.

.
.
Elişleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Elişleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Haziran 2011 Perşembe

DOZAŞIMI

Siz bakmayın onların öyle bayram şekeri gibi şirin şirin durduğuna güvelerle bir olup tam anlamıyla canıma okudular. Güya Antalya'da hiçbir işim olmayacaktı da gündüzleri gezip akşamları da ağır ağır halledecektim lavanta keselerini doldurma ve kurdeleleme meselesini. Daha bir seri rengi tamamlayamadan güve macerası başladı. Çocukluğumda meşhur bir türkü vardı "Ana beni eversene" diye. Komşularımızdan birinin biraz geçkince kızı diline dolamıştu bu türküyü, günde 20 posta söylerdi. Bir bölümü şöyleydi:
"Toprağı kat kat çevirdim
Nice nice hale girdim
Güveylik urba diktirdim
Ah ana beni eversene"
Burada söz edilen "güveylik urba"yı ben çocuk aklımla "güveli kurba" anlar, güveli kurbağanın nasıl olacağına bir türlü akıl erdiremezdim. O zamandan güvelerin ahını ve günahını aldım sanırım intikamları korkunç oldu. Haydi güveyi anladık benden alamadıkları bir hırsları vardı ama lavantanın derdi neydi çözemedim. Eğer şu saat itibarıyla bir tek kese daha doldursam kesin aşırı dozdan lavanta komasına gireceğim. Başlangıçta güzel gidiyordu. O dizi, bu dizi derken bir heves doldur, bağla hallettik. Lakin daha üçte birini bitiremeden beyaz kurdelem tükendi. Aceleyle bir kısmını Ankara'da unutmuşum. Mübarek  kurdele nimet kesildi başıma, evin civarında bakmadığım tuhafiyeci kalmadı hepsi önüme istemediğim en ve türdeki beyaz kurdeleleri sürüp almam konusunda ısrarcı oldular. Sonunda şehrin en meşhur tuhafiyecisine gittim lakin yine de istediğimi bulamayıp biraz benzeyeniyle yetinmek durumunda kaldım. Dün akşamdanberi bir yandan film izleyip bir yandan lavanta kürekleyip kurdele bağladım. Kokudan alerjim azdı, başağrım tuttu. İnsan lavanta kokusundan da bıkar mıymış, bıkarmış. Tam anlamıyla film ve lavantada dozaşımına uğradım. Dünden bu yana "Aşk Tesadüfleri Sever", "İncir Reçeli", "Kaybedenler Kulübü", "Ziyaretçi" ve "Aşka Dair" filmlerini izleyerek 280 adet keseye lavanta doldurup kurdele bağlamışım. Elde var 70 kese, yarına bitmesini umuyor ve burnumda lavanta kokusuyla yatmaya gidiyorum. Cümleten iyi uykular...

18 Mayıs 2011 Çarşamba

FIRAT ELLERİNİZDEN ÖPER


Snoopy'den sonra ailemizin ikinci sevgilisi Fırat dün aramıza katıldı. Her zamanki gibi "Irgatın kötüsü gün batarken iştaha gelir" atasözünü yalancı çıkarmamak için akşam saat 17.00 de giriştim imalat işlemlerine. Ali Cemile'yi sürüklerken, polisler Ahmet'i götürürken, Soner nişanlısını boğazlamak üzereyken ayrıntıları hallettim, Ali Kaptan'ın kafasına tabanca dayandığında bitmişti. Keşke bu dizi de bitse...


Fırat hepinizin ellerinden öper, güzel bir gün diler. "Süpaneke, dinimiz amin..."

