.

.
.

20 Şubat 2017 Pazartesi

CEP ŞALANJI 3

Bu şalanj çok keyifliymiş be yav, her soru ayrı matrak, sıkı durun 3 geliyor:

- 7 yaş pantolonunuzu bulsak cebinden ne çıkardı?

Pantolon giyer miydim diye düşündüm bir an, evet evet giyerdim. Ayak altından geçen bir parçası olan lasteks pantolonlar giydirirdi annem, çoğunlukla elbiselerin altına, üşümeyim diye. O zamanlar külotlu çoraplar henüz piyasada arz-ı endam etmeye başlamamıştı (Töbe töbee, bu şalanjlar yüzünden yaşım iyice ortalara döküldü 😉 ). Sinir olurdum ama annem asla ikna olmazdı, "üşürsün" der ve konuyu kapatırdı. Ben de ayakkabılarıma bakıp pantolonu yok sayar, "pantolonum yok ki, pantolonum yok ki" diye kendimi şartlardım, salakmışım yav 😀

Bu soru erkekler düşünülerek sorulmuş sanırsam pantolondan ziyade önlük ya da elbisemin cebi olurdu benim. O cepler de hiç boş kalmazdı. Bir kere mendil, kumaş olacak, ütülü ve üçgen şeklinde katlanmış. Bizim zamanımızda okulda mendil ve tırnak kontrolü yapılırdı efenim, "çıkar mendilini, uzat ellerini" komutunu her hafta başı duyardık. Sonra para, 5 yıl boyunca 25 kuruş harçlık aldım ben her gün. Sarı yirmibeşlikle başlayıp beyaza evrildi (ayy yine yaş ipucu, nerden bulaştım bu şalanja). O yirmibeşlikle simit alırdım mutlaka. Bazen yalvar yakar 50 kuruş koparırdım, 50 kuruş demek tüp çikolata demekti. Okula giderken Mustaa bakkala (Mustaa bakkal hem bakkal, hem kırtasiyeci idi, Mavi Köşe. Okula giderken mutlaka onun önünden geçer, camlı bölmedeki yuvarlak ekmeklerin dışarıya sızan kokusunu içimize çekerdik) uğrar 50 kuruşu tezgaha fırlatıp tüp çikolatayı alır, acilen kapağını açardım. O da bir işti, önce kapağın tepesindeki sivri yeri tüpün ağzındaki alüminyuma batırıp açmak gerekirdi. İlk hüpün tadı biraz metalik olurdu o sebeple. Sonrası pek keyifliydi. Okulun kapısına kadar idare eder, bitirmezdim. Son hüp kapıdan girerken alınır, tüp katlanıp önlük cebine atılırdı. 

Sakız kağıdı ya da kutusu, ceplerimin misafirlerindendi onlar da. Çok sakız çiğnerdim, oyuncaklı sakıza bayılırdım. Şimdiki markalar yoktu tabii, küçük poşet ya da kutularda uyduruk bir sakızla-iki çiğnemede çürür-saçma sapan plastik bir oyuncak olurdu. "Ne alayım?" diye sorana "Oyuncaklı sakız" derdim. Sakızlar kısa sürede yumuşar, oyuncaklar da evde orada burada birikir, sonunda annem toplayıp atardı. 


Tabii ki Toybox değildi bizim oyuncaklı sakızlar, markası bile olmayan ilkel şeylerdi.

İçinden bazen böyle asker ya da kızılderili figürleri çıkardı, sinir olurdum o zaman

Oyuncaklı sakızdan çıkan en sevdiğim şey ucunda delikli sepet gibi bir şey olan bir nevi düdüktü. O sepete minik bir plastik top konur, düdüğün ağzından üflenince de top havaya kalkardı. Rengi bile aklımda, sarı.

