.

.
.

15 Nisan 2021 Perşembe

15 NİSAN (BENİM PASTANELERİM)

Sabah kafamın içinde çalan "Kiraz aldım dikmeden/Halimem dallarını bükmeden/Bir armağan ver bana/Halimem ben gurbete gitmeden" türküsüyle uyandım. Bu benim kafamda bayatlayan türküler inanın TRT Radyo repertuarında bile artık kullanılmıyordur, bana ne oluyorsa, eskileri yaşatma derneği başkanıyım galiba. Şurada yenilerden 5 şarkıcı adı say deseniz Mabel Matiz'den öteye geçemem, o da yeni sayılırsa. Kendimi eskiden pastanelerde, cafelerde bir köşede duran, içine para atıp istediğiniz şarkıyı ışıklar saçarak çalmaya başlayan müzik dolaplarına benzetiyorum, "jukebox" deniyordu galiba bunlara, şöyle bir şeydi:

 

 Görsel: Buradan
 
Gençliğimizin olmazsa olmaz mekanlarından Akay Caddesi'ndeki Funda Pastanesi'nde vardı bunlardan bir tane, şimdi yerinde kazulet bir bina ve bir banka şubesi var hatırladığım kadarıyla, pastane mastane kalmadı. Zaten nerede pastane kaldı ki, varsa yoksa cafeler, onların da 3. nesil olanları. Kış günü vanilya kokulu ılık pastanelere oturup demleme çay ve Türk kahvesi ile gençlikleri geçmiş bizlerce "Chemex"lerin erlenmeyer, "Dripper"lerin fincan sanılması gayet normal 😃 Tam "Moka pot"la "French Press"e alıştığımız gibi onlara da alışacaktık ki pandemi çöktü üstümüze. Yine de yeni nesil cafelerdense bulduğum yerde nesli tükenmeye yüz tutan pastanelere oturmayı tercih ederim. Sözüm pandemi sonrasına tabii, umut fakirin ekmeği, yiyip dururuz işte. En sevdiğim Flamingo idi, önce Atatürk Bulvarı'ndaki upuzun salon, sonra taşındığı Tunalı'daki duvarları bakır flamingo rolyefleriyle kaplı, mermer zeminli mekan. Yediğim, içtiğim her şeyin ayrı lezzette olduğu, kapısının önündeki masalarda Tunalı'nın kâdim büyük teyzelerinin tüm görkemleri, kabartılmış ve sarıya boyanmış seyrek saçları, hatırı sayılır makyajlarıyla bir şeyler yiyip içtiği güzelim pastane. 3-4 yıldır yerini yağ kokulu, sıradan bir dönerci aldı. 
 

Arkasından ağıt düzdüğüm bir başkası Akman. Bozasıyla çocukluğum, kahvesiyle gençliğim, sosisli sandviçiyle yetişkinliğim. Annemle gittiğim son pastane, ölümüne yakın bir hastane dönüşü yolda rastladığımız oğlum "Yorgunum" demesine rağmen ısrarla götürmüştü, vişneli pasta yiyip çay içmiştik, kucağındaki çantadan bize çaktırmadan hesap ödemek için cüzdanını arayışı hâlâ gözümün önünde. Kapanan her mekanla ölenler bir kez daha ölüyor, anılar bir kez daha soluyor. Önce Ulus'taki güvercinlerin dem çektiği havuzlu mekan, sonra Kızılay'daki turuncu sandalyeli küçük şube. Yeni nesiller tutar mı bu aile büyüklerinin yerini?


Çocukluğumda alışveriş için Ulus'a giderdik, Kızılay henüz hayatımıza pek girmemişti, daha sosyetik bulurdu büyükler orayı. Ulus'a gitmenin adı "Ankara'ya gitmek"di. Yenimahalle başka bir şehirdi sanki 😄 Yenimahalle otobüsünden inip eski Meclis'lerin önündeki yokuşu tırmanırdık. 2. Meclis'in önünden geçerken bahçeyi çevreleyen, aralarına zincir gerilmiş o beton toplara mutlaka dokunurdum. Ne mutlu ki hala yerlerinde duruyor o beton küreler. Yokuşun sonunda Ulus İş Hanı çarşılarına gitmek için yeşil ışığın yanmasını beklerdik. Küçüklüğümde sesli bir sistem vardı trafik ışıklarında, yeşil yanınca "Yayalar geçebilir" diye üstüste anons ederdi bir kadın sesi. Genelde komşularla giderdik Ankara'ya(!) ve eğer yanımızda Valentin Teyze ile kızı Elizabet varsa anneanneme döner "Yayalar geçebilirmiş Niğdeli Teyze, hadi sen geç" derdi 😉 Canım Elizabet, ilk arkadaşım, kimbilir nerelerdedir? 

Ulus İşhanı'nda işimizi bitirince Akman'a oturur muyduk hatırlamıyorum, sanmam ki oturalım ama yan taraftaki Dodanlı Mağazası'na mutlaka girilirdi. Tabelada ardarda yazdığı için mağazanın adı benim için hep "Dodanlı Yerli Mallar Dodanlı"dır. Çok büyük bir kumaşçı idi. Yapısı aynen Akman'ın formunda idi. İçerisi mis gibi apreli kumaş kokardı. Şakkadak açardı kumaş topunu tezgahtar, elindeki metreyle ölçer, cebinden çıkardığı makasla da inanamadığım bir hızla cırrt diye keserdi.  Artık Dodanlı da yok, Akman'ın yerini dondurmasıyla ünlü bir cafe almış, Dodanlı boş duruyordu son gördüğümde, şimdi nicedir bilmiyorum. 

Israrla oturup, sonra da gülerek çıktığımız bir başka pastane yine Bulvar üstündeki Meram idi. Arkadaşım oranın çayını çok severdi, o yüzden okul çıkışları sık sık uğrardık üniversitedeyken. Üst katta, cam önündeki bir masaya oturur çay isterdik, bazen yanında bir pasta. Suratsız bir garsonu vardı, çayları getirir adeta kafamıza atarcasına masaya koyardı. Daha o masadan ayrılmadan biz arkadaşımla kıkırdamaya başlar, sonra adamın aslında garson olmak istemediğini, başka bir mesleği arzu ettiğini ama mecburen garson olduğunu düşünüp ona meslek yakıştırmaya başlardık. Hesabı öderken de aynı suratsızlığa maruz kalır ama her seferinde oradan geçerken girer, aynı masaya oturup aynı garsonun çayları kafamıza atmasını beklerdik. Meram da yok artık, başka bir yerlere taşınmıştı, hala duruyor mu bilmiyorum.
 
Çocukluğumun Yenimahalle'sinin pastaneleri, babamın bana "Prenses" pastası aldığı Avrupa Pastanesi. Sonradan cinsiyeti değiştirilip ünlü firmalarca paketli ürün haline getirilen Çokoprens'in büyükannesiydi prenses pastası, en güzel yapanı, belki de icat edeni de Avrupa Pastanesi 😃


 Ne mutlu ki pastane de, pasta da orijinal haliyle hala yerinde. Ve çocukluk günlerimizin sihirli mekanı, kornet külahıyla, şahane dondurmalarıyla Vardar, başka yerlere şubeler açsa da Yenimahalle'deki eski yerinde hala duruyor çocukluk kalemiz olarak:

 "Aygın mısın Halimem, baygın mısın"dan nerelere geldim. Sürç-ü lisan ettim ve başınızı ağrıttıysam affeyleyin. Malum evde hapisiz, buraya yazı yazmak da bir nevi terapi, aksi takdirde kafayı bozmak işten değil. Hepinize sağlıklı günler diliyorum...


