip alışveriş yaptık. Kasa kuyruğu çok kalabalıktı. Market arabasında üç-beş parça öteberi bulunan yaşlı bir hanım kız kardeşe sırasını vermeyi teklif etti, bizimki kabul etmedi ama ısrar üzerine geçti zarif görünüşlü hanımın önüne. Biz birbirimizle konuşunca, bu defa bana dönüp "Lütfen siz de geçin, birliktesiniz galiba". Marketlerde pek rastlanmayan bir durum bu nezaket, genelde ite kaka önünüze geçmeye kalkarlar. Yine ısrarı üzerine teşekkür edip geçtik hanımın önüne. Derken arkadan bir başka müşteri geldi ve bize yer veren yaşlı kadına yer vermemizi önerdi. Hayli komik bir zincir oluştu aslında,  biri birine yer veriyor, sonra yer verene yer verilmesi isteniyor falan, gülüştük biraz. O sırada marketin indirim kartı soruldu olmayan bir kişi için, bir anda herkes kart uzattı, Allahım reklam filmi gibiydik, saadet zincirinden kopup ayrıldık işimiz bitince. 

Gidip gelip yazıyorum aslında, iki gün oldu bu yazıya başlayalı. Okuma bayramından bir gün önce Kocam Bey çay almak için mutfağa gitmişti, seslenip hemen gelmemi söyledi. Gittiğimde mutfak tavanının köşesinden şarıl şarıl su akıyordu. Hanemize bereket yağdı diyeceğim ama suyun niteliğini öğrenmeden diyemedim tabii ki, zira yan tarafta tuvalet de var. Hemen koşturdum üst kata, yukarıda iyice yaşını başını almış yalnız bir kadın oturuyor. Açtı kapıyı, dedim "Mutfağından su akıyor bize", "Niye ki?" dedi, "E orasını bakınca göreceğiz". Mutfağa adımımı atmamla ayağımdaki terlik şapırt diye halıya gömüldü. Komşucuk arıtmanın hortumunu su bidonuna yerleştirmiş, musluğu açmış ve TV izlemeye gitmiş. Mutfak zemini göl olmuş, fazlalıklar da bizim mutfağı sulamak istemiş. Neyse suyun menşeini öğrenince sadece temizlerken söylendim, en azından iyi suydu. Komşunun mutfağının icabına ise en üst katta oturan diğer komşu baktı, böylece başka bir zincir oluşturmuş olduk. 

Yarın itibariyla üç gün boyunca pek nostaljik anlar yaşayacağım, zira 8 yıllık bir aradan sonra lise arkadaşlarımızla Ankara'da buluşacağız. Çok heyecanlı ve sabırsızım. Mezuniyetten sonra kaç yıl geçtiğini söyleyemeyeceğim, kusura bakmayın kadına yaşı, kimseye maaşı sorulmaz efenim 😂

Size gökyüzüne uzanan bir iğde ağacı bırakıp ayrılayım huzurdan...



8 Haziran 2026 Pazartesi

ANKARA/HAZİRAN-TUNALI'NIN HİLMİ'Sİ

Bugünün en güzel yanı sevgili Sevda ile buluşmamızdı, siz onu Bilge'nin annesi olarak tanıyordunuz, ben de öyle başlamıştım ama sonra Sevdoşum oldu 😊