Okulun hemen karşısında köhne bir bakkal vardı, inanmayacaksınız ama hala duruyor, sinekli bakkal gibi tozlu, pis bir yerdi. Oraya "Zunkla şekeri" almaya giderdim, 5 tanesi 5 kuruştu. İçi incirli, çok lezzetli, karamelli bir şekerdi. Onun kağıtlarında Türk büyüklerinin renkli resimleri olurdu. Şekeri yutunca kağıt da hop cebe tabii ki. Google'u kurcaladım ve asıl adının "Zungla" olduğunu böylece öğrendiğim o şekerlerin kağıtlarından buldum:


Görsel: Buradan
Osman Hamdi Bey üstadımız incirli bir Zunkla şekerini sarmalamış zamanında, sonra da benim önlük cebine konuşlanmış muhtemelen

Vee yıllarca önlüğümün ve cebi olan her giysimin anneannem vasıtasıyla gediklisini açıklıyorum: Siyah kuru üzüm. "Kara doktor" derdi ve her derde, bilhassa kansızlığa deva olduğuna emindi. O zamanlar iştahsız, nanemolla ve eneze bir çırpı bacak olan beni bu yolla dombalak yapacağına inanırdı. Şimdiki kiloların tohumu o zamandan atılmış demek ki. 

Böyleyken böyle dostlar, bir cebe dünyaları sığdırdım ama çocukluk cepleri çuval gibidir, her şeyi taşır...

19 Şubat 2017 Pazar

ŞALANJ 2/ÇOCUKLUK EĞLENCELERİ

Yeni şalanjı sevdiniz değil mi? Sevdiniz, sevdiniz, geri dönüşlerden ve tıklanma sayısından anlıyorum. O zaman gelelim 2. soruya:


2- Çocukluk eğlencen neydi?

Ben 14 yaşına kadar tek çocuktum, bir mucize gibi kardeşim geldiğinde artık çocukluktan çıkmak üzereydim. Etrafında mebzul miktarda arkadaş olsa da tek çocuk kendini avutmayı, eğlendirmeyi öğrenmek zorundadır. Sıcak yaz tatillerinin sokağa inmeye izin verilmeyen uzun öğleden sonralarında binbir çeşit şey uydururdum kendimi avutmak için. Çok kitap okurdum ben çocukken de, okumayı söktüğüm an dostum olmuştu kitaplar. "Yanıma birkaç kitap, dergi koyun ve beni unutun", modum buydu, gık demeden tüm günü geçirebilirdim. Babam alabildiğince kitap alırdı ama sonuçta tek maaşlı bir memurdu, bütçesi kısıtlıydı. "Heidi"nin devamı niteliğinde yazılan "Heidi Büyüyor" kitabını alabilmek için epey dil döktüğümü hatırlıyorum, her seferinde "ay başında" cevabını alıp boynumun büküldüğünü gören anneannem halime acımış ve "Eydi büydü neymiş kız, ben alayım" demişti de o sayede kavuşmuştum kitabıma 😀

Şimdi YKY baskısıyla yeniden yayınlanan Ayşegül serisi favori kitaplarım arasındaydı. Neredeyse tüm kitapları edinmiş, defalarca okumuştum. Bayılırdım o çizimler, Ayşegül'ün şirinliğine, kardeşi Can'a, kedisine, köpeği Fındığa. Birkaç yıl önce YKY mağazasının vitrininde görüp heyecanla dalmış ama sayfalarını karıştırınca hayal kırıklığına uğramıştım, ne resimler o eski canlılığında, ne öyküler eski tadında idi. Kahramanların adı bile değişmişti. Bırakayım anılarımdaki gibi kalsın demiş ve almadan çıkmıştım. Ben okumakla kalmazdım o kitapları, hangi akla hizmet ediyorsam bir defter açar ve sayım yapardım. Her kitapta kaç tane adam, kaç tane kadın, kaç tane kedi, kaç tane ağaç, kaç tane koltuk, kaç tane elma vs var sayar not ederdim ve bundan müthiş keyif alırdım. Dedim ya, tek çocuklar kendini avutmak için her yolu dener. Google'da arattığımda hep yeni baskıların kapaklarını buldum, orijinal kapaklar Fransızca aslında idi, aşağıya bir-iki tane bırakıyorum, Gilbert Delahaye, Marcel Marlier çocukluğumun hayal tacirleriydiniz, toprağınız bol olsun:



Şu yanaklar tam makas almalık değil mi? Ya omuzdan bakan Fındığa ne demeli?


