Dün akşam çocuklar gelecekti, öğleye doğru mutfağa girdim. Bir gün önce fırına verdiğim patlıcanları karnıyarık yapmak üzere soğan doğruyordum ki zil çaldı. Kargo bekliyordum ve kapıyı açmak için acele ederken bıçakla baş parmağımı da doğradım. Soğan kokulu bir kesiğim oldu ve boyutundan beklenmeyecek şekilde kanamaya başladı. Bu arada zil çalmaya devam ediyor, parmağa kağıt havlu dolayıp kapıya koştum, tombalak ve yorgun bakışlı kargocunun uzattığı paketi alırken "Elimi kestim de" dedim, niye dedim onu da bilmiyorum, gayrı ihtiyarı çıktı ağzımdan. Adamcağız içinden "Bana ne", dışından "Geçmiş olsun" diyerek kesik parmağımın hatrına teslimat kodunu bile sormadan acele kaçtı. Az daha durursam kadın diğer sağlık sorunlarını da açar diye korktu sanırım. Paketi öylece bırakıp kanamaya devam eden parmağı bantladım, yetmedi ikinci bandı da sardım, soğan doğramaya kaldığım yerden devam ettim. Bir yandan da Storytel'de Halit Ziya Uşaklıgil'den "Bir Acı Hikaye"yi dinliyordum. Seslendirme pek keyifli olmasa da dinlediğim şey gerçekten hüzünlüydü ve ben bunu bilmiyordum. Halit Ziya üç evladını daha çocukken kaybetmiş. Dünyaya gelen altı çocuğundan biri kız, ikisi erkek üç çocuğu kalmış. Romanda, daha doğrusu roman demeyim de yazarın kendisinin ve oğlunun hayatını yazıya döktüğü anlatıda 33 yaşında kaybettiği oğlu Vedat konu ediliyor. Kaybedilen üç evladın üstüne üzerine titrenen ve çocukluğu da sağlıksız geçen Vedat yıllar içinde bedensel sağlığını kazansa da hassas yapılı bir yetişkin oluyor. Müzik ve yabancı dil alanında çok başarılı bir genç olan Vedat'ın yüksek öğrenim yılları 1. Dünya Savaşı sırasında yurt dışında olduğu için kesintiye uğruyor. Çaresiz Türkiye'ye dönüyor. Halit Ziya Atatürk'ün eşi Latife Hanım ile yakın akraba olduğu için Atatürk'le bağlantıları var, Atatürk Vedat'a diplomat olması yönünde önerilerde bulunuyor ve gerçekten bir süre sonra Vedat Londra Büyükelçiliği'nde görevlendiriliyor. Halit Ziya'nın kitap boyunca üstü kapalı olarak devrin dışişleri bakanını suçladığı üzere bir süre sonra bu görevden alınıyor ve ülkeye geri dönüyor. Bu süreçte Hukuk Fakültesi'ni bitiriyor ve bir süre sonra Arnavutluk'a, Tiran büyükelçiliğine katip olarak atanıyor. Başarılı bir görev süreci devam ederken ani bir kararla yine merkeze dönme yazısı geliyor ve zaten kendisinin şanssız olduğunu düşünen hassas yapılı genç uyku ilacı alarak hayatına son veriyor. Halit Ziya denince hep aklımıza Aşk-ı Memnû gelir ya, meğer insanların yazdıklarından daha acıklı hayat hikayeleri varmış.
Dünkü koşturmalardan yorgun, parmağımın bitmek bilmeyen kanamasıyla girdiğim yatakta hemen uyusam da sabahın 5'inde açıldı gözlerim, başımın belası irritabl kolon sendromumun sinyal vermeye başlamıştı zira, ağrıyı hafifletmek için kalkıp biraz dolandım, oturur vaziyete geçtim sonra yatağın içinde, tableti elime alıp Toyblast'ta biraz şeker patlattım, canlarım bitince bir gün önce başladığım Fatma Nur Kaptanoğlu'nun "Homologlar Evi"ni aldım elime. Füruzan, Pınar Kür ve İnci Aral'ın öyküleri dışında bayıla bayıla okuduğum öykü çok azdır. Ben uzun soluklu kitapların meftunuyum, yeni nesil öykücülerle de pek anlaşamıyorum ama Fatmanur Kaptanoğlu bu kategorinin dışında, onun yazdıklarını seviyorum. Bundan önce Margit Schreiner'in kitabını okumuştum, kitap güzel gidiyordu, çocukluk anılarıyla da kendi çocukluğumdan bağlantılar kurmuştum ama neredeyse paragraf arası bile vermeden uzayıp giden satırlara bir de YKY'nin küçücük puntoları ve soluk mürekkebi eklenince daha geçenlerde sol gözümde de patlayan kuru tabaka nedeniyle uçan basil benzeri oluşumlar isyan etti. Okumaya hazırlandığım diğer kitabını koydum kenara. "Homologlar Evi" gözüme biraz nefes aldırdı, az evvel o da bitti. Ne okusam diye düşünürken geçenlerde gelen kitap kargosu içinden İranlı bir yazarın kitabını seçtim, Feriba Vefi'den "Uçup Giden Bir Kuş". Kitabı Goodreads'a ekleyince eski baskının kapağı çıktı önüme, fena halde tanıdık geldi ve evet okumuşum, hem de dört yıldız vermişim. Yeni baskının kapağı değişince de gidip tekrar almışım. Açıyorum, kapıyorum, ben bunu hep yapıyorum, bu kaçıncı yahu. Neyse aynı yazarın bir başka kitabını daha almıştım, ona başladım artık: "Villa Yolunda". Bir daha kitap sipariş etmeden Goodreads'a danışacağım 😂
Ankara'ya geleli bir ayı geçti, zaman sanki bir rüzgar ve bir su gibi akıyor (araya şarkı sıkıştırdım 😊), biz de aval aval bakıyoruz. Haydi hayırlısı deyip sizi güllerle baş başa bırakayım, Botanik Parkı'ndan:
Not: Parmağım kanamaya hâlâ devam ediyor, annem olaydı ben sızlanınca "Hançer yarası mübarek" derdi, sinirli bir anındaysa da "Kedi" ile başlayan daha poşetlik bir laf ederdi 😂 Rahmet olsun...






















.jpg)