6 Ocak 2011 Perşembe

KALIN İP, KALIN ŞİŞ; BU NE KOLAY İŞ

"İt izi, deve gözü"; böyle derdi annem kocaman şişler ve kalın iplerle iri iri ilmekler atarak örülen örgülere. Bunu derken de hafif bir burun kıvırma ve beğenmeme ifadesi yerleştirirdi yüzüne. Sevmezdi böyle kaba saba örgüleri, ince ipler ve ince şişler kullanırdı o. Carpal Tunnel Sendromlu ellerim yüzünden epeydir örgüyle haşır neşir olamasam da ben kalın yünle örülmüş rengarenk şeyleri severim. Dün aklıma geldi, TV'de birşey izlerken iki-üç ilmek atarım, alayım kalın bir yün, en azından atkı olur dedim. Çok ilginçtir ki bir ziyaret için gittiğim Cebeci'de karşıma çıkan "Leylak Yün-Tuhafiye" mağazasına kısmet oldu bu alışveriş. Epeyce eski bir dükkan olduğu belliydi içeri girince insanı karşılayan limon kolonyasıyla karışık tozlu kokudan ve camekanlı ahşap tezgahlardan. Çamaşır ipi kalınlığında rengarenk iki çile aldım, şişleri de iyice abarttım, 9 numara. Gecenin bir yarısı da başladım her zamanki alışkanlığımla. Annem gençliğinde dikiş dikmeye ya da örgü örmeye başlayacağında ilk makası vurmadan ya da ilk ilmeği atmadan önce beni ya da o anda evde elinin çabuk olduğu düşünülen biri varsa onu odadan dışarı yollar, koşarak tekrar içeri girmemizi isterdi. Böyle olunca o işin çabucak biteceğine inanırdı, sonra da "İş olsun kolay gelsin, elim kuş popom taş olsun" diyerek başlardı dikiş ya da örgüye. Kazara işin üstüne eli ağır biri gelmiş ve o iş bir türlü bitmek bilmemişse vay haline o gelenin, kızar dururdu hep onun yüzünden diye. Kızının geceyarısı örgüye başladığını, üstelik en kalınından ip ve şiş kullandığını ve de elinde kimbilir ne kadar sürüneceğini hissettiyse eğer kimbilir bana yine nasıl söyleniyordur yattığı yerden "tembel gavur" diye. Ne diyeyim anacım, sabah sabah bir örgü aklıma düşürdü işte seni, huzur içinde uyuyasın...

23 Aralık 2010 Perşembe

KOKİNA, KİTAP, MİLLİ PİYANGO, PTT, YENİ YIL GELİR HOŞ GELİR...

Sabah hem yürüyüş hem alışveriş amaçlı çıktım dışarıya. Ankara yine bahardan kalma bir gün yaşıyordu. Bu işin sonu nereye varacak merak ediyorum, Avrupa kara kıştan kırılırken Ankara gibi bir şehirde bitmeyen baharı yaşıyoruz. Kış "ce" deyip geri gitti ama bana öyle geliyor ki dönüşü muhteşem olacak ve göndermek için epey uğraşacağız.

Kendime geleneksel yılbaşı hediyemi aldım: Susamlı Halkanın Tılsımı/Artun Ünsal. En sevdiğim yiyeceklerin başında gelen simidin öyküsünü yeniden yapılanma sürecim devam ederken nasıl okuyacağım o da ayrı bir konu ama ne zamandır aklımdaydı bu kitap, kapağı bile yeterince cezbedici. Kitaba ilaveten bir demet de kokina, onsuz yılbaşı yılbaşından sayılmaz.

Bütün çiçekçilerde demet demet dizilmiş kokinalar. Şıkırtılı kırmızıları nergislerin ve sümbüllerin kokusuna karışıyor. O topçukları dikenli yapraklara bağlayan kadınların parmakları ne hale geliyordur acaba, ben vazoya yerleştirirken bile epey hasar aldım. Kokinalar kadar yeni yılın geldiğini ilan eden bir başka şey de Milli Piyango bayileri. Kızılay'da cadde boyunca 5 tane Nimet Abla, bir tane Bahçekapı ve bir tane de Ali Haydar diye bağıran bayii vardı. Nimet Ablaların herbiri kendisinin öz, hakiki, orijinal ve en gerçek Nimet Abla bileti sattığını iddia etmekteydiler. İşin tuhafı hepsinin de önünde kuyruk vardı. Umut fakirin ekmeği, ye Memet ye...