Türkçe'de "Ayşegül Çiftlikte" adıyla yayınlanmıştı, en sevdiklerimden biriydi. Müthiş pastoral çizimler vardı iç sayfalarda.


"Ayşegül Denizde"


Ve Ayşegül'ün en hamarat hali: "Ayşegül Evde"

Okuyarak eğlenmek derken bayıldığım "Tina", yayını sona erene kadar aldığım "Doğan Kardeş" ve "Çocuk Haftası", yolladığım bir şiiri epeyce değiştirerek yayınlayan "Mavi Kırlangıç" dergilerini unutmayalım. Başlarında kendimi unutur, saatler geçirirdim. Ve her genç kızın olmasa da her küçük kızın rüyası Kemalettin Tuğcu amcamızın yoksul edebiyatı kitaplarını da unutmayalım. Bir nesil onlarla büyüdü.

Kitaplar dışındaki ikinci eğlence kaynağım bebeklerdi. Saatlerce kendi başıma evcilik oynayabilirdim. 10 cm boyutundaki plastik bebekler favorimdi. Bizim çocukluğumuzda şimdiki havalı bebekler, Barbie'ler falan hak getire. O saçları olan, gözleri açılıp kapanan bebekler ancak yurtdışında akrabaları olan şanslı çocuklara gelirdi. Ben kel kafalı plastik bebeğime makara ipinden saçlar yapar, boyama kırmızı donu görünmesin diye çeşit çeşit giysi dikerdim. O bebeklerden bir tanesi şimdi elime geçse mutluluktan deliririm herhalde. 

Sadece plastik bebeklerle oynamazdım, kağıt bebekler de ilgi alanımdı, hatta yaşım büyüdükçe daha da fazla ilgi alanıma girer olmuştu. Yenimahalle'nin en büyük kitapçısı Sipahi Kitabevi'nin merdivenle inilen loş dükkanına dalar, kağıt bebek yığınlarını kurcalamaktan usanmazdım, birini alsam diğerinde aklım kalırdı. Epey zengin bir birikimim vardı ve envai çeşit senaryolarda rol verirdim onlara. Kimi zaman kendim çizer, kendim giydirirdim, el yapımı koleksiyonum da oldukça zengindi. Google'da ne kadar aradıysam da benim zamanımdakilere rastlayamadım, en benzerlerinden bir-ikisini bulabildim ancak:



Evdeki tüm etkinliklerden sıkılma aşamasına geldiğimde sokaklar beni beklerdi. Bir önceki yazıda anlatmıştım, evimizin bizzat kendisi ve çevresi her tür sokak oyunu için idealdi. Saklambaç, seksek, yakantop, istop, kukalı saklambaç, ip atlama hatta çelik çomak. Bazı afacan erkek arkadaşların komik şakaları da bizi eğlendirirdi. Birkaç tuğlayı süslü kağıtlara sarar, kurdeleyle bağlayıp bir de şık fiyonk yaptıktan sonra ucuna upuzun bir sicim bağlar ve asfaltın ortasına bırakırlardı. Sonra hep birlikte zulaya yatardık. Süslü paketi caddenin ortasında gören birkaç hevesli ve enayi sürücü arabasını durdurur, inip pakete hamle ettikleri anda ipi çekiverirdik. Tanrım o insanların yüzü hala gözümün önünde, yürüyen paket hahaha 😀 Sadece biz değil o zamanın insanları da naifmiş. 

Daha neler neler, anlatmakla bitmez. Bıktırır diye uzatmıyorum ama yeni neslin çocukları tabletlere ve telefonlara hapsedilmiş bir sanal dünyayla eğlenmeye çalışırken benim biraz için acımıyor değil...

