.

.
.

15 Mayıs 2026 Cuma

HAVALAR, SULAR, FLAMENKOLAR VE KEDİ YAVRULARI

Bütün bir kış her günü bir hafta kadar süren zaman, bahar kendini gösterince son sürat yürümeye başladı. Bir bakıyorum pazartesi, ne oluyor demeden hoop pazar. Koca mevsimi yağmur ve fırtınayla geçirdik, nerede o hırkayla dışarı çıkıp güneşe karşı açık havada oturduğumuz Antalya kışları. Bahar geldi diye seviniyoruz ama hala ayağımda çorap, üstümde hırka. Biraz ayıp olmuyor mu ya şehr-i Antalya? 

Dün bir arkadaşımla Beachpark'ta buluşacaktım, niyetim falezler üstündeki parka yürüyüp asansörle sahile inmekti. Hava sabahtan naneliydi, hatta Meteoroloji fırtına alarmı vermişti, o kırmızı kodlu alarmlar ikidir boşa çıktığı için çok önemsemedim. Hatta öğleden önce pazara gidip ellerimizde poşetler, terleyerek eve döndük. Dönerken yolda rastladığımız benim komşu olduğundan haberimin olmadığı bir komşu "Niye pazar arabanız yok sizin, niye elinizde taşıyorsunuz?" diye diskur çekti. Üç kat merdiveni pazar arabasıyla çıkmak daha kolaydı çünkü. Bu eve oturduğumuzda gençtik haliyle, ben diyeyim 30, siz deyin 35. Ayrıca civarda asansörlü ev vardı da biz mi taşınmadık. Cevriye ile Tevriye benim diz eklemlerine yerleşene kadar hiç sorun etmemiştim o merdivenleri. Ne zaman ki üç kişi olduk, haliyle zorlaştı işler. Cevriye, Tevriye kardeşleri uzay boşluğuna fırlatınca biraz zorlansam da rahatladım. Lakin bana gelen konuklar rahatlayamıyor. Merdivenleri oflaya poflaya çıkıp kapıya gelince ilk tepkileri iki şekilde oluyor: "Asansörlü bir eve taşının" ya da "Buraya bir asansör yaptırın". Peki, verelim siparişi. İşte komşu olduğunu bilmediğim komşudan da pazar arabası edinme aklını aldıktan sonra eve döndük. Hava güneşli idi, kırmızı kod yine şaşaladı diyerek aldıklarımı yerleştirdim ve hazırlanmaya başladım. O sırada dışarıdan sesler gelmeye başladı. Mahallemiz bir inşaat Cenneti olduğu için kepçe, dozer falan çalışıyor diye düşündüm. Fakaat apartmandan dışarı çıktım ki yağmur başlamış, o duyduğum da gök gürültüsüymüş. Yürümekten cayıp taksiye bindim. Şemsiyeye izin veren bir yağmurla buluşma yerine ulaştım. Ve fekat yarım saat sonra gök delindi. Arkadaşlar çılgın yağmur yağarken üstü kapalı bir mekanda ağaçlara, çiçeklere, denize ve manzaraya bakarak oturmak keyifli oluyor. Tepeme inmedikten sonra yağmura tahammül edebiliyorum. İki saat sonra yağan ben değildim kardeşler diyerek huzurdan çekildi, yerini güneşe ve Beydağları'nı okşayan bulutlara bıraktı:

Asansöre binmeden önce


Asansörde (Biri camları silse iyi olacak :)


Yağmur sonrası
Güzel şehirsin be Antalya

Şehrimizde Tiyatro Festivali'nin başladığını yazmıştım bir önceki postta. Bu yıl tek bir gösteriye bilet almıştım, Barcelona Flamenco Ballet topluluğunun "Carmen" gösterisine. Aman ne kadar iyi etmişim, şahane bir akşamüstüyle başladık şu aşağıdaki manzaraya karşı kahvemizi içerek:


Sonra Yat Limanı'na indik ve açıkhavadaki Marina Sahne'de yerlerimizi aldık. "Carmen"i hem opera, hem bale olarak izlemiştim daha önce ama bu seferki olağanüstüydü. Carmen'i hemşerileri aracılığıyla flamenko tarzında seyretmek muhteşemdi.



O kadar beğenildi ki selam bölümü ayakta alkışlanarak yarım saat sürdü.