Girdiğim bütün dükkanlarda ve halletmem gereken bütün işlerde aksilik yaşadım ve uzun süre bekledim. YKY Yayınlarının satıldığı kitapçıda adamın biri bütün Red Kit serilerini satın alıyordu ve hepsinin sıraya konup paketlenmesi ve işlemin yapılıp bana sıra gelmesi için yarım saat bekledim. İçin için de o paketin bana hediye olarak gelmesini arzuladım:) Sonra dışarı çıkıp hemen yandaki bankamatiğe yöneldim para çekmek için. İki bankamatikten birinin önünde 1 kişi birinde 3 kişi vardı. Doğal olarak bir kişi olana yöneldim. Lakin önümdeki o bir kişi işlemini yapıp bitirene kadar yan taraftaki 3 kişiye ilaveten iki kişi daha para çekip gitti, ben hala bekliyordum. Baktım adamın hiç acelesi yok, yan tarafa kaydım. Ben daha oraya kayarken adam kartını geri aldı ve gitti. Ben önümdeki iki kişiyi beklerken yerime geçen müşteri işlemini yapıyordu bile. Son olarak postaneye girdim 1 kart ve 2 kargo verecektim. Gişedeki görevli hanım kibarca biraz bekleteceğini, bilgisayarda bir kapatma işlemi yapacağını söyledi. Bu kadar nazikçe rica ettiği için tamam dedim. Lakin iş bir türlü bitmek bilmedi, yazıcı çalışmadı, yapılan işlem onay vermedi, kadın ne yapacağını bilemedi vs vs. O kadar uzun bekledim ki çay ikram etmeyi bile önerdiler. Sonunda baktım olacağı yok kartı damgalatıp bıraktım ve kargoları alıp evin yakınındaki dağıtım merkezine gittim, heba olan 45 dakikama mı yanayım, ayakta dikilmekten şişen varislerime mi bilemedim. İki dakikada dağıtım merkezinde işimi hallettim ve eve döndüm, bir daha postaneye giden ne olsun. Ama bir hoşluk yapmışlar, bankonun üstünde 5 çeşit yeni yıl kartı vardı. Ne olduğunu sorduğumda ücretsiz PTT hizmeti olduğunu ve alabileceğimi söylediler. Biraz gecikmeli oldu ama PTT bizim kart etkinliğini duyup yardımcı olmaya karar verdi galiba:))

Ve son olarak, bunlar fırından yeni çıktı, ikiz kardankardeşler. Ne şirinler değil mi?

19 Aralık 2010 Pazar

İNSAN KISIM KISIM, YER DAMAR DAMAR

OİP'in "Süper Kahraman Kutukafa"sı. Yeni yılda OİP'e ve hepimize şans getirmesi dileğiyle tarafımdan hayata geçirildi. Süperkahramanlara gerçekten ihtiyacımız olduğu şu günlerde belki de Kutukafa aradığımız kişidir:)

Birbirinden ilginç insanlara rastlıyorum bu aralar sokaklarda. Geçenlerde metro merdivenlerinden inmek üzereyken saç-baş bir yanda, kir pas içinde bir meczup kadın kesti yolumu "Ne haber ablam?" diye. "İyilik" dedim gülerek, "Senden ne haber?" O daha çok güldü sigaradan siyahlaşmış dişlerini göstererek, "Ne olsun be ablam" dedi, "İyiyiz işte; bar, pavyon idare edip gidiyoruz". Güleyim mi, ağlayım mı bilemedim.

Metroya bindim, bir kenara oturdum. Sonradan binenlerle iyice doldu vagon. Yanında 3-4 yaşlarında bir oğlan çocuğuyla genç bir kadın ayakta kaldı, çocuk sürekli mızmızlanıyor ben yoruldum diye. Derken bir adam kalkıp yer verdi. Ufaklık hemen yerleşti koltuğa, annesi ayakta kaldı. "Haydi gel, ben oturayım, sen de benim kucağıma otur" diye önerdi kadıncağız. Minik oğlan omuzlarını silkti, "Bana ne" dedi "Ben kalkmam buydan", sonra karşıda oturan iki genç ve güzel kızdan daha güzel ve süslü olanını işaret ederek "O kalksın, sen onun yeyine otuy". Tüm vagon kahkahadan kırılırken bir tek kişi gülmüyordu, yanımda ayakta dikilen orta yaşlı kadın. Bana döndü, yüzünde nefret dolu bir ifadeyle "Şımarık" dedi, "Nasıl da şımartmışlar şuna bak, hem annesi de oturmasın. Kalksın ben oturayım, dizlerim ağrıyor benim". Buna da güleyim mi ağlayım mı bilemedim.

Sonra alışveriş ettiğimiz mağazada, satın alıp kısa süreliğine emanet bıraktığı paketleri 9 ay sonra, o da mağazanın uğraşları sonucu almaya gelen ve her birini tek tek açtırıp hasar var mı diye inceleten ve bir de görevlilere posta koyan müşteriye de şişkin egosu ve özgüveninden dolayı ekstra takdirlerimi arz ettim.

