.

.
.

23 Mayıs 2017 Salı

BURALARDA YOKKEN

Efendiiim, uzun zamandır boş kalmış bu arsa, hemen üstüne bir inşaat, en azından bir gecekondu yapmak farz oldu o zaman 😀 Bu kadar niye ara verdin derseniz, önce tembellik, sonra ne yazacağını bilememe hali, can sıkıntısı ve son olarak da beni 5 gün ciddi ciddi yatağa fırlatan grip. Gribin kışlık olanına bulaşmadan bu yılı geçirdik diyordum ki hınzır yazlık kostümlerini giymiş Ankara'da beni bekliyormuş. Hoş Ankara'da ilkbahardan sonra kış geldiği için hastalanmamak mümkün değil zaten, neredeyse on gündür hafif tempolu bir kış mevsimi yaşamaktayız. Kiminle konuşsam hasta, kime rastlasam ya burnunu çekiyor, ya öksürüyor. Ben sanırım yol verdim arkadaşa, ufak tefek eşyasını bıraktı giderken ama onları da kısa zamanda postalarım sanırım arkasından 😊

En son Sille'yi ve çektiğimiz çilleyi anlatmışım, gelelim ardından neler yaptığıma. Doğal olarak 20.000 adıma yakın yürümenin getirisi diz ağrısı olunca Sille sonrası iki günü evde dinlenmeye ayırdım. Elimde sürünen 2 kitabı bitirdim ve hafta sonuna kadar 2 tiyatro oyunu izledim. İlki Ziraat Sahnesi'ndeki, ne zamandır aklımda olan "Kontrbas" idi. Olcay Kavuzlu'nun muhteşem performansıyla izlediğimiz tek perdelik, bir saatlik oyunu çok beğendim. Cumartesi günü ise Akün Sahnesi'nde bir salon dolusu ergen ile "Beyaz Balina-Moby Dick" için yerimi almıştım. Almıştım almasına da bileti iyi alamamışım. Oturduğum yer ışık ünitesi ya da kapıdan kaynaklı bir çıkıntının hemen dibinde idi ve bu nedenle ön koltukla arasındaki mesafe normalden daha dar idi. Ağrıyan dizimi rahat ettirebilmek için ne yapacağımı şaşmışken bir de ergen kıpırtısı eklenince bu kadar uzun bir oyunu sonuna kadar huzur içinde izleyemeyeceğime karar verip ilk yarıda ayrıldım tiyatrodan. Sanatçılar bu defalık kusuruma bakmasınlar. Pazar günü de Anneler Günü idi malumunuz, annesiz bir kocaman evlat olarak pek taktığım yok kendisini ama çocuklarla birlikte olmak güzeldi yine de. Ertesi günü kısa bir yürüyüş için çıkmıştık ama ayaklarımız bizi Hamamönü'ne kadar götürdü. Nar-Keyf'de kumda kahve, Yeşilçam'da çay içtik 😀 Şöyle bir mekan Yeşilçam Kahve Evi:


Her masa bir ünlüye ayrılmış, bize Zeki Müren eşlik etti sağolsun. Bir dahaki sefere Tarık Akan'la içmek istiyorum kahvemi, hem o koltukları mor ve kadife :)

