.

.
.
ÇÜNKÜ HATIRALAR KUŞLAR GİBİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ÇÜNKÜ HATIRALAR KUŞLAR GİBİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ekim 2023 Çarşamba

ÇÜNKÜ HATIRALAR KUŞLAR GİBİ 10 / 18 EKİM

İstanbul yolculuğuydu, evle ilgili koşuşturmalardı, ülke ve dünya gündemiydi derken anı yazılarına uzun bir ara verdiğimi fark ettim bilgisayar başına oturunca. İnsan kendisini birebir ilgilendirmese de insanlık söz konusu olunca iç huzuru duyamıyor. Bu da günlük yaşamını etkiliyor haliyle. Evde oturup kaldığım şu günlerde bari eski günlere, dünya kaygısından nispeten azade olduğumuz zamanlara döneyim dedim, kaldığım yerden devam anılara. 

Lise bitmiş, üniversite sınavına, sorular çalındığı için hem de iki kere girilmiş, bir yandan sonucun ne olacağı telaşı, bir yandan taşınma hazırlığı içinde bir yaz geçirilmekte. Posta işleri o zaman önemli bir kurumdu, postacımız adeta aileden sayılırdı. Ben de mektup getirdiği bir gün taşınacağımızı, adres değişikliği olacağını, sınav sonuçlarıma nasıl ulaşabileceğimi sormuştum güler yüzlü postacımıza. "Sen hiç meraklanma" dedi bana, "yeni adresinizi yaz ver, ben o mahallenin postacısına naklederim senin sonuçlarını, eline ulaştırır". Şimdiki zamanlar gibi değildi, karşınızdakine sorgusuz sualsiz güvenirdiniz ve o güven çok az boşa çıkardı. Nitekim postacımız da söz verdiği gibi yeni eve ulaşmasını sağlayacaktı sınav sonuçlarının.

Yenimahalle'de kesintisiz geçirdiğim son yazdı. Babam iki yıl önce bir ev almış, benim liseyi bitirmemi bekliyordu. O yaz kiracı çıkmış, evdeki tadilat işleri halledilince taşınmak üzere hazırlık yapılmaktaydı. Dört yaşında gelip on üç yılımı geçirdiğim, beni büyüten, alt kültürümün gelişmesinde büyük katkısı olan semtten, arkadaşlarımdan ve komşulardan ayrılacağım için buruk, Yenimahalle'den Yenişehir'e taşınarak bir nevi sınıf atlayacağım için de heyecanlıydım. Gençlik işte. Sevgi Soysal "Yenişehir'de Bir Öğle Vakti" romanını o yıl yazmıştı. Her şeyi rahatça bulabildiğimiz Yenimahalle'den eş-dost ziyaretleri, bazı zorunlu alışverişler ve dershaneye gitmek gibi sebeplerle ancak çıkardık, Yenişehir'de yaşamak ergen gözümüzde bir statü sembolüydü ve o sembole ulaşmak an meselesiydi. Yaşamım boyunca Yenimahalle'deki günlerimi arayacağımın henüz farkında değildim.   

Taşınmamızdan birkaç gün önce annem ve bir komşumuzla yeni evi temizlemek için yola düştük. İlk durak o yıllarda temizliğe giden kadınların iş bulmak için bekleştikleri Güvenpark oldu. Sıkı bir pazarlıkla bir kadınla anlaşıldı ve eve ulaşıldı. Ramazandı, babam ülserinden dolayı oruç tutamıyordu, annem sahurda tek başına bir şey yiyemediğinden "aç acına oruç nasıl tutacağım" sızlanmalarına dayanamayıp ona eşlik etmekteydim. Oruçluydum yani ve fena halde açtım. Apartmana ilk gelişimdi, Önünde durur durmaz dikkatimi kendi evimizden önce yan apartmanın altındaki kebapçı çekti. Pırıl pırıl parlayan kocaman camekanda kebap çeşitleri isimleri ve resimleriyle sıralanmıştı. "Pastırmalı pide"de gözüm kaldı ve ağzımın sularını zor zaptederek tırmandım bizim dairenin merdivenlerini. Kebapçının sahibinin bitişik dairemizde oturduğunu ve yıllar içerisinde kâh ikram, kâh müşteri olarak o dükkandan pide, kebap ve baklava yiyeceğimizi henüz bilmiyorduk.

Boş eve girdik, dört elden bir sürü kapıyı ve camı sildik. Sanırım bu apartman kapıların ucuz olduğu zamanda yapılmıştı 😃oda kapıları yetmezmiş gibi bir de üç bölümlü devasa camlı kapı vardı. Komşumuz evin kocaman salonuna bakıp "Burada ne güzel kına gecesi ve nişan yapılır" diyecekti ve 6 yıl sonra gerçekten küçük çaplı bir kına gecesi benim için yapılacaktı annemin hatırını kırmamak adına. 

