.

.
.

23 Şubat 2026 Pazartesi

RESET 5 /DÜRİYE'MİN GÜĞÜMLERİ KALAYLI :)

Üstüste yazıp da eşlikçilerimin fazla önüne geçince utandım, kendime hafta sonu izni verdim. Güya sabah yazacaktım lakin bu vakti buldum. Nazar ettiniz bana Resetçiler, gideyim nefesi kuvvetli bir hoca bulup kendimi okutayım 😂

Hafta sonu okuma konusunda kendimi resetledim arkadaşlar, fabrika ayarlarıma döndüm, pek mutluyum. Meğer kabahat bende değil, kitaplardaymış. iyi kitabı bulunca su aktı yolunu buldu. "Beyaz Dünya" tam dişime göreymiş, zaten Livera Yayınevi'nden okuduğum kitapların hemen hiçbiri yanıltmadı. 2 günde yarıladım kitabı-ki 410 sayfa-yarına da bitiririm diye düşünüyorum. Oh be, dünya varmış, okunası kitaplar varmış. 

Bugün ise tam blog yazmaya oturacaktım ki çalışma masası biraz tozlu göründü gözüme. Dur şurayı sileyim öyle dedim, hadi silmişken elektrik süpürgesi gelsin, bir de halıyı süpürelim oldum. Eh süpürgeyi yerinden oynattım madem diğer odalara da girdim. Yahu süpürdün, tozları da alıver, oh benim güzel kızım dedim kendime, anneannem bizi öyle kandırırdı. Tozları da aldım. Sonra baktım bir hıçkırık sesi, mutfaktan geliyor. "Benim başım kel mi?" diye ağlıyormuş garibim. Onun da hatırını aldım, aa bir de baktım saat iki olmuş. Ankara'ya çocuklara tarhana gönderecektim, PTT üçten sonra kargo almıyor, alırsa ertesi güne kalıyor. Giyindim, evi temizlemiş olmanın keyfiyle çıktım. Allahtan PTT şubesi bizim sokağın köşesinde, kimseler de yoktu, çabucak hallettim işimi. Dedim yağmur-çamur tıkıldım evde, şu güneşli havada biraz yürüyeyim. Fotoğrafçıya ve markete de uğramam gerekiyordu, önce 6000 adımlık bir tur attım fazla uzaklaşmadan. Fotoğrafçıya tab için birkaç fotoğraf bıraktım, sonra da markete uğrayıp alışverişimi yaptım döndüm. Sabah Bafta ödüllerini okumuş ve En İyi Erkek Oyuncu ödülünü alan Robert Aramayo'nun Touret sendromlu bir genci canlandırdığı "I Swear" filmini izlemeyi kafaya koymuştum. Eh kafaya koyduğunu hemen yapmazsan unutursun. İzledim ve beğendim, tavsiye ederim. 

Tam yine blog yazısına niyetlenmiştim yiğenimiz aradı, kızıyla birlikte ziyarete geldiler. Ve ben ancak oturabildim yazının başına. Epey hareketli bir gün olmuş değil mi?

Haydi bugünlük bu kadar olsun, bitirirken şu güzelim anemonlar da size gelsin:

Günün kitabı: "Beyaz Dünya" devam
Günün filmi: "I Swear"
Günün Storytel dinlemesi: "Deniz Feneri"ne devam


20 Şubat 2026 Cuma

RESET 4 / KİM AYIRDI SEVENLERİ-MEKTUP 9

Sanırım "Reset" serisinin en çalışkanı benim, vur dediler öldürdüm 😂 Düzene bağlanan işlerin piriyim arkadaşlar, bana bir görev verin sonra gidin. Bu konuda kullanılan amiyane bir tabir var ama hanımefendi kişiliğim umumi ortamlarda kullanmaya engel olduğu için yazamıyorum, siz anladınız. İşte onu yapmadan bırakmam. Varsın siz günaşırı, üç günde bir, hatta isterseniz bir başta, bir sonda yazın, keyifle okurum ama ben bir ortak işe girdiysem, hele de bu sevdiğim bir şeyse tutmayın şahsımı 😂 Şaka bir yana yazmak benim avuntu biçimim, hobim, keyif alanım, tedavi aracım. O yüzden beni her gün karşınızda bulabilirsiniz. Bu kez şarkılardan fal da tutuyorum üstelik 😊

