.

.
.

18 Eylül 2021 Cumartesi

DİZ ÜSSÜ ALFA'DAN BİLDİRİYORUM / YILDIZ TARİHİ 18 EYLÜL

Ne yazacağımı bilmeden geldim buraya, maksat blog mahzun olmasın. Günlerim hem birbirinin benzeri, hem de her gün ayrı bir atraksiyonla geçiyor. Kırk yılın başı kardeşim ayarttı, "yeter evde oturduğun, atlayın taksiye gelin, açık havada bir yemek yiyelim bari dedi". Taksiye atlayacağız mecburen, zira fizik tedavi dönüşü arabamıza arkadan vurdular. Bagaj kapağını içeri göçertip bizi bir güzel salladı, iyi ki önde oturuyordum aksi takdirde dizleri ön koltuğa çarpmam işten değildi. Devasa bir araçtan inen sürücü sanki çarpan bizmişiz gibi "Geçmiş olsun!" dileklerini sundu. Yahu geldin, durup dururken vurdun, bir dünya hasar yaptın, sonra da pişkin pişkin "geçmiş olsun" diyorsun. Burada kullanılması gereken replik "Özür dilerim" olmalıydı. İnsanlık hali olabiliyor böyle şeyler ama ama insan karşıdan daha farklı bir yaklaşım bekliyor. O "geçmiş olsun" lafını duyunca içimden bir canavar çıktı arkadaşlar. Veryansın ettim adama, zaten fizik sonrası yorgunum, dizler perte çıkmış, ağrılıyım, hava berbat sıcak, tam öğle vakti, kendimi kontrol edemedim. Bir dünya laf saydım ama adamın umurunda olmadı, sanırım tecrübeli bu konularda, sık sık birilerine çarpıyor, kendine bir tavır geliştirmiş. Tabii ondan sonra tutanağıydı, fotoğrafıydı şuydu, buydu derken bir saatten fazla ayakta bekledik. Kasko vardı ama araba hala serviste, çıkamadı. O nedenle fizik tedavinin kalan seanslarına da, gideceğimiz başka yerlere de hep taksi kullanmak zorunda kaldık. Neyden kaçarsam başıma geliyor. Bunca zaman toplu taşıma, taksi kullanma, sonra da mecburiyetten taksiden inme. Her ne hal ise, can sağlığı diyerek devam ettik hayatımıza. İşte o nedenle taksiye binerek kız kardeşle buluşmaya gittik. Açık havada bir yemek yedik aylaar (hatta 1,5 yıl) sonra. Sonra da dizleri yormadan Füreya (kendisi bastonum olur) yardımıyla küçük bir yürüyüş yaptık. Ameliyattan bu yana bir-iki cafe kaçamağı hariç en önemli atraksiyonum bu oldu. 


Farkına varmadan şunun dibindeki bir masaya oturmuşuz, kader biliyor beni nereye konuşlandıracağını 😃 Çiçekleri kurumuş olsa da sonuçta leylak ağacı 🌸

Gündelik rutin eylemlere devam; kitap oku, egzersiz yap, Toyblast oyna 😃 Bunlara bir de katarakt ameliyatı olan kocanın gözüne belirli aralıklarla damlatılacak damlalar eklendi. Gözüm sürekli saatte. "Aa damla zamanı, aman geçmesin", damlayı damlatınca "haydi senkronize olsun, egzersizi de yapıvereyim", egzersiz bitti, "ama yoruldum, şöyle uzanıp iki şeker patlatayım", canlar bitince, "benim kitabım neredeydi?". Budur işte, günlük bilançom bundan ibaret 😃

Ankara birden serinledi, tadı kaçmaya başladı. Sanırım önümüzdeki hafta sonu Antalya'ya doğru yol görünecek. Şimdilik uzaktan kumanda ile temizlik çalışmaları organize etmekteyim. Pandemi nedeniyle yardımcı almıyordum, kendim de yapamıyordum, evin gündelik kirinin üstüne bir de yokluğumuzdaki eklendi, balkonlar kimbilir ne halde, karşıdaki binalar rantsal dönüşüm nedeniyle yıkılacaktı, ne güzel toz olmuştur her yer. Arkadaşım sağolsun, benim adıma gerekli ayarlamayı yapacak, zira ben gidip serilmek istiyorum, toz alacak bile halim yok. Belki bir dahaki blog yazısını Antalya'dan yazarım. Şimdilik kalın sağlıcakla...



7 Eylül 2021 Salı

DİZLERİMLE SOHBETLER (7 EYLÜL)

