.

.
.

2 Şubat 2026 Pazartesi

ŞUBAT GELDİ

Bir yaş daha büyümüş olarak başlıyorum bu posta, ya da yaş beni büyüttüğünü sanıyor, benim öyle bir duygum yok 😃

Cumartesi günü dostlar sağolsun, beni şımarttılar. Kimi bizzat katılımda bulundu, kimi telefon etti, kimi mesaj yazdı, sanal alem dostlarıma teşekkür borçluyum, tek tek cevap bile veremedim yetişip de. Bir kez de buradan iyi ki varsınız diyeyim.  

Günlerdir yağan yağmur 1,5 gün ara verdikten sonra kaldığı yerden devam ediyor. Gece berbattı, fırtına, şimşek, gök gürültüsü, gökten adeta kovalarla boşalan yağmur hem korkuttu, hem uykudan etti. Öğleye doğru sakinleşti ama her an tekrar gürleyebilir. Yorulduk gerçekten, hava sıkkın, ortam sarımsı bir sisle örtülü. 

Şubat ayına Oscar adayı filmlere kaldığım yerden devam ederek başladım. İzlemediğim iki film kaldı, ona da ya kısmet diyorum. Dün Kate Hudson'un "En İyi Kadın Oyuncu" dalında aday olduğu "Song Sung Blue"yu, bugün de yine aynı dalda aday Rose Byrne'nin oynadığı acaip isimli filmi, Türkçe çevirisiyle "Eğer Bacaklarım Olsaydı Seni Tekmelerdim"i izledim. Bu isim nasıl bir alaka kurularak konmuş anlamadığım gibi film de bir şey ifade etmedi. Rose Byrne'in oyunculuğu iyiydi ama o kadar da abartılacak bir durum yoktu. "Song Sung Blue" neşeyle hüznün karıştığı hoş bir filmdi, Kate Hudson kadar Hugh Jackman da iyiydi, onu niye es geçmişler bilemedim. Oscar jürisinin kerameti kendinden menkul. Ve son olarak da "Sentimental Value", herkesin dilindeki, MUBİ'nin bahsedip bahsedip yayınlamadığı film. Film güzeldi güzel olmasına da öyle büyük bir beklentiyle izlemeye başladım ki beklediğimi bulamadım. Hasılı bu sene Oscar filmlerinde yine kaldık yaya. İzlemediğim sadece "Marty Supreme" ile Yabancı Film dalında aday "The Voice of Hind Rajab" kaldı. Onlar da yakında düşer sanırım ortamlara. 


 Fotoğraflar güneşi gördüğümüz Cuma gününden.

Bitirirken bir ricam olacak, doğum günüm nedeniyle dostlardan hediye kargoları ulaştı bana ama bazıları isimsiz olarak geldi, kimlerden geldiğini bilemedim. Haydar Ergülen'in "Mektup Selam Söyle"si ile "Türkiye'nin Kuşları" ve "Hayvanlar Nasıl Düşünür, İnsan Ne Görür" kitaplarını yollayan arkadaşlarım rica etsem kim olduklarını yazabilirler mi? Kendilerine şimdiden teşekkür ederim.

Sevgiyle kalın...


30 Ocak 2026 Cuma

GÜN 30, MEKTUP 7

Cumanız, cumartesiniz, pazarınız, pazartesiniz, salınız, çarşambanız, perşembeniz, her gününüz hayırlı, mutlu, kutlu, mübarek, sağlıklı, huzurlu vesaire vesaire olsun sevgili blog dostlarım. Geçen postta sözünü ettiğim yağmur büyük bir heves ve hızla yağmaya devam ediyor. Her yer rutubet kokuyor, evdeki kağıt havlular ve tuvalet kağıtları bile rutubetten yumuşamış. Kuşlar ıslak sıçan gibi balkonlara kaçıyorlar yağmurdan. Bir tencere buğday haşladım, benim kuşlar gurme çiğ yiyemiyorlar 😂 Her sabah 3-4 kaşık seriyorum balkonun denizliğine, anında götürüyorlar ve bana teşekkür olarak gübrelerini bırakıp gidiyorlar. Neyse ki yağmur onları da yıkıyor 😂

Bugün mektup günü malum, ayrıca yarın da doğum günüm O yüzden bugünkü mektubu Babil Kulesi yıllarındaki kendime yazdım, biraz uzun oldu ama idare edin, ne de olsa doğum günü çocuğuyum, biraz şımarabilirim.

