.

.
.

9 Temmuz 2026 Perşembe

ANKARA/TEMMUZ-GEÇMİŞE MEKTUPLAR 6

Nato nedeniyle kapanan, şimdilerde yeni yeni açılmaya başlayan Ankara'dan selamlar. Sıcak bünyeyi uyuşturuyor, ne evden dışarı çıkmak, ne de iş-güçle uğraşmak geliyor insanın içinden. Bilgisayara bu kadar uzaktan baktığım da çok enderdir. Genelde sabah açar, akşam yatarken kapatırım, başına oturmasam da açık olması hoşuma gider. Bu aralar saldım biraz kendisini o da dinlensin. Dün aldığım randevudan dolayı öğleden önce kuaföre gittim, saçım epey uzadı ve yazın çok terletiyor. Ayrıca boya zamanım da geldi, iki işi bir arada çıkarayım dedim, iki saatten fazla zaman geçiriverdim salonda, neyse ki içerisi serindi. Kuaförüm biraz peltek, kulakları da ağır işitiyor, anlaşmak biraz sıkıntılı, her zaman ne dediğimi anlamıyor, bazen de ben onun ne dediğini anlamıyorum. Ama bir şekilde asgari müşterekte birleşiyoruz, başka yere gidemem zira kesimi de, diğer işleri de çok sanatkarca.

Kuaför çıkışı Çiko'ya simit almak için fırın arayışına girdim. Bu aralar gerçek Ankara simidine bu isimle meşhur olmuş yerlerde bile rastlayamıyorum. Ankara simidi diye sattıklarının çoğu pekmezi yetersiz, susamı ithal, az kızarmış çakmalar. Geçenlerde arkadaşıma giderken bulduğum çok güzeldi ama orası hayli uzak bize o yüzden cadde boyunca yürüyüp hatırladığım bir fırına gitmeye karar verdim. Fırın gerçekten düşündüğüm yerde halen mevcutmuş, "Simit var mı?" diye sorarak girdim, "Var" dediler, "Ankara mı?" dedim, "Evet" dediler ama gösterdikleri simidin özbeöz Ankaralı, hatta Konyalı olması bile mümkün değildi.  Bunlar biraz obezdi, hem de çapı biraz küçüktü. "Bu nasıl Ankara simidi?" dedim, "Bugün böyle çıktı" diye buyurdu işbilir görünümlü gençten görevli. Yahu bir simit Ankaralıysa her gün Ankaralıdır, bir gecede kilo alıp kılık mı değiştirir. Sıcaktan beynim piştiği için aldım yine de, simitse simit, Ankara'da yersen Ankara simidi olur sonuçta dedim, gelmişken iki tane de halka ekmek aldım ki onlar güzeldi gerçekten. 

Eve gelince biraz dinlenip bir kahve içtim, ardından annem zamanından kalma eskimiş, yüzleri solmuş koltuklara kargonun bir gün önce getirdiği Buldan bezi örtüleri serdim. Annemin ruhuna gittiyse yaptığım eylemi takdir etmiştir, örtüsüz koltuk kullandığı pek nadirdi çünkü, "Kız benim izimden yürüyor" demiştir ama yanılıyor, benimki sadece kamuflaj 😂 Sonra da acaba bugün kime mektup yazsam diye düşünerek bilgisayar başına geçtim, önce diğer yazılara göz attım, baktım Ekmekçim eski evlerinden bahsetmiş, aklıma Denizli'deki ilk göz ağrım geldi benim de, haydi dedim yazayım bir mektup Alamancı Pire Nuri'nin çirkin ötesi apartmanının ikinci katındaki evime.

Benim çirkin mi çirkin ama  en güzel evim, merhaba,

Kapından içeri girdiğimde yaşadığım hayal kırıklığını hiç unutamam. Bu kadar garabet bir evde nasıl bir araya getirilirdi anlam verememiştim. Nikaha yakın gelmiş ve üç gün boyunca ev aramıştık. Yoktu, gerçekten Denizli'de ev bulmak ciddi bir sorundu. Bulabildiklerimiz bütçemizi çok aşıyor, bütçemize uyanları zaten bulamıyorduk. İznim sınırlıydı, dönmemiz lazımdı, Denizlili yakın bir arkadaşımızın annesine tembihte bulunup eli boş dönmüştük Ankara'ya. Sonra ev bulundu haberi geldi Denizli'de göreve başlayan nişanlımdan. "Nasıl?" diye sorduğum her soruyu "Ev işte, nasıl olacak?" şeklinde cevaplamasından sezinlemiştim işin içinde bir iş olduğunu. Yapılacak bir şey yoktu, nikah günü çok yakındı ve yerleşmek zorundaydık. Sonunda eşyalar önden, biz arkadan gittik. Bir kere semt dökülüyordu, kenar bir mahalledeydi, daracık sokaktaki bitişik nizam evler her türlü mimari özellikten yoksun apartman gecekondusu gibi acaip yapılardı. Tek bir avantajı vardı, okula yakındı. Sonradan öğrendik ki sahibin Pire Nuri senin planını bizzat çizip, inşaatını da bizzat elleriyle gerçekleştirmiş. Dairelerindeki yüksek zevkin müsebbibi ortaya çıkmıştı. İnşaatın tamamlanınca Almanya'ya geri dönmüş, kendine ayırdığı üst katına da sonradan nasıl bir (ayıp olacak ama uygun kelime buydu) şirret olduğunu anlayacağımız karısını ve ergen kızını yerleştirmişti. 

Dairemizin yani senin en önemli özelliğin-ki zaten biliyorsundur-uzun kenarı gerçekten uzun olan L şeklindeki salonunun iki camlı kapı ile üçe bölünmüş olması idi, eskilerin salon salamanje dediklerinin çakması. Nuri beyin Almanya'da çalışmasına rağmen Frankofon bir yapısı vardı sanırım 😂Lakin gördüğümüz şey salon salamanjeden ziyade üç vagonlu bir trene benziyordu, affına sığınıyorum ve her bir vagon farklı, neşeli renklere boyanmıştı. Zeminin koyu mavi marleydi, deniz gibi. Duvarlarınsa orman görüntüsü versin diye sanırım cak bir yeşille renklendirilmişti. Nuri'nin pastoral sevdasını anlamaya çalışıyordum ama tam misafir salonu yapmayı düşündüğüm vagonun bir duvarındaki bebek pembesi yağlıboyayla boyalı yüklüğün ne anlama geliyordu? Sanırım dilin olsa Nuri'ye "Was machst du?" derdin.