Böyle işte, sokaklar insana binbir çeşit malzeme sunuyor...

16 Aralık 2010 Perşembe

YAĞMURLU SABAH, YENİ KİTAP, KEYİFLİ ŞEYLER...

Sonunda keçelerden fırsat bulup yeni bir kitaba başlayabildim; Yekta Kopan'ın 2010 Yunus Nadi Öykü ödülü'nü alan kitabı "Bir de Baktım Yoksun"a. Şimdilik ilk öyküyü okudum ve beğendim, eminim ki diğerleri de öyle olacak. Şuşu'mun kupası içindeki çayla eşlik etti kitabıma, aslında tam kış gelmişken onunla salep, boza, sıcak çikolata içmek isterdim ama kader utansın, çay, kahve ve ıhlamurla idare etmek durumundayım yepisyeni bir Leylak olana kadar. Hem bugün giydiğim kot pantolonum üzerimde öyle çirkin durdu ki çok mutlu oldum. Giysisi çirkin durduğu için mutlu olan sadece ben varımdır herhalde ama bu benim için çok önemli bir ölçüt, yakında güzel duracak bir tane alırım nasılsa:)

Bunlar Pino'lar. Soldaki Pino'nun çizdiği, sağdaki de benim keçeye uyguladığım. Çok şirinler değil mi, tıpkı Pino'nun kendisi gibi.

Bu şirinlerden de soldakini Şuşu çizdi, sağdakini de ben yaptım. Ben bu harika kızlara da onların harika çizimlerine de bayılıyorum. Siz ne dersiniz?

13 Aralık 2010 Pazartesi

BOŞ DURMADIK

Kar nedeniyle haftasonu eve kapadım kendimi, sıkı soğuk vardı. Ama sanmayın ki boş oturdum, bu aralar meşgalem keçeler. Yukarıdaki çilek de bu yılın ilk ürünü, yaptığımı kendim de beğendim doğrusu, yemek istedim. Çileğe de bayılırım biliyor musunuz? Zaten bu da bayıldığım bir "Çilek"in oldu, uğur getirsin inşallah yeni yılda. Bu kadar değil tabii ki, daha bir sürü şey yaptım, ara ara koyarım fotoğraflarını. Pek gadınım, pek cabbarım, pek marifetliyim ve hepsinin ötesinde inanılmaz alçakgönüllüyüm:)))


Sonra iki film izledim. Bugüne kadar izlemekte geciktiğim için kendimi kınadığım "Mediterraneo" ve izlemesem de olurmuş dediğim, çok sevdiğim Juliette Binoche'nin bile kurtaramadığı "Paris". "Mediterraneo" ya da Türkçe adıyla "Akdeniz", 2. Dünya Savaşı sırasında Meis Adası'nda görevlendirilen bir grup İtalyan askerinin gemilerinin batması ve telsizlerinin bozulması sonucu adada mahsur kalmasını ve gitgide savaştan soyutlanarak ada yaşamına adapte olmalarını anlatıyor. "Tüm kaçanlara adanmıştır" diye başlayan, çevrildiği yıl "En İyi Yabancı Film Oscarı" nı alan "Mediterraneo" ismi gibi tam Akdenizli, sıcacık bir yapım, kesinlikle izlenmeli. "Paris" ise güzel Paris görüntüleri dışında bende pek bir iz bırakmadı.

Dündenberi dilimde şu türkü, kar yağınca anneannemi hatırladım. Onunla en son birarada olduğumda böyle karlı, soğuk bir hava vardı, çok geçmedi kaybettik. Ben özlediğim insanları onların sevdikleri şarkıları söyleyerek, dinleyerek anarım. "Cevizin Yaprağı Dal Arasında", anneannemin hüzünlü gençliğine çok yakıştırdığım, onun da çok sevdiği bir türküydü. Huzur içinde uyusun...

18 Aralık 2009 Cuma

SIKILDIM

Tam 6 gündür kapı dışarı çıkmadım, benim gibi bir kurtlu için hayli uzun bir süre. Daha iyiyim artık, hatta bugün bir ara çıkmayı bile düşündüm ama riske girmemeye karar verdim, belki yarın. Sevgili Nur, elma sirkesi bana çok iyi geldi, teşekkürler ediyorum, sık sık söylediğin şekilde kullanıyorum.