"Reset" dedik ya bu serini başlığına, düşünüp duruyorum neler reset edilebilir diye, çocukluğu anmak da bir reset değil midir sizce? O andaki yaşınızdan yıllar öncesine dönüp tekrar bir çocuk oluyorsunuz. Hele de çocukluğumun en güzel yıllarını geçirdiğim siteye mektup yazarken Reset'in en alasını yapıyorum diye düşünüyorum. Bugün Cuma, mektup günü, geçen hafta atladım, hastalık, doktor, şu, bu derken. Bu hafta görevimizi yerine getirelim, haydi o zaman, pulsuz, zarfsız bir mektubu blog postanesinden yollayalım geçmiş günlere:

MEKTUP 9

Vecüttü, ne haber?

Çok zaman geçti değil mi o güzel günlerin ardından. Sen de, seni tanımamıza sebep olanların çoğu da ya unutuldu ya bu dünyadan çekip gitti ya da geçmişin her şeyi yutan karanlığına karışıp kayboldu. Çok sık hemhâl olmazdık malum ama buluştuğumuz günlerde kaşığımıza her geldiğinde annem “Veççüdü” diye bağırır, hemen ardından Ahmet Amca “Vecüttü” diye düzeltirdi ciddiyetle. Sanırsın aruz vezninin kalıbını bozduk J

Bir ikindi üstü Selma Abla kapımızı çalıp da “Annem arabaşı yapacak, sizi de bekliyoruz” dedi mi şenlik başlardı. Yeşil bir gölde yüzen nilüferleri çağrıştıran ela gözleriyle Hikmet Teyze çoktan hazırlamış olurdu bir sini dolusu hamuru. Neşeyle girilirdi her daim açık duran 3. Kat kapılarından köşedekine. Yere kocaman bir sofra bezi serilmiş, üstüne hamur dolu tepsi oturtulmuş olurdu. Tam ortada açılan boşluğa yerleştirilmiş koca çanaktaki rengi kırmızıya çalan, buram buram tüten çorba daha oturmadan insanın ağzını sulandırırdı. Yerleşirdik sininin etrafına, ilk kez tadacaklara usul ve erkân açıklanırdı. Önce bir kaşık hamur alacak, sonra çorbaya dalacaktınız. Çorba o kadar sıcak ve o kadar acı olurdu ki yenebilecek kıvama ancak o hamurun yumuşaklığı ve soğukluğu ile gelirdi. İçinde tavuk parçaları yüzerdi çorbanın, en büyük parça sendin haliyle ve seni yakalamak marifetti Vecüttü. Yakalayan piyangodan büyük ikramiye çıkmış gibi sevinirdi. Dedim ya kuralları vardı o çorbayı içmenin, hoş zamanla unutulmuş, sadece espri mevzusu haline gelmişti ama ilginçti. Marifet kaşığa alınan hamuru düşürmeden çorbayı ağıza götürmekti. Hele düşürdüyseniz vay halinize, bir dahaki sefere arabaşını pişirip eşi-dostu davet etmek cezanız olurdu.

Yıllar içerisinde o çorbayı o kadar çok pişirdim ki sevgili Vecüttü, asla Hikmet Teyze’nin pişirdiklerinin lezzetine ulaşamadım. Hem ben parçaları zaten kocaman kocaman attığım için tencerenin içine, her parça “Vecüttü”ye dönüşür, yakalamanın bir kıymeti kalmazdı. Güzel olansa ağzıma aldığım her kaşık çorbanın bana Hikmet Teyze’yi, Ahmet Amca’yı hatırlatmasıydı.