Gelelim bugüne, saçlarımı boyatmak için kuaföre gittim ve şuncağızları gördüm, sizleri de mahrum etmek istemedim 😊


Analı-babalı büyüsünler diyeceğim ama baba meçhul ve belli ki tekir. Bahar tadında geçsin günleriniz 💜


 


9 Mayıs 2026 Cumartesi

TİYATROSAL ŞEYLER

Şehrimizde 16. Tiyatro Festivali dün akşam Hollanda Close-Act Street Theatre'nin "Avenir-Yarının Dünyası" adlı sokak gösterisi ile resmi olarak başladı. 16 yılın muhtemelen 2 ya da 3'ünü Ankara'dan henüz dönmemiş olmam nedeniyle kaçırmış olabilirim ama geri kalan yıllarda tadını pek güzel çıkardım. Gerek yerli, gerek yabancı pek çok tiyatro oyununun seyircisi oldum, özellikle yabancı oyunlar tadına doyulmaz yetkinlikte ve güzellikte idi. Bu yıl sadece bir tek biletim var, İspanya'dan Barcelona Flamenco Balesi'nin "Carmen" gösterisine. Diğer gösterimlerin çoğu yerli oyunlardı, yer ve saatleri benim proğramıma uymadı, bu sene de böyle olsun diyerek açılış gösterisine gitmeye karar verdim. 

Geçtiğimiz yıllarda İtalyan Sokak Tiyatrosu'nun yine benzer ve çok müthiş bir sokak gösterisini izlemiştik. Kapanışta da yağmur altında Çin Sokak Tiyatrosu'nun kortejine hayran olmuştuk. Dün akşamki gösteri saat 21.00'de başlayacaktı ve ben gündüz arkadaşlarla buluşmuş, epeyce yürümüş ve bu nedenle diz ağrısı çekmekte idim. Gönül ana gösteriyi izlemek istese de dizler olmaz diye diretince kortejin başlangıcını bari görelim diyerek Konyaaltı Caddesi'nde aldık soluğu. Bu şehre geldiğimden beri Antalya halkının bu tarz sokak gösterilerine, bayram resm-i geçitlerine, Altın Portakal kortejlerine gösterdiği yoğun ilgiye hayranım. İğne atsanız yere düşmez. Bu sefer de aynısı oldu. Biz başlangıç noktasına ulaştığımızda halkımız çoktan en stratejik noktalara konuşlanmıştı bile. Biz de orta refüjün bir kenarına yerleştik.

Çok beklemedik, başlama anonsu yapıldı, uyulması gereken kurallar açıklandı ve aşağıdaki heyulalar kendilerini taşıyan görevlilerin oynattıkları ipler aracılığıyla tepemizde yürümeye başladılar:

Bunlar ana gösterinin yapılacağı Cumhuriyet Meydanı'na doğru ilerlerken halkımız da arkalarına takılıp meydana doğru yola koyuldu:

Bu ve aşağıdaki iki fotoğraf dron aracılığı ile çekilmiş, ben de Antalya Devlet Tiyatrosu'nun Instagram hesabından aldım. Videoları görmek isterseniz linki tıklayınız.


Oldukça ilgi çekici bir gösteriymiş, meydana kadar yürüyüp oradan eve dönmeyi gözüm yemediği için kaçırdım. Ne yapalım protezlerim sağolsun 😊

Dostlar bu yıl leylak konusunda ilahlar benden yana oldu, Perşembe günü yaptığımız bir arkadaş ziyaretinden çıkışta apartman bahçesinde rastladım şu aşağıdaki eneze leylaklara. Her tür leylak için kalbimizde yer vardır diyerek önce kokladım, sonra okşadım ve ardından da fotoğrafladım. Bonus olarak yan tarafta da iğde ağacı vardı, bir dalı benimle birlikte eve geldi, şimdi çalışma masamda duruyor, arada bir koklayarak Yenimahalle'de geçen gençliğimi anıyorum. 

Sevgili takipcilerim, bugünlük bu kadar. Bitirirken tüm kadın arkadaşlarımın Anneler Günü'nü kutluyor, kendilerinin ve evlatlarının gelecek korkusu duymadan daha güzel günler görmesini diliyorum 💜




4 Mayıs 2026 Pazartesi

GÜZEL ŞEYLER, KÖTÜ HAVALAR

Cuma'dan bu yana Dolçe Vita yaşıyorum sevgili dostlar, başkası ne düşünür bilmem ama bence hak ettim bu üç günü. Devamının gelmesi dileğiyle sondan başlayayım:

