.

.
.

19 Haziran 2017 Pazartesi

CEVRİYE'DEN HABERLER

Cevriye halen aramızda arkadaşlar, bir karabulut gibi çöktü dizime, "iyiyim ben burada, gitmem, boşuna uğraşma" diyor. Lakin bende kuru gürültüye pabuç bırakacak göz yok. Göze göz dişe diş savaşmaktayım kendisiyle. 

Geçen hafta sürüye sürüye doktora götürdüm kendisini. Gitmemek için çok nazlandı, çok mücadele etti. "Uygun kıyafetim yok" dedi, bir an ben de panikledim, ne de olsa burası geçici mekan, tüm gardrobu taşıyıp getirecek halim yok, bavuldakilerin hepsi pantolon, kapri. Sonra askıda geçen yıldan kalma bir kot etek buldum, ince, bol bir şey, götürmemişim. 6 yıl önceki 3D projemin "diyet" ayağını başarıyla sonlandırdığım sırada almıştım. Normal şartlarda dar gelmesi gerekirdi ama Allahtan bozuk pileli bir model, bel kapandıktan sonrası sorun yaratmıyor. "Yaşasın, yaşasın" diyerek çıkardım, Cevriye biraz bozuldu: "Ne o öyle, demode bir şey, hem hiç yakışmaz bana, giymem" dedi. "Kes sesini" dedim, bir tane de çarpacaktım ama zararı kendime olacağı için caydım. Giydik eteği, gittik doktora. Fizik tedaviye karar verildi, şimdilik 15 gün, belki devamı gelir. Bugün 5. ciye götürdüm Cevriye'yi, hep aynı etekle. O olmasa ne yapardım bilmiyorum, pantolon çıkar, önlük giy, uğraş dur. 

Fizik tedaviyle arasında fena halde bir elektriklenme mevcut, belki sonuçta aşağıdaki makineden evlenme teklifi bile alabilir Cevriye. 


Hatta bir ara ikisini Esra Erol'un programına yollasam, böylece Cevriye'yi de başımdan savmış olurum diye düşündüm ama makine demirbaşmış, görevliler dışarı çıkmasına izin vermediler 😀Cevriye'yi elektrotlarla bu makineye bağlıyorlar, içi kıpır kıpır oluyor, bir heyecan, bir karıncalanma 😀 Beni düşünen yok tabii, ben gariban Cevriye'nin yerleştiği bacağın kaslarını kasmakla uğraşıyorum o sırada, neymiş kaslar kuvvetlenecekmiş. 40 dakikalık seans boyunca Cevriye ve makine birbirlerinden elektrik almakla meşgulken ben de kitabımı okuyorum. Vaziyetin en verimli yönü bu, dizimi karıncaların istilasına bırakıp birbiri ardına çeviriyorum sayfaları. Arasıra da pencereden şu şahane manzaraya bakıp mutlu oluyorum:


"Dünyanın bütün minibüslerini diyorum
Bütün minibüslerini getirin buraya
Dolmuşlarını, otobüslerini getirin,
Taksilerini getirin, getirin buraya
Son bir kez bakacağım onlara
Getirin, getirin... Ve sonra Cevriye'yi onlara vereceğim"

Nihoho, yaşasın kötülük 👿 Bu arada Ceyhun Atıf Kansu'nun o güzelim şiirini metamorfoza uğrattığım için ruhundan özür diliyorum ama sanırım aşırı elektrik akımı beyni de etkiliyor 😀

Bugün beşinci seansı takdim ettik Cevriye'ye, taşıt sesleri, hoparlörden yayılan güzel müzik, egzersiz odasındaki engelli küçük çocuğun çığlıkları, hastaların sohbetleri, hemşirelerin gülüşleri arasında. Henüz gitmeye niyetli görünmüyor ama umudum var, savacağım kendisini. Yalnız feci bunaldım, evde ayağımı uzatıp oturmak dışında hiçbir etkinliğim yok. Ruhum isyanlarda ama Cevriye dominant bir karakter, iplediği yok beni. Keyfi yerinde. En büyük faaliyetim taksiye binmek, taksiden inmek. Ara sıra da kızkardeş ya da bir arkadaşla seans sonrası Tıp Merkezi'nin hemen altındaki pastanede buluşuyoruz. Allahtan orası var, beni yormadan sosyalleşmemi sağlıyor. Sonra eve gelip en sevdiğim kanepeye atıyorum kendimi. Kanepe dediğin de adeta adam yiyen bir bitki. Bir kere oturdun mu kalkmak için vinç gerekiyor. Gömülüp kalıyorsun içine, zaten diz Cevriye'nin kontrolünde, kazara kapı çalsa minderlerle güreşerek kalkıyorum yerimden. Yokluğuma dayanamıyor, ben kalkar kalkmaz kendilerini yerlere atıyorlar. Seviyorlar beni ne yapsınlar, ben de onları seviyorum. Cevriye de seviyor ama o sevmesin "arkadaşım ol yeter, böylesi daha güzel" diyeceğim ama arkadaşlığını ile istemiyorum. Kişt kişt, hade ikile...