Sonra efendim bunca etkinlikten, hava değişiminden ve bir soğuk-bir sıcak şokundan yorgun düşen bünye "Ben grip oldum arkadaş, sen ne halin varsa gör" dedi ve yatağa girip yorganı tepesine çekti. Çaresiz ardından ben de gittim, hafta sonuna kadar adaçayı, portakal suyu, çay, çorba, ilaç, kitap, Candy Crush Soda eşliğinde zorunlu istirahate çekildim. Pazar günü nisbeten aklım başıma gelince çıktım yataktan. Çocuklarla birlikte ATO Congresium'a, "Kahve-Çikolata Festivali"ne gittik. Gitmesek de bir şey kaybetmezmişiz. Adam başı 20 şer lira bayılmak için bilet kuyruğunda beklerken yaşlı bir kadının girişteki görevli genç kızla tartışmasına önce tanıklık sonra "odun kırıcının hık deyiciliğini" yapmak durumunda kaldım ama "hık" demedim, "cık" dedim, kadın bana da kızdı. Tartışma dikkatimi çektiğinde kadın kıza ısrarla bir şeyler söylüyor, kız da ısrarla "hayır, böyle bir yetkim yok, yapamam" diyordu. Sonra kadının yükselen kızgın sesi koca girişte yankılandı: "Allah işini gücünü rast getirmesin". Kızcağız bu bedduanın üstüne komaya giriyordu neredeyse, ağlamaklı oldu, ne diyeceğini şaşırdı. Kadınsa kendinden gayet emin yanıma yanaşıp "Haksız mıyım ama?" dedi. "Ne oldu ki, ben anlamadım" dediğimde ise "Kahve çok güzel koktu burnuma, 20 lira vermeyeyim boşa, çıkıp bir kahve içeyim döneyim dedim, kabul etmedi" dedi. "E o zaman kusura bakmayın haksızsınız, o burada çalışan bir görevli, böyle bir yetkisi yok, ayrıca neden beddua ediyorsunuz?" deyince iyice sinirlendi, söylene söylene çekip gitti. Umarım bana da etmemiştir aynı bedduadan, gerçi itin bedduası tutsa gökten kemik yağarmış. Girişteki alanda da ilaç için kahve kokusu falan yoktu. Kadının yaptığı belli ki fırsatçılık. Gerçi kapıda ödediğimiz 20 lira da başka bir fırsatçılık ya neyse. Çıktık yukarı, standları dolaştık, bir-iki kahve içtik. Pek çikolata yoktu ya da ben görmedim. Kahvelerin kimi tam boy, kimi iki-üç yudumluk tadımlıktı. Festivalin en cömert ekibi ise Kuru Kahveci Mehmet Efendi standı idi. Herkese Türk kahvesi ikram ettikleri gibi bir poşet içerisinde fincan, 6'lık poşet kahve, magnetler ve broşürler verdiler. Eh olması gereken de bu zaten. aşağıda festivalden birkaç görüntü var:





Yeni haftaya başlarken ayaklandım ve Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali'ne iştirak etmek için Alman Kültür Merkezi'ne yollandım. Grip nedeniyle öncekileri kaçırmış olsam da dün ve bugün üç güzel film izledim. Tek sıkınta salonun soğukluğu idi, umarım benim grip hortlamaz 😀


İlk film "Sınırda Nalu" Brezilya yapımı bir film idi. Annesi doğumda ölen Nalu büyükannesini de kaybedince gözleri görmeyen babasıyla yalnız kalır. Ergenlik çağı problemlerine evin ve babasının yükü de eklenince Nalu epey bocalar. Psikolojik yönü ağır basan bir filmdi. Hemen arkasından izlediğim "Paris Beyazı"nı ise ilginç konusuyla çok beğendim. 40 küsur yıl önce Cezayir'den Fransa'ya çalışmaya giden ve o zamandan beri hiç görmediği kocasını bulmak için Paris'e yolculuk yapan Rekia'nın öyküsünü anlatıyor film. Göçmenlik sorununun da göze sokulmadan ele alındığı filme bir yerlerde rastlarsanız izleyin derim. Ve bugün izlediğim ve çok beğendiğim son film ise "Benim Mesut Ailem" idi. Gürcistanlı kalabalık ve ataerkil bir ailenin ve aileden kopup yalnız yaşamaya seçen Manana'nın öyküsü, denk gelirseniz kaçırmayın. 

Haftanın ortasını bulmuşken son olarak "The Crown" dizisinin ilk sezonunu hatmetmiş ve "4 Hane 1 Teslim" isimli şahane bir kitabı yarılamış bulunuyorum. Her ikisini de tavsiye eder ve kaçarım. Kalın sağlıcakla...