Evden dışarı çıkmayınca bu şehir daha bir karanlık geldi bana, gerçekten şu aralar tek niteleyici sıfat "gri". Eskiden böyle diyenlere çok kızardım, bütün çocukluğu, ilk gençliği bu şehirde geçmiş, sonrasında da sık sık gelip gitmiş biri olarak Ankara'ya özel bir sevgim vardır, belki yaşanmışlıklar bu sevgiyi arttıran ama öyle herkesin dediği gibi gri bir bozkır kenti olarak nitelemezdim. Lakin bu kış beni boğuyor, belki gribin de etkisiyle eve mahkum olmak bu duygumu arttırdı. Günlerdir pırıltılı bir güneş yüzü görmedim, arada bir soluk, cansız birkaç ışık vuruyor o kadar. Sokakta ki herşeyde bir üşümüşlük hissi var. Yapraklarını dökmüş akasyalar, karşı sıradaki ciddi yüzlü kız yurtları, egzos dumanlarını savura savura hızla gelip geçen otomobiller, dükkanlarından ara sıra kapının önüne ellerini ovuşturarak ve ağızlarından buharlar saçarak çıkan esnaflar, her sabah paltoları, atkıları, bereleri içinde, laptop çantaları omuzlarını düşürmüş, bezgin ve uykulu bir ifadeyle servis kuyruğuna girmiş öğrenciler. Herkesin yüz ifadesi mutsuz. Neşe yok sokaklarda, hareket yok, cıvıltı yok.

Bu karanlık ve gri ortamı renklendiren şey keçeler; yayıldım bütün eve resmen, koltukların, sehpaların, masanın üstü keçeler, makaslar, kağıtlar, iplikler, boncuklarla dolu. Kaç dikiş iğnesi kaybettim bilmiyorum. Bu bende değişmeyen bir özellik, birşey dikmeye karar verip de dikiş iğnesi kaybetmeden bitirdiğim görülmemiştir, Allahtan şimdiye kadar bir vukuat olmadı, kimsenin biryerine batırmayı beceremedim henüz. Bir heves dikiyorum, yapıştırıyorum, kesiyorum. Bıkana ya da ellerim uyuşup pes dedirtene kadar devam edeceğim bakalım. Arada bir çay-kahve molası verip birkaç sayfa kitap okuyorum, sonra yine lingo lingo keçeler...

Daha neşeli bir yazı yazmak isterdim ama dışarı çıkmadan beceremeyeceğim, ruhum daraldı çünkü evde kapanmaktan. Siz en iyisi yeni ürünlere bakarken ben de keçelerime döneyim...

16 Aralık 2009 Çarşamba

ORDAN, BURDAN, ESKİ GÜNLERDEN


Yeniyıl konseptli keçe çalışmaları devam ediyor, öksürük ve aksırık da. Aldığım ilaçlarla biraz düzene koyduğum öksürüğüm gribi görünce rekabete tahammül edemedi ve coştu. Bu aralar bitki çaylarıyla akraba, zencefille kardeş, turpla çok yakın aile dostu konumundayız. Bunlara bir de sevgili Nur'un önerisiyle sirke eklendi, kendisini de sıhrî hısım kontenjanından soyağacıma eklemiş bulunuyorum. Ama sağolsun Nurcuğum, az evvel yaptığım elma sirkeli gargara beni hayli rahatlattı, umarım söylediği gibi sirkeden korkup kaçar gider mikroplar. Turşu seven bir türe denk gelmediysek tabii ki:))