12 Haziran 2017 Pazartesi

CEVRİYE

11 gün sonra merhaba! Nerelerdeydin diye sorarsanız misafirim vardı: Cevriye. Hafta sonu geldi, hala burada. Açıkcası gelişine pek memnun olmadım, kulağı duymasın ya da duysun bir daha gelmesin, gelirse de bu kadar uzatmasın. Misafirliğin de bir adabı var, utanmasa üstümüze kaydolacak, öyle benimsedi. Hayatıma haciz koydu alenî, evden dışarı çıkamadığım gibi sürekli onun bakımıyla uğraşıyorum. Tek bir an kendi halime bırakmıyor, sürekli dizimin dibinde, uykuda bile rahat yok, gelip gelip dürtüyor. Arsız resmen. Sevimsiz de üstelik. Bu kadar dedikodusunu yaptığım için beni ayıplamadınız umarım, kim olduğunu merak ediyorsanız aşağıda kendisi. Kadının dizinde çakan sarı şimşekler, yani diz ağrım, yani Cevriye.


Bu misafirlik fazla uzadı, sabır da bir yere kadar, yarın tutup elinden doktora götüreceğim Cevriye'yi, ne hali varsa görsün. 

Cevriye bize ilk geldiği sıralarda, gitmemek için direnmesine rağmen bazı etkinliklere sürüklemiştim onu zorla, hoş sonra intikamını korkunç bir şekilde aldı ya, orası da ayrı mevzu. Antalya'daki Tiyatro Festivali'ni erken ayrıldığım için kaçırmıştım, Ankara'da Ethos Tiyatro Festivali'ne denk gelince "haydi" dedim, "bir iki oyun izleyeyim". Bir hafta önceden aldığım biletlerin seyir zamanı geldiğinde Cevriye bize hafiften yerleşmeye başlamıştı. Özgür Tiyatro'nun sahnelediği iki kişilik oyun "Gece O Kadar Kirliydi ki İkisi de Kayboldular"ı izlemeye gönülsüz de olsa götürdüm Cevriyanımı. Mızıkladı ama çok ses etmedi, zaten oyun da çok matah değildi. Lakin intikamını ertesi gün feci aldı, o direndi, ben direndim. Tüm itirazlarına rağmen Ankara Deneme Sahnesi'nin sunduğu, köy seyirlik oyunlarından derlenmiş "Düğün Evi, Oyun Evi"ne sürükledim, yine iyi insanım, taksiyle götürüp getirdim. İlginç bir oyundu, Deneme Sahnesi'nin kurucularından Nurhan Karadağ'ın derleyip sahneye uyarladığı seyirlik oyunları kalabalık bir ekip sundu, naif ve eğlenceli bir gösteriydi, sevdim ben. Aşağıdaki fotoğraflarda ekip oyun sonrası seyirci ile sohbette:



Ben sevdim sevmesine de Cevriye sevmedi, aksine sinir oldu ve eve gelir gelmez olay çıkardı. Canıma okudu, sabaha kadar uyutmadı, vır vır söylendi, dır dır dırlandı, ilaç istedi, merhem istedi, buz istedi, şefkat istedi, Atalet'le görüşmek istedi. Tüm dediklerini yaptım ama nafile. O gün bu gün hanım sultan gibi ayağımı uzattım oturuyor, Cevriye ile ilgileniyorum ama yine de memnun edemedim. Umarım yarın doktor gönlünü eder. 

Cevriyemle birlikte ev hapsindeyken epey kitap okuduk, Candy Crush Saga, Soda ve Jelly'de epey level atladık, diz ağrısı soslu dizi izledik, düşündük, taşındık ve kaşındık. Kafayı davulcuya taktık. Daha Ramazan gelmeden posta kutusunda el ilanını bulduğumuz mahallenin kadrolu Niğde'li davulcusunu bir kaşık suda boğmak istediğimize karar verdik. Esasen Cevriye'yi yollasam intikamını alır ama o beni sevdi kimselere gitmiyor. Adam daha Ramazan gelmeden zili çalıp bahşiş istiyor, yetmiyor Ramazan sonu tekrar geliyor, yetmiyor Bayram'da bir daha geliyor, yetmiyor başka mahallelerin davulcuları da geliyor. Tamam her şeye rağmen gelenektir deyip vereceğim eline üç-beş kuruş ama adam işini doğru dürüst yapmıyor ki, aleni para tuzağı. Cevriye'nin dürtüklemelerinden baygın düşüp tam biraz sızarken "dom dom dom" sesiyle sıçrayıp tekrar Cevriye'nin tacizlerine muhatap oluyorum. Çaldiğı da davul olsa, hayatımda bu kadar kötü davul sesi duymadım, arkadaş bir kamyonetin arkasında elinde tokmak rastgele vurup geçiyor. Ne o davul çaldı, insanları sahura kaldırdı, dostlar alışverişte görsün. Çocuğun eline versen tokmağı daha ritmli çalar. Antalya'da bir davulcumuz vardı, adeta virtüöz. Hem namesiyle çalar, hem de çeşit çeşit mani söylerdi. Ramazan davulcusu dediğin öyle olur, bunlar ne, motorize tokmaklı bahşiş ekibi. Yok size bahşiş mahşiş. 