10 Mayıs 2017 Çarşamba

"ŞU SİLLE'DEN GECE GEÇTİM, GÖRMEDİM"* (BİZ GÜNDÜZ GEÇTİK, GÖRDÜK )

Çok küçük yaşlarımdan beri Konya'ya gider gelirim, görülmesi gereken yerlerini defalarca gördüm ama son yıllarda bir Sille'dir gidiyordu. Ulaşımı konusunda net bir bilgimiz olmadığı için iki yıl önceki gidişimizde niyet etsek de girişimde bulunmamıştık. Sonunda bu yıl karar verdik, daha Ankara'ya gelmeden kızkardeşle planlarını yaptık ve dün sabah Sille'ye gitmek üzere Konya yüksek hızlı treninde yerimizi aldık. YHT'lerden-özellikle Ankara çıkışlı olunca-pek memnunuz, şehir içi gezer gibi Eskişehir, Konya, İstanbul, Bursa yaptık kaç kere. Bu seferki tren yeni imiş, zaten yeni YHT garından hareket etti, alıştığımız sıcak, sarmalayıcı, kunt istasyon binalarının aksine uzay üssü gibi, neon ışıklı, metal ve camdan oluşmuş bir balona benzeyen, pırıldak, kocaman, soğuk bir mekan, modernlik bazen sıkıcı olabiliyor. Ön taraftaki Ankara taşından yapılmış babayanî eski garımızı tercih ederdim ama fikrimi soran olmadı tabii ki :)

Sabah 08.25'de bindiğimiz tren 5-10 dakikalık rötarla 10.30'da Konya YHT garına ulaştı. Şehri görmek amacıyla vasıta kullanmadık ve yürüyerek bizi Sille'ye götürecek otobüsün kalkacağı Alaattin durağına ulaştık. Alaattin Tepesi'nin arka tarafındaki duraktan yarım saat arayla Sille'ye giden 64 numaralı belediye otobüsleri kalkıyor. Sille'ye ulaşmak da yarım saat alıyor. Durağın arkasındaki büfeden toplu taşım kartı almak mümkün. 