Öğlen saatlerinde sıcakta yokuş tırmanmayayım diye Tunalı'nın başına kadar dolmuşla gittim ve indiğim yerden buluşma noktasına doğru yürürken de epey eskilere götüren bir nostalji yaşadım. Tunalı Hilmi Caddesi ile tanışmam liseyi bitirdiğim yıl Yenimahalle'den Yenişehir'e taşınmamız ile başlar. 17 yaşında yaşamaya başladığım Yenişehir neredeyse aklımın erdiği günden beri hayatıma etki eden Yenimahalle'den çok farklı idi, intibak etmekte biraz zorlandık haliyle, özellikle çok sevdiği komşularını geride bırakan annem, apartmanın sevgilisi olan minik kardeşim, üniversite yaşamına alışmakta ve farklı bir kültüre sahip yeni semtte bocalayan ben. Babam yine evden işe, işten eve, kendi çevresinden çok da kopmuş değildi. Bir süre sonra alıştık elbette, annem yeni komşular edindi, kardeşim yeni şefkatli kucaklar buldu, ben hem okula, hem de semte aşina oldum. Oldum olmasına da Tunalı hâlâ ulaşılması zor bir hayal gibiydi. O yaşa kadar ekonomi sınıfında seyahat etmiş bir yolcunun birdenbire birinci sınıfa atlaması gibi bir şeydi ve ürkütüyordu. Yenimahalle 5. durakta piyasa yaparak ergenliğini geçirmiş birinin Tunalı'da gezmeye alışması biraz zaman alacaktı. Yani Ragıp Tüzün (Yenimahalle'nin kuruluşunda rol oynamış Ankara belediye başkanı, semtin ana caddesi onun adını taşır), Tunalı Hilmi (Jön Türk hareketinin öncülerinden bir devlet adamı ve milletvekili) karşısında 1-0 mağlup durumdaydı. O zamanların Tunalı'sını şimdiyle kıyaslarsak şimdiki hali Çarşamba pazarı gibi kalır. Fiyat etiketlerinin yüksekliği nedeniyle fazla yanaşılamayan lüks vitrinler, şık cafeler, kokuları kaldırımlara taşan şarküteriler (şarküteri kokusuna bayıldığımı söylemiş miydim?), pastanelerin kapı önüne atılmış masalarında "five o'clock tea" alan, muhtemelen oralarda doğmuş, büyümüş, yaşlanmış süslü teyzeler, solaryum bronzu, houte couture giysili havalı kadınlar, bacaklarında yıkanınca kırarmayıp ağaran gerçek jean pantolonlar taşıyan gençler o yılların Tunalı'sının olmazsa olmazlarıydı. Arada bir uğrardık tabii ki, Sim Dondurma'dan (şimdi yerinde ayakkabıcı var) aldığımız dondurmayı yalayarak Kıtır'ın önünden geçer ve Tunalı'nın en harcıalem mekanı olan Kuğulu Park'a dalardık. Park o zamanlar arazisinin bir kısmını Polonya Büyükelçiliği'ne kaptırmamıştı, daha büyük, daha ağaçlı idi. O zaman da pasaklı olan havuzda yüzüp duran, şimdikilerin büyük büyük dedeleri olan kuğulara bakar, banklarda dinlenir, dönerdik. Sonradan küçülse de Kuğulu Park her daim Tunalı'nın simgesi oldu Ankaralılar için. Arkadaşımın "Aşk Tesadüfleri Sever" filmine bayılan kızı İstanbul'dan Ankara'ya geldiğinde merakla kendini Kuğulu Park'a götürtmüş, parkın boyutunu görünce de şaşakalmıştı 😂 Boyutu ne olursa olsun o park bizim parkımızdır ve geçen yıl doğup bu yıl büyüyen kara kuğu Parla için bile gidip pis kokulu havuzu seyran eyleriz 😊

Sonra bir şey oldu, dayımlar Tunalı'ya açılan bir sokağa taşındılar ve bizim gidiş-gelişlerimiz artıp sıradanlaştı. Artık Besi Çiftliği'nin enfes soğuk sandviçlerini tadıyor, takı mağazalarına takılıyor, Kıtır'a adını veren kıtır piliçleri yemeye gidiyorduk. Annem arada coşup Cambo'ya götürüyor, vallah billah kesesi dediği gizli hazinesinden İnegöl köfte ısmarlıyordu. Bazen yengemle alışverişe çıkıyorduk cadde boyunca. Kocaman bir kitapçı vardı adını hatırlayamadığım, ilk Selim İleri'mi (Her Gece Bodrum) oradan yengem alıp hediye etmişti bana. İster alışveriş, ister yürüyüş olsun mutlaka Kuğulu Park'ta sonlanıyordu Tunalı Hilmi turları. Hatta bir seferinde dayımın bu olaya alışkın 3 yaşındaki oğlu almış başını gitmiş, arkasından koşturan abisi yarı yolda yakalayıp "Nereye?" diye sorduğunda "Gidiyom Vakvak" cevabını vermişti 😂

Sonra saltanat bitti, her yer gibi Tunalı da yozlaşmadan nasibini aldı, lüks mağazalar birer birer yok oldu, önce Besi Çiftliği, Sim Dondurma, adını hatırlayamadığım kitapçı kapandı. Pek çok cafe ekonomik koşullara direnemedi. Caddenin simgesi güzelim Flamingo Pastanesi kötü kokulu bir dönerciye dönüştü. Derken yılların Cambo'su elveda dedi, neyse ki Kıtır hâlâ direniyor ve Kuğulu Park her daim nöbette. 

