.

.
.
Diz işleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Diz işleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Eylül 2021 Salı

DİZLERİMLE SOHBETLER (7 EYLÜL)

Bu aralar bende vakit "namütenahi". Gençler için açıklama: "Sınırsız, sonsuz". Reşat Nuri'nin rahle-i tedrisinden geçmiş bir ilkokul öğretmenim, lisede bu sözcüğü çok fazla kullanan bir edebiyat öğretmenim olunca ve üniversitede "Türkçe'de Arapça-Farsça Unsurlar" dersinden pek keyif alınca eski kelimeleri kullanmayı seven bir şahsiyete dönüştüm. Evkaftan mütekaitlik sonrası daha çok kullanır oldum mirim 😃 Şamata bir yana lisede sadece Türkçe ve Edebiyat öğretmenlerimi sevdim, üstelik fen kolundaydım. "Namütenahi" sözcüğünü çok kullanan öğretmenim bir efsane idi. Orta yaşını terk etmek üzere ama cami yıkılsa da hem mihrap, hem minber, hem son cemaat yeri yerinde, çok hoş bir kadındı. Sarı saçlarını alın üstünde bombeli, eski moda bir topuzla toplar, hafiften kırışmaya başlayan beyaz tenine çok yakışan kıpkırmızı bir ruj sürer, uzun tırnaklarını da rujla aynı tonda kırmızı oje ile renklendirirdi. "Namütenahi" sözcüğünü söylerken sağ elinin parmaklarını havada dalgalandırırdı. Hepimiz nefesimizi tutup onun elinin kızıl yansımalar bırakan hareketlerini izlerdik. Kelimenin unutulmaması için oldukça estetik bir atraksiyondu haliyle. Değişik renklerde giydiği döpiyesleri-yoksa tayyör mü demeli-genelde demode idi ama ona ayrı bir hava verirdi. Hiç moda olmadığı halde omuzlarını olduğundan geniş gösteren vatkalı ceketleri beline sımsıkı otururdu. Yılan derisi stilettolar giyer, aynı deriden çantalar taşırdı, müthiş zarif görünürdü. Bize okumak ya da göstermek için evinden getirdiği kitaplar bile ayrı bir şıklık, ayrı bir hava taşırdı. Çağdaşlarım bilir, belki hala vardır edebiyat kitaplarında, Süleyman Çelebi'nin "Mevlut"unu incelerdik konulardan birinde: "İndiler gökten melekler saf saf/Kâbe gibi kıldılar evin tavaf". Evden elyazması, eski Türkçe bir Mevlut getirmişti, kırmızı deri kaplı, yan tarafları tezhiplerle süslü nefis bir kitaptı. Hatta sınıftan bazıları çantasından çıkarırken "Hoca derse çikolata getirmiş" demişti 😃 Hâl böyle olunca bu kadının en çok kullandığı kelimeyi unutmak imkansızdı tabii ki, cümle içinde kullanıverdim işte ve cânım Süeda Hanım'ı da anmış oldum, huzurla uyusun...