6000 yıllık bir geçmişi olduğu söylenen Sille çok büyük bir Rum yerleşimi imiş, zaten dokusu da Konya'dan çok farklı, ancak mübadele sonrası Rumlar gidince hem nüfus azalmış, hem küçülmüş. Eskiden belde iken şimdi Konya'ya bağlı bir mahalle olarak geçiyor. Otobüsten indiğimizde vakit öğleyi bulmuş ve acıkmıştık, haliyle öncelikle bir şeyler yiyip karnımız tok olarak rahatça gezelim istedik. Etrafa bakınarak yemek yiyecek bir mekan arandık, internette yaptığım araştırmada methini duyduğum Teras Cafe'ye ait tabeladaki oku takiben yürümeye başladık, lakin daldığımız ara sokaklarda sözkonusu cafeyi bulamadık, yani giriş var, gelişme ve sonuç yoktu. Geri dönüp meydana indik, renkli sandalyeleri ve örtüleriyle köy kahvesi havasındaki yere girmeyi planladık ama in cin top oynuyordu. Hemen yanındaki daha büyük mekana girmemizle çıkmamız bir oldu, düğün salonundan halliceydi zira ortam. Bir sürü cafe-lokanta tabelası görüp de yemek yiyecek bir yer bulamamak ilginçti doğrusu. Azmettik, tekrar ara sokaklara vurduk kendimizi ve üzerinde "Aliye Teyze Konağı" yazan hoş görünümlü, görkemli bir konağa girdik. İçeride küçük bir oğlan çocuğu oturuyordu, "Yemek yiyebilir miyiz?" dedik, "Yokarda" dedi. Daracık tahta merdivenlere adım attığımızda az daha kafamıza taş düşüyordu. Meğer tadilat varmış yokarda. Ufaklık daha biz ağzımızı açamadan fırladı yukarıya koşturdu ve "İnşaatı durdurdum, çıkın" dedi. Toz toprak arasından çıktık, pencere kenarında bir masaya oturduk. Karşılıklı duvar halıları vardı, biz geyikli olanı tercih ettik 😀 Sonra mekanın sahibi olduğunu düşündüğümüz bir adam geldi: "Ne yiyorsunuz?" dedi. "Her zamankinden" dememek için kendimizi zor tutarak "Ne yiyebiliriz?" dedik. "Menü vereyim" dedi, getirdi 2 menü attı önümüze ve inşaatına geri döndü. 15 dakika süreyle incelediğimiz menüyü ezberledik ama ne gelen oldu ne giden bir daha. Duvardaki geyiklere "eyvallah" çekip ayrıldık Aliye teyzenin konağından. Arkamızdan "Nereye gidiyorsunuz, daha karpuz keseceğidik" diyen bile çıkmadı, herkes inşaatıyla fena halde meşguldu. Çaresiz tekrar sokakları dolaşmaya başladık, bu kez meydandaki cafelerden birinde gördüğümüz masaya çöktük, açız kardeşim, hemi de yorgun. Bir kızcağız geldi ama pek gönülsüz. Daha önceki tecrübelerimizden kasabanın menüsünün gözleme-onlar sac böreği diyor-ve kahvaltı ağırlıklı olduğunu tesbit ettiğimiz için gözleme istedik. "Haftada üç kere yapıyoruz, bugün yok" dedi. "Hay bin kunduz" deyip oradan da kalktık. Az ilerde daha havalı görünümlü, terasında birilerinin bir şeyler yediği bir mekan gördük. Garson kılıklı biri teras parmaklıklarının kenarında dikiliyordu, merdiven çıkmamak için bir kez daha "Ne yiyebiliriz?" diye sorduk, "Menü vereyim" cevabı aldık bir kez daha. Anladık ki buranın en meşhur yemeği "Menü". Biraz deşeleyince gözleme olmadığını, sulu yemek yiyebileceğimizi öğrendik ve yola devam ettik. Bütün bunlar şu alanda gerçekleşti:


İleride yamaçta, bir önceki garsonun parmağıyla işaret ettiği, "orda her bişey" vardır dediği yere çevirdik yönümüzü. Önce şunları gördük ama:


Kış soğuğuna karşı yün giysiler giydirilmiş bir bisiklet, bisikletin konuşlandığı kör bir çeşme, yine yün giyimli bir bank, saksılarda solmaya yüz tutmuş laleler, ve çeşmenin karşısında yer alan, ön kaputunun üstüne granny square motifli kirden kararmış bir battaniye örtülmüş Volkswagen kaplumbağa otomobil. Restorana giden yolun üzerindeki tak da farklı renklerde yün örgülerle bezenmişti. Takın altından geçtik, lokantaya vardık, bir kaç seslenmeden sonra esneyerek uykulu bir adam göründü ve gözleme yapmak üzere ablasını çağırmaya gitti. Abla gelmeden biz caydık ve az önce önünden geçtiğimiz ve vitrininde "Taze Sille kurabiyesi" yazan çayevine gidip bari çay ve kurabiyeyle nefis körletelim dedik. İşte burası:


İçeri girince vitrinli dolapta börek gördük, çay ve börek istedik, yanına tadımlık kurabiye de geldi. Börek galiba dipfrizden çıkmış ve iyi ısıtılmadığı için soğuktu, Sille kurabiyesi de bildiğimiz un kurabiyesinin biraz uzun boylusuydu. En azından mekan sahibi güleryüzlü ve ilgiliydi, ona razı olduk. 