Bitmedi, daire kapından girince kısa bir antre, lavabosu antrede bir tuvalet ve ne işe yaradığını bilemediğim bir metrekarelik bir girinti vardı. Karşıda ise mutfak, kocaman bir mutfak, salon dediğim vagondan bile daha büyük bir mutfak. "İyi ya" dedim, "bir şeyi de aklı başında düşünmüş" ama içeri girince dumura uğradım. O koca mutfağın 1,5 metrelik bir tezgahı vardı, onun da yarım metresi eviye idi zaten. Geri kalan boşluk halay çekmek, seksek oynamak, ip atlamak için falan kullanılabilirdi değil mi sevgili evim. Sonradan öğrendim ki yerli halk somya kurup mutfakta otururmuş genellikle. Ben boş araziyi ekip dikemeyeceğim için rengarek boyadığımız tahta sandalyelerim ve renkli örtülü masam ile donattım, eminim senin de hoşuna gitmiştir. Zaten sen turuncu tüllerimin yaydığı güneşimsi ışık, zarif mobilyalarım ve kitaplarımın renkli görüntüsü ile  ancak benim zamanımda güzelleşmiştin bir parça da olsa, haydi itiraf et 😂

Yatak odasına birinci vagonundan küçük bir antre ile geçiliyordu, karşıda banyo-senin tek normal bölümündü, klozet ve küvet bile düşünülmüştü-sağda da yatak odası. Bu kadardın ve gördüğüm en absürt plana sahiptin. İlk iş iki camlı kapını söktük yerinden, canın acıdıysa affeyle, vagonları birleştirdik, uzun bir trenimiz oldu. Lakin kış gelince sahiplerinin kadın olanının "Ben fazla almışım, birazını size satayım" diye kakaladığı, sürekli tüten, akan kömürle seni bir türlü ısıtamayınca camlı kapıyı tekrar yerine yerleştirdik. İlginç bir baca sistemin vardı. Birinci vagonun en köşesine kurmak zorunda kaldığımız Filiman maaaka govulu zopanın (Flaman marka kovalı sobanın Denizlicesi) borusu vagonun tavanı boyunca uzanıyor, yatak odasına giden kapının üstünden geçiyor, yarım metre sonra açılan delikten yatak odasını kat ediyor ve en uç noktada bulunan baca deliğinden bacaya kavuşuyordu. Hal böyle olunca sıcak ortamdan birdenbire soğuk ortama giren borudaki duman yoğuşuyor ve simsiyah isli bir sıvı bacanın altındaki kitaplara, halılara ve yerlere akıyordu. Öncesinde zaten sobayı binbir uğraşı ile yakıyorduk, önce şiddetli bir tütme ile için dumanla doluyor, pencereleri açıp zorla elde ettiğimiz sıcaklığı dışarı veriyor, seni üşütüyorduk. Epey sonra ısınma sağlanıyor, bu kez de borulardan akanlara engel olamıyorduk.

Ah benim güzel evim, her şeye rağmen öyle neşeli görünürdün ki, çok keyif alırdım tayinim çıkana kadar senin bağrında olmaktan. Dostlar gelir gider, yemekler yenir, çaylar içilir, keyifli sohbetlere sahne olurdun. Sahibinin kadın olanı durmaksızın kapıyı çalsa da, alt katımızda oturan kiracıyı evden çıkarmak için bacasından kurum dolu bir kova su boşaltsa da, ikide bir kiraya zam istese de tüm Denizli yıllarımızı sende geçirdik. Hâlâ rüyalarımda Denizli'ye tayinim çıkar ve yine seni kiralarım. Ve ne yazık ki hâlâ istediğim gibi döşeyemem hep bir şeyler eksik kalır. 

İşin esasında seni de, Topraklık Mahallesi'ni de özledim, insan ilk evini unutamıyormuş. İki kez ziyaretine geldim, haberin oldu mu bilmem, yaşlanmışsın, teninin rengi değişmiş, dairemin pencerelerinde başkalarının perdeleri, baktım durdum karşından, el sallayıp ayrıldım sonra. Umarım beni unutmamışsındır...

Not: Orada oturduğum  2 yıla yakın zamanda ne dairenin içinde, ne apartmanın dışında tek bir fotoğrafım yok, oysa ne kadar isterdim o günlerin şahidi bir fotoğrafım olsun, cep telefonumuz mu vardı ki her dakika çekelim. Aşağıdaki fotoğrafı 10 yıl önceki bir Denizli gezimizde çekmiştim, ilk evimin apartmanı. Penceresinde sarı nokta olan daire bizimki idi...



7 Temmuz 2026 Salı

ANKARA/TEMMUZ-GEÇMİŞE MEKTUPLAR 6

 Merhaba hala,

Bu mektupla sana biraz sitemimi, biraz da sevgimi sunayım istedim. Sanırım aramızdaki yaş farkının aşırı olmayışından dolayı çocukken en çok sana yakın hissederdim kendimi. Seni bilinçli olarak ilk hatırladığımda oldukça küçüktüm. Dedemin geçici bir süre görev yaptığı sıcak ve çorak bir Güneydoğu kasabasına ziyarete gitmiştik. Ne kadar küçük olduğumu geviş getiren develeri sakız çiğniyor sanmamı babamın defalarca anlatışından çıkarmıştım. Bir de fıstıklar, çarşıda görünce koşturmuş, hayatımda ilk ve son kez dedemden bir şey istemiştim: "Dede, dede, bunlar çok güzel olur, hiç yemedim, bana alır mısın?" Yemediğim bir şeyin tadını nereden biliyorsam, numara çekmişim belli ki. Dedemin tepkisini hatırlamıyorum, almış da olabilir, "Yemekten önce yenmez, karnın ağrır" deyip almamış da, dedem pek çocuk şımartan cinsten değildi.

Hatırladığım çok az şey arasında hiç unutamadığım bir tane var. Lojmanın gölgeli salonunda ikimiz yalnızız. Ben hayli küçüğüm, sen de ergenliğin başlarındasın. Masanın üzerinde bir kâse dolusu meyve duruyor, çok iştah açıcı görünüyor, ayrıca ömür boyu sadece meyveyle besleneceksin deseler razı olabilecek biri olduğum o yaşta bile belli. Kâseye bakışımı fark ediyor ve "Yer misin?" diyorsun, kafamı sallıyorum. Pembeli sarılı, tombul bir şeftali uzatıyorsun bana, en sevdiğim. Alıyor ve ısırıyorum. Ağzıma gelen acı tat yetmezmiş gibi bir de köpürüyorum. Şeftali sabundanmış, ben ağlayarak anneme koşarken sen gülmekten yerlere yatıyorsun.

Sanırım iki yıl falan geçiyor sabundan şeftalinin üstünden, ablanın yanında yaşamaya başlıyorsun, biz de ailecek ziyarete geliyoruz. Deniz kıyısında eski ve güzel bir kasaba bu kez. Yıllar sonra gittiğimde bıraktığım gibi bulup şaşıracağım, hatta oturduğunuz ahşap evi bile tanıyacağım. O yıllarda çekingen ve utangaç bir küçük kızım, ilk kez gördüğüm insanlara ilgi görsem bile yanaşamıyorum. Seni hayal meyal hatırlıyorum malum şeftaliden dolayı ama diğer halayla ilk karşılaşmam, öncesi vardır mutlaka ama ben hatırlamıyorum. Hem o hala doktor, iğne yapabilme kapasitesi var, tüm ısrarlarına rağmen yanaşmıyorum, daha doğrusu yanaşamıyorum. Her yere götürdüğüm bir bebeğim var, yanımdan ayırmıyorum. Doktor hala bebek üzerinden tavlamaya çalışıyor beni, bebeğime pantolon-ceket örmeyi vaat ediyor ama sarılıp "Halacığım" demem karşılığında. Örgü işine içim gidiyor ama nasıl sarılacağım, ben çok utangacım. Bekliyorum, belki bir mucize olur, sarılmadan verir diye umuyorum. O gündüz hastalarıyla meşgul, sen beni alıp arkadaşlarınla birlikte plaja götürüyorsun. Bak burası fena değil, kum var, çakıl var, deniz kabukları var. Oynamaya dalıyorum, keyfim yerinde. Derken bir şey oluyor, oturduğum yerden havalanıyorum, kumda koşan ayak sesleri ve kahkahalar duyuyorum. Sonrası fena, dört yanım suyla kaplanıyor, ağzıma, gözüme sular doluyor, tuz gözlerimi yakıyor, suya dalıp dalıp çıkıyorum, korkudan aklımı oynatacak gibiyim. Yine sensin şakacı hala, arkadaşlarınla bir olup güya beni denize alıştırmak niyetindesin, oysa ömür boyu bu korkudan kaynaklı yüzme öğrenemediğimi hiç bilmeyeceksin. 