Bu aralar dizlerimle aram şeker renk, kendilerine bir miktar kırılmış olabilirim. Çektiğim onca eziyete karşılık hâlâ iyileşmemekte direniyorlar. Geçen gün aldım karşıma konuştum, önce soldan başladım. Yılanın başı o zira. Dedim ki: "Bak dostum, şurada doğduğumuz günden beri birlikteyiz. Tamam biraz gezip tozmayı seven, biraz eline ayağına çabuk, hareketli bir insanım ama yine de elimden gelen özeni gösterdim. Birkaç kere senin üstüne düşmüş olabilirim, inan kötü bir niyetim yoktu, hep inşaat çukurları, kaygan zeminler, buzlanma vs sebep oldu, biraz da moda. Gençliğimizi bilirsin, epa terlikler çok modaydı, sanki çok kısaymışım gibi boyumu 15 santim daha uzatmak için derdim neydi ki, ikide bir burkulur, ikide bir düşerdim. Bu konuda boynum kıldan ince ama o yaşlar bildiğin gibi biraz insanın aklının bir karış havada olduğu yaşlar, insan pek geleceği göremiyor. Sonrasında intikamını pek fena aldın zaten. İsteğim hilafına Cevriye'yi kiracı alıp oturttun, tüm ikazlarıma rağmen de tahliye etmedin. Yetmedi, sağ taraftaki kardeşini ayartıp ona da Cevriye'nin kardeşi Tevriye'yi yerleştirdin. Mal sahibine sormadan diz mi kiraya verilir, hangi kanunda yeri var? Yaptığınız tüm terbiyesizliklere edebimle katlandım, dördünüz bir olup canıma okudunuz, geceleri uyutmadınız, gündüzleri yürütmediniz. Ağrısıyla sızısıyla hayatımı zindana çevirdiniz. Bana başka çare bırakmadınız, sonunda resmi kanalla tahliye ettirdim Cevriye'yi de, Tevriye'yi de. Muhtemelen hastanenin köpeği yemiştir ikisini de 😃 Sizin yüzünüzden her bir dizime birer kiloluk ağırlık yerleştirdiler. Çektiğimi ben bilirim. Geçtim ameliyat sıkıntısını, sonrasında yediniz bitirdiniz beni yahu. Cevriye, Tevriye gitti, ağrılar bitti diyeceğim, nerdeee? Stajyer protezlerin asaletleri bir türlü tasdik edilemedi. Kaslarınızın terbiyesini verin, anlaşsınlar artık birbirleriyle. Fizik tedaviyi geçtim günde dört defa egzersiz yapıyorum kardeşim, daha ne yapayım? Kazara boş bulunup diz üstü çökecek olsam hemen toparlanıp özür diliyor, okşayıp seviyorum ikinizi de, ne şımarık, yola gelmez şeylermişsiniz yahu, canımdan bezdirdiniz. Bu yazı burada dursun, üç vakte kadar yola girmezseniz ben size yapacağımı bilirim, o kaa!"

Aramızda kalsın, ne yapabileceksem, ancak egzersiz yapabilirim 😃😃😃

Egzersizlerden artan namütenahi vakitlerimde bol bol kitap okuyorum. Thomas Bernhard okumaları yaptım 5 gün boyunca, kendime 10 gün tanımıştım ama 5 günde bitirdim. En kalını 94 sayfa olan 5 kitap, çocukluk ve ilk gençliğini anlatmış: "Neden", "Kiler", "Soğuk", "Nefes", "Çocuk". Aman yarabbim ne zor, ne sıkıntılı bir hayat. Bir yandan savaş, bir yandan maddi sıkıntılar, bir yandan yaşıtlarınca dışlanma, büyükbaba dışında kendi dertlerine düşmüş ilgisiz ebeveynler, bunlar da yetmezmiş gibi akciğer kaynaklı sağlık sorunları. Gerçekten dirayetli adammış bunca derdin içinden sağlam çıkabilmiş. Adamın hayatındaki zorluklar kitabın okunmasını da zorlaştırıyor haliyle incecik olmalarına rağmen, iç sıkıntısıyla okuyup bitirdim hepsini ama yaptığım okumalardan memnunum esasen.

Şimdi elimden kardeşimin verdiği, Oya Baydar'ın "80 Yaş, Zor Zamanlar Günlükleri" var. Biraz gecikmeli bir okuma aslında, kitap geçen yılın sonunda çıktı, pandemiyle birlikte Marmara Adası'nda geçirdiği zamanları 80 yaş süzgecinden geçirerek, zaman zaman geri dönüşlerle anlatıyor. Okurken pandeminin ilk zamanlarında yaşadığım panik hallerini hatırladım. Galiba yavaş yavaş alışıyorum bu duruma, geçen yılki korkularımla karşılaştırınca epey yol kat etmişim. Açık havada bir cafeye oturup kahve bile içiyorum artık. "Oya Baydar'ın hakkında bilmediğim ne kaldı ki?" diye düşünerek başlamıştım ama bu daha ziyade gündemle ilgili bir kitap olmuş.