18 Şubat 2017 Cumartesi

YENİ BİR ŞALANJ 1

Buralar ıssız kalmasın aşkına yeni bir meydan okumaya başlıyoruz topluca. Bu defa İlham Kedisi başlattı. Ben Ferminanım kardeşimden öğrendim, baktım sorular pek bi şahane, katılmak şart oldu dedim. Bu defa ben de "şalanj" diyeceğim Ferminaanım gibi, bugün itibarıyla başlıyoruz, katılmak isterseniz şuraya bir tıklayın ve kolları sıvayın, klavyeleri cilalayın 😀

İlk sorumuz şudur ve uzun uzun yazmaya pek müsaittir:

1-Nasıl bir apartmanda büyüdün?

Ben apartmanda büyümedim aslında, Babil Kulesi'nde büyüdüm. Bunu pek çok kez anlattım ama yeni takipçiler açısından tekrarlayacağım. Anneannem ve dedemin evi yıllar önce, ben daha bebekken annemle benim de içinde bulunduğumuz bir anda sel felaketine uğrayıp yıkılmış, kullanılamaz hale gelmiş. Hatırlamıyorum elbette ama o kadar çok anlatıldı ki saat saat tekrarlayabilirim olup biteni. Halkın uyarıldığı halde inanmayıp boşaltırlarsa devrin iktidarı tarafından istimlak edileceği söylentisiyle evlerini terketmediği için büyük can ve mal kaybının olduğu bu sel felaketini çoğu kimse bilmez. Hatip Çayı denen akarsuyun taşması sonucu civardaki pek çok ev yıkılmış, eşyalar telef olmuş, yüzlerce insan ve hayvan ölmüş. Felaketzedeler bir süre çadırda yaşamış, sonrasında evlerini tamir ettirmiş ya da başka evlere geçerek hayatlarını sürdürmüş. Birkaç yıl sonra devlet evleri selde yıkılan ya da kullanılamayacak hale gelen bu felaketzedelere 4 blokluk, 96 dairelik bir site yaptırıp düşük faiz ve uzun taksitlerle ev sahibi olmalarını sağlamış. Bu dairelerden biri de anneanneme düşmüştü. Bir süredir kirada oturduğumuz evden çıkıp inşaatı biten ama daha elektriği ve suyu bağlanmayan bu eve taşındığımızda 4 yaşındaydım. Bir hafta sonra elektrik bağlantısı yapılırken bağlantıyı yapan ustayı elektrik çarpmış ve ödümüzü koparmıştı, bereket bir şey olmadı adamcağıza ama ben bunu hiç unutmadım. 2 yılı anneannemle o evde, geri kalanı sitenin diğer bir bloğunda kirada geçen 14 yılla büyüdüğüm yer burası oldu. 18 yaşıma basacağım yıl taşındığımız bir başka semtteki bir başka apartmansa başlıbaşına bir yazının konusu olabilir. 

"Seylap Evleri" olarak anılan 4 blokluk bu sitede her blok kendi içinde bir dünya idi. A-B-C-D olarak isimlendirilmiş bloklardan "A" olanında 2, "C" olanında ise 12 yılım geçti. "C" harfini o zamandan beri severim. Dört bloktan üçü griye, ortadaki bir tanesi ise sarıya boyalı idi, B blok. Diğerlerinden harfleriyle bahsedilirken o hep "Sarı Blok" diye anılırdı. Bizim C blok sitenin en başında idi, hemen yanında pazar yeri ve kocaman bir arsa vardı, yani bizim sınırları belirsiz oyun alanımız. Sonradan o arsaya bir açık hava sineması yapıldı ki gel keyfim gel. İlk yıl yan duvarlar alçak tutulduğu için mahallecek arsaya kilim serip beleş film izlemiştik, ertesi yıl ayıldı işletmeci, branda gerdi yine de bazı bedavacılar filmin sesine razı olup arsa-kilim olayını sürdürdüler.