MEKTUP 7

Kitaplığın rafındaki kelebek gözlük, seni öyle özlüyorum ki,

Babil Kulesi’ne taşındığımızda henüz gözlük takmıyordum, hatta o kitaplık bile daha salonun bir köşesine yerleşmemişti. Bir bahar günü anneannemin evini belirlemek için kura çekmeye geldiğimizde dört yaşında bile yoktum ama o gün rengârenk bir tablo gibi hala aklımda. Çok sonra Seyran Sineması’nda Zeki Müren’in “Hayat Bazen Tatlıdır” filmini izlerken yine o günü hatırlayacaktım. Aynı filmdeki gibi akıp giden siyah-beyaz görüntülerin arasına atılmış renkli bir rüyaydı çünkü o gün. Hayatımın en rengârenk zamanlarının habercisiymiş, üstelik 11 yıl oturacağımız bloğun tam da arka bahçesinde çekilmişti o kura, papatyaların, gelinciklerin, ballıbabaların bir halı gibi ayağımızın altına serildiği o bahçede.

Anneanneme komşu bloktan çıkmıştı ölene kadar oturacağı ve bizim de bir süre onunla yaşayacağımız daire. İlk arkadaşlarımı orada edindim, Elizabet’i orada tanıyıp annesinin likörlü vişneleriyle ilk ve son kez sarhoş oldum, Hasan Emmi’yi eteğinden çekiştirip düşmesine sebep olarak ilk günahımı orada işledim, anneannemin Şakir Zümre sobasının ağzından maşayla sallandırdığı sucukların kokusuyla orada uyandım, benden dokuz yaş büyük dayımla en büyük kavgalarımı orada ettim. Sonra bahçe içinde bir küçücük eve taşındık, çok sevdim o evi, üstelik çok sevdiğim başka bir olay da orada gerçekleşti, okula başladım ve okumayı öğrendim, dünyanın en büyülü eylemine ben de bulaşmıştım ama hâlâ sen yoktun sevgili kelebek gözlük, çocuk gözlerim henüz sağlamdı. Akşamları ben “Zevzek Guguklu Saat”i okurken, babam da başının belası üssü mizan yüzünden bırakmak zorunda kalacağı Hukuk Fakültesi’nin Roma Hukuku konularına dalardı. “Corpus, Juris, Civilis”in Romalı üçüzler olduğunu düşünürdüm. Bir yıl sonra minik bahçeli minik evi bırakıp Babil Kulesi’nin yemyeşil kırlara bakan bir dairesine taşınacak, sana orada kavuşacaktım.

Her şey halamın ihtisas için Ankara’ya gelmesiyle başladı, zamanla içinde yer alan, aklımın ereceği, ermeyeceği tüm kitapları okuyacağım kitaplığı bizim eve taşındı. Yattığım somyanın başucuna yerleşti. Sonra da gözlerimdeki sıkıntı başladı, hala doktor olunca acilen göz muayenesine götürüldüm ve bir kitap kurduna en yakışan şeyi, seni armağan ettiler bana. Şimdi düşünüyorum da komiktin aslında, o yıllardaki fotoğraflarıma bakıp kendime gülüyorum, uçları yukarıya kıvrık siyah çerçevelerin içinden bakan iki cin gibi göz. Tek çocuk yalnızlığıma kitaplardan sonra bir de sen yoldaş olacaktın artık. Sabah gözümü açar açmaz kitaplığın rafından gözlerime transfer oluyor, akşam yatarken, sen de uykunu uyumak için aynı yere yollanıyordun. Annem dağınık kızının tek itina gösterdiği eşyasının gözlüğü olduğunu konu komşuya anlatıyor, bense seninle gurur duyuyordum. 

 Söz konusu kitaplık ve söz konusu gözlük

İlkokul boyunca hep gözümün nuru oldun, ne çok kitap okuduk seninle. Jo’yu, kardeşlerini, Jane Eyre’yi, Heidi’yi, Pollyanna’yı, Küçük Prenses Sara’yı, Gundula’yı, Halime’yi, Noktacık ile Anton’u ve köpekleri Pifke’yi birlikte tanıdık. Kemalettin Tuğcu’nun tüm ağlak satırlarında bana eşlik ettin. Gazete dağıtıcısı her hafta Çocuk Haftası ve her ay Doğan Kardeş’i kapıya getirdiğinde camların gözlerimle birlikte parladı. Ev ödevlerimde yaptığın yardımı unutamam. Kâğıt bebeklerimi keserken çizgiden sapmamamı sağladın, parmak bebeklerime elbise dikerken iğneme yol gösterdin. Çok mutluyduk seninle, ta ki gözümün numarası artıp gözlüklerin değişme zamanı gelene kadar.