Önceden belirlenen bir karar uyarınca iyi uyunmamış bir gecenin oldukça soğuk sabahında iki arkadaşım evden aldılar beni, İstikamet Doyran Göleti, planımız göl kıyısı kahvaltı ve göl çevresi yürüyüş. Plan şahane ama öyle bir rüzgar var ki uçuruyor. Anneannemin torunu olarak "Es kara bağrıma es" nidaları ve üstüste giydiğim 5 kat giysi, kafama geçirdiğim kapüşonla "O kahvaltı edilecek, o yürüyüş yapılacak" dedik, pilavdan dönenin kaşığı kırılsın 😂

Fekat manzara-i umumiye nasıl lâtif sevgili kârîlerim, bakmalara doyulmaz, göl gökyüzünü avcunun içine almış adeta:

 
 

Kurduk portatifleri şu görüntünün kıyısına, döşedik nevaleleri masaya, gelsin çay, gitsin kahve, varsın rüzgar tokatlasın yüzümüzü. Amma velakin işin sonunda hasta olmak da var, manzarayı yürüyüşe bıraktık kuytuya taşındık. 

Biz kahvaltıyı bitirene kadar güneş çıktı, rüzgar biraz hafifledi, haydi yürüyüşe dedik, indik gölet kenarıma, peşimize kara bir pisi takıldı yarı yolda, meğer iki yavrusu varmış, biri kara, biri tekir. Onları da mamaladık, devam ettik.

Turkuaz sulara pembe bulut (duman) ağacı pek yakışmış.

Gölet çevresi endemik bitkileri

Yeterince yürüdüğümüze karar verince dönüşe geçtik, daha fazla zorlamanın da anlamı yoktu zaten, cidden kış günü gibiydi Mayıs ayının 4'ünde. 

Günün sürprizi ise dönüşte beni bekliyormuş, bir arkadaşın Korkuteli'den getirdiği leylaklar, ne kadar sevindiğimi tahmin etmişsinizdir diye düşünüyorum:


Gelelim Cumartesi gününe, akşam Opera Sahnesi'nde "Anna Karenina" balesini izledik bugünkü ekibimle. Muhteşemdi, dakikalarca ayakta alkışlandı, sololardan birini başkemancı kuzenim yaptığı için de bir miktar gururlanmış olabilirim 💜




Fotoğrafları  Serdar Aydın'ın Instagram'ından aldım, daha fazlasını verdiğim linkten görebilirsiniz. Kendisine teşekkür ediyorum bu güzel görüntüler için. 

Cuma günü ise arkadaşlarımızın davetlisi olarak SuSesi Otel'de idik, her şey harikaydı ama ben şu çiçeklere bayıldım:

Günün bonusu ise oteldeki tıbbi kongre için düzenlenen Yeni Türkü Konseri oldu. Uzun süredir canlı konser bileti kovalıyordum, ayağıma geldi. Derya Köroğlu'nun performansı hala çok iyi, eh benimki de fena sayılmaz, konser süresince ayakta şarkılara iştirak ettim ve çok mutlu oldum. Böylece ölmeden önce yapılacaklar listesinden bir madde daha silinmiş oldu.

Daha güzel günler sizlerin olsun efendim, havalar da ısınsın artık bir zahmet ki şikayet edecek bir konumuz daha bulunsun 😂


30 Nisan 2026 Perşembe

BİRAZ DA SANAT

Protezlerimi dinlendirdim dostlar, tekrar yormaya başlayabilirim demek oluyor bu 😂 İlk icraatim "Şakir Paşa Ailesi-Fahrelnisa Zeid-Nejad Devrim Sergisi"ne gitmek oldu. Yine de kendilerine nazik davranmak adına yürümektense otobüse binmeyi tercih ettim. Şansıma oturacak yer vardı, yerleştim. Kabul günü saati olması nedeniyle otobüs ahalisini genellikle orta ve ileri yaş grubu kadınlar oluşturuyordu. Bir-iki durak sonra hayli yaşlı bir erkek yolcu bindi otobüse ama oturacak yer yok, yaşlıca bir kadın kalkıp yer verdi, adam teşekkür etti lakin oturmadı. Tutunma yerlerine abanıp ayakta durmakta inat etti, kadın da kalktığıyla kaldı, yerine başka biri oturdu. Az sonra yer boşaldı, kadının verdiği yere oturmayan yaşlı adam boşalan yere geçti. Kibarlık yapmış meğerse, neyse ben ineceğim durağa geldim, kendimi açık havaya attım. Yapmam gereken bir alışveriş vardı, onu halledip sergi mekanına girdim. Kimseler yoktu, güler yüzle karşılandım, gelgelelim asansör arızalıymış ve sergi 4. katta. Protezlerimden özür dileyerek tırmandım minare merdivenine benzeyen sarmal basamakları. Tırmandığıma değdi doğrusu. Arkadaşlar bir aile bu kadar mı yetenekli olur, anasından babasına, çocuğundan torununa tamamı ressam. "Allahım yareppim" dedim, "kabiliyetin hepiciğini neden aynı aileye veriyorsun, bir miktar da bize bağışlasan olmaz mıydı?". Söylene söylene, daha doğrusu imrene imrene gezdim.