Böyleyken böyle dostlar, baki selam, egzersizlere devam. Şu çiçeği de koyayım konuyla ilgisiz de olsa, hiç olmazsa içiniz açılsın, nerede çektim, ne zaman çektim, başkası mı çekti, zerre hatırlamıyorum. Kaslı, diri dizler yapayım derken kafayı yitirdim, Jean Paul Belmondo da ölmüş zaten 😔




1 Eylül 2021 Çarşamba

DİZ ÜSSÜ ALFA'DAN BİLDİRİYORUM / YILDIZ TARİHİ 1 EYLÜL

Dün sabah (yine sabahın köründe) uyandığımda aklıma bahar aylarında online izlediğim "Ferhangi Şeyler"in 2000. gösterisi düştü. Ferhan Şensoy'un kırmızı çizgili tişörtü geldi gözümün önüne, gülümsedim. Sonra telefonu aldım elime ve şok! Ben çok korkuyorum bu hissikablelvuku olayından. Bunca zaman aklına gelmesin, adamın öldüğü gün onun oyununu düşünerek uyan. Ermiş falan olmak istemiyorum, mümkünse hiçbir şey malum olmasın bana, rüya da görmeyeyim. 

Ferhan Şensoy'u çok severdim, özellikle de kitaplarını, hemen hepsini büyük bir keyifle okudum, özellikle yaşam öyküsünü anlattığı "Kalemimin Sapını Gülle Donattım" ve "Başkaldıran Kurşunkalem"e doyamamıştım, daha devamı gelecek diye beklerken sen kalk git 😔 Bence Türk tiyatrosunun en zeki adamını kaybettik, ne diyeyim huzurla uyusun, çok üzgünüm.

Fizik tedaviyi de bitirdik sonunda. Yeteri kadar elektriklendik, ağırlık kaldırdık, diz açılarımız ölçüldü, tünek tavuğu modunda yürüdük. Sonra egzersizlere inek öğrenci tadında devam etme sözü vererek mezun olduk 😃 İşin esası çok bıkmış ve sıkılmıştım. Bu yıl ömrüm fizik tedavi merkezlerinde, hastanelerde, doktor muayenehanelerinde geçti. Dünya yüzü görmedim desem yeridir. Buna da şükür, ne diyelim. Ameliyatın üstünden 2 ay geçti, dizimle yakından ilgilenen doktor, fizyoterapist ve yardımcı görevliler, gelişimimin iyi olduğundan söz ediyorlar ama ben hala şüpheliyim. Ağrılarım tam anlamıyla geçmedi, uzun süre ayakta kalamıyorum, yürümelerim kısıtlı ama bu sürecin böyle yürüyeceğini baştan biliyordum. Doktorum tam anlamıyla iyileşmemin 1 yılı bulacağını belirtmişti zaten, aşama aşama toparlıyorum, elbette ki başlangıca göre iyiyim ama düşündüğümden de zormuş ameliyat sonrası. Cidden bunaldım ama çaktırmıyorum 😃

Dün Fizik Tedavi uzmanı ile randevum vardı seans sonu kontrolü için, geçer not alınca biraz da hava almaya karar verdik kardeşle. Önce hastanenin sokağında bulunan dayımın yıllar önce oturduğu evi görmeye karar verdik, biraz anı tazeledik önünde. Anneannemin, dayımın, annemin, babamın henüz sağ ve görece genç oldukları zamanlardı, bizim evden yürüyerek giderdik hem de yokuş yukarı tırmanıp. Onların dizleri sağlammış valla, ben elli metreyi zor yürüdüm ameliyat sonrası. Hüzünlendik biraz eski günleri düşünüp, dayımın bahçeyi yeşertişini, mangal yapıp etleri pencereden uzatışını, yengemin güzel sofralarını, küçük kuzenlerin sevimli yaramazlıklarını andık. Küçük kuzen 3 yaşındayken evden kaçmış, yokluğu fark edilince abisi aramaya çıkmış. Sokağın sonunda yakalamış, "Hayrola yolculuk nereye?" demiş. Biraz geç konuşmuştu ufaklık, komik telaffuzları vardı, güldürürdü bizi. "Gidiyom vakvak" demiş, yani istikamet Kuğulu Park. "Abicim" demiş büyük, "yol tehlikeli, Kuğulu Park tehlikeli, sen ön bahçede oyna, arka bahçede oyna". Bizimkinden cevap; "Ön ııh, arka ııh, giderim yol, giderim vakvak". O kaa 😃

Sonra yine aynı sokaktaki bir arkadaşımızın bahçesinde biraz soluklandık ve aylardır ilk kez sosyalleştim açık havada, bir saat bile olsa iyi geldi. 

Ve bu ay okuduğum kitaplar, ameliyattan bu yana tanıtım yazısı yazamıyorum, affeyleyin, uzun süre oturmak yoruyor beni. Hemen hemