.

.
.

13 Eylül 2026 Pazar

ANKARA/EYLÜL-HAFTA SONU

Dün Sevda ile buluşmak için Tunalı'ya yürüdüm. Daha doğrusu Dörtyol'a kadar dolmuşa bindim, zira yokuş zorluyor. Dolmuştan inince şaşıp kaldım, daha bir hafta önce oradaydım ve her şey yerli yerindeydi. Şimdiyse kaldırımlar sökülmüş, asfalt kazılmış, her yer toz toprak içinde. Yol kenarlarında iş makineleri, girilmez şeritleri çekilmiş. Belediyemiz boruları değiştirip kaldırım mı döşeyecek, elektrik tesisatını mı elden geçirecek bilemedim, kimseye de sormadım. Yolun neredeyse yarısını o yana sekerek, bu yandan dönerek, çukurlara basmamaya, toza toprağa belenmemeye dikkat ederek adımladım. Yol üstü bir mağazadan daha önce gözüme kestirdiğim bir şeyi de satın alıp beni bekleyen arkadaşıma ulaştım. Önce buluştuğumuz kahvecide nereye otursak kararsızlığı yaşadık, sonra oradan vazgeçip karşıya, dondurmasıyla ünlü bir mekana geçtik. Ben naneli dondurmaya bayılırım ve her yerde bulamam, buradaki tam kıvamındadır, nanelinin yanına neli alsam diye düşünürken kuzukulaklıyı fark ettim. Daha sabah internette kuzukulaklı dondurma yalayan insanlar görmüştüm, benim kafam kel mi dedim ve ikinci topu ondan istedim, Sevda bana güldü ama tadına bakmayı ihmal etmedi ve sanırım beğenmedi. Ben de bayılmadım zaten, tuzluyla tatlı arası bir tadı vardı ama denemesem çatlardım.

Kendisi böyle bir şey, yemeseniz de olur 😂

Dondurmaları lüpletince üstüne kahve içtik. Oturduğumuz sandalyeler rahatsız, mekan kalabalık ve sevimsiz geldi, yandaki daimi mekanımıza geçip rahat rahat yayıldık. Yeterince sohbet ettiğimize karar verince buluşmamıza sebep olan eylemi gerçekleştirmek için ters yönde yürüyüşe geçtik. İstikamet YKY Kitabevi idi, alacağımız kitap ise ikimizin de edebi tarzına ve hayata bakışına bayıldığı, kırk yılda bir kurgu kitap yazan Arundhati Roy'un anılarını kaleme aldığı yeni kitabı "Sığınağım ve Fırtınam" idi. Birer tane edindik, birer tane de okuyunca değiş tokuş etmek üzere başka kitap edindik. Şeytan azapta gerek derler ya, illa YKY'nin o küçücük puntolarıyla gözümüzü bozacağız. Kitabevi görevlisiyle biraz sohbet ettik ayrıldık oradan. Sonra da birbirimizle vedalaştık.

Şimdi Arundhati Hanım'ın anılarını okumak için sabırsızım ama önce elimdeki 614 sayfalık "2010"u bitirmek durumundayım, Arundhati kadar Mehmet Eroğlu'nun da hatrı var 😊Eylül bana kalın kitaplar ve 20 saatlik Storytel dinlemeleriyle geldi. Neyse "2010"u yarıladım bugün, "Oblomov"un ise 7 saati kaldı. Yaz film ve dizi izleme açısından oldukça kısır geçti, kulaklığımı getirmeyi unutmuşum, TV Kocam Bey nedeniyle sürekli açık olduğundan bilgisayarda bir şey izleyemiyorum. Bu aralar iki yeni oyuna takıldım tablette, şeker patlatmaktan sıkıldım, insülin düzeyimi yükseltiyor 😂 İki yeni oyun yükledim, birinde yemek pişiriyorum, diğerinde kralımıza saray inşa ediyorum, ne yani o da bir çeşit zeka geliştirici, demansımı geciktiriyorum böylece 😂

Perşembe-Cuma Çikomuz evci çıkmıştı bize, tadını çıkardık. Kendisini Dost Kitabevi ile tanıştırdık, Güven Park hakkında bilgilendirdik, sonra da Saraçoğlu'na gidip havuzdaki balıklara baktık. Balıklar beslenmiş de beslenmiş, renkleri de pek güzel, lavanta koklayarak yüzüyorlar:


Bu hafta da böyle bitti, Eylül'ü de yarıladık sayılır. Ankara günleri azalmakta, işin esası evimi de Antalya'yı da özledim ama bir süre daha buralardayız. Yeni haftanız güzel gelsin...

