.

.
.

18 Eylül 2026 Cuma

ANKARA/EYLÜL-BİLOGSİPOT BİZİMLE DALGA GEÇİİİR :)

Kaç gündür blogspotun bize bayatlamış menü sunduğu yetmezmiş gibi dünden beri de bloguma giriş yapanlara hassas içerik uyarısı veriyor, kendime bile. Ne hassası, ne içeriği yahu 17 senedir aynı şeyleri yazıp dururuz, hassasiyetimizi test etmek şimdi mi aklınıza geldi. Belki de beni çok hassas buluyordur, bu kadın çok ince ruhlu, kibar, narin, marulun dikeni eline batan, bir nevi nohut üstünde prenses, bunun blogu da olsa olsa hassas olur, mu diyor acaba 😂 Bugün okuma listesi güncellenmiş ama aradım aradım hassas blogumdaki son yazımı göremedim, sizde görünüyor mu acep, beni aydınlatırsanız sevinirim.

Evvelsi gün blogger tarafından da onaylanan hassas bünyemi koruma amaçlı zatürre aşısı oldum dostlar. On yıl önce berbat bir zatürre geçirmiş ve bir ayda kendime zor gelmiştim. O yüzden her yıl bu aşının peşine düşüyor ama bir türlü bulamıyordum. Sonunda Ankara'daki eczacım yardımcı olup getirtti. Tabii ki devletin verdiği ücretsiz olana yine ulaşamadım, "Amanin amanin amanin yandım, bedava mı sandın, para virdim aldım" türküsündeki gibi yaptım. Aşıyı buz kasetiyle alıp sağlık ocağına gittim. Asık yüzlü bir hemşire beni sigaya çekti. "Misafir misiniz?" dedi, kahve ikram edecek herhalde diye "Evet" dedim, maksadı azarlamakmış. "Misafir olarak fazla başvuramazsınız, kaydınızı buraya alın" dedi, doktorlarla aram gayet iyiyken hemşire tek ayak üstünde durma cezası verdi. "Yakında evime döneceğim, kaydı buraya alırsam oraya gidince açıkta kalırım, üç aydan önce değiştirilemiyor" cevabıma "Orasını ben bilemem" diyerek şırıngayı koluma dayadı. Neyse ki eli hafifti, ne enjeksiyon sırasında, ne de sonrasında bir sıkıntı, ağrı hissetmedim, umarım aşının 5 yıl denilen koruyuculuğunun aslı vardır. 

Aile hekimimi değiştirir miyim hiç, Antalya'da gayet kalender, istediğim ilaçları hemen yazan, gribal durumlarımda üstümdeki kıyafetin arka yakasından içeri steteskopunu uzatarak sırtımı dinleyen bir doktorum var. Her seferinde aklıma bir fıkra gelir. Çocukluğumda babam bir akşam elinde bir kitapla geldi. Babamın şöyle bir huyu vardı, ara sıra sahaflara uğrar, cildi güzel olan kitapları yerli-yabancı demeden seçer, araya hoşuna giden ciltsiz kitapları da alır gelirdi. Cildi güzellerin kapağı ayrılır ve babam onları aşınmasını istemediği başka kitaplara cilt yapardı. "Baldan Damlalar" adıyla getirdiği kitapsa birkaç yıl boyunca benim elimden düşmedi, kitap şu, nette buldum:

Görsel: Buradan

Mahmut Baler ya da bilinen lakabıyla Bal Mahmut 50'li, 60'lı yılların mizah yazarlarından biri, Baldan Damlalar kitabında da derlediği fıkraları toplamış. Kaç kez okudum bilmiyorum ama aklımda en çok kalan fıkra doktorun her sırtımı dinlediğinde aklıma gelen fıkradır. Kadının biri çok tutucu imiş, kitapta mutaassıp yazıyordu. Bir gün hastalanmış, doktor çağırmışlar, doktor kadının nabzını dinlemek istemiş ama kadın bileğini erkek doktora göstermek istemiyormuş, elbisesinin kolunu parmak uçlarına kadar çekip bileğini uzatmış. Doktor şöyle bir bakmış, o da ceketinin kolunu parmak uçlarına kadar çekip kadının nabzını saymaya başlamış. Kadın şaşırmış, "Napıyorsun doktor, öyle nabız mı dinlenir?" demiş. Doktor gülmüş, "Eee hanım" demiş, "bezden nabza, çuhadan hekim olur". Doktorumun kulakları çınlasın 😊

Aşı olduğum gün önce aile hekimliğinde, sonra markette iki tane kibar ve bakımlı, yaşı epey ileri hanıma yardımcı oldum. İlki yakın gözlüğünü almadığı için kimlik numarasını bilgisayara giremedi, sıradaki adamdan yardım istedi, o da kimliğin barkodunu okutmak istedi ama yanlış yönden tutunca başarılı olamadı. Kimliği aldım, hallettim, kadıncağız çok mutlu oldu, bu kadar basit bir yardım için dönüp dönüp teşekkür ederek bu defa beni mahcup etti. Epeydir böyle kibar insanlara rastlamadığım için sıra beklerken yaptığımız ufak sohbetten de ben mutlu oldum. 