Orada kaldığımız sürece bir daha plaja gitmiyor, senden de uzak duruyorum. Bir de bebeğe örülen güzelim pantolon-ceket var ama ben çok utanıyorum, halamsa inatçı. Ayrılırken diyor ki: "Sarılıp halacığım dersen vereceğim", ben de az inatçı değilim, sarılmıyorum. Oysa birkaç yıl sonra bulunduğumuz şehre ihtisasa gelen halamla kanka olacağım, utangaçlığımı yenmeme vakit var. O güzel takımı orada bıraktığım için hüzünlü dönüyoruz ve sürpriz, evde açılan valizin içinde duruyorlar, sevinçten çıldırıyorum. 

İlkokuldayım artık akrabalarımı iyi tanıyorum ve çekingenliğim kalmamış. Sabun yedirmene ve deniz korkumu tetiklemene rağmen seninle aram çok iyi, yazları bahçede dibinden ayrılmıyorum, kışları da mektup yazıyoruz birbirimize. Öyle de güzelsin ki, ailenin Sophia Loren'i. İncecik ve upuzunsun. Uzun kirpikli iri gözlerin, dolgun dudakların var. Sülalemizin alamet-i farikası Fatih Sultan Mehmet burnumuz bile senin yüzünde ayrı bir havalı duruyor. Bir de etek-bluzun var ki hayranım o kıyafete. uzun boyuna pek yakışan büzgülü eteğin uçlarında pötikareli kedi desenleri var, aynı desenden bluzunu da giydin mi gözümü senden alamıyorum. Sana mektup yazmayı çok seviyorum, cevabı da çok gecikmiyor ama yine gönlümü kırıyorsun bir karşılaşmamızda. "Yazın çok çirkin" diyorsun, "biraz alıştırma yap da düzelsin". Oysa daha çocuksu çizgilerden çıkamamışım ki, yazım sonra çok güzel olacak, hatta babamın ve senin yazı stiline çok benzeyecek.

Bunları hatırlıyor musun acaba? Sanmıyorum. Ailenin güzeli sendin ama hafıza konusunda kimse elime su dökemezdi. Travmalarım da, iyi-kötü anılarım da hayatımın gerçeği, beni zenginleştiren şeyler. Gelgelim yüzmeyi öğrenebilsem iyi olacaktı be hala...

Bu çiçekler sana gelsin...

4 Temmuz 2026 Cumartesi

ANKARA/TEMMUZ-GEÇMİŞE MEKTUPLAR 5

 Günaydın emektar evim,

17 yaşında girmiştim kapından hatırlarsın, kapıların sağlamlığına ve çokluğuna hayret ederek. Aslında alınalı bir buçuk yıl kadar olmuştu ama liseyi bitirmem beklenmişti. Satın alma sürecinde annemle babam çekişmişti sürekli, annem annesine ve komşularına, babamsa ablasına ve iş yerine yakın olmak istemişti, sonunda babam kazandı ve Yenimahalle'den Yenişehir'e göç yolları göründü. Şimdi düşünüyorum da o zamanlar bu konuya hiç müdahil olmamışım, ergendim, başımda kavak yelleri esiyordu, tek arzum evin üç odalı olması ve odanın birinin de benim olmasıydı, bıkmıştım yıllardır küçük evde salonda yatmaktan. 

Birkaç yıl sürekli, sonrasında da aralıklarla ev sahipliği yapacaktın bana, hoş hâlâ da yapıyorsun. Gerçi sabahları uyandığımda önce "Ben neredeyim?" duygusu, ardından da bir yadırgama gelmiyor değil. Bir ev içinde ana-baba olduğu zaman yuva, onun dışında seni dış etkenlerden koruyan bir kabuk. 

O ilk geliş temizlik amaçlıydı, taşınmadan kısa bir süre önce. Önce Güvenpark'a uğramıştık, yanımızda Şefika Abla. 70'lerde Güvenpark sabahları iş arayanların mekanıydı kadınlı-erkekli. Annem gözünün kestiği bir kadına yanaşıp pazarlık etmişti, "Boş ev, eşya yok, kaça gelirsin?" diye, sonra da kadın arkada biz önde tırmanmıştık Meşrutiyet yokuşunu. Dedim ya kapıların, öyle çoktu ki, oda kapıları yetmezmiş gibi bir de kocaman camlı kapı ile iç salonu ortadan bölen kallavi bir çerçeve vardı. Gözüme kestirdiğim küçük odaya dalıp "Burası benim" diyerek sahiplenmiştim. Ölçüler almış, taşınana kadar da kağıttan kestiğim mobilyalarla neyi nereye koyacağımın hesabını yapmıştım heyecanla. Annem yeni koltuklar, yemek odası takımları aldırmıştı, benden daha çok heyecanlıydı. Yıllar önce ilk evimize taşındığımızda pazardan aldığı elden düşme koltuklar çoktan unutulmuş yeni mobilyalarıyla hemhâl olmaktaydı. Şöyle bir baktım da o mobilyalardan geriye sadece kapağının biri menteşesini zorlayan büfe kalmış. Koltuksuz geçen ilk gençlik yıllarının öcünü almıştı annem sürekli değiştirdiği koltuklarla. 

Yazın sonbahara döndüğü bir Eylül günü taşınmıştık yıllarımızın geçtiği, beni büyüten Yenimahalle'den, komşular ağlar, annem ağlar. Ben ağlamadım çünkü yeniliklere açılıyordum: Yenişehir, yeni ev, yeni okul. Bu üçgende heyecanım intibakımı kolaylaştırdı, annemse yeni habitatına alışana kadar epey gözyaşı döktü. 