7 Eylül 2026 Pazartesi

ANKARA/EYLÜL-YÜRÜRKEN

Dün sabah değiştirmem gereken bir ürün için Kızılay'a gitmem gerekti. Hava fena halde sıcak, ben de fena halde yorgundum ama değiştireceğim üründen fazla sayıda yoktu, o yüzden kalabalık olmadan mağazaya girmek lehime puan getirecekti. Bu aralar protezlerim biraz mızmız, o yüzden yokuş çıkmaktansa yolu uzatmaya karar verdim. O yokuş öğrenciyken, sonrasında da bir devlet kurumunda bir süreliğine çalışırken çok kullandığım bir güzergahtı. Şimdiki gibi ne iki yanında geniş merdivenler, ne de caddesinde asfalt vardı. Paket taşlarıyla döşenmiş dik yokuşun iki yanında delik deşik kaldırımlar uzanırdı ve özellikle kışın çok sıkıntılıydı. Ankara'ya o yıllarda çok kar yağardı, yağmakla kalmaz, kısa sürede buz tutardı. Buzlu bir yokuştan çıkmanın ve inmenin ne derece zor olduğunu tahmin edersiniz. Az düşmedim, ayakkabılarımın üstüne çorap giyerdim genellikle kaymamak için, yine de zordu. 

Neyse sadede geleyim, gideceğim mağazaya yokuşu tırmandıktan sonraki caddeden ulaşılıyordu ama yokuşu çıkmamak adına biraz ilerideki üst geçide yöneldim, üst geçidi planlayan mimarın ne akla hizmet böyle bir yılankavi giriş tasarladığına hiç aklım ermiyor. Geçide çıkmak için girdiğiniz yoldan bir süre ileriye doğru gidiyor, sonra ters dönüp aynı yolu geri geliyorsunuz, derken bir daha dönüp biraz daha yürüyor ve geçidin üstüne çıkıyorsunuz. Tebrikler, labirentteki fare gibi çıkışı bulmak için dön baba dönelim. Üst geçidi salimen geride bırakıp ilk sokağa saparak yokuşun ulaştığı caddeye çıkıyorum, sağ elimle sol kulağımı gösterdim ama olsun, protezleri kızdırmaktan evlâdır. 

Cadde bu semte taşındığımız 17 yaşımdan bu yana çok ama çok değişti, tüm caddeler gibi. Yol boyu sağı solu inceleyip yok olanlarla, hayatta kalanları tespit etmeye çalıştım. Mithatpaşa Caddesi'yle kesiştiği kavşağa gelince sola dönüp Kocatepe Camii'ni gördüm. Cami henüz yapılmadan aynı noktada Ankara'nın sanırım ilk üniversite hazırlık dershanesi olan Büyük Dershane binası görünürdü. Camii inşaatı bitince dershane de dahil olmak üzere o caddenin üstündeki tüm binalar cami çevre düzenlemesi kapsamında istimlak edilmişti. 

Kavşaktan karşıya geçince köşedeki ilk binanın altında bir mobilya mağazası vardı. Sanırım o yılların en şık mobilyaları sergilenirdi. Nişanlıyken mutlaka vitrinin önünde durur ve içimin gittiği koltuk takımına bakardım. Bakmakla yetinmek zorundaydım, zira fiyatı astronomikti. Lakin ilahlar benden yanaymış ki düğün öncesi aynı takımı Siteler'de görmüş, yarı fiyatının da altında satın alabilmiştik, üstelik mağaza sahibi kaplamasını da benim istediğim kumaşlarla değiştirmişti. Mobilyacı çoktan kapanmış tabii ki, yerinde bir banka şubesi var. Binaların çoğu yıkılmış, eskiden kalanların da zemin katlarındaki dükkanların çoğunun yerinde yeller esiyor. Karşı cephede ilginç bir dükkan vardı mesela, küçük bir tuhafiyeci. Loş mekanda orta yaşı aşkın bir kadın çorap çekerdi. Çoğu kişi çorap çekmek nedir bilmez sanırım, naylon çoraplar çok kaçar malum, işte bu kadının bir makinesi vardı ve kaçan çorap ilmeğini bulup kaçık yeri düzeltirdi. Çorap çekicinin birkaç bina ötesinde "İntim" vardı, gece klübü müydü, pavyon muydu bilmiyorum, ziyaret etme şansım olmadı 😂 Az ileride de merdivenle inilen bir İnegöl köftecisi, minicik bir bahçe, küçük bir dükkan ama yediğim en lezzetli İnegöl köfteleriydi. 

Caddede sabit kalan dükkanlardan biri bir manav, semtin en parıltılı meyveleri, en diri sebzeleri orada satılırdı. Fiyatlar da o ölçüde yüksek olur, pek yanaşılmazdı. Şimdilerde el değiştirmiş ama halen mevcut, gri binalara renk katıyor, fiyatları da nispeten aşağı çekilmiş. Değişmeyen bir başka mekan ise bir pastane, 17 yaşımdan bu yana devam, ne adı ne içeriği değişti. Böyle mekanları çok seviyorum, o kadar az kaldılar ki. 

Annemin de müşterisi olduğu, orta yaşa yönelik kaliteli giysiler satan konfeksiyon mağazasının yerinde bir zincir cafe var. Caddede dişe dokunur bir konfeksiyon mağazası kalmadı zaten, uyduruk, ucuzcu kapı önü standları, çakma parfümcüler, telefoncular sardı her yanı.