Bu aralar bende vakit "namütenahi". Gençler için açıklama: "Sınırsız, sonsuz". Reşat Nuri'nin rahle-i tedrisinden geçmiş bir ilkokul öğretmenim, lisede bu sözcüğü çok fazla kullanan bir edebiyat öğretmenim olunca ve üniversitede "Türkçe'de Arapça-Farsça Unsurlar" dersinden pek keyif alınca eski kelimeleri kullanmayı seven bir şahsiyete dönüştüm. Evkaftan mütekaitlik sonrası daha çok kullanır oldum mirim 😃 Şamata bir yana lisede sadece Türkçe ve Edebiyat öğretmenlerimi sevdim, üstelik fen kolundaydım. "Namütenahi" sözcüğünü çok kullanan öğretmenim bir efsane idi. Orta yaşını terk etmek üzere ama cami yıkılsa da hem mihrap, hem minber, hem son cemaat yeri yerinde, çok hoş bir kadındı. Sarı saçlarını alın üstünde bombeli, eski moda bir topuzla toplar, hafiften kırışmaya başlayan beyaz tenine çok yakışan kıpkırmızı bir ruj sürer, uzun tırnaklarını da rujla aynı tonda kırmızı oje ile renklendirirdi. "Namütenahi" sözcüğünü söylerken sağ elinin parmaklarını havada dalgalandırırdı. Hepimiz nefesimizi tutup onun elinin kızıl yansımalar bırakan hareketlerini izlerdik. Kelimenin unutulmaması için oldukça estetik bir atraksiyondu haliyle. Değişik renklerde giydiği döpiyesleri-yoksa tayyör mü demeli-genelde demode idi ama ona ayrı bir hava verirdi. Hiç moda olmadığı halde omuzlarını olduğundan geniş gösteren vatkalı ceketleri beline sımsıkı otururdu. Yılan derisi stilettolar giyer, aynı deriden çantalar taşırdı, müthiş zarif görünürdü. Bize okumak ya da göstermek için evinden getirdiği kitaplar bile ayrı bir şıklık, ayrı bir hava taşırdı. Çağdaşlarım bilir, belki hala vardır edebiyat kitaplarında, Süleyman Çelebi'nin "Mevlut"unu incelerdik konulardan birinde: "İndiler gökten melekler saf saf/Kâbe gibi kıldılar evin tavaf". Evden elyazması, eski Türkçe bir Mevlut getirmişti, kırmızı deri kaplı, yan tarafları tezhiplerle süslü nefis bir kitaptı. Hatta sınıftan bazıları çantasından çıkarırken "Hoca derse çikolata getirmiş" demişti 😃 Hâl böyle olunca bu kadının en çok kullandığı kelimeyi unutmak imkansızdı tabii ki, cümle içinde kullanıverdim işte ve cânım Süeda Hanım'ı da anmış oldum, huzurla uyusun...

Bu aralar dizlerimle aram şeker renk, kendilerine bir miktar kırılmış olabilirim. Çektiğim onca eziyete karşılık hâlâ iyileşmemekte direniyorlar. Geçen gün aldım karşıma konuştum, önce soldan başladım. Yılanın başı o zira. Dedim ki: "Bak dostum, şurada doğduğumuz günden beri birlikteyiz. Tamam biraz gezip tozmayı seven, biraz eline ayağına çabuk, hareketli bir insanım ama yine de elimden gelen özeni gösterdim. Birkaç kere senin üstüne düşmüş olabilirim, inan kötü bir niyetim yoktu, hep inşaat çukurları, kaygan zeminler, buzlanma vs sebep oldu, biraz da moda. Gençliğimizi bilirsin, epa terlikler çok modaydı, sanki çok kısaymışım gibi boyumu 15 santim daha uzatmak için derdim neydi ki, ikide bir burkulur, ikide bir düşerdim. Bu konuda boynum kıldan ince ama o yaşlar bildiğin gibi biraz insanın aklının bir karış havada olduğu yaşlar, insan pek geleceği göremiyor. Sonrasında intikamını pek fena aldın zaten. İsteğim hilafına Cevriye'yi kiracı alıp oturttun, tüm ikazlarıma rağmen de tahliye etmedin. Yetmedi, sağ taraftaki kardeşini ayartıp ona da Cevriye'nin kardeşi Tevriye'yi yerleştirdin. Mal sahibine sormadan diz mi kiraya verilir, hangi kanunda yeri var? Yaptığınız tüm terbiyesizliklere edebimle katlandım, dördünüz bir olup canıma okudunuz, geceleri uyutmadınız, gündüzleri yürütmediniz. Ağrısıyla sızısıyla hayatımı zindana çevirdiniz. Bana başka çare bırakmadınız, sonunda resmi kanalla tahliye ettirdim Cevriye'yi de, Tevriye'yi de. Muhtemelen hastanenin köpeği yemiştir ikisini de 😃 Sizin yüzünüzden her bir dizime birer kiloluk ağırlık yerleştirdiler. Çektiğimi ben bilirim. Geçtim ameliyat sıkıntısını, sonrasında yediniz bitirdiniz beni yahu. Cevriye, Tevriye gitti, ağrılar bitti diyeceğim, nerdeee? Stajyer protezlerin asaletleri bir türlü tasdik edilemedi. Kaslarınızın terbiyesini verin, anlaşsınlar artık birbirleriyle. Fizik tedaviyi geçtim günde dört defa egzersiz yapıyorum kardeşim, daha ne yapayım? Kazara boş bulunup diz üstü çökecek olsam hemen toparlanıp özür diliyor, okşayıp seviyorum ikinizi de, ne şımarık, yola gelmez şeylermişsiniz yahu, canımdan bezdirdiniz. Bu yazı burada dursun, üç vakte kadar yola girmezseniz ben size yapacağımı bilirim, o kaa!"