Her sabah erkenden kalkıyor, okul yoluna düşüyordum. Sonbaharda sarı yapraklar, kışın kar ve buz, ilkbaharda ise leylak kokuları eşlik ediyordu yürüyüşüme. Daha evden ilk adımlarımı atarken bitişik apartmanın alt katındaki fırında faaliyet başlamış oluyordu, bitişik komşumuzun pide ve baklava salonuydu orası. Zamanla telefon ihtiyacımızı da giderecekti, zira apartmanda henüz hiç kimsenin evinde telefon yoktu. Bakkalımızsa zemin kattaydı, çabuk sinirlenen, sinirlenince de kırmızı rengi bordoya dönen Ahmet Amca. Uzun yıllar ev sahipliği yaptı değil mi apartman Ahmet Amca'nın loş ve küçük dükkanına? Her öğlen dünya tatlısı karısının getirdiği yemeği yer, üstüne demliğin ibiğinden çayını içerdi, bardağa ne hacet 😀 Yan dükkanda giyotini kullandığı zaman apartmanı kökünden sarsan ama sahibi görüp göreceğimiz en beyefendi insanlardan biri olan matbaa. 

Az gidip uz gitmeyince şehrin ünlü fotoğrafçılarından biri, "Askent", vesikalıklarımın, düğün ve nişan fotoğraflarımın mekanı. Yanında camcı, TV tamircisi, kuruyemişçi, karşıda önce kardeşimi, sonra oğlumu, şimdilerde torunuma avutan çocuk bahçesi. Önlerinden geçe geçe ezberlediğim. Şimdilerde çocuk bahçesi dışında tanıdık yok, her yer kiralık araba galerisi. 

İncesu deresi henüz yerin altına alınmamış, kenarında mahrukat depoları, Kurtuluş Parkı'na yalnız girilmez o zamanlar, okul yolumun rotası oradan geçer. Sonra Hacettepe Yokuşu, tırman babam tırman. 

Ben okula gidip gelirken annem yeni komşularıyla samimiyeti arttırmış, Yenimahalle hâlâ kalbinde ama yeni evin tadını çıkarmakta. Kilisli Kifo zili çalıp bir tabak baklava, meraklı Hafizanım her ayak sesinde kafayı uzatırken kapıdan, Angaralı Nuriye'nin "Vih!"leri, çocukları Almanya'da yaşayan Eminanımın bitmek bilmeyen akşam oturmaları ile geçip giderken zaman iyice alışmıştık sana. Sobalı dönemlerde soğuk mutfağına, kışları camlı kapıyla kapattığımız dış salona serdiğimiz çamaşırların donmasına, balkona yağan kurumlara, hafta sonları kömürlükten taşıdığımız odun, kömür tenekelerine, caddenin trafiğine, merdivenli yokuşlara, yan apartmandaki pasaklı komşuya, Eray Abla'nın balkondan balkona muhabbetlerine, yazları kaldırımları kaplayan akasya çiçeklerine aşina olmuştuk ki benim okul bitti, bir süre sonra da veda vakti geldi. 

Senden uzun süreli ilk ayrılışımdı ne ağlamıştım ama evlenip sonraları çok seveceğim Denizli'ye giderken. Uzun zaman çok özledim seni, her fırsatta koşup geldim. Sonra yıllar yıllar, her yaz seninle, bayramlarda fırsat buldukça seninle, hiç ayrılmadık ki. Derken anne-baba başka aleme, ev yuva olmaktan çıksa da orda bir köy var uzakta hesabı tilki gibi döndük dolaştık kürkçü dükkanında aldık soluğu. Eskidin, yılların ağırlığı çöktü üstüne, matlaştın ama yine de bizimsin. Çok kişiyi büyüttün sen, şimdi sıra Çiko da.

Seviyoruz, biliyorsun değil mi?


2 Temmuz 2026 Perşembe

ANKARA/TEMMUZ-GEÇMİŞE MEKTUPLAR 4

Ellerim bugün daha iyi dostlar, güzel dileklerinize teşekkür ederim, yorumlarınıza cevap vermekte gecikiyorum kusuruma bakmayın, akşama hallederim gibi geliyor. O berbat ağrı geçti, şişlik indi ama uyuşma devam, ona da alışkınım, az ya da çok yıllardır karıncalanan ellerle yaşıyorum çünkü bu karpal tünel sendromu denilen illet yüzünden. Fizik tedaviler, parafin banyoları, ateller hepsi bir yere kadar çözüm oluyor, esasen ameliyat noktasına gelmiş ama gittiği yere kadar idare edeceğim.

Bugünkü mektubu anneme yazmak istedim, 72 yaşında vefatına kadar her ana-kız gibi kâh didişerek, kâh gülüşerek geçti yıllarımız, en çok da özlemle. Annemle ilişkimizin en sakin zamanları ölümünden önceki altı aydı. Hastalığının geri dönülmez teşhisini duyup Ankara'ya gelirken aklımda deli sorular vardı. Grip olduğunda bile ölmeye yatan, kimseyle konuşmadan komaya girmiş gibi bir pozisyona geçen annem acaba bu ağır teşhisi ve tedavi sürecini nasıl kaldıracak, hem kendini, hem bizi nasıl perişan edecekti. Hiç düşündüğüm gibi olmadı işin annem yönü, biz, hele de ben, hem bedenen, hem ruhen perişanlığın ötesine geçtim. Benim herkese teşhis koyup tedavi önerileri getiren, tıp bilgisi epeyce iyi, cin gibi ama aynı zamanda evhamlı annem onkoloji kliniklerinde dolaşırken fizik tedaviye gelmiş kadar sakin ve aldırmasızdı. Buraya niye geliyoruz diye bir kere sormadığı gibi herhangi bir şüphe belirtisi de göstermedi. O çok acılı süreci inleyerek, uykusuz ama hep iyi olduktan sonra yapmayı düşündüğü şeyleri planlayarak geçirdi. Hayat yakın plan dram, uzak plan komedidir derler ya, şimdilerde o zamanlar tek kelimeyle "korkunç" olarak nitelediğim günleri düşündüğümde bazen dudağımda bir tebessüm, bazen de kahkaha oluyor. O günleri bir iç dökümü gibi anlatmak istedim anneme, belli mi olur, belki ulaşır...

Annem,

Sen 6 ayın içinde toparlanıp gittikten sonra uzun zaman bitmedi yasım. Hâlâ bazen senin merakla dinleyeceğin bir dedikodu, bir havadis olduğunda elim telefona gidiyor aramak için. Yaşasaydın Kadir İnanır'ın ölümüne nasıl tepki verirdin merak ediyorum, sen ki ölümünden iki gün evvel TV'de magazin programı izleyen kadındın 😀

Hematoloji profesörü bizi inatla 1,5 ay uğraştırıp sonunda ilik kanseri teşhisinin yanlışlığına kendini ikna edince daha kötü bir sonuç alacağımız beyin cerrahiye yönlendirmişti. Seni eve bıraktıktan sonra moralim son derece bozuk, içimin acısıyla yüz kaslarım yerçekimine boyun eğmiş bir şekilde Esat Caddesi'ndeki bir bankamatik kulübesine para çekmeye girdim. Bankamatiğin başında bir travesti vardı, işlemi bir türlü bitmek bilmiyor, bir yandan da arkadaşıyla telefonda konuşuyordu. Süre uzadıkça benim asık suratımı gecikmesine yordu, oysa geçen zamanın farkında bile değildim, kafamın içinde bundan sonra yapılacakların hesabı dönüyordu ki travestinin bağırarak arkadaşına şöyle söylediğini duydum: "Ay bu makine işleri iyice karıştırdı, burada da menopozlu bir karı var, beklediği için bana taafra yapıyor". Menopozlu karı bendim ama tafra falan yaptığım yoktu, kendi derdimle hemderttim. O zaman ne gülebildim, ne kızabildim ama şimdilerde aklıma geldikçe ağız dolusu gülüyorum anne, seninle birlikte olsak ne kaynatırdık ama.