Cadde bulvara kavuştuğunda ise soldaki iş hanının altında Maison Belami, sağdaki işhanının altında ise Bravo Dolphin mağazaları vardı, her ikisi de gençlere yönelik şahane giysiler satardı. Vitrinleri ağzımızı sulandırsa da öğrenci harçlığımızla çok ender bir şey satın alabilirdik. Belami'nin bulunduğu han yenilendi, yerinde gözlükçü var, Bravo Dolphin ise artık yok, yerinde yine ucuzcu bir giyim mağazası. 

Sola dönüyor ve gideceğim yere ulaşıyorum, bu kadar nostalji yeter Leylak diyor ve iademi yapmak üzere mağazaya dalıyorum...

Şuraya da Kızılay'dan epeski bir fotoğraf bırakayım:

Görsel: Buradan


5 Eylül 2026 Cumartesi

ANKARA/EYLÜL-AĞUSTOS DÖKÜMÜ

Bir süredir ay dökümleri yapmaktan vaz geçmiştim ama geçenlerde bir takipçim neden yapmadığımı sorunca haydi dedim yeniden başlayayım. Gerçi yaz ve Ankara olunca okumak dışında fazla kültürel ve sosyal aktivite olmuyor ama yine de olan biteni derleyip toplayayım. Kitaplarla başlayalım:

Ağustos ayı uzun süredir kesat giden okuma macerama bereket getirdi. 15 kitapla bitirdim ayı ve birkaçı dışında hepsini çok severek okudum. Özellikle okuyun diyeceklerim arasında "Arkadaşlarım", "Muhabbet", "Irmina" (bu bir grafik roman), "Rüzgar Adımı Biliyor", "Sevgi ve Özlemle" ve "İsimler" başta geliyor. Bunların hepsi hakkında Goodreads'da yorum yaptım. "Mavi Sakalın Şatosu" bir polisiyenin 3. kitabı, diğerlerini Temmuz ayında okumuştum. Özellikle 1. kitabı öneririm: "Terra Alta". "Cehennem Sıcakları İçin Talimatlar", "17 Haziran", "Blankets", "Çocukluk Edebiyatı" da okuyun pişman olmazsınız diyeceğim kitaplar. "Ben Ruhi Bey Nasılım?" kitaplığımda bulunsun diye aldığım ve tekrar okuduğum bir Edip Cansever klasiği malum. "Adamın Oğlu" okunabilir ama şart değil, senarist-yazar Sadık Şendil'in yaşam öyküsü yazım olarak tatsız ama öznenin kendisi ilginç bir insan. Zinhar okumayın diyeceğim kitapsa "Veda Temizliği", evdeki fazlalıklardan kurtulmayı bu kitabı okumadan da başarabilirsiniz 😂

Storytel dinlemelerime gelince, iki uzun kitaba niyet ettim Ağustos ayında, biri son zamanlarda çok konuşulan "Tereyağı", diğeri ise "Oblomov".


Asako Yuzuki'nin "Tereyağı"nı Defne Günay seslendirmiş. Uzakdoğu edebiyatına biraz mesafeliyim ben, nedense tekinsiz geliyor. Tereyağı'nı o kadar uzatmışlar ki dinlemekten sıkıldım, üstelik sevmedim de, biraz iştahım kabardı o kadar, edebiyatına olduğu kadar mutfağına da uzak olsam da o kadar çok yemek ismi ve tarifi geçti ki acıktım. 

"Oblomov"a gelince, bilmeyen yoktur, yıllar önce kısaltılmış baskısını okumuş, çocukken de bir radyo programında dinlemiştim. Şu zamanki aklımla bir kez daha tekrarlamak istedim. 20 saatlik kitabı Uygar Özçelik oldukça iyi seslendirmiş. Sanırım Ağustosta başladığım kitap ancak Eylül sonu bitecek. 


Kitap sayısı artınca izleme sayısı azaldı haliyle, ancak dört film izleyebildim. İlk ikisi Ferzan Özpetek'in izlemediğim son iki filmi idi. İkisini de sevdim ama özellikle "Elmaslar" kadın dayanışmasını konu aldığı için çok hoşuma gitti. 

Geçen yıl Maria Callas'in yaşam öyküsünü okumuştum, filmin kitaptan uyarlandığını sanıyordum ama değilmiş. Sopranonun hezeyanları ana konu idi, hiç sevmedim. Filmin tek dişe dokunur yanı Onassis'i şahane canlandıran Haluk Bilginer oldu. 

"Rosebush Prunning/Gül Budama" ise korkunçtu. Şöyle söyleyeyim eğer "Köpek Dişi"ni izlediyseniz onun bir beden küçüğünü izleyeceğinizi bilerek başlayın. Zaten senaristleri aynı imiş. Bu kadar hastalıklı ve sapkın bir aile ancak filmlerde bulunur diyeceğim ama bizim de Palu ailemiz var malum 😂

Uzun zamandır dizi izlemiyordum. "Mezarlık"ın 3. sezonun geldiğini öğrenir öğrenmez başına oturdum ve 8 bölümü bitirene kadar kalkmadım. Kadın cinayetlerinin ve tacizin konu alındığı bölümü çok beğendim, zaten Birce Akalay'ı çok severim, Olgun Toker ise tam anlamıyla döktürmüştü. 