İşte çocukluğumun ve ilk gençliğimin Babil Kulesi, C Blok. Kapısında siyah nokta olan 16 numarada oturduk. Aynı ortak balkona açılan 6 daire kapısı ve balkona bakan pencereler mahremiyeti biraz ortadan kaldırsa da samimiyeti arttırıyordu. Biz o apartmanda, o balkonlarda, balkon altlarında, girişe çıkan merdivenlerde, merdiven sahanlıklarında, kömürlüğe inen basamaklarda, ön bahçede, arka bahçede, sitenin etrafını çevreleyen gözalabildiğine kırlarda büyüdük bir sürü komşu çocuğu. Annelerimiz hepimizin annesi, kardeşler hepimizin kardeşiydi sanki. Yaz boyu daire kapıları ardına kadar açık dururdu, kışın soğuk yüzünden mecburen kapansa da anahtar mutlaka kapının üstünde bırakılırdı, dileyen dilediği gibi girip çıksın diye. Şimdi böyle bir yakınlığa tahammül edebilir miyim bilmiyorum ama bizim çocukluğumuz komşuluğun, samimiyetin, içtenliğin henüz kaybolmadığı, Yeşilçam filmlerine ağlanabilen naif zamanlardı. Kapımızın hemen karşısındaki sahanlıkta kauçuk toplarla "bir-ki-üç buçuk" oynarken çıkardığımız gürültüye o an kızabilen Naciyanın teyze iki saat sonra pişirdiği bir yemeği "Çocuk yesin" diye kapıdan uzatabilirdi. Bahçedeki ağaçların bir kısmını kar beyazı tülbendinin daha da güzelleştirdiği çehresi ve gülen yumuk gözleriyle Müyesser teyze eşliğinde bizzat dikmiştik. Evimize ekmek almaya giderken komşulara da uğrar "alınacak bir şey var mı?" diye sorardık. Bakkalımız bakkal değil Niyazi abi, kasabımız Hüseyin amca, kırtasiyecimiz "Mustaabey amca"ydı. "Deli Bakkal"a topluca yanaşmazdık ama bitişik komşusu Mehmet amca'nın sehpa bacaklarının teline plastik boru geçirmek için topluca yardıma koşardık. Ön bahçenin, arka bahçenin, yan taraftaki arsaların dili olsa da anlatsa, kilometrelerce koşarak yakantop oynamış, onbinlerce zıplayarak ip atlamış, seksek oynamaktan ayakkabı altları eskitmişizdir. Kimi zaman Zehranım teyzenin rehberliğinde henüz bakir kırlardan geçip Atatürk Orman Çiftliği'ne tarlalar arasından ot toplayarak geziler yapmış, taze başakların sütlü tanelerini yemiş, ballı babaların balını emmişiz, kimi zaman şantiyenin bahçesinden papatyalar, gelincikler toplarken oramızı buramızı yaralamışızdır. Bloğun arkasındaki üzerinde kocaman "ölüm tehlikesi" levhası olan trafo bile oyun alanımız olmuş, az evcilikler kurmamışızdır o beton setin üstünde. Hıdrellezlerde gül dibine dilekler bırakmış, düğünlerde oynamış, cenazelerde ağlamışızdır. Sema'nın kedisi Duman ölünce bir cenaze alayı eşliğinde şantiyenin bahçesine gömdüğümüzü hatırlarım mesela. Yaz öğlenleri balkonlarda komşu teyzelerle kurulan ortak sofralar, akşamları Ankara manzaralı arka balkonda yenilen akşam yemekleri, radyodan yükselen "Tarla Dönüşü" programı, ardından ajans. Sonrası belki babalarla Alemdar Sineması'nda iki film üstüste ya da hafta sonları annelerle Seyran Sineması'nda kadınlar matinesi, ağlamaklı siyah-beyaz yerli filmler. Komşu arsaya gelen ip cambazları, sirk bozuntuları, sihirbazlar, açık hava sinemasındaki konserler, seçim öncesi parti toplantıları, bir külah çekirdekle yıldızların altında izlenen filmler. Kapıya gelen yoğurtçular, her gün bir gazetenin ilavesini para almadan bana bırakan gazete dağıtıcıları, tatil dönüşü aşırı bronzlaşan anneme "Ne o kız, bu ne hal, ateşten atlamış tilkiye dönmüşsün" diyebilecek kadar yakınımız olmuş sucular, üniversite sınavı sonucunu alamadan taşındığımızda sonuç belgemi yeni evimize kadar eliyle getiren postacılar, bir tanesi kaza sonucu gözümüzün önünde ölen müjde getirdiğinde gülerek kapıyı çalan telgraf dağıtıcıları, mahallenin gediklisi erkek bohçacı 😀, her gün kaldırımdan şarkı söyleyerek geçen karasevdalı "Deli Bardakçı", annemin pazardaki değişmez deterjancısı "Şaşmazcı", kuaför "Çinçi", hangi birini unutayım. Daha yazsam satırlara sığmaz. Biz çok şanslı bir kuşaktık, bunların her biri şimdi tatlı bir rüya, bir hayal. Artık apartman da yok zaten, 2 yıl önce yıkıldı. Anılarımızın üstünde yeni bir inşaat yükseliyor şimdi, soğuk, yabancı. Devir değişti, biz değiştik ama ne mutlu ki hatıralar değişmiyor...