Anneden başlayalım, bu karakalem deseni Sare İsmet Hanım çizmiş:

Bu da oğul Suat'ın çizdiği Sare İsmet Hanım portresi:

Gelelim Fahrelnisa'ya:


Otoportre
 

 Oliver Larken portresi


Yine bir Fahrelnisa

Sıra Fahrelnisa'nın ilk eşinden olan oğlu Nejad Devrim'de:


Ve afacan Aliye Berger:


Cevat Şakir deyip geçmeyin, ressamlığı da var, aşağıda otoportresi:


Hakkiye'nin kızı yiğen Füreya malum, seramikleri yapan ellerinin kalıbı çıkarılmış:

Ve gelelim toruna, Fahrelnisa Zeid'in Emir Zeid'den olma oğlu Prens Raad'ın kızı Nissa Raad, o da ressam dostlar, ben nerelere gideyim 😂

Sergideki resimlerin neredeyse tamamı aynı koleksiyonere ait, kıskançlıktan çatlayarak minare merdivenlerinden inip kendimi dışarı attım. En küçüklerinden bari bir taneciğini onca merdiven inip çıkmamın hatrına bana verselerdi 😂

Sanatsal ortamdan çıkınca eve dönmeye niyet ettim ama tramvay saatini kaçırmışım, bir arkadaşımı aradım buluşalım diye, o da evine davet etti. Yürümeye karar verdim önce, derken tam durağın yanından geçerken gideceğim yere götüren otobüs yanımda duruverdi. Hava çok sıcaktı ve çok terlemiştim, attım kendimi içeri. Atmaz olaydım, içerisi dışardan sıcaktı, üstelik kalabalıktı ve yine daha yaşlı bir erkeğe, daha az yaşlı bir kadın yer vermeyi teklif etti, yine oturmadı adam. Bunlar sözleşmişler galiba, kadınlar yer verirse oturulmayacak, o kaa!

İçerde sıcaktan bunalıp terden bayılma aşamasına geldiğimde yanında dikildiğim kadın söylenmeye başladı, "Yabancı ülkelerde 'Turkish people smell bad' diyorlar, gel de kokma, duş alıp çıktım leş gibiyim", vır vır vır. Allahtan gideceğim mesafe uzun değildi, çabucak geldim ineceğim durağa, kadının gevezeliğinden, otobüsün sıcağından ve terinden kurtuldum. Arkadaşımın evinin şahane manzarasına karşı konuşlanıp çayımı içtim. 

Sanatlı, terlemeli, manzaralı ve sohbetli bir günü böylece bitirmiş oldum. Daha güzelleri başka günlere olsun...


27 Nisan 2026 Pazartesi

GECİKMELİ BAHAR YAZISI

Bu kışın bitmeyen yağmurları yüzünden düzenli yürüyüş yapamadığım için tembelleşen protezlerim bu kez de geçtiğimiz haftanın yoğunluğuna isyanlarda. Bir haftadır hemen her gün dışarlardaydım ve hep yürüdüm. En uzun yürüyüşü de dün gerçekleştirince "İmdaat!" diye bağırmaya başladı benim dizler. İnsanoğlu bu, pardon protezoğlu bu, tembelliğe pek çabuk alışıyor, azıcık hareket ettirdin mi de şımarıp mızırdıyor. O nedenle bugünümü askıya aldım, kendilerini dinlendiriyorum. Üstelik neredeyse hiç uyumadım bu gece. Geçen hafta başlayıp, iyi geliyor diye sevindiğim Magnezyum Glisinat da su koyuverdi, "Bir haftadır uyuduğun yeter" diyor sanırım. 

