.

.
.

27 Nisan 2026 Pazartesi

GECİKMELİ BAHAR YAZISI

Bu kışın bitmeyen yağmurları yüzünden düzenli yürüyüş yapamadığım için tembelleşen protezlerim bu kez de geçtiğimiz haftanın yoğunluğuna isyanlarda. Bir haftadır hemen her gün dışarlardaydım ve hep yürüdüm. En uzun yürüyüşü de dün gerçekleştirince "İmdaat!" diye bağırmaya başladı benim dizler. İnsanoğlu bu, pardon protezoğlu bu, tembelliğe pek çabuk alışıyor, azıcık hareket ettirdin mi de şımarıp mızırdıyor. O nedenle bugünümü askıya aldım, kendilerini dinlendiriyorum. Üstelik neredeyse hiç uyumadım bu gece. Geçen hafta başlayıp, iyi geliyor diye sevindiğim Magnezyum Glisinat da su koyuverdi, "Bir haftadır uyuduğun yeter" diyor sanırım. 

Geçtiğimiz Pazar günü iki kişiyle başlayıp, Cuma akşamı hayli kalabalıklaşan eski yıllardaki öğrencilerimle buluşmalarımın arkası varmış meğerse. Çarşamba günü uzun zamandır görmediğim biriyle daha bol sohbetli bir buluşma gerçekleştirdik. Çok genç yaşta bıraktığım öğrencileri kocaman adamlar olarak görmek garip geliyor, sanki eski halleriyle çıkacaklarmış karşıma gibi. Bu seferki hem dersine girdiğim, hem mezuniyeti sonrası çalıştırdığımız koro için yardımımıza koşan, çok sevdiğim bir öğrencimdi. Kişisel gayretiyle geliştirdiği müzik yeteneğiyle Kültür Bakanlığı Halk Müziği Korosu'nda şef olarak çalışmış ve emekliye ayrılmış. Ah ah, ben daha kendimi genç sanayım, öğrencilerim bile emekli olmuş 😂 Eskilerden yenilerden konuştuk da konuştuk, idarecileri çekiştirdik, vefat eden öğretmenleri andık, okul sonrası ne yaptıklarını merak ettiğim öğrenciler hakkında bilgi alışverişi yaptık derken gayet keyifli bir zaman geçirdik, daha iyisi Şam'da, hayır efendim Malatya'da kayısı 😂

Dün havayı güneşli görünce Kocam Bey'in yürüyüşüne eşlik edesim geldi, epeydir uğramadığımız parka gitmeye karar verdik, eh mesafe hayli uzun ama bu sene baharın başını kaçırdık, bari sonunu yakalayalım dedik. Tam yola çıkmıştık ki arkamızdan gelen biz yaşlarda bir adam elindeki poşeti adeta gözümüze sokarak aramıza girdi. "İki kilo peynire bin lira verdim, haydi ben tek kişiyim bir ay yerim, 4-5 kişi olsam ne yapacaktım" diyerek pahalılıktan yakınmaya başladı. Fiyatlarla başlayan sohbet geleneksel "Memleket nere hemşerim?"e dönüşünce konuşmanın süresi de, şekli de değişti. Neredeyse akraba çıkacaklardı. Ben kaldırım kenarında gölgeye geçip Levent Yüksel'den söylemeye başladım içimden içimden: "Ben bir kara ağaç gölgesi buldum, cebimde ümitlerim". Sohbeti az daha uzatsalardı, "Siz devam edin, ben bir dolaşıp geleyim" diyecektim, neyse ki Kocam Bey bakışımdan anladı da, emmiyi müdavimi olduğu kahveye bırakıp devam ettik, arkamızdan bağırıyordu: "Arada uğra, ben hep bu kahvedeyim". 

Park yokluğumuzda düşündüğüm gibi baharın bir bölümünü yolcu etmiş. Mor salkımlar kurumuş, Kıbrıs akasyaları yağmurla solmuş, erguvanlar geçmiş. Çiçekli ağaç olarak yalancı orkidelerle fırça ağaçları kalmış sadece. Mercan ağaçlarından umutluydum, bulundukları yere gelince onların da yapraklandığını gördüm, kırmızı güzelim çiçeklerini kaçırmışız bu bahar. Neyse bahar bitmeden jakarandalarla manolyaları görmeyi umuyorum. Ama sarı papatyalarla ağaç mineleri öyle bir coşmuş ki onlara bakmak bile göze ziyafet: 

 Arkada görünen vinçler yıkılan müzenin perdeli arazisinden, içerde ne oluyor bir fikrim yok.