Hikmet Teyzeler yıllar içinde Babil Kulesi’nin neredeyse her katında oturma deneyimi yaşadılar. Biz taşındığımızda birinci kattalardı, sonra en üst kata geçtiler, son olarak da üçüncü kata taşındılar. Artık Hikmet Teyze de 3. Kat Kadınları arasına karışmıştı. Ahmet Amca’nın caddenin karşısında, Deli Bakkal dediğimiz,  alışveriş etmeye ürktüğümüz pasaklı bakkalın yan tarafında bir dükkânı vardı. Tam olarak ne iş yapardı hiç bilemedim çocuk aklımla ama bizlerin de dâhil olduğu bir faaliyeti asla unutmadım; tel bacaklı, tepsi sehpalar üretmek. O yıllarda pek çok evde bulunan sehpalardı bunlar. Çeşitli renk ve desenlerde metal tepsiler, üzerine renkli plastikten, ince hortumlar geçirilmiş telden ayaklara monte edilirdi. Bazen Ahmet Amca mahalle çocuklarının önüne yığardı bu tel ayakları ve hortumları, biz de büyük bir keyifle, işe yaradığımızı düşünerek çalışırdık. Karşılığını külah külah ay çekirdeği olarak alırdık. Bizim evde de vardı bu sehpalardan bir tane, Hikmet Teyzelerin hediyesiydi, yıllar içinde onlardan bir anı olacaktı her kullanışta. Üzerinde bir Japon manzarası olan siyah, yuvarlak bir tepsi-sehpa. Bazı şeylerin anısı fotoğraf albümünde değil, bir eşyada da saklanabiliyormuş Vecüttü, insan bunu yaşı ilerledikçe fark ediyor.

O evden bana Hikmet Teyze’nin kristal gibi parlayan çay bardaklarının ışıltısı, Ahmet Amca’nın kim bilir nerelerden bulup aldığı yıllar öncesine ait sinema dergilerindeki hayatlar, Selma Abla’yla yaptığımız bitmeyen sohbetler, misafirperverlik, güleryüz, insan sıcaklığı, “Akşam evdeyseniz annemler size gelecek” cümlesinin içtenliği, arabaşına ilaveten yapılan batırığın tadı kaldı Vecüttü. Bir de ne zaman dinlesem Selma Abla’yı ve Babil Kulesi’ni hatırlatan, yeni yeni ünlenen Nilüfer’in Modern Folk Üçlüsü ve Tanju Okan’la birlikte söylediği “Kim Ayırdı Sevenleri” şarkısının nağmeleri…

 


 Görsel: Buradan

Müziğin ilk notalarının ardından Tanju Okan'ın buğulu sesiyle açılışını yaptığı şarkıyı dinleyelim mi mazide kalanları anarak,  "Kim Ayırdı Sevenleri"

Günün kitabı: Beyaz Dünya/Andrew McGahan
Günün filmi: "Hiçbir Şey Normal Değil"
Günün Storytel dinlemesi: Tilbe Saran seslendirmesiyle "Deniz Feneri/Virginia Wolf"


19 Şubat 2026 Perşembe

RESET 3 / YEŞİLMİŞİK*

Bu sabah hava kendini resetledi ve günler süren yağmur ve nem yerini güneşli bir poyraza bıraktı. Antalya'da kışın poyraz çıktı mı güneş alan evler sıcak, sokaklar soğuk olur, yazın da tam tersi kapıyı pencereyi kapattınız mı evler nemden kurtulup bir nebze serinler ama sokaklar cayır cayır yanar. O yüzden ev alırken ya da kiralarken kuzey cepheden kaçmak gerekir. Sabah kalkıp cilveli güneş görünce beynimden birtakım sesler gelmeye başladı, czırt cuzurt, zızzt, vızzt. Güneşle çalışan pilim şarj ediyormuş meğer, bir nevi o da reset yaptı anlayacağınız. Uykudan biraz geç uyanan Kocam Bey'e, "Haydi" dedim, "hazır güneş varken pazara gidelim". Balkon kontrolü yaptım, güzel, bu hava üşütmez, giyindik ve çıktık. İstikrarsız bir durum söz konusuydu, güneşte yanıp, gölgede üşümek gibi. Mümkün olduğunca güneşli yerlerden geçerek pazara vasıl olduk. Bir Ramazan gününe uymayacak tenhalıkta, ilaveten de pahalılıkta idi. Tam mevsim dönümü olduğu için de kışlıklardan bıkmış, sera ürünlerinden de ürkmüş olduğum için kayda değer çok az şey alabildim, pazara geldiğimize değmedi doğrusu.