Eğer sayılırsa bir etkinliğim daha oldu, Çiko ile birlikte gittiğimiz çocuk operası "Mutlu Kasabası". Elbette ki bana hitap etmiyordu ama ekran bağımlılığını ele alan güzel bir konusu vardı:


Ve son olarak kahve içelim, güzelleşelim 😉

Blogspot izin verirse yeni yazılarda görüşmek dileğiyle...

2 Eylül 2026 Çarşamba

ANKARA/EYLÜL-GÜNÜBİRLİK ESKİŞEHİR

Eskişehir YHT faaliyete geçtiğinden bu yana hemen her yaz atlayıp günübirlik gittiğimiz, çok sevdiğimiz bir şehir, pandemide ara versek de pandemi sonrası tekrar başlamıştık. Ama geçen yıl gidememiştik çeşitli nedenlerle. Eylül ayını Eskişehir'le açalım dedik ve dün bütün günü orada geçirdik. Aslında gezip görmediğimiz yeri kalmadı ama her gidişimizde ilk kez gitmiş gibi heyecanlanıyor ve gezmelere doyamıyoruz. Dün sabah saatlerinde bindiğimiz tren bizi 10.00 civarı Eskişehir istasyonunda indirdi. İki yıldır görmediğimiz ve biraz köhneleşmiş bıraktığımız Nasreddin Hoca aklanmış, paklanmış, renklenmiş ve tazelenmiş olarak "Hoşgeldiniz" dedi:

İlgimizi çeken diğer bir şey de bunca gidiş dönüşümüzde dikkatimizden kaçan, istasyon bahçesindeki at kestanesi ağacı oldu. O kadar devasa boyutlara ulaşmış ki tırmansak aya ulaşabilirmişiz gibi geldi 😂

Uzun at kestanesini arkada bırakıp o kadar uzun olmayan at kestanelerinin gölgelediği yoldan Porsuk kıyısına ulaştık. Daha birkaç adım atmıştık ki kız kardeşin meraklı gözleri küçük bir kulübeyi fark etti. Bir kendin çek fotoğraf kulübesiydi burası. Ablası da kendi gibi fotoğraf meraklısı olduğu için daldık içeri, bir süre banknotumuzu kabul ettirmeye uğraştıysak da sonunda başardık ama sonuç beklediğimiz kadar başarılı olmadı, ilk pozda perdeyi kapamayı unutmuşuz ışık patladı, ikincide ben uyudum, üçüncü de başka yöne baktık derken 4 pozluk siyah-beyaz şerit elimize geldi. Epeyce gülüp ayraç olarak kullanmaya karar verdik.

Porsuk boyunca defalarca gördüğümüz evlere, bahçelere, köprülere ilk kez görüyormuş gibi bakarak ilerledik ve her seferinde ilk uğrak yerimiz olan Adımlar Kitap-Cafe'ye ulaştık. Porsuğa, gondollara, teknelere bakarak kahvelerimizi içtik:


Sonra içeri girip biraz kitapları karıştırdık, kız kardeş bana koleksiyonum için "Küçük Kadınlar"ın çocuklar için yeni bir baskısını aldı. Küçük kadınların evdeki sayıları giderek artıyor. 

Sırada Odunpazarı vardı haliyle, yola revan olduk. Semtin girişindeki parkın sarmaşıklarla kaplı geçidinden geçerken aklımda iki yıl önceki seyyar tespihçi vardı. Kız kardeş o zaman andız tohumundan yapılmış, bordo renkli küçük bir tespih almıştı, niyetim aynı kişi duruyorsa bir tane de kendime edinmekti, zira tespihçinin söylediği şehir efsanesi değilse el uyuşmalarına iyi geliyormuş. Ve bingo, tespihçimiz bıraktığımız yerde duruyordu, sadece sakalları biraz daha uzamıştı. Kendime siyaha yakın bordo renge boyanmış andız tohumu bir tespih alıp yapımcısını da fotoğraflayıverdim iznini alarak:

Sinirlendikçe "Ya sabır" da çekerim artık 😂

Odunpazarı bildiğimiz Odunpazarı idi, tek değişiklik OMM'nin biraz ilerisine saçma sapan bir şekilde Camondo Merdivenleri'nin kötü bir kopyasının yapılmış olmasıydı, amaç neydi bilemedim. 

Protezlerimi kızdırmak uğruna merdivenleri tırmandık ve OMM'da doğru yola koyulduk. Yolda bir ailenin toplu fotosunu çekerek sevap kazandık ve üç kere gezdiğimiz OMM'un bu kez yalnızca satış mağazasına uğradık. Müze satış mağazalarını çok severiz kardeşler olarak. Beleş girdiğimiz satış mağazasından en sevdiğim ressam Nuri İyem'in bir tablosunun kapak olduğu indirime girmiş bir defter, iki ayraç ve Çiko için boya kalemleri alarak müze girişinden daha pahalıya çıktık 😂

