.

.
.

26 Mart 2026 Perşembe

BAYRAM ERTESİ

Son blog yazısından bu yana epey tatsız günler geçirdim. Sıkıntılı ve yalnız geçen bayrama çok sevdiğim bir kuzenimin ölüm haberi de tuz biber ekti. Bayram süresince davulcu bile uğramadı, sadece ilk gün niye o kadar beklediğine akıl erdiremediğim, aynı apartmanda oturan eşimin yiğeni gecenin onunda çaldı kapımızı, bayramlaştık. Yegane müşteri o oldu, bayram süresince dükkan sinek avladı. Tatlıları Kocam Bey yedi, ben kahve yanında çikolata tırtıkladım, o kadar. Hava dersen Antalya'ya yakışmayacak kadar kapalı, serin ve yağmurluydu, benim ruh halimse vefat eden kuzenimden dolayı hava durumundan daha kötüydü. 

Bir haftayı kâh eski günleri anıp iç çekerek, kâh albüm karıştırarak, kâh gözyaşı dökerek geçirdikten sonra dün "Yeter!" dedim kendime. Boyası gelmiş saçıma, batan tırnaklarıma ve şekil verilmesi gereken kaşlarıma bakıp "Git cila çektir, kendinle birlikte ruhunu da parlat" komutu verdim yapay olmayan zekama. Aldım çantamı elime, düştüm kuaförün yoluna. Neşeli kuaförümü kalfalık günlerinden beri tanırım. "Hoşgeldin Hocam" diyerek karşılandığımda içeride sohbet etmek için gelmiş gibi duran tek bir kişi vardı. Ben pedikur suyunun hazırlanmasını beklerken "Öğretmen misiniz?" diye sordu. "Dim" dedim, "artık dünyanın en keyifli mesleğini yapıyorum, emekliyim". Kuaför içeriden "Nereden anladın öğretmen olduğunu?" diye seslendi, "E hocam dedin ya" dedi kızcağız, hep birlikte gülüştük. Derken pedikür leğeni geldi ve ben tüm sakarlığımla kenarına takılıp suları yerlere saçtım, kendim de ayakkabılarımdan çoraplarıma, hatta pantolon paçalarıma kadar ıslandım. Aferin, hep böyle ol. Kuaförüme nazım geçer bereket, özürlerimi "Aman hocam ya, düşmedin ya ona şükür" diyerek karşıladı. Ortalık temizlendi, yeni su geldi, ayaklarım suyun içinde istirahatte iken saçlarım boyandı, ardından pedikür halledildi, halledilirken batıklar yüzünden biraz canım yandı, kendime ait yeni bilenmiş makasların da bunda bir miktar payı olabilir. Önemsemedik, el tırnaklarım törpülendi, kaşlara şekil verildi, saçlar yıkandı, bir miktar kahkül kırpıldı ve bitti. Oh, aynada gördüğüm suretten memnun kalınca ruhum da biraz gülümsedi. Kuaför tezgahından geçmek her derde olmasa da bazı sıkıntılara deva.

Kuaförden çıktığımda bayram boyunca gökyüzünü mesken edinmiş kara bulutlar dağılmış, güneş çıkmıştı, ruhum biraz daha gülümsedi, zira kendisi güneş enerjisiyle şarj oluyor. Akşam için tiyatro biletim vardı. Başrolünde Nevra Serezli'nin oynadığı "Ağaçlar Ayakta Ölür" için. Hevesle ve merakla bekliyordum dünya gözüyle Nevra Hanım'ı sahnede izlemeyi. Başlama saatine yakın her daim etkinlik arkadaşım arabasıyla gelip beni aldı. "I" sırasındaki yerlerimize süphanallah boncuğu gibi dizildik üç kişi. Tam yerleşmiş sohbete başlamıştık ki üç kişi daha gelip tepemize dikildi, "Bu yerler bizim". "Hayır bizim". "X" videolarındaki "Çıkar telefonunu" diyen emmiler gibi "Gösterin biletlerinizi" dediler. Gösterdik, onlar da akıl erdiremedi. Lakin kadın başımızda dikiliyor, dedim görevliye sorsanız. "Siz sorun, sizin de sorununuz" buyurdu. Eskiden olsa kalkar onunla birlikte sorardım, bu memleket bana az olsa aldırışsız olmayı öğretti galiba, kalkmadım. Neyse bunlar gittiler görevlinin yanına, az sonra görevli gelip tekrar biletlerimizi istedi. Biletlerde Sıra "I", Koltuk "I9" yazıyor. Yalnız "I"nın üstünde ve altında buradaki gibi çizgi yok. Haliyle 19 okunuyor. Meğer bizimki "I" sırası 9-7-5 numara imiş. Baştaki harfi rakam sanıp 19-17-15 okumuşuz. Bileti alalı neredeyse bir ay olduğu için ben aldığım yeri unutmuşum haliyle. Kalktık paşa paşa geçtik yan tarafa. Sonra da gülme krizine girdik. Kriz yer yer oyun esnasında da devam etti. Bir de kadına afra tafra yaptık yahu, ay yine gülesim geldi. 