Marul yiyip mutlu olacakmışız, böyle buyurdu Zerdüşt. Amma velakin bunlar marul değil kıvırcık, üstelik şemsiye niyetine kullanılmışcasına da ıslak. 

Avokadonun en iyisi, en irisi 100 lira imiş. Marketten daha ucuza alıyorum dedim, o zaman ordan al buyurdu. Öyle yapacağım zaten.


Kışın en sevdiğim sebze kereviz, sapıyla, köküyle, yaprağıyla yapar terbiyelerim ben. Fakat geçen hafta 2,5 kilo kerevizle pazardan dönen Kocam Bey sayesinde 3 gün kereviz tükettiğimiz için mümkünse bir süre gözüm görmesin dedim.


Yukarıdaki üç yeşillikten sadece aşağıdakini aldım, yanına yeşil soğan ilavesiyle. Akşama kısır partisi vermeyi düşünüyorum 😂

Bir de şunlar benimle geldi, Antalya'nın endemik çiçeği anemonlar ve fulyalar:

O zaman Can Yücel'in güzelim sözleriyle Yeni Türkü'den dinleyelim: "Yeşilmişik"

Günün Kitabı: Dünyanın Güzelliği/Hector Tizon devam
Günün Filmi: Kıymıklardan Yapılmış Bir Ev/MUBİ
Storytel: Yaban Mersini Toplayıcıları devam




18 Şubat 2026 Çarşamba

RESET 2 / ŞİMDİ BANA KAYBOLAN YILLARIMI VERSELER

Sabahtan beri fotoğraflara bakıyorum. Gerek fotoğraf makinesi, gerek telefonla çektiğim tüm fotoğraflar yılına ve ayına göre arşivlenmiş olarak bilgisayarımda yüklüdür. Önceleri tab ettirip albümlere de diziyordum, şimdilerde bıraktım bu alışkanlığı, çünkü hem tab işi çok pahalandı, hem de artık geride çok fazla basılı fotoğraf bırakmak istemiyorum. Bitpazarları mirasçıların elden çıkardığı sahipsiz fotoğraflarla dolu, sonumuz benzemesin. 

Çocukluğumdan beri düşkünüm fotoğrafa, hem çekmeye, hem çektirmeye. Hele çocukken özel bir gün olmasın; düğün, nişan, sünnet sülalenin albümlerini bir karıştırsanız, hepsinde bir yerlerden çıkarım. Ayol bırak da birinci derece yakınlar biraraya gelsin değil mi, yok illa ben de gireceğim araya. Dayımın düğününde ilkokuldaydım, düğün sonrası akrabalarla çekilen fotoğrafların hepsinde hilafsız ben de varım. Bütün sülalenin çocuğuyum sanki, biri de senin ne işin var dememiş, seviyom sizi beni fotolardan kovmayan anamın akrabaları 😂 Esasen dayım hiç acımazdı ama muhtemelen gelin hanımın "Oçi Çorniye"sine dalınca beni görmemiştir. "Oçi Çorniye" ne alaka derseniz dayımla yengemin şarkısıymış, "Siyah Gözler". Bunu düğünün mihmandarına söylerken duymuş, eve gidince babama "Annemle sizin şarkınız hangisi?" diye sormuştum. Babam da yok öyle bir şey yerine "Lorke Lorke" diyerek benimle dalga geçmişti. Uzun süre "Lorke" ile nasıl dans ettiklerine kafa yormuştum, fotoğrafseverliğim kadar saflığımla da anılsam yeridir 😂 İşte aşağıdaki o fotoğraflardan biri, şu an kendimi dayımın düğününe ışınlıyor ve çiçek sepetinin yanından kafayı uzatıyorum:

 


Yaşım büyüdükçe stüdyoda çekilen fotoğraflara da davet edilmiştim. Gelin-damat, gelinin ya da damadın kardeşleri, annesi ve de ben, teyze torunu, ay seveyim kendimi, bütün düğünlerin Kamber'i 😂 