13 Şubat 2017 Pazartesi

BURALARDA YOKKEN

Çelınç bitmiş ben gitmişim hakikaten, 11 gün olmuş yazmayalı. Bazen sen ne kadar hayata tırnaklarını geçirmeye çabalasan da hayat seni silkeleyip atmak için uğraşıyor. Sonuçta sersem sepelek kalıyorsun orta yerde. Gündem zorluyor, gündem yoruyor, gündem üzüyor. Rutinini sürdürmeye çalışsan da kafanın içinde dolaşan binbir tilki var. 

Geçen bir rüya gördüm, hayatım boyunca gördüğüm rüyaların en saçmalarından biriydi, öyle ki gece üç-beş kere uyanıp aklımda kalması için rüyayı tekrar ettim. Normalde sevmem rüya görmeyi, iki kez aynı kişiyle ilgili aynı kötü rüyayı görmüşlüğüm ve hemen akabinde aynı kişiyle ilgili çok kötü iki olayla karşılaşmışlığım var. Ameliyatla rüya aldırılsa aldıracağım yani, o derece tırsıyorum. Ama bu seferki çok komikti, absürdlükte rekor kırabilirdi yani. Güya bir kızımız varmış ve ben eşlerden erkek olanı imişim. Kız kayıpmış ve haldır haldır aramakta imişiz. Uzun süren bir arayışın sonunda kızı buluyoruz, daha doğrusu evin herifi olarak ben buluyorum, kedi bakıcısı olmuş. Buraya kadar mantıklı olabilir, benim erkek olmam dışında. Lakin bizim kız şarap bardağı imiş. Rüya bu ya, resmen şarap bardağı, şu karnı geniş olanlardan. Koşa koşa bizim hanıma gidiyorum ve "Hanım müjde kızı buldum kedi bakıcısı olmuş" diyorum. Şarap bardağı yanımda tabii, bizim kız ya o. Hanım şöyle bir bakıyor ve "Yanılıyorsun" diyor, "bu bizim kız değil, bizim kız şampanya bardağıydı". Evet, izin veriyorum, çekinmeyin "Çüş" diyebilirsiniz, "bu nasıl rüya". 😅

Hemen hemen Oscar adaylığına şu veya bu şekilde dahil olmuş tüm filmleri izledim. "Aman da nasıl güzelmiş, bayıldım" dediğim tek film olmadı. En fazla 8 alabildi bir-iki tanesi, o da kanaat kullanarak. Hele o herkesin deli divane olduğu "La La Land"ı neredeyse yarım bırakıyordum. Öyle sıkıldım, öyle abartılmış buldum. Sinemada müzikal sevmiyorum, müzikli bir şeyler dinleyeceksem konsere, izleyeceksem operaya giderim. Nitekim Cumartesi akşamı "Yolanta" operasındaydım. Çaykovski'nin bestelediği son opera imiş "Yolanta", dekor, müzikler, ışıklar hepsi çok güzeldi. Yalnız hem oyuncular, hem de izleyiciler biraz hüzünlü idi. Opera orkestrasının konzertmeisteri Zeynep Işık üç gün önce genç yaşta vefat etmiş ve cenaze töreni de o gün yapılmıştı. Oyun sona erdiğinde izleyicilerden yükselen alkışların çoğu Zeynep içindi. Huzurla uyusun...