Neyse oyun başladı. Müthiş yorumlar okumuş, övgüler dizilmiş olduğu için beklentim çok yüksekti ama üzülerek söyleyeyim ki müsamereden hallice bir şey izledim. Oyun bilinen, ünlü bir oyundur, çok yıllar önce çocukken Amasra'da, bir yazlık sinemada Yıldız Kenter'in  büyükanne rolünü oynadığı filmini izlemiş ve o yaşta gözyaşlarımı tutamamıştım. Basbayağı dram olan bir konuyu komediye çevirmişlerdi ve pek de gülecek bir şey yoktu. Hizmetçi rolündeki kızın peruk mu, gerçek mi olduğunu anlayamadığım kırmızı yün yumağı gibi saçlarına bakmaktan dikkatim dağıldı. Ayakta ölen ağaçları temsil için yapraksız dört tane direk vardı  dekorda, ben onların evi tutan sütunlar olduğunu sanırken ağaç olduğu ortaya çıktı 😂 Kısacası hiç sevmedim oyunu, Nevra Serezli yılların oyuncusu, haliyle iyi oynayacaktı ama o da benim için oyunu kurtarmaya yetmedi.Oysa Konken Partisi'nde Melek Baykal'ı izlerken hayran olmuştum. Sonuçta baştaki maceralı, kahkahalı yer kavgası anı oldu bize, izlemesem de aklım kalacaktı, her şeye rağmen iyi bir şey yaptık. Dönüş yolunda oyunun kritiğini yapmaktan ziyade yer olayına gülmeye devam ettik.

Bugün hava limonata gibi, Antalya güneşlendi, içimiz açıldı. Bir yürüyüş eyler miyim ilerleyen saatlerde belli olur ama çok methini duyduğum "Ağabey" kitabına başlayacağım, orası kesin.

Hepinize güneşli, keyifli ve TV ekranlarında Trump'u görüp duymaktan azade günler dilerim...


21 Mart 2026 Cumartesi

BAYRAM DÜŞÜNCELERİ

 

Oldum olası bayram sevmeyen biriyim, belki çocukluğumda daha sevinçle karşıladığım olmuştur ama sonrası hep zul oldu benim için, şimdilerdeyse büyükler artık aramızda olmayınca, çocuklarla da farklı şehirlerde yaşayınca yalnızlıktan iyice sıkıcı geliyor. 

Hatırladığım ilk bayram annennemle yaşadığımız 1,5 yıllık süreçte sitenin çocuklarının aklına uyup kapı kapı şeker toplamaya çıktığımız bayram. Ben çekingen, utangaç bir çocuktum, nasıl uydum o akla da çaldım her kapıyı şimdi şaşıyorum. 24 dairenin kimi şeker, kimi mendil verdi, kimi hiçbir şey vermedi, sadece Fikriyanım teyzeden harçlık alabildik, 25 er kuruş. Çok azmış demeyin, ben ilkokulu bitirene kadar, hatta ortaokulun ilk yıllarında bile simit hep 25 kuruştu. Ülke daha enflasyonla tanışmamıştı. 10 kuruşa ise Zunkla şekeri alınıyordu okulun karşısındaki sinekli bakkaldan, bir de leblebi tozu. Zunkla şekerinin tadı hala damağımda, yıllarca içinde ne olduğunu düşünüp durdum, sonra dank etti, incirdi tabii ki.