Ben hastalık yazmaktan bıktım, eminim siz de okumaktan bıktınız, onun için izninizle konuyu değiştiriyorum. Kaç gündür evdeyim, sıkılmadım desem yalan olur ama hem dışarı çıkacak halim yok hem de Asucum kızar bana, gezmemi yasakladı. Ben de kendimi keçelere, kitaplara ve bilgisayara vurdum. Aklım sokaklarda aslında, şıkır şıkır vitrinlerde, kitapçılardaki yeni yıl kartlarında, eşe-dosta alınması gereken hediyelerde ama birkaç gün daha ertelemek zorundayım hayallerimi. Hevesimi keçeden yeni yıl zımbırtıları yaparak gideriyorum, paketlerin üstüne süs niyetine koymak amacıyla. Bu ikisi dün "Bu Kalp Seni Unutur mu?" dizisini dinlerken üretildi. Ben dizileri dinlerim, izlemem çünkü TV karşısına geçtiğimde boş oturamam. Arada bir göz ucuyla kaçamak bakışlar atarım yeter bana. Neyse ailecek bu diziyi kimimiz izler kimimiz dinlerken mısır patlatmak geldi aklıma. Oğlum makinede istemedi, tencerede yağlı, tuzlu yap dedi. Malum burası bizim ev değil, her aradığın şeyi bulamıyorsun. Mısır patlatmaya uygun eski teflon tencere olmayınca ince çelikten tepsimsi birşey bulup bir de kapak uydurdum ama haliyle istediğim verimi alamadım, bir kısmı yandı mısırların. O sırada aklıma geldi, eskiden sobaların üstünde mısır patlatmaya yarayan sapı tahtadan, altı üstü telli, yan tarafında tenekeden sürgülü bir kapağı olan bir alet vardı, adı neydi ki? Hatırlayanınız var mı? O sürgü açılır, içine biraz mısır konur, sürülüp kapatılır sonra sobanın üst kapağı açılarak korların üstünde sallanmaya başlanırdı. Bir süre sonra mısırlar patlayıp açılır, seyrine doyulmaz bir görsel şölen oluşur, bir yandan da mis gibi bir mısır kokusu sıcak odayı kaplardı. Düşündüm kendi kendime, hayatımızdan bir daha dönmemecesine çıkıp giden ne çok şey var; mısır patlatma teli gibi, gazocağı iğnesi gibi, pasta tenceresi gibi. Bir de epeydir zihnimi kurcalayan bir yiyecek var; nerden alındı, hep alınır mıydı, sever miydim tam olarak bilmiyorum. Ama ne zaman Ulus'ta Ankara Kalesi'ne yakın bir yerlerden geçsem birdenbire gözümün önüne renk renk, iri bir fasulye biçimindeki şekerler geliyor. Muhtemelen o civardaki bir satıcıdandı bu şekerler, hiç hatırlamıyorum ama zihnimde görüntüsü çakıp sönüyor. Bellek gayya kuyusu gibi birşey, ne zaman, neyi çıkarıp insanın önüne atacağı belli olmuyor. Bu şekerleri bilen, yiyen, anımsayan var mı arkadaşlar, o zamanın renkli Bonibonları bunlardı sanırım, hala var mı ki?

Son AVM maceramda kendime bir ajanda aldım (Ben bir ajanda manyağıyım, itiraf edeyim), ajanda yetmedi aynı model çanta boyu defterini de aldım, o da yetmedi sürekli kullandığım fihrist-ajandanın bu yılki sunumu da aldım. Bana belli olmaz değişik birşey görürsem onu da alırım. Efendim bu ajandada epeydir gözüm vardı, hatta Kara Kitap da blogunda yer vermiş, almak istediğini yazmıştı. 4 değişik modelle çıkarılmış, adı Zamansız Ajanda. Öyle tarihler falan yok, boş beyaz yapraklar. Tarihler sticker olarak ilave edilmiş ajandanın cebine lazım olanı çıkarıp yapıştırıyorsunuz sayfaya, daha başka atraksiyonları da var hatırlatıcı mahiyette. Modellerden yeşil kapaklı olan "Yemyeşil Zamanlar" doğa, mavi kapaklı olan "Masmavi Zamanlar" deniz, kırmızı kapaklı olan "Aşklı Zamanlar" aşk, sarı kapaklı olan "Kedili Zamanlar" ise kedi temasını işliyor. Benim ajandam da defterim de yemyeşil. Ne demiş aile pardon insanlık büyükleri: "İnsan gözü otoburdur, yeşil görmezse doymaz." Hayli tuzlu olan fiyatı bayılıp cüzdanımı açlığa mahkum ettiysem de gözümü doyurdum ya buna da şükür.

Artık bitireyim, biraz da kitap okumak arzusundayım. Gitmeden önce bir de buradan teşekkür etmek istiyorum sevgili Moonsun'a. Bu güzel kese ta Amerika'lardan kanatlanıp geldi bana, beraberinde zarif bir yeni yıl kartıyla birlikte. Uzun zamandır aldığım ilk yeni yıl kartı oldu bu ve beni gerçekten çok sevindirdi, bu tarz şeylere çok değer verir ve mutlu olurum. Sağolasın güzel kız, yeni yıl sana da başta sağlık olmak üzere düşlediğin tüm güzel şeyleri getirsin...