Bir hafta sonra annemin ve komşuların gözyaşları, mahallenin gençlerinin yardımları ile eşyalar kamyona yüklendi, yeni hayatımıza doğru yola çıktık. Her daim açık ya da anahtarı üstünde bırakılan kapılara, canım komşulara, içten dostluklara, oyunun binbir çeşidini oynadığımız kocaman bahçeye, piknik yaptığımız kırlara, bahçesinden gelincikler, papatyalar topladığımız şantiyeye, kocaman plakasındaki kuru kafalı ölüm tehlikesi işaretine rağmen evcilik oyunlarımızın mekanı trafoya, 5. Durak piyasalarına, Seyran, Alemdar, Güneş Sinemaları'na, bayram ve yılbaşı öncesi PTT binası önünde kurulan kartpostal stantlarına, hepsi tanıdık olan kitapçılarına, tuhafiyecilerine, kumaşçılarına, Vardar'ın dondurmasına, Avrupa Pastanesi'nin prenses pastasına, anneannemin "Et Gımısı"-Gima'dan hareketle-dediği, önünde kuyruğa girdiğimiz Et-Balık Kurumu şubesine, Çarşamba ve Pazar günleri kurulan rengarenk pazarına, annemin deterjan aldığı Şaşmazcı'sına, her Allahın günü şarkı söyleyerek kaldırımları arşınlayan kara sevdalı Deli Bardakçı'sına, eşekli dondurmacısına, önce kendimin gittiği, sonra kardeşimi götürdüğüm çocuk bahçesine, seyyar sirk gösterilerinin yapıldığı, tel cambazlarının geldiği arsalarına, yüzlerce film izleyip konser dinlediğimiz, sihirbaz gösterileri seyredip seçim propagandasına gelen İnönü ve gencecik Ecevit'i alkışladığımız açık hava sinemasına, iki katlı bahçe içindeki evlere, baharda duvarlardan sarkan leylaklara, ilkokuluma, ortaokul ve liseme, kaldırımdaki kokusu baharda sokağı saran iğde ağacına, Mustaa Bakkal'a, Niyazi Bakkal'a, Deli Bakkal'a, Kuaför Çinçi'ye, küçük kardeşim için etin en güzelini veren kibar kasaba, her gün kapımıza gazete bırakan seyyar bayiye ve bana çaktırmadan gazete ekleri veren bıyıkları yeni terlemiş yiğenine, sütçüye, yoğurtçuya, sucuya, motosikletli telgrafçıya, baharda okul kapısında galvaniz kovalar içinde satılan lalelere, beni yukarı sokaklarda oturan arkadaşlarıma götüren bitmez tükenmez merdivenlere, her yolculukta boynuzları çıkan troleybüslere, biletlerden tuttuğumuz fallara (adyomersi, kuşakdaşlarım bilir belki), Ragıp Tüzün'e, İvedik'e, Seylap Sitesi'ne, kısacası bir daha asla bulamayacağım mahalle hayatına veda ediyorduk. Yenişehir belki pek çok olanak sundu bize ama asla Yenimahalle olamadı...


Taşınmadan bir yıl önce, canım komşular 💓 Benim yanımda Şengül Abla, annem, Şefika Abla. Kucağında kardeşim ve kardeşimin "Emzi"si (Remzi). Belli ki birlikte yemek yenmiş, beyler hala masada devam ederken hanımlar çay-cuğaraya (havalı olsun diye sigaraya cuğara derlerdi) geçiş yapmışlar. Katran gibi koyu çay içerdi Şefika Abla ve İhsan Amca. Şengül Abla'nın kolu alçılı, annemin çorapları eski yünlerden örülme, Şefika Abla sigaranın dumanını öyle bir savurtmuş ki kucağında çocuklar varken, başka ülkede olsa çocukları kapıp devlet himayesine verirlerdi 😂 O zamanlar sigaranın zararları pek bilinmez, her yerde, çoluk-çocuk yanında bile içilirdi, fotoğrafla sabit 😃 Bizim evde TV yoktu. Ya Zehranım Teyzeler'e, ya Şengül Ablalar'a ya da Şefika Ablalar'a gidilirdi izlemek için. Muhtemel ki ben ertesi günkü sınav çalışmama ara verip Halit Kıvanç'ın sunduğu "Bildiklerimiz, Gördüklerimiz, Duyduklarımız" bilgi yarışmasını seyretmeye gelmiş, gelmişken de fotoğraf karesine dahil olmuşum. Fotoğrafta annem ve Şefika Abla, geri plandaki babam ve İhsan Amca artık yok. Şengül Abla ve Mahmut Amca'ya sağlıklı ömürler diliyorum. Bu fotoğrafın kalbimde çok özel bir yeri var 💓


13 Eylül 2023 Çarşamba

ÇÜNKÜ HATIRALAR KUŞLAR GİBİ 9 / 13 EYLÜL

Geçen hafta zunkla şekerini yiyip okulun kapısından girmiştim yanlış hatırlamıyorsam. Eğer günlerden çarşamba ise Firdevs Öğretmen için o gün şiir günüydü. Her birimiz bir şiir hazırlayıp gelmek zorundaydık. Bu edebiyat türünden aldığım zevki Firdevs Öğretmen'in çarşambalarına borçluyum. Cahit Külebi'nin "Küçük Zerdali Ağacım" şiiriyle başlayan sevgim o gün bugündür aldı başını gidiyor:

"Kar yine başladı yağmaya
Küçük zerdali ağacım
Ne soran, ne arayan bulunur
İnsan nâçar kalmaya
.........."

İlginçti benim Firdevs Öğretmenim, çarşambaları şiire ayırdığı gibi cuma son derslerde de yüksek sesle kitap okuturdu. Herkes sıradan okul şarkıları öğrenirken Firdevs Öğretmenim'in dağarcığında Reşat Nuri Güntekin'den edebiyat dersleri aldığı "Kız Muallim Mektebi"nde öğrendiği şarkılar bulunurdu:

"Sonbaharın gamları ürküttü mü pek sizi
Terk edip bu diyarı, ağlattınız hep bizi
Solgun gökten ince bir bulut gibi aktınız
Altınızda titreşir, sizin coşkun bir deniz
Pek uzak mı nereye, ey semavî yolcular
Hangi ılık bâdiyeler, yolunuzu karşılar"

Göçmen kuşları bu şarkıyla yolculardık. İlkokul bitirme sınavında da (evet ilkokulu sınavla bitiren nesli tükenmişlerdenim ben 😊), herkes okul şarkıları söylerken biz "Bugün bize hoş geldiniz erenler" ile geçmiştik Müzik dersinin sınavını.  Bir Rumeli göçmeni olan öğretmenim Balkan Savaşı'nı anılarıyla anlatırdı bize, yaşı epey ileriydi, bizi mezun edip emekliye ayrılmıştı yaş haddinden. 

Her şey iyiydi, hoştu ama beslenme saatleri işkenceydi. Yarım saatlik beslenme teneffüsünde elinde galvaniz güğümle içeri giren sınıf arkadaşımız Sarı Süleyman'ın müstahdem babası, basmadan dikilmiş ağzı büzgülü süt torbalarımızdan gönülsüzce çıkardığımız bardaklara böcek ilacı kokulu, iğrenç tattaki süttozundan yapılma ne idüğü belirsiz sıvıyı doldururken burnumu tutmaya başlardım. Amerikan yardımı bu sözde sütten iki yudumu kusmamak için kendimi zorlayarak yutar, geri kalanı basmadan yapılma süt torbama boca eder, bir de evde annemden azar işitirdim. Firdevs Öğretmen'in en kötü yönü buydu, "O süt(!) mutlaka içilecek"ti, lamı cimi yok. Benim için de yapılacak bir şey yok, içemiyorsam ve çöp kutusuna boşaltamıyorsam yallah süt torbasına. Ne torbada hayır, kalır ne de sızan sütlerden önlükte...