Bayram sevmeme sebeplerimin ilki ve en eskisi annemin arife günü evi kaldırıp indirmesiydi. Bütün işleri bir güne sığdırarak kendi rekorunu egale ederdi her bayram öncesi. Tabii ki bu temizlik tek başına yapılamazdı, kan işim olsa ertelemem ve anneme yardımcı olmam gerekirdi. Annem o süreçte takınabildiği en nemrut yüz maskesini takınır, bayram temizliğini biz icat etmişiz gibi söylenerek perdelerle start, çamaşır asarak final yapardı. Babam bu temizliğe tamamen muhalifti, mutlaka bu nedenle tartışma çıkar, annemle babam bayrama küs girer, neyse ki bayramlaşma mecburiyetinden barışırlardı. Temizlik vakitli bitmişse arife günü ya da bir önceki gün mezarlık ritueli gerçekleştirilirdi. Çocukluğum boyunca anneannem sağ olduğu için dedemin kabri ziyaret edilirdi. Cebeci Asri Mezarlığı'na gidip onlar dua ederken ben annemin dedemin mezar taşına yazdırdığı kendi kaleminden çıkma şiiri okurdum defalarca:

"Henüz yaşlı sayılmazdın/Murat almadan geldin buraya/Üç yavrunu boynu bükük/Koydun dünyaya Niğdeli". Çok sonraları keşfettim ki "Niğdeli" sözcüğü dörtlüğe dahil değilmiş. O dedemin isminin başına yazılacakmış ama mezar taşını hazırlayan özensiz davranıp Niğdeli'yi son dizeye ekleyivermiş.

Bayram hediyesi falan bilmezdim, ne zamanki büyük dayım nişanlandı, hayatımıza bir yenge girdi, bayram, yılbaşı, doğum günü, gelsin hediyeler. Çok yaşa sen yenge 😂 Bayramlık zorunluydu ama bazen ayakkabılı, bazen ayakkabısız. Öyle kırmızı rugan pabuçlarım falan olmadı. Her daim giyilebilecek türden ayakkabılar alırdık, giysileri ise annem dikerdi, hem de oldukça güzel dikerdi. Çok bayramlığım oldu, hepsini de severek giydim. 

Bayram alışverişi babamın göreviydi, ikramlık çikolatin, hediyelik şeker, muz ya da nane likörü ve mutlaka Eyüp Sabri Tuncer'den doldurulması gereken kolonya. Lakin kolonyacının önündeki kuyruk öyle uzardı ki babam beklemekten sıkılır, gidip rastgele bir kolonyacıdan doldurturdu evden eline tutuşturulan kolonya şişelerini. Anneanneme söylemezdi tabii ki bunu, o da burnuna çektiği ilk nefes sonrası: "Oh be, mubareğin kokusu bir başka" der, biz gülmemek için içeri kaçardık. Bazen babama eşlik ederdim alışverişte. Ulus Hal'indeki şekerciden bayram ziyaretine gidilecek hatırlı ahbaplar için kutu şekeri alınırdı. Altı bir sıra lokum dizili bu kutuların üstünde karışık şekerlemeler ve aralarda dört-beş çikolata olurdu. Hepsi ayrı ayrı şekercinin amblemini taşıyan kağıtlarla paketlenir, kırmızı beyaz sicimle bağlanır, paketler üstüste konup en üstteki paketin ipine el tutma yerine kalın karton geçirilmiş bir tel takılırdı. En büyük heveslerimden biriydi bazen bize de getirilen o kutu şekerlerinden yemek ama asla muvaffak olamadım. Çünkü gelen kutu paketi açılmadan kaldırılır ve bir başka ziyarete hediye götürülürdü. Hep merak ederim kendi aldığımız şeker kutusu dönüp dolaşıp bize de gelmiş olabilir mi?

Temizlik bitip bayramın ilk gününü eda ettiğimizde ise anneanneme gitme hazırlıkları başlardı. Pardon, bundan önce bizzat gerçekleştirdiğim bir faaliyet daha vardı, annemin bulamayacağımı sandığı kuytu köşelere sakladığı çikolata ve şekerleri keşfetmek. Bir seferinde rulo halindeki halının içine saklamıştı da yine bulmuştum, kaçar mı benden 😂

Özellikle Ramazan bayramlarında bir ay oruç tutulup ayrı sofralarda yemek yemek zorunda kaldığım için mutsuz olduğumdan ilk bayram sabahı kahvaltısı çok mutlu ederdi beni. Babam bayram namazından elinde bir balonla döner, kahvaltı sonrası da radyoda Karagöz-Hacivat temsili dinlerdim ağzım bir karış açık. Akşam Yurttan Sesler korosunda mutlaka, "Hoşgeldin evimize, şiir oldun dilimize, bayram gecesi" şarkısı söylenirdi. 