Aramızda kalsın, ne yapabileceksem, ancak egzersiz yapabilirim 😃😃😃

Egzersizlerden artan namütenahi vakitlerimde bol bol kitap okuyorum. Thomas Bernhard okumaları yaptım 5 gün boyunca, kendime 10 gün tanımıştım ama 5 günde bitirdim. En kalını 94 sayfa olan 5 kitap, çocukluk ve ilk gençliğini anlatmış: "Neden", "Kiler", "Soğuk", "Nefes", "Çocuk". Aman yarabbim ne zor, ne sıkıntılı bir hayat. Bir yandan savaş, bir yandan maddi sıkıntılar, bir yandan yaşıtlarınca dışlanma, büyükbaba dışında kendi dertlerine düşmüş ilgisiz ebeveynler, bunlar da yetmezmiş gibi akciğer kaynaklı sağlık sorunları. Gerçekten dirayetli adammış bunca derdin içinden sağlam çıkabilmiş. Adamın hayatındaki zorluklar kitabın okunmasını da zorlaştırıyor haliyle incecik olmalarına rağmen, iç sıkıntısıyla okuyup bitirdim hepsini ama yaptığım okumalardan memnunum esasen.

Şimdi elimden kardeşimin verdiği, Oya Baydar'ın "80 Yaş, Zor Zamanlar Günlükleri" var. Biraz gecikmeli bir okuma aslında, kitap geçen yılın sonunda çıktı, pandemiyle birlikte Marmara Adası'nda geçirdiği zamanları 80 yaş süzgecinden geçirerek, zaman zaman geri dönüşlerle anlatıyor. Okurken pandeminin ilk zamanlarında yaşadığım panik hallerini hatırladım. Galiba yavaş yavaş alışıyorum bu duruma, geçen yılki korkularımla karşılaştırınca epey yol kat etmişim. Açık havada bir cafeye oturup kahve bile içiyorum artık. "Oya Baydar'ın hakkında bilmediğim ne kaldı ki?" diye düşünerek başlamıştım ama bu daha ziyade gündemle ilgili bir kitap olmuş.

Böyleyken böyle dostlar, baki selam, egzersizlere devam. Şu çiçeği de koyayım konuyla ilgisiz de olsa, hiç olmazsa içiniz açılsın, nerede çektim, ne zaman çektim, başkası mı çekti, zerre hatırlamıyorum. Kaslı, diri dizler yapayım derken kafayı yitirdim, Jean Paul Belmondo da ölmüş zaten 😔




1 Eylül 2021 Çarşamba

DİZ ÜSSÜ ALFA'DAN BİLDİRİYORUM / YILDIZ TARİHİ 1 EYLÜL

Dün sabah (yine sabahın köründe) uyandığımda aklıma bahar aylarında online izlediğim "Ferhangi Şeyler"in 2000. gösterisi düştü. Ferhan Şensoy'un kırmızı çizgili tişörtü geldi gözümün önüne, gülümsedim. Sonra telefonu aldım elime ve şok! Ben çok korkuyorum bu hissikablelvuku olayından. Bunca zaman aklına gelmesin, adamın öldüğü gün onun oyununu düşünerek uyan. Ermiş falan olmak istemiyorum, mümkünse hiçbir şey malum olmasın bana, rüya da görmeyeyim. 

Ferhan Şensoy'u çok severdim, özellikle de kitaplarını, hemen hepsini büyük bir keyifle okudum, özellikle yaşam öyküsünü anlattığı "Kalemimin Sapını Gülle Donattım" ve "Başkaldıran Kurşunkalem"e doyamamıştım, daha devamı gelecek diye beklerken sen kalk git 😔 Bence Türk tiyatrosunun en zeki adamını kaybettik, ne diyeyim huzurla uyusun, çok üzgünüm.

Fizik tedaviyi de bitirdik sonunda. Yeteri kadar elektriklendik, ağırlık kaldırdık, diz açılarımız ölçüldü, tünek tavuğu modunda yürüdük. Sonra egzersizlere inek öğrenci tadında devam etme sözü vererek mezun olduk 😃 İşin esası çok bıkmış ve sıkılmıştım. Bu yıl ömrüm fizik tedavi merkezlerinde, hastanelerde, doktor muayenehanelerinde geçti. Dünya yüzü görmedim desem yeridir. Buna da şükür, ne diyelim. Ameliyatın üstünden 2 ay geçti, dizimle yakından ilgilenen doktor, fizyoterapist ve yardımcı görevliler, gelişimimin iyi olduğundan söz ediyorlar ama ben hala şüpheliyim. Ağrılarım tam anlamıyla geçmedi, uzun süre ayakta kalamıyorum, yürümelerim kısıtlı ama bu sürecin böyle yürüyeceğini baştan biliyordum. Doktorum tam anlamıyla iyileşmemin 1 yılı bulacağını belirtmişti zaten, aşama aşama toparlıyorum, elbette ki başlangıca göre iyiyim ama düşündüğümden de zormuş ameliyat sonrası. Cidden bunaldım ama çaktırmıyorum 😃