Geçtiğimiz Pazar günü iki kişiyle başlayıp, Cuma akşamı hayli kalabalıklaşan eski yıllardaki öğrencilerimle buluşmalarımın arkası varmış meğerse. Çarşamba günü uzun zamandır görmediğim biriyle daha bol sohbetli bir buluşma gerçekleştirdik. Çok genç yaşta bıraktığım öğrencileri kocaman adamlar olarak görmek garip geliyor, sanki eski halleriyle çıkacaklarmış karşıma gibi. Bu seferki hem dersine girdiğim, hem mezuniyeti sonrası çalıştırdığımız koro için yardımımıza koşan, çok sevdiğim bir öğrencimdi. Kişisel gayretiyle geliştirdiği müzik yeteneğiyle Kültür Bakanlığı Halk Müziği Korosu'nda şef olarak çalışmış ve emekliye ayrılmış. Ah ah, ben daha kendimi genç sanayım, öğrencilerim bile emekli olmuş 😂 Eskilerden yenilerden konuştuk da konuştuk, idarecileri çekiştirdik, vefat eden öğretmenleri andık, okul sonrası ne yaptıklarını merak ettiğim öğrenciler hakkında bilgi alışverişi yaptık derken gayet keyifli bir zaman geçirdik, daha iyisi Şam'da, hayır efendim Malatya'da kayısı 😂

Dün havayı güneşli görünce Kocam Bey'in yürüyüşüne eşlik edesim geldi, epeydir uğramadığımız parka gitmeye karar verdik, eh mesafe hayli uzun ama bu sene baharın başını kaçırdık, bari sonunu yakalayalım dedik. Tam yola çıkmıştık ki arkamızdan gelen biz yaşlarda bir adam elindeki poşeti adeta gözümüze sokarak aramıza girdi. "İki kilo peynire bin lira verdim, haydi ben tek kişiyim bir ay yerim, 4-5 kişi olsam ne yapacaktım" diyerek pahalılıktan yakınmaya başladı. Fiyatlarla başlayan sohbet geleneksel "Memleket nere hemşerim?"e dönüşünce konuşmanın süresi de, şekli de değişti. Neredeyse akraba çıkacaklardı. Ben kaldırım kenarında gölgeye geçip Levent Yüksel'den söylemeye başladım içimden içimden: "Ben bir kara ağaç gölgesi buldum, cebimde ümitlerim". Sohbeti az daha uzatsalardı, "Siz devam edin, ben bir dolaşıp geleyim" diyecektim, neyse ki Kocam Bey bakışımdan anladı da, emmiyi müdavimi olduğu kahveye bırakıp devam ettik, arkamızdan bağırıyordu: "Arada uğra, ben hep bu kahvedeyim". 

Park yokluğumuzda düşündüğüm gibi baharın bir bölümünü yolcu etmiş. Mor salkımlar kurumuş, Kıbrıs akasyaları yağmurla solmuş, erguvanlar geçmiş. Çiçekli ağaç olarak yalancı orkidelerle fırça ağaçları kalmış sadece. Mercan ağaçlarından umutluydum, bulundukları yere gelince onların da yapraklandığını gördüm, kırmızı güzelim çiçeklerini kaçırmışız bu bahar. Neyse bahar bitmeden jakarandalarla manolyaları görmeyi umuyorum. Ama sarı papatyalarla ağaç mineleri öyle bir coşmuş ki onlara bakmak bile göze ziyafet: 

 Arkada görünen vinçler yıkılan müzenin perdeli arazisinden, içerde ne oluyor bir fikrim yok.

Ördekler yavrulamış da yavruları büyütmüş bile, halk ağzında ördek yavrusuna "Badık" deniyormuş, hiç duymamıştım. Parkta ayrıca kedi nüfusu da artmış Mart ve Nisan aylarından hareketle, adım başı kedi, her cinsten, her renkten, her şekilden. Buranın sahibi biziz der gibi de havalılar 😂

Parkta yürümek çok hoşuma gitti ama başta da yazdığım gibi uzun mesafe antrenmansız dizlerime pek iyi gelmedi. Kendimi Kır Kahvesi'ne, şu aşağıdaki koltuğa atıp biraz dinlenmesem halim haraptı:

Dün akşamı ve bugünü Prime Video'da "All Her Fault" dizisini izleyerek geçirdim, ben beğendim, belki siz de beğenirsiniz. Elimde de okumayı geciktirdiğim çok acaip bir kitap var: "Kefaret/Eliza Clark". Puntoları biraz daha büyük olsa çok hızlı ilerleyecek de mubarek 100 sayfa eksik basalım diye karınca duası yapmışlar, bizdeki de göz yani.

Kahve içmek için çay makinesini çalıştırmıştım, içeriden bir acaip sesler gelmeye başladı, önce ambulans sandım ama makineden geliyormuş. Kireci çözsem çay bulanık oluyor, çözmesem makine kendini tren sanıyor. Hayırlısı, gidip kahvemi içeyim bari. Kalın sağlıcakla...