Ördekler yavrulamış da yavruları büyütmüş bile, halk ağzında ördek yavrusuna "Badık" deniyormuş, hiç duymamıştım. Parkta ayrıca kedi nüfusu da artmış Mart ve Nisan aylarından hareketle, adım başı kedi, her cinsten, her renkten, her şekilden. Buranın sahibi biziz der gibi de havalılar 😂

Parkta yürümek çok hoşuma gitti ama başta da yazdığım gibi uzun mesafe antrenmansız dizlerime pek iyi gelmedi. Kendimi Kır Kahvesi'ne, şu aşağıdaki koltuğa atıp biraz dinlenmesem halim haraptı:

Dün akşamı ve bugünü Prime Video'da "All Her Fault" dizisini izleyerek geçirdim, ben beğendim, belki siz de beğenirsiniz. Elimde de okumayı geciktirdiğim çok acaip bir kitap var: "Kefaret/Eliza Clark". Puntoları biraz daha büyük olsa çok hızlı ilerleyecek de mubarek 100 sayfa eksik basalım diye karınca duası yapmışlar, bizdeki de göz yani.

Kahve içmek için çay makinesini çalıştırmıştım, içeriden bir acaip sesler gelmeye başladı, önce ambulans sandım ama makineden geliyormuş. Kireci çözsem çay bulanık oluyor, çözmesem makine kendini tren sanıyor. Hayırlısı, gidip kahvemi içeyim bari. Kalın sağlıcakla...


21 Nisan 2026 Salı

BİRTAKIM KEYİFLİ ŞEYLER

2005'de emekli olup 20 yıldır uğramadığım okulum geçtiğimiz Cuma akşamı gerçekleşecek bir "Mezunlar Buluşması" yapmaya karar vermiş, katılmak isteyenlere de bir form doldurmaları ricasında bulunmuş idi. Diktim burnumu havaya kasıldım: "25 yıl çalıştığım okulun davetine form doldurarak mı katılacağım, çarparım haa!" dedim, "Çarparım haa!"yı içimden dedim, diğer kısmı dışımdan 😂Bunu duyan halen görüştüğüm bir eski öğrencim, "Siz merak etmeyin hocam, ben ayarlıyorum o işi" dedi, lakin ben hâlâ ikna olmamış, naz niyaz peşindeydim ki sözkonusu Cuma günü geldi çattı. Hava berbat mı berbat, sabah başlayan yağmur akşama doğru coştu. Zaten gönülsüzüm, "Gitmeyelim" diye bildirimde bulundum Kocam Bey'e, çünkü efenim kendisi de aynı okuldan, aynı zamanda emekli olmuş bir zat-ı muhterem. Az evvel bahsettiğim öğrencimi arayıp, hava durumunu bahane ederek gelmeyeceğimizi söyledim. Israr edince "Bakarız" dedim, derken telefon çaldı, "Sizi almaya geliyoruz hocam" dedi. Az sonra arabayla kapıdaydılar, öğretmenlik fena bir şey değilmiş arkadaşlar (benim zamanımda diye şerh koyayım şuraya), kesin bilgi 😃

Balkabağından kupaya dönüşmüş arabayla baloya giden Sindirella misali vasıl olduk Ticaret Lisesi'ne, ismi de değişmiş, aklımda tutamadım yeni ismi vallah. İsim değişmiş de mekan eski hamam, eski tas. 20 yılda biraz badana, biraz boyayla az cilalanmış, onun dışında bakıma, yenilenmeye ihtiyacım var diye bağırıp durur. Mevcut idare ve görevli öğretmenlerce kapıda karşılandık, tek bir tanıdık çıktı, emekli olduğum yıl başlayan bir öğretmen, aynı zamanda eski bir öğrencimin eşi. Bahçede planlanan buluşma yağmur nedeniyle spor salonuna alınmış. Salon bir miktar süslenmiş, kokteyl masaları konmuş, sandalyeler sıralanmış. Kalabalığa karışmadan biraz nostalji yapalım dedik ve okulu teftişe çıktık. İnsan bir tuhaf oluyormuş arkadaşlar, eskimiş basamaklardan çıkarken "Vay canına" dedim, "şu basamakları 25 yılda kimbilir kaç kez inip çıktım". İdare bölümünün üstüne sonradan ekleme, duvarları, tavanı güherçileli, lekeli koltuklu öğretmenler odamız makyajlanmış. "Gaz odası" dediğimiz sigara bölümü eklenerek genişletilmiş, dolaplar içeriye alınmış, koltuklar ve masalar yenilenmiş. Daha temiz, ferah ve düzgün görünümlü olmuş. Üzerinde hem simit ısıtılan, hem ayakkabı kurutulan odun sobasının yerini de klima almış 😂



Koridorların dili olsa da anlatsa

Yeterince teftiş ettiğimize karar verince buluşmanın olduğu salona geçtik, geçer geçmez de muhasaraya alındım. Koca koca adamlar, kadınlar "Hocam" diyerek kuşattılar etrafımı. İşin en güzel yanı katılanların büyük çoğunluğunun öğretmenliğimin ilk yıllarında derslerine girdiğim öğrencilerim olmasıydı. Bazılarını tanıdım, bazılarını çıkaramadım. Kimini adı ve soyadıyla hatırladım. Kiminin tipini çıkardım ismini hatırlayamadım ama o kadar çok insana sarıldım, o kadar çok öptüm öpüldüm ki onca ilgiden şaşkına döndüm. Sınıfların en yaramazlarını anında gözüme kestirdim ve yanıma çağırıp "Zamanında bana çok çektirdiniz, şimdi siz benimle fotoğraf çektirin" dedim. Sanırım öğretmen olduğum için çok mutlu olduğum ender zamanlardan biriydi, aldım kalbime koydum her anını, şahane bir hatıra oldu yıllar yıllar sonra. Saat geceyarısına gelmeden de aynı kupa arabasıyla evin kapısına bırakılıp Külkedisi halime geri döndüm 😂

Cumartesi günü birkaç arkadaşla sözleşmiştik, buluştuğumuz mekanı beğenmeyince bir arkadaşın önerdiği yere gitmeye karar verdik, bir apartmanın altında, bahçe içinde, küçük bir butik cafe. Bilin bakalım bahçesinde ne vardı?