Bir de pazarlama insanları türedi bu ara. Geçen kapı çaldı, komşu kadın sanıp açtım kapıyı, bir baktım sırtında çanta, geveze bir pazarlama kişisi. "Merhabaaa, parfüm tanıtıyoruz da, size de bırakalım bir numune dedik". "İstemem sağolun, benim alerjim var, her kokuyu kullanamıyorum". "Ama elimde son kutu kaldı, onu da size vereyim de ben de eve gideyim lütfeeen". Daha ben cevap veremeden elime içinde bir parfüm, bir de deodorant bulunan ne idüğü belirsiz marka kutuyu tutuşturdu. Sonra antrenin zeminindeki seramiklere bakıp, "Burası iş yeri mi?" diye sordu. "Neden ki?" "Yerde halı yok da" "Siz antrenize halı mı seriyorsunuz?" "Ay hahaha, o da doğru ya, siz evin hanımı mısınız?" "Evet" "Aaa çok şaşırdım" "Neden?" "Hiç göstermiyorsunuz da" "Ne göstermiyorum?" "Yani evin hanımı gibi durmuyorsunuz, çok genç duruyorsunuz" İçimden "çüş", dışımdan "Ayy evet 18 yaşımı dün bitirdim ama kimselere söylemeyin". Ya sabır ya sabır. "Şimdi şöyle yapıyoruz, kutularımızda hediyemiz var, bir adet Iphone, bir adet tablet, yanımızda açıyorsunuz kutuyu, eğer hediye çıkarsa hemen takdim ediyoruz". İş değişti birdenbire. "Eee?" "Eğer hediye çıkarsa siz de yoksul çocuklar için bize 100 lira bağış yapıyorsunuz". Hımm anlaşıldı, sahtekarlığın kokulusu. "Yok canım, ben açmayım zaten ayın sonu, kazara çıkar mıkar da 100 liram yok veremem sonra". "Ay ama belki çıkmaz, siz yine de açın". Kardeşim istemem dediğim halde elime zorla tutuşturdun, şimdi de aç hediye çıksın 100 lira ver diyorsun, tamam evin hanımı gibi değil 15 yaşında terütaze gibi duruyorum ama alnımdaki salak yazısı da o kadar okunur olmasa gerek. "Hadi canım hadi, al parfümünü başka birine anlat derdini, ben istemiyorum". Kahramanımızın suratı aniden düşer, yaptığı iltifatlara pişman üst katta bir enayi bulabilmek amacıyla merdivenlere yönelir. Perde!
Esasen diş macunu pazarlamacısını da anlatırdım ama hem yazı uzadı, hem de Cevriye buz istiyor, burada keseyim. Umarım Cevriye'yi kısa sürede sepetler, bir dahaki yazıda veda öyküsünü anlatırım. Hepinize Cevriyesiz günler dilerim...

1 Haziran 2017 Perşembe

MAYIS OKUMALARI

Mayıs ayı Ankara'da olmama ve o etkinlikten bu etkinliğe koşturmama rağmen okuma açısından verimli geçti. Çoğu hacimli 11 kitapla ayı kapatmış buluyorum, şimdi gelelim neler okuduğuma:


-Aslı E. Perker'in "Vakit Hazan"ına Antalya'da başlamış ve yarısı okunmuş olarak Ankara'ya taşımıştım. Benim için eziyetli bir okuma süreci oldu. Sevmedim, ne kitabı, ne kahramanını. Yanımda taşıma zahmetine katlandığım için bitirdim, yoksa elimden bırakıvermem an meselesiydi. Sanırım bundan sonra Aslı Perker okumayacağım. 


-Eflatun kapağıyla altında poz verdiği leylaklara pek yakışan "Yengeler Cumhuriyeti" bir derleme. Mustafa Çiftçi ve Tanıl Bora'nın birlikte kotardıkları, içinde bazı yazarların, akademisyenlerin ve kardeşimin de yengelik kavramı üstüne yazılarıyla yer aldıkları bir kitap. Bazen hüzünlü, bazen eğlenceli, genelde hoş bir derleme olmuş.


-"Anı okumayı sevengiller" grubuna dahil olduğumdan, ömrünün son yıllarını Antalya'da geçirdiği için kendisini de şahsen tanıdığım Ali H. Neyzi'nin "Meyzi ile Neyzi" isimli, anne-babasını anlattığı kitabını çok sevdim. Birbirlerine "Meyzi" ve "Neyzi" kısaltılmış adlarıyla hitap eden, hemen tüm yaşamlarını Kızıltoprak'taki köşklerinde, birbirlerine duydukları sevgi ve saygı hiç eksilmeden geçiren bu çiftin yaşam öyküsü aynı zamanda Osmanlı'nın son, Cumhuriyet'in ilk yıllarına da ışık tutmakta. Anı sevenlere tavsiye ederim. 


-Barış Bıçakçı "Sinek Isırıklarının Müellifi" isimli romanında şöyle der: "Zaten bu dunyada çoğunluğu, herkesin kendine hayran olduğunu düşünenler ile kimsenin kendisini sevmediğini düşünenler oluşturur. Geri kalanlar ise Vüs'at O. Bener okurudur." Ben o geri kalanlardan biriyim. O yüzden kitapçıda görür görmez aldım Vüs'at O. Bener'in karısına yazdığı mektuplardan oluşan "Canım Tavşancığım"ı. Serde anı, mektup, biyografi okumayı sevme halleri de olunca okumasam aklım kalırdı. Lakin biraz özel hayata fazlasıyla girmiş, insanların evinin camından içeriyi gözlüyormuş gibi hissetmedim desem yalan olmaz. Gelgelelim pencereyi onlar açmış izleyelim diye, suç bizde değil. Sonuç olarak Vüs'at Bener'in özel mektuplarındansa kitaplarını okumayı yeğlerim diyeyim, siz anlayın. 