İşin şakası bir yana, bugün fotoğraf arşivimi gözden geçirirken aklım bir yandan da yazacağım blog yazısındaydı, birden bir ışık yandı kafamda. Eski fotoğraflara bakmak da bir anlamda hayatı resetlemek değil midir? Pat diye 2010'a gittim mesela bugün ben, 15 yıl daha genç oldum, sıfırlamasam da gerilettim. Baktım durdum yaşadıklarıma, kimini yeniden yaşadım, kiminiyse hatırlayamadım. Dolu bir yılmış 2010, düğünler, nişanlar, seyahatler, kutlamalar, uzak-yakın arkadaşlarla buluşmalar. O yıl evlenen kuzenlerin şimdi ortaokula başlayan çocukları var. Sık yapılan buluşmalar seyrelmiş, herkesin derdi başından aşmış. Kimileri başka bir aleme gitmiş, kimileri de bizleri hayatından resetlemiş. 2010 İstanbul'u ile en son gittiğim 2024 İstanbul'unu karşılaştırdım şöyle bir, çok şey değişmiş. Didim'e ve Bozbük'e gitmişiz örneğin, Haydar Koy diye bir koyda olağanüstü güzellikte fotoğraflarımız var, şimdi gitsem o koyu aynı güzellikte bulur muyum acaba, hiç sanmıyorum. 

Antalya'ya gelirsek, o da her sabah kendini resetleyip gece o yağmurları indiren, fırtınaları koparan değilmiş gibi güneşi yerleştiriveriyor gökyüzüne. Bir tek alerjim kendini resetleyemedi. Kısmet diyelim, ilaca, spreye, ıhlamura devam edelim. 

Günün kitabı: Dünden devam
Günün filmine ara
Günün Storytel dinlemesi: O da dünden devam
 
Kaybolan yıllarınızı fotoğraflarda bulmanız dileğiyle...


17 Şubat 2026 Salı

RESET 1/VİRA VİRA DEMİR ALDI DÜNYA

Kaptanımız dümene geçti ve "Vira!" dedi. Ben de kulağımda Yeni Türkü'nün "Vira vira demir aldı dünya/Açılmış hayalleri rüzgarlara/Vira vira dalgalandı dünya/Terk edip halatları limanlarda" şarkısı ilk yazımı yazmak için geçtim klavye başına. Kalemi elime aldım diyebilmek isterdim  ama sizlere anında ulaşabilmek için klavyeye ihtiyaç var. Halbuki kalemleri çok seviyorum ve şu anda Snoopy'li kupalara yerleştirilmiş onlarca kalem çalışma masamın üstünden bana bakıp "Beklemekten yorulduk" diyorlar. 

Onlar bekleyedursun, elbet sıraları gelir, günlükler var, ajandalar var, not defterleri var, sipariş listeleri var, hatırlanacaklar var, var oğlu, hatta kızı var. Biz gelelim "Reset" yazılarına. Bu yazıların esbab-ı mucibesini (ay sevdiğim kalıplardan birini daha kullanma fırsatı buldum, yaşasın) sizlere Kaptanım anlatsın, şu yazısıyla.  Aramıza katılmak isterseniz biz müsaitiz, bekleriz ve mutlu oluruz, hele de Kaptanım ve benim gibi "Kova" iseniz katılmamanız ayıp olur zaten. 

"Reset" koymuş turun adını Kaptan. Hem bahar da yakın, şöyle bir silkelenip sıfırlanmak lazım. Yükleri atalım, bunaltanları kovalım, küçücük de olsa. Benim ilk "reset"im gözümü açar açmaz yatak takımlarıma oldu 😂 Günlerdir süren alerjik zımbırtım gece de rahat vermeyip uykumu öksürükle bölünce dedim sabah olsun, ilk işim şu çarşafı, nevresimi kaldırmak. Çünkü kendileri pazenden imal edildikleri için sıcak tutmalarına karşılık tüylü olmaları gibi bir durumları da mevcut. Gözümü açar açmaz da toplayıp çamaşır makinesine tıktım. Şu anda ilk resetimin sonuçları balkondaki ipe serilmiş, güneş banyosu yapıyorlar. Yerlerini poplin takımlar henüz alamadı ama gün içinde alacak inşallah.