 
Hayat iki gündür kıyak geçiyor bana, maşallah diyeyim. Bu şehirde binbir çeşit çiçek açarken leylak leyleğin yuvadan attığı yavru misalı dışlanmış, olmuyor. O yüzden şu cılız haline bile mutluluktan zıplayacaktım dizlerimdeki protezler izin verse. Zıplamadım ama altında poz vermeyi ihmal etmedim. Siz yine de daha besililerine denk gelirseniz bana fotoğraf atmayı unutmayınız, şimdiden teşekkürler.

Hasılı dostlar uzun zamandır ilk kez keyifli bir hafta sonu geçirdim, darısı diğer günlere olsun diyerek ayrılıyorum huzurdan, kalın sağlıcakla...


13 Nisan 2026 Pazartesi

ANILAR, ANILAR

Sabah yataktan babamı düşünerek kalktım. Özledim galiba komik, sevecen, yardımsever, saflık derecesinde iyi niyetli, sinirlenince gözünden ateşler çıkaran, bir şeyi beğenmedi mi  "Det!" diye eliyle itekleme hareketi yapan babamı. Şimdi kardeşimle birbirimizi "Det"leyerek anıyoruz bazen onu 😊

Mucizevi bir şekilde geçmişteki bir zamana dönme imkanım olsa ilk tercihim olacak Cengiz Sokak'taki evde hayalliyorum bazen onu. Bir yaz akşamı bana cangıl gibi gelen küçücük bahçede akşam yemeği yemişiz. Babam oturduğu ahşap koltukta sigarasını tüttürüyor, annem de penceresine elleriyle ördüğü ağ ipinden perdeleri astığı mutfakta bulaşık yıkıyor. Mutfak dediysem, 2 yıldır birlikte oturduğumuz anneannemin evinden can havliyle çıkıp 😂 nohut oda, bakla sofa bir eve kiracı olmuşuz. O evin 2,5 metrelik giriş koridorunun sol yanına yerleştirilmiş bir mozaik tezgah, küçük bir eviye ve bir gaz ocağı. Hani şu parlak sarı pirinçten, fışşıdı fışşıdı pompalanıp yakılan, delikleri tıkanınca da artık antika olmuş, şekli unutulmuş ona has iğnesi ile açılanlardan. Ha bir de teldolap var, hem kiler, hem buzdolabı vazifesi gören. Gerçek buzdolabı bir yıl sonra, Babil Kulesi'ne taşınınca alınacak, tüpgaz ocağı da. Annem mavi renkli, desenli, jarse kumaştan bir perdeyle işi olmadığı zamanlarda tezgahı koridordan ayırıyor. Ama o an perde kenara çekilmiş, annem bulaşıklarla meşgul, ben içeri dışarı girip çıkıyor kendime oyunlar uyduruyorum, mutfak-koridorda yanan ışık bahçenin karanlığını aydınlatıyor. 

Bahçe kapısına geldiğim an irkiliyorum. Bahçede pırıl pırıl yanan, küçük karelere bölünmüş biri var, uzaylı sanırım. Ödüm patlıyor. Çığlığı basmamla uzaylının hareketlenip ışıltılı karelerin üzerinden dökülmesi bir oluyor, neredeyse bayılacağım, uzaylı beni tutuyor. 7 yaşındaki bir salak olarak uzaylının babam, üzerindeki parlak gölgelerin de annemin ağ ipinden perdesinin kare şeklindeki yansımaları olduğunu idrak etmem biraz zaman alıyor. Ağlamam durunca hep birlikte şapşallığıma gülüyoruz.