Senin yerini numarası artmış yine siyah bir çerçeve aldı ama kitaplığın rafındaki yeri hiç değişmedi. Büyümüştüm artık, ortaokula başlamıştım, dersler daha ağırdı ama halefin de en az senin kadar yardımseverdi. Tarih, coğrafya, matematik, ev idaresi ne varsa destek oldu, sayesinde takdirler, teşekkürler aldım. Lise ikiye kadar sürdü burnumun üstündeki saltanatı, ergenlik gözlük sevmiyordu, çıkarıp attım. Genç kız oluyordum artık ve görüntüme önem vermeye başlamıştım. İlk kez boş kaldı kitaplığın rafı, zaten bir süre sonra da halam ihtisası bitirip kitaplığını da alıp gitti.

Artık hayatıma gözlüksüz devam ediyordum. Edebiyat seven biriydim, mahalle baskısı Fen şubesine mahkûm etti. El âlem vızır vızır redoks çözerken ben “failatun failatun failun” sayıklayarak aruz vezni peşindeydim. Kimse Fuzuli’yi benim kadar sevmiyor, fuzuli buluyordu. Oysa Nedim gibi zevk peşinde koşan, şuh bir şairimiz bile vardı, Patrona Halil’in elinden öteki dünyayı boylamayayım diye damdan dama atlarken düşüp ölmüştü garibim, hiç mi üzülmezdi o fen kafalılar. Herkes boş derslerde kalbinin işine son verirken ben Itri’den “Tuti-yi Mucize Guyem” söyleyip kafalarını şişiriyordum. Sonunda pes ettim, Itri’den vaz geçtim ama değişik bir türe geçecektim, Nurhan Damcıoğlu’nu kendime örnek alıp kantocu olmaya karar verdim. Öyle genişlettim ki repertuarı ve faaliyeti, turneye bile çıkıyordum, yani yan sınıfın boş derslerini de şenlendiriyordum. Hocaların gözdesi oldum, dönem sonlarında okulun duvarları “Yangın Var” nidalarıyla çınladı da itfaiyenin gelmesine ramak kaldı, adım “Deniz Kızı Eftalya”ya çıktı.

Musikiye ara verdiğim zamanlarda aşçılığı soyundum sevgili gözlük. Sen çekmecede uyurken ben mutfakta Burda dergilerinden yarım yamalak çevirdiğim Alman yemeklerini kotarmaya çalışıyordum, aşağı kurtarmaz. Hazır jöleler yoktu o zamanlar ama ben bir jöle yapmak ve arkadaşlarıma sunmak istiyordum. Peki jelatini nereden bulacaktım? Babam yardımıma koştu, çalıştığı kurumda bazı bileşikler için kullandıkları birkaç yaprak jöle getirdi, her biri mukavva kalınlığında, olsundu. Portakallı jöle yapmaya karar verip hafta sonu için arkadaşlarımı davet ettim, onlar da heyecan yaptılar. Sabahtan mutfağa girdim, jelatinleri kaynar suda ıslatıp erimeye bıraktım, portakalları sıktım, sıkmadıklarımı dilimleyip kalıba dizdim, eriyen jöleyi portakal suyuna karıştırıp dansöz göbeği gibi titreyen bir karışım elde ettim. Kalıptaki portakalların üstüne devirip buzdolabına istirahate yolladım. Derken benim kızlar döküldüler, çayla jöle yenir mi, yenecek, o kadar yaptım. Jöle, mutfak dar olduğu için salonun köşesinde duran buzdolabından merasimle çıkarıldı, dilimlere ayrıldı, konuklara sunuldu, hepsi hapur hupur yedi ama birini gözden kaçırmışım galiba sevgili gözlük. Aradan uzun yıllar geçtikten, bizin dostluğumuz sürüp dururken bir itirafta bulunacağını söyledi. “Nedir?” dedim merakla, “Ben o jöleden nefret etmiştim” demesin mi? Hayat çok acımasız be sevgili gözlük, arkadaşın nankörü de çok kalp kırıyor J