İkincisi beyaz saçlarını kızıla boyamak istemiş ama pek başarılı olamamış, lakin son derece kibar ve şık bir hanımdı. Peynir dolabının önünde istediği peynirleri üst raftan alarak yardımcı oldum ama peyniri beğenmedi. Bu defa peynirlerin tatsızlığı ve pahalılığı üstüne bir sohbet geliştirdik. Sonra da tam buğday ekmeği almak istedi bulamadı, peynirden de ekmekten de vazgeçip ayrıldı marketten. Eve giderken "Anneanneme benzedim yahu" dedim "önüme gelenle sohbet". Olsun varsın sosyalleşmek iyidir diyerek bu yazıyı bitireyim ve bir an önce okuma listesinde görünmesini dileyeyim.

Hafta sonunuz güzel geçsin...

16 Eylül 2026 Çarşamba

ESKİDENDİ, ÇOK ESKİDEN*

Dün gelen haber öylesine içimi sızlattı ki, oysa bir süredir bağlantımız kopuktu.

Onu ilk gördüğümde on dakika sonra anneannemin evine şutlanmıştım, zira hem kendisi, hem de iki kardeşi kızıl geçiriyorlardı ve bulaşma korkusuyla uçurulmuştum yanlarından, hafızamda belirgin bir resimleri yok. 

Bir sonraki buluşma aşağıdaki fotoğrafın çekildiği zamandaydı, kızıl tehlikesi geçmiş, biraz daha büyümüş ve yalnız çocukluğuma üç günlüğüne dahil olan üç kişi çekingen bir mutluluk vermişti. İncecik, sarı bir kızdı, esmer, kara kaşlı, kara saçlı küçük kardeşinin aksine. Küçük kardeş babaya, o ise babaanneye benziyordu. Yanılmıyorsan Yalova'dan Burdur'a gidiyorlardı, Ankara mola noktası olmuştu. Beraberlerinde yabancı kiracılarının geride bıraktığı bir sürü kavanoz vardı, öyle sıradan kavanozlar değil, çeşitli şekillerde, hayvanlısı, meyve, çiçek şeklinde olanı, aklım kalmıştı ama "Biri benim olsun mu?" diyememiştim. Çocukluğum en çekingen çağımdı. Zebra kafesinin önünde arkalara saklanıp fotoğrafa sadece burnumu lütfetsem de pek severim bu görüntüyü, biz çocuk, herkes henüz çok genç.

Sonraki buluşmalar yaz tatillerinde, dedenin bahçesinde olacaktı. Kah keyifle, kah kavgalı dövüşlü geçen bir hafta, on gün. Yaşı küçük olmasına rağmen o hep büyüktü, ona biçilen değil, onun kendine biçtiği roldü. Öğüt veren, yatıştıran, bazen de aşırı sinirlenen.

Önünden arık akan, iğde çalılarının sarktığı toprak duvarın gerisinde devasa bahçe, önünde dedemin eşeğine binmiş biz, önde kara saçlı, kahküllü ben, arkada onu hiç terk etmeyen sarışınlığıyla o.

Bir sonraki buluşmada biraz daha büyümüşüz, erkek kardeşinin sünneti, çok eğlenceli bir hafta. Tüm aile birarada, şarkılar, türküler, sözlerini hecelemeye çalıştığım ama "Solei, solei"den öteye gidemediğim "Adieu Mon Pays", "Kim kiminle, ne zaman" oyunları, büyüklerin de adeta çocuk oluşu. Sünnette giyilecek elbiselerimiz için malzeme almaya onunla çarşıya gidişimiz, dönüşte her zamanki becerikliliğiyle babasının müdür olduğu kurumun kamyonetini durdurup bizi eve bıraktırması, kamyonetten indiğimizi görünce evdekilerin kopardığı kıyamet, sünnet çocuğunu dikizlemelerimiz, danslar, oyunlar, izlediğimiz Adnan Pekak filmi. Herkes genç, herkes birbirine düşkün, Murathan Mungan'ın şiirindeki gibi:

Hani oyunlar sürerken
Kimse bize ihanet etmemiş
Biz kimseyi aldatmamışken
Hani biz kimseye küsmemiş
Hani hiç kimse ölmemişken

Sonra Ankara'ya taşınıyorlar, taşınma günü çok kahkaha, sürüklediğimiz yün yatağın altında kalışımız, bakkaldan her aldığımız gazozun kapağında bedava, bakkalın bizi kovalayışı, sık sık gidip gelmeler, bazen yatıya kalmalar. O hep büyük, hep olgun, bazen de çok çılgın, büyüklüğü iddialı, saygı bekler. Kız Meslek'te  öğrendiği kurabiyeler, yaptığı yemekler, sofra düzeni öğretmeleri. Evlerine alınan TV, üzerinde hediye sünnet saati, Sevimli Hayalet Casper, Uzay Yolu, ayaklı pırasa, kolakas, akla gelmeyen yemekler, evde lokma yemeyen ben, orada tabağı sıyırmam. Birlikte geçirilen yılbaşılar, bayramlar.