Babam aslında sağlık memuru, daha iyi şartlar sağlanınca çalıştığı sağlık kurumundan başka bir devlet kurumuna, Devlet Malzeme Ofisi'ne geçiyor, ikisi de devlet kurumu ama Emekli Sandığı'ndan o zamanki adıyla SSK'ya geçiş yapıyor. Hâlâ mümkün mü bilmiyorum ama o zamanlar SSK'ya bağlı memurlar dışarıda iş yeri açabiliyorlardı. Hâl böyle olunca kendi gibi sağlık memuru olan iki arkadaşı babamın aklını çeliyor, zorla ikna edip bir sağlık kabini açmaya karar veriyorlar. Babam koşul olarak sadece tansiyon ve enjeksiyon işleriyle uğraşacağını, pansuman, sünnet işlerine bakmayacağını söylüyor, kabul ediyorlar, zaten o yönde bir tecrübesi yok, sünnetçi olarak anılmaktan da hiç hoşlanmıyor. Aralarında işbölümü yapılıyor, küçük bir daire tutulup kabin açılıyor, kapısına da bir tabela asılıyor. İşyeri babamın adına açıldığı için de tabelada babamın adının üstünde "Fenni Sünnetçi ve Sağlık Memuru" yazıyor. Başka çare yok ama babam bu işten asla hoşlanmıyor. Sağlık kabini iki ay kadar çalışıyor ve sonra babam su koyuyor, kabin kapanıyor, eşyalar pay ediliyor. Bizim küçük eve beyaz formikadan bir sehpa takımı ve sağlık kabininin tabelası geliyor. Annem sehpaları içinde sadece bir Isparta halısı olan, kendince misafir odası olarak adlandırdığı büyük odaya yerleştiriyor, babamsa tabelayı en görünmeyecek yere zulalıyor. 

Bir gün okuldan eve geliyorum annem yok, bahçede oyalanırken annem görünüyor, pazara gitmiş. Arkasında bir tornetçi, tornetin içinde  4 adet, kolçakları siyah ahşaptan, kırmızı kumaş kaplı koltuk var. 60'ların en gözde modelini annem ikinci elden kapmış 😂 Koltukları yüzünde kocaman bir gülümsemeyle indirirken "Etekleri zil çalmak" deyimi adeta hayata geçiyor. Annemle babam evlenirken pek eşyaları yokmuş. Ne masa, ne sandalye, iki somya, bir yatak, mecburi hizmete gidiyorlar Meriç'e. Zorunlu olarak yemekler yerde yeniyor, ben büyüyüp ayaklanınca işler zorlaşıyor, çünkü gelip gelip tencerelerin, tabakları içine oturuyorum. Annem babaannemden iki sandalye istiyor, babaannem vermiyor, "Kötü komşu insanı hacet sahibi eder, kendiniz alın" diyor. Anneme ölene kadar unutmayacağı bir kötü anı bırakıyor. Sonra bir şekilde babamın üstünde uzaylı rolüne büründüğü, açılır kapanır 4 ahşap koltuğu alıyorlar, bir nevi bahçe mobilyası esasen. Annemin aklında hep gerçek koltuklar. Sonunda ikinci el de olsa muradına eriyor. Koltukları bir güzel siliyor, büyük odaya yerleştirip, sağlık kabini sehpalarını da yanlarına diziyor. Yıllar içinde annemin bir sürü koltuk takımı oluyor ama sanmam ki hiçbiri o elden düşme kırmızı koltukların yaşattığı mutluluğu yaşatsın. 

Tüm bu maceralar yaşandıktan bir yıl sonra Babil Kulesi'ndeki kiralık evimize taşınıyoruz. Sağlık kabininin tabelası kömürlükte tozlanmaya bırakılıyor. Afacan ötesi bir komşumuz var, Hava Kuvvetleri Bandosu'nun şefi Tarık Abi. Ne sebeple bilmiyorum, babamla kömürlüğe indikleri bir gün tabelayı görüyor, babamın hoşuna gitmeyeceğini bildiği için bir plan kuruyor. Tabela bir gün kömürlükten çıkıyor ve babamın eve döneceği saatte tüm caddeden görünecek şekilde yatak odasının penceresine yerleşiyor. Babam iş dönüşü bizi görme umuduyla kafayı kaldırınca tabelayı görüyor. Kimin başının altından çıktığını çok iyi bildiği için soluğu Tarık Abi'lerde alıyor. Kahkahalar havada uçuyor ve aylar, hatta yıllar süren bir espri konusu oluyor fenni sünnetçi tabelası.

Ne şekilde yok edildiğini hatırlamadığım bu tabela sabah sabah babamı düşünmemin ardından nereden çıktı da geldi hafızamın derinliklerinden bilmiyorum ama yüzümde kocaman bir gülümseme oluşturduğu kesin. Bugünün blog konusuna dahil olan herkesin ruhu şad olsun diyeyim ve tam da o yıllardan bir aile resmi ekleyerek yazıyı bitireyim. Buraya kadar gelebildiyseniz sabrınız için teşekkürler 😊