Firdevs Öğretmenim'i diğer öğretmenlerden ayıran özelliklerden biri de birinci sınıfta okumayı söktüğümüzde yakamıza kırmızı kurdele takmamasıydı. "Çocuklarım birbirini kıskanmasın" derdi, gelgelelim bu defa diğer sınıfların yakalarındaki kırmızı kurdelelere özenirdik. Olsundu, o kadar kusur kadı kızında da olurdu. Hem sayfalar dolusu "Türkân, Müjgân, Agâh" yazarak "^" işareti kullanmayı öğrenmiştik ya. Benim şahsî bir özentim daha vardı, hiçbir zaman gerçek olmadı; 23 Nisan törenlerinde Stadyum'da, özel kostümlerle boy göstermek. Gösteremedim, içimde ukde kaldı 😊 Neyse ki bir 10 Kasım'da müdür odasındaki mikrofondan tüm okula hitaben "Atatürk" şiiri okudum da hevesimi biraz almış oldum 😃Onu da düzenli olarak aldığım "Çocuk Haftası" dergisindeki pek duyulmamış şiire borçluyum. 

İlginçti benim öğretmenim, yukarıda da belirttim ya, uzun paçalı pazen donlar giyer (oturunca eteğinin ucundan görünürdü 😊), naylon çoraplarının üstüne kaçmasın diye eski çoraplarından kestiği patikleri geçirirdi. Bazen derste "Ünzüle gelir misin?" diye arkadaşlarımızdan birini koridora çağırırdı, biz de ne oluyor diye merak ederdik, sonra Ünzüle'den öğrendik ki sutyeninin açılan kopçasını ilikletirmiş. Ünzüle bu işle görevli memur gibiydi 😀

Öğretmenimizin camdan bir şişesi vardı, onu ele geçirmek biz öğrencileri arasında statü sembolüydü. Çünkü musluktan akan kireçli ve klorlu suyu içemezdi, şişeyi kim ele geçirirse evinden memba suyu doldurup getirirdi. 5 yıl boyunca o şişeyi ele geçirebilmek için ciddi savaş verdim. Sonunda mezuniyetime yakın muradıma erdim. Büyük bir erinçle şişe elimde eve gittim. Komşumuz Faruk abi bizdeydi: "O şişe ne kız?" diye sordu. Gururla, "Öğretmenimin su şişesi, memba suyu doldurup götüreceğim" demek gafletinde bulundum. Faruk abi bizim apartmandan taşınana kadar benimle dalga geçti, her gördüğünde "Firdevs'e su götürüyor musun kız?" diye sorardı, çocukluk bu ya çok kızardım 😊


Leylak Hanım 5. sınıfın ilk gününde okula gidiyor. Önlüğü yeni dikilmiş, o yıl üretilen parlak, saten görünümlü kumaştan, kurdeleleri kafası kadar. Ayağında sandaletler, havalar henüz soğumamış, anneannesi bu sandaletlere "Şaplı sandalet" derdi ne demekse. Çantası da yeni, büyüdü ya artık, kutu çantalar yakışmaz. Aslında bu fotoğrafın belgesel niteliği var, hemen arkamda bir hallaç, yolun karşısında da kamyonetli sucu görünüyor, ikisi de artık nadirattan, hatta hiç yok. Yenimahalle'nin henüz yıkılmamış 2-3 katlı, bahçe içi evleri kaldırım boyunca sıralı. Kamyonetli suculardan önce at arabalı olanlar vardı, damacanalar hasır kılıflarda gelir, büzgülü basmadan elbise giydirilmiş toprak küplerimize boşaltılırdı. Bizim mahalleye iki marka su gelirdi, İnci ve Kavacık. Biz İnci alırdık. Neredeyse aileden olmuş bir sucumuz vardı, o kadar samimiydi ki bir seferinde yaz tatilinden yeni döndüğümüz için iyiden iyiye bronzlaşmış anneme, "Kız bu ne hâl, ateşten atlamış tilkiye dönmüşsün" demişti 😀

Firdevs öğretmenim, iğrenç süt tozları, arada bir verilen, yine Amerikan yardımı undan yapılma, gözleri kuru üzümden, ördek şeklinde çörekler, yavrukurt arkadaşlarımızın gösterileri, cumartesi günleri hoparlörden ünlü bir müzik adamının verdiği müzik dersleri, Yadigar Hanım'ın İngilizce kursları, Atatürk'e benzeyen gür kaşlı müdürümüz, koca elleriyle kızdı mı tokat atan Yurttaşlık Bilgisi öğretmeni, okulun bahçesinde açılan şehrin ilk Trafik Parkı, açılış günü yaya olarak rol alıp habire yürüyüşümüz, okul kütüphanesinin boynu sürekli eğri duran sıska, upuzun memuru, pazar günleri o kütüphanede 1 lira vererek izlediğimiz filmler, "Kötü Tohum", "Küçük Hanımefendi serileri", "Ayşecikler", kullanıldığını bir kez bile görmediğimiz koridordaki vitrinde kilitli Fen Bilgisi aletleri, özel günlerde söylediğimiz okul marşı, gözümüze kocaman görünen daracık koridorlar. Hepsi zihnimdeki ilkokul dolabının en nadide çekmecelerinde saklı...