9 Nisan 2021 Cuma

9 NİSAN (ANNEMİN ÇEYİZ SANDIĞI)

Birkaç yıl önce kardeşim çeyiz sandıkları üstüne bir çalışma yapmış ve bunun sonucunda ortaya çıkan yazılar artık ne yazık ki yayını sona eren "Amargi" dergisinde yer almıştı. İçlerinden bir tanesi de benimki idi. Bu sabah bilgisayardaki yazı arşivimi karıştırırken karşıma çıktı. Okumayanlar için bir kez de blogda yayınlansın bari dedim, hem de çeyiz sandıklarına özel bir önem veren annelerimizi yadetmiş oluruz.


Hangi eve taşınırsak taşınalım yatak odasının değişmez eşyasıydı o ceviz sandık. Ceviz miydi acaba, şimdi kararsız kaldım, daha çok meşeye yakındı rengi, kalın bir cila tabakasıyla kaplıydı ve el girebilecek gibi anatomik bir tutamağı vardı. Oda ne kadar dar olursa olsun mutlaka sığdırılırdı bir köşeye; karyola, gardrop, tuvalet masası defalarca değiştiği halde o hep sabit kalırdı. Benim için Alaaddin’in sihirli lambası ya da Ali Baba’nın hazine mağarası gibi gizemli bir şeydi. Elbise dolabı ya da çekmece değildi ki zırt pırt açasın, hem açma ehliyetim yoktu, onu ancak anneler açabilirdi. Babaların bile yaklaşması yasaktı. İçinden bir şey alınacağı zaman heyecandan boğazım kururdu. Annem sandığın önüne diz çöker, törensel bir edayla kaldırırdı ağır sayılabilecek kapağı. İçinden ahşapla naftalin karışımı bir koku yükselir, içeriği daha da esrarlı kılardı. Öyle bir saygılı el hareketiyle alırdı ki annem içindekileri ibadet ediyormuş gibi gelirdi. O zamanlar çok gençti, bense küçük bir çocuk. İçinde annemin genç kızlık hayallerinin, ana evinin sıcaklığının, anılarının, belki de kırılmış umutlarının yattığını düşünemez, sandıktakileri görmek için sabırsızlanır, “haydi, haydi” diye dürterdim biteviye. Belki de acelemin ve heyecanımın nedeni annemin benim doğmadığım zamanlarından bir ipucu ele geçirmekti.

Sandıkta benim için en çarpıcı eşya pembe bir kutuydu. Kalın kartondan yapılmış, üzerine leblebi yiyen dalgalı saçlı, esmer bir kadının resmedildiği, Çorum’dan geldiği alt yanındaki leblebicinin adresinden belli olan orta boy bir kutu. Annem sandığın içindekilere dalmışken fark ettirmeden kutuyu açmış ve üst üste yığılmış bir sürü mektup görmüştüm. Babamın el yazısını tanımış ve müthiş merak etmiştim neler yazdığını. Okumaya hiç muvaffak olamadım, sonraları sandık açma yasağımın sona erdiği zamanlarda aklım kendime yazılmış mektuplara kaymıştı, merakım tekrar hayata geçtiğinde ise gizemli pembe kutu sandıktan yok olmuştu. Hep şaşarım, annem gibi tutucu, romantik gönül hikâyelerinin hayatında pek fazla yer almadığı bir kadının babamın muhtemelen askerden ve onsuz birkaç ayını geçirdiği görev yeri Meriç’ten yazdığı mektupları niye bu kadar uzun süre sakladığına.

Pembe kutunun sırrına erememiştim ama sandıktan çıkan annemin hiç kullanılmamış, zamanla sandık lekeleri oluşmuş çeyizlerine, eski giysilerine, kendimin çocukluk kıyafetlerine bakmaktan büyük zevk alırdım. Bir sabahlık vardı mesela, pembe satenden, pek görkemli bir şey. Dikiş kursunda bizzat dikmiş, işlemiş, su büzgüleriyle, kapitone dikişlerle süslemişti. Bir kere bile üstünde görmedim, ben doğmadan ya da yeni gelinken giydiyse giymiştir, o kadar. Utanırdı annem öyle kadınsı giysilerle ortalık yerde salınmaya. Üzerinde onca emeğin, ince işin olduğu o sabahlık sandık köşesinde ihtiyarlayıp gitti. Sabahlığın takımı, daha ince bir satenden geceliği de vardı, onu bazen yalvar yakar bir süreliğine dışarı alır, üzerime giyip şarkıcılık oynardım. Sonraları gecelik olarak ben giyip eskittim zaten, o sabahlık ablası gibi sandıkta yaşlanmadı sayemde.

Üst sıralarda, mor üstüne sarı dallar işlenmiş bir bohçanın içinde nişanlığı ve gelinliği dururdu. Nişanlığına bayılırdım, bir yüzü pembe, bir yüzü mavi, üzerinde minik çiçekler olan yine satenden bir giysiydi. Elimi kaygan yüzeyinde gezdirir, “Annem bunu şimdi neden giymez ki?” diye düşünürdüm. Gelinlik bohçadan çıkarkense nefesimi tutardım; kendinden desenli, verev etekli, beyaz bir tuvaletti. Duvağı hiç yer etmemiş zihnimde ama kırmızı kurdeleyle bağlı bir yumak gelin telini hiç unutmadım. Her seferinde birkaç tel koparır, o gün bebeklerimden birini mutlaka gelin ederdim. Sandığın kuytu karanlığında uzun süre dinlenen iki giysiden birincisi zaman içinde yastık başına, ikincisinin kocaman verev eteğinin bir kısmı bir aile dostunun oğlunun sünnetinde kardeşim için gelinliğe, bir başka kısmı da bana şık bir bluza dönüşecekti.

Eski giysilere gelirdi sonra sıra; yeşilli-sarılı, belden kloş kaşe paltosu, eski fotoğraflarında gördüğüm kahveli bejli, yarasa kollu kazağı, mavi jilesi, yakası el örgüsü dantelden beyaz bluzu çıkardı ardı ardına. “Bunları niye giymiyorsun?” diye sorardım, gülerdi, “Demode oldu bunlar, hem dar geliyor” derdi. Niye saklardı ki acaba bir daha giymeyeceğini bile bile?