Beyin cerrahinin önerdiği ameliyat yapıldı, ameliyat sırasında biyopsiye giden parça temiz çıkınca dr bize bir dünya para verip aldığımız omur protezini takmaya gerek görmediğini söyledi, tam rahat bir nefes alıyorduk ki ekledi: "Ama asıl kesin sonuç ameliyat sonrası  yapılacak biyopside belli olacak". Aptallaşmış bir şekilde çıktık odadan, sonuç kesin değilse protezi niye takmadın, kesinse niye tekrar biyopsiye yolladın. Senin bunlardan haberin yok tabii. Boyunlukla taburcu oldun hastaneden ve ziyarete gelen komşulara "Hadi bakalım bundan da yırttık" dedin, o an kalbime saplanan bıçağın acısını tahmin edemezdin anne. Kesin sonuç gerçekten kesindi, annem gidiciydi, tümör agresifti, protez takılsaydı belki ağrıların azalırdı ama neden takılmadı hala çözebilmiş değilim ve o protezi de bir daha görmedik.

Boyunluktan rahatsız oluyordun ve bunun şart olduğunu, hatta artık başını çok fazla öne eğmemen gerektiğini söyleyince sorduğun soru da içimde yaradır: "Dantel de öremeyecek miyim?". Dantelden bir dünya yaratmıştın kendine, başladığın ağ ipi perde yarılanmış bir şekilde tığı ve yumağı üstünde kanepenin yanında eline alacağın günü bekliyordu, o gün hiç gelmeyecekti anne.

Biyopsi raporunun kederiyle gittiğimiz onkologu ömür boyu unutamam, seni şefkat ve ilgiyle karşıladı. Sana moral verdi, bana her şeyin bittiğini hissettirdi. Sen iyileşeceğin duygusuyla çıktın oradan, ben seni kaybetmeye nasıl dayanacağım duygusuyla. O süreçte gördüğüm herkesin iyi ve huzurlu olduğunu düşünüyordum, insana bir bencillik geliyor ruhen ve bedenen yorulduğu zamanlarda anne. Bir gün elimde dosyan aynı doktorun bekleme odasında sıramı beklerken karşımdaki zarif giyimli genç kadınla bir sohbet açıldı. Kadının bir ay önce ani bir kalp kriziyle eşini kaybettiğini ve şimdi de son evre kanser olan annesi için doktoru görmeye geldiğini anlatınca çok utandım. Herkes kendi acısıyla yaşıyordu ve bu dışardan çok belli olmuyordu. 

Süreç acılı bir şekilde devam ederken akciğerlere metastaz yaptı tümör ve ağrıların çok artınca doktor düşük doz bir kemoterapi önerdi. Kemo sonrası eve geldiğimiz gece sonun başlangıcıymış meğer. Komaya girdin ve gelen ambulans seni acile taşıdı. Kemo nedeniyle hipoksi olmuştun ve halüsinasyon görmeye başlamıştın. Duvarda kapılar görüp sonda olduğu halde tuvalete gitmeye kalkıyor, yandaki hastanın yatağının senin olduğunu iddia ediyor ve durup durup perdeleri yıkamamız gerektiğini söylüyordun. İnsan ölüme giderken bile yapmayı alışkanlık haline getirdiği şeyleri yapıyor sanırım. Dün hastanede yıkamamızı söylediğin perdeleri bir kez daha yıkadım ve yenilerini taktığımız için seni anarak kaldırdım. Aslında bu mektubu biraz da onun için yazıyorum anne, izlerin yavaş yavaş kayboluyor bu eskiyen evin içinde.

Üç günlük o acil süreci filmlere konu olacak absürtlükteydi. Ajite olduğun için serumu, sondayı bilinçsizce çıkarmaya çalışınca hemşire bağırıyor, ben hemşireyi bilinçsiz diye uyarınca bir de bana bağırıyordu. Karşı yatakta aşk yüzünden ilaç içerek intihara kalkışan bir genç kız kolunda serum, burnunda kömürlü bir karışım yatıyordu. Az sonra iriyarı bir Kürt teyze oğlu ve ergen kız torunu ile geldi ve yatırıldı. İşlemleri bitiren oğul kadını ergen kıza emanet edip gitti. Kadın çıldırdı: "Oglan dogirdiim, kodu gitti beni el kadar bebeye" diye ortalığı ayağa kaldırdı. Zorla susturuldu ama durmuyordu, bu defa karşı yatakta yatan yaşlı adamla dini bilgilerini yarıştırmaya kalktılar, biri diğerine İslamın şartını soruyor, öteki namazın rekatlarını. Aklın başında olsa ne eğlenirdik aslında anne, tam senlik görüntüler, konuşmalardı. Hemşire beni kovalamaya gelince çıkıyordum ki teyze seslendi: "Hele yavri, yardım et de oturayım". Kolundan tutmaya çalışıyordum ki 120 kiloluk teyze bana öyle bir elense çekti, bir ay boyun ağrım geçmedi 😀

Durumunda bir değişiklik olmayınca onkologu arayıp vaziyeti bildirdim, adamcağız telaşlandı ve acilen Göğüs Hastalıkları Hastanesi'ne kaldırılman için gerekeni yaptı. Benim önceden dosyanı götürmem gerekiyordu, görmem gereken doktora dosyayı verdim, şöyle bir baktı ve bana dönüp gayet sakin bir sesle: "Bu hasta iki güne ölür" dedi. Azıcık empati derde deva oysa ama karşımda bir buz kalıbı vardı, yanından ayrıldım, hastane duvarına çöktüm ve bağıra bağıra ağladım anne. Gideceğini biliyordum ama böyle de söylenmez ki 😢

Hastane acile göre rahattı ama sen hiç rahat değildin, saat başı takılan yırtık oksijen maskesi burnunu, yanağını kesiyor, çıkarmam için adeta gözlerinle yalvarıyordun bana, nasıl dayandım bilmiyorum. İki güne ölmedin, üç hafta kaldık orada, uzatmaları oynuyordun esasen, boşa acı çektiriyorduk. Biraz stabil hale gelince taburcu ettiler, eve gelmek ikimizi de iyileşmiş kadar mutlu etmişti. Bir haftalık ömrün kalmıştı anne, komşularının biri geliyor, biri gidiyordu. Sen yattığın yerde bir yandan acı çekiyor, bir yandan kaş göz işaretiyle "Çay koy, meyve getir" komutu veriyordun. Sırf acını dindirmek ve moral vermek için radyoterapiye başlattık ama sadece dört gün gidebildin. Meğer ölmek için gidecekmişsin oraya, son sefer içerdeki hastanın çıkmasını beklerden sedyede vermişsin son nefesini, terapi masasına alınırken fark ettik. Sağ çıktığın evden cenazen girdi.