Dün Fizik Tedavi uzmanı ile randevum vardı seans sonu kontrolü için, geçer not alınca biraz da hava almaya karar verdik kardeşle. Önce hastanenin sokağında bulunan dayımın yıllar önce oturduğu evi görmeye karar verdik, biraz anı tazeledik önünde. Anneannemin, dayımın, annemin, babamın henüz sağ ve görece genç oldukları zamanlardı, bizim evden yürüyerek giderdik hem de yokuş yukarı tırmanıp. Onların dizleri sağlammış valla, ben elli metreyi zor yürüdüm ameliyat sonrası. Hüzünlendik biraz eski günleri düşünüp, dayımın bahçeyi yeşertişini, mangal yapıp etleri pencereden uzatışını, yengemin güzel sofralarını, küçük kuzenlerin sevimli yaramazlıklarını andık. Küçük kuzen 3 yaşındayken evden kaçmış, yokluğu fark edilince abisi aramaya çıkmış. Sokağın sonunda yakalamış, "Hayrola yolculuk nereye?" demiş. Biraz geç konuşmuştu ufaklık, komik telaffuzları vardı, güldürürdü bizi. "Gidiyom vakvak" demiş, yani istikamet Kuğulu Park. "Abicim" demiş büyük, "yol tehlikeli, Kuğulu Park tehlikeli, sen ön bahçede oyna, arka bahçede oyna". Bizimkinden cevap; "Ön ııh, arka ııh, giderim yol, giderim vakvak". O kaa 😃

Sonra yine aynı sokaktaki bir arkadaşımızın bahçesinde biraz soluklandık ve aylardır ilk kez sosyalleştim açık havada, bir saat bile olsa iyi geldi. 

Ve bu ay okuduğum kitaplar, ameliyattan bu yana tanıtım yazısı yazamıyorum, affeyleyin, uzun süre oturmak yoruyor beni. Hemen hemen hepsini severek okudum diyeyim, siz anlayın:






21 Ağustos 2021 Cumartesi

DİZ ÜSSÜ ALFADAN BİLDİRMEYE DEVAM / YILDIZ TARİHİ 21 AĞUSTOS

Dün fizik tedavi seansında fizyoterapistim diz gerdirme hareketi yaptırmak için yüzükoyun yatmamı söyleyince bir yandan debelene debelene dönmeye çalışırken, öte yandan laf yetiştiriyordum: "Biraz daha toparlayayım, dizlerin fonksiyonları üstüne tez yazacağım".

Bugüne kadar yalnızca rahat yürümemizi sağladığını düşündüğümüz dizlerimiz meğer ne çok işe yarıyormuş, insan başına gelince anlıyor ancak. Dizler "Ben küstüm, oynamıyorum" dediğinde  yürüme sıkıntısının yanısıra aman da neler neler yaşanıyormuş. Bir kere belden aşağı giyeceğiniz her şey için sürünün, sürünün hayınlar 😀 Pantolon mu, etek mi, çamaşır mı, çorap mı, yok öyle ayakta şakkadanak giymek, kıvrılmıyor kardeşim dizler, kıvrılsa da "hass..." ile başlayan gerisine terbiyemin müsaade etmeyeceği bir lafa sebebiyet verecek acı duyuyorsunuz. Oturun bakayım yatağın kenarına (yüksek olsun tabii oturduğunuz yer), hah oturdunuz mu? Şimdi giyeceğiniz şeyi yere koyun, ayağınız girecek şekilde açın, eğilin, eğilin, geçirin o açıklıktan ayağınızı, sonra ötekini. Aferin, şimdi ayağa kalkıp çekiştirebilirsiniz. Çorabınızı giyiyorsanız, daha da çok eğilin, hatta eğilmişken dizlerinize bir öpücük kondurun, belki barışır sizinle ama ürkmeyin, bir süre sonra profesyonelleşiyorsunuz. Bir de oturup kalkmak var ki, her tekrar bir işkence. İşkenceden kaçmanın yegane yolu mobilyalarınızı yenilemek. Mümkünse Gülliver'in Devler Ülkesi'nde karşılaştıkları türden olsun, yüksek mi yüksek. Artık zıplar da mı oturursunuz, biri yardım mı eder bilmem ama inanın kalkarken dizlerinize giren o ikili bıçaklardan kurtulacaksınız. Aksi takdirde otur batsın, kalk batsın. 

Bir de şu var, yatağınıza oturdunuz, şöyle arkanıza yaslanıp kitap okumak istiyorsunuz. Yok öyle bir dizinizin üstüne basıp pat diye yerleşmek. Önce kibarca yan taraftan oturup kendinizi ortaya çekiyorsunuz, sonra ellerinizden destek alıp arkaya doğru sürünerek sırtınızı dayayacağınız yastığa ulaşıyorsunuz. Bir nevi komando eğitimi mübarek, sürün babam sürün. 