Derken beni güldüren ve sevindiren bebeklik giysilerim dökülürdü ortaya. Çiçekli basmadan büzgülü bir tulum. Fotoğraflarımdan biliyorum, minik bir ayıya benziyorum onu giydiğimde. Annem her seferinde aynı şeyi anlatırdı, bu tulumu giyer, Meriç’de düğün olup davul çaldığında oynamaya başlarmışım, herkes beni izlermiş. Ayıya benzetmekte haksız değilmişim kendimi. Eflatunumsu pembe, askılı bir etek, göğsünde ve etek uçlarında çiçek sepetleri işli, tabii ki annem işlemiş. Ve koleksiyonun en nadide parçası, turuncu üstüne beyaz çiçekli 1 yaş elbisem. Kundak bezleri, kol bezleri, battaniyeler sırayla dizilirdi halının üstüne. Bunların saklanma sebebi hatıra olsun diye miydi, yoksa yeni bir bebek olur da giyer düşüncesiyle miydi, ne sordum, ne merak ettim. Yıllar içinde hepsi bir şekilde yok oldu zaten.

Sandığın diplerine yaklaşırken yatak takımları, kumaşlar, yorgan yüzleri ve annemin işlenmesi yıllar süren ara dantelinin bitmiş parçaları görünürdü. Şimdi o ara danteli kumaşa eklenmiş ve hiç kullanılmamış bir yatak takımı olarak bende duruyor. Sandığım yok ama o da bir çekmecenin içinde yaşlanmakta. Sandığın dibinden patiska ve kola kokusu yükselmeye başladı mı tören sona eriyor demekti. Son bir gayretle niye orada durduğuna akıl erdiremediğim takı kutusuna-altın falan değil, sıradan bijuteri takıları-el atar, kulağımı boynumu doldururdum. Turkuaz rengi süngerden yapılma gül biçimi klipsli küpeler gözdemdi, annemden çok ben takıp sonunda süngerlerini parçalayarak muradıma ermiştim. İçinden çıkanlar yavaş yavaş geri konmaya başlarken kapanış ritüeli olarak pompalı, pembe parfüm şişesini alır, boş oluşuna aldırmadan yüzüme boynuma fısfıs yapar ve gönülsüzce kalkardım sandığın başından.

Annemin orta yaşlarına kadar sandığa gösterilen özen ve içindekiler hep aynı kaldı. Sonraları benim sandığa olan ilgim azalmışken annem içini bana ve kardeşime yaptığı çeyizliklerle doldurmaya başladı. Nikâhıma birkaç gün kala, eşyalarım yeni evime gidecekken sandık bir kez daha törenle açıldı ve içindekiler kardeşimle aramızda paylaştırılmaya başlandı. Kardeşim çok küçüktü ve içinden her çıkan parça, özellikle renkli ve süslü olanlar o kadar hoşuna gidiyordu ki sonunda anneme şöyle bir teklifte bulundu: “Şimdi kapat bu sandığı, ablam işe gidince açarsın, o yokken ben istediklerimi alırım, kalanlar onun olur”.

2 Nisan 2021 Cuma

2 NİSAN (MART OKUMALARI)

Ben yazarken şunu dinliyorum, siz de okurken dinleyin. Ne zaman dinlesem kalbim titrer:


Pandeminin 1. yıldonümünü eda ettiğimiz Mart ayı, dert ayı bitmek bilmeden uzadı gitti, çok kitap okudum ama bir lokma şeker için bir kilo keçiboynuzu çiğnemeye benzedi. Onca kitabın içinden çok azını keyifle okudum. Bu ay genellikle anı ve biyografi kitapları ağırlıklıydı. Dişe dokunur diye düşündüğüm bir iki kitapsa ne yazık ki beklediğim tadı vermedi. Bakalım neler okumuşu:

-Devasa "2666" 4. bölümü Mart ayının başında, 5. ve son bölümü de sonunda olmak üzere nihayet bitti. Siz sağ, ben selamet. Açıkçası okuması oldukça zor ama müthiş bir kitaptı. Her şeyden önce yazara hayran olmamak mümkün değil. Bu kadar derin bir araştırmayı yapmak ve onu hasta halinde yazıp bitirmek olağanüstü bir durum. Her bir bölüm ayrı bir konuyu işlese de ortak yön Santa Teresa'da geçmesi ve her bölümdeki karakterlerin bir şekilde birbirleriyle bağlantısının olması. Özellikle 4. bölüm insanda ciğer böbrek bırakmayacak kadar kanlı bir bölümdü. Santa Teresa'da neredeyse salgın gibi devam eden kadın cinayetlerini ele almış yazar ve içine zerre edebi bir dokunuş katmadan açık açık anlatmış. Karın deşmeler, boğmalar, tecavüzler, kurşun yaraları gırla gitti. Bölümü bitirdiğimde dayak yemiş gibiydim. Son bölümde ise ilk bölümün ana karakterine dönüş yaptık. İlk bölümde adı var kendi yok olan yazar Benno von Archimboldi son bölümde teşrif edip bütün sayfaları kapladı. Doğumundan ters köşe eden son sayfalarına kadar Archimboldi'ye dönüşümünü okuduk. Kafamızdaki sorular açığa kavuştu, taşlar yerine oturdu. Oldukça zor bir okumaya isteğiniz varsa, gerçekten okumanıza değecek düzeyde ve ilginçlikte bir kitap okuma arzusundaysanız, bu kadar uzun sayfalar ve uzun monologlar sizi sıkıp yormayacaksa, kadın cinayetlerindeki kanlı anlatıma yüreğiniz dayanacaksa mutlaka okumalısınız derim...

 -Zorlu "2666" okumasının üstüne beni eğlenceli ve hafif bir polisiye paklar dedim ve Yıldız Alatan maceralarının 3. olan "Perisiz Köşk"ü okudum. Yine 80'lerde ve Zonguldak'taki Kömür İşletmesi lojmanlarında geçen bir cinayet öyküsünü aydınlattı orta yaşlı, terzi dedektifimiz. Fazla beklenti içine girmez ve akıcı bir okuma isterseniz Yaprak Öz'ün polisiyeleri ile güzel vakit geçirebilirsiniz.

 -"Fasulye Ayıklama Sanatı Üzerine Bir Tez"den oldukça umutluydum başlangıçta. Her şeyden önce ilginç ismi çarpmıştı beni. Eski bir elektrikçi ve saksafoncunun ağzından yaşam hikayesini okuyoruz 315 sayfa boyunca, tüm bunlar bir gün içinde, bir fasulye ayıklama eylemi sırasında oluyor. Edebi anlamda gerçekten iyi bir kitap ama onca sayfa boyunca bir monolog okumak zorluyor insanı, gönül biraz hareket istiyor. O nedenle pek keyif aldığım bir okuma olmadı...

 
-"Şöhret Dediğin" aslında daha önce basımı yapılmış bir biyografi imiş ama Netflix'de yayınlanan "Bir Başkadır" dizisinde Ferdi özbeğen'in klibi yayınlanıp da hayranları tarafından hatırlanınca düzenleyerek yeni baskısını yapmışlar. Sanatçıyı çok fazla dinleyen biri değildim ama biyografi ve anısever bir insan kişisi olduğum için bu tarz kitaplara pek hayır demem. Daha kapsamlı olabileceğini düşünüyorum, pek beklediğimi vermediyse de hayranları için ilgi çekici olabilir. 
 