Öğlen olmuş ve acıkmıştık, Ayten Usta'ya yollandık ve tabii ki "Mutancana" yedik. Kendimiz saraylı olduğumuz ve Fatih burnu taşıdığımız için Fatih Sultan Mehmet'in en sevdiği saray yemeğini tercih etmemiz gayet normal idi 😂 Mutancana arpacık soğan, badem, kuru erik, kuru incir ve kuru üzümle pişirilmiş kuzu tandır oluyor ve kendisi zerdeçallı pilav ile servis ediliyor. Önden gelen ikramlıklar ve gayet büyük olan porsiyon nedeniyle fazlasıyla doyup tabakta bir miktar bırakmış da olabiliriz. Stajyer servis elemanımız Tuana'ya internetten yüksek puan verip çaylarımızı da içerek ayrıldık lokantadan. Fazla uzağa gitmedik, hemen yan taraftaki en sevdiğim tarz olan açık hava çay bahçesine geçtik, fıskiyeli havuzun yanı başındaki masaya konuşlanıp mutancanayı bastırmak için soda ve kahve içtik. 


Biraz dinlenince Kocam Bey'i fıskiyeye karşı otururken bırakıp hediyelik eşya mağazalarını denetlemeye gittik kız kardeşle. Cam biblo koleksiyonuma minik yeşil bir kuş ile küçücük bir arı, lületaşı grubuna ise bir Eskişehir evi eklendi. 



Yeterince fıskiye izlediğimize karar verince ayaklandık, biz parkın içinden geçerken tespihçi amcamız tezgahını topluyordu, bu kez farklı bir yerden gidelim dedik ve Hamamyolu'na saptık. Aman aman tüm Eskişehir sıcağa rağmen sokaklara dökülmüştü çoluk çocuk. Elimiz kolumuz torbalarla dolu, daha bir şey almayalım derken ilginç bir mağazanın önünde park ettik. Doğal taş üzerine bir sanat evi idi, önce kız kardeş daldı içeriye, ardından biz. Baktım bizim kız kendine bir ametist taş beğenmiş kolye için halka taktırıyor, e ben eksik mi kalayım, hemen bir tane de ben kaptım. Böylece ahir ömrümde bir ametist kolyem oldu, hemi de leylak gibi mosmor 😂 Bu kadar alışveriş yeter demiştik o yüzden aldığımız peynirlerden bahsetmeyeyim bari 😀

Tren vaktine kadar yine bir çay bahçesinde mola verdik, birkaç yıl önce, tam da 15 Temmuz günü gelmiştik yine Eskişehir'e, babam da vardı o zaman. Yorulunca onu bir çay bahçesine oturtup biz Balmumu Müzesi'ne gitmiştik. Çay Bahçesi Sağlık Müdürlüğü'nün önündeydi ve "Meslektaşlarının yeriymiş kendi mekanın gibi otur" demiştik. Aynı yere oturduk  ve babamı andık. Vakit yaklaşınca yine Porsuk boyunca yürüyüp istasyona ulaştık. Çok geçmeden trenimiz geldi ve Ankara'ya döndük. 



Teşekkürler Eskişehir, var biz yine gelmek...


27 Ağustos 2026 Perşembe

ANKARA/AĞUSTOS-SON HAFTA

Blogspot bizim posta servisine mi özendi nedir, bu aralar zaten çok seyrek yazabiliyorum, onu da saatler sonra yayınlıyor. Taşeron mu kullanıyor nedir? Ya da taşının bu muhitten demeye getiriyor, bilemedim valla ama kendisine sitemliyiz, sen bizim ilk göz ağrımızsın niye böyle yapıyorsun?

-Eteğimdeki taşları döktükten sonra gelelim günlerin nasıl geçtiğine, öncelikle sıcak geçiyor. Tabii bir bizimki değil herkesinki sıcak geçiyor. Normalde Ankara Ağustos sonunda hafiften sonbahar havasına girerdi ama bu sefer ağırdan alıyor. 

-Hafta başı kız kardeşle buluştuk. Yokuşta protezlerimi yormayım diye dolmuşa bindim, 5 lira zam gelmiş, hay bin kunduz 😃

-Caddemizin akasya ağaçları çiçek dökümüne başladılar, asfalta, kaldırımlara, rögarların içine, balkonlara ve hatta evlere bile kuruyan akasya çiçeklerinden bir halı serili.

-Oturmayı kararlaştırdığımız cafenin kapısında kocaman bir zincir asılıydı. Üzüntü ve muz kabuğu 😌 Haydi hatırlayın bu deyimi, yaşınız çıksın ortaya. Mecburen döndük kendini müze sanıp pazartesiyi tatil ilan eden cafenin kapısından. Hıh bize başka mekan mı yok, elli adım yürüdük gökten kahve düşenini bulduk.

-Eve dönerken uğradığım marketin et reyonundaki orta yaşlı görevli Bertolt Brecht'in adeta klonlanmış bir kopyasıydı, yuvarlak çerçeveli gözlüklerine kadar. 