21 Nisan 2026 Salı

BİRTAKIM KEYİFLİ ŞEYLER

2005'de emekli olup 20 yıldır uğramadığım okulum geçtiğimiz Cuma akşamı gerçekleşecek bir "Mezunlar Buluşması" yapmaya karar vermiş, katılmak isteyenlere de bir form doldurmaları ricasında bulunmuş idi. Diktim burnumu havaya kasıldım: "25 yıl çalıştığım okulun davetine form doldurarak mı katılacağım, çarparım haa!" dedim, "Çarparım haa!"yı içimden dedim, diğer kısmı dışımdan 😂Bunu duyan halen görüştüğüm bir eski öğrencim, "Siz merak etmeyin hocam, ben ayarlıyorum o işi" dedi, lakin ben hâlâ ikna olmamış, naz niyaz peşindeydim ki sözkonusu Cuma günü geldi çattı. Hava berbat mı berbat, sabah başlayan yağmur akşama doğru coştu. Zaten gönülsüzüm, "Gitmeyelim" diye bildirimde bulundum Kocam Bey'e, çünkü efenim kendisi de aynı okuldan, aynı zamanda emekli olmuş bir zat-ı muhterem. Az evvel bahsettiğim öğrencimi arayıp, hava durumunu bahane ederek gelmeyeceğimizi söyledim. Israr edince "Bakarız" dedim, derken telefon çaldı, "Sizi almaya geliyoruz hocam" dedi. Az sonra arabayla kapıdaydılar, öğretmenlik fena bir şey değilmiş arkadaşlar (benim zamanımda diye şerh koyayım şuraya), kesin bilgi 😃

Balkabağından kupaya dönüşmüş arabayla baloya giden Sindirella misali vasıl olduk Ticaret Lisesi'ne, ismi de değişmiş, aklımda tutamadım yeni ismi vallah. İsim değişmiş de mekan eski hamam, eski tas. 20 yılda biraz badana, biraz boyayla az cilalanmış, onun dışında bakıma, yenilenmeye ihtiyacım var diye bağırıp durur. Mevcut idare ve görevli öğretmenlerce kapıda karşılandık, tek bir tanıdık çıktı, emekli olduğum yıl başlayan bir öğretmen, aynı zamanda eski bir öğrencimin eşi. Bahçede planlanan buluşma yağmur nedeniyle spor salonuna alınmış. Salon bir miktar süslenmiş, kokteyl masaları konmuş, sandalyeler sıralanmış. Kalabalığa karışmadan biraz nostalji yapalım dedik ve okulu teftişe çıktık. İnsan bir tuhaf oluyormuş arkadaşlar, eskimiş basamaklardan çıkarken "Vay canına" dedim, "şu basamakları 25 yılda kimbilir kaç kez inip çıktım". İdare bölümünün üstüne sonradan ekleme, duvarları, tavanı güherçileli, lekeli koltuklu öğretmenler odamız makyajlanmış. "Gaz odası" dediğimiz sigara bölümü eklenerek genişletilmiş, dolaplar içeriye alınmış, koltuklar ve masalar yenilenmiş. Daha temiz, ferah ve düzgün görünümlü olmuş. Üzerinde hem simit ısıtılan, hem ayakkabı kurutulan odun sobasının yerini de klima almış 😂



Koridorların dili olsa da anlatsa

Yeterince teftiş ettiğimize karar verince buluşmanın olduğu salona geçtik, geçer geçmez de muhasaraya alındım. Koca koca adamlar, kadınlar "Hocam" diyerek kuşattılar etrafımı. İşin en güzel yanı katılanların büyük çoğunluğunun öğretmenliğimin ilk yıllarında derslerine girdiğim öğrencilerim olmasıydı. Bazılarını tanıdım, bazılarını çıkaramadım. Kimini adı ve soyadıyla hatırladım. Kiminin tipini çıkardım ismini hatırlayamadım ama o kadar çok insana sarıldım, o kadar çok öptüm öpüldüm ki onca ilgiden şaşkına döndüm. Sınıfların en yaramazlarını anında gözüme kestirdim ve yanıma çağırıp "Zamanında bana çok çektirdiniz, şimdi siz benimle fotoğraf çektirin" dedim. Sanırım öğretmen olduğum için çok mutlu olduğum ender zamanlardan biriydi, aldım kalbime koydum her anını, şahane bir hatıra oldu yıllar yıllar sonra. Saat geceyarısına gelmeden de aynı kupa arabasıyla evin kapısına bırakılıp Külkedisi halime geri döndüm 😂

Cumartesi günü birkaç arkadaşla sözleşmiştik, buluştuğumuz mekanı beğenmeyince bir arkadaşın önerdiği yere gitmeye karar verdik, bir apartmanın altında, bahçe içinde, küçük bir butik cafe. Bilin bakalım bahçesinde ne vardı?