Sonra ne mi oldu? Lise bitti, babam başka bir semtten ev aldı. Sonbaharda, Babil Kulesi’ne, etrafındaki çiçekli kırlara, hemen dibimizdeki açık hava sinemasına, bin bir oyun kurduğumuz balkonlara, merdiven sahanlıklarına, balkon altlarına, kömürlük girişlerine, ön ve arka bahçelere, ailemiz kadar yakın komşulara, Niyazi Bakkal’a, sütçüye, sucuya, bohçacıya, gazete dağıtıcısına, postacıya, merdivenleri süpüren Varnik’e, yıllarca hayatımı paylaştığım arkadaşlarıma, on bir yılımın şahidi okullarıma, semt kütüphanesindeki sarışın kadına, iğde kokularına, iki katlı bahçeli evlere, o bahçelerden taşan leylaklara, pazar yerine gelen cambazlara, bir masal ülkesine benzeyen Yenimahalle’ye ağlayarak veda ettim. Yenimahalle devri yerini Yenişehir devrine bırakıyordu.

Yarın yeni bir yaşa gireceğim sevgili gözlük, epey yol aldım hayat denilen taşlı patikada. Eğer iyi bir insan olabildiysem çocukluğumun ve ilk gençliğimin geçtiği Babil Kulesi’ne borçluyum. Hayatımın bir dönemine geri dönmeyi mecbur tutsalar, hiç düşünmeden seninle de tanıştığım Babil Kulesi yıllarıma dönerdim. Gözlerime ışık olduğun için sana, gönlüme ışık olduğu için ona şükranla…

27 Ocak 2026 Salı

BU ANLAMSIZ, BU YAĞMUR*

Bir haftadır akvaryumda yaşıyoruz. Bazen sular dalgalanıyor, ortam bir oraya, bir buraya savruluyor, bitkiler yerlere eğiliyor, yapraklar, eşyalar uçuşuyor. Zavallı balıklar tersine dönen şemsiyeleriyle ne yana kaçacaklarını şaşıyorlar. Bulutlardan yağmur değil kovalarla su dökülüyor, gökler gümbürdüyor, şimşekler ışın kılıcı gibi şavkıyor. Hortumlar bulduğunu yanına alıp gidiyor, çatılar uçuyor. Akvaryuma alışkın olmayan balıklar ufak ufak çimleniyor, eklemler gıcırdamaya başlıyor, ruh pili güneşle şarj edenler-ki biri de benim-hayata küsüyor, velakin yağmur bir türlü bitmiyor. Sanırım Antalya Macondo'ya taşındı ve bu yağmur yüz yıl yağacak.

Bir haftadır ortalarda görünmeme sebebimi biraz anladınız sanırım, pencereden yağmur seyretmek dışında ev dışı etkinliğim yok. Evde günlük koşuşturmalar haricinde Oscar adayı filmleri izliyorum ve geleneksel olarak hiçbirini beğenmiyorum. Akademi jürisi sanırım ergen oğlanlardan oluşuyor, zira seçtikleri filmler insana bunu düşündürüyor. Vampirler, tabancalar, tüfekler, canavarlar, içip içip sarhoş olanlar, kan, kin, ölüm, öffff! Şöyle sakin, duygusal bir film izlesek, midemiz bulanmasa, korkmasak falan olmaz mıydı? Hollywood konu kıtlığı çekiyor galiba. Neyse Temel'e "Benzine zam geldi" demişler, "Farketmez, ben hep 50 liralık alırım" demiş ya, işin aslında beni ilgilendiren kısmı kırmızı hali, filmler kötü mü, farketmez ben hep kıyafetlere bakarım 😂

Bu ay için seçtiğim kitapların hepsini zorla bitirdim, aynı filmler gibi ruhumu titreten bir tane çıkmadı. Neyse ki yazarının bir önceki kitabına güvenerek aldığım "Karanlığın İcadı" "Oh be!" dedirtti. Her ne kadar öyküler hüzünlü olsa da hüznün güzel yazılanı da kendini okutuyor. Özlem Dikeçligil yine döktürmüş.

Bir haftadır ilk kez bu akşam dışarı çıkacağım, tabii ki yağmur yine coşup her şeye engel olmazsa, Opera Sahnesi'nde "Tria" isimli bir modern bale izleyeceğim, izleyenler çok beğenmiş, umarım öyledir.