-Dün akşam yemekte çok ağır misafirlerim vardı. İçlerinden bir tanesi ressamdı, burada oldukları sürece yaptığı resmi birkaç banknot sayarak satın aldım, şimdi başucumda asılı. Yatarken dereden aşağı yüzen kırmızı Japon balıklarını seyrediyorum 😂

-Kahküllerim aşırı uzadı, terle birbirine yapışıp Hitler'in kahkülüne benziyordu. Bugün kuaföre uğradım, hemen keser diye düşünmüştüm ama müşterisi vardı, beklememi söyledi, randevum var yarım saat sonra deyince saçını kestirmekte olan kibar hanım bana izin verdi, 5 dakikada şıkır şıkır hallettirip çıktım. Kuaföre borcumu sordum, dedi ki "Yoh Yoh!". İki gündür Esin Afşar şarkıları dilime dolandı. 

-Randevum Bilgeciğimin annesi Sevdacım'la idi, abone mekanımızda buluşup arpa suyu içtik, bol bol dedikodu yaptık, ruhumuz gıdalandı. 

-Sabah erkenden uyanıp uyku tutmayınca elimdeki kitabın son birkaç sayfasını bitirdim. Çok sevip etkilendiğim bir kitap oldu ama YKY'nin puntoları gözlerimin canına okudu. "Sevgi ve Özlemle"yi tavsiye ederim efem. Şu anda elimde Sadık Şendil'i konu alan bir biyografi var. Sadık Şendil tatlı, yetenekli ve mizah dalında usta bir insanmış ama kitabın yazarı için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Bu kadar kötü bir biyografi okumamıştım. 

-Ağustos'un son kitabı olarak bir tuğlaya başlıyorum yarın sabah, bana şans dileyin. "Ustaparmak" övgüler üstüne Nadir Kitap'tan getirttiğim, rafta keyfimi bekleyen bir kitaptı, daha fazla bekletmeyeyim dedim. 

-Bugünlük bu kadar, Blogspot'un gönlü ne zaman isterse o zaman okursunuz diyerek iyi akşamlar diliyorum...

23 Ağustos 2026 Pazar

ANKARA/AĞUSTOS-ANIMSAMALAR

Komşu ziyaretinden geldim, kapıyı falan da çalmadım. Ziyaretten haberi oldu mu bilmiyorum ama bıraktığım notu kapıdan aldığına göre artık haberdardır. Söz konusu komşu ile uzundur komşuyuz ve ayrıca hemşeri sayılırız. O Antalya'da büyüyüp başka şehirlere yelken açmış, ben tam tersi başka şehirlerde büyüyüp Antalya'da ulaşmışım olgunluk yıllarıma. Yüzyüze gelince de hemşeriliğe ilaveten dostluğu da büyütmüşüz. Tahmin etmişsinizdir kimden bahsettiğimi, Radyo Z elbette. Hep güzel yazar zaten de beni bugünkü yazısıyla 12 Eylül'e ışınladı. O henüz çocuk sayılırmış, bense epey gençtim. O olmayası tarihin öncesinde de çok çekmiştim okul yıllarında, yazıya dökmek istemediğim tatsız şeyler, geride kalan genç ölümler, olaylar, kavgalar, hatırlamak istemediğim bir sürü kötülük. Çok zor şartlarda biten okul sonrası bir şekilde tayin olup kapağı Denizli'ye atmışız. Hiç bilmediğim, görmediğim bir şehir. Uzun zaman sokakta herkesin yabancı olduğumu anlayıp bana baktığını düşünmüştüm. Hiç alışık olmadığım bir taşra hayatı, yabancısı olduğum insanlar, şiveler, adetler. Bir yandan da ilk kez kendine ait bir ev, yeni bir meslek, yeni arkadaşlar, yeni bir yaşam biçimi. Bir süre sonra öyle sevdim ki o çirkin şehri, bıraksalar ebediyen kalırdım ama şartlar Antalya'ya sürükledi bizi. 

Turizmin başkenti dediğimiz şehir 80 yılında güzel olmasına güzeldi de, Ankara'da, hatta Denizli'de bile kolaylıkla erişebileceğim şeyler burada bilinmiyordu, bulunmuyordu, yoktu. Yaş pasta deyince muzlu rulo, tost deyince yarım ekmek arası kaşar veriyorlardı. Şarküteri ürünü ara ki bulasın, boza da öyle. Bunları geçtik de okul berbat haldeydi. İdari personel rehavet içinde, dersler yapılmıyor, keyfi çatan öğrenci haydi boykot deyip basıp gidiyor, benim Denizli'deki son derece düzenli okulumda birinci dönemin başında okuttuğum konuya Nisan sonunda henüz gelinememiş bile, üstüne üstlük ev de bulamamışız, eşyaları depoya atıp kayınvalidenin bir odasına sıkışmışız. Ve ayrıca bebek bekliyorum. Ne kadar mutlu olduğumu tahmin edersiniz. Neyse sonunda ev bulundu, taşındık, tatil oldu, bebek beklenenden üç hafta önce geldi, hava Cehennem gibi sıcak, bebek sürekli ağlar, izin sürem doldu, okula gitmek gerekti ve bu arada kayınbiraderimin nişanlanası tuttu. Kız isteme töreni, derken nişan ve nişanın hemen ertesi başka şehirden gelen kız tarafının benim evde yemeğe alınması uygun görüldü. Devamlı zırlayan üç aylık bebekle kalabalık bir sofra hazırlandı, yendi içildi, ertesi günü damat tarafının kasabasının ziyaretine karar verildi, bir yığın bulaşık bana bırakıldı ve gece sona erdi. 