15 Aralık 2009 Salı

14 Aralık 2009 Pazartesi

HASTAYIM HASTA, ÇORBAM TASTA


Öksürüp aksırarak devam ediyorum gündelik hayata. Kâh yataktayım, kâh ayakta. Boğazım biber gibi yanıyor, sağ gözümdeki musluğun da contası yalama olmuş sürekli akıtıyor. Evdekiler etkilenmesin diye yakamdan içeri hapşuruyorum, ben iyileşeceğim ama eşofmanım şiddetli bir grip geçirecek, vaziyet öyle gösteriyor.

Yatmaktan sıkılınca oturur vaziyete geçip yukardaki şirin şeyi yaptım. Keçe mevsimim başladı, açılışı yılbaşı konseptine uygun yapayım dedim. Daha Noel Baba'lar, çam ağaçları, geyikler düşünüyorum. Niyetim hediye paketlerine iliştirmek, bakalım biraz daha toparlanırsam günlük üretim sayısını arttırabilirim.

Bugün bir ara aklıma geldi, kış nedeniyle balkona çıktığım yoktu, acaba bizim akasya ağacındaki çorap ne oldu ki dedim. Elime makinayı alıp çıktım balkona, zumladım ki ne göreyim, benim yaz boyu çorap sandığım şey havlu imiş ve hala ağacın dalında duruyor iyice kirlenmiş olarak. Yapraklar dökülmüş, o dökülmemiş. Bu vesileyle hepinizden özür dilerim, kafanızda çorap imajı yarattığım için, bir zahmet o imajı havlu ile değiştiriverin.

İçeri girerken dikkatimi çekti, yazdan kalan kiraz domateslerin dalında yeşil yeşil domatesler var, aman nasıl şirinler. Üşümüşler de garibanlar, topladım hemen, yıkadım, parlattım, radyatörün yanına koydum kızarmaları için. Yeni yıla birlikte gireriz, yazın çok hizmetleri dokundu bize, soframızdaki yerlerini başköşeden ayırmak lazım.

Haliyle hasta bir insan olarak bu kadar eylemden yoruldum. Şimdi hayatımın yazarlarından birinin, Şili'li Isabel Allende'nin sabırsızlıkla beklediğim son kitabını Güney Afrika'dan bana analı-kızlı hasta ziyaretine gelen Pörtlek Ailesi'nin eşliğinde okumak üzere battaniyemin altına gidiyorum. Isabel Allende'nin okumadığım kitabı kalmamıştır, hakkında bir tez yazabilecek kadar malumat sahibiyim, okumayanlara öneririm, bilhassa Eva Luna ve Ruhlar Evi'ni. Gripsiz, tripsiz günler diliyorum...

8 Kasım 2009 Pazar

KEÇE KALPLER-KALP KEÇELER

Bilgisayarı kurcalarken geçen kış merak saldığım keçe çalışmalarının fotoğraflarını buldum. Tamamen karakucak dalmıştım bu işe, sıkıntıdan. Ufak-tefek birşeyler yaptım durdum, hoşuma da gitti. Fotoğraftaki kurdeleli, kalp formlu keçelerin içi lavanta dolu ve nazarlık olarak kullanılmak üzere arkadaşlarıma hediye gitti. Fonda görülen nazarlıksa benim keçe ile yaptığım ilk çalışmam. Hayli acemice ama kalbimde yeri bir başka, elimde bir tek o kaldı zaten. Şimdi duvarımı süslüyor ilk keçe ESERİM(!) olarak. Sahi keçe zamanı geldi, ufaktan başlayayım ben de. Kitap ayraçları yapayım mesela, önümüz yılbaşı hediyeler hazır olsun.

Yağmur başladı dışarda, şimşekler çakıp gök gürlüyor. Bu hafta sanatsal etkinliklerle geçecek; bale, konser, tiyatro. Biletler hazır, iş gidip izlemeye kaldı.

Bugünlük bu kadar, yeni haftada güzellikler diliyorum...