Bir hafta önceki çıkışımda ise eve girer girmez yağmur başlamıştı, başlayış o başlayış. Bir arkadaşımla Millet bahçesindeki cafelerden birinde buluşup kahve içmiştik. Farklı bir yoldan gitmiştim mekana ve caddenin iki yanında yükselen benjaminlerin devasalığına hayran olmuştum, bir de iki taraflı park etmiş araçlar olmasaydı:

Benjaminlerin gövdeleri zeytin ağaçları gibi yaşlandıkça heykelimsi bir görünüm alıyor. Millet Bahçesi uzun zamandır etrafı çevrili duran, öğretmenlik yıllarımızda öğrencilerin 19 Mayıs provaları yaptıkları boş arazide açıldı ve yeşillenince beton binaların arasında bir nefes alanı oldu. 

Kalbimiz de var 💗 ve de kuşlar için rengarenk yuvalar:

Biraz önce kısa bir süreliğine yüzünü gösteren güneş tekrar bulutların arasına girdi. Yağmur ihtiyaç, ona yağma diyen yok ama biraz hani şöyle birazcık efendi efendi yağsa olmaz mı?

Ben en iyisi mi gidip marketten gelen erzakları yerleştireyim. Macondo'dan sevgiler arkadaşlar...

*Deli Kızın Türküsü/Sezen Aksu

Kontrol etmeden yayınlıyorum, sürç-ü lisan etmişsem affola...

19 Ocak 2026 Pazartesi

HAFTA BAŞI

Yine bir süredir kevgir gibi uykular uyuyorum, sabah da Tuzsuz Deli Bekir modunda, ne uykumu almış, ne yeniden uyuyabilecek durumda, yattığımdan daha yorgun, sevimsiz, nursuz (üstelik adımda bile nur var)  kalkıyorum. Şu dünyada en çok yatar yatmaz uyuyup, hiç uyanmadan sabahı bulanlarla, diş sorunu yaşamayanlara imreniyorum. 

"Emma"yı dinliyorum Storytel'de, aman ne kendini beğenmiş, ukala şey. Maşallah Victoria dönemi İngilizleri de safi dedikodu üretiyor. Kentin bir ucunda "hık" desen, öbür ucunda duyulması bir saati almıyor. Kulaktan kulağa oynasalar bu kadar hızlı ulaşmaz. Emma'nın babası dersen şu dünyada soğuk algınlığına yakalanmamak dışında derdi sıkıntısı yok. Ha bir de kızları yanında olsun, damatlar ne nane yerse yesin, Allahtan damatlar kuru gürültüye pabuç bırakmıyor, yoksa eşlerini bir nikah sırasında yanlarında görecekler, nikahtan sonra Emma'nın babası kapıp geri getirecek. Kimse gitmesin evden, beyefendiyi eylesin, Emma'nın mürebbiyesi niye evlendi, kalaydı ya burada, ne güzel her derdimizi çözüyordu, büyük kızım niye aynı yerde oturmuyor, gelsin buraya, niye Kuzey'e denize gittiniz, Güney'e gidin. Öf be Türk kaynanalarının adı çıkmış. İşleri güçleri piyano çalıp çay içmek, kurabiye yemek, dans etmek, dedikodu üretmek. Yoruldum yeminle dinlerken 😃

Dün başka yerlere yağan karın soğuğu buralara vurunca bütün günü evde geçirdim ve Neşfilikis'deki yeni yerli diziyi izleyip bir batında bitirdim: "Ayrılık da Sevdaya Dahil". Güler yüzlü, sempatik bir diziydi, kafa dağıtmak için birebir, fazla beklentiye girmeden izlenir. 

Bugünse hem ekrana bakmaktan yorulan gözlerimi, hem de oturmaktan yorulan dizlerimi rahatlatmak için yürüyüş yapmaya karar verdim, Kocam Bey de peşime takıldı, önce Falezler üstündeki parka daldık, sonra sahile inmeye karar verip rotayı Beachpark'a kırdık. Sırayla şu manzaralara takıldık:



Yürüyüşe niyet ettiğimizde hava güneşli ama ayaz var gibi görünüyordu, o yüzden sıkı sıkı giyindik, lakin bir süre sonra terlemeye başladık. Güneş düşündügümüzden daha iyi ısıtıyordu. Atkıları, şalları fora ettik. 

Yollar yine su borularının değişimi nedeniyle delik deşik, asfalt tabakaları kırık, suların tazyiki düşük. Duşa giriyorsun, musluk suyundan hallice akıyor tepene, ellerini doğru dürüst yıkamak beş dakikanı alıyor, çamaşır, bulaşık makineleri inim inim inliyor kendilerine yetecek suyu çekene kadar ve bu değişim işinin daha biteceği yok, bizim mahalleye bile sıra gelmedi henüz.