-Ne kapağını sevmiştim, ne ismini, ne de ortalıklarda fazla dolaşan bir kitap oluşunu, itiraf edeyim. Lakin okuma zevklerine güvendiğim bazı arkadaşlardan güzel olduğu yolunda duyumlar alınca-ve de kitaba para vermeyip ödünç alınca-haydi okuyayım dedim. İlk okuyuşumdu Başar Başarır'ı, fazla bir kaybım olmamış. "Sibop" eğlenceli bir anlatıma sahip, kolay okunan bir kitap ama beni sarmadı. İçeriğindeki bol argo ve küfür kullanımı belki de insanlara bu kadar sevdiren. Bu durumda arka kapakta yazdığı gibi "Türkçenin tadına vara vara okumak" nasıl gerçekleşecek meçhul. Her neyse, benim tarzım değildi, okuyanı bol, yolu açık olsun...


-Dedem demiryolcu idi, babamsa çocukluğu ve ilk gençliği istasyon lojmanlarında geçmiş bir tren sevdalısı, hatta çocukluğunda bir iddia üstüne raylara yatıp üstünden tren geçirmişliği bile vardır. "Korkunç bir sesti, hâlâ kulaklarımdadır" diye anlatır, sonrasında babasından yediği esaslı dayağı eklemeyi ihmal etmeyerek.  Haliyle bu durum bir nevi genetik miras gibi bize aktarıldı. Trenler, gar ve istasyon binaları, lojmanları, lokomotifler, vagonlar, raylar, drezinler, trenlere ait her şey ve tren yolculukları en sevdiklerim arasına girdi. Daha önce benzer derlemeler okumama rağmen Murathan Mungan'ın seçtiği öykülerden oluşan "Tren Geçti"yi de hevesle alıp okudum, hatta bazıları önceden okunduğu için çift baskı oldu ama hiç gocunmadım. Demiryollarını sevenler için keyifli bir kitap, insanı eski kara trenlerin o naif dünyasına götürüyor. 


-Oldukça ağır geçip beni 4-5 gün yatağa mahkum eden bir yaz gribinin ortasında kardeşim getirip elime tutuşturdu bu kitabı. Bana gribi falan unutturan son zamanların en güzel okumasını böylece gerçekleştirmiş oldum. Adını ilk kez duyduğum Eyüp Aygün Tayşir'in ilk kitabı imiş, umarım son olmaz, zira ilk kitap bu kadar güzel olunca diğer yazacaklarını merak ve sabırsızlıkla bekleyeceğim. Bir ailenin ve değiştirdikleri 4 ayrı evin öyküsü "4 Hane 1 Teslim". Hayli hacimli kitabı okumalara doyamadım. Her bir kahraman öyle güzel anlatılmış ki kanlı-canlı gözümün önüne geldiler adeta. Yazarın yeni kitaplarını hevesle bekliyor ve kitaplar konusunda fikrime güvenenlere mutlaka okuyun diyorum. 


-Sayfa sayısıyla ters orantılı bir hüzün içeren şiirsel anlatılar toplamı "Telef". Kitabı bitirip kapattığınızda göğsünüzün orta yerine yerleşen taşı uzun süre atamıyorsunuz. Kapaktaki pabuçların öyküsü de var kitapta, gidip dönmeyenlerin acısı da. Elinizi yüreğinize bastırın ve okuyun derim...


-"Zamanın İzinde" bir butik kitap. Özel ciltli, beyaz kağıda basılmış, her bir baskısı numaralandırılmış ve içinde hangi sayının size düştüğüne dair bir özel belge olan, Ayrıntı Yayınları'nın 1000. kitabı. Enis Rıza'nın seçtiği ilginç fotoğraflar ve Ercan Kesal'ın masalsı anlatımı ile gerçekten zamanın izini sürüyor. Yaklaşık 100 yıllık bir tarihten izler sunuyor. Kalınlığı fotoğrafların çokluğundan kaynaklanıyor, bir gün içinde okuyup bitirdim ben, tek sıkıntım bazı fotoğrafların olaylarla birebir çakışmaması oldu. Onun dışında yakın tarihe ışık tutan bir çeşit belge gibi, çocuklarınıza kalacak bir koleksiyon kitabı, bir yazılı miras...


-Ayın son iki kitabı birbiriyle bağlantılı olarak okuduğum, iki farklı zamanda, iki farklı yazar tarafından yazılmış, Ankara, İstanbul, Erzurum, Konya ve Bursa'yı anlatan "Beş Şehir" kitapları oldu. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın kaleminden yaşadığı yılların şehirlerini okuduktan sonra Alberto Manguel'in kaleminden günümüzün şehirlerine geçtim. Tanpınar'ınki uzak ve erişilmez, Manguel'inki biraz yüzeysel geldi ama yine de ilginç bir okuma deneyimi oldu benim için. Şehir tarihçelerini sevenler için ideal. (Dergah Yayınları'nın puntolarının beni çok zorladığını belirtmeden geçemeyeceğim.)