İşte bu kadar, reset mi reset, azı olmayanın çoğu da olmazmış 😊 Antalya yine dün gün boyu toz yutturdu bize. Gök sapsarı, yer kızıl kahve. Gökte çöl tozu, yerde inşaat ve su boruları yenileme tozu. Neler yuttuğumuzun analizi yapılsa hastalıklarımıza şıp diye çözüm bulunur sanırım. Şehir koca bir şantiyeye, denizle soslanmış bir beton yığınına dönüştü. Yağmur susuzluğa çaredir diyoruz da yeraltına neler taşıyor acaba o yağmur suları. Şehir kendini imha ediyor, müteahhitler zenginleşsin diye çirkinleşiyor. Kadınlar estetikçilerin elinde, şehirler yapsatçıların elinde tektipleşiyor. Dünya demir aldı gidiyor da acaba nereye gidiyor? Bir reset de zihniyetlere atabilsek keşke...

Bahar yakındır deyip avunalım madem...

 
Günün kitabı: Dünyanın Güzelliği/Hector Tizon
Günün filmi: So-Won (Umut)
Günün Storytel dinlemesi: Yaban Mersini Toplayıcıları/Amanda Peters



16 Şubat 2026 Pazartesi

HAFTA DÖKÜMÜ

Yeni bir haftadan, tozlu ve bulanık Antalya göklerinden, hâlâ bitmeyen öksürüğümden, bitirdiğim diziden ve başladığım kitaptan selam olsun...

Hastayım deyip deyip kapı kapı dolaştığım bir haftaydı, sefam olsun. Doktora gittiğimin ertesi günü aldığım ilaç yapılan enjeksiyonla anlaşamayıp alerji yaptı, var olan alerjime yenisi eklendi, ver Allahım ver sulu sulu yağmur. Yüzüm kıpkırmızı oldu, kabardı, ateş gibi yandı. Bir anlık panikten sonra arkadaşımın elime doğan eczacı kızını arayıp vızıldadım. Sakinleştirdi beni, bol su ve alerji ilacı iç dedi. Ahaha alerji iğnesinin alerjisine alerji ilacıyla çözüm bulduk (alerji parantezine alınız). Neyse akşama doğru hafifledi, sabah geçmişti. Yiğenimle buluşmak için hazırlanıyordum ki bir gün önceki aynı saatlerde yine kızardım, yine yandım, bu sefer biraz tansiyonum da yükseldi. Bu defa doktoruma yazdım, "Gel bakalım" dedi. Kalktım gittim, gidene kadar biraz hafifledi kızarmalarım, tansiyonum da düştü, dr yine dinledi daha iyi buldu, "Hadi yine iyisin" diyerek yolladı. Alerjime taksi parası sıkışmış. Ben de bunun üzerine "Doktor reçeteme sahil yazdı" diyerek Beachpark'a yollanıp yiğenle buluştum. Mis gibi hava, mavi deniz, bulutlu gökyüzü, kahve, çizkek derken alerji falan kalmadı:

Ha bir de yol üstü geçerken Bali'ye uğrayıvermiştim 😋:

Ertesi günü daha az öksürerek geçirip bir türlü içine giremediğim kitaplar okudum, bir de "Sırat" filmini izledim, aman yarabbim o neydi, parçalandım izlerken. Son altı aydır izlediğim açık ara en çarpıcı filmdi. Diğer Oscar adayları köpeği olsun. Sağolasın MUBİ, döktüğümüz paraların karşılığını alalım.