8 Nisan 2026 Çarşamba

DOKTOR CİVANIM

Dün hem TV, hem telefon bugün havanın yağışlı olacağı konusunda ağız birliği etmişlerdi. Yalan söylemişler, dışarda pırıl bir güneş var. Akşam Amerika'nın delisi ne yapacak diye TV karşısında nöbet tuttuğumuz için uykuya geçmem gecenin ikisini bulmuştu. Sabah erkenden uyandım, zira doktor randevum vardı. Bir süredir belimden sağ yan boşluğuma vuran, azalmalı çoğalmalı bir ağrım var. Kendime en berbat teşhisleri koyduktan sonra "Korkunun ecele faydası yok" diyerek abone doktorumdan randevu aldım. Yıllardır her derdimde ona giderim, kuşakdaşımdır, teşhisleri hiç şaşmaz, gereksiz tetkik istemez, hastasına her daim dostça yaklaşır. Daha önceleri eve yakın bir özel hastanede çalışıyordu, şimdi biraz daha uzaktakine geçmiş. Otobüs beklersem gecikirim diye sokaktaki taksi çağırma ziline bastım. Az sonra binmekte hep zorlandığım Doblo'lardan biri geldi. Güç bela yerleştim ve gideceğim hastanenin adını söyledim, tesadüf şoför de ben yaşlarda biriydi. "Tamamdır" diyerek hastanenin adını en az 5 kere tekrarladı. Yola çıkmıştık ki önümüzü kesen bir arabaya sinirlendi, sürücüsü kadın bu arada belirteyim. "Abla, çekil de geçelim, yolun ortasında ne yapıyorsun, biri çarpacak göreceksin" minvalinde söylendikten sonra bana hitaben "Bu kadın şoförlerden bıktım, araba sürmeyi bilmiyorlar" dedi. Ben bilmiyorum haklı, çünkü ehliyetim yok, hiç de niyet etmedim. Ama şimdi kadın şoförlere de laf söyletmem yani, sanki tüm erkek sürücüler süpermen. "O iş cinsiyetle değil, yetenekle, ustalıkla, tecrübeyle ilgili" dedim, "erkek sürücülerin için de hiç mi böylesi yok?". "Vardır da abla kadınların yüzde sekseni süremiyor" dedi. Yüzde seksen kadın tepene vursun diyemedim tabii ki, tartışmaya girmedim, anlatamazsınız çünkü. 

Neyse yola devam ettik, normalda dümdüz gideceğiz ve hastanenin önüne döneceğiz, neredeyse asfaltın kıyısında zaten. Gelgelelim belirli bir noktada sağa saptı bizim usta, erkekkk Doblocu. "Herhalde bildiği kestirme bir yol var" diye düşündüm, çok iyi bildiğim bir semt değil çünkü ama gidiyoruz da gidiyoruz, ufukta benim hastane görünmüyor, normalde bu kadar içeride olmaması lazım. Sonunda dayanamadım: "Biz nereye gidiyoruz pardon?" dedim. "OFM Hastanesine" dedi, "Orada ne yapacağız?" dedim, "Aaaa siz OFM dememiştiniz değil mi?" demesin mi? Kardeşim en az 5 kere söyledin kendin gideceğimiz hastaneyi, ne ara unuttun. "E peki niye söylemiyorsunuz?" dedi üste çıkarak. "Ne bileyim, belki kısa bir yol biliyorsunuz diye düşündüm, hem biraz evvel kadınlar hakkında pek iyi konuşmadınız, yol tarif edersem sinirlenirsiniz diye çekindim" dedim. Böylece lafımı da  soktum. Başladı özür dilemeye, hay Allah nasıl unutmuşmuş, halbuki torunu da orada doğmuşmuş, özür dilermiş, kusura bakmayaymışım vs vs. Sonunda iki misli yol giderek  ulaştım gideceğim hastaneye, özür üstüne özür diledi ama aldığı para gerçekten indi-bindi parası mıydı bilemedim, son zamlardan sonra taksiye binmedim çünkü. 

Maceralı yolculuğum sonunda doktoruma ulaştım, muayene  edip bazı tahliller istedi, benim şüphelendiğim, yıllardır çektiğim durumdan o da şüphelendi, neyse ki abartılı teşhislerimden değildi sözkonusu olan. İstenilen tetkikleri yaptırdım, kafeteryadan bir kahve alıp beklemeye başladım. Derken gelmem için telefon ettiler. Evet sonuç başımın belası irritabl kolon sendromu tabii ki, yıllardır çekerim, aile dostumuzdur, severiz kendisini, kanka olduk yıllar içinde, genetiğimize kodlu. Yine de bir tertip ilaç verip 10 güne kadar şikayetim geçmezse tekrar gelmemi tembih etti. Olası teşhislerimin en terbiyelisini duyduğum için nisbeten rahatlamış ayrıldım hastaneden.

Baktım hava güzel yürümeye karar verdim, bir taksici sıkıntısına daha katlanamayacaktım, o da tutar şehrin öbür ucundaki Yaşam Hastanesine götürmeye kalkar mazallah. Yürürken eski Dokuma ve Pil Fabrikası, yeni Dokuma Park olan alanın önünden geçiyordum, baktım binalardan biri Emekli Kahvesi olmuş. Yalnız sanırım kadınlar emekli olamıyor, zira tüm emekliler erkek. Önlerinde birer bardak çay, eminim ki siyaset ve pahalılık konuşuyorlar. Uzun zamandır görmemiştim buraya, dur dedim neler var, bir kolaçan et Leylak Hanım. Park alanı yemyeşil, ağaçlar, çiçekler insanın içi açılıyor, biraz yürüdüm ne göreyim, Modern Sanatlar Galerisi. Hemen daldım içeri, tesadüf Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencilerinin fotoğraf sergisi varmış. Ama öncesinde ne varmış?