 -Bu ay aynı çizerin (Fabian Toulme) üç ayrı grafik romanını okudum ve üçüne de hayran kaldım. "Beklediğim Sen Değildin" yazarın kendi hayatından bir kesit. Down sendromlu kızlarının doğum ve doğumdan sonra varlığını kabullenme sürecini anlatmış. Ama nasıl güzel anlatmış, hem anlatım, hem çizimler müthiş. Mutlaka okuyun derim...


-Türkiye doğumlu bir Sefarad olan Metin Arditi yıllar sonra bir baba-oğul hesaplaşması yapmış "Babam Omuzlarımda" adlı anı kitabında. İlkokuldan itibaren İsviçre'de bir yatılı okula verilmesi ve tüm eğitim hayatı boyunca ailesini çok az görebilmesinin onda yarattığı ruhsal tahribatları babasının ölümünden sonra onunla hayalen yüzleşerek yenmeye çalışıyor. Aşk ve nefretin birlikte yer aldığı klasik bir baba-oğul ilişkisi. İncecik bir kitap ama hayli doyurucu, tavsiye ederim.

 -Yeni kuşak gerçek anlamda bir müzik meraklısı değilse Ayferi adını duymamış olabilir. Sanatçının revaçta olduğu dönemler benim ergenlik çağlarıma denk gelir. O yıllarda gündemde olan daha ünlü olan kadın şarkıcıların biraz gölgesinde kalmış olduğunu düşünüyorum. Daha ziyade orkestra ve caz şarkıcısı olarak ün yapmıştı ama kitaba da adını veren "Çal Çingene Çal" adlı şarkısı epey meşhurdu. Kitap bir nehir söyleşi olarak hazırlanmış. Yazar onunla uzun sohbetler-bir kısmı zoom üzerinden-yaparak bu kitabı hazırlamış. Hayli kapsamlı bir kitap. Yaşı kemale ermiş Ayferi hayranlarının ya da benim gibi anıseverlerin ilgisini çekebilir. 

-Ali Smith'i "Sonbahar" ile tanımış ve sevmiş, "Gibi" ile daha çok sevmiştim. "Rastlantısal" biraz hayal kırıklığı yaratsa da  "Kış"ı çıkar çıkmaz almakta tereddüt etmedim. Lakin kitap kafamı karıştırdı, konunun içine giremedim, kim kimdir çözemedim. Sorun bende miydi, kitapta mıydı onu da anlayamadım. O yüzden size olumu ya da olumsuz bir fikir beyan etmek istemiyorum ama şu kadarını söyleyeyim bir "Sonbahar" değil...

 -Kitaba konu olan oyuncuyu tanımayan yoktur diye düşünüyorum. Bugüne kadar pek çok filmde izlediğimiz yün takkeli, sigaranın sarattığı bıyıkları ve eksik dişleriyle sıradan bir yardımcı oyuncu olarak gördüğümüz İhsan Yüce'nin ne denli bilge bir insan olduğunu kitapta dostlarının kaleminden okurken anlıyorsunuz. Değeri yeterince bilinmemiş, hep gölgede kalmış ama onlarca tiyatro oyununda oynayıp yüzlerce filmin senaryosuna katkıda bulunmuş ve oynadığı her rolü hakkıyla canlandırmış sanatçının ne denli dervişane bir karakteri olduğunu bu kitap sayesinde anlıyorsunuz. Yeşilçam'ı ve oyuncuyu sevenler için mutlaka okunması gereken bir kitap...

  

-Mutfağı konu alan kitapları her zaman sevdim, bunu da adından ve kapağından hareketle öyle bir kitap olduğunu düşündüm. Bir apartmanın çeşitli dairelerinde oturan insanların yaşadıklarını bir yiyecek üzerinden anlatmaya çalışan bir konusu var "Sofraya Bir Tabak Daha Koy"un. Sanırım öykü okuma konusunda biraz seçiciyim, o yüzden kitap bana biraz vakit kaybı gibi geldi...


-Amin Maalouf'u çok severim, tüm külliyatını okudum. "Empedokles'in Dostları"nı da yeni kitabı çıkmış diye sevinçle aldım. Yazar güncel bir distopya yazmak istemiş, ne diyeyim ben çok sevemedim. Çünkü distopyadan pek hazetmem. Nerede o eski kitapları, nerede bu diyeceğim ama distopyaseverleri kızdırmaktan korkarım :))) Yalnız o şifa tüneline girmek isterdim doğrusu :)


 -Çizer Fabien Toulme'den yukarıda bahsetmiştim. O kitabını çok beğenince hemen bu ikisini sipariş ettim. "Hakim'in Yolculuğu" bir mültecilik öyküsü ve hayli zorlu bir yolculuğu konu ediyor. Suriye'li Hakim'in ülkesindeki karışıklıklar sonrası işine el konup yaşamı da tehlikeye girince ülkesini terkedip Fransa'ya yerleşene kadar yaşadıklarını anlatmış çizgileri ve anlatımı ile Toulme. Kendi halinde bir bahçıvan olan Hakim'in, 1. kitap Suriye'den yola çıkıp Lübnan ve Ürdün üzerinden Türkiye'ye, 2. kitap ise Antalya'dan İstanbul'a ve İzmir'e, oradan kaçak botlarla Yunanistan'a geçmesini konu alıyor. Hakim'in maceraları 3. kitapta devam edecek ama henüz o kitap yayınlanmamış. Çizimler yine enfes, hele Türkiye çizimleri çok tanıdık. Antalya'da "Falez Park" tabelasını görünce yüzüme kocaman bir gülümseme yayıldı. 3. cildi sabırsızlıkla bekliyorum ve grafik roman sevenlere mutlaka okuyun diyorum.

-"Fresko Apartmanı"nı okuduktan sonra bir daha asla kapağa aldanarak kitap almamaya karar verdim. Artık aynı konuların aynı kişiler üzerinden işlenmesinden sıkıldım. 6-7 Eylül olayları sonrası sevdiği kadın intihar edince onun apartmanını satın alıp her dairesine ihtiyacı olan birini yerleştiren Kirkor'un  ve kiracılarının öykülerinden oluşan bir kitap. Bence bu da vakit kaybı...


-Mart ayının son kitabı beni siyah-beyaz Yeşilçam yıllarına ve çocukluğuma döndüren bir kitap oldu. Türk sinemasının duayenlerinden Türker İnanoğlu'nun anlatımıyla anılarını Serpil Akıllıoğlu kaleme almış. Tüm sevdiğim eski oyuncular önümde resmi geçit yaptı adeta. Pek çok anıya ve anekdota yer verilmiş ama sahiplerinin mahremine ve çok özel hayatına ait herhangi bir bilgi vermekten kaçınmış İnanoğlu. Sinema seven, özellikle de Yeşilçam filmlerine ilgi duyan biriyseniz bu kitabı mutlaka okuyun derim...

Mart ayı nitelik anlamında çok doyurucu olmasa da nicelik olarak epey kitaba evsahipliği yaptı. Bakalım Nisan kitapları neler olacak. Kendinize dikkat edin, sağlığınız koruyun, çok sevgiyle...