6 Eylül 2023 Çarşamba

ÇÜNKÜ HATIRALAR KUŞLAR GİBİ 8 / 6 EYLÜL

10 yılımızı geçireceğimiz yeni evimize taşındıktan bir süre sonra okullar açıldı, gururlu ve saftirik bir ikinci sınıf öğrencisi olarak her sabah kapımızı çalan Müyesser Teyze'nin torunu Yasemin ile okul yoluna düşüyordum. Yasemin benden büyük olduğu için o yıl mezun oldu, okul yollarına solo olarak devama başladım. Belirli bir ritüelim vardı, eğer o sabah harçlık olarak 25 kuruş yerine 50 kuruş kopardıysam önce Mustaa Bakkal'a uğrardım. Dükkanın dışını maviye boyatıp adını "Mavi Köşe" koysa da o mahalle arasında "Mustaa Bakkal"dı. Kel, tombik ve uyanıktı. Dükkanın yeri matematiksel bir konum arz ediyordu. Kaldırımdan yürüyüp kavşağa gelince sağa döneceğimize Mustaa Bakkal'ın bahçe kapısından girip eğri bir çizgi izleyerek diğer kapıdan çıkınca varacağımız noktaya daha çabuk varıyorduk, kısacası Pisagor Teoremi'nin uygulamalı olarak öğrenmiş oluyorduk. Bizim matematik alanındaki gelişimimiz Mustaa Bakkal'ın umurunda olmadığı için "Çimenlerimi eziyorsunuz" azarını her seferinde işitsek de  umursamıyorduk. Sonunda pes etti, dik üçgenin uzun kenarı gayrı resmi olarak yola dönüştü. 

50 kuruş harçlık alınca Mustaa Bakkal'a uğrama sebebim tüp çikolata idi. Beyaz üstüne kahverengi çizgileri olan bu alüminyum tüpün içinde dünyanın en lezzetli krem çikolatası vardı. Daha kapıdan çıkarken kapağı açar, tüpü biberon misali ağzıma alır, her lokmanın tadını çıkararak yürürdüm okula. Öyle denk getirirdim ki son lokma sınıfın kapısında biterdi. Ağzımda alüminyumla karışık çikolata tadı ile başlardım derse. Haliyle babam her gün 50 kuruş vermiyordu, simit 25 kuruştu, bu da bana yeterdi. Böyle günlerde üçgenin uzun kenarından geçip yola devam eder, iki sokak ötedeki apartmanın bahçe çitine dolanmış kuzu kulağı sarmaşığının önünde es verir, ağzıma o ekşimsi yapraklardan birkaç tane attıktan sonra ikinci hedefime ulaşırdım: "Karakedi Kitabevi". 

Bu fotoğraf yıllar sonra çekildi gerçi ama kırmızıya boyalı binanın kadraja girmeyen zemin katında, merdiven altına konuşlanmış minicik bir dükkandı Karakedi Kitabevi. İki cephesini merdivenin duvarı, dışa bakan iki cephesini de yapıldığı günden bu yana silinmemiş, kirloz camekanlar oluştururdu. İçeriye iki kişi zor sığardı zaten. Okula gittiğim her gün o kirli camekana yapışıp vitrindeki kitaplara bakardım. Sonra bir gün kuzenlerimden biri beni oraya götürdü ve Karakedi'den alınma ilk kitabımı hediye etti: "Lassie, Yuvaya Dönüş". Bir diğerini de epey para biriktirdikten sonra kendim aldım: "Döner Ayna/Halide Edip Adıvar". Her ikisi de hâlâ kitaplığımda. 

Yeni kurulmuş bir yerleşim yeri olan Yenimahalle'de isimleri ilginç birçok kitap-kırtasiye dükkanı vardı. Karakedi ilk göz ağrımdı, sonra Fujiyama. Buradan daha ziyade kırtasiye malzemeleri alırdım. Derken "Kanarya Kitabevi" girdi hayatıma. Karakolun karşısındaki bu karanlık, küçük dükkan ortaokul yıllarımın mabedi gibiydi. Her gün okul çıkışı adeta bir zorunlulukmuş gibi uğrar kimi zaman gerekli, kimi zaman gereksiz bir sürü şey alırdım. Kokulu silgiler, çiçek desenli kap kağıtları, süslü kalem başlıkları, kalem açmaktan ziyade oyuncak görevi gören kalemtraşlar ve kimi zaman kitaplar. Orta yaşlı bir karı-koca işletirdi bu küçük dükkanı, muhtemel ki emeklilik günlerinin ek gelir kapısıydı. Adını çiftin kanarya meraklısı erkek olanı koymuştu. Bir yılbaşı öncesi, çekiliş düzenlemiş ve kazanana sapsarı bir kanarya vaat etmişti ödül olarak. Bir ay boyunca her gün bir şey satın aldım, derdim kanarya değildi, zaten besleyemezdim ama başka güzel ödüller vardı. Sanırım katılımcılar içinde en yüksek alışverişi yapanlardan biriydim, yılbaşı ertesi çıka çıka en uyduruğundan plastik bir kalemtraş düştü payıma. O günden beri bu tarz çekilişlere itibar etmem. 

Kanaat Kitabevi ortaokulda Fen Bilgisi derslerimize giren bir emekli subayın dükkanıydı. İnsanın o yaşlarda aklı ermiyor haliyle, hep söylüyorum ya biraz da saftık sanırım. Bize verilen her Fen Bilgisi ödevinin malzemesi mutlaka Kanaat Kitabevi'nde satılırdı, kanaatkardı görüldüğü gibi sahibi, adı da oradan geliyordu muhtemelen 😂. Elimiz mahkum gidip alırdık ödeve konu olacak malzemeyi, ne güzel, bir taşla iki kuş vururdu örtmenimiz(!)

Ve sonunda gerçek bir kitabevi açıldı Yenimahalle'mize, "Sipahi Kitabevi". Postanenin tam karşısında, birkaç basamak merdivenle inilen, loş ve büyük bir dükkan. Her şey vardı orada, kitaptan deftere, kağıt bebeklerden dergilere kadar. Cennet gibiydi benim için. O yıllarda yeni çıkan, üzeri kadife benzeri bir malzeme ile kaplanmış giysileri olan kağıt bebekler için bir hafta aç kalabilirdim. Kaç tanesini aldım, alamadığım kaçında gözüm kaldı bilmiyorum. Sonra kitaplar, çocukluğumun son kitabı, Edmondo Amicis'in "Çocuk Kalbi" ve ergenliğimin ilk kitabı, V. Blasco İbanez'den "Baharlar Açarken". Kitabı tamamen şömiz ciltli kapağının üstündeki, çiçekli bir bahar dalının altında, elinde beyaz bir güvercin tutan sarışın kızın hatırına  almıştım. Ne Blasco İbanez'den haberim vardı, ne de kitabın çevirmeninin Sinan Cemgil'in babası Adnan Cemgil olduğundan. Karakedi'den alınanlar gibi onlar da hâlâ kitaplığımda 53. yaşlarının sefasını sürüyorlar. Sipahi Kitabevi'ne biraz da Bravo dergileri için giderdik. Bu Almanca gençlik dergisini okuyarak okul Almancamızı geliştirmekti amacımız. Lakin dergiler çok pahalıydı, Sipahi'nin sahibi bize eski tarihli dergileri yarı fiyatına verirdi. Mini etekli, elma yanaklı, sarışın Alman kızlarının fotoğraflarına imrenerek altyazıları sökmeye çalışırdık. 