Hababam Sınıfııı 😃 Aman pek hoşuma gitti, girdim hemen sınıfa, biraz burnumun direği sızladı, neredeyse hepsi öbür dünyada zira, biraz gülümsedim, biraz gençliğime gittim. Epeyce oyalandım içeride. Ben çıkarken iki ilkokul öğretmeni, peşlerinde öğrencileri içeri giriyorlardı.

Hababam'la vedalaşıp sergiyi gezdim ve şu fotoğrafa, daha doğrusu verilen isme bayıldım:

"Yasama Yürütme Yargı"

Evin yoluna dönmeden önce park içinde biraz gezindim, bu fabrika alanını nefes alınacak yeşil ve kültürel bir alana dönüştürenlere kocaman bir "Aferin" dedim.

Şimdi gidip ilaçlarımı içeyim arkadaşlar, kendinize dikkat edin. Hastalık ağrılı, endişe verici ve masraflı bir durum 😂


4 Nisan 2026 Cumartesi

UYKUSUZ SAYIKLAMALAR

Gecenin üçünden beri uyanığm, bu ara uykularım çok kötü, Magnezyuma ara vermiştim, sanırım başlamam gerekecek. Uyandığım andan itibaren tekrar uyuyabilmek için elimden geleni yaptım ama olmadı. 60 sayfa kitap okudum, canlarım bitene kadar şeker patlattım, uyku teşrif etmedi. Döndüm durdum yatakta, sonunda sabah ezanı okunurken kalkıp duşa girdim, en azından uykusuz gözlerim  ve saman gibi kafam kendine gelsin diye. Aynı şeyi dün gece de yaşadım ama bu kadar uzun sürmemişti, bir ara kalkıp evin içinde dolandım, pencereden dışarı baktım ve çınarın sallanan yapraklarının üstünde gümüş bir tepsi gibi parlayan ayı gördüm. O kadar güzel bir görüntüydü ki ninni etkisi yaptı sanırım, yatağa dönünce uyku da geldi ama bugün ııh, ne ettiysem uğramadı yanıma. Alacağı olsun.

Çınar dedim de, canım benim yeşil giysisini giydi, küpelerini de taktı, Bahar Hanım gelsin diye bekliyor ama o da görünürlerde yok, benim uyku ile elele verip bir yerlere mi kaçtılar nedir?

Yine isli, sisli, pis puslu bir güne uyandık. Antalya böyleyse başka yerler nasıldır kimbilir. Çöl tozu yetmezmiş gibi her yer kırmızı çamur. Sokağın karşısında su patladı hafta başında, iki gün boyunca en az beş kere ASAT'a telefon edilip bildirildi durum, gelen giden olmadı. Sular küçük bir derecik halinde yan sokağa sapıp caddeye kadar uzandı. Tonlarca ziyan. Sonunda gelebildiler koca makinelerle, hortumlu fil gibi yukarılara kadar su püskürterek tamir ettiler. Haliyle kazdıkları yerden çıkan Antalya'nın hematit içeren meşhur "terra rosa" toprağı suyla birleşip şahane bir kırmızı çamur oluşturdu. Tüm sokak vıcık vıcık. Güneş olmadığı için kuruyamıyor, yeterli yağmur yağmadığı için de akıp kanalizasyona gidemiyor, bakalım ne kadar çekeceğiz. Çöl tozları, kırmızı topraklar ve polenler alerjimi tetikleyip gelemeyen bahara öksürüksel besteler yaptırıyor. 

Mevsime uygun bir kitaba başladım uyuyamadığım gecede: "Kıştan Sonra". Kitabın adını totem yapacağım baharın gelmesi için. Yağmurdan fırsat bulup yürüyüş bile yapamadım kaç zamandır, metalik dizlerim rutubetten adeta paslandı. Yürüyüş yapamayınca çiçeklenen ağaçları da kaçırdım. Kıbrıs akasyalarının sarı ponponları yağmurla eriyip gitmiştir, umarım mor salkımlara yetişirim solmadan. 

Mahalle hafta sonu rehavetinde, ses soluk yok, tek işitilen kumru kuğurtusu ile yolun karşısındaki Medikalcinin kendi bit kadar ama sesi arşa çıkan köpeğinin hevhevleri. Kumrular sabah pencerede gölgemi görür görmez balkon demirine üşüşüp "Guguukgukguggurugukgururuguuuk" diye sesleniyorlar. Tercümesi "Madem kalktın kahvaltımızı getir kadın". Emir büyük yerden, döküyorum balkon denizliğine bulgurları, üşüşyorlar. Trump'a yardakçı bir de Netanyahu peydah oldu, kanat, kuyruk darbesiyle safdışı bırakıyorlar minyonları. Bir gün yakalayıp pilav üstü yapacağım görecekler günlerini o ikisi 😂

Öğleden sonra bir arkadaş buluşmam var, umarım yağmura yakalanmadan varırım menzile. Şimdilik sizlere iyi hafta sonları dileyerek veda edeyim.Kalın sağlıcakla...