 

 







1 Nisan 2021 Perşembe

1 NİSAN (YEŞİLÇAM'DAN)

 

Dışarıdaki havaya ve benim eve kapanmış halime bakılırsa pek Nisan gelmiş gibi durmuyor ama takvim de yalan söyleyecek değil ya, üstelik Aylin yapmış takvimi, önceden araştırmıştır elbet 😃

Mart ayında okuduğum kitaplar pek tatmin etmedi beni, içlerinde 1-2 si dışında "Niye vakit kaybettim ki?" duygusuyla kapattım kapağını. Yarın topluca yazacağım, elimdeki kitabın son birkaç sayfası kaldı onun bitmesini bekliyorum ama bugün buraya biraz da o kitaptan bahsetmek amacıyla geldim.

Anı okumayı oldum olası severim, aynı anıları kızkardeşle birlikte okuyup sonra üstünde saatlerce konuşmaya ise bayılırım. Hele o anıların içine biraz da dedikodu karışmışsa, tanıdık isimler varsa ohoo tadından yenmez. Dedikodu iyidir arkadaşlar, ruhu besler 😃😃😃 Yeşilçam dedikoduları ise ruha kilo bile aldırır 😃 Elimdeki kitabı da Yeşilçam'ın duayenlerinden biri olan Türker İnanoğlu yazmış, daha doğrusu o anlatmış, Serpil Akıllıoğlu yazmış. 20'li yaşlarının başından beri sinema piyasasında olan bir kişiden daha iyi kimse bilemez elbette bu alemi. Şimdi hakkını yemeyeyim kimseye çamur atmamış, özel hayata saygı göstermiş, mahrem alanlara girmemiş. Dedikodu derken şaka yapıyorum ama beyazperdede görüp aşina olduğumuz, evin insanı haline gelmiş oyuncular hakkında bilmediklerimizi öğrenmek de şu boğucu ortamda ilaç gibi geldi bana. Özellikle de Yeşilçam'ın siyah-beyaz olduğu zamanları hatırladım. Gündemden, pandemiden o kadar bunalmışım ki o sakin, tasasız günlere müthiş bir özlem duydum. Seyran Sineması'nda cumartesi-pazar günleri 10.00 ve 12.00 matinelerinde, evin yanındaki arsaya konuşlanmış açık hava Güneş Sineması'nda ve bir sokak ilerideki kapalı salonunda izlediğim siyah-beyaz filmlerin tadını, naifliğini hatırladım. O saçma sapan sahneler, eğreti efektler, tuhaf seslendirmeler bile ne kadar sevimliymiş meğer. Dünyanın en güzel filmlerini bile izlesek şimdi o naif yılları özlememek mümkün değil. Okuduğum ilkokulun zemin katındaki büyük kütüphane salonunu pazar günleri sinema salonu haline getirirler, duvara gerilen bir perdede izlememizde sakınca olmayan Türk filmlerini ufak bir bedel karşılığında izlettirirlerdi. Okulda yapılan bir etkinlik olduğu için de aileler rahatlıkla izin verir, tek başımıza bile gidip izlerdik. "Kötü Tohum"u orada izlemiştim mesela. Zamanında pek sükse yapan bir filmdi. Lale Oraloğlu kızı Alev Oraloğlu ile birlikte oynamıştı. Sonra Küçük Hanımefendi serisinden birkaç filmi hatırlıyorum. Belgin Doruk'un "cina" denilen kulak altında kıvrılan saç modeli (muhtemel ki o devrin ünlü İtalyan yıldızı Gina Lollobrigida'nın saç modelinden esinlenilerek) ve puanlı elbiselerine bayılırdım. Göksel Arsoy ilk göz ağrım, tahtını kısa sürede Kartal Tibet'e devretti. Kartal Tibet gençliğiyle kıyaslanamayacak kadar kötü yaşlandı diye düşünüyordum ki kitaptan okuduğum kadarıyla içkiden olduğunu anladım, hatta o nedenle böbreğinin biri alınmış. Necdet Tosun'dan çok bahsediyor İnanoğlu, evimizin çocuğu gibiydi diye. O kocaman adam gözüme ne kadar yaşlı görünürdü çocukluğumda, meğer 51 yaşında ölmüş. Hasta hasta şehir dışına gitmiş iş için, döndüğü gün hastalanıp ertesi gün de vefat etmiş. Kalp o koca gövdeyi taşıyamadı demek, boğazına çok düşkün olduğu belli, çok da güzel yemek yaparmış, bunu tahmin edebiliyordum ama çapkın oluşuna çok güldüm. Karısından da fena halde korkar, gizli yapmaya çalışırmış ama çevresindekiler bunu bildiği için adama binbir çeşit oyun oynarlarmış.  O eski oyuncular birer birer geçti gözümün önünden okudukça, Vahi Öz ile Mualla Sürer'i görünce gülümsedim. "Rükneddin", "Bediaa" deyişleri geldi aklıma. Cevat Kurtuluş, Sami Hazinses, Salih Tozan, Erol Taş. Erol Taş Yeşilçam'a girmeden önce sırt hamalıymış meğer. Yapılı gövdesi, sarı saçlarıyla bir devrin çok sevilen kadın oyuncusu Neriman Köksal ile ilgili bir anekdot vardı, çok güldüm. Trene binmiş bir gün Neriman Köksal, Ankara mı, İstanbul mu bir yere gidiyor. Yemekli vagona oturmuş, karşısında tesadüfen Vehbi Koç ama Neriman Köksal hiç tanımıyor, uzun uzun sohbet ediyorlar, sonra aklına gelip adını soruyor, "Vehbi Koç" cevabını alınca "Aaa!" diyor, "ne tesadüf", "ben de hep Koç Seyahat'le yaparım yolculuklarımı" 😃 Bir de filmlerin monşeri, monokl gözlüklü papyonlu Feridun Çölgeçen anısı anlatayım. Çok uyanık ve dedikoducu imiş, duyduğu, gördüğü bir şeyi mutlaka yayarmış herkese. Bir gün Önder Somer'i İzmir'de bir hanımla samimi bir vaziyette görmüş. Önder Somer İnanoğlu'na gelip Çölgeçen'e tembihlemesini, bu durumun duyulmamasını sağlamasını istemiş. İnanoğlu yarı tembih, yarı tehdit ağzını sıkı tutmasını söylemiş. Aradan iki gün geçmiş Feridun Çölgeçen gelmiş, "Ya Türker deli olacağım, ne olur izin ver de bir kişiye bari söyleyeyim, duramıyorum" demiş 😃

Unuttuğum ya da zihnimin gerisine ittiğim çocukluğumun ne kadar oyuncusu varsa bir bir çıktı karşıma. Ne yazık ki çoğu içki ve uyuşturucuya çok düşkünmüş, ölümleri içki yüzünden olmuş ve  içki-esrar-kumar yolunda kazandıkları paraları çarçur edip düşkün bir halde ölmüşler. Çocukluğumun güzel çağlarına katkıda bulundukları için hepsine bin teşekkür, yattıkları yerde huzurla uyusunlar...