Cuma günü arkadaşımın davetlisi olarak pişisel gelişim seansına katıldım ve bir kez daha iyi ki doğdum. Kendime şahane dostlar yapmışım, aferin bana 😊

Cumartesi günü ise yine doktor tavsiyesiyle sahile gittim, bu kez doğu yakasına. Doğuydu değil mi? Ben yönleri hep karıştırırım, tabii deniz güneyde olduğuna göre doğu olsa gerek 😂 Firdevs örtmenim sağolsun, en azından yönlerin adını ve sağını solunu öğretti, ben bulamasam da. Malum Sevgililer Günü'ydu ve Antalya epeydir göstermediği güneşi aşıklar aşkına gökyüzüne yerleştirmişti. Öyle olunca yer gök insan kaynıyordu, yollar, parklar, mekanlar, toplu taşıma tıklım tıklımdı ama şöyle de güzellikler sunuyordu:

Gelelim pazar gününe. Sizce ne yaptım? Elbette ki çoğunuzun yaptığını, "Masumiyet Müzesi" dizisini izleyip bitirdim, siz sağ, ben selamet. Ben kitabı çıkar çıkmaz ilk baskısından okumuştum ve Kemal'den nefret etmiş, kitabı fazla uzun bulmuş, elimden fırlatıp atmaya kardeşimin hediyesi olduğu için ve o güzel kapağı aşkına kıyamamış, söylene söylene bitirmiştim. Ki ben Orhan Pamuk edebiyatı sevengillerdenim. Birkaç yıl sonra İstanbul'da "Masumiyet Müzesi"ni gezmiştim, bak onu beğenmiştim işte, gerçekten iyi düşünülmüş bir mekandı. Lakin kitap her aklıma geldikçe Kemal'e diş bilemeye, Füsun'a da aynı biçimde gıcık olmaya devam etmiştim. Dizi söylentileri dolaşınca bir an kararsız kaldım, sonra bir-iki bölüm seyreder beğenmezsem bırakırım dedim ama ne yalan söyleyim beğendim arkadaşlar. Kemal'e olan nefretim ve Füsun'a olan gıcığım halen devam ediyor ama bu da canlandıranların ne kadar iyi oynadıklarını gösterir. Ayrıca metne çok sadık kalınmış bir çekimdi ve yan roller de çok iyiydi. Kostümlere, dekora, kullanılan objelere ise diyecek yoktu. 

Antalya gökleri yine sapsarı, sokakların tozuna gökyüzünden inen çöl tozları da eşlik ediyor, bu sefer dışarı çıkmadım, güneşi gökyüzünde portakal biçiminde görmeden çıkmaya da niyetim yok. Hepinize sağlıklı günler dileyerek kaçıyorum...


10 Şubat 2026 Salı

HER ŞEYDEN BİRAZ

Evet, hala hastayım ama en azından oturan hastayım (Oturan Boğa gibi kabile şefi olamasam da 😃) Yatak döşek yattığımız günleri de görmüştük geçen yılın Şubat ayında, bugüne şükür. Dün, aldığım randevu uyarınca gittim hastaneye kargalar kahvaltısını etmeden, ben de etmedim, kan tetkiki ister diye. Girişimi yaptırınca baktım vakit var, hava da güneşli hastanenin etrafında bir tur attım, sonra girdim içeri. Derken doktorum teşrif etti ve ilk hasta olarak kabul buyuruldum. Ciğerlerimi temiz buldu, "Akşama Arnavut ciğeri yap, yanına da bir 35'lik aç" demedi tabii ki 😂 Yaşadığım şeyin alerjiden kaynaklandığını tahmin ettiğini söyledi, yine de enfeksiyon durumuna bakmak için kan tetkiki arzu eder miyim diye sordu, "Bayılırım damardan kan vermeye, yaz Allahaşkına dedim", yazdı. Önce vezneye, sonra kan alma odasına uğradım, eli hafif bir genç kıza rast geldim bereket. Doktorum, kendisiyle kanka olmak üzereyiz o nedenle, "Sen git, ben sonuçlar çıkınca telefon ederim" dedi. "Eyvallah" deyip ayrıldım hastaneden. Güneşi gördüm ya yakındaki alışveriş merkezine kadar yürüdüm. AVM'lere ayak basmayalı en az 1,5 yılım var, görerek alma zorunluluğumdan girdim. Neyse ki ilk girdiğim mağazada istediğim şeyi buldum ve çıktım. Kalan mesafeyi yürümeyi gözüm yemedi, atladım taksiye.