En kötüsüne daha gelmedik. Zinhar yere oturmayın, orada kalırsınız valla. Hele evde kimse yokken oturduysanız hapı yuttunuz, biri yardımınıza gelene kadar halıyla muhabbet edersiniz. Bunun böyle olduğunu biliyordum da 2 gün önce bizzat pratiğini yaparak pekiştirdim. Ameliyat sonrası bana mümkünse düşmemem tembihlendi. Gönlümle düşmem tabii ki ama bazen kimse fikrimi sormuyor. Bilgisayarda bir şeye bakmam gerekti, ameliyattan bu yana masaüstü bilgisayarı pek kullanmıyordum, gerekli hallerde laptop ama son zamanlarda biraz daha iyi hissettiğim için büro koltuğunun ayarını iyice yükseltip oturdum başına. Eğilip açma düğmesine basmamla birlikte altımdaki koltuk geri geri, ben öne kayarak ileri ileri gitmeye başladım. Hüzünlü bir ayrılık oldu bizimki, neredeyse kavuşamadan final. Koltuk sırtüstü yere devrildi, ben beynimdeki nöronları hızla çalıştırarak dizlerimi korumak için bacakları iki yana savurdum ve sağ kolumu feda edip elimin üzerine düştüm, dizleri korudum ama gerisini sormayın, hala bazı yerlerimin acısını çekiyorum. İyi güzel, dizler sağlam ama ben nasıl kalkacağım şimdi. Ters dönmüş kaplumbağa gibi bir türlü toparlanıp ayaklanamıyorum. İmdat çığlıklarıma koca geldi içeriden ama dizlerimi kullanamadığım için ayağa kalkma olayı sağlanamıyor bir türlü. Sinirden gülüyorum, güldükçe hiç kalkamıyorum. Sonunda koltuk altlarımdan destekle ayağa kaldırıldım ama çektiğim acıyı ve sıkıntıyı gelin bana sorun. O nedenle dostlarım, Romalılar dizlerinize gözünüz gibi bakın, yemini, suyunu eksik etmeyin. Arada vesikalık fotoğrafını çektirip gelişimini kontrol edin. Elinden tutup yürütün ki kasları gevşemesin, sonra benim gibi o kaslar kendini toparlasın diye bağlarsınız bileğinize ağırlıkları çekersiniz tulumba kolunu çekercesine günde 5 defa 15'er kere 😀


Fotoğraftaki mekan Fizik Tedavi servisinin egzersiz odası, fotoğraftaki şahıs da Kuğu Gölü balesi için hazırlık yapan ben 😋

16 Ağustos 2021 Pazartesi

16 AĞUSTOS (TESLİS: EGZERSİZ-KİTAP-TABLET)

Bir sabah uyanacağım ki Gregor Samsa gibi bir spor salonuna dönüşmüşüm ya da kütüphaneye. Ameliyattan sonra hayatımı üç faaliyet belirliyor, kutsal üçleme: Egzersiz, Kitap okuma, Tablette oyun oynayıp şeker patlatma. Yatağın yüksekliğinden dolayı kendimi çileye çektiğim, önce anamla babama, sonra kardeşime, ardından oğluma ve şimdi de bana ait olan odada kardeşimin ergenliğinden kalma gardroba bakarak başlıyorum mesaiye. Salona geçtiğim ender zamanlar dışında gardrop sürekli manzaram. Hatta üstünde iki adet de koli var, zamanında oğlumun aldığı ses sistemlerinin şimdi içinde ıvır zıvır olan kolileri, DJ Wheels yazıyor üstlerinde, baka baka ezberledim. Evle ilgili yegane faaliyetim arada çamaşır yıkamak, bir-iki dağınık toplayıp bulaşık makinesi boşaltmak. Bir-iki kere yemek de yaptım ama geçen hafta çok ağrım olunca fizyoterapistim ayakta uzun süre kalmayı, yemek yapmayı, fazla oturup kalkmayı yasakladı. Oturup kalkmam şu nedenle kısıtlı, layık olduğum yüksek bir makama yerleşmemişsem oturduğum yerden kalkmam çok acı veriyor. Ağırlık dizlerime bindiği için adeta bıçaklar saplanıyor. O yüzden mümkün olduğu kadar çilegâhımdaki yüksek yatakta yatıp oturmayı tercih ediyorum. Annemin iç salonda duran bir koltuk takımı var, minderleri olağanüstü yumuşak, normal şartlarda pek keyifli olur üstünde yatması ama benim durumumda adam yiyen bitkiye dönüşüyorlar. Geçenlerde boş bulunup kanepesine oturacak oldum, kanepe benim etrafımı kapladı adeta. Ters dönmüş hamamböceği gibi debelene debelene kalkamadım oturduğum yerden, aile efradı seferber oldu, çekiştire ittire ayırdılar kanepeden, yoksa ebediyen orada kalacaktım 😃

Her ne kadar fazla hareket etmesem de bu oturup kalkmalar ve egzersizler beni epey yoruyor, ameliyat sonrası kondüsyon düşüklüğüm de var haliyle, akşam saat 9 civarı gözüm kapanmaya başlıyor. Geçen haftaya kadar gece uykum adeta hiç yoktu, ağrılarla bölünmüş, beynimin uyanık, gövdemin yarı uyur olduğu, kesik kesik bir şeydi uyku dediğim. Sadece dizlerimi suçlamıyorum tabii, babamın bizlere yaptığı kötü sürpriz de ruh halimi dibe vurdurunca ara da bul uykuyu. 2 gündür biraz uyuyabiliyorum. Ama erkenden yattığım için gece yarısı pat diye açılıyor gözlerim. Bu gece 2 de uyandım mesela, sağa dön debelen, sola dön debelen, baktım dizleri ağrıtacağım yine yaktım gece lambasını oturdum. Sadık dostum tabletimi aldım elime, Toyblast, Candy Crush Saga, Candy Crush Soda canlar bitene kadar oynadım. Uyku gene yok, kitabımı aldım elime. Aaliya isimli Lübnanlı bir kadının öyküsünü okuyorum "Lüzumsuz Kadın" isimli kitapta. O kadar güzel ki sabahın 5'ine kadar elimden bırakamadım. Sonra gidip çay koydum ve gardrop manzaralı mesaiye başladım: 1 no'lu egzersiz. Egzersizler günde 4 defa, her bir hareket 15'er kere olmak üzere tekrarlanıyor. Bunlar yetmezmiş gibi bir de Fizik Tedavi seansları başladı, haksız mıyım spor salonuna dönüşeceğim yakında demekle. Fizyoterapistim bir de ağırlık çalışması ekledi hareketlere. Evde ağırlık yok, çareyi mercimekte buldum. Açılmamış bir kiloluk mercimeği bağlıyorum bileklere, bir karış yüksekliğinde kaldır, 5'e kadar say, 15 kere. Aferin kızım. Bu işi bile isteye kendin açtın başına, iyi de ne yapaydım? 6 aydır neredeyse kötürüm olmuştum. Şimdi sıkacağım dişimi ve seneye Avrasya Maratonu'na katılacağım...dersem inanmayın tabii ki. Normal şartlarda ağrısız sızısız, dizlerdeki beton dökülmüş hissi olmadan yürüyebileyim bana yeter. 