Bugün bunları düşünerek adımladım kaldırımlarını, insanların çoğu yine şıktı, Tunalı'nın kadim ahalisinden arta kalan pinpon teyzeler ağarmış ama fönlü saçları, makyajlı yüzleri ve şık kostümleri ile ya alışverişte ya Elizinn'de brunchta idiler. Zarif cafelerin, bistroların çoğu kapanmış yerlerini yeni nesil self servis kahveler almış, mağazalar sıradanlaşmış olsa da Tunalı hâlâ çekim merkezi, görmeyince özlenen. Aşağıdaki kahve de bu günden, Tunalı'da bir bistroda Sevda eşliğinde içildi:



3 Haziran 2026 Çarşamba

ANKARA/HAZİRAN-BİR TAKIM UFAK TEFEK İŞLER

Haziran başından beri babaannelik görevimi layıkıyla yerine getirmeye çalışmaktayım 😊 Bugün izin verdiler, ben de yapılması gereken bazı işler için kendimi dışarı attım. Önce YKY Satış Mağazası'na uğrayıp biraz Frog kardeşimizle hasbıhal ettim, yakınlarda yitirdiğimiz ve çok sevdiğim bir yazar olan Roy Jacobson'un son kitabını aldım: "Yalnız Bir Anne".

İkinci görevim bizim Çiko'nun okuma bayramındaki rolü için kostümcüye uğramaktı. Milyon yıl sonra ikinci kez bu tür işlerle uğraşmak da varmış. Oğlum eczacı olmuştu, kostümünü de bir yakınımızdan temin etmiştik, hiç yorulmadan ve beleşe halletmiştik sorunu. Çikolar hayvanlı bir şeyler yapacaklar ki at kostümü gerekti. Kostümcünün bulunduğu caddeyi en iyi bilecek kişiye, kaldırımda motoruyla bekleyen kuryeye sordum. Hep vın vın üstümüze sürecek değiller ya, biraz işe yarasınlar, gayet güzel tarif etti. Kostümcü masal alemi gibiydi, alacağım kostümü beklerken bir Pambık Premses kıyafeti kiralamak geçti içimden, torunun okuma bayramına Pambık Premses olarak giden babaanne olarak gazetelere geçerdim ne güzel 😊

Masal diyarından çıkıp kozmetik dünyasına daldım, yanyana sıralanmış mağazaları ziyaret edip her birinden farklı bir şey alarak ayrıldım. İzmir Caddesi'ne geçince anılarım canlandı; öğrenci harçlığımıza uygun giysiler ve makyaj malzemeleri için sık sık uğradığımız  Kocabeyoğlu Pasajı, Ülkealan Pasajı, hayatımın hatırladığım ilk düğününe gittiğim Balin Hotel ve hepsinden önemlisi birkaç yıl merdivenlerini aşındırdığım Alman Kültür Merkezi. Balin Hotel artık yok, Pasajlar halen yerinde. Alman Kültür Merkezi Bulvar'a taşındı ama benim için şimdilerde dershane ve giyim mağazasına dönüşmüş, Milliyet Gazetesi ile paylaşılan o bina hala nostaljik. Üniversite yıllarındayız, öğrenci olayları almış başını gitmiş, okula devam edemiyoruz, kaydımızın silinme tehlikesi var, çare arıyoruz, nereye başvuracağımızı şaşırmış durumdayız. Bir kış akşamı Alman Kültür Merkezi'ndeki dersten çıkmış, dışarı adım atmışız ki karşıdan Milliyet'e gelen rahmetli Örsan Öymen'i görüyoruz arkadaşımla. Denize düşen yılana, başı sıkışan gazeteciye sarılır misali adeta atlıyoruz adamın üstüne, bir arkadaşım, bir ben adamcağızı laf bombardımanına tutuyoruz halimizi anlatacağız diye. Haliyle şaşırıp ne diyeceğini bilemiyor, kem küm bir şeyler söylüyor, derken aklımız başımıza geliyor, utanıp iyi akşamlar diyerek topukluyoruz. Şu an bile gözümün önünde,  ayazın insanın yüzünü yaktığı bir Ankara akşamında, sokak lambasının ışığında, kürklü gocuğuna sarınmış bir sarışın adamın görüntüsü. Huzurla uyusun.