Anneannem bizi kapıda nahoş bir suratla karşılar, "Nerde kaldınız uşaak?" sitemini yapıştırırdı. Şıpır şıpır el öpüp dizilirdik sarı kadifeden şişman koltuklarına. "Eee daha daha ne var ne yok" diye dört beş kere sorduktan, küçük dayımın henüz gelmemiş, büyük dayımın da henüz aramamış olmasından sikayet ettikten sonra, yatak odasına gidip gardrobun kapısını açar ve muhtemelen beş bayram önce gelmiş malum şeker kutularından birini çıkarır, "Tut kız şunu" diye elime verirdi. Çoğunlukla bayatlamış ya da kurtlanmış olurdu şekerler ama yüzüne vurmak ne mümkün, o kurdu yedirirdi bize 😂

Ertesi gün konu-komşu ziyareti yapılır, bayram ziyaretine gelen konuklar annemin benden kurtarabildiği çikolatinler ve babamın ayaklı minik kadehlerindeki likörler ile ağırlanırdı. Uzun süre oturulmaz, "Bayram gezmesi, badem ezmesi" diyerek kalkılır, başka bir komşuya geçilirdi. 

Şimdilerde sanki yaşamamışım gibi geliyor tüm bunları. Kimselerin gelip gitmediği, o koltuktan bu koltuğa taşınıp ev içinde siftinip durduğumuz bayramları düşününce insanın eskiye özlem duymaması mümkün değil. Yine de karartmayalım enseyi sağlıkla ve huzurla ulaşalım nice bayramlara...

19 Mart 2026 Perşembe

RESET 16 / VEDA BUSESİ

Ben bitirdiğimizi sanmıştım, meğerse teslim günümüz bugünmüş. Kaptanım öyle dediyse öyledir, yazarım bir yazı daha, hem de 16. olarak. 

16 rakamını çok severim, çocukluğumun geçtiği Yenimahalle'de 11 yıl boyunca oturduğumuz dairenin kapı numarası idi. Ne güzel insanlar girip çıktı o kapıdan, her biri kalbimde saklı. Size en komiklerinden birini anlatayım, son yazıda anılarımı da resetlemiş olayım:

Bir kış günü annemle evdeyiz, kapı çaldı. İlkokul sondayım sanırım. Gidip açtım, kapıda o güne kadar hiç görmediğim bir kadınla adam. Adam kasketli, ceketinin içinde bir örgü süveter, kadın pazen elbisesinin üstüne bir hırka geçirmiş, başında eşarp. Şaşkın bakmış olmalıyım ki adam, "Nayım Dayı'nın evi burası mı?" dedi. "Naim"i, "a"yı kısaltarak ve araya "y" ekleyerek "Nayım" şeklinde telaffuzundan köyden geldiklerini anladım. "Evet" dememe fırsat kalmadan adımlarını attılar içeri, annem geldi o sırada yanımıza. Kendilerini tanıtsalar da ne annemin, ne benim kim oldukları hakkında bir fikrimiz yok. Babamın köy eşrafındaki sonu gelmeyen halalarından, amcalarından, yengelerinden, yeğenlerinden biri olsa gerek dedik, buyur ettik. Akşam babam geldi ve kim olduklarını biraz düşününce çıkardı, bakınız o bile düşünüp çıkardı. O kadar uzak bir hısımlık, belki de sadece komşuluk. Meğer kadının böbreklerinden sıkıntısı varmış, hastaneye gelmişler. Bizim ev o yıllarda otel, hastane, doğumevi, aşhane, iş bulma kurumu, alışveriş durağı olarak hizmet verdiğinden şaşırmadık haliyle. Neyse ertesi gün babam bunları hastaneye götürdü, kadına ameliyat gerekmiş, yatış yapmışlar. Emmi de "Hanım size emanet" deyip fıymış. Babam akrabalarına, hısımlarına, hemşerilerine çok düşkün bir adam, ayrıca iyi bir adam, elinden geleni esirgemez kimseye. Bunu da iş edindi kendine. Çalıştığı kurum kadının yattığı hastaneye yakın, her öğlen ziyaret ediyor. Bir gün işi çokmuş gidememiş, ertesi gün gittiğinde kadın sitem etmiş. "Sen niredeydin? Benim gozlerim seni çok aradı". Babam her akşam gelip bunları anlatıyor, annem sinir oluyor. O güne kadar varlıklarından ve varlığımızdan haberi olmayan insanlara yoğun mesai harcanıyor. Neyse kadını ameliyata almışlar, anestezi etki edene kadar doktor konuşmuş bununla, ertesi gün babama anlatıyormuş diyalogu. Doktor soruyormuş: "Nerede yaşıyorsun?" "Adana'da". "Ne iş yapıyorsunuz" "Hayvancılık, çitçilik". "Ooo sürünüz vardır sizin, kaç tane?". Kadının cevap: "Nidecin, gidip de güdecin mi? Bi dene var, git de güt". Doktor ne yaptı bilmem ama biz bu cevaba yıllarca güldük. Sonunda kadın taburcu oldu, babam onu otobüse bindirip Adana'ya yollayacak, kocası gelip götürme zahmetine katlanmadı. Tam kapıdan çıkacaklar, babam anneme döndü, yavaşça: "Kadının sırtında bir hırka, üşür yazık, senin mantoyu giydirsek mi?" Annemin gözlerinde çakan şimşekleri tahmin edersiniz, babam cevabı bile beklemeden kadının kolundan tutup çıktı 16 numaranın kapısından. Babam kaçtı kaçmasına da annem iki sene boyunca manto hikayesini babamın başına kaktı durdu 😂