O bileğimde mercimekle yaptığım her harekette içimden "Şairler Terbiyetin Beyan Eder" diyorum. Niye? Çünkü Mercimek Ahmet Efendi yazmış söz konusu kitabı. Aslında "Kâbusname"si içinde bulunduğum duruma daha uygun ya neyse 😀 Edebiyatımın ne kadar iyi olduğunun farkındasınız değil mi? Bunlar lise bilgilerim 😀

Fizik tedaviyi ameliyat olduğum hastanede alıyorum. Eşim götürüp getiriyor araba ile, ayrıca bir de bastonum var. Yürütecim "Aliye"yi çoktan emekli ettim, şimdi dış mihraklara karşı tedbiren baston kullanıyorum, zira millet üstüme üstüme geliyor, ayrıca merdiven inip çıkarken ve hastane ile otopark arasındaki hafif yokuşta yardımcı oluyor. Bastonumun adı "Füreya". Gördüğünüz gibi Şakir Paşa ailesi ile aramızda kopmaz bir gönül bağı var, kendileri bana destek oluyorlar, ben de onlara şükran nişanesi olarak isimlerini yaşatıyorum 😀

Uzun uzun yürüyüş yapabilecek hale gelsem ilk işim Ankara'nın ara sokaklarına dalmak olacak. Hastaneye gidip gelirken geçtiğim sokaklarda aklım kalıyor çünkü. Ankara'nın o kişilikli, eski apartmanları, çiçekli bahçeleri, sokakları yeşil bir tünele çeviren bina boyuna ulaşmış ağaçları öyle güzel ki. Bizim caddenin devamında kaldırımlarda çınarlar var, devasa büyümüşler, caddeler, sokaklar hep gölge sayelerinde. Ara ara iğde, kokar ağaç, akasya, çam da karışıyor aralarına. Hastaneye paralel sokak şahane, akasyalardan bir tavan oluşmuş adeta. Onu dik kesen sokak da ise Sevgi Soysal'ın bir dönem oturduğu ev var, altına cafe açmışlar. Önünden her geçişte oturup bir kahve içmek ve yazarı anmak geçiyor içimden, umarım bir gün gerçekleştiririz. 

Benim cephede durumlar böyle dostlar, gündeme özellikle değinmek istemedim, dört taraftan kuşatıldık zaten, ruh sağlığımıza mukayyet olalım (anneannem olsa bu cümlenin başına bir de "aman diyim" eklerdi). Bilgisayar başında uzun süre oturamadığım için sık açmıyorum, o nedenle yorumlarınızı cevaplayamıyorum. Bağışlayın ve bir süre beni böyle idare edin. Hepinize sevgiler yolluyorum. Aşağıdaki foto hastanenin fizik tedavi bölümünün egzersiz salonu. Çeşitli şekillerde yürütüyor beni fizyoterapistim orada 😀



3 Ağustos 2021 Salı

3 AĞUSTOS (LÜGAT: BABA)

baba.

Kızan, karışan, sinirlendiren. Koruyan, sarılan, özlenen, manası yokluğunda daha iyi anlaşılan kişi. Birçok dilde benzerlik gösteren kelime, ba çocuk sesinden türetilmiştir. 

Lügat365 böyle tanımlamış babayı, biraz da işin popülaritesine kaçarak. Ben babamı dün toprağın koynuna bırakıp döndüm. Memleketi saran alevler cümlemizin yüreğini de yakarken, benim yüreğime ayrı bir kor düştü. Kendimi yazarak sağaltan bir insanım, şuraya babam için birkaç satır yazmazsam bir şeyler eksik kalacaktı, eminim okusa çok mutlu olurdu.

Lugat365'in tanımladığından çok farklı baba tanımlarım var benim. Varlığının bilinçli olarak farkına vardığım 3-4 yaşlarımda, kısa bir süreliğine oturduğumuz Saimekadın'daki, alt katında Cennet'le abisinin oturduğu, her rastlayışında "Nereye de gidiyon kız Cennet" diye mani söylediğin evde akşamları iş dönüşü önüme koyduğun parmak çikolataydı BABA.