Karakedi'nin vitrini önünde fazla duraklayıp bir kitabevi turu yaptırdım galiba sizlere. Kendimi kitapçıdan kurtardığımda yola devam eder, geçmem gereken ana caddede okul saatlerinde bulunan trafik polisinin biz çocukların geçmesi için taşıtları durdurmasını beklerdim. Sonrası kışın kar yağdığında çanta üstünde kayılan kısa bir yokuş ve okul kapısı. Ama durun, hemen girmeyelim, önce kapının karşısında sıralı salaş dükkanlardan birine gitmemiz lazım. Külahta leblebi tozu ve "Zunkla şekeri" denilen ne idüğü belirsiz ama çok lezzetli bir şeker satan, kokuların birbirine karıştığı bakkalı ziyaret edelim. Tanesi 5 kuruştan Zunkla şekeri alalım, kağıdını açıp mora çalan yumuşak şekeri  ağzımıza atalım ki dersler tatlı geçsin. Ağzıma dolan lezzetin ne olduğunu yıllarca düşündüm, sonunda dank etti kafama, incir tabii ki. Olsa da yesek...

Devamı haftaya gelsin mi?

30 Ağustos 2023 Çarşamba

ÇÜNKÜ HATIRALAR KUŞLAR GİBİ 7 / 30 AĞUSTOS

Cengiz Sokak No: 69'da bir yılı doldurmuştuk ki bir sabah annemin çocukluk arkadaşı telaşla geldi. Anneannemin oturduğu sitenin bir başka bloğunda-kendisi de orada oturuyordu-bir dairenin boşaldığını, hemen gidersek ev sahibini yakalayacağımızı söyledi. Acil babam arandı ve 17 yaşıma kadar oturacağım, beni büyüten, hayatımın en renkli günlerini geçireceğim eve bakmaya gidildi. 

İlk defa gördüğümüz ve son olduğunu henüz bilmediğimiz ev sahibinin yüzündeki gurur ifadesine hiç uymuyordu dairenin hali, adeta bir meydan muharebesinden artakalmıştı. Yerler çöp içinde, duvarlar leş gibi, camlar çatlamış ama ev sahibi hiç oralı olmadan evini övüp duruyordu. Hatta bir ara başını kaldırıp salonun tavanından sarkan tek kolu kırık, şakülü kaymış, kapkara olmuş, ampulü patlak avizeyi göstererek "Avizemiz de var, kontrata yazalım" demişti. Tam o sırada içeriye giren başındaki tülbentle uyumlu ak-pak yüzünde gözleri kara bir boncuk gibi parlayan, yaşlıca kadın "Sen buna avize mi diyorsun?" diyerek gülüverdi. Ardından da çıkan kiracıların pisliğinden, gürültüsünden, kalabalığından söz etmeye başladı. Ne dereceye kadar doğruydu bilmem ama en çok tuhafıma gidense evin kalabalığından tuvalet sırası gelmediği için idrarlarını şişeye yapıp balkondan aşağı fırlattıklarını söylemesiydi. Evin savaş sonrası haline şaşmamak gerekiyordu galiba. Oğlu askerde olduğu için bütün apartmanın "Asker Anası" diye seslendiği Müyesser Teyze ile ilk karşılaşmamız bu vesileyle olmuştu. "Sen iyi bir adama benziyorsun, tut bu evi, komşu olalım" diyerek babamı yüreklendirdi ve 10 yıl sürecek Seylap Sitesi C Blok maceramız böylece başladı. 

Ne zaman, nasıl taşındık tamamen silinmiş, sanki Cengiz Sokak'tan eşyalarla uçup bu eve konmuştuk. Çok geniş olmasa da öncekinden daha kullanışlı ve büyük, üstelik anneanneme de komşu olduğumuz için annem memnundu. Kırmızı koltuklarını bu kez evin en büyük odasına yerleştirip kapısını kapatmıştı, haliyle kapatacaktı misafir odasıydı orası 😃 Salon aydınlık ve o zamanki görüşümüze göre büyüktü, oysa genişçe bir odadan halliceydi ama sanırım benim çocukluğumda insanlar daha kanaatkardı, azla yetinmeyi biliyorlardı. Karşılıklı yerleştirilmiş iki somya (üzerleri halı örtülü, adetti o yıllarda), bir yemek masası, evladiyelik tahta koltuklarımız ve anneannemin evinden ayrılırken komşu Ağavni Tantik'in anneme hediye ettiği iki kişilik bir başka somya ile döşenmişti ev. O somya, ki aile arasındaki adı küçük divandı, bir nevi bana oda vazifesi görüyordu. Kitaplarımı orada okuyor, bebeklerimle orada oynuyor, öğle uykularımı orada uyuyor, tüm hayallerimi orada kuruyordum. Annemin gençliğinde ördüğü, rengarenk üçgen parçalardan oluşan bir yastık kıymetlimdi. "Hanım dilendi, bey beğendi" derdi annem yastığın modeline 😀Somyanın baş köşesinde durur, kimi zaman oyunlarımda görev alırdı. Tek çocuk olmanın getirdiği aşırı bir hayal gücüm vardı, elime aldığım her obje ile oyun kurabiliyordum. 

Henüz ne tüp gazlı ocağımız, ne de buz dolabımız vardı. Küçük bir teldolap mutfağın köşesinde duruyor, Cengiz Sokak'tan bizimle gelen gaz ocağı ise delikleri tıkandıkça annemi isyan ettiriyordu ki babam bir gün üç gözlü bir ocakla geldi. Gaz ocağı emekliye ayrıldı, Mobil Gaz ile anlaşıldı, yeni tanışmanın şerefine verilen ve tüpçünün uğrayacağı günleri belirten tombul bir tüp şeklindeki takvim mutfağa asıldı, annem gaz ocağı pompalamaktan kurtuldu. Şimdi sıra buzdolabında idi. 