Yeni aylara ve yeni kitaplara sağlık ve huzurla ulaşmak dileğiyle...

29 Mayıs 2017 Pazartesi

SERGİLERDEN (BEDRİ RAHMİ)

Ankara'ya yazı (ne yazı yahu, bahar bile gelemedi neredeyse) getiremedik hala ama etkinliklere tam gaz devam ediyoruz. Hafta sonu Cermodern'deki "Bedri Rahmi" sergisine gittik, pek de iyi ettik. Sizi de unutmadık tabii ki sevgili takipçilerim, fotoğrafa boğulmaya hazır mısınız? Sergide Bedri Rahmi'nin resimlerinin yanı sıra bazı özel eşyaları da sergileniyor:


Bedri Rahmi'nin "Karadutu, çatalkarası, çingenesi" Mari Gerekmezyan'ın yonttuğu büstü


Çini tabaklar


Sanatçının kullandığı fırça ve paletler


Mavi Yolculuk anıları


"Yalnızlığın kadarsın/Yalnızlığın mis kokmalı"


Acaba hangisini düşünüyorken ısıtıyordu o çakıl taşını, Mari'yi mi? Eren'i mi?


Baskılı mektup zarfları, biri benim olsaydı keşke...





Ev cini imiş bu :)







 Yansı-Yorum




Yeni sergilere...

23 Mayıs 2017 Salı

BURALARDA YOKKEN

Efendiiim, uzun zamandır boş kalmış bu arsa, hemen üstüne bir inşaat, en azından bir gecekondu yapmak farz oldu o zaman 😀 Bu kadar niye ara verdin derseniz, önce tembellik, sonra ne yazacağını bilememe hali, can sıkıntısı ve son olarak da beni 5 gün ciddi ciddi yatağa fırlatan grip. Gribin kışlık olanına bulaşmadan bu yılı geçirdik diyordum ki hınzır yazlık kostümlerini giymiş Ankara'da beni bekliyormuş. Hoş Ankara'da ilkbahardan sonra kış geldiği için hastalanmamak mümkün değil zaten, neredeyse on gündür hafif tempolu bir kış mevsimi yaşamaktayız. Kiminle konuşsam hasta, kime rastlasam ya burnunu çekiyor, ya öksürüyor. Ben sanırım yol verdim arkadaşa, ufak tefek eşyasını bıraktı giderken ama onları da kısa zamanda postalarım sanırım arkasından 😊

En son Sille'yi ve çektiğimiz çilleyi anlatmışım, gelelim ardından neler yaptığıma. Doğal olarak 20.000 adıma yakın yürümenin getirisi diz ağrısı olunca Sille sonrası iki günü evde dinlenmeye ayırdım. Elimde sürünen 2 kitabı bitirdim ve hafta sonuna kadar 2 tiyatro oyunu izledim. İlki Ziraat Sahnesi'ndeki, ne zamandır aklımda olan "Kontrbas" idi. Olcay Kavuzlu'nun muhteşem performansıyla izlediğimiz tek perdelik, bir saatlik oyunu çok beğendim. Cumartesi günü ise Akün Sahnesi'nde bir salon dolusu ergen ile "Beyaz Balina-Moby Dick" için yerimi almıştım. Almıştım almasına da bileti iyi alamamışım. Oturduğum yer ışık ünitesi ya da kapıdan kaynaklı bir çıkıntının hemen dibinde idi ve bu nedenle ön koltukla arasındaki mesafe normalden daha dar idi. Ağrıyan dizimi rahat ettirebilmek için ne yapacağımı şaşmışken bir de ergen kıpırtısı eklenince bu kadar uzun bir oyunu sonuna kadar huzur içinde izleyemeyeceğime karar verip ilk yarıda ayrıldım tiyatrodan. Sanatçılar bu defalık kusuruma bakmasınlar. Pazar günü de Anneler Günü idi malumunuz, annesiz bir kocaman evlat olarak pek taktığım yok kendisini ama çocuklarla birlikte olmak güzeldi yine de. Ertesi günü kısa bir yürüyüş için çıkmıştık ama ayaklarımız bizi Hamamönü'ne kadar götürdü. Nar-Keyf'de kumda kahve, Yeşilçam'da çay içtik 😀 Şöyle bir mekan Yeşilçam Kahve Evi:


Her masa bir ünlüye ayrılmış, bize Zeki Müren eşlik etti sağolsun. Bir dahaki sefere Tarık Akan'la içmek istiyorum kahvemi, hem o koltukları mor ve kadife :)