31 Mart 2026 Salı

MART BİTERKEN

Yağmur arası iki günlük güneş bulduğumda canım çok yürüyüş yapmak istiyor ama bir pedikür kazasına uğradığım için mazeretim var, asabiyim ben. Dün bayramdan bu yana süren ev hapsini arkadaş buluşmasına çevirip sonunda dışarı çıkabildim, otobüsle tabii ki. Tam kabul günü saati olmasına rağmen oturacak bir yer bulma mutluluğuna eriştim. Karşımda oturan yaşlıca adam cep telefonunda bir şeyler okuyor, kendi kendine gülüyor, sonra başını kaldırıp şöyle bir etrafa bakıyordu. Öylesine anlatmak ihtiyacı okunuyordu ki yüzünden, birisi "Neye gülüyorsun hemşerim?" dese, anında telefonu eline tutuşturup "Oku, oku da sen de gül" diyecekti. Kimse oralı olmadı, kendi kendine gülmeye devam etti. 

Uzun mesafeli şehir içi otobüs yolculuklarında bu kentin yıllar önce geldiğimden beri ne kadar değişmiş olduğuna her seferinde hayret ediyorum. Anılarımızın mekanlarının birer birer yok olduğuna şahit olmak çok acı. Güzelim müzemiz yıkıldı, çevresi perdelendi, ne olup bitiyor göremiyoruz. Hemen yan tarafındaki tarihi Meteoroloji binasının yıkıldığını da biraz geç farkettim. En çok bahçesindeki mor salkımlarla sarmaşan erguvan ağacına üzüldüm. Aldığım duyumlara göre 25 yıl çalıştığım lisenin ve yanındaki turizm lisesinin de yıkılma durumu varmış. Yaşadığım sokak ve çevresinin çehresi zaten tamamen değişti, çirkin, kara, birbirine benzeyen yüksek bloklar doldurdu, narenciye ağaçlarıyla dolu bahçelerdeki apartmanların yerini. Her birine birer yabancı isim verip kuyruğuna da rezidans eklenen kazuletlerin küçücük bahçelerine de ağaç yerine saçma sapan muz ve palmiyeler dikiliyor. Otobüste camdan dışarı bakarken şurda şu vardı, burda bu vardı diye düşünmekten yoruldum. Neyse ki hala eski halini koruyan bazı mekanlar kaldı, umarım böyle devam eder.

Güneş vardı var olmasına ama ona eşlik eden sıkı bir esinti de vardı, o yüzden güzelim manzaralı mekanın terasına değil, iç kısmına konuşlandık. Bahçesinde petunyalar coşmuştu, hemi de sıklamen rengi ya da Türk işi deyimle çingane pempesi. Ayriyeten lizözlü yengemin rujunun rengi 😂


Mevsim geçişi nedeniyle yemek çeşidi bulmakta zorlanıyorum. Renksiz ve gaz yüklü kış sebzelerinden usandık. Geçen hafta Kocam Bey'e bulursa taze fasulye almasını söylemiştim pazardan. Bir miktar almış geldi, poşeti açınca gördüm ki kendisi "Fasulye Basketbol Ligi"nin en uzun oyuncularını toplayıp getirmiş. Dün onlara tencere içi bir maç yaptırdım, artık fasulyeye ilaveten hangi hormonu, hangi pestisiti, hangi gübreyi aldık bilmiyorum ama şaşırtıcı bir şekilde lezzetliydi. Böylece taze fasulye sezonunu açtık, hayırlı ola. 

Evleninceye kadar annem her türlü ev işini yaptırmıştı bana ama mutfak işine pek girmemiştim, ara ara keyfe keder pasta falan yaptığım olmuştu ama yemek pişirme işini merak bile etmemiştim. Evlenince sudan çıkmış balık gibi kaldım mutfakta. Kuzenlerimden biri Leman Cılızoğlu'nun yemek kitabını hediye etmişti, kendisi kurtarıcım oldu. Salon büyüklüğünde ama tezgahı 1,5 metre olan Denizlili mutfağımda bir hafta, on gün kadar haşlanmış tavuk yiyerek dünya tavuğundan nefret ettik. Sonra Leman Hanım omzuma tık tık vurdu ve "Yardımcı olayım evladım" dedi. Teklif o teklifmiş, açtım kapağını, ne varsa denedim. Kocam Bey, "Bu kitap kaybolsa aç kalırız" demelere durdu, şimdilerde dolma yaparken bardakla pirinç ölçmelerime gülüyorum. Eş durumundan tayinim geç çıktığı için bir süre ev hanımı modundaydım, vakit boldu. Bütün evi temizleyip ardından islim kebabı yapacak kadar da hevesli ve hamarattım. Sahi islim kebabı neydi ve nasıl yapılırdı, kendisini çok severdim ama bir hafıza kaybı hali mevcut 😂 Birisi yapsa da yesek. Şimdi tüm günüm boş olsa da o patlıcanları dilimleyip tek tek kızartmam için bana yüklü bir yevmiye vermeleri gerekir, hem zaten kızartma bünyeye zarar, sağlıklı beslenelim arkadaşlar, kereviz sapı falan yiyin 😂

Güneşli dediğim hava ben yazımı bitirene kadar bulutlandı, yürüyüş yapmıyorum diye bana küstü sanırım. Keyfi bilir, ben de film izler, sonra da yeni kitabım "Evlilik İnsanları"na başlarım. Yarın "Nisan 1", kimseye aldanmayınız...