Eğer hayatta olsaydın cenazenin ne dedikodusunu yapardık ama seninle. Çok kalabalıktı biliyor musun, eş-dost, konu-komşu, akrabalar, ikinci dereceden genç kuzenlerin, benim arkadaşlarım uğurladık seni, döndük sensiz evimize. Komşular çoktan harekete geçmişler, helvan kavrulmuş, yemekler yapılmış, cenazeye gelemeyenler akın akın kapıda. Günlerce yerimizden kıpırdatmadılar bizi sağolsunlar, nöbete koyup hizmet ettiler gelene-gidene. Lakin halalarım ve kuzenlerim hazır araba varken memlekete ana-babalarının mezarına gitmek istediler ve cenaze dönüşü ayrıldılar evden. Akşam içlerinden biri beni aradı ve şunu söyledi: "Geldik, annemle-babamı ziyaret ettik, bir de tembih yaptık, gelini yolladık yanınıza, o size hizmet eder, bizi çağırmayın". Seni birkaç saat önce gömdüğüm için şaşkınlıktan uygun bir cevap veremedim ama hâlâ içimde uktedir sessizliğim, şaşırmadığına da eminim.

İşte böyle annem, 21 yıl oldu ama özlemin hep içimde, huzurla uyu...


1 Temmuz 2026 Çarşamba

ANKARA/TEMMUZ-GEÇMİŞE MEKTUPLAR 3

Sabah sağ elim şiş, baş parmağımda dayanılmaz bir ağrı ve bükülemeyen parmaklarla uyandım. Zaten bütün gece rahatsız eden uyuşma olacakların sinyalini veriyordu. Bir süredir carpal tunnel sendromumu görmezden geliyordum, alındı sanırım şuna haddini bildireyim dedi. Ne bildirmek ama yüzümü yıkamak için musluğu açamadım. Ellerimin günler süren yorgunluğu sonunda patlama noktasına geldi. Acilen yapılacak tek şey atel takmaktı, gel gör ki boy boy atellerim Antalya'da tatile çıkmıştı, bana medikal yolu göründü.

Öğle sıcağında üç kilometre kadar yürüyüp şanıma layık, baş parmağımı da kundaklayacak ateli ilk girdiğim dükkanda buldum, anında taktım ve döndüm eve. Kendimi istirahate çektim, Çiko dün akşam geçici olarak vedalaşmıştı bizle. Geldiğimden beri ilk kez laptopu açtım ve "Erken Kış" filmini izleyerek bir aylık film orucumu bozdum. Bu film geçen Ekim ayında Altın Portakal'da yarışmıştı ama denk getirememiştim. Başrol oyuncusu Leyla Tanlar da En İyi Kadın Oyuncu ödülünü alınca merak ediyordum, sonunda izleyip muradıma erdim. Güzeldi gerçekten. Özcan Alper yine Karadeniz kıyılarını güzel görüntülerle perdeye yansıtmış, filmin eksiklerini de böylece kapatmıştı. 3 yıl önceki Fındıklı gezimizde gittiğimiz yerleri, Hopa'yı, Sarp Gümrük Kapısı'nı izlemek de bir nevi nostalji oldu. Tavsiye ederim izlemediyseniz.

Elime ateli geçirip Carpal Tunnel'imle hasret giderince hiç aklımda olmayan bir mektup yazmak geldi içimden. Adını anmak istemediğim ve hayatımdan tamamen çıkardığım bir insana. Bazen unuttuğunuzu sandığınız bir şey küçük bir olayla bilinçaltının derinliklerinden çıkıyor ve sizi ne kadar etkilemiş olduğuna şaşıp kalıyorsunuz. Haydi yazalım bakalım mektubu ulaşmayacak olan  sahibine. Ne demişler, mektup yaz bloga at, alıcısı bilmezse bloggerler bilir" 😂


Bir ithafa bile değmeyen kişiye,

Hayatımıza girdiğin ilk yıllarda sanırım ben aşırı iyi niyetli idim, tüm verdiğin sinyallere karşılık varlığından akan kötücül enerjiyi anlamadım ya da konduramadım. Cerbezeliydin, ayrıca kana girici bir tarafın vardı, çabuk yakınlık kuruyordun insanlarla, sahte olduğunu anlamıyorlardı. Başlangıçta ben de öyleydim ama bereket çabuk ayıldım, ufak ufak sinyaller göndermeye başlamıştın zaten, eski yakınlığımız kalmamıştı. O aralar başladı ellerimdeki bu sıkıntılar. Carpal Tunnel Sendrom diye bir vakanın varlığından haberdar değildim. Ayrıca aileden gelen evhamlı bir tabiatım vardı, beni sabahlara kadar uyutmayan bu uyuşmaların nereden kaynaklandığını bir türlü çözemiyor, envai çeşit kötü ve ölümcül sebep uydurup kıvranıyordum, ağır bir teşhis koyacak diye doktora gitmekten bile korkuyordum, toyluk işte. O günlerden birinde bize geldin, öyle endişeliydim ki uyuşmalarımı, ellerimdeki ağrıları anlattım yürek soğutacak bir cevap, bir teselli alabilir miyim diye. Bana şunu söyledin: "Bence hemen doktora git, bizim ahbabın kızının da elleri böyle uyuşuyordu, kemik kanseri olduğu anlaşıldı". İçime saldığın endişeyle yüreğindeki hainlik bir araya gelince gözümde o kadar çirkinleştin ki anlatamam. Ben kemik kanseri olmadım ama senin ruh kanseri olduğun kesindi. Bir süre sonra da hayatımdan tamamen çıktın. Şimdi etrafımdaki hava çok daha zehirsiz...


Tatsız mektuplarla başladım dostlar, burayı bir nevi terapi merkezi gibi kullanıp yıllardır içimde birikenleri atayım önce ki güzellere sıra gelsin. 


Yukarda sözünü ettiğim filmden sonra günün ikinci önerisi de bu kitap olsun. Öykü türüne pek sıcak bakmayan biri olarak beni bile baştan çıkardı. Son zamanlarda okuduğum en doyurucu öyküler diyeyim siz anlayın. Kundaklı elim ve ben sevgiler yolluyoruz...