Sonra efendim bunca etkinlikten, hava değişiminden ve bir soğuk-bir sıcak şokundan yorgun düşen bünye "Ben grip oldum arkadaş, sen ne halin varsa gör" dedi ve yatağa girip yorganı tepesine çekti. Çaresiz ardından ben de gittim, hafta sonuna kadar adaçayı, portakal suyu, çay, çorba, ilaç, kitap, Candy Crush Soda eşliğinde zorunlu istirahate çekildim. Pazar günü nisbeten aklım başıma gelince çıktım yataktan. Çocuklarla birlikte ATO Congresium'a, "Kahve-Çikolata Festivali"ne gittik. Gitmesek de bir şey kaybetmezmişiz. Adam başı 20 şer lira bayılmak için bilet kuyruğunda beklerken yaşlı bir kadının girişteki görevli genç kızla tartışmasına önce tanıklık sonra "odun kırıcının hık deyiciliğini" yapmak durumunda kaldım ama "hık" demedim, "cık" dedim, kadın bana da kızdı. Tartışma dikkatimi çektiğinde kadın kıza ısrarla bir şeyler söylüyor, kız da ısrarla "hayır, böyle bir yetkim yok, yapamam" diyordu. Sonra kadının yükselen kızgın sesi koca girişte yankılandı: "Allah işini gücünü rast getirmesin". Kızcağız bu bedduanın üstüne komaya giriyordu neredeyse, ağlamaklı oldu, ne diyeceğini şaşırdı. Kadınsa kendinden gayet emin yanıma yanaşıp "Haksız mıyım ama?" dedi. "Ne oldu ki, ben anlamadım" dediğimde ise "Kahve çok güzel koktu burnuma, 20 lira vermeyeyim boşa, çıkıp bir kahve içeyim döneyim dedim, kabul etmedi" dedi. "E o zaman kusura bakmayın haksızsınız, o burada çalışan bir görevli, böyle bir yetkisi yok, ayrıca neden beddua ediyorsunuz?" deyince iyice sinirlendi, söylene söylene çekip gitti. Umarım bana da etmemiştir aynı bedduadan, gerçi itin bedduası tutsa gökten kemik yağarmış. Girişteki alanda da ilaç için kahve kokusu falan yoktu. Kadının yaptığı belli ki fırsatçılık. Gerçi kapıda ödediğimiz 20 lira da başka bir fırsatçılık ya neyse. Çıktık yukarı, standları dolaştık, bir-iki kahve içtik. Pek çikolata yoktu ya da ben görmedim. Kahvelerin kimi tam boy, kimi iki-üç yudumluk tadımlıktı. Festivalin en cömert ekibi ise Kuru Kahveci Mehmet Efendi standı idi. Herkese Türk kahvesi ikram ettikleri gibi bir poşet içerisinde fincan, 6'lık poşet kahve, magnetler ve broşürler verdiler. Eh olması gereken de bu zaten. aşağıda festivalden birkaç görüntü var:





Yeni haftaya başlarken ayaklandım ve Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali'ne iştirak etmek için Alman Kültür Merkezi'ne yollandım. Grip nedeniyle öncekileri kaçırmış olsam da dün ve bugün üç güzel film izledim. Tek sıkınta salonun soğukluğu idi, umarım benim grip hortlamaz 😀


İlk film "Sınırda Nalu" Brezilya yapımı bir film idi. Annesi doğumda ölen Nalu büyükannesini de kaybedince gözleri görmeyen babasıyla yalnız kalır. Ergenlik çağı problemlerine evin ve babasının yükü de eklenince Nalu epey bocalar. Psikolojik yönü ağır basan bir filmdi. Hemen arkasından izlediğim "Paris Beyazı"nı ise ilginç konusuyla çok beğendim. 40 küsur yıl önce Cezayir'den Fransa'ya çalışmaya giden ve o zamandan beri hiç görmediği kocasını bulmak için Paris'e yolculuk yapan Rekia'nın öyküsünü anlatıyor film. Göçmenlik sorununun da göze sokulmadan ele alındığı filme bir yerlerde rastlarsanız izleyin derim. Ve bugün izlediğim ve çok beğendiğim son film ise "Benim Mesut Ailem" idi. Gürcistanlı kalabalık ve ataerkil bir ailenin ve aileden kopup yalnız yaşamaya seçen Manana'nın öyküsü, denk gelirseniz kaçırmayın. 

Haftanın ortasını bulmuşken son olarak "The Crown" dizisinin ilk sezonunu hatmetmiş ve "4 Hane 1 Teslim" isimli şahane bir kitabı yarılamış bulunuyorum. Her ikisini de tavsiye eder ve kaçarım. Kalın sağlıcakla...

10 Mayıs 2017 Çarşamba

"ŞU SİLLE'DEN GECE GEÇTİM, GÖRMEDİM"* (BİZ GÜNDÜZ GEÇTİK, GÖRDÜK )

Çok küçük yaşlarımdan beri Konya'ya gider gelirim, görülmesi gereken yerlerini defalarca gördüm ama son yıllarda bir Sille'dir gidiyordu. Ulaşımı konusunda net bir bilgimiz olmadığı için iki yıl önceki gidişimizde niyet etsek de girişimde bulunmamıştık. Sonunda bu yıl karar verdik, daha Ankara'ya gelmeden kızkardeşle planlarını yaptık ve dün sabah Sille'ye gitmek üzere Konya yüksek hızlı treninde yerimizi aldık. YHT'lerden-özellikle Ankara çıkışlı olunca-pek memnunuz, şehir içi gezer gibi Eskişehir, Konya, İstanbul, Bursa yaptık kaç kere. Bu seferki tren yeni imiş, zaten yeni YHT garından hareket etti, alıştığımız sıcak, sarmalayıcı, kunt istasyon binalarının aksine uzay üssü gibi, neon ışıklı, metal ve camdan oluşmuş bir balona benzeyen, pırıldak, kocaman, soğuk bir mekan, modernlik bazen sıkıcı olabiliyor. Ön taraftaki Ankara taşından yapılmış babayanî eski garımızı tercih ederdim ama fikrimi soran olmadı tabii ki :)