Ölmeyecek kadar yedikten sonra etrafı teftişe çıktık. Yığma taştan ve ahşaptan eski evler ilginçti, muhtemelen Rumlardan kalma idi. Kasabanın ortasından bir çay akıyordu, eskiden taşıp su baskınlarına yol açıyormuş, baraj yapımıyla engellendiğini söylediler. Ve tam ortasında Mostar Köprüsü'nün minyatürüne benzeyen güzel, eski bir taş köprü vardı.





Ve her yerde leylak bulurum:


Yamaçlar mağara şeklinde Frig yerleşim yerleri ve kaya mezarları vardı ama çıkmak epeyce bir efor gerektireceğinden uzaktan bakmakla yetindik:


Okul gezisine katılmış bir grup çocuğun ardına takılarak Aya Elenia Kilisesi'ne yönlendik. Kasabanın en kalabalık yeri burasıydı sanırsam; çocuklar, çoğu çarşaflı kadınlar, müze önündeki çay bahçesine konuşlanmış adamlar, mezuniyet fotoğrafı için poz veren kepli ve cüppeli genç kızlar, bağırış çağırış, hengame arasında girdik kilise alanına:


Kilise M.S. 327 yılında Bizans İmparatoru Konstantin'in annesi Elenia (Helena) tarafından yaptırılmış. Yakın zaman restore edilmiş, dıştan iyi ama iç kısımdaki restorasyon felaket. Freskler ilkokul çocuğunun elinden çıkmış gibi yenilenmiş, pek fenaydı.




Kiliseyi gezdikten sonra tepedeki şapele doğru tırmanmaya başladık. Yolun sol tarafı Osmanlı döneminden kalma bir mezarlık:



Tepede görünen cami Karataş Camii, tırmanmak sıkıntılı olduğu için sadece teravih namazları için açıldığını duyduk. 


Hayli dik yokuşu tırmanarak tepedeki şapele ulaştık. Zorlu bir restorasyondan geçmiş, görevlinin anlattığına göre harabe halindeymiş, epey emek verilmiş ve şimdi "Zaman Müzesi" olarak hizmete girmiş. İçinde birkaçı gerçekten eski, diğerleri ise ya yeniden yapılmış ya da yeni zamanlara ait saatler sergileniyor.


Bu fotoğrafta şapelin olduğu tepeden Sille'nin kilise ve mağaralara bakan bölümü kuşbakışı görünmekte:


Hayli yorulduk, dönüş vakti de geldi, ağır ağır bizi Konya'ya götürecek otobüsün durağına ilerlerken yolun sağ yanında gördüklerimiz kilisenin fresklerinin restorasyonunun saksıları ve duvarları boyayan kişilere yaptırıldığını düşündürtünce epey güldük.


Durağa varmadan önce restore edilmiş ve seramik atölyesi olarak kullanılan hamamı ziyaret edip ve birkaç anı objesi satın aldık:


Çok geçmeden otobüs geldir, Sille'ye ve bizi neredeyse aç bırakan, geçen yıl Yunanistan'da siestaya yatmış, yatmayanı da müşteriyi ilgisiz gözlerle, zoraki karşılayan Yunan esnafını kınamamızın cezası olarak karşımıza çıktığını düşündüğümüz esnafına veda ettik. Yine de biraz daha bakımla daha güzel olabilecek ve konukları daha iyi karşılayabilecek bir Sille ümidi taşımaktayız. Pişman değiliz. 

Konya'ya vardığımızda tren saatimize daha var ama gezmeyi düşündüğümüz Japon bahçesine gidip dönecek kadar değil. Gezilecek diğer tüm mekanları da defalarca gördüğümüz için Alaattin Tepesi'ne çıkıp çay içmeye niyet ettik ve mini bir Emirgan sayılacak lale tarhlarıyla karşılaştık. Gözümüz gönlümüz açıldı:






Tarhların çoğu fotoğraf çektirmek için yangelenlerin ağırlığıyla ezilmiş, buna rağmen güzeller. Birkaç fotoğraf da biz çektirip-yangelmeden-çayımızı içip istasyona doğru yola düştük. Yeni gezilerde görüşmek üzere...