30 Haziran 2026 Salı

ANKARA/HAZİRAN-GEÇMİŞE MEKTUPLAR 2

Çiko dün bize evci çıkmıştı malum, iki kişilik yatakta yayıla yayıla yatıp beni annemlerin milattan önceden kalma beli bükülmüş, süngeri dökülmüş kanepesine uykusuz mahkum ettiği yetmiyormuş gibi sabahın 5'inde gözlerini açıp "Hadi, ben ayıldım kalkalım" demez mi? Emir büyük yerden olunca kalktık tabii ama şu anda şaşı bak şaşır modundayım da iflah olmaz görev bilincim yazını yazmadan yatamazsın dedi. Şikayet ettiğimi sanmayın yorulsam da çok eğlenceli iki gün geçirdik, sanırım Çiko daha çok eğlendi, benim babaannem de ben olsam eğlenirdim vallahi 😂 Sahi ya ben babaanneme de bir mektup yazsam ya, intikam soğuk yenen bir yemektir malum ama önce sırada Vacide var. Öbür tarafa giden mektuplar pul istemiyor nasılsa. Vacide benim lisedeki tarih öğretmenim, o da kalbimde sızı bırakanlardan, lise 1'de dersime gelmiş, boy boylamış, soy soylamış, görelim ne soylamış:

Yılların, yolların ve de başka alemlerin ardından selam olsun Vacide Hanım,

Dersime girdiğiniz ilk gün sevmedim sizi, yemin ederim. Böyle bir önsezim vardır, ilk görüş çok ele vericidir benim için, genellikle verdiğim hüküm doğru çıkar, yanıldığım nadirdir. Karma eğitimle geçen üç yıllık ortaokulun ardından kız lisesine dönüşüvermiştik. Şimdi olsa yadırgamam da 70'lerin başında niyeydi ki bu haremlik-selamlık. Siz onaylamış mıydınız bu durumu Vacide Hanım, hoş fikrinizi soran da olmamıştır ya öğretmenler odası dedikodularında kesin dile gelmiştir. Ufacık, tefeciktiniz, şarkıdaki gibi yemyeşil gözleriniz var mıydı bilmiyorum, o zaman da bilmiyordum, gözlerinize bakacak cesareti hiç bulamadım çünkü. Sarıya boyalı saçlarınızı eski moda bir topuz mu yapardınız, aklımda öyle kalmış, çok yıllar sonra okulun döner gününde rastlaştığımızda iyice seyrelmiş, kısa ve dalgalıydı ama yine sarıydı. Döpiyesleriniz hep gri hafızamda, topuk seslerinizi ise asla unutamam. 

Ne kadar gergin geçerdi dersleriniz, korku filmi gibi. Oysa tarih yahu, erbabının elinde doyum olmaz dinlemeye. Çalışmamız için verdiğiniz konuları anlatır mıydınız, hiç aklımda kalmamış, güzel bir anlatımı unutamam oysa. Derse girer, demode çantanızı kürsüye bırakır, sınıf defterini imzalar ve şöyle bir bakardınız sınıfa. Saçı uzun olan, kaşını yolan, rimel süren, etek boyu dizinin üstünde olan var mı? Hele ki olsun, kızın birinin gür ve kara kirpiklerini rimelli diye tükürdüğünüz mendille silmiştiniz, hatırlıyor musunuz? Hiç de utanmamıştınız mendilde tükürüğünüzden başka iz görmeyince. Kıskanç mıydınız, niye birazcık güzelleşmesini istemezdiniz ki 15-16 yaşındaki ergen kızların. Sizin gibilerden o kadar da çok vardı ki ne yazık. Uçup gitmiş, geri gelmeyecek bir gençliğin hıncını alıyordunuz zannımca.

Mıntıka kontrolü bitince işkence başlardı. Ufacık vücudunuz sıraların arasında yürürken devleşir, topuklarınızın tıkırtısıyla eş ritimde atardı kalbimiz. Gözlerimi yumar, ben sizi görmeyince sizin de beni görmeyeceğinizi varsayardım. Ergen bir devekuşuna dönüşürdüm. "Sen kalk!" diye bir ses duyulurdu derken, birkaç saniye geçip emir yinelenmeyince anlardım ki ben değilim kalkması gereken. Derin bir oh çeker, kabuğuma çekilirdim. Oysa çalışkandım ben, severdim tarihi size gelene kadar. 

İlk yazılı yoklama günü gelip çatmıştı, üstelik fena bir zamana denk gelmişti. Çok sevdiğim bir komşu kızının davetiyesiyle gidilebilecek bir konser vardı. Aklım konserde, gözüm kitapta bir türlü yoğunlaşamıyordum. Sabahtan ikindiye kadar cebelleştim Niyazi Akşit'le, bir türlü anlaşamadık. Battı balık yan gider dedim sonra, tarih dediğin geçip gitti, günümüze bakalım. Böyle düşündüğümü duysanız tırnaklarınızı kulağıma küpe yapardınız sanırım. Tarihi Mısırlılara bırakıp konsere gittim ben. Haliyle ertesi günkü sınav kötü geçti, 100 üzerinden 20 alarak konser bilgilerimi ispatlamış oldum. Lakin kendimden utanmıştım Vacide Hanım, olacak iş değildi ama gençlik işte, ikinci yazılıya öyle bir çalıştım ki 90 vermeye mecbur kaldınız. Yazılı notumu okur okumaz da beni sahneye, pardon karatahta önüne davet ettiniz. Kopya çektiğimi düşündüğünüz o kadar belliydi ki ama yanılıyordunuz efendim, bilgilerim çok taze, üstelik gerçekten çok çalışılmıştı. Yazılıda sorduğunuz sorularla birlikte belki onlarca soru sordunuz, tak tak cevapladım, tüm ders saati sorularınızla tahtanın önünde tuttunuz beni. Müthiş hınçlandığınız yüzünüzden anlaşılıyordu, niye biliyordum ki, tembel olduğum belliydi, ilk yazılıdan 20 alan niye ikinciden 90 alırdı, kesin kopyaydı değil mi? Sonunda dediniz ki, "Bir soru daha soracağım, bilirsen 100, bilemezsen 70". Sıkıysa itiraz edeydim de niye tek bir soru 30 puana tekabül ediyordu. Belliydi işte sinir olmuştunuz biliyor olmama. Ve soru geldi, kitapta olmayan ve anlatılmayan yerden. Haydi hocam itiraf edin kasıtlıydı değil mi o soru? 70'i alıp oturdum, o günden beri Ay Tanrıçası İsis'i hiç unutmuyorum, siz de unutmayın...

Bugün dolunay varmış, hem de çilekli imiş. İyi ki bizim evin konumu müsait değil, yoksa bu mektuptan sonra dolunayın üstünde oturup çilek yiyen tanrıça İsis'e pek iyi dilekler yollamazdım 😂 

(Dün başaramamıştım ama bugün 23:23'ü yakaladım)


29 Haziran 2026 Pazartesi

ANKARA/HAZİRAN-GEÇMİŞE MEKTUPLAR 1

Saat 23.24, bir dakika önce gelseydim 23.23 olacaktı, Alis'in tavşanı gibi "Çok geç kaldım, çok geç kaldım" mı demeliyim? Aslında geç kalmamak için yattığım yerden kalktım, Kaptan'ın yazısını okudum ve günü kaçırmamak için karanlıkta yazıyorum. Formatı çok anlamadım ama sanırım kurallara bağlı kalmadan içimizden geldiği gibi yazacağız. Niyetim geçmişte içimden atamadığım kötü tavırların ve hiç unutmayacağım güzel anıların sahiplerine mektuplar yazmak.

Bugün Çiko bizdeydi ve gece yatısına kalmak istedi, onun için bir ilk anne-baba olmadan babaannede kalmak, aslında bizim için de bir ilk, o kadar hevesli ki akşam işten çıkıp gelen anne-babasını "Hadi sizi artık uğurlayalım" diyerek adeta kovdu. Bütün gün eteğimde Çiko, ev işi, yemek, Çiko'yu beslemek, evi hale yola koymak derken beş dakika oturmadım dersem yeridir. Ama görevine bağlı bir blogger olarak yazımı yazmadan da içim rahat etmedi.  Bakalım ilk mektubum kimeymiş?