Büyüyoruz, yakınlarına taşınıyoruz, birlikte gidilen düğünler, nişanlar, piknikler, ara ara kısa süreli küslükler, kaş almalar, saç sarmalar, o hep düzenli, hep öğretici, hep yol gösterici. Bazen de çok sinirli, çok kırılgan, çok alıngan.


Sonra onlar İzmir'e, görüşmeler eskisi kadar sık olmasa da fırsat buldukça İzmir'deyiz. Coşkuyla karşılanıp çok eğlenerek dönüyoruz. Çok hamarat, işten gelip mutfağa giriyor, bulaşıklar yıkandıysa annesine kızıyor. Ev işleri onun için terapi gibi, titiz, düzenli. Geziyor, tozuyoruz, boza seviyorum diye boza yapıyor bir gün. Sonra şık fincanlarda sunuyor, yanında aldığı leblebiyle. Bir yudum alıyorum, iğrenç bir sıvı, zor bela yutuyor, hatrını kırmamak için sonra dökmek üzere yanıma koyuyorum. Ama annesi öyle mi, aldığı yudumu fincana tükürüp içindekileri de "Bu ne kötü şey" diye saksının dibine boşaltıyor. Üzülüyor, ağlıyor, hep çabuk ağlar zaten.

Hayat şartları zamanla arayı açıyor, araya yıllar, yollar, kırgınlıklar, menfaat çatışmaları, dedikodular, hastalıklar, ölümler, pandemi giriyor. Güzel anıların üstüne kırgınlıkların, kızgınlıkların, küskünlüklerin örtüsü yayılıyor. İletişim seyrekleşiyor, büyükler bu dünyadan ayrılıyor. Bağlantılar kopuyor, tek tük haberler farklı yollardan geliyor. Dün gelen mesaj ise aramızdan ayrıldığını yazıyor. Düşünüyorum, son telefon konuşmamızın üstünden kaç yıl geçmiş. İçim öyle acıyor ki.

Kuzenimdi...

Şimdi ay usul, yıldızlar eski
Hatıralar gökyüzü gibi
Gitmiyor üzerimizden
Geçen geçti
Geçen geçti
Hadi geceyi söndür kalbim
Şimdi uykusuzluk vakti
Gençlik de geceler gibi eskidendi...

Evvel giden ahbaba selam olsun erenler...


*Eskidendi, Çok Eskiden/Murathan Mungan

13 Eylül 2026 Pazar

ANKARA/EYLÜL-HAFTA SONU

Dün Sevda ile buluşmak için Tunalı'ya yürüdüm. Daha doğrusu Dörtyol'a kadar dolmuşa bindim, zira yokuş zorluyor. Dolmuştan inince şaşıp kaldım, daha bir hafta önce oradaydım ve her şey yerli yerindeydi. Şimdiyse kaldırımlar sökülmüş, asfalt kazılmış, her yer toz toprak içinde. Yol kenarlarında iş makineleri, girilmez şeritleri çekilmiş. Belediyemiz boruları değiştirip kaldırım mı döşeyecek, elektrik tesisatını mı elden geçirecek bilemedim, kimseye de sormadım. Yolun neredeyse yarısını o yana sekerek, bu yandan dönerek, çukurlara basmamaya, toza toprağa belenmemeye dikkat ederek adımladım. Yol üstü bir mağazadan daha önce gözüme kestirdiğim bir şeyi de satın alıp beni bekleyen arkadaşıma ulaştım. Önce buluştuğumuz kahvecide nereye otursak kararsızlığı yaşadık, sonra oradan vazgeçip karşıya, dondurmasıyla ünlü bir mekana geçtik. Ben naneli dondurmaya bayılırım ve her yerde bulamam, buradaki tam kıvamındadır, nanelinin yanına neli alsam diye düşünürken kuzukulaklıyı fark ettim. Daha sabah internette kuzukulaklı dondurma yalayan insanlar görmüştüm, benim kafam kel mi dedim ve ikinci topu ondan istedim, Sevda bana güldü ama tadına bakmayı ihmal etmedi ve sanırım beğenmedi. Ben de bayılmadım zaten, tuzluyla tatlı arası bir tadı vardı ama denemesem çatlardım.

Kendisi böyle bir şey, yemeseniz de olur 😂

Dondurmaları lüpletince üstüne kahve içtik. Oturduğumuz sandalyeler rahatsız, mekan kalabalık ve sevimsiz geldi, yandaki daimi mekanımıza geçip rahat rahat yayıldık. Yeterince sohbet ettiğimize karar verince buluşmamıza sebep olan eylemi gerçekleştirmek için ters yönde yürüyüşe geçtik. İstikamet YKY Kitabevi idi, alacağımız kitap ise ikimizin de edebi tarzına ve hayata bakışına bayıldığı, kırk yılda bir kurgu kitap yazan Arundhati Roy'un anılarını kaleme aldığı yeni kitabı "Sığınağım ve Fırtınam" idi. Birer tane edindik, birer tane de okuyunca değiş tokuş etmek üzere başka kitap edindik. Şeytan azapta gerek derler ya, illa YKY'nin o küçücük puntolarıyla gözümüzü bozacağız. Kitabevi görevlisiyle biraz sohbet ettik ayrıldık oradan. Sonra da birbirimizle vedalaştık.