*"Şu Sille'den Gece Geçtim Görmedim Annem": Konya türküsü

6 Mayıs 2017 Cumartesi

SERGİLERDEN

Ankara'ya geleli 5 gün oldu ve her günümü dışarda geçirdim; çocuklarla, kızkardeşle hasret gidermeler, arkadaş buluşmaları, cafe sohbetleri, sergiler derken elimdeki Antalya'dan getirdiğim yarım kitabı bitirme fırsatım bile olmadı. Boşver, nasılsa biter, fırsatları değerlendirmek lazım. Daha geldiğim günün ertesi soluğu bir sergide aldım. Deniz Oslu'nin eskiz defterlerini, kartpostal haline getirdiği eskizlerini ve dünyanın çeşitli yerlerinden kendisine gelen kartpostalları sergilediği "Posta Kutusu Dolusu Eskiz"i çok severek gezdim:




Aynı gün Kore Büyükelçiliği ile birlikte oluşturulan "Bocagi-Bohça" sergisi ile "Konuşan Resimler/Ebedi-Edebi" sergisini de gezdik. Aşağıdakiler "Bocagi-Bohça"dan:






"Ebedi-Edebi" sergisinde ise Cumhuriyet Dönemi'nin beş farklı akımından edebiyatçılarının Ebru Ceylan tarafından çizilmiş portrelerine ünlü sanatçıların seslendirdiği yaşam öyküleri eşlik ediyor. Aşağıda Bedri Rahmi'yi görüyorsunuz:


Dünkü sergi ise Ankara'ya erken gelmeme değen çok değerli bir sergi idi, bilinen adıyla "Mardinli Nasra Teyze"nin yani Nasra Şimmeshindi'nin baskıları ve çizimleri 1. ölüm yıldönümü anısına halkın izlemesine sunulmuştu. Evimin duvarında da naif bir deseninin asılı olduğu Nasra Teyze 1916-2016 yılları arasında Mardin'de yaşamış Süryani bir halk sanatçısı. Amcası ve babası da ressam ve heykeltraştır ama hayatını basmacılıkla kazanır. Evdeki bu sanatsal ortamdan etkilenen Nasra küçük yaşta evlendirilir ve uzun yıllar terzilik yaparak evin geçimine katkıda bulunur. Eşinin ölümünden sonra babasının kalıplarını kullanarak basmacılığa ve kendi naif desenleriyle çizimler yapmaya başlar.  Ölene kadar fırçasını ve kalıplarını bırakmadan çalışan, okuması-yazması olmayan Nasra Teyze'nin eserleri dünyanın dört bir yanında tanınmakta, İsa'yı, melekleri ve dini sembolleri resmederek yaptığı perdeler Süryani kiliselerini süslemektedir. 








Üstteki bayraklı aslan babası Mıksi İshak Şimmeshindi'ye, alttaki güllü aslan ise Nasra Teyze'ye ait çizimler.


Anısına saygıyla

Sergi Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde 14 Mayıs'a kadar gezilebilir. Ankaralılar kaçırmasın derim...