İyiye yönelik resetlemelerimiz bol olsun diyerek bitireceğim seriyi. Dün baktım apartmanın önündeki çam ağacında iki yeni kuş. Bizim göçmen Arap bülbülleri teşrif etmişler simsiyah kafaları ve sarı kanat altı tüyleriyle. Pek sevindim. Bulgur miktarını arttırdım ama Trump adını taktığım iri kumrudan kimselere rahat yok ki, geleni bir kanat darbesiyle yolluyor aşağı, Antalyalı deyimiyle "Miçikli yiyesice" 😂. Yeni konuklarımızdan birini koyayım şuraya, tanışın:

 

Yazının başlığına "Veda Busesi" dedim, Reset serisiyle vedalaşma adına. Rast makamında bir Yusuf Nalkesen bestesi olan bu şarkıyı ne zaman dinlesem hüzünlenirim. Sevgiliye veda olduğunu düşündüğüm sözlerinin gerçek hikayesini öğrenince daha da çok hüzünlenir oldum. Sözleri Orhan Seyfi Orhon'a ait olan şarkıyı Nesrin Sipahi'nin sesinden dinlemek ve hikayesini öğrenmek isterseniz aşağıdaki linke tıklayınız lütfen:

Veda Busesi

Bayramınız kutlu, huzurlu, sağlıklı ve barış içindeki günlere vesile olsun. Yeni serilerde buluşmak dileğiyle...


17 Mart 2026 Salı

RESET 15 / MAHUR BESTE

Güne yeni başladığım "Hacim Hesabı Üzerine" kitabından 25 sayfa okuyarak başladım. Sonra yatmaktan sıkılıp gündelik hayata geçiş yaptım. Ufak tefek ev işlerini bitirip balkon çınarımın yapraklanma sürecini izlemek için çıktığım balkonun fena halde kirlenmiş olduğunu gördüm. Önce süpürmeye, sonra yıkamaya karar verip çoraplarımı ve paçalarımı bir güzel ıslattım. Zaten diş hekimiyle randevum vardı, eşofmanı da, çorapları da makineye tıkıp giyindim ve yola düştüm.

Bugün Reset serisinin son günü ya da ben öyle düşünüyorum. Sanırım en çok yazı yayınlayan da benim. Ev eşyalarım ve çeşitli organlarım resetlenme arzularını bu süreçte layıkıyla yerine getirdiler eksik olmasınlar. Bitirirken dişi de halledeyim de son yazımı öyle yazayım bari dedim. İki kez yapılan küçük azı dişimin dolgusu cumartesi, tam da yemeğe misafirin geleceği sırada intihara yeltendi, ağzımın içinden atlamak üzereyken yakaladım, "Sen bana bir süre daha lazımsın" diyerek çukuruna yerleştirdim. Biraz zor oldu ama hallettim ve bir süre sağ yanımla bir şey yememeye çalıştım. Dün ilk işim diş hekiminden randevu almak oldu. Bugün de randevuma gidip son resetimi de hallettim.