Şimdi Arundhati Hanım'ın anılarını okumak için sabırsızım ama önce elimdeki 614 sayfalık "2010"u bitirmek durumundayım, Arundhati kadar Mehmet Eroğlu'nun da hatrı var 😊Eylül bana kalın kitaplar ve 20 saatlik Storytel dinlemeleriyle geldi. Neyse "2010"u yarıladım bugün, "Oblomov"un ise 7 saati kaldı. Yaz film ve dizi izleme açısından oldukça kısır geçti, kulaklığımı getirmeyi unutmuşum, TV Kocam Bey nedeniyle sürekli açık olduğundan bilgisayarda bir şey izleyemiyorum. Bu aralar iki yeni oyuna takıldım tablette, şeker patlatmaktan sıkıldım, insülin düzeyimi yükseltiyor 😂 İki yeni oyun yükledim, birinde yemek pişiriyorum, diğerinde kralımıza saray inşa ediyorum, ne yani o da bir çeşit zeka geliştirici, demansımı geciktiriyorum böylece 😂

Perşembe-Cuma Çikomuz evci çıkmıştı bize, tadını çıkardık. Kendisini Dost Kitabevi ile tanıştırdık, Güven Park hakkında bilgilendirdik, sonra da Saraçoğlu'na gidip havuzdaki balıklara baktık. Balıklar beslenmiş de beslenmiş, renkleri de pek güzel, lavanta koklayarak yüzüyorlar:


Bu hafta da böyle bitti, Eylül'ü de yarıladık sayılır. Ankara günleri azalmakta, işin esası evimi de Antalya'yı da özledim ama bir süre daha buralardayız. Yeni haftanız güzel gelsin...

7 Eylül 2026 Pazartesi

ANKARA/EYLÜL-YÜRÜRKEN

Dün sabah değiştirmem gereken bir ürün için Kızılay'a gitmem gerekti. Hava fena halde sıcak, ben de fena halde yorgundum ama değiştireceğim üründen fazla sayıda yoktu, o yüzden kalabalık olmadan mağazaya girmek lehime puan getirecekti. Bu aralar protezlerim biraz mızmız, o yüzden yokuş çıkmaktansa yolu uzatmaya karar verdim. O yokuş öğrenciyken, sonrasında da bir devlet kurumunda bir süreliğine çalışırken çok kullandığım bir güzergahtı. Şimdiki gibi ne iki yanında geniş merdivenler, ne de caddesinde asfalt vardı. Paket taşlarıyla döşenmiş dik yokuşun iki yanında delik deşik kaldırımlar uzanırdı ve özellikle kışın çok sıkıntılıydı. Ankara'ya o yıllarda çok kar yağardı, yağmakla kalmaz, kısa sürede buz tutardı. Buzlu bir yokuştan çıkmanın ve inmenin ne derece zor olduğunu tahmin edersiniz. Az düşmedim, ayakkabılarımın üstüne çorap giyerdim genellikle kaymamak için, yine de zordu. 

Neyse sadede geleyim, gideceğim mağazaya yokuşu tırmandıktan sonraki caddeden ulaşılıyordu ama yokuşu çıkmamak adına biraz ilerideki üst geçide yöneldim, üst geçidi planlayan mimarın ne akla hizmet böyle bir yılankavi giriş tasarladığına hiç aklım ermiyor. Geçide çıkmak için girdiğiniz yoldan bir süre ileriye doğru gidiyor, sonra ters dönüp aynı yolu geri geliyorsunuz, derken bir daha dönüp biraz daha yürüyor ve geçidin üstüne çıkıyorsunuz. Tebrikler, labirentteki fare gibi çıkışı bulmak için dön baba dönelim. Üst geçidi salimen geride bırakıp ilk sokağa saparak yokuşun ulaştığı caddeye çıkıyorum, sağ elimle sol kulağımı gösterdim ama olsun, protezleri kızdırmaktan evlâdır. 

Cadde bu semte taşındığımız 17 yaşımdan bu yana çok ama çok değişti, tüm caddeler gibi. Yol boyu sağı solu inceleyip yok olanlarla, hayatta kalanları tespit etmeye çalıştım. Mithatpaşa Caddesi'yle kesiştiği kavşağa gelince sola dönüp Kocatepe Camii'ni gördüm. Cami henüz yapılmadan aynı noktada Ankara'nın sanırım ilk üniversite hazırlık dershanesi olan Büyük Dershane binası görünürdü. Camii inşaatı bitince dershane de dahil olmak üzere o caddenin üstündeki tüm binalar cami çevre düzenlemesi kapsamında istimlak edilmişti. 