Almak isterseniz kitabın adı: "Sinemaya Adanmış Bir Ömür/Türker İnanoğlu"-Türvak Yayınları


22 Mart 2021 Pazartesi

22 MART (HALAM İÇİN)

Otobüsten indiğimde karşımda masmavi ve koskocaman bir su birikintisi görmüştüm, onun deniz olduğunu söylediler bana, bilinçli olarak denizi ilk görüşümdü, 5 yaşındaydım ve çok kısa bir süre sonra o denizin devamındaki bir kasabada bilinçli olarak ilk kez halamı görecektim. Trilye idi o kasabanın adı ve halam olduğunu söyledikleri kişi orada hükümet tabibi olarak görev yapıyordu. Yaradılış gereği içine kapanık ve çekingen bir çocuktum, çok çabuk utanır, ilk kez karşılaştığım kişilerle yanyana gelince iyice kabuğuma çekilirdim. Halamın boynundaki stetoskop ve evde gözüme çarpan enjektörler bir de korku eklemişti çekingenliğime. Sırtsırta vermiş, yaşı hayli ilerlemiş evlerden birinde oturuyordu halam. Gıcırdıyan ahşap merdivenlerden üst kata çıkıyor, mütevazı döşenmiş, iki odalı, bir mutfaklı eve giriyordunuz. Pencerenin önüne oturuyor, gelip geçenleri, yol üstündeki birkaç dükkana girip çıkanları izliyor, annemin dizinin dibinden ayrılmıyordum. Halamla bir çeşit flört hali mevcuttu aramızda, o yanaşmamı istedikçe ben uzaklaşıyordum ama o uzaklaşınca da ilgisini çekmek için uğraşıyordum. Bir köprüde karşılaşan iki inatçı keçi gibiydik. Mudanya'dan alınmış plastik bebeğimdi en iyi arkadaşım, sonunda halam en zayıf yerimden vurmaya karar verdi. Gözüme soka soka, hiçbir şey demeden bebeğime pantolon ve ceket örmeye başladı. Öyle de güzel örüyordu ki değme trikotajcılara taş çıkarırdı. Sonunda bitti örgü takım. Üzerinden yıllar geçti ama renkleri bile aklımda, etek ve kol uçlarında sarı çizgiler olan kahverengi bir pantolon-ceket. İçim gitmişti bitmiş halini görünce ama halamın şartı vardı: "Boynuma sarılıp 'Halacığım' dersen vereceğim". Aklım örülenlerde ama utancım isteğime mani. İçimden sarılıp istediğini söylemek gelse de fena halde utanıyordum, utancım inatçılık olarak algılanıyordu. Tirilye'de kaldığımız sürece devam etti bu çekişme. Tirilye sokaklarında geziyor, yaptığı iğneden dolayı halama "Uf Ama" adını takan çocuğun ailesinin ve halamın dostlarının davetine katılıyor, ablasıyla birlikte kalan küçük halam ve arkadaşları tarafından sahile götürülüyordum. Bir hafta mı kaldık, on gün mü kaldık net hatırlamıyorum ama halamla aramızda ne sarılma olayı gerçekleşti, ne "Halacım" diyebildim, ne de o şahane örgü takımı elde edebildim. Vedalaşırken aynı isteği tekrarladı, ben yine omuz silkip annemin dizlerinin arasına saklandım. Pantolon-ceket Tirilye'de kalmıştı, bebeğim de, ben de mahzunduk. Ankara'ya dönüp valizler açıldığındaysa beni bir sürpriz bekliyordu, bebeğimin örgü kostümü valizin en üstünde bana gülümsüyordu. 

Halamla ilk tanışmam bir inat yüzünden pek parlak olmamıştı. Aramızdaki buzların erimesi için onun ihtisas yapmak için Ankara'ya gelmesini bekleyecektik, sonrasında da canciğer kuzu sarması olacaktık. Halamı dün sabaha karşı kaybettim. Hep ölümsüz gibi gelmişti bana, daima hayatımızda olacaktı sanki. Bir bebek elbisesi ve bir sarılma yüzünden çekiştiğim halamın o beldeye hükümet tabibi olarak tayin olmasına kadar yaşadıklarını çok sonra öğrenecektim. Dedem Niğde iline bağlı, içinden E5 karayolu geçen Ulukışla kazasında yaşayan bir demiryolcu idi. Ambar şefi olarak ömrünün büyük bir kısmı istasyon lojmanlarında geçmiş, bir süre sonra da istasyonu gören bir tepenin eteğine kendi evini yapmıştı. Doğduğu yılları düşünecek olursak zamanına göre açık fikirli bir insandı ve dördü kız, ikisi erkek altı çocuğunu da okutmak için elinden geleni yapmıştı. Tanıdığım en gamsız ve en temiz kalpli, art niyeti olmayan insanlardan biriydi. Elinden görevi dışında hemen hemen hiçbir iş gelmezdi, hayatının düzenli bir şekilde yürümesi son derece cevval ve becerikli bir kadın olan babaannemin sayesindeydi. Lakin halam ilkokulu bitireceğinde kendince iyliği için aklına gelen düşünce ile halama hayattaki ilk darbesini vurmuştu. Ufak tefek, çelimsiz ama bir o kadar da akıllı ve çalışkan bir kızmış halam ilkokulda iken. Ulukışla'da ilkokul dışında okul olmadığı için tahsilini devam ettirmek isteyenler Kayseri veya Adana'daki okullara yatılı olarak giderlermiş. Dedem bu durumu gözönüne alarak halamın ufak tefek yapısıyla oralarda ezileceğini düşünüp 5. sınıfın sonunda öğretmene gitmiş, "Bunu sınıfta bırak, seneye biraz daha büyür, yatılı okulda sıkıntı çekmez" demiş. Eh dedem eşraftan bir adam, öğretmenin-hele de o yıllarda-hatırını kırması düşünülemez, sanırım öneri de makul gelmiş olmalı ki bütün notları pekiyi olan çocuğu sınıfta bırakmış. Halam durumdan habersiz sevine sevine karnesini almaya gitmiş ki karneden kocaman bir "sınıfta kaldı" yazısı var. Bu olayı şöyle anlatmıştı bize: Karneyi elime aldım, baktım sınıfta kalmışım ki imkan yok. Anladım babamın işi olduğunu. Okulun merdivenlerine oturdum ve avazım çıktığı kadar ağlayarak bağırdım: "Babam da ölsüüüün, öğretmen de ölsüüün". 