........

Eee Gül Hanım, yılların ötesinden nasılsınız diye sorsam sesimi duyar mısınız acaba? Nerden duyacaksınız, muhtemelen başka bir aleme göç ettiniz, sizden yaşça küçük annemi bile çoktan uğurladık bilinmeze. Buraya pek hoş şeyler yazmayacağım, ölünün arkasından kötü konuşulmaz derler ya, bence pek ala konuşulur, ne yani öldüler diye Hitler'e, Mussolini'ye de mi iyi şeyler söyleyeceğiz. 

Apartmanınızın giriş katındaki ikiye böldüğünüz dairenizin küçük olan ve bahçeye bakanına taşındığımızda altı yaşındaydım, torunumun şimdiki yaşında yani. İki yıldır mecburiyetten anneannemle birlikte oturduğumuz, benden birkaç yaş büyük haşarı dayımla sürekli kavga ettiğimiz, anneanneminse hep onun tarafını tuttuğu Babil Kulesi'nden kendimize ait bir eve ilk kez geçiyorduk. Annem coşkulu, babam muhtemelen esaretten kurtulmuş gibi, bense "Kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgarına" havalarındaydım, biraz da mutluydum. Anneannemin elime tutuşturduğu elmayı dişliyor, subay olan dayımın ayarladığı askeri kamyondan çok da fazla olmayan eşyalarımızın boşaltılmasını izliyordum ki önüme bir ergen oğlan atladı ve hemen ardından "Betonumuzu çatlattınız salak!" diye bağırdı. Sanki apartmanın önüne dökülmüş şaplı betonda küçük bir çatlak oluşturan kamyonu ben sürüyordum, onun da gücü bana yetmişti sanırım. Bağırmakla kalmamış, elma yiyişimi taklit etmek için dişlerini tavşan gibi oynatmıştı. Üst kat dairenizdeki ailenin oğluydu bu ergen Gül Hanım, ilerleyen günlerde onu ailece çok sevecektik, yıllar sonra da bindiğimiz taksinin şoförü olarak karşımıza çıkacak ve tüm ısrarımıza rağmen para almayacaktı.

Adınızı niye Gül koymuşlardı acaba? Bir insana ismi bu kadar mı yakışmazdı? İlla bir bitki adı konacaksa "Muşmula" daha uygun olurdu sanırım. Öyle suratsızdınız. Bir tek iyi yanınız vardı, şahane iki kız çocuğuna sahiptiniz ve kendime mükemmel oyun arkadaşları bulmuştum. Taşındığımız küçücük evin sokak kapısının açıldığı bahçe benim için bir ormandı adeta, oysa 2-3 ağacın ve bir asmanın yeşerttiği küçücük bir yerdi. Olsun varsın, tüm oyunlarımın mekanı, yazları ağaç altlarında sofralar kurduğumuz, kışın kartopu oynadığımız, sonbaharda yere düşen yapraklardan koleksiyon yaptığımız bir masal diyarıydı. Çok sevmiştim o evi, siz olmasanız daha çok severdim Gül Hanım. Bence siz çiçeği koparılmış dikenli bir daldınız.

İlkokula orada başladım, küçük kızınızla yaşıttım, birlikte gidip gelmeye başladık okula. İlk günün ikindi üstü, kapının önündeki dar betona çizdiğim seksekin karelerinde taş yürütürken ertesi günü iple çekiyor, okulun bu kadar güzel olabileceğine akıl erdiremiyordum. Biraz saf mıydım ki Gül Hanım?

Sadece okulun güzelliğine değil annemin sizinle bu kadar iyi anlaşmasına da akıl erdiremiyordum, bana olan yüzünüz muşmula, anneme güldünüz galiba. Kocanızın bakkal dükkanına yardıma gitmediğiniz günlerde uzun basma eteğiniz, el örgüsü bluzunuz ve kafanıza bağladığınız beyaz tülbentle sık sık çalardınız kapımızı, ev terliklerinizle tabii ki, bu kısmı belirtmeden geçemeyeceğim. Ne de olsa biz otursak da ev sizindi, istediğiniz gibi girer çıkardınız. Annemin kapısı, anneannemle Niğdelilerin kabul günlerine gitmediği günlerde, bazen gideceği günlerde de size her zaman açıktı, kolay mı ev sahibiydiniz, incitmemek gerekirdi ama siz incitme hakkına da sahiptiniz.

Böyle günlerde biriydi, Pamuğun Sayime'nin kabul gününe gidilecekti. Çok güzel bir bahçe içinde iki katlı evleri olan geçkince bir hanımdı. Annem giyinmiş beni hazırlamaya niyet ediyordu ki terliklerinizin tıkırtısı duyuldu Gül Hanım, "Napıyorsunuz?" diyerek bahçeye açılan kapıdan girdiniz ve annemin pazardan alınma ikinci el kırmızı koltuklarıyla tefriş ettiği salonumsuya buyur edildiniz. Kafanızda yine o beyaz yaşmak, gözümün önüne onsuz gelmiyorsunuz niyeyse. Annem beni giydirmek üzere, don-atlet bekliyorum. Elinde siyah pötikareli, belinden itibaren iki pli, plilerin içi kırmızı kumaştan ve üzerinde çiçekler işli, bebe yakası yine kırmızı, kendisinin diktiği, gerçekten çok emek verilmiş ama benim bir türlü sevemediğim bir elbise. Israrla giymemi istiyor, ben de ısrarla giymek istemediğimi, başka bir elbise giyeceğimi söylüyorum. Annemin henüz tek çocuğuyum ve gayet iyi geçinen bir ana-kızız. Aramızdaki bu yarı şaka-yarı ciddi cilveleşme bir süre sonra anneme boyun eğmemle bitecek ama Gül Hanım siz böyle cilveleşecek karakterde biri değilsiniz, sözünüz anında tutulmalı, hayır deme hakkına sahip değil karşınızdaki, gerekirse zor kullanırsınız. Ben üzerimde çamaşırlar sehpanın etrafında "Giymeyeceğim" diye dört dönüyor, annem elinde elbise ardımdan koşuyorken koluma, omzuma, sırtıma inen darbelerle irkiliyorum. Gül Hanım çektiniz az evvel şıpırdattığınız terliklerinizi ve hangi hakla-muhtemelen ev sahibi hakkıyla-beni dövdünüz, annem niye buna engel olmadı ben şu yaşımda bile bunu anlamaktan acizim. Acaba annem de "Vur Gül Hanım, söz dinlemeyene böyle yaparlar" demiş olabilir mi, o kısmı hatırlamıyorum, zira o andan itibaren şoka girmiş olabilirim. Öyle dediyse bu mektup anneme de sitem olsun Gül Hanım. Bir daha dünyaya gelirseniz de kimsenin çocuğuna ne terlikle, ne de başka bir şekilde vurmayın. Öbür tarafta annemle görüşüyorsanız da bu konuyu bir zahmet içtenlikte bir gözden geçiriverin, zira ben unutamıyorum. 

Mektuplar selamla bitirilir ama buna selam bile ekleyemeyeceğim...