Komşularla hemen kaynaşılmış, samimiyet artmıştı. Şefika Abla annemin kankası olma yolunda hızla ilerliyor, Müyesser Teyze babamın manevi anası pozisyonuna geçiyor, bitişiğimizde oturan Gümrükçü Amca (ya da komşular arasındaki adıyla Cümbüşçü Amca) akşamları toplanılan ev gezmelerinde bizi cümbüşüyle neşelendiriyor, en köşedeki İstanbullu genç ailenin 1,5 yaşındaki oğulları Cem ise benim her anımı güzelleştiriyordu. 

Sonra o büyük gün geldi, apartman bahçesine giren kamyonet küçük boy bir buzdolabını bize getiriyordu, elbette ki Arçelik 😃 Mutfak o kadar dardı ki kıymetli buzdolabımızı yatak odasının girişine koymak zorunda kaldık. Bir süre sonra geçişi zorlaştırdığı için salona, benim küçük divanın tam dibine konuşlanacaktı. Böylece buzdolabı ile komşu olacaktık. Dolap geldiği gün törenle fişi takıldı, ışığı yandı ve çalışmaya başladı. Anneannem pembe iç duvarına bakıp, "Kurban olurum, pembiş pembiş, nasıl da güzel" diye methiyeler düzüyor, annemin gözleri kırmızı koltukları aldığındaki kadar olmasa da ışıldıyordu. Akşamına Cümbüşçü Amca geldi ve babama çıkıştı: "Dolabı aldın da iyi mi ettin, başıma iş çıkardın" dedi ve gitti. Bir şey anlamadık, gizem ertesi gün aydınlandı. Bahçeye yanaşan bir başka kamyonet bizimkinden bir boy daha büyük bir buzdolabını Cümbüşçü Amcalara getirmişti. Bundan sonra bizim eve alınan her eşyanın bir boy büyüğü ve daha gösterişlisi Cümbüşçü Amcalara alınacaktı. Dolap kurulup çalışmaya başladığının ertesi günü amcamız uzun bacaklarının geniş adımlarıyla açık duran sokak kapısından girip destursuz yatak odasına dalmış, hayretle bakan gözlerimizin önünde buzdolabının önce kapağını, sonra buzluğunu açarken "İyi dolap kar yaparmış, sizinki yapıyor mu?" demişti. Buzluktaki karları görünce fena halde bozulmuş, "Güle güle kullanın" deyip geldiği gibi gitmişti. 

İçi pembiş minyon dolabımız hem bize, hem de bloktaki komşularımıza uzun yıllar hizmet verdi. Elinde kabıyla gelene buz, sürahiyle gelene soğuk su verdik, kıymasını, etini getirenin malzemesini buzluğa koyduk ta ki apartmanın tüm daireleri buzdolabı ile donanana kadar. Ne güzel komşuluklardı o zamanın komşulukları...


Taşındıktan iki yıl sonra Cem ve ben, evin arka balkonunda. Oğlum, yiğenim ve torunum dışında tutkuyla sevdiğim tek çocuk. Keşke bir yerlerde izini bulabilsem...

23 Ağustos 2023 Çarşamba

ÇÜNKÜ HATIRALAR KUŞLAR GİBİ 6 / 23 AĞUSTOS

Yazın sonbahara meylettiği günlerden birinde taşınıyoruz Cengiz Sokak 69 numaraya. Üç katlı bir apartmanın bahçe katında nohut oda, bakla sofa bir yer. Ev sahibi zemin kattaki geniş dairenin büyük bölümünü kendine ayırmış, ufacık bir bölümü de aradaki kapıyı kilitleyerek bize kiralamış. Ev küçük ama en güzel yanı sokak kapısının bahçeye açılması. Bahçe dediğim o zamanlar gözüme Amazon ormanı gibi görünse de küçücük bir yer. Yıllar sonra gidip gördüğümde çok şaşırıyorum. Çocuk gözüne her şey büyük görünüyor. Üç-beş ne olduğunu hatırlamadığım ağaç, bir asma, biraz ot, biraz çiçek var ama benim için adeta bir cangıl. Orada yaşadığımız bir yıla damga vuran şey benim için o bahçe. 

Fazla bir eşyamız yok, 4 tane açılır kapanır tahta koltuk (biri hala benim evimde hatıra olarak durur), bir portatif masa, babamın iki meslektaşıyla bir anlık hevesle açtıkları ve 3 aya kalmadan kapattıkları sağlık kabininden payına düşen üç formika sehpa, annemlerin pirinç, benim maviye boyalı karyolalarımız, tek kapaklı bir elbise dolabı, annemin çeyizlik iki  halısı, yatak-yorgan ve bir miktar mutfak eşyasından ibaret mal varlığımızı subay dayımın ayarladığı askeri bir kamyonete yükleyip taşınıyoruz. Annem de, babam da mutlu, sonunda çekirdek aile olarak baş başayız. Ev küçük olmuş ne gam, sadece bize ait ya, o yeter. 

İki odanın ortasında küçük bir sofa, sokak kapısından sofaya uzanan bir koridor, koridorun solunda da mutfak vazifesi gören bir tezgah ve eviye var. Annem hevesle yerleştiriyor eşyaları fakat odanın birinin mobilyası sadece yere serilmiş Isparta halısı ve sağlık kabini artığı üç sehpadan ibaret. Orası güya misafir odamız ama neredeyse boş. Olsun göç yolda düzelir diyoruz ve hevesle başlıyoruz bu küçücük evdeki yeni hayatımıza. Çok geçmiyor, benim hayatıma daha esaslı bir yenilik geliyor, ilkokula başlıyorum. Annem her sabah tarayıp örmekle uğraşmamak için saçlarımı kestiriyor, önlüğümü dikiyor, yakamı kolalıyor, babam bir akşam kahverengi, kutu biçimli bir çanta getiriyor, defterler, kalemler alınıyor. Sağlık merkezine gidip çiçek aşısı oluyorum, vesikalık fotoğrafım çektiriliyor, kaydım yapılıyor ve hazırım.


Annem bu kez yan yatmış fıskiye modeli tercih etmiş, yamuk kahküllerim uzamış sanırım ve fakat saçım niye öyle yoluk yoluk? Vesikalık işini sevmemişim anlaşılan, huzursuzum dudaklarım yok olmuş 😀. Ah o yakalar, öyle sert kolalardı ki annem, boynumu keserdi her seferinde. 