Fotoğraflar: Buradan

Vaziyet böyle; okuyorum, yazıyorum, izliyorum ve baharı bekliyorum kumrular gibi. Tez gelsin...

2 Şubat 2017 Perşembe

ÇELINC BİTER, OCAK GİDER, GERİYE KİTAPLAR KALIR

Ocak ayını ucundan yakalayıp son gününde doğduktan sonra yolcu ettik, geriye ay içinde okuduğum on kitap ve on iki film kaldı. Filmleri blogun sağ yanındaki "2017 Filmleri" linkini tıklayarak görebilirsiniz, kitaplara gelince: 


1- Yeniyılın ilk kitabı geleneksel olarak Lalenin Bahçesi'nin yeni yıl hediyesi olan kitap oldu: "Bu Şimdiki Zaman Kipinde Yazılmalıydı/Helle Helle". Helle Helle Danimarkalı bir yazar, kurgu yapmak, roman gibi roman yazmak şeklinde bir kaygısı yok sanırım. Öyle konuşur gibi, sakin sakin anlatıyor iki Dörte'nin yaşadıklarını. İlginç ve hoş bir kitaptı.


2- Yine bir yeni yıl armağanı, sevgili Real Fiesta'dan. "Siz Hiç ODTÜ'de Çocuk Oldunuz mu?/Cem Danyal Arslan". Adı ilgimi çekmişti, Ankara'da geçen her kitapta olduğu gibi. Bir anılar dizisi, çocukluğu babasının görevi nedeniyle ODTÜ lojmanlarında geçen yazarın ağzından çocukken orada yaşadıkları anlatılıyor. Pek usta işi bir anlatım olmasa da ODTÜ'yü bilenler için ilgi çekici ve naif bir kitap. 


3- Ayın üçüncü kitabı Ocak ayının ve belki de yılın en güzel kitaplarından biri oldu: "Denizadamı/Carl-Johan Vallgren". Yazarın daha önce "Bir Garip Aşk Öyküsü" isimli kitabını okumuş ve çok beğenmiştim. Onun referansıyla yazın satın aldığım kitabı sonunda okuyabildim ve diğerinden de çok beğendim. İlgisiz ve sorumsuz bir ailede büyüme sancıları yaşayan biri özürlü iki kardeşin öyküsü araya fantastik ögeler de katılarak şahane bir dille anlatılmış. Mutlaka okuyun derim.


4- John Berger'i çok severim. Son kitabı "Hoşbeş"i sipariş verdikten iki gün sonra ölüm haberi geldi. Dolayısıyla "Hoşbeş" okuması da bir nevi yazarla vedalaşma gibi oldu. Herzamanki gibi akıcı diliyle çeşitli konularda denemeler yazmış, hayranları kaçırmasın derim.


5- Ayşegül Devecioğlu okuduğum diğer kitaplarıyla çok beğendiğim bir yazardı. Öykülerini merak edince "Başka Aşklar"ı da okuma ihtiyacı duydum ve en az romanları kadar beğendim. Son zamanlarda yazılan başı sonu belirsiz öykümsülerden gına getirmişken adeta roman kurgusundaki bu öykülerle yeniden sevdim öykü okumayı. Özellikle "Kötü" ve "Xet" damağımda güzel ve buruk bir tat bıraktılar. Tavsiyemdir. 


6- "Kuş Eppeği" İletişim Yayınları'ndan çıkan adı gibi bir mini kitap, Levent Cantek yazmış. Türkiye'de iz bırakmış çeşitli alanlardaki ünlülerin özelliklerine küçük küçük notlarla, betimlemelerle değinilmiş. İlginç olmuş. 