Normalde dolgu yapılırken anestezi istemem. Ağrı eşiğim yüksektir, mızmızlık etmem, biraz acıya tahammül edebilirim. Lakin kendi diş hekimim o gün çalışmıyormuş, eşi devraldı görevini ve uyuşturacağını söyleyince, derin bir çürük galiba diye düşünüp "Peki" dedim. Oysa önceki dolgularda hiç gerek duyulmamıştı. Her neyse daha iğne diş etimden çekilmeden uyuşmuştu zaten çenem, onbeş dakika içinde de dolgu yenilendi. Gelgelelim benim ağzım resmen yamuldu. Niyetim dolgu sonrası biraz yürüyüp bir arkadaşa uğramaktı. Suratımın şakülü o kadar kaymıştı ki beni ev paklar dedim. Eve gelip aynaya baktığımda gördüğüm yüz bana ait değil gibiydi, üstelik sular da kesikti, taşıma suyla diş fırçalayıp el yıkadım ve sonra gidip yattım. Yattığım yerde tablette şeker patlatırken bir yandan da bilinçsizce dudaklarımı ve yanak içimi kemirip durdum. Uyuşmanın en kötü tarafı bu. Ağzımın normal hale gelmesi ikindiyi buldu, bir ara öyle kalacağım sandım 😂

Antalya için narenciye çiçeği zamanı geldi, her yer mis kokuyor. Aşağıdaki fotoğrafı yamulmuş ağzınla diş hekiminden dönerken çektim:

Bahar geldi sayılır, dilerim bir delinin kuyuya attığı taşı on akıllının çıkaramadığı savaş tez zamanda sağa sola, özellikle bize sıçramadan biter de çiçekli böcekli bahar yazıları paylaşmak mümkün olur. 

Her gün başlık yaptığım bir şarkıyla veda ettim size Reset serisinde. Bugün seriyi bitirirken çok sevdiğim, telefonuma zil sesi olarak kaydettiğim, Refik Talat'ın Mahur Beste'si ile veda edeyim. Tanpınar'ın "Mahur Beste"sinde ve "Huzur"da bahsi geçen bestedir.


16 Mart 2026 Pazartesi

AND OSCAR GOES TO LEYLAK

Hola sevgili takipçilerim,

Biraz yorgunum kilometrelerce uzaktan ışınlandığım için her bir hücrem ayrı ağrıyor. Bu defa limuzin, mimuzun yoktu, kendi imkanlarımızla ışınlandık. Esasen çok ısrar etti organizasyon komitesi ama tenezzül etmedik. Şebo'yla ikimiz verdik elele, bindik Uzay Yolu kapsülüne, şıpın işi oradaydık, havamızı ata ata geçtik kırmızı halıya. Dedik "Israr etmeyin, filmleri beğenmedik, törene kalmayacağız, şurada iki şempeyn içip, üç koltuk kanepe atıştırıp, biraz da etrafı kesip gideceğiz". Üzüldü tabii komite ama "Yuu noov" dediler, Türk mü bunlar da "Allahasen az daha kalın, daha karpuz keseceğidik, ölümü gör şu at çipli kavurmanın da tadına bakın" desin. 

Neyse geçtik en manzaralı köşeye seyreyledik olanı biteni. Bu kez kırmızı halı geçişleri dörde ayrılmıştı: Kuş tüyü yolanlar, Mefruşatçıya dalanlar, İç çamaşırıyla gelenler ve Bacak sergileyenler".

Demi Moore sanırım kümes satın aldı. Geçen Netflix ödüllerinin kırmızı halısında devekuşu kuyruğu takmıştı kı.ına, bu kez tukan yolmuş sanırım. 

 Teyana Taylor saksağan seviyor anlaşılan

Nicole Hanım kendi gibi beyaz güvercinleri tercih etmiş.

 Elle Fanning albino tavusları yoluşturmuş.

Gelelim mefruşatçıdan giyinenlere:

Anne Hateway koltuk kumaşı tercih etmiş.

Chase Infinity fırfırlı tülde  karar kılmış

Mia Goth brodeli tül seviyor anlaşılan

Zoe Saldana kombinezonunun üstüne elbise giymeyi unutmuş


 Priyanka Chopra bacak grubundan

Renate Reinsve bir üst seviye

Gwyneth Paltrow ise o öyle olmaz böyle olur demiş

Chloe Zhao ise Afganistan'dan ayağının tozuyla dönmüş sanki

Ve tüm bunların üstüne Jessie Buckley "Hadi canım ben gidiyorum ödüllerimle, siz arkadaki nalları toplayın" diyerek veda etmiş.