15 Eylül 2009 Salı

SIRADAN BİR GÜNE SIĞANLAR


Evvelsi gün temizlik faaliyetine giriştim nefretle. Pasaklı değilim ama hiç sevmeden yapıyorum ev işlerini. Bir yandan iş yapıp bir yandan söylendim. Akıl erdiremiyorum, ev canlı organizma mıdır ki durmadan kir, pislik üretir? Sürekli bir temizlikçi olmalı ama konsantre, şişe içinde duracak, lazım oldu mu suya koyacaksın, şişip normal boyutuna gelecek. İşler bitti mi de, sıkacan suyunu hoop tekrar şişeye. Yani çok sorunluyum görüldüğü gibi, devamlı hizmetçi bile istemiyorum, gerektiğinde çıkacak sahneye. Aah ah, Marie Antoinette olacak hatunmuşum ama neylersin ki kelle kıymetli.

Neyse sokurdanarak da olsa temizliği bitirdim ama ertesi gün temizlik malzemeleri benden intikamını aldı, sen misin mızıldayan? Öğretmenliğin armağanı kronik farenjitim bir azdı ki sorma gitsin. Ne zaman muhatap olsam bu sıvılarla ya gözüm kanlanır, ya boğazımda zımpara yapılırcasına bir yanma başlar. Ben de yaptım kendime bir limonlu sıcak su, aldım kitabımı elime kıvrıldım bir köşeye. "Kirpinin Zarafeti"ne başladım. Henüz çok başlardayım, konunun içine giremedim ama hem kitap tanıtım bloglarından hem de kitabı getiren kızkardeşten çok olumlu eleştiriler aldım hakkında. Bakalım, okuyup göreceğiz...

Bu bloglara giriş dün geceden bu yana hayli problemli, uğraş uğraş ne kendi bloguma ne de diğerlerine giremedim, internet de yavaş olunca kalktım bugün bilgisayarın başından. Önce yan tarafta gördüğünüz keki yaptım bahçeden kalan son bir avuç bademle. Sonra da uzun zamandan beri ilk kez TV'de gündüz kuşağı programı izledim ve çok güldüm. Hangi kanaldı unuttum şimdi, sokaktaki insanlara birtakım sorular yöneltiyorlar, yurdum insanı da hafsalaya sığmaz cevaplar veriyorlar. İşte birkaç örnek:

Soru: En önemli hobiniz nedir?
2 civelek genç kızdan cevap: Hi hi hi, alışveriş etmek, gezmek, uyumak
Orta yaşlı, bezgin bir adamdan cevap: Ne hobisi kardeşim, ne hobisi, ekmek parası kazanmaktan hobiye vakit mi var? Millet 4X4 e binip gidiyor, biz yetişemiyoruz arkasından.
Suratsız, yaşlı adamdan cevap: Allaha şükür hobim yok!..
Soru: Akıllı kadın nasıl olur?
Sert adamdan cevap: Kocasına itaat eden kadın akıllı kadındır.
Çapkın adamdan cevap: Güzel kadın akıllı kadındır.
Kendinden emin hatundan cevap: Ben!..

Ne deyim, Allah ıslah etsin...


Bu hayli bilgilendirici, özlü TV programından sonra ben de akıllı kadın olmak için dikiş makinesinin başına geçtim. Daha Ankara'ya yeni geldiğim zaman üzerindeki şirin kurbağaların dayanılmaz cazibesine kapılarak aldığım kumaşı çıkardım ortaya. Bir müddet ne diksem diye düşündükten sonra bir alışveriş çantası ve bir yastık kılıfı diktim. Kalan ufak parçayı da astardan artan kumaş üzerine aplike yaparak Antalya'daki deri olduğu için terleten bilgisayar koltuğuma minder haline getirdim. Çantayı belki gazete, dergi koymak için kullanırım. Ütülemeden fotoğraf çektiğim için oluşan buruşuk görüntüyü umarım hoşgörüyle karşılarsınız:)

Daha bitmedi, dikiş faslı sona erince mutfağa girip domates soslu spagetti pişirdim kolay olsun diye ve bu akşamı "İtalyan Mutfağı" akşamı ilan ettim tembelliğime Avrupa kılıflı bir bahane bularak. Ev işlerinden hoşlanmasam da bugünkü performansım övgüye değerdi. Birkaç saat Farmville oynamayı hakettim, çiftliğim giderek genişlemekte, ben de "Hanımağa" olma yolunda hızlı adımlarla ilerlemekteyim. Şimdi gidiyorum, bir tarla dolusu lahana beni bekliyor kesilmek için. İyi geceler...