Sabahleyin İsmail'in sesiyle uyandım. İsmail kim derseniz anlatayım, içimde hala ince bir sızıdır. Hemen yanımızdaki apartmanın zemin katının bütün dairelerinde Batman'lı kalabalık bir aile oturuyordu. Hani hükümet gibi derler ya öyle bir iri yarı, otoriter anne, annenin yarısı kadar ve pek sözünün geçtiğini düşünmediğim bir baba ve biri hariç hepsi evli 12 yetişkin erkek evlat. Her bir odada biri karısıyla oturuyor. Odalardan birinde ise İsmail'in annesi oturuyor, o Antalyalı. İsmail'in babası ise yan oda ile değişimli olarak uğruyor. Yan odada adamın aslında ilk karısı var ama o imam nikahlı, İsmail'in annesi ise resmi. İşin esası apartmanın yapımında bu ailenin iş makineleri kullanılmış, Müteahhit de zemin daireleri para yerine onlara vermiş. İsmail'in babası bu arada mahalledeki bakkalın kızını gözüne kestirip nikahı basmış. Şimdi hangisi kuma hangisi değil, çözülemeyen bir durum mevcut. Sayılamayacak kadar çok çocuk var farklı yaşlarda, el yüz kirli sokakta oynuyorlar, arka bahçede beslenen birkaç koyun da var sayarsak, önlerine atılan karpuz kabuklarını çocuklarla paylaşıyorlar. Susayan çocuklar eve gitmeye üşenirse üst katlarda yıkanan balkonlardan akan suyla gideriyorlar susuzluklarını ama hepsi de sapasağlam. Ben içlerinden ikisiyle ahbaplık kurdum, biri büyükçe bir kız, adı Gurbet. Annesini kızdırdığını "Oy Gurbetiii" diye bağırışından anlıyorum ama çok sevimli bir çocuk, arada balkon altına geliyor, sohbet ediyoruz. İsmail ise has adamım. Pazar filelerimi taşıyor, odun aldıysak eve çıkarıyor, caddenin karşısında bir çiçekçi var, işe yaramayan çiçekleri attığında içlerinden taze olanları seçip kapıma getirip mahcup bir gülümsemeyle veriyor. Henüz 5 yaşında, üç yıl daha ömrü olduğunu o zamanlar bilmiyordum. Babasına zorla aldırdığı bisikletten daha hevesini alamadan bir arabanın çarpması sonucu öldüğünü öğrendiğimde günlerce ağladım. Kuş kadar bir şeydi, "Yenge" diyen sesi ve kara gözleri hala hayalimde. 

İsmail'in sesiyle uyandığım sabah 12 Eylül'müş meğer. "Sokağa çıkmayııın" diye bağırdığını balkona çıkınca anladım ama o henüz ne olduğunu anlamamıştı. TV'yi açtık, Hasan Mutlucan "Yine de Şahlanıyor Aman Kolbaşının Kır Atı"nı söylüyordu. Çok geçmedi Kolbaşı da çıktı ekranlara, malum nutkunu atınca Hasan Mutlucan'la yer değiştirdi. Gün boyu ikisi arasında gidip geldik, sokaklardaki anonsları dinledik, kamyonetle dağıtılan ekmeklerden edindik. Tabii dünürlerin de kasaba ziyaret planı suya düştü. Sonrası öncesinden de kötüydü. Güya anarşi bitmiş huzur gelmişti, aman ne huzur. Bizim kuşak ne zaman huzur gördü ki zaten. 

Evren Antalya'yı çok sevmişti sanırım, 12 Eylül'ü takip eden günlerde kaç kez gidip geldiyse biz de fareli köyün kavalcısı gibi yüzlerce öğrenciyi ardımıza takıp onu karşılamaya gittik Havaalanı yoluna. Henüz bakir oralar, çevre yolu, kaldırım yok, çocuklar yola çıkıyorlar, engellemek için yol kenarından yürüyüp güya bariyer oluşturuyoruz. Derken iki öğrenci gülerek geliyor, "Hocam hocam vali size dedi ki, hocanımlar tavuk gibi yolun ortasından yürüyorlar". Bize bunu diyen aynı vali, birkaç ay sonra açılan Fikret Mualla Retrospektif Sergisi'ne telgraf yollayıp ölmüş adama başarılarının devamını diliyor. Hangimiz tavuk bilemedim 😂

Ortam berbat, herkes gölgesinden korkuyor, kitaplar yok ediliyor falan, tatsız zamanlar. Ayrıca komik yasaklar var, mesela Öğretmenevleri'ne kot pantolon ve şortla girmek zinhar yasak. Öğretmenler önlük giyecek, kadın öğretmenlere de pantolon yasak, giymeyin yahu erkek misiniz? Bana tuhaf gelen bir yasak daha var ki hala akıl erdiremem ve ne yapacağımı tam bilemem. Dilekçelerde imzanın ismin altına değil de üstüne atılması. Yakınlarda dilekçe yazmadım, şimdilerde uygulama ne yönde acaba?