7- Yine bir yeni yıl hediyesi, Macera Kitabım'dan: "Kasım Yağmuru/Audur Ava Olafsdottir". İlk kez İzlandalı bir yazarın kitabını okudum, değişik bir tarzı vardı, sevdim. Izlanda hakkında epey bilgi edinmekle kalmayıp aslında oldukça zorlu bir yolculuğun bu derece sakin bir üslupla anlatılmasına da şaştım. Kitabın sonundaki 30 sayfalık yemek tarifleri (ki ister yapın ister yapmayın, zaten bir kısmı da uyduruk olabilir tarzında bir uyarı var) de finalin sürpriziydi. Okursanız pişman olmaz, okumazsanız pek büyük bir kayba uğramazsınız. 


8- Erendiz Atasü'nün son kitabı "Baharat Ülkesinin Hazin Tarihi" Çok ilginç bir okuma oldu. Yazarın romanında konu ettiği ülke ve kahramanlar kurgusal olsa da okuyanda "Hah, bu budur işte" duygusu uyandırıyor. Hayali dediği ülkenin çok gerçek olduğunu okuyunca anlayacaksınız. Melez bir roman "Baharat Ülkesi...", içiçe girmiş bir ülkeler, kahramanlar topluluğu aslında. Çok da ufuk açıcı. Tavsiyemdir...


9- Özge Samancı'nın grafik romanı "Bırak Üzülsünler" bir kuşağının büyüme sancılarının çizgilerle anlatımı. Pek çok kişi o çizgilerde kendini bulacak. Çok güzel bir kitap olmuş, bu da tavsiyemdir.


10- Ve yine bir yeni yıl hediyesiyle, bir çizgi romanla ayı bitirdim: "Bobo/Serkan Altuniğne". Kısaca şapşal bir köpeğin maceraları diyebiliriz. Eğlenceliydi.

Eveet Şubat ayına elimde yarısı okunmuş bir kitapla ve aciliyetten başlanmış bir başka kitapla giriyorum. Onlar ay sonuna kalsın, ben Çelıncın son sorusunu cevaplayayım:

-2017'de olmasını çok istediğin bir şey:

Ne isteyebilirim ki 2016'da yaşananlardan sonra. Sadece barış ve huzur, ülkem için, hepimiz için.

 

1 Şubat 2017 Çarşamba

ÇELINÇ 16

Efendim çelıncımızı bitirmek üzereyiz, 16. sorumuz der ki:

-Kağıda bir şey çiz ve bize göster:

Şu anda vaktim yok, oturup bir şey çizemeyeceğim, önceden çizdiğim ve dahi boyadığım bir şeyi aşağıya koyuyorum, hem kedi sevenlere armağanım olsun 😊


Yarın son soruda buluşmak dileğiyle...


31 Ocak 2017 Salı

ÇELINCIN 15'İNDE BİR YAŞ DAHA BÜYÜMEK

Soru şu:

-15 yaşında birine vereceğin nasihat ne olurdu:

Hayatımın 28 yılını (+) (-) 15 yaş civarı gençlerle hemhâl olarak geçirdim. Zaman zaman nasihat ettiğim, zaman zaman kızdığım oldu ama bir kaç tahe iflah olmaz dışında en yaramazını bile sevdim ve çıkardığım sonuç şudur ki o yaş grubuna nasihat vız gelir tırıs gider. Geçelim. Öğretmenliğim olgunlaştığında ben onlara yaşıtımmış gibi davrandım, daha çok etkisi oldu. O yüzden yok bende nasihat masihat.

Ben bugün bir yaş daha büyüdüm, önümde kalanlar arkamda bıraktıklarımdan epeydir daha az ama ruhum hala arkada bıraktıklarımla yoldaş. Ve bana bugünün en güzel hediyesini Sardunya verdi. Aşağıdaki linki tıklayınız merak ediyorsanız.