3 Mayıs 2017 Çarşamba

NİSAN OKUMALARI VE ANKARA

Efendim, iki gündür varlığımla başkentimizi onurlandırmaktayım 😀 Mayısın ilk günü, Antalya hafiften yaza meyletmişken düştük yola. Burdur'a kadar yarı uykuluydum, sonra ayıldım. Keçiborlu-Sandıklı arasını rüzgar tribünlerini seyrederek geçirdim, Adalya tesislerinde verdiğimiz kısa molada muhtemelen bir tura iştirak etmiş orta yaş üstü, yüklüce bir kadın nüfusun tuvaleti çınlatıp dışarılara taşan seslerini dinledikten ve kendim de dahil olmak üzere kadın kısmının ses ayarlarını pek kontrol edemediklerine kanaat getirdikten sonra yola tekrar revan olduk. Afyon il sınırlarına girdiğimiz andan itibaren gözüm-gönlüm leylak bayramı yaptı. Tahmin ediyorum ki Afyon belediye başkanı da en az benim kadar leylak sevgisine haiz, zira yol kenarlarından refüjlere kadar en alakasız yerler bile çiçek açmış leylak ağaçlarıyla doluydu. Aylar süren hasretim daha yolda son bulmaya yüz tuttu. İkinci molamızı İkbal'de vererek aç karnımızı doyurduk, satış mağazasında önümdeki iri kıyım beyefendinin istediği 15 kadar ekmek kadayıfı ve kaymağın paketlenmesini bekledikten sonra kendimize de bir miktar temin edip yola devam ettik. En sevmediğim ve bir türlü bitmek bilmeyen Bayat-Sivrihisar arasını henüz yeni yeşermiş ekin tarlalarına bakıp Tarkan'dan Alaturka şarkılar dinleyerek katettikten sonra "uğramazsanız küserim" durağımızda bir mola daha verdik: "Sivrihisar Muhteşem Tesisleri". Oradaki görevlilerden birinin eşimle olan kökenini kendisinin de tam olarak bilemediği muhabbetinden dolayı bir ballı gözleme zorlamasına maruz kalırız her daim. Daha oturur oturmaz önümüze gelir gözleme, "yemezseniz küserim" modunda yükleniriz o kalori bombasını ve asla hesap ödeyemeyiz, kabul etmez. Allahtan bu sefer işi vardı galiba görmedi bizi de yalnızca çay içerek atlattık vartayı 😀 Bu arada ben tesisin arka tarafında bir leylak ağacı keşfedip kendisiyle düzeylinin de üstünde bir ilişki geliştirdim 😀

Ankara'ya yaklaşırken müthiş bir sağnak başladı, şehrin sevinç gözyaşları mıydı yoksa "eyvahlar olsun yine mi geldiler" diye dertten mi ağlıyordu bilemedim ama neyse ki çok sürmedi kesildi.  Eve gelip eşyaları içeri atar atmaz kızkardeşe yollandık. Dün gün boyunca da o sergi senin, bu cafe benim hasret giderdik. Sergiler bir dahaki yazıya kalsın, gelelim Nisan kitaplarına:

9 kitapla kapattım Nisan'ı, eksiklerimi Ankara'da tamamlamak niyetindeyim.


-"İstanbul İstanbul" benim geçen yaz Ankara'da başlayıp yarım bıraktığım, sonra da evde arayıp bir türlü bulamadığım bir kitaptı. Meğer o kadar kolay bir yerdeymiş ki, adeta gözümün önünde. Tesadüfen elime geçtiğimde hemen okumaya başladım. Değişik bir İstanbul hikayesi, aslında hikaye de değil acı bir İstanbul masalıydı. Aynı hücreyi paylaşan mahkumların işkence arası birbirlerine anlattıkları etkileyici öyküler uzun süre aklımdan çıkmayacak. 


-Güney Dal pek adı duyulmamış bir yazar, yıllar önce "Gelibolu'ya Yolculuk" isimli bir kitabını okumuş ve sevmiştim. "Kılları Yolunmuş Maymun"u da tamamen yazarın referansına dayanarak satın aldım ama aynı tadı aldığımı söyleyemeyeceğim. Almanya'da yaşayan bir ailenin oldukça otoriter babasının gazete çıkarma sevdası ve zamanla tutkuya dönüşüp ailesini sıkıntıya sokması anlatılıyor. Kitabın ilginç bir özelliği de yazarın verdiğin sayfa numarası ipuçlarıyla iki farklı roman olarak okunabilmesi. Yine de çok tavsiye edeceğim bir kitap değil.