Kavşaktan karşıya geçince köşedeki ilk binanın altında bir mobilya mağazası vardı. Sanırım o yılların en şık mobilyaları sergilenirdi. Nişanlıyken mutlaka vitrinin önünde durur ve içimin gittiği koltuk takımına bakardım. Bakmakla yetinmek zorundaydım, zira fiyatı astronomikti. Lakin ilahlar benden yanaymış ki düğün öncesi aynı takımı Siteler'de görmüş, yarı fiyatının da altında satın alabilmiştik, üstelik mağaza sahibi kaplamasını da benim istediğim kumaşlarla değiştirmişti. Mobilyacı çoktan kapanmış tabii ki, yerinde bir banka şubesi var. Binaların çoğu yıkılmış, eskiden kalanların da zemin katlarındaki dükkanların çoğunun yerinde yeller esiyor. Karşı cephede ilginç bir dükkan vardı mesela, küçük bir tuhafiyeci. Loş mekanda orta yaşı aşkın bir kadın çorap çekerdi. Çoğu kişi çorap çekmek nedir bilmez sanırım, naylon çoraplar çok kaçar malum, işte bu kadının bir makinesi vardı ve kaçan çorap ilmeğini bulup kaçık yeri düzeltirdi. Çorap çekicinin birkaç bina ötesinde "İntim" vardı, gece klübü müydü, pavyon muydu bilmiyorum, ziyaret etme şansım olmadı 😂 Az ileride de merdivenle inilen bir İnegöl köftecisi, minicik bir bahçe, küçük bir dükkan ama yediğim en lezzetli İnegöl köfteleriydi. 

Caddede sabit kalan dükkanlardan biri bir manav, semtin en parıltılı meyveleri, en diri sebzeleri orada satılırdı. Fiyatlar da o ölçüde yüksek olur, pek yanaşılmazdı. Şimdilerde el değiştirmiş ama halen mevcut, gri binalara renk katıyor, fiyatları da nispeten aşağı çekilmiş. Değişmeyen bir başka mekan ise bir pastane, 17 yaşımdan bu yana devam, ne adı ne içeriği değişti. Böyle mekanları çok seviyorum, o kadar az kaldılar ki. 

Annemin de müşterisi olduğu, orta yaşa yönelik kaliteli giysiler satan konfeksiyon mağazasının yerinde bir zincir cafe var. Caddede dişe dokunur bir konfeksiyon mağazası kalmadı zaten, uyduruk, ucuzcu kapı önü standları, çakma parfümcüler, telefoncular sardı her yanı.

Cadde bulvara kavuştuğunda ise soldaki iş hanının altında Maison Belami, sağdaki işhanının altında ise Bravo Dolphin mağazaları vardı, her ikisi de gençlere yönelik şahane giysiler satardı. Vitrinleri ağzımızı sulandırsa da öğrenci harçlığımızla çok ender bir şey satın alabilirdik. Belami'nin bulunduğu han yenilendi, yerinde gözlükçü var, Bravo Dolphin ise artık yok, yerinde yine ucuzcu bir giyim mağazası. 

Sola dönüyor ve gideceğim yere ulaşıyorum, bu kadar nostalji yeter Leylak diyor ve iademi yapmak üzere mağazaya dalıyorum...

Şuraya da Kızılay'dan epeski bir fotoğraf bırakayım:

Görsel: Buradan


5 Eylül 2026 Cumartesi

ANKARA/EYLÜL-AĞUSTOS DÖKÜMÜ

Bir süredir ay dökümleri yapmaktan vaz geçmiştim ama geçenlerde bir takipçim neden yapmadığımı sorunca haydi dedim yeniden başlayayım. Gerçi yaz ve Ankara olunca okumak dışında fazla kültürel ve sosyal aktivite olmuyor ama yine de olan biteni derleyip toplayayım. Kitaplarla başlayalım:

Ağustos ayı uzun süredir kesat giden okuma macerama bereket getirdi. 15 kitapla bitirdim ayı ve birkaçı dışında hepsini çok severek okudum. Özellikle okuyun diyeceklerim arasında "Arkadaşlarım", "Muhabbet", "Irmina" (bu bir grafik roman), "Rüzgar Adımı Biliyor", "Sevgi ve Özlemle" ve "İsimler" başta geliyor. Bunların hepsi hakkında Goodreads'da yorum yaptım. "Mavi Sakalın Şatosu" bir polisiyenin 3. kitabı, diğerlerini Temmuz ayında okumuştum. Özellikle 1. kitabı öneririm: "Terra Alta". "Cehennem Sıcakları İçin Talimatlar", "17 Haziran", "Blankets", "Çocukluk Edebiyatı" da okuyun pişman olmazsınız diyeceğim kitaplar. "Ben Ruhi Bey Nasılım?" kitaplığımda bulunsun diye aldığım ve tekrar okuduğum bir Edip Cansever klasiği malum. "Adamın Oğlu" okunabilir ama şart değil, senarist-yazar Sadık Şendil'in yaşam öyküsü yazım olarak tatsız ama öznenin kendisi ilginç bir insan. Zinhar okumayın diyeceğim kitapsa "Veda Temizliği", evdeki fazlalıklardan kurtulmayı bu kitabı okumadan da başarabilirsiniz 😂

Storytel dinlemelerime gelince, iki uzun kitaba niyet ettim Ağustos ayında, biri son zamanlarda çok konuşulan "Tereyağı", diğeri ise "Oblomov".