 
Hayat iki gündür kıyak geçiyor bana, maşallah diyeyim. Bu şehirde binbir çeşit çiçek açarken leylak leyleğin yuvadan attığı yavru misalı dışlanmış, olmuyor. O yüzden şu cılız haline bile mutluluktan zıplayacaktım dizlerimdeki protezler izin verse. Zıplamadım ama altında poz vermeyi ihmal etmedim. Siz yine de daha besililerine denk gelirseniz bana fotoğraf atmayı unutmayınız, şimdiden teşekkürler.

Hasılı dostlar uzun zamandır ilk kez keyifli bir hafta sonu geçirdim, darısı diğer günlere olsun diyerek ayrılıyorum huzurdan, kalın sağlıcakla...


13 Nisan 2026 Pazartesi

ANILAR, ANILAR

Sabah yataktan babamı düşünerek kalktım. Özledim galiba komik, sevecen, yardımsever, saflık derecesinde iyi niyetli, sinirlenince gözünden ateşler çıkaran, bir şeyi beğenmedi mi  "Det!" diye eliyle itekleme hareketi yapan babamı. Şimdi kardeşimle birbirimizi "Det"leyerek anıyoruz bazen onu 😊

Mucizevi bir şekilde geçmişteki bir zamana dönme imkanım olsa ilk tercihim olacak Cengiz Sokak'taki evde hayalliyorum bazen onu. Bir yaz akşamı bana cangıl gibi gelen küçücük bahçede akşam yemeği yemişiz. Babam oturduğu ahşap koltukta sigarasını tüttürüyor, annem de penceresine elleriyle ördüğü ağ ipinden perdeleri astığı mutfakta bulaşık yıkıyor. Mutfak dediysem, 2 yıldır birlikte oturduğumuz anneannemin evinden can havliyle çıkıp 😂 nohut oda, bakla sofa bir eve kiracı olmuşuz. O evin 2,5 metrelik giriş koridorunun sol yanına yerleştirilmiş bir mozaik tezgah, küçük bir eviye ve bir gaz ocağı. Hani şu parlak sarı pirinçten, fışşıdı fışşıdı pompalanıp yakılan, delikleri tıkanınca da artık antika olmuş, şekli unutulmuş ona has iğnesi ile açılanlardan. Ha bir de teldolap var, hem kiler, hem buzdolabı vazifesi gören. Gerçek buzdolabı bir yıl sonra, Babil Kulesi'ne taşınınca alınacak, tüpgaz ocağı da. Annem mavi renkli, desenli, jarse kumaştan bir perdeyle işi olmadığı zamanlarda tezgahı koridordan ayırıyor. Ama o an perde kenara çekilmiş, annem bulaşıklarla meşgul, ben içeri dışarı girip çıkıyor kendime oyunlar uyduruyorum, mutfak-koridorda yanan ışık bahçenin karanlığını aydınlatıyor. 

Bahçe kapısına geldiğim an irkiliyorum. Bahçede pırıl pırıl yanan, küçük karelere bölünmüş biri var, uzaylı sanırım. Ödüm patlıyor. Çığlığı basmamla uzaylının hareketlenip ışıltılı karelerin üzerinden dökülmesi bir oluyor, neredeyse bayılacağım, uzaylı beni tutuyor. 7 yaşındaki bir salak olarak uzaylının babam, üzerindeki parlak gölgelerin de annemin ağ ipinden perdesinin kare şeklindeki yansımaları olduğunu idrak etmem biraz zaman alıyor. Ağlamam durunca hep birlikte şapşallığıma gülüyoruz.