Okula daha ilk günden bayılıyorum. Ertesi gün olsa da tekrar gitsem diye içim içimi yiyor. Diyorum ya, bizler safın "S"sinden hareketle "S" kuşağıyız işte. Evladım önünde en az 15 sene var okul yolunda tüketilecek, neyine bayıldın? 


Şahane bir öğretmenle 5 yıl okuduğum Fatih İlkokulu. Sondaki pembe boyalı kısım sonradan eklenmiş. Biz ilk katı taş kaplı ön binada öğrenim görmüştük. Neyse ki okul hala yerinde ve eğitime devam ediyor.

Okul işi tamam, ayrıca iki de arkadaşım oluyor. Ön dairede oturan ev sahibimiz Gül Hanım'ın kızları Ayşe ve Aysel'le çok iyi anlaşıyoruz, gelsin evcilikler, gitsin saklambaçlar. Lakin anneleri korkulu rüyam. Huysuz, aksi, ne yapacağı belli olmayan bir kadın. Bir bahar öğleden sonrası annemin Niğdeli hemşerilerinin kabul gününe gitmek için hazırlanıyoruz. Gül Hanım da bize uğramış, hazırlanana kadar laflıyorlar annemle. Annem diktiği ve pek beğendiği bir elbiseyi giymemi istiyor, ben onu giymek istemiyorum. Annem ısrar ediyor, ben direniyorum. Hafiften bir oyuna dönüşüyor inatlaşmamız, üstümde çamaşırlarımla sehpanın etrafında dönüp duruyorum, annem elinde elbise, "Giy şunu" diye arkamda. Birden bacaklarıma, kollarıma inen terlik darbeleriyle neye uğradığımı şaşırıyorum. Annem bana dayak atmaz, peki bu kim? Kim olacak ev sahibi Gül Hanım, kendini benim de sahibim sanıvermiş. Vay efendim annemin sözünü nasıl dinlemezmişim. Uzun yıllar sonra gidip evi buluyorum, elimde makine fotoğrafını çekerken üst katta bir pencere açılıyor, yaşlı bir kadın kafayı uzatıp kimi aradığımı soruyor. Bak sen şu işe, Gül Hanım bu. Kendimi tanıtıyor, annemi hatırlatıyorum. Koşturarak aşağı iniyor, kızı Aysel de aynı apartmanda oturuyormuş meğer, hani şu benim arkadaşım olan, onu da çağırıyor. Ön bahçede duygusal anlar yaşıyoruz, Gül Hanım beni vergi memuru sanmış, gülüyoruz. Sonra beni dövdüğünü hatırlayıp hatırlamadığını soruyorum, cevap kızından geliyor: "Annemin dövmediği çocuk var mıydı ki?"


Yıllar sonra gidip bulduğum Cengiz Sokak, No: 69/A. Esasen kapıyı da çaldım ama evde kimse yoktu. Öndeki betonda ne seksekler, ne evcilikler oynandı. Asma çardağının altında ne kahvaltılar yapıldı, ne akşam yemekleri yendi. O zaman pencerelerde demir yoktu, giriş kapısının camında annemin ağ ipinden ördüğü gül motifli perde asılıydı.

Bir gün okuldan eve geliyorum, kapı kilitli, annem yok. Bahçede oyalanıyorum, çok geçmiyor annem görünüyor, arkasında tornetini sürerek gelen ergen bir oğlan (Tornet çocukların, gençlerin portakal kasasından yapıp altına 4 bilyeli rulman ve bir taşıma sapı takarak arabaya dönüştürdüğü, pazardan öte-beri taşıyarak harçlığını çıkardığı ilkel bir tahta araba), tornetin içinde zorla sığıştırılmış 4 tane kıpkırmızı koltuk. "Anne bunlar ne?". "Koltuk". "E onu görüyorum, nereden çıktı?" "Pazardan aldım". Ah annem, çarşı-pazar paralarından arttırdıklarıyla (vallah-billah kesesi derdi o paralara) aylardır aklında olan koltukları pazardan ikinci el alıvermiş. Annemin ölene kadar çeşit çeşit koltuk takımları oldu ama hiçbiri pazardan alınmış ikinci el kırmızı koltuklar kadar sevindirmedi. Ben o gün annem o koltukları tornetten indirip içeri alırken, silip boş duran misafir odamıza yerleştirirken, sonra geçip karşısına gözleri parlayarak bakarken "mutluluktan etekleri zil çalmak" deyiminin hayata geçmiş halini izledim. Artık annemin de koltuklu bir misafir odası vardı, varsın misafirden misafire açılsın, o kıymetli kırmızı koltuklara çok az oturulsun, vardı ya...

Cengiz Sokak 69/A benim için çocukluğumun en saf halinin en güzel günlerini yaşadığım minicik bir yuva oldu. Bahçede oynanan oyunlar, akşamları mutfaktan yayılan ışıkta yenen yemekler, babamın sigarasını tellendirirken söylediği şarkılar, uykulu gözlerle yapılan ev ödevleri, heceleyerek okuduğum ilk kitaplar, kabakulaktan şişen yanaklar, pompalı gaz ocağından çıkan fışırtılar ve pazar sabahları radyodan yayılan tangolar kalbimin, zihnimin en güzel köşesinde saklı...

16 Ağustos 2023 Çarşamba

ÇÜNKÜ HATIRALAR KUŞLAR GİBİ 5 / 16 AĞUSTOS

Anneannemle birlikte oturduğumuz yıllara küçük dayım vuruyor damgasını. Haşarı ötesi bir ergen, babasını erken kaybetmesinin getirdiği eksiklik hissini anneannemin dalgalı ruh hali de arttırıyor. Kimi zaman "Öksüzüm, tırnak kadar etim" diye severken, kimi zaman her yaptığına karışıp, her şeyine söyleniyor. Dayım kimseleri dinlemiyor. Anneanneme yalvar yakar aldırdığı bisiklete sadece ilk gün normal biniyor, geri kalan zamanlarda ya ayakta, ya amuda kalkarak ya da en olmayacak şekillerde sürüyor. Anneannemin itirazlarına, yalvarışlarına kulak asmadığı gibi evin önünden geçerken de dalga geçer gibi el sallıyor. "Ne olacak bu çocuğun hali, şuna bir akıl verin uşaak" diye önüne gelene sızlanan anneannem oğluna biraz sert çıkılsa bu kez suratını asıp oğlundan yana tavır alıyor. Biz de bir gün "Sevgili dayıcığım", "Canım yiğenim" durumundayken ertesi gün birbirimizin gözünü oyacak duruma gelebiliyoruz. Yine de bir türlü yatışmayan sert ve dik saçlarına her gece limon suyu sürüp naylon çorap giyerek yatan dayım çok sevimli.