Asako Yuzuki'nin "Tereyağı"nı Defne Günay seslendirmiş. Uzakdoğu edebiyatına biraz mesafeliyim ben, nedense tekinsiz geliyor. Tereyağı'nı o kadar uzatmışlar ki dinlemekten sıkıldım, üstelik sevmedim de, biraz iştahım kabardı o kadar, edebiyatına olduğu kadar mutfağına da uzak olsam da o kadar çok yemek ismi ve tarifi geçti ki acıktım. 

"Oblomov"a gelince, bilmeyen yoktur, yıllar önce kısaltılmış baskısını okumuş, çocukken de bir radyo programında dinlemiştim. Şu zamanki aklımla bir kez daha tekrarlamak istedim. 20 saatlik kitabı Uygar Özçelik oldukça iyi seslendirmiş. Sanırım Ağustosta başladığım kitap ancak Eylül sonu bitecek. 


Kitap sayısı artınca izleme sayısı azaldı haliyle, ancak dört film izleyebildim. İlk ikisi Ferzan Özpetek'in izlemediğim son iki filmi idi. İkisini de sevdim ama özellikle "Elmaslar" kadın dayanışmasını konu aldığı için çok hoşuma gitti. 

Geçen yıl Maria Callas'in yaşam öyküsünü okumuştum, filmin kitaptan uyarlandığını sanıyordum ama değilmiş. Sopranonun hezeyanları ana konu idi, hiç sevmedim. Filmin tek dişe dokunur yanı Onassis'i şahane canlandıran Haluk Bilginer oldu. 

"Rosebush Prunning/Gül Budama" ise korkunçtu. Şöyle söyleyeyim eğer "Köpek Dişi"ni izlediyseniz onun bir beden küçüğünü izleyeceğinizi bilerek başlayın. Zaten senaristleri aynı imiş. Bu kadar hastalıklı ve sapkın bir aile ancak filmlerde bulunur diyeceğim ama bizim de Palu ailemiz var malum 😂

Uzun zamandır dizi izlemiyordum. "Mezarlık"ın 3. sezonun geldiğini öğrenir öğrenmez başına oturdum ve 8 bölümü bitirene kadar kalkmadım. Kadın cinayetlerinin ve tacizin konu alındığı bölümü çok beğendim, zaten Birce Akalay'ı çok severim, Olgun Toker ise tam anlamıyla döktürmüştü. 

Eğer sayılırsa bir etkinliğim daha oldu, Çiko ile birlikte gittiğimiz çocuk operası "Mutlu Kasabası". Elbette ki bana hitap etmiyordu ama ekran bağımlılığını ele alan güzel bir konusu vardı:


Ve son olarak kahve içelim, güzelleşelim 😉

Blogspot izin verirse yeni yazılarda görüşmek dileğiyle...

2 Eylül 2026 Çarşamba

ANKARA/EYLÜL-GÜNÜBİRLİK ESKİŞEHİR

Eskişehir YHT faaliyete geçtiğinden bu yana hemen her yaz atlayıp günübirlik gittiğimiz, çok sevdiğimiz bir şehir, pandemide ara versek de pandemi sonrası tekrar başlamıştık. Ama geçen yıl gidememiştik çeşitli nedenlerle. Eylül ayını Eskişehir'le açalım dedik ve dün bütün günü orada geçirdik. Aslında gezip görmediğimiz yeri kalmadı ama her gidişimizde ilk kez gitmiş gibi heyecanlanıyor ve gezmelere doyamıyoruz. Dün sabah saatlerinde bindiğimiz tren bizi 10.00 civarı Eskişehir istasyonunda indirdi. İki yıldır görmediğimiz ve biraz köhneleşmiş bıraktığımız Nasreddin Hoca aklanmış, paklanmış, renklenmiş ve tazelenmiş olarak "Hoşgeldiniz" dedi:

İlgimizi çeken diğer bir şey de bunca gidiş dönüşümüzde dikkatimizden kaçan, istasyon bahçesindeki at kestanesi ağacı oldu. O kadar devasa boyutlara ulaşmış ki tırmansak aya ulaşabilirmişiz gibi geldi 😂

Uzun at kestanesini arkada bırakıp o kadar uzun olmayan at kestanelerinin gölgelediği yoldan Porsuk kıyısına ulaştık. Daha birkaç adım atmıştık ki kız kardeşin meraklı gözleri küçük bir kulübeyi fark etti. Bir kendin çek fotoğraf kulübesiydi burası. Ablası da kendi gibi fotoğraf meraklısı olduğu için daldık içeri, bir süre banknotumuzu kabul ettirmeye uğraştıysak da sonunda başardık ama sonuç beklediğimiz kadar başarılı olmadı, ilk pozda perdeyi kapamayı unutmuşuz ışık patladı, ikincide ben uyudum, üçüncü de başka yöne baktık derken 4 pozluk siyah-beyaz şerit elimize geldi. Epeyce gülüp ayraç olarak kullanmaya karar verdik.