Bu günler de geçiyor, Kolbaşı ressamlığa başlıyor, kadın öğretmenler pantolon giyebiliyor, Öğretmenevlerinde kıyafet serbest oluyor, önlükleri atıyoruz da imza işi hala müphem 😂

Herkesin 12 Eylül'ü kendine diyerek fazla uzatmadan yeni çıkan Isabel Allende kitabından söz edeyim. Bir Ruhlar Evi değil elbette. Isabelimiz bu kez göçmenlik konusuna el atmış. Bir salı günü Türkiye'ye gelen sarışının Meksika sınırına diktirdiği duvar da konu ediliyor. Özellikle Meksika, Guatemala, San Salvador gibi ülkelerden iltica eden insanların yaşadıkları zorlukları, bilhassa da çocuklardaki psikolojik etkileri 2. Dünya Savaşı'nın Samuel'i, El Salvador'un Leticia'sı, San Salvador'un Anita'sı üzerinden anlatmış. Dünyanın dört bir yanı insanı kahreden olaylarla dolu. Ve ben bu yazar kadına hayran olmaya devam ediyorum. 

Storytel'de ise "Tereyağı"nı bitirdim ve çok sıkıldım, aşırı uzatılmıştı. Bir kez daha karar verdim ki-başıma bir şey gelmeyecekse-ben Uzakdoğu Edebiyatı'nı pek sevmiyorum.

Pazar gününüz keyifli geçsin diyerek bitiriyorum...

16 Ağustos 2026 Pazar

ANKARA/AĞUSTOS-GÜNLER GEÇİP GİDERKEN

Birkaç gündür görev bilinci olan bir Babanneçiko olarak torun Çiko ile hemhâl olmakta idim. Dolayısıyla değil yorumlara cevap verip paylaşımları okumak bilgisayarı bile açamadım. Bugün haftanın son ödevini de tamamlayıp rutinime döndüm. 

Perşembe günü Küçükesat'taki eskiden sebze, meyve, balık, et vs ürünlerin satıldığı ve artık oldukça harap hale gelmiş Hal binasının restorasyon sonrası durumunu görmek için Esat Hal'e gittik Çiko ile birlikte.

Restorasyon iki yıl kadar, belki de daha fazla sürmüştü, nihayet bu yıl bitti ve halka açıldı. Bina yenilenmiş, birtakım cafeler, restoranlar açılmış. Çalışma odaları, terasta açık hava sineması, girişte sergi salonları var. Sergi salonlarından birinde Rahmi Koç'un katkılarıyla açılmış, "Beygir Gücü" adlı at ağırlıklı bir sergi vardı ve oldukça ilgi çekiciydi. Hem Çiko, hem biz keyifle gezdik. Yan tarafa ise semtin geçmişiyle ilgili kalıcı bir arşiv sergi açılması planlanmakta imiş. "Beygir Gücü" sergisi yıl sonuna kadar gezilebilir, Ankaralılara öneririm. 





Şunları görünce babamın yaptığı güzelim at arabası maketleri geldi aklıma, neredeyse tamamının parçaları kayıp ya da kırık. Ne kadar uğraşmıştı oysa. 


Belki binlerce at gördük ama benim aklım şunda kaldı:


İstedim vermediler
Ehliyetin yok dediler
😂


Ben de avunmak için kendimi kahveye vurdum

Çiko ile olan birlikteliğimize bugün birlikte bir çocuk operasına giderek hafta ortasına kadar ara verdik. Oyuncular yetkin olmasına yetkindi ama Çiko'yu da, beni de çok açmadı. Neyse ki 45 dakika sürdü de daha fazla azap çekmedik. 

Ağustos ayı okuma hızım son sürat devam etmekte. Daha önce "Hayatta Kalanlar" ve "Malmö İstasyonu" isimli kitaplarını okuduğum Alex Schulman'ın yeni kitabı "17 Haziran"ı iki gün önce bitirdim. "Malmö İstasyonu"nu hiç sevmedim, "Hayatta Kalanlar"ı ise çok sevmiştim. "17 Haziran" fastastik başlayan girişiyle biraz rahatsız etse de giderek akışa kapıldım, gerilim ve heyecan arttı ama ne yazık ki beklediğim gibi bomba bir final gerçekleşmedi. Bu bakımdan hayal kırıklığı olsa da kitap yine de iyiydi diyebilirim. Şu an elimde "Hayvan Hükümranlığı" isimli kitabıyla tanıdığım Jean-Baptiste Del Amo'nun "Adamın Oğlu" isimli eseri var. Henüz başlardayım, umarım güzel devam eder. Storytel'de ise Japon yazar Asako Yuzuki'nin "Tereyağı" isimli kitabını sesli dinliyorum. Tüm Japon mutfağı sıraya girdi kulaklarımdan bir bir geçiyor. Bereket sevdiğim bir mutfak değil, yoksa yutkunmaktan tükürüksüz kalırdım, ne tereyağı merakıymış yahu, dinlerken bile kolesterolüm tavan yaptı 😂 

Bugünlük bu kadar diyeyim, gidip biraz blog komşularımı ziyaret edeyim. Kalın sağlıcakla...