Gelelim Şebo ile bana. arkadaşlar, ben bu sefer kamuflaj kıyafetimle katıldım tanınmamak için, gazeteci Anna Winteur kılığındaydım:

Şebo ise kabak turuncusu papatyalı kostümüyle kırmızı halının alayını çatlattı 😂


Sevgili dostlar bu kırmızı halı nispeten insani kostümler içermekteydi, ancak bu kadar kafa bulabildim. Sizleri mahrum etmemek için biraz da aceleye getirdim, yeterince güldüremediysem affola 😂







14 Mart 2026 Cumartesi

RESET 13 / DARBUKA SOLOLARI

Arkadaşlar gerçekten çok garip şeyler oluyor şu yazı serisini yazdığım sürece, boyuna bir şey "Beni resetle" diye dikiliyor karşıma. İftara misafirim var, haldır haldır hazırlık yapıyorum yataktan kalktığımdan beri. Tam son anda yapılacak bir-iki dokunuş dışında işimi bitirdim derken ağzımda bir şey hissettim. Elimi bir attım, dişimin dolgusu geldi. Haydaaa, Atilla Mayda. Atilla Mayda'yı kimler biliyor bu arada, TRT'nin ve gazinoların ünlü bir darbukacısı idi, huzurla uyusun. Biz radyoyla büyümüştük, saz sanatçılarının adını bile ezbere bilirdik. 

Bu kısa darbuka solosundan sonra gelelim benim diş dolgusuna. Deneyle sabittir dostlar, ne zaman ufukta ekstradan gelen bir paranın esintisini duysa benim dişler harekete geçer. Vakt-i zamanında vergi iadelerini alacağımızda, meslek dersleri öğretmeni olarak yılda iki kez ödenen primlerin zamanı geldiğinde ya da ne bileyim bir ara Özal memurlara ev edindirmek amaçlı maaştan kesinti yaptırmıştı da sonra olmayacağı anlaşılıp o paralar iade edilmişti, o dönemde de dişlerim ya dolgu, ya kanal gerektirdi, ya kaplama çatladı (bir seferinde yuttum, onu da itiraf edeyim), ya mevcut dolgu bugünkü gibi düştü. Ben gelen parayı paşa paşa diş hekimime aktardım 😂 Şimdi de bayram ikramiyesi lafını duydu ya "Ben gidiyorum Bolu'ya, düş peşime gel" türküsünü çığırarak terketti çukurunu. İyi hoş hadi daha almadan verelim ikramiyeyi ama hafta sonudur yahu, nereden bulayım randevuyu da gideyim diş doldurtmaya, mecburen pazartesiyi bekleyeceğim, dişi de resetleyeceğim. Hay bin kunduz! Geçtim aynanın karşısına uğraş didin yerleştirdim emaneten, pazartesiye kadar umarım yutmam bunu da 😂

Dün Kocam Bey ile birlikte gözlerimizin ahvalini öğrenmek için hastanede idik. Kocam Bey'in katarakt ameliyatlarında ilk takılan mercekler göz kasları taşıyamadığı için düşmüş, yerlerine tırtıklı ve göz kaslarına dikişle sabitlenen mercekler takılmıştı. Ne durumdalar hatırlarını soralım dedik, benimkiler de genel bir kontrolden geçsinler istedim. Epeyce uğraştık ama detaylı bir kontrolden geçtik. Çok yakın arkadaşımın asistan olan yiğeninin katkısını da inkar edersem gözüme ve de dizime durur. 

Biz görmeyeli tıp fakültesi hastanemiz inşaat cenneti olmuş, kocaman bir temel çukuru vardı ek bina için. Ayrıca yemek ve kahve için de düzgün ve temiz mekanlar açılmış bahçede, beğendik. Muayenemiz başlayana kadar poliklinikte epey tur attım. Bir duvarı kaplayan seramik ağaç böbrek nakli geçiren çdcukların ve onlara donör olanların anısına yapılmış. Güzel bir düşünce:

Doktorumuzdan benim gözüm aferin, Kocam Bey'in gözü gözlük aldı. Şuraya da şunu koyayım, zira hem ev eşyaları, hem beden uzuvları bu aralar isyanda, eşeğin aklına karpuz kabuğu gelmesin 🧿 🧿 😊