Çaresiz ilkokul son sınıfı tekrar eder ve ertesi sene Adana Kız Lisesi'ni parasız yatılı olarak kazanır. Babaannemle Adana'ya giderler, gerekli alışverişleri yaparlar ve kayıt yaptırmak için müdürün odasına girerler. Kadındır müdür ve hayli serttir. Babaannem kendisine gösterilen koltuğa oturur, halam da yollarda ve alışverişte yorulmuş, annesinin yanına, koltuğun kolçağına ilişir. 11 yaşında minicik bir kız çocuğu. Daha oturduğunu anlamadan müdür gürler: "Kalk bakayım terbiyesiz, ben sana otur demeden sen nasıl oturursun?". Babaannem kıpkırmızı olur ama ses edemez, işlemler yapılır, koridora çıkılır ve halama der ki: "Toparlan, al eşyalarını, benim yanımda çocuğuma bağıran kimbilir ben yokken neler yapar". Bu defa halam "Gitmem, ben okumak istiyorum" diye ağlamaya başlar, babaannem çaresiz gözü arkada kızını bırakıp döner. Halam altı yıl boyunca yatılı okur orada ve ne zaman bahsetse nefretle bahseder o müdürden. Liseyi bitirince Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'ni kazanır, lakin yurt çıkmamıştır. Liseden bir arkadaşları İstanbulludur, evleri müsaittir ve bir odayı akşam yemeği de dahil olacak şekilde halama ve yine liseden bir arkadaşlarına kiralar. Halam yine tek başına-tabii ki babasının mesleğinden dolayı trenle-İstanbul'a gidip kaydını yaptırır ve o odada kalarak her gün fakülteye gidip gelmeye başlar. Gelgelelim her akşam yemekte kurufasulye yemektedirler. Günün birinde bezer ve başka bir yemek yemelerinin mümkün olup olmadığını sorarlar. Cevap olarak akşam eve geldiklerinde valizlerini kapı önünde bulurlar. Kış günüdür, halamın İstanbul'da gidebileceği tek bir tanıdık yoktur, hava kararmak üzeredir. Valizi alır ve yürümeye başlar. Tesadüf bu ya bir lise binasının önünden geçerken ışıkların yandığını görür, içeriye girer. Okulun hademesi görür ve ne istediğini sorar, "Müdürü göreceğim" der halam. Yine iyi bir tesadüf ki okulda kurul toplantısı vardır o gün ve müdür-daha doğrusu müdire hanım-o saatte okuldadır. Hademe müdürün yanına götürür, "Derdin nedir kızım?" der müdire, "Ben sokakta kaldım" der halam ve başına gelenleri anlatır. Kadın birkaç yere telefon eder ve "eğer çok iyi bir yer aramıyorsan bir yurt odası buldum sana" der. Halam akşam vakti başını sokacak bir yer bulduğuna razı memnuniyetle kabul eder ve kendisine tarif edilen yurda gidip yerleşir. Oldukça harap bir yerdir, bir sabah uyandığında üzerindeki battaniye karla kaplıdır. Pencereler o kadar eskidir ki yağan kar içeriye dolmuştur.

Tüm bu olumsuzluklara göğüs geren halam sonunda düzenli bir yurda geçer, fakülteyi iyi dereceyle bitirir ve burs aldığı için mecburi hizmetini yapmak üzere benim onunla tanıştığım Tirilye'ye hükümet tabibi olarak tayin olur. orada da başlangıçta zorluklarla karşılaşsa da o kadar azimlidir ki kısa zamanda her sıkıntının üstesinden gelir ve kendini Tirilye halkına sevdirir. Bugün ölümünü bildiren duyuruların altında Tirilye'den gelen başsağlığı dilekleri hala hatırlandığının göstergesi. 

Mecburi hizmeti bitince Hacettepe'de Çocuk Hastalıkları ihtisası kazanıp Ankara'ya geldi, birtakım eşyaları ve benim içine düştüğüm kitaplığı ve kitapları ile birlikte. Kendisi eşyalı lojmanda kalacak olunca Tirilyeli eşyalar bizim evin bir yerlerine sıkıştırıldı, kitaplık ise başköşeye yerleşti ve halamla birlikte yeni görev yerine gidene kadar benim en sevdiğim eşya ve gözlüğümü muhafaza eden bir yuvaya dönüştü. Halam hafta sonları bize gelirdi ve birlikte çok eğlenirdik. Trilye'deki çekişmeler, inatlaşmalar çoktan bitmiş, yağlı ballı olmuştuk. Eğlenirdik, gülerdik, tiyatrolara giderdik lakin halamın bilgisi konusunda şüpheliydim. Matematik ödevime yardım etmesi için babamı sıkıştırdığım bir gün, "benim işim var, halana sor" demişti, benim cevap şuydu: "Halam nereden bilecek?". İlkokul düzeyindeki matematik bilgisinden şüpheliydim ama kendisi idolümdü ve onun gibi çocuk doktoru olmayı planlıyordum. 

Halam ve babam. Halam Tıp Fakültesi'nde, babam İstanbul'da yedeksubay

 Halam Trilye'de, bir bayram kutlamasında

 
İhtisas için Ankara'da iken birlikte gidilmiş bir babaevi ziyaretinde dedem, babam, diğer halam ve eniştemle Ulukışla'da

Halam dört yıllık ihtisasını bitirdikten sonra Konya Ereğli'de muayenehane açtı ve uzun yıllar çok sevilen bir çocuk doktoru olarak çalıştı, bir yandan da Sümerbank'ın doktorluğunu yaptı. Daha sonra da İzmir'e yerleşti. Önce Karşıyaka Sağlık Merkezi'nde, sonra başhekim yardımcısı olarak Atatürk Devlet Hastanesi'nde çalışıp emekliye ayrıldı. Demiştim ya hep ölümsüzmüş gibi gelirdi bana, hala yakıştıramıyorum ölümü. Bugün Çeşme'de defnedilecek, pandemi son görevimizi yapmamızı engelledi ne yazık ki. Onu başka aleme şu dizelerle uğurlamak istiyorum. Ereğli'ye gideceğinde büyük halamın eşi olan eniştem teybindeki aile bandına sesini almıştı. Halam orada çok sevdiği bir şiiri okumuştu, o Ereğli'ye gittiğinde halamlarda bu bantı dinlediğimde bir köşeye çekilir, kimseye göstermeden ağlardım, o kadar çok özlerdim. Sonraları da ne zaman duysam, nerede okusam onu hatırladım. Güle güle halacım, yattığın yer incitmesin:

DİLENCİ

Sen, her gün köşe başlarında
Yırtık urbanla kirli ellerinle
Avuç açan, sefil insan.

İnan yok farkımız birbirimizden.
Sen belki tüm yaşamınca dilenecek;
Beklediğin beş kuruşu biri vermezse,
Ötekinden isteyeceksin.

Ama ben, tüm yaşamım boyunca
Tek bir kez dilendim,
Bir acımasız kalbin sevdası ile alevlendim.
Öylesine boş, öylesine açık kaldı ki elim,
Yemin ettim bir daha dilenmeyeceğim. 

Victor HUGO





18 Mart 2021 Perşembe

18 MART (AŞI MEYDAN SAVAŞLARI)

 Hello beybiler 😃

15 günün üstüne salı günü bendenizi ilk kez güneşe çıkardılar, kendimi Nazım Hikmet gibi hissettim. Aşıya giden yolda şiyir şeyettirecektim az daha. Yılbaşından bu yana ev dışında gördüğüm mekanlar hastane, klinik, sağlık ocağı. Markete dahi gitmedim, çiçek açmış ağaç görmedim. Görüp gördüğüm farklı boylarda enjektörler ve yüzleri maskeli doktor ve hemşireler. 