Bende durumlar böyle dostlar, umarım her şey yolundadır sizin cephelerde de. Yeni haftanız güzel gelsin, kalın sağlıcakla...

16 Ocak 2026 Cuma

GÜN 16/MEKTUP 6

Güneşli ve berrak bir günde ısıtamadığım ayaklarımla onlaynım ve de sabahın 4'ünden beri ayaktayım. Niye derseniz, uyandım ve bir daha uyuyamadım, 7'ye kadar sabredip Candy Crush Soda oynadım ve sonra kalkıp gündelik işleri hallettim. Dün astığım çamaşırları topladım, şahsıma ve uyuyan şahsa kahvaltı hazırladım, etli ve terbiyeli kereviz pişirdim. Ve şu an hatırladım ki köklerini koymayı yine unuttum. Antalya'da kerevizler tazecik, yumru köklerinin üstünde uzanan upuzun saplı, körpe yapraklı olarak satılır. Dün kendileri pazardan gelince yıkanıp pişmeye hazır hale getirildiler, sadece kararmasın diye kökleri soymadım, poşete koyup kaldırdım ve de yazdığım gibi yemeğe koymayı unuttum. Neyse onu da rendeleyip yoğurt ekleyerek yeriz, kereviz gibi malımız olsun. Ankara'da yaşadığım sürece ne kereviz, ne enginar pişti bizim evde. O zamanlar satılmazdı bile pazarlarda, hele enginar çok ender sosyete manavlarında görülürdü ve bu acaip sebzenin neresi yenir diye çok merak ederdim. Annem zaten ne pişirmeyi, ne de tadını bilirdi. Kerevizi bir kere kök olarak halamda yemiş ve nefret etmiştim. Sanırım ya usulüne uygun pişmedi ya da benim damak tadıma henüz yerleşmemişti. Her yiyen "Aman ne güzel" diyordu da bir annemle ben beğenmemiştik. Hoş halamların evinde her şey yenirdi, bir gün "Ayaklı pırasa" pişirdim demişti yemeğe gittiğimizde, gözümün önüne aralarına pırasalar serpiştirilmiş kokulu ayaklar gelmişti, ıyk 😟 Meğerse bir gün önceden artan zeytinyağlı pırasayla yine önceki günden artan paçayla birleştirmiş. Halamın ikonik yemekleri, tabii ki onu da yemedim. Kereviz ve enginarı da şükür Antalya'ya gelince öğrendim ve sevdim. Pek yemek becerisi olmayan kayınvalidemin en iyi pişirdiği şey terbiyeli kerevizdi ki iyi yapıldı mı muhteşem bir tattır. Enginarı ise yazmaya bile gerek yok, neresinin yendiğini gayet iyi öğrendim, iş ki keseye uygun enginar bulalım. 

Aman çenem, pardon klavyem düştü yine, oysa bugün mektup günü ve hayli uzun bir mektup okuyacaksınız. Hazır mısınız, postacı kapıyı çalıyor: Zırrrr!

Görsel: Buradan

MEKTUP 6:

Saygılar 56 Chevrolet,

Herkese sevgi dağıtırken bana neden saygı diyeceksiniz, haklısınız tabii, siz hala geçmişin kucağındasınız. Otomobiller içinde bir otomobildiniz o zamanlar, belki biraz daha pahalı, belki biraz daha kullanışlı ve sağlam. Gel gör ki şimdilerde, eğer cami yıkılsa da mihrap yerinde bir görüntü veriyorsanız mücevher konumuna koyabilirsiniz kendinizi. Saygım o yüzden.

Siz Babil Kulesi’nin önündeki kaldırımın kenarında, arkadaşınız olan yeşil Buick’le-ki biz ona “Bıyık” derdik-park halindeyken bizim için Fadimanım Teyzeler’in taksileri olmaktan öte geçemezdiniz. Belki mahallenin haylaz oğlanları için değeriniz biraz daha yüksekti ama biz kızların umurunda bile değildiniz. Ha Bıyık’ın nikelajları güzel parlardı, bir de radyatör ızgaralarını komik bulurdum, bana bir akrabanın güldüğünde ağzından fırlayacakmış gibi duran, iri takma dişlerini hatırlatırdı.