28 Mart 2026 Cumartesi

BİTMEYEN MART YAPMIŞLAR

Güneş bugün yine küstü bize, bulutlar tepemizde, hatta fırtına uyarısı var ama henüz yaprak kımıldamadı, bakalım bekliyoruz. 

Perşembe akşamı mutfakta bir şeylerle uğraşırken yengem (büyük dayımın ilk eşi) telefonla aramış beni, duymamışım, fark ettiğimde çok geç olmuştu, yarın ararım deyip yattım. Uzun zamandır ilk kez geceyarısını geçmişti yatağa girdiğimde. Uykumun arasında Mahur Beste çalmaya başladı, bu benim telefon zilim. Zifiri karanlıkta yataktan nasıl fırlayıp şifonyere ulaştım bilmiyorum. Ödüm koptu, zira telefonun saati sabahın 5'ini gösteriyordu, o saatte gelen telefon da hayrına gelmez. Arayan kim? Akşam geri dönemediğim yengem yine. Kendisiyle çok seyrek telefonda görüşürüz ve bana vereceği kötü bir haber olamaz. O yüzden koydum telefonu yerine, bari kalkmışken su içeyim diye mutfağa yöneldim. Ben daha suyu doldurmadan Mahur Beste kendini yeniledi. "Aman be yenge kendim ölmüş olsam bile açmayacağım" diyerek girdim yatağa ve bir daha da uyuyamadım. Storytel dinleyip tablette şeker patlatarak sabahı ettim. 

Yataktan çıkıp hayata karıştığımda tam anlamıyla bir galon içmiş akşamdan kalmalar gibiydim. Ortalığı toparlayıp kahvaltımı yaptım ve derken bingo, yine Mahur Beste, yine yengem. Bu defa açtım tabii ki. "Yavrucuğum neredesin?" dedi. Dedim "Sen beni sabah 5'te aradın". "Yaa evet kusura bakma uyanınca sabah oldu sandım" diye cevapladı. Gecenin karanlığında nasıl sabah oldu onu da anlamadım ya, yaşına verdim, "Canın sağolsun" diye gönlünü aldım. "Hayrola?" dedim sonra, meğerse çekmeceleri düzenlerken annemin hamile iken ona lohusalığında giysin diye ördüğü lizözü bulmuş, onu söyleyecekmiş. Haklı, bunca önemli haber sabahın 5'inde bile verilebilir, ertelenirse güncelliğini yitirir 😂 İlerlemiş yaşına rağmen hayata bakışı güzel, hâlâ bakımlı, kimseyi incitmeyen naif yengemle uzun bir konuşma yapıp telefonu kapattığımda da hala ayılamamıştım. Öğleden sonra gözümü açamayacak hale geldiğimde hiç sevmememe rağmen biraz kestirmeye karar verdim. Lakin dostlar yengeler cumhuriyeti beni uyutmama konusunda bilinçaltı bir ortaklık geliştirmiş olacaklar ki uykumun en derin yerinde yine Mahur Beste ile uyandırıldım. Bu seferki de bir başka yenge idi ve ben o kadar kızmıştım ki, bu telefona da cevap vermedim ama uykuya da devam edemedim.

Bugün Ayfer Tunç Antalya'da, Başka Ol isimli kitabevinde okurlarıyla buluşacaktı, on gün öncesinden ajandama not aldığım halde canım gitmek istemedi. Hem hava kapalı idi, hem de salonun çok kalabalık olacağını tahmin ettiğim için niyet etmedim. Nitekim az evvel arayan arkadaşım kalabalıktan içeri giremediklerini söyledi. Ayfer Tunç'un kitaplarını ilk okuyanlardanım, uyacak mi bu tabir bilmem ama kendisini portakalda vitaminken keşfetmiştim. Hatta artık kapanmış olan Ankara Bilim ve Sanat Kitabevi'ndeki bir imza gününde uzun uzun sohbet etmişliğim de var. O zamanlar "Bir Maniniz Yoksa" yeni çıkmıştı ve salon epey tenha idi. Yıllar içinde yazar çok tanındı, ben de çıkan her kitabını okudum. Yeni kitaplarını okumaya da her daim talibim. 

Bu sabah durmadan ödül alan "Gündüz Apollon Gece Athena" filmini izledim Mubi'de. Ödül alan filmler ve kitaplarla yıldızım bir türlü barışmıyor benim, ya ben aşırı seçiciyim, ya film ve kitaptan anlamıyorum. Bir diğer seçenek de jürilerin tuhaflığı olabilir ki bence c şıkkı 😂

Bir cumartesi yazısını da böylece bitirirken şu aşağıdaki fotoğraftakinin zamanının yavaştan geldiğini ve görenlerin insaniyet namına bana fotoğrafını yollamasını rica ederim. Kalın sağlıcakla...