İlk aşıyı mahallemizin sağlık ocağında yaptırmıştım. Nasıl olmuş bilmiyorum aile hekimim değişmiş, ben önceki hekimden almışım. Randevu saatinde gittim, ilginç olan 6-7 aile hekiminden sadece 2 sinin rağbet görmesi idi. Kimlik belgelerimizi randevu aldığımız hekimlerin adının altına koyup beklemeye başladık. İki hekimin adının altında birer yığın oluşurken diğerleri tamamen boştu, tuhaf. Neyse açık havada bekledik de bekledik, hayli kalabalıktı, İlk aşı ya ilk heves 😃 Sonunda sıra geldi, yukarıya çıkmam söylendi. Çıktım, tık tık kapıya vurdum, içerde hasta var, bekleyin dendi, yandaki balkona geçtim. Sonra hasta gitti, ben girdim. Dedim "aşı", kimliğimi aldı, "siz benim hastam değilsiniz" dedi. "İyi de ben randevuyu sizden aldım", "kontenjanımız kısıtlı, kendi doktorunuza gidin". Peki, boynumuz kıldan ince tabii ki, koridorun sonunda seçmediğim aile hekimime ulaştım, o ne? Kapıda emniyet şeridi. "Girebilir miyim?" "Hayır!". Korktum, hayır biraz sert çıktı çünkü. "Ee, şey aşı, yanlış randevu alınmış, size yolladı falanca doktor" "Niye zahmet mi olurmuş o yapsa?" "Onu ben bilemeyeceğim, git dendi geldim". "Cık, cık, cık". Yahu aranızdaki husumetin sebebi ya da sonucu ben miyim, hastaya hissettirmeyin bunu. Neyse telefonunda tık tık tuşladı, getirdi barkodu verdi elime. İndim aşı kapısına, Allahtan ben iki doktor arasında beyhasta olurken aşı kuyruğu seyrelmiş. Sıyırdım kolumu, geçtim bekleyen tek kişinin arkasına, 2 dakika sonra aşıyı olmuş çıkıyordum. 15 dakika beklemedim doğrusu, sıkıntım olursa geri dönerim dedim, zira hem üşüdüm, hem ortam kalabalık. En ufak bir şey olmadı zaten, hatta bir ara aşı yapılmadığından şüpheye düştüm, zira iğne yerini bile bulamadım 😃

1. Aşı Meydan Muharebesi'ni bu şekilde atlattıktan sonra sıra başka bir cephede, küçük çaplı bir çatışmaya gelmişti. 2. aşı için randevu alamıyordum bir türlü. Günde 10 kere, bir hafta boyunca en az 70 kere e-nabız bir slogan gibi fırlattı yüzüme şu cümleyi: "Aradığınız kritere uygun randevu bulunamamıştır". Aklımı oynatmak üzereydim ki eve hayli uzak bir sağlık ocağında bir randevu kapabildim. Kaderime razıydım, aşı olsun çamurdan olsun, kolum kıldan ince, uzak yakın gideriz. İki gün sonra bir arkadaş arayıp randevuların açıldığını, tekrar denememi söyledi. Sanırım kriterim artık e-nabıza uygun gelmiş olacak ki sağlık ocağından olmasa da yakındaki bir hastaneden yeni randevu aldım, eskisini kırpıp yıldız yaptım. Ama önce fizibilite araştırması yaptım, nasıldır bu mekan, kalabalık mıdır, hijyen koşulları uygun mudur? Olumlu dönüşler olunca gönül rahatlığı ile randevulaştık. "Yakama kırmızı karanfil takayım mı, tanır mısınız?" dedim e-nabız'a, "Sizi kim tanımaz Leylak Hanım, reca ederim" dedi. "Teveccühünüz" diyerek kapattım e-devlet kapısını ve aşı gününe kadar filmdir, kitaptır, dizidir oyaladım kendimi. Tabii iki aşı arasında koluma değilse de dizlerime iki koca iğne yediğimi de belirteyim. Ayrıca uslu durmam, Cevriye ile Tevriye'yi yormamam, ip atlayıp seksek oynamamam, çok hareket etmem gerekiyorsa amuda kalkıp ellerimin üstünde yürümem söylendi. İyi ya abarttık, tamam 😃 Böylece inime çekilip çilemi doldurarak ikinci aşı gününü beklemeye başladım. 

Salı günü sırası geldi efenim beklenen 2. Aşı Meydan Muharebesi'nin. Valla heyecan yaptım, ne yalan söyleyim, aşıdan değil ha, sokağa çıkıyor olmaktan. Cevriye ile Tevriye saklandıkları yerden çıktılar ama şimdi  günahlarını almayayım, çok fazla yormadılar beni, hafif ağrıyla merdivenleri normal insanlar gibi indim ve aynı hafif ağrıyla aşının yapılacağı hastaneye kadar yürüdüm. şuraya bir nazar boncuğu bırakayım ne olur, ne olmaz, zira kendi nazarım fena halde değiyor kendime 🧿 😃 Giderken yol üstünde bir çiçekçi gördüm ve dönüşte uğrayıp çiçek almak üzere  mimledim. 

Sonunda aşının yapılacağı hastaneye ulaştık, çok güzel, giriş polikliniklerin olduğu yerden hayli uzak, tamamen farklı bir kapıdan ve aşılar da bahçedeki ayrı bir binada yapılmakta. Girişteki kulubede listede adımın olup olmadığına bakıldı ve yukarı çıkmam söylendi. Çantamı, montumu kocaya emanet edip kimlik belgemle birlikte yukarı çıktım ve randevu aldığım 8 no'lu odayı aramaya başladım. Yandaki odanın kapısındaki hemşire hanım odanın yerini söyledi ama içeride hasta olunca beklemeye başladım. "Neden bekliyorsunuz?" dedi, "İçeride hasta var, aşı olacağım" dedim ve hemşire hanım o dakikadan sonra değil aşı ameliyat etse gıkım çıkmazdı, zira şöyle söyledi: "Aaa buyrun ben yapayım aşınızı, ben sizi refakatçısınız, annenizi bekliyorsunuz sandım, aşı olacak yaşta gibi durmuyorsunuz". Amaney, nerelere gidem ben, son zamanlarda aldığım en büyük iltifat, hemen oracıkta bir "Angara'nın Bağları" oynadım mutluluktan, ondan sonra girdim aşıya, dersem inanmayın tabii 😃😋 Hemşire hanıma "Ayy" dedim, "ne gadan datlusunuz, çay ısmarlayım size", "içiyorum zaten" dedi. "E o zaman pandemi bitince yemeğe gidelim", "Ona hayır demem" diye cevap verdi. Sonra da oturtup aşımı vurdu, biraz canım yandı bu defa ama hiç ses eder miyim o iltifatın üstüne, aşıyı matkapla yapsa "eliniz ne hafifmiş" der çıkarım 😃Yemek davetimi yineleyip gülüşerek ayrıldım hemşire hanımdan, dönüş yoluna vurduk ve giderken koyduğum mimi yerine getirdim, eve şunlarla döndüm:

Aşı Meydan Savaşları böylece sona erdi, önemli olan antikor oluşması ve hastalıktan koruması, inşallah diyelim ve en kısa zamanda herkesin-hem de daha etkili aşılarla-aşılanmasını dileyelim. Kalın sağlıcakla...