Fadimanım Teyzeler’in erkek nüfusu babadan oğula şofördü. Bıyık babanın, siz ise sırayla yetişkin oğulların hizmetindeydiniz. Her iki oğul da bıçkın tiplerdi; ince uzun yapıları, üst dudaklarını kapatmayan Sadri Alışık bıyıkları, gömlek üstü yelekleri, İspanyol paçalı dar pantolonları ile Osmanlı dönemi tulumbacılarını andırırlardı. Fadimanım ise hiç öyle düşünmezdi, bir fotoğrafta takım elbise, dik yaka beyaz kazak ile gördüğü küçük oğlunu pek beğenmiş, “Maşşallah, mühendisler gibi çıkmış” diye gönenmişti.

Fadimanım Teyzeler Cümbüşçü Kasım Amcalar emekliye ayrılıp memleketlerine gittikten sonra taşınmışlardı bitişiğimizdeki daireye. Erkeklerin kaynaşması bir-iki ayı aldıysa da Fadimanım Teyze gülen yüzü, memleketi Beypazarı’na has eğlenceli dili ve cana yakınlığı ile bir haftada Kule’nin 3. Kat kadınları arasına dâhil oluvermişti. Bir şeye şaşırdı mı “Arıııı” diye feryadı basardı. İlk seferinde herkes arı soktu sanıp yardımına koşmuştu ama sonrasında bu sözcüğün Fadimanım Teyze’nin şaşma, kızma, sevinme, endişe etme durumlarında kullandığı olmazsa olmazı olduğunu anlamışlardı.

Sayın 56 Chevrolet, malumunuz sizin iki sürücünüzden büyük olanı evlendirme derdindeydi Fadimanım Teyze. Küçüğe pek söz geçiremezdi, büyük biraz daha nasihate yatkındı ama ondan gelecek darbe de annesini epey üzecekti. O aday arayadursun, oğlu çoktan seçmişti evleneceği kızı. Caddenin karşısındaki iki katlı tipik Yenimahalle evlerinden birinde oturan ve hakkında pek de iyi konuşulmayan bir kadının kız kardeşiydi seçilen kişi. İstanbul’dan ablasını ziyarete geldiğinde bir şekilde tanışmışlardı, muhtemelen siz bu durumun yakinen tanığıydınız ve hepimizden daha çok bilgi sahibiydiniz. Belki de evlilik teklifi sizin şahitliğinizde gerçekleşmişti şoför koltuğundan yolcu koltuğuna. Evlilik kararı aileye açıklandığındaysa kıyamet kopmuştu. Bıyık’ın Kaptanı baba daha oğlu son cümlesini bitirir bitirmez “Olmaz!”ı basmış ve evden çıkıp gitmişti. Fadimanım Teyze de karşıydı bu evliliğe, onca heveslerle helal süt emmiş bir aile kızı(!) ararken hiç istemediği bir aday sunulmuştu, hem de itiraza mahal bırakmaksızın. Oğulun dediği dedikti, “Ya o kıza he dersiniz ya da evi terk ederim” demişti ama nereye gidecekti ki, siz bile onun mülkiyetinde değildiniz sayın 56 Chevrolet.

Bıyık Kaptanı baba oğlunu evlatlıktan reddetmekle tehdit ededursun, oğlan içip içip yakasını bağrını yoluyor, Fadimanım Teyze iki gözü iki çeşme 3. Kattaki her kapıyı çalıp derdini döküyordu. Hem evliliğine karşı olmasına rağmen Mecnun’a dönmüş oğluna yanıyor, hem oğlunu ayarttığını düşündüğü kıza kızıyor, hem de “Gavur herif ne olurdu he dese” diye kocasına söyleniyordu. Konu komşu Fadimanım’ı teselli etmeye uğraşıyor, “Ablasının günahını kız niye çeksin, garibanın küçükken anası ölmüş zaten, babası ilgilenmemiş, sevaptır siz ona anne-baba olursunuz” diye iknâya uğraşıyor, Fadimanım kapıdan çıkar çıkmaz da olayı en ince noktasına varana kadar masaya yatırıyorlardı. Babil Kule’sinin 3. Katında bir Yeşilçam filmi çevrilmekte, bir magazin gazetesi dizilmekteydi. Sonunda babam baktı iş kötüye gidiyor, Dedem Korkut görevini üstlendi Sayın 56 Chevrolet, bundan haberiniz var mıydı? Teklife siz aracılık etmiştiniz ama ikna etmeyi babam başardı. Gidip Bıyık Kaptanı’yla görüştü, boy boyladı soy soyladı. 