Porsuk boyunca defalarca gördüğümüz evlere, bahçelere, köprülere ilk kez görüyormuş gibi bakarak ilerledik ve her seferinde ilk uğrak yerimiz olan Adımlar Kitap-Cafe'ye ulaştık. Porsuğa, gondollara, teknelere bakarak kahvelerimizi içtik:


Sonra içeri girip biraz kitapları karıştırdık, kız kardeş bana koleksiyonum için "Küçük Kadınlar"ın çocuklar için yeni bir baskısını aldı. Küçük kadınların evdeki sayıları giderek artıyor. 

Sırada Odunpazarı vardı haliyle, yola revan olduk. Semtin girişindeki parkın sarmaşıklarla kaplı geçidinden geçerken aklımda iki yıl önceki seyyar tespihçi vardı. Kız kardeş o zaman andız tohumundan yapılmış, bordo renkli küçük bir tespih almıştı, niyetim aynı kişi duruyorsa bir tane de kendime edinmekti, zira tespihçinin söylediği şehir efsanesi değilse el uyuşmalarına iyi geliyormuş. Ve bingo, tespihçimiz bıraktığımız yerde duruyordu, sadece sakalları biraz daha uzamıştı. Kendime siyaha yakın bordo renge boyanmış andız tohumu bir tespih alıp yapımcısını da fotoğraflayıverdim iznini alarak:

Sinirlendikçe "Ya sabır" da çekerim artık 😂

Odunpazarı bildiğimiz Odunpazarı idi, tek değişiklik OMM'nin biraz ilerisine saçma sapan bir şekilde Camondo Merdivenleri'nin kötü bir kopyasının yapılmış olmasıydı, amaç neydi bilemedim. 

Protezlerimi kızdırmak uğruna merdivenleri tırmandık ve OMM'da doğru yola koyulduk. Yolda bir ailenin toplu fotosunu çekerek sevap kazandık ve üç kere gezdiğimiz OMM'un bu kez yalnızca satış mağazasına uğradık. Müze satış mağazalarını çok severiz kardeşler olarak. Beleş girdiğimiz satış mağazasından en sevdiğim ressam Nuri İyem'in bir tablosunun kapak olduğu indirime girmiş bir defter, iki ayraç ve Çiko için boya kalemleri alarak müze girişinden daha pahalıya çıktık 😂

Öğlen olmuş ve acıkmıştık, Ayten Usta'ya yollandık ve tabii ki "Mutancana" yedik. Kendimiz saraylı olduğumuz ve Fatih burnu taşıdığımız için Fatih Sultan Mehmet'in en sevdiği saray yemeğini tercih etmemiz gayet normal idi 😂 Mutancana arpacık soğan, badem, kuru erik, kuru incir ve kuru üzümle pişirilmiş kuzu tandır oluyor ve kendisi zerdeçallı pilav ile servis ediliyor. Önden gelen ikramlıklar ve gayet büyük olan porsiyon nedeniyle fazlasıyla doyup tabakta bir miktar bırakmış da olabiliriz. Stajyer servis elemanımız Tuana'ya internetten yüksek puan verip çaylarımızı da içerek ayrıldık lokantadan. Fazla uzağa gitmedik, hemen yan taraftaki en sevdiğim tarz olan açık hava çay bahçesine geçtik, fıskiyeli havuzun yanı başındaki masaya konuşlanıp mutancanayı bastırmak için soda ve kahve içtik. 


Biraz dinlenince Kocam Bey'i fıskiyeye karşı otururken bırakıp hediyelik eşya mağazalarını denetlemeye gittik kız kardeşle. Cam biblo koleksiyonuma minik yeşil bir kuş ile küçücük bir arı, lületaşı grubuna ise bir Eskişehir evi eklendi. 