Annemle anneannem hemen hemen her hafta Niğdeli ahbaplarının kabul günlerine gidiyorlar, haliyle beni de yanlarına alıyorlar. Annemin devrin modasına uygun kendi diktiği giysileri var. Özellikle mavi üzerine ince çizgileri olan, belden büzgülü, aynı kumaştan kemeri olan elbisesini çok seviyorum. Büyüyüp benzer kıyafetler giyme hayalleri kuruyor, yüksek topuklu ayakkabılarını ayağıma geçirip deniyorum. Vaziyeti fark ettiği anda annem üstüme atılıp "Belini kıracaksın" diyerek ayakkabıları çıkarıyor ayağımdan. Ayakkabının beli mi olurmuş ki kırılsın, ne diyor bu kadın?

Kabul günlerine gittiğimiz ahbapların bana komik gelen isimleri var: Kümsarın Meliha, Pamuğun Sayime, Vıdıvıdıların Türkan, Baba Teberiği Tayibe. Tayibanım ile bir akrabalık durumu da mı var bilmem, anneannem pek hürmet ediyor ona. Tek katlı, geniş bir evde oğlu, gelini ve iki kız torunu ile yaşıyor. Ufak-tefek, akça pakça, tombulca bir kadın Tayibanım, ne zaman gitsek kapının karşısındaki sedirde oturur oluyor, pek ender ayağa kalkıyor, yaşı da epeyce var. Annemler büyüklerle muhabbet ederken benim payıma küçük torun düşüyor. Büyüğü ergen olma yolunda emin adımlar attığı için bize pek yüz vermiyor, hoş küçüğünün de pek yüz verdiği söylenemez. Sarışın, renkli gözlü, Kuzey ülkelerinin havasını taşıyan bir kız yaşıtım olan küçük. Kocaman üç boyutlu bir kitap getiriyor, "Uyuyan Güzel". Kitaba içim gidiyor, lakin küçük hanım "Elimde bak" havasında, dokunmama bile izin vermiyor. Uzun süre aklım o kitapta kalıyor. Kümsarın Meliha Tayibanımların bitişik apartmanında oturuyor. Onların kabul gününde daha kalabalık bir çocuk grubu oluyor, bizim burnu havada sarışın demirbaş haliyle ama çok sevdiğim Tülin de var, kara bir kız, alnının iki yanında iki iri beni var. "Güzellik mi, Çirkinlik mi?" oynuyoruz bahçede. Sarışın ebe olduğunda güzel de olsam, çirkin de olsam beni asla seçmiyor. Aramızda adeta bir soğuk savaş var. En sevdiğim kabul günü Pamuğun Sayime'lerde olan, çünkü onların şahane bir bahçesi var, kaç saat otururlarsa otursunlar o bahçede vaktin geçtiğini anlamıyorum. 

Anneannem memlekete kardeşlerini ziyarete gitme planları yapıyor, gitmeden evvel Sümerbank'a gidip salonun penceresine perde dikilmesi için kumaş alıyor, yola çıkmadan önce de anneme o dönene kadar perdeleri dikmesini tembihliyor. Annem hemen işe girişiyor. O zamanlar yaygın olarak kullanılan, goblen denen cinsten bir kumaş bu. Annem ölçüyor, biçiyor, büzgüleri biraz az tutarsa salondaki somyaya da bir örtü çıkaracağını hesaplıyor, bir heves oturup hem perdeleri, hem somya örtüsünü dikiyor. Anneannem gelmeden perdeleri asıp, somyaya örtüyü örtüyor, bekliyor ki annesi geldiğinde beğenip takdir etsin.

Anneannem memleketten "Kara doktor" dediği ve cebinden eksik etmediği kuru siyah üzümler, Niğde tarhanası ve köfterle dönüyor. Elindeki yükleri bırakır bırakmaz gözü perdelere ve somyaya kayıyor. Yanaşıp perdeyi yakından inceliyor, suratı memnuniyetsizliğinin ifadesi olarak düşüyor. Anneme dönüp, "Niye bunun büzgüleri az?" diyor. Annem somya örtüsü çıkarabilmek için büzgüden kıstığını söyleyince kıyamet kopuyor. O zaman annemi derin bir üzüntüye sevk eden ama yıllar sonra anlatıp anlatıp güldüğümüz olay patlak veriyor. Anneannem delirmiş gibi aynı şeyleri tekrarlıyor: "5 değil, 10 değil, 15 değil, 20 değil, tam 25 lira verdim. Bolamadı (Bol-dökümlü demek anneannemin dilinde) olsun dedim, zengin dursun dedim. Kim dedi sana somya örtüsü dik diye, düdük gibi olmuş, ibik gibi olmuş". Bitmiyor söylenmesi, annem suçlu suçlu köşeye çekiliyor, olay trajikomik. Anneannemin doğrudan 25 demeyip de 5 liradan başlaması komik ötesi. Bir süre sonra ortalık yatışıyor ama anneannem perdelerin yanından her geçişte, somyaya her oturuşta asık bir surat takınıp adeta hem onları, hem annemi cezalandırıyor. Zamanla sadece eğlenmek için gündeme getirdiğimiz bu olay annemin içine fena koymuş olsa gerek ki babam emekli olduğunda ilk işi anneanneme istediği gibi "bolamadı" bir perde yaptırmak oluyor.

Anneannemle geçen günler sona ermek üzere, artık kendimize ait bir eve taşınma zamanı geliyor. Zaten yakında ilkokula başlayacağım. Aşağıdaki fotoğraf taşınmadan önce çekilen son stüdyo fotoğrafı:


Cengiz Sokak No: 69'da yaşananlar haftaya...