-Alper Canıgüz sevdiğim bir yazardır, tüm kitaplarını okudum, özellikle Alper Kamu'ya muhabbetim büyüktür. "Kan ve Gül" yazarın son kitabı. İskender Doğan'ın  gençlik yıllarımızın ünlü şarkısı "Kan ve Gül"ünü söyleyerek aldım elime: "Kan ve gül, gül ve diken, sevgim ve sen/Birbirine dönük sırt sen ve beeeen/Bilmem anlatabiliyor muyum/Seviyooorum, seviyor musun/Ağlıyooorum, gülüyor musun/Sevdikçeee itiyor musun/Pekii, öyle olsuuuun/Dırttırı dırttırı dırttırı dıt dıt". Nitekim kitabın kahramanlarından biri de "Kan ve Gül" isimli kuru temizleme dükkanıyla İskender Doğan'dı. Akıcı, eğlenceli, hafiften fantastik bir polisiyemsi. Fazla beklentiye girmeden okunabilir. Bana sorarsanız Alper Kamu'lu olanları tercih ederim.


-Ve ardarda iki Stefan Zweig okuması. İlki "Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu". Kimliği belirtilmemiş bir kadının yazdığı, "Sana, beni asla tanımamış olan sana" hitabıyla başlayan hüzünlü bir mektup. Bir tek taraflı aşk novellası. Okunmalı...

- Diğeri ise yazarın başyapıtlarından biri "Satranç". Gestapo'nun tutukladığı Viyanalı ünlü avukat tecrit edildiği otel odasından sorguya götürüldüğü sırada gizlice cebine attığı kitabın satranç üzerine olduğunu görünce mahpusluğu süresince satrancın tüm kurallarına vakıf olur. Serbest bırakıldığında Arjantin'e gitmek üzere bindiği gemide bir satranç şampiyonuyla hiç istemediği bir karşılaşma yapar. Bir klasik üstüne yorum yapmayı haddim olarak görmesem de diyebileceğim tek şey çok güzel olduğu ve mutlaka okunması gerektiği.


-"Gölgesinde" Irmak Zileli'nin üçüncü kitabı. Evli bir çiftten kadın olanı bir sabah aniden kaybolur. Önce erkeği, sonra kadını-yer yer fantastik unsurlar da katarak-derinlemesine didiklemiş yazar. Katmanlı ve ufuk açıcı bir roman. Farklı bir okuma yapmak isterseniz öneririm.


-Fransız yazar Philippe Claudel'in yazdığı "Kokular" bu ay en beğenerek okuduğum, yer yer hüzünlendiren, çoğu zaman çocukluğuma götüren, anılarımı canlandıran bir kitap oldu. Yazarın çok güzel bir yazım dili var, zaten 2013 yılında Jean-Jacques Rousseau otobiyografi ödülüne layık görülmüş. Kokuların izini süren yazar kendiyle birlikte sizi de anılar alemine taşıyor. Mutlaka okuyunuz dediklerimden.


-"Samuel Beckett'e Göre Arıcılık", bu tuhaf isimli küçük kitap sözde Samuel Beckett'in kısa bir süre sekreterliğini yapmış bir kişinin ağzından yazılmış ironik, eğlenceli, ilginç bir günlük. Samuel Beckett sevenler için ilgi çekici olabilir.


-Yine bir Fransız yazara ait "Kitap" taşıdığı isimle çok fazla alakası olmasa da insanı daha başlangıçta içine alan heyecanlı bir gerilim romanı, düşle gerçeğin birbirine karıştığı bir çeşit kara polisiye de denebilir. Daha belirgin bir finali olsaydı üzerimde daha fazla etki yapabilirdi. Bu tür kitapları sevenlere önerilebilir.

Evet, bu ayın kitapları bunlardı. Yeni kitaplarda ve yeni Ankara haberlerinde buluşmak dileğiyle...