Yeterince fıskiye izlediğimize karar verince ayaklandık, biz parkın içinden geçerken tespihçi amcamız tezgahını topluyordu, bu kez farklı bir yerden gidelim dedik ve Hamamyolu'na saptık. Aman aman tüm Eskişehir sıcağa rağmen sokaklara dökülmüştü çoluk çocuk. Elimiz kolumuz torbalarla dolu, daha bir şey almayalım derken ilginç bir mağazanın önünde park ettik. Doğal taş üzerine bir sanat evi idi, önce kız kardeş daldı içeriye, ardından biz. Baktım bizim kız kendine bir ametist taş beğenmiş kolye için halka taktırıyor, e ben eksik mi kalayım, hemen bir tane de ben kaptım. Böylece ahir ömrümde bir ametist kolyem oldu, hemi de leylak gibi mosmor 😂 Bu kadar alışveriş yeter demiştik o yüzden aldığımız peynirlerden bahsetmeyeyim bari 😀

Tren vaktine kadar yine bir çay bahçesinde mola verdik, birkaç yıl önce, tam da 15 Temmuz günü gelmiştik yine Eskişehir'e, babam da vardı o zaman. Yorulunca onu bir çay bahçesine oturtup biz Balmumu Müzesi'ne gitmiştik. Çay Bahçesi Sağlık Müdürlüğü'nün önündeydi ve "Meslektaşlarının yeriymiş kendi mekanın gibi otur" demiştik. Aynı yere oturduk  ve babamı andık. Vakit yaklaşınca yine Porsuk boyunca yürüyüp istasyona ulaştık. Çok geçmeden trenimiz geldi ve Ankara'ya döndük. 



Teşekkürler Eskişehir, var biz yine gelmek...


27 Ağustos 2026 Perşembe

ANKARA/AĞUSTOS-SON HAFTA

Blogspot bizim posta servisine mi özendi nedir, bu aralar zaten çok seyrek yazabiliyorum, onu da saatler sonra yayınlıyor. Taşeron mu kullanıyor nedir? Ya da taşının bu muhitten demeye getiriyor, bilemedim valla ama kendisine sitemliyiz, sen bizim ilk göz ağrımızsın niye böyle yapıyorsun?

-Eteğimdeki taşları döktükten sonra gelelim günlerin nasıl geçtiğine, öncelikle sıcak geçiyor. Tabii bir bizimki değil herkesinki sıcak geçiyor. Normalde Ankara Ağustos sonunda hafiften sonbahar havasına girerdi ama bu sefer ağırdan alıyor. 

-Hafta başı kız kardeşle buluştuk. Yokuşta protezlerimi yormayım diye dolmuşa bindim, 5 lira zam gelmiş, hay bin kunduz 😃

-Caddemizin akasya ağaçları çiçek dökümüne başladılar, asfalta, kaldırımlara, rögarların içine, balkonlara ve hatta evlere bile kuruyan akasya çiçeklerinden bir halı serili.

-Oturmayı kararlaştırdığımız cafenin kapısında kocaman bir zincir asılıydı. Üzüntü ve muz kabuğu 😌 Haydi hatırlayın bu deyimi, yaşınız çıksın ortaya. Mecburen döndük kendini müze sanıp pazartesiyi tatil ilan eden cafenin kapısından. Hıh bize başka mekan mı yok, elli adım yürüdük gökten kahve düşenini bulduk.

-Eve dönerken uğradığım marketin et reyonundaki orta yaşlı görevli Bertolt Brecht'in adeta klonlanmış bir kopyasıydı, yuvarlak çerçeveli gözlüklerine kadar. 

-Dün akşam yemekte çok ağır misafirlerim vardı. İçlerinden bir tanesi ressamdı, burada oldukları sürece yaptığı resmi birkaç banknot sayarak satın aldım, şimdi başucumda asılı. Yatarken dereden aşağı yüzen kırmızı Japon balıklarını seyrediyorum 😂

-Kahküllerim aşırı uzadı, terle birbirine yapışıp Hitler'in kahkülüne benziyordu. Bugün kuaföre uğradım, hemen keser diye düşünmüştüm ama müşterisi vardı, beklememi söyledi, randevum var yarım saat sonra deyince saçını kestirmekte olan kibar hanım bana izin verdi, 5 dakikada şıkır şıkır hallettirip çıktım. Kuaföre borcumu sordum, dedi ki "Yoh Yoh!". İki gündür Esin Afşar şarkıları dilime dolandı. 

-Randevum Bilgeciğimin annesi Sevdacım'la idi, abone mekanımızda buluşup arpa suyu içtik, bol bol dedikodu yaptık, ruhumuz gıdalandı. 

-Sabah erkenden uyanıp uyku tutmayınca elimdeki kitabın son birkaç sayfasını bitirdim. Çok sevip etkilendiğim bir kitap oldu ama YKY'nin puntoları gözlerimin canına okudu. "Sevgi ve Özlemle"yi tavsiye ederim efem. Şu anda elimde Sadık Şendil'i konu alan bir biyografi var. Sadık Şendil tatlı, yetenekli ve mizah dalında usta bir insanmış ama kitabın yazarı için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Bu kadar kötü bir biyografi okumamıştım. 

-Ağustos'un son kitabı olarak bir tuğlaya başlıyorum yarın sabah, bana şans dileyin. "Ustaparmak" övgüler üstüne Nadir Kitap'tan getirttiğim, rafta keyfimi bekleyen bir kitaptı, daha fazla bekletmeyeyim dedim. 

-Bugünlük bu kadar, Blogspot'un gönlü ne zaman isterse o zaman okursunuz diyerek iyi akşamlar diliyorum...