İşte şu arkada görünen bina, tabii İzmir Caddesi o zamanlar bu kadar çiçekli ve yeşil değildi. 

Anıların bir bölümünü arkada bırakıp İzmir 2'ye geçiyorum, yeni bir anı sökün ediyor, bu biraz hüzünlü.


Binanın tam karşısındaki banka oturup 19 yaşıma bakıyorum. "Kuaför" yazan daire o zamanlar seyahat acentası idi ve ben orada çalışan çok sevgili arkadaşımın yanında staj yapıyordum. Bilgisayar yok, internet yok, teleks ve telefon var. Ülke içi, ülke dışı, dünya seyahati biletleri kesiyoruz, tur programları yapıyoruz. Ben acemi çaylak, getir-götür ya da daktilo işleri yapıyorum. Derken 29 yaşında kansere kurban vereceğimiz arkadaşım diyor ki, "Haydi bakalım bugün uçak biletini sen kes". Geçiyorum telefonun başına, THY ile direkt hat var, karşıdan açan görevliye uçuş gününü, saatini, gidilecek yeri, gidecek kişinin ismini söylüyorum. Karşıdaki "Konfirme" diyor. Ben şaşkın telefon elimde arkadaşıma dönüyorum: "Lerzaan bu konfirme diyor, ne diyeceğim?". Arkadaşım gülmekten zor bela cevap veriyor: "Teşekkür et, kapat. İşlem tamam". Acemilik işte. Ah canım Lerzan sen de huzurla uyu...

Bizim acentanın üst katlarından birinde şarkıcı Alpay'ın reklam şirketi vardı, ara sıra merdivenlerde karşılaşırdık. 

Anıları torbasına geri doldurup Saraçoğlu Mahallesi'ne ilerliyorum, canım kahve istedi. Saraçoğlu Mahallesi Türkiye'nin ilk toplu konut projesidir. Erken Cumhuriyet döneminde Alman mimar Paul Bonatz'ın tasarladığı mahalle yüksek düzey devlet görevlilerine uzun yıllar lojman görevi yaptı. İsmini döneminde kurulduğu başbakan Şükrü Saraçoğlu'ndan alıyor. Birkaç yıl önce yıkım kararı alındı, evler boşaltıldı, sonra mahkeme kararıyla yıkım durduruldu ve restorasyondan geçerek yeşil alanları, cafe ve lokantaları ile betonlaşmış şehrin ortasında bir vahaya dönüştü. 




Ankara için gül vakti demiştim değil mi? 😊

Kahvemi içmek için bir cafeye yerleşip siparişimi veriyorum. Çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu gürültülü bir kalabalık var. Sesler uğultu halinde bir kulağımdan girip diğerinden çıkıyor. Tek anladığım yanımdaki masada oturan pembe pantolon takımlı genç kadının banka ile ilgili bir sıkıntısı olduğu. Kahvemi içip yorgunluğumu attıktan sonra kalkıyor ve evin yoluna düşüyorum ama şu kıpkırmızı Japon akçaağacını görünce dayanamıyor, fotoğraflıyorum. Kırmızı yapraklı bir ağaca neden akçaağaç denir ki?


O kırmızı yapraklardan birini koparıp Roy Jacobsen'e emanet ediyor ve evin yoluna çeviriyorum rotayı. Ama Dost Kitabevi'ne uğramadan geçemiyorum, yeni çıkanlar standında bakınıyor, elime alıp alıp bırakıyorum kitapları. Normalde internetten yapsam da kitap alışverişimi her sene Dost'un hatırına en az bir kitap edinirim buradan ama bu sefer kafamın içindeki muhalif anneme dönüşüyor, "Evdekileri oku" diyor. Anne sözü dinliyor, kasadaki tanış kızla selamlaşıp kendimi Yüksel Caddesi'nin kalabalığına bırakıyorum.

Bugünlük bu kadar...

31 Mayıs 2026 Pazar

ANKARA/MAYIS-BAYRAM, SEYRAN

Arife günü başlanan hazırlık bayramın ilk günü akşama kadar sürüp, akşamına çocuklarla yenen bayram yemeği sonrası enkaz kaldırma çalışmalarıyla devam etti. Sonunda kendimi yatağa attığımda ben benlikten çıkmış yaratığa dönüşmüştüm. İkinci bir emre kadar bayramlar kaldırılsın arkadaşlar. 