Seni en çok sevdiğim, hayatımın belki de en güzel bir yılını geçirdiğim Cengiz Sokak 69 numara var sonra. Bana cangıl gibi gelen, aslında küçücük bahçeye açılan, nohut oda, bakla sofa o ev. Kış geceleri, sobanın yanındaki masada, ben senin getirdiğin "Zevzek Guguklu Saat"i okurken sen Roma Hukuku çalışırdın yüksek sesle. "Corpus, Juris, Civilis"i üçüz kardeş sanırdım. Yaz akşamları annem yemeği ısıtmak için pompalı gazocağı ıle cebelleşirken bir sigara tüttürürdün bahçede. Dalgalı saçları alnına düşen, incecik ve gencecik bir adam. Pazar sabahları bahçede kahvaltı ederdik, içerdeki radyodan Zehra Eren'in sesinden tangolar yükselirdi. Radyo da radyo olsa, tepesine vurmadan çalışmayan simsiyah bir alamet. Ayışığı bahçeyi aydınlatırken yavaştan söylediği en sevdiği şarkıydı BABA. "Kız sen ne güzelsin, sana gençler tapacaklar"

Babil Kulesi'ne taşındıktan az sonra 24 dairenin çok sevilen Naim Abi'si oluvermiştin. Yan bahçede oynanan voleybollar, bayram şekerleri, mutfağı dağıtarak denenen sofistike yemekler, lehimli tenekelere kurduğun turşular, soba borusuna bağladığın düzenekte dönen minyatür derviş, bayram sabahları namaz dönüşü getirdiğin kırmızı balon, Faruk abi ile iki tek atarken söylemeyi adet haline getirdiğiniz "Viva La Amour" ve birbirine çarpan kadehlerin şıngırtısıydı BABA.

Mevsim kıştan bahara dönerken, daha paltoları sırtımızdan atamadan, bir akşam iş dönüşü  kapıyı açtığımda uzattığın bir kesekağıdı turfanda çağlaydı BABA.

Evimiz bellediğimiz Hıfzıssıhha'nın gölgeli koridorlarındaki ayak sesleri, beherde demlenen çay ve bahçeden toplanmış bir demet leylaktı BABA.

Yemek sonrası kahvesini götürdüğümde ihmal etmeden söylediği tekerlemeydi BABA. "Ehl-i keyfin keyfini kim tazeler/Taze elden, taze pişmiş, taze kahve tazeler"

35 yaşından sonra üniversiteye başlayıp inci gibi yazısıyla tuttuğu defterler, yaptığı maketler, ince işlenmiş minyatür faytonlardı BABA.

Aybaşlarında maaşını alır almaz adet haLine getirdiği koca bir kesekağıdı karışık kuruyemişti BABA.

100 kişinin arasından seçebildiğim ayak sesleri, ceketinin cebine katlayıp koyduğu Cumhuriyet gazetesi, ömür boyu kullandığı bez mendillerdi BABA.

Evlenip başka bir şehre giderken onun dışına, benim ömür boyu içime akıttığım gözyaşlarıydı BABA.

Ben bebek beklerken, "Kız doğacak, kız iyidir, ben kızlarımdan çok memnunum" diye tüm bebek çeyizini pembe alıp oğlan olduğunu öğrenince attığı göbeklerdi BABA.

Antalya'daki eve geldiğinde çok sevdiği pazarlara gidip, dönüşte "Şen!" diye seslenerek kucağıma bıraktığı bir demet, uzun saplı, rengarenk gerberaydı BABA.

Torunu üniversiteyi kazandığında evlerinde kalacak olmasının mutluluğu, yıllarca üşenmeden ona yaptığı sandviçler, salatalar, hazırlayıp önüne koyduğu sofralardı BABA.

Annemin vakitsiz ölümüyle yaşadığı boşluk, şaşkınlık, hüzündü BABA.

Ve dün onu toprağa bıraktığımızda bizdeki boşluk, şaşkınlık, hüzündü BABA.

Artık hiçkimse bana "Ay benim güzel kızım" demeyecek.


Ne zaman dinlesem seni yanımda hissedeceğim, "Acem Kızı"nı dinlerken, söylerken gözlerindeki ışıltıydı BABA.

Keşke yine Mustafa çalsa, ben söylesem, sen de eşlik etseydin BABA...


16 Temmuz 2021 Cuma

DİZ ÜSSÜ ALFA'DAN BİLDİRİYORUM / YILDIZ TARİHİ 16 TEMMUZ

Hastaneden çıktığımdan bu yana doğru dürüst gece uykum yok. Kevgir gibi, sürekli bölünen, 5er, 10ar dakikalık huzursuz uykular uyuyup uyanınca da "15 defa tekrarlamış mıydım?" derdine düşüyorum, egzersize öyle şartlanmışım ki uyuduğum (daha doğrusu uyumaya çalıştığım) uykuda bile onun derdindeyim. Toplasan iki saati geçmeyen uykumdan bir de sabahın 5'inde uyanıyorum iyi mi? Şöyle deliksiz 7-8 saat uyuyabilsem havai fişek patlatacak duruma geldim. 