Sabah 08.25'de bindiğimiz tren 5-10 dakikalık rötarla 10.30'da Konya YHT garına ulaştı. Şehri görmek amacıyla vasıta kullanmadık ve yürüyerek bizi Sille'ye götürecek otobüsün kalkacağı Alaattin durağına ulaştık. Alaattin Tepesi'nin arka tarafındaki duraktan yarım saat arayla Sille'ye giden 64 numaralı belediye otobüsleri kalkıyor. Sille'ye ulaşmak da yarım saat alıyor. Durağın arkasındaki büfeden toplu taşım kartı almak mümkün. 

6000 yıllık bir geçmişi olduğu söylenen Sille çok büyük bir Rum yerleşimi imiş, zaten dokusu da Konya'dan çok farklı, ancak mübadele sonrası Rumlar gidince hem nüfus azalmış, hem küçülmüş. Eskiden belde iken şimdi Konya'ya bağlı bir mahalle olarak geçiyor. Otobüsten indiğimizde vakit öğleyi bulmuş ve acıkmıştık, haliyle öncelikle bir şeyler yiyip karnımız tok olarak rahatça gezelim istedik. Etrafa bakınarak yemek yiyecek bir mekan arandık, internette yaptığım araştırmada methini duyduğum Teras Cafe'ye ait tabeladaki oku takiben yürümeye başladık, lakin daldığımız ara sokaklarda sözkonusu cafeyi bulamadık, yani giriş var, gelişme ve sonuç yoktu. Geri dönüp meydana indik, renkli sandalyeleri ve örtüleriyle köy kahvesi havasındaki yere girmeyi planladık ama in cin top oynuyordu. Hemen yanındaki daha büyük mekana girmemizle çıkmamız bir oldu, düğün salonundan halliceydi zira ortam. Bir sürü cafe-lokanta tabelası görüp de yemek yiyecek bir yer bulamamak ilginçti doğrusu. Azmettik, tekrar ara sokaklara vurduk kendimizi ve üzerinde "Aliye Teyze Konağı" yazan hoş görünümlü, görkemli bir konağa girdik. İçeride küçük bir oğlan çocuğu oturuyordu, "Yemek yiyebilir miyiz?" dedik, "Yokarda" dedi. Daracık tahta merdivenlere adım attığımızda az daha kafamıza taş düşüyordu. Meğer tadilat varmış yokarda. Ufaklık daha biz ağzımızı açamadan fırladı yukarıya koşturdu ve "İnşaatı durdurdum, çıkın" dedi. Toz toprak arasından çıktık, pencere kenarında bir masaya oturduk. Karşılıklı duvar halıları vardı, biz geyikli olanı tercih ettik 😀 Sonra mekanın sahibi olduğunu düşündüğümüz bir adam geldi: "Ne yiyorsunuz?" dedi. "Her zamankinden" dememek için kendimizi zor tutarak "Ne yiyebiliriz?" dedik. "Menü vereyim" dedi, getirdi 2 menü attı önümüze ve inşaatına geri döndü. 15 dakika süreyle incelediğimiz menüyü ezberledik ama ne gelen oldu ne giden bir daha. Duvardaki geyiklere "eyvallah" çekip ayrıldık Aliye teyzenin konağından. Arkamızdan "Nereye gidiyorsunuz, daha karpuz keseceğidik" diyen bile çıkmadı, herkes inşaatıyla fena halde meşguldu. Çaresiz tekrar sokakları dolaşmaya başladık, bu kez meydandaki cafelerden birinde gördüğümüz masaya çöktük, açız kardeşim, hemi de yorgun. Bir kızcağız geldi ama pek gönülsüz. Daha önceki tecrübelerimizden kasabanın menüsünün gözleme-onlar sac böreği diyor-ve kahvaltı ağırlıklı olduğunu tesbit ettiğimiz için gözleme istedik. "Haftada üç kere yapıyoruz, bugün yok" dedi. "Hay bin kunduz" deyip oradan da kalktık. Az ilerde daha havalı görünümlü, terasında birilerinin bir şeyler yediği bir mekan gördük. Garson kılıklı biri teras parmaklıklarının kenarında dikiliyordu, merdiven çıkmamak için bir kez daha "Ne yiyebiliriz?" diye sorduk, "Menü vereyim" cevabı aldık bir kez daha. Anladık ki buranın en meşhur yemeği "Menü". Biraz deşeleyince gözleme olmadığını, sulu yemek yiyebileceğimizi öğrendik ve yola devam ettik. Bütün bunlar şu alanda gerçekleşti:


İleride yamaçta, bir önceki garsonun parmağıyla işaret ettiği, "orda her bişey" vardır dediği yere çevirdik yönümüzü. Önce şunları gördük ama:


Kış soğuğuna karşı yün giysiler giydirilmiş bir bisiklet, bisikletin konuşlandığı kör bir çeşme, yine yün giyimli bir bank, saksılarda solmaya yüz tutmuş laleler, ve çeşmenin karşısında yer alan, ön kaputunun üstüne granny square motifli kirden kararmış bir battaniye örtülmüş Volkswagen kaplumbağa otomobil. Restorana giden yolun üzerindeki tak da farklı renklerde yün örgülerle bezenmişti. Takın altından geçtik, lokantaya vardık, bir kaç seslenmeden sonra esneyerek uykulu bir adam göründü ve gözleme yapmak üzere ablasını çağırmaya gitti. Abla gelmeden biz caydık ve az önce önünden geçtiğimiz ve vitrininde "Taze Sille kurabiyesi" yazan çayevine gidip bari çay ve kurabiyeyle nefis körletelim dedik. İşte burası:


İçeri girince vitrinli dolapta börek gördük, çay ve börek istedik, yanına tadımlık kurabiye de geldi. Börek galiba dipfrizden çıkmış ve iyi ısıtılmadığı için soğuktu, Sille kurabiyesi de bildiğimiz un kurabiyesinin biraz uzun boylusuydu. En azından mekan sahibi güleryüzlü ve ilgiliydi, ona razı olduk. 

Ölmeyecek kadar yedikten sonra etrafı teftişe çıktık. Yığma taştan ve ahşaptan eski evler ilginçti, muhtemelen Rumlardan kalma idi. Kasabanın ortasından bir çay akıyordu, eskiden taşıp su baskınlarına yol açıyormuş, baraj yapımıyla engellendiğini söylediler. Ve tam ortasında Mostar Köprüsü'nün minyatürüne benzeyen güzel, eski bir taş köprü vardı.





Ve her yerde leylak bulurum:


Yamaçlar mağara şeklinde Frig yerleşim yerleri ve kaya mezarları vardı ama çıkmak epeyce bir efor gerektireceğinden uzaktan bakmakla yetindik:


Okul gezisine katılmış bir grup çocuğun ardına takılarak Aya Elenia Kilisesi'ne yönlendik. Kasabanın en kalabalık yeri burasıydı sanırsam; çocuklar, çoğu çarşaflı kadınlar, müze önündeki çay bahçesine konuşlanmış adamlar, mezuniyet fotoğrafı için poz veren kepli ve cüppeli genç kızlar, bağırış çağırış, hengame arasında girdik kilise alanına:


Kilise M.S. 327 yılında Bizans İmparatoru Konstantin'in annesi Elenia (Helena) tarafından yaptırılmış. Yakın zaman restore edilmiş, dıştan iyi ama iç kısımdaki restorasyon felaket. Freskler ilkokul çocuğunun elinden çıkmış gibi yenilenmiş, pek fenaydı.




Kiliseyi gezdikten sonra tepedeki şapele doğru tırmanmaya başladık. Yolun sol tarafı Osmanlı döneminden kalma bir mezarlık:



Tepede görünen cami Karataş Camii, tırmanmak sıkıntılı olduğu için sadece teravih namazları için açıldığını duyduk. 


Hayli dik yokuşu tırmanarak tepedeki şapele ulaştık. Zorlu bir restorasyondan geçmiş, görevlinin anlattığına göre harabe halindeymiş, epey emek verilmiş ve şimdi "Zaman Müzesi" olarak hizmete girmiş. İçinde birkaçı gerçekten eski, diğerleri ise ya yeniden yapılmış ya da yeni zamanlara ait saatler sergileniyor.


Bu fotoğrafta şapelin olduğu tepeden Sille'nin kilise ve mağaralara bakan bölümü kuşbakışı görünmekte:


Hayli yorulduk, dönüş vakti de geldi, ağır ağır bizi Konya'ya götürecek otobüsün durağına ilerlerken yolun sağ yanında gördüklerimiz kilisenin fresklerinin restorasyonunun saksıları ve duvarları boyayan kişilere yaptırıldığını düşündürtünce epey güldük.


Durağa varmadan önce restore edilmiş ve seramik atölyesi olarak kullanılan hamamı ziyaret edip ve birkaç anı objesi satın aldık:


Çok geçmeden otobüs geldir, Sille'ye ve bizi neredeyse aç bırakan, geçen yıl Yunanistan'da siestaya yatmış, yatmayanı da müşteriyi ilgisiz gözlerle, zoraki karşılayan Yunan esnafını kınamamızın cezası olarak karşımıza çıktığını düşündüğümüz esnafına veda ettik. Yine de biraz daha bakımla daha güzel olabilecek ve konukları daha iyi karşılayabilecek bir Sille ümidi taşımaktayız. Pişman değiliz. 

Konya'ya vardığımızda tren saatimize daha var ama gezmeyi düşündüğümüz Japon bahçesine gidip dönecek kadar değil. Gezilecek diğer tüm mekanları da defalarca gördüğümüz için Alaattin Tepesi'ne çıkıp çay içmeye niyet ettik ve mini bir Emirgan sayılacak lale tarhlarıyla karşılaştık. Gözümüz gönlümüz açıldı:






Tarhların çoğu fotoğraf çektirmek için yangelenlerin ağırlığıyla ezilmiş, buna rağmen güzeller. Birkaç fotoğraf da biz çektirip-yangelmeden-çayımızı içip istasyona doğru yola düştük. Yeni gezilerde görüşmek üzere...

*"Şu Sille'den Gece Geçtim Görmedim Annem": Konya türküsü