Babam aslında sağlık memuru, daha iyi şartlar sağlanınca çalıştığı sağlık kurumundan başka bir devlet kurumuna, Devlet Malzeme Ofisi'ne geçiyor, ikisi de devlet kurumu ama Emekli Sandığı'ndan o zamanki adıyla SSK'ya geçiş yapıyor. Hâlâ mümkün mü bilmiyorum ama o zamanlar SSK'ya bağlı memurlar dışarıda iş yeri açabiliyorlardı. Hâl böyle olunca kendi gibi sağlık memuru olan iki arkadaşı babamın aklını çeliyor, zorla ikna edip bir sağlık kabini açmaya karar veriyorlar. Babam koşul olarak sadece tansiyon ve enjeksiyon işleriyle uğraşacağını, pansuman, sünnet işlerine bakmayacağını söylüyor, kabul ediyorlar, zaten o yönde bir tecrübesi yok, sünnetçi olarak anılmaktan da hiç hoşlanmıyor. Aralarında işbölümü yapılıyor, küçük bir daire tutulup kabin açılıyor, kapısına da bir tabela asılıyor. İşyeri babamın adına açıldığı için de tabelada babamın adının üstünde "Fenni Sünnetçi ve Sağlık Memuru" yazıyor. Başka çare yok ama babam bu işten asla hoşlanmıyor. Sağlık kabini iki ay kadar çalışıyor ve sonra babam su koyuyor, kabin kapanıyor, eşyalar pay ediliyor. Bizim küçük eve beyaz formikadan bir sehpa takımı ve sağlık kabininin tabelası geliyor. Annem sehpaları içinde sadece bir Isparta halısı olan, kendince misafir odası olarak adlandırdığı büyük odaya yerleştiriyor, babamsa tabelayı en görünmeyecek yere zulalıyor. 

Bir gün okuldan eve geliyorum annem yok, bahçede oyalanırken annem görünüyor, pazara gitmiş. Arkasında bir tornetçi, tornetin içinde  4 adet, kolçakları siyah ahşaptan, kırmızı kumaş kaplı koltuk var. 60'ların en gözde modelini annem ikinci elden kapmış 😂 Koltukları yüzünde kocaman bir gülümsemeyle indirirken "Etekleri zil çalmak" deyimi adeta hayata geçiyor. Annemle babam evlenirken pek eşyaları yokmuş. Ne masa, ne sandalye, iki somya, bir yatak, mecburi hizmete gidiyorlar Meriç'e. Zorunlu olarak yemekler yerde yeniyor, ben büyüyüp ayaklanınca işler zorlaşıyor, çünkü gelip gelip tencerelerin, tabakları içine oturuyorum. Annem babaannemden iki sandalye istiyor, babaannem vermiyor, "Kötü komşu insanı hacet sahibi eder, kendiniz alın" diyor. Anneme ölene kadar unutmayacağı bir kötü anı bırakıyor. Sonra bir şekilde babamın üstünde uzaylı rolüne büründüğü, açılır kapanır 4 ahşap koltuğu alıyorlar, bir nevi bahçe mobilyası esasen. Annemin aklında hep gerçek koltuklar. Sonunda ikinci el de olsa muradına eriyor. Koltukları bir güzel siliyor, büyük odaya yerleştirip, sağlık kabini sehpalarını da yanlarına diziyor. Yıllar içinde annemin bir sürü koltuk takımı oluyor ama sanmam ki hiçbiri o elden düşme kırmızı koltukların yaşattığı mutluluğu yaşatsın. 

Tüm bu maceralar yaşandıktan bir yıl sonra Babil Kulesi'ndeki kiralık evimize taşınıyoruz. Sağlık kabininin tabelası kömürlükte tozlanmaya bırakılıyor. Afacan ötesi bir komşumuz var, Hava Kuvvetleri Bandosu'nun şefi Tarık Abi. Ne sebeple bilmiyorum, babamla kömürlüğe indikleri bir gün tabelayı görüyor, babamın hoşuna gitmeyeceğini bildiği için bir plan kuruyor. Tabela bir gün kömürlükten çıkıyor ve babamın eve döneceği saatte tüm caddeden görünecek şekilde yatak odasının penceresine yerleşiyor. Babam iş dönüşü bizi görme umuduyla kafayı kaldırınca tabelayı görüyor. Kimin başının altından çıktığını çok iyi bildiği için soluğu Tarık Abi'lerde alıyor. Kahkahalar havada uçuyor ve aylar, hatta yıllar süren bir espri konusu oluyor fenni sünnetçi tabelası.

Ne şekilde yok edildiğini hatırlamadığım bu tabela sabah sabah babamı düşünmemin ardından nereden çıktı da geldi hafızamın derinliklerinden bilmiyorum ama yüzümde kocaman bir gülümseme oluşturduğu kesin. Bugünün blog konusuna dahil olan herkesin ruhu şad olsun diyeyim ve tam da o yıllardan bir aile resmi ekleyerek yazıyı bitireyim. Buraya kadar gelebildiyseniz sabrınız için teşekkürler 😊