Bir buçuk saat sonra sonuçlar ve reçetem geldi. Enfeksiyon yok, iyileşmesem de rahatladım. İlave ilaçlar ve bir adet iğne yazılmış. Çıktım, önce eczaneye, sonra sağlık ocağına gittim. Aile hekimine enjeksiyonu onaylattım, bir günde iki kez iğnelenmiş olarak ayrıldım. Antihistaminiklerle devam.

Kalan zamanı dinlenerek geçirdim zira alınmış konser biletlerim vardı ve bu sefer yakmak istemiyordum, Cumartesi biri ziyan olmuştu zaten. Vakit yaklaşınca arkadaşım beni arabasıyla aldı ve ulaştık mekana. Konser 9 yıl önce 9 Şubat'ta vefat eden Opera Orkestrası'nın Konzertmeisteri Zeynep Işık'ı anmak amaçlıydı. Çok yetenekli, çok zarif bir kadındı, genç yaşta kaybettik ne yazık ki. Gözümün önünde hep kırmızı gül desenli siyah tuvaletiyle ayakta, orkestraya kemanıyla ses verirkenki hali var. Konseri Zeynep Işık'ın da arkadaşı olan ve benim çok beğenerek izlediğim şef İbrahim Yazıcı yönetti. Birinci bölüm Işık'ın sevdiği parçalardan, son bölüm ise kendi isteği doğrultusunda hareketli parçalardan oluştu. Şef bize ölümüne yakın ziyaret ettiğinde arkamdan ağlayıp üzülmeyin sakın, beni gülerek, neşeli müziklerle uğurlayın dediğini iletti bize ve önce Danzon'u yönetti, Ravel'in Bolero'su ile de bitirdi. Benim telefon ütüden hallice çektiği için aşağıdaki fotoğrafları ANTDOB'daki gösterilerin fotoğraflarını şahane bir biçimde çeken Serdar Aydın'ın Instagram hesabından aldım:

ANTDOB'un dansçıları Müge Öğüt ve Tolga Burçak Carlos Gardel'in bir tangosunu sundular

Soprano Nurdan Küçükekmekçi, solist keman Olgu Kızılay ve dansçılar şefle finalde

Ve hep birlikte Zeynep Işık'ı selamlıyorlar

Hüzünlü ama güzel bir geceydi, döndük evlerimize...

Gece ve sabah yağan yağmur kuşluk vakti (ay bunu söylemeyi çok severim, fırsat çıktı) güneşli bir güne evrildi, bir oh çektim, karşıki dağlar el salladı. Hoş önüme dikilen 9 katlı kazuletlerden ne ben dağları, ne dağlar beni görüyor artık da mesela dedik. Velakin şu saatte-ki 15.30 dolayları-tekrar bulutlandı. Bir günde 4 mevsim bu şehir bu aralar, yağmurdan sonraki rutubeti şöyle anlatayım size. İlaç kutumdaki Magnezyum tabletleri yumuşamış, elime alınca parçalanıyor. Bize neler oluyor, orasını kemikler söylüyor zaten.

Domates çorbası yaptım ve pişirme esnasında Deniz Yüce Başarır'ın "Ben Okurum" podcastinde Füruzan'ı dinledim. Özledim yazdıklarını, tekrar hepsini elden geçirmek istedim, "Taşralı"yı mesela. Şöyle biter öykü: “Hemen bir kekik kokusu uydurdum uzaktan gelen. Sonra da ağlayacağım.” Böyle bir cümleyi ancak Füruzan kurabilir. Gittim kitaplıktan 1971 baskıyı buldum, öyküyü ve lise 1 gençliğimi kokladım, incecikten bir kekik kokusu ben de uydurdum...

Füruzan'ın adını bir yerlerde duyup kendi irademle aldığım ilk kitap bu, öyle değerli ki. Füruzan Öykü Günleri için Antalya'ya geldiğinde yıllar sonra imzalatmıştım ama o da adımı yanlış anlamış, sonra düzeltmişti, komik bir ithaf olmuştu, şimdi gülümsüyorum bakıp. Okuruyla çok yakın ilişkiler kurabilen bir yazar değildi zaten. soğuktu biraz ama olsun varsın. Her zaman için benim biricik Füruzanım o, tüm öykücüler içinde tek geçerim.

Kalın sağlıcakla...