Önce başlığa açıklık getireyim, daha önce de bahsettim aslında, hatırlayan çıkabilir. TRT'nin izlenebilir olduğu zamanlarda "Küçük Ağa" diye bir dizi vardı, Tarık Buğra'nın eserinden uyarlanmış, Çetin Tekindor, Fikret Hakan, Aydan Şener falan rol almıştı, çok iyi bir diziydi, yaşı yetenler anımsar. Çolak Salih rolündeki Fikret Hakan bir sahnede, Ruhi Su'yun şahane seslendirdiği "Gelin Canlar Bir Olalım" türküsünü söylemek istiyor, "Bir yürüyüş eyleyelim" dizesini de "Bir gülü düş eyleyelim" olarak hatırlıyordu. Öyle hoşuma gitmişti ki bu tümce, o zamandan beri ne zaman yürüyüşe çıksam "Bir gülü düş eyleyelim" diyerek başlarım.
Uzun zamandır bir gülü düş eylemiyordum aslında, sonunda evvelsi gün gül düşüne yattım . Çıktım evden, yürüdüm de yürüdüm, güller gerçekten düş eylemelik olmuş, solmuşlar ama arada birkaç tane "Ben hala varım" diyen çıktı. Cebeci'ye gelince ara sokaklara vurdum kendimi. Bir apartman bahçesinde yoluma ilkin şu çıktı:
Gelin Hanımın evi
Bu da Gelin Hanım
Yollar yürümekle aşınmaz demişti bir ex politikacı, ben de aşındıramadım zaten ama epey yürüdüm. Ankara apartmanları gençken güzellermiş gerçekten, bazıları cami yıkılsa da mihrap yerinde denen türden devam etse de bazıları göçtüm göçüyorum diyor. Yerlerine yapılanlarsa her türlü estetikten uzak. Mesela şu alttaki, adeta bir doğum günü pastası, balkon parmaklıklarındaki orijinalliğe bakar mısınız? Lakin bomboş, yıkılmayı bekliyor, içim acıdı görünce.
Ağzı açık ayran delisi gibi apartmanlara baka baka ilerledim, gören müteahhit sanmış olabilir. Güzel evler, çirkin evler, yeni yapılmış karaktersiz evler, eskilikten dökülen evler, kahvehaneler, oralarda pinekleyen erkekler, kız yurtları, erkek yurtları, incir ağaçları, dut ağaçları, ıhlamur ağaçları, en çok da at kestaneleri gördüm. Sarmaşıklar, hanımelleri ve gülhatmiler gördüm, hatta biri yolumu kesti:

Saygılarımı sunup devam ettim, gide gide amcamın eski evine çıktı yolum, hüzünlendim. Ne çok ayak izim, ne çok anım var o evde ve bahçede. Küçücüktü ama yengemin zevkiyle döşenmiş insanın yüzüne gülen, sevimli bir salonu vardı. Sehpalarda çocuklarının düğün fotoğrafları, duvarlarda eliyle işlediği goblenler, yemek masasında "Eltimin hatırası" diye ölümünden sonra bile kaldırmadığı, annemin hediyesi masa örtüsü. Kahkahası kulağımda. Amcamı gittikleri yazlıkta kaybettikten sonra bir daha o çok sevdiği evine dönemedi yengem. Ev yokluğunda satılıp çocuklarına yakın bir sahil kentinde yeni bir hayata başladı. Burnumun direği sızlayarak baktım amcamın eliyle çiçekler ektiği bahçeye ve o minik daireye:

Sokağın sonunda döndüm ve biraz da babamı anayım diyerek demiryolu boyunca yürümeye başladım. Dedem demiryolcu idi benim, babam istasyon lojmanlarında, raylar arasında, trenlerle hemhâl olarak büyümüş, çok severdi demiryollarını. Hoş bize de geçmiş bu sevgisi, trenlere bayılırız. Babam yaşı henüz izin verirken her ay Sıhhiye İstasyonu'na gider, raylar boyunca yürüyüp dönerdi çocukluğunu anarak. Oğlum küçükken birlikte banliyö trenlerine biner Sincan-Kayaş arası gider dönerlerdi. Ben de babamdan el almışçasına yürüdüm yol bitene kadar raylara bakarak, arada trenler geçti düdük çalarak.
Eve vardığımda güneş beynimi çorbaya döndürmüş, protezlerim imdat diye bağırmaya başlamıştı. Baktım on bin adım atmışım, "Haklısınız" dedim, şımarttım ikisini de 😂
Dün de kız kardeşle buluşup dönüşte elimde yüklerle yokuş aşağı inince iyice su koydular. Bu sabah belim ve yorulmuş baldırlarım (yoksa uyluk muydu, hep karıştırırım ikisini) ağrıyarak yataktan kalmaya çalışırken "Hayat, sen ne çabuk harcadın beni" diye mırıldandığımı duyunca yaşımı hatırlayıp "Pes" dedim, "kızım sen kendini 18'lik mi sanıyorsun, yürüyebildiğine şükret" diye diskur çektim kendime.
Bugünün görevi ise bamya pişirmekti. Ayıklarken sıkılmayım diye bir film açtım. Açmaz olaydım, filmin adı "İşe Yarar Bir Hayalet", Tayland filmi. Ecit mecit (bu laf annemden miras, acayip ötesi demek) bir sürü tip. Elektrik süpürgesinin içine adamın ölen karısının hayaleti kaçmış. Adam hastanede yatıyor, elektrik süpürgesi kocasını ziyarete geliyor, görevli hemşireye oda numarasını soruyor. Hemşire gayet sakin, "109" diyor. Süpürge odaya doğru hareketlenirken hemşire "Yalnız ziyaret saati geçti, yarını bekleyin" diye uyarıyor. Amaney benim süpürge bırak ziyarete gelmeyi bana "Merhaba" dese onu balkondan, kendimi tımarhaneye atarım 😂
Film bitmeden bamyanın ayıklanması bitti, artık tepelerini koni şeklinde kesmekle uğraşmıyor, direkt saplarını alıyorum. Ne salyalanıyor, ne de tadında değişiklik oluyor, oh be dünya varmış. Mutfağa gidip bamyayı ocağa koydum, yanına pilav yaptım, bu esnada üç adet telefon görüşmesi gerçekleştirdim. Sonra gelip filmi bitirdim. Ben ettim, siz etmeyin. Bir bunu, bir de mümkünse Cam Sehpa'yı izlemeyin.
Bu kadar lafın üstüne şimdi izninizle "İrmina" isimli grafik romanı okumaya gidiyorum. Belki fazla uzun olmayan bir gülü düş eylebilirim. Kalın sağlıcakla.