Babam Babil Kulesi’nin akıl hocası gibiydi, herkes severdi, sözünü dinlerdi, onun da ikna kabiliyeti yerindeydi Allah için. Babamı tanırsınız mutlaka, yemeği aşırı kaçırdığı bir akşam fenalaşmış ve kalp krizi geçirdiği düşünülerek sizin koltuklarınızdan birine yerleştirilip acile götürülmüştü. Acilde gaz sıkışması olduğu tespit edilince yine sizin aracılığınızla eve teslimatı yapılmıştı. Gecikmeli bir teşekkür yollayayım bu vesileyle değerli varlığınıza.

Babam ailenin ağzından girmiş, burnundan çıkmış, işin sakıncalı ve faydalı yönlerini karşılaştırıp faydalı kısmını abartarak gündeme getirmiş ve sonunda Kaptan da dâhil kızı istemeye razı etmişti aile fertlerini. Ertesi günü asıl sizden dinlemeli, birlikte önce şekerciye, sonra çiçekçiye gidilmiş, çikolata ile o dönemin kız isteme çiçeği olan glayöl buketi yaptırılmıştı jelatinli ambalajında. Heyecanla akşam beklenmiş ve tam işler yoluna girdi derken bir vaveyla daha kopmuştu Fadimanımlar’ın evinde. Baba o kadar gönülsüzdü ki bir yandan giyinip bir yandan oğluna ağzına geleni söylemiş, oğlanın da sabrı taşıp karşılık verince iş çığırından çıkmış, Kaptan gitmekten vaz geçmiş, damat adayı kendini elinde glayöl buketi Kule’nin bahçesine atmış, Fadimanımsa ağrısı tutmuş başını tülbentle sıkıp kendini odaya kapatmış. Bitişik komşu olarak olaya bizler tanık olmuştuk ama olamayanlar bahçede gördükleri parçalanmış glayöllere bir anlam verememişlerdir mutlaka.

Fadimanım Teyze ertesi gün hâlâ ağrısı geçmeyen başındaki tülbentle, amatörce yaptığı onarım işlerinden dolayı ayakkabı tamircisi kardeşine benzettiği, “Tıklı benim gaadaş gibi” dediği babama gelip kocasını bir kez daha ikna etmesi için yalvarmış, “Arııı, daha başımıza neler gelecek?” diye ağlamıştı. Dedem Korkut yine devreye girmiş, boy boylayıp soy soylamış ve sonunda yeniden yaptırılan glayöller ve neyse ki sağlam kalmış çikolatalarla kız istenmiş, “Hayırlı olsun” temennileriyle iş bağlanmıştı. Damat ve bütün bu olanlardan haberi olmayan gelin adayı mutlu, geri kalan aile fertleri ise mutsuzdu. Babamın ertesi gün “Gözün aydın” dediği Fadimanım’ın cevabı şöyle olmuştu: “Ayamaz olaydı da kapanakalaydı”.

Bunca olayın sonrasında iş tatlıya bağlanmış, aile arasındaki nişandan sonra zaten düzgün bir ailesi olmayan kız bir süre Fadimanımlar’da kalmış, düğüne katılmak için gelen yaşlı babası Kule’nin müdavimi bohçacıdan 3. Kat kadınlarının yönlendirmesiyle üç-beş çeyiz alarak kendince katkıda bulunmuştu. Düğün semtimizin popüler düğün mekânı Ülker Pastanesi’nde yapılmış, tabii ki siz sayın 56 Chevrolet gelin arabası olarak süslenmiş ve görevinizi layıkıyla ifa etmiştiniz.

Bütün bu tantananın sonrasında istenmeyen gelin ailenin kıymetlisi olmuş, o küçücük eve girip Fadimanım ve Bıyık Kaptanı ölene kadar onlarla birlikte yaşamıştı. Sürekli “Gavur herif” diye kızdığı, her fırsatta söylendiği, aldığı odunu az bulduğu için “Gavur herif gitmiş de 500 kiloov odun almış, yarım ton barime alaydı” diye babama şikayete geldiği kocası Hedimanım’ın ölümünden sonra onun acısıyla ancak üç ay yaşayabilmişti. Olayın finali yine Yeşilçam filmlerine yakışır biçimde gerçekleşmişti.

İşte böyle 56 Chevrolet, umarım sahiplerinizi unutmamışsınızdır, ben ne sizi, ne de onları hiç unutmadım. Umarım şimdilerde bir koleksiyonerin garajında hayatınıza devam ediyorsunuzdur. Nikelajlarınız pas tutmasın, tekerinize taş değmesin…