Dişti, gözdü derken bu yazıyı da burada bitireyim. Yukarıda Atilla Mayda'dan söz edince Atilla Mayda'nın ve eskinin ünlü darbukacılarının sololarını sizlere dinletmesem olmaz. Tıklayınız

Günün kitabı: Hacim Hesabı Üzerine/Solvej Balle
Günün filmi: Calle Malaga/ Yönetmen: Maryam Touzani (izleyin derim)
Storytel dinlemesi: Votka-Pera/Aybike Ertürk



11 Mart 2026 Çarşamba

RESET 12 / PENCERENİN PERDESİNİ AÇ BANA GÖSTER YÜZÜNÜ

Yüce Mevlam verdikçe veriyor, Reset başlıklı bir seride yazılar yazıyorum diye konu sıkıntısı çekmemi istemiyor sanırım. Ev isyanlarda yahu, birbirlerine mi fısıldıyorlar gece biz yatınca bilmem, sıraya dizildiler. Aman koltukların kulağına gitmesin 😂

Gerçi bugünkü mesele çoktandır resetlenmeyi bekliyordu da ben ağırdan alıyordum. Her şey ben geçen yıl Ankara'dan dönmeden önce yardımcımın evi temizlerken perdeleri yıkaması ile başladı. Kadıncağızın bir suçu yok, mesele Antalya güneşinde. Bu şehrin güneşi perde yiyerek besleniyor. Bu eve taşındığımdan beri iki kere salon, bir kere yatak odası, dört kere de oturma odasının perdeleri değişti. Modası geçtiğinden ya da zevkimin değiştiğinden değil, perdede zevkim hiç değişmez, krem rengidir bütün perdelerim. Tüllerim yırtılıyor dostlar. Öyle bir güneş var ki bu şehirde önce eritiyor, sonra da yırtıyor. İlk seferinde şoka uğramıştım. Perdeleri yıkayıp balkona astım ve bir arkadaşı ziyarete gittik. Eve dönünce kurumuştur diye toplamaya çıktım ki bakakaldım. Perde boyunca bıçak atmış gibi uzun kesikler vardı. Bir an alt kattaki komşu karanlık ediyor diye doğradı sandım kumaşı. Günahını almışım, alttaki değil üsttekiymiş sebep. Güneşin erittiği perde yıkanınca yırtılmış. Sonra alıştım, 5 yılda bir falan yırtılıyor, yeniliyoruz. Çoğunlukla tülleri, arada bir de güneşlikleri.

Ha bugün, ha yarın derken bir yıl yırtık perdeyle oturdum, sonunda bugün dışarı bakarken, petrol fiyatları fırladı, tavan yapmadan şunu değiştireyim artık dedim ve yüklendim yırtık perdeyi, yıllardır perde sipariş ettiğim evin yakınındaki mefruşatçıya daldım. Niyetim aynı kumaştan bulursam en azından ikinci pencereyi kurtarmaktı ama ara ki bulasın. İnsanlar beyaz tül seviyor, koca mağazada iki tane krem rengi tül buldum, biri antiallerjik olduğu için epey pahalıydı, diğerini sipariş verdim ve 1,5 pencere için de epey yüklü bir hesap çıktı, kader utansın, bir de utanmaz ya Trump utansın. Dilerim bu son resettir.

Bu yaz belki haberlerde gözünüze çarpmıştır, Antalya'da bir apartman yoğun biçimde çatladığı için tahliye edilmişti, daha sonra da yıktırıldığını öğrendik. Bizim eve yakın, geçenlerde fotoğrafını çektim görün diye, ilginç olan yandaki apartmanın balkonları. Bir ara duvar yok, doğrudan yıkılan apartmanın duvarına dayamışlar, o da yıkılınca balkonların bir kenarı açıkta kalmış. Müteahhit ve inşaat Cennet'i memleketim, iki tuğla eksik koysa kâr biliyor yapsatçılar. Yakında diğer bina da yıkılacakmış, o yüzden insanlar o vaziyette oturuyorlar.

Bugün de böyle arkadaşlar, bitirirken başlıktaki Muhlis Sabahattin Bey'in Hicaz bestesini anladığım kadarıyla hepimizin sevdiği Dilek Türkan söylesin yine:

Pencerenin Perdesini 

Günün kitabı: Çit Kuşu/Anne Enright
Günün filmi: Magnificent Obsession/1954 yapımı
Storytel dinlemesi: Tanrı ve Memeli Hayvanlar/Zeynep Kaçar