Bu sabah da saat 5'te hortladım, çok işim var çünkü. Bir süre tavanı seyrettim, ilginç bir şey yoktu. Avize yerine asılmış Japon fenerindeki 1-2 delik dışında. Bu oda evin en sıcak ve gürültülü odası, batıya ve doğrudan bol trafikli caddeye bakıyor. Ne yazık ki evdeki en yüksek yatak burada olduğu için sıcağa ve gürültüye katlanmak zorundayım. Pencereyi açmaya niyetlendiğimde yoğun araç gürültüsüne ve zemindeki biz yokken açılmış tavuk döner dükkanından yükselen iğrenç kokuya muhatap oluyorum. Aklımın ermediği daha önce aynı yerde açılmış köfteci ve tostçu 6 ay dayanamazken milletin yaz günü ölmüş gibi tavuk dönere hücumu. Küçücük dükkan bir an boş kalmadığı gibi moto kuryelerin biri gidip biri geliyor. 

Bu oda yıllar önce taşındığımızdan bu yana sürekli el değiştirdi. Sabah kahvaltıda dün arkadaşımın yapıp getirdiği domates soslu kızartmayı ekmek arası yapıp yerken bunları düşündüm. Diyeceksiniz ki kahvaltıda kızartma mı yenir, bayılırım. Annem de çok severdi ve çok güzel yapardı. O zamanlar bu kadar sağlıklı beslenme derdimiz olmadığından şimdiki gibi fırında değil mis gibi yağda kızartırdı patlıcanları, biberleri, patatesleri. Üstüne de bol domatesli, sarmısaklı sos, of Allahım sana geliyorum 😃 hele de o kızartma bir gün önce yapılıp ertesi güne kalmışsa daha da lezzetli olurdu. Annemle en sevdiğimiz kahvaltı yiyeceğiydi, bir de yine bir gün önce yapılmış patates salatası. Şu an iyileşme mekanım olan "kendime ait oda" (Virginia'yı anmadan olmaz) taşındığımızda annemle babamın yatak odasıydı. 60'lı yılların sobalı Ankara evleri mimarisinde, kocaman, yaz için çok kullanışlı ama kışın yaşama alanının yarıya indiği bir daireydi. İçiçe geçmiş üç salon (salon salomanje efenim, müteahhitin dedeleri Fransızmış 😃) camlı kapılarla bölünmüştü. Taşınır taşınmaz "ay ferah ferah oturalım" diye camlı kapıları sökmüş, 2 ay sonra Ankara'nın kirli havasıyla birlikte kış bastırınca, karneyle alınan kok kömürü salonlarımızı ısıtmaya yetmeyince çaresiz tekrar takılmıştı o kapılar yerine, ta ki doğal gaz gelip de kat kaloriferi döşenene dek. Kışın caddeye bakan salon sadece çamaşır kurutma amaçlı kullanılırdı. Zira balkona asılan çamaşırları üzerine yağan kurumla yıkanmadan önceki halinden daha pis toplardınız. Salonda kuruyan çamaşırları da evin içinde donmuş olarak topladığımızı hatırlarım, kimse bana sobanın nimetlerinden bahsetmesin, ne çektik be!

Odalardan küçük olanı yıllardır hayalini kurduğum benim odamdı. Ne de güzel döşemiştim, hala hatırladıkça gülümserim. Evlenip evden ayrılınca annem yatak odasını benim küçük odaya taşıdı ve boşalan odayı oturma odası yaptı. Derdi pencerenin önüne yerleştirdiği divana oturup bir yandan dantel ya da örgü örerken bir yandan caddeden gelip geçeni seyretmekti. Tatillerde geldiğimde bu seyir fasıllarına ben de eşlik ederdim, en sevdiğimizse sabahları babamı işe, kardeşimi okula yollayıp, kahvaltılıkları bir siniye dizip bir yandan sohbet, bir yandan seyirle uzun kahvaltılar etmekti. Hele de kızartma ya da patates salatası varsa değmeyin keyfimize. Sabah arasına kızartma koyduğum ekmeğimi kemirirken film şeridi gibi geçti bu anlar gözümün önünden. 

Kardeşim ergenliğe yanaşırken isyan edip annemin seyirlik odasına el koydu, artık onun mülkiyetindeydi benim sağalma odası. Kitaplar, posterler, babamın bir hapishane atölyesinden aldığı masif çam yatak odası takımıyla genç kız odasına dönüşmüştü artık. O takımdan arta kalan, eskimek bilmeyen gardrop şu an tam karşımda, benim Ankara giysilerime ev sahipliği yapıyor halen.

Oda kardeşimin evlenip evden ayrılmasıyla kısa süre sahipsiz kaldı ama oğlumun üniversiteyi kazanıp Ankara'ya gelişiyle el değiştirdi. Yeniden dekore edildi, lisans, yüksek lisans ve bir kısım doktora çalışmalarına şahitlik etti. Sonra onu da kendi evine yolculadık, artık yazları bizleri, gelen giden konukları ağırlıyor, biraz depo, biraz oda görevi görüyor. Kaderinde bana iyileşme mekanı olmak da varmış. Anılar içinde savrulup gidiyoruz böyle.

Kızartmadan nerelere geldim, bitireyim de gidip egzersiz ödevimi yapayım. Kalın sağlıcakla, dizlerinize gözünüz gibi bakın aman diyeyim 😃


Sizi mutlu etmek için leylaklı etaminler işleyen kardeşleriniz çok olsun 💚