İlk günün yorgunluğunu ikinci günü akşama kadar "Bir dönüm bostan, yan gel Osman" modunda geçirip attım. Bu süreçte bir kitap bitirip ikincisine başladım:

Çankaya dolaylarından gelen son leylaklar, açılınca Galatasaraylı (ben değilim) olacak bir adet gül ve minicik bir dalı bile odayı kokutan iğde eşliğinde Guadalupe Nettel'den "Benzersiz Kızım"ı okudum (Sevdim), Jamaica Kincaid'in "Annemin Otobiyografisi" ise yarıladım, ki o da çok güzel. 

Bayramın üçüncü günü iade-i ziyaret için çocuklara gittik, yedik içtik, Çiko'nun minnaklık videolarını izleyip nasıl bu kadar büyüdüğüne hayret ettik. 

Ve sonunda final, sıra en büyüklere gelmiş idi, Karşıyaka Mezarlığı'nın korkunç trafiğinin bayram nedeniyle biraz durulduğunu farz ederek kabristan ziyareti yapmaya karar verdik dördüncü gün. Sandığımız kadar tenha değilmiş yollar ama yine de bir arife kalabalığı yoktu. Önce son gelene gittik, babama. Henüz yeşermemiş bir alana defnedildiği için güneşin altında yatıp dururdu. Çikomuzun ilk mezarlık ziyaretiydi, pek çok soru sordu haliyle. Özellikle mezar mermerlerinin farklı renklerde oluşu dikkatini çekti, neden sorusunu teyzesi bazıları daha pahalı, çok parası olanlar o rengi tercih etmiş şeklinde cevaplayınca, gördüğü her pembe ve siyah mermerden kabire "Bunlar zenginmiş" yorumunu yaptı. Onun için hayli ilginç bir deneyim oldu. Sonra 4. kapıya anneme ve koynunda yattığı anneanneme gittik. Orası artık iyice yeşermiş. Baş uçlarındaki çam kocaman olmuş. Çiko her ikisine de defalarca su taşıdı. Oldum olası su ve çeşme sever zaten, memnuniyetle üstlendi bu görevi. 

Güvercinlerin gökyüzünde gruplar halinde tur attığı, mezarların üstünde kocaman gelinciklerin açtığı kabristandan dönüş yolunda mezun olduğum ortaokul ve lise binasının önünden geçtik. Yıkımına karar verilmişti, mahkeme kararıyla durduruldu yıkım. Yenilendi ve eğitim-öğretime açıldı, artık mesleki ve teknik lise olarak devam edecek hayatına. Pansiyon binası yıkılmış, ana binaya ilave yapılmış, güzelim bahçede ne ağaç kalmış ne baharda coşan güller. O kadar şahane bir bahçesi vardı ki bizi zarar vermeyelim diye teneffüse çıkarmazlardı. Kafamda binbir anıyla geçtim önünden. Çiko acıktım deyince Yenimahalle'ye girdik. Bu sefer de ilkokulumun önünden geçtik. Diğer bina gibi o da yanlamasına genişlemiş:


"Fatih İlkokulu, gösterir yüce yolu
Kalbimiz ülkü dolu, Atatürk çocukları
Temiz yoldan ileri, yılmaz kalmayız geri
Bugünün küçükleri, yarının büyükleri
Ankara'dır ilimiz, okuldur sevgilimiz
Orda çarpar kalbimiz, Atatürk çocukları"

Okul marşını hâlâ hatırladığım için kendimi kutlayarak Damladol Sokağa daldım. Bu sokağın ismine oldum olası bayılırım. Aşağıdaki güller o sokaktan:


Çiko'yu babası ve dedesiyle bir pastaneye oturtup kız kardeşle Yenimahalle'nin ünlü fırını Çınar'a koşturduk, ekmekleri kapıp geri döndük. Ekmeklere pastaneden meşhur prenses pastasını da ekleyip kalktık. Mahallenin ana caddesi  Ragıp Tüzün neredeyse bıraktığım gibiydi, nostaljinin hasını yaşadım. 

Eve dönerken mezun olduğum yüksek okulun önünden geçince bir günde tüm tahsil aşamalarımı tamamlamış oldum, böylesi her kula nasip olmaz 😂

Bir bayramı da böylece tüketmiş bulunuyoruz sevgili kârilerim, nice bayramlara sağlıkla ulaşalım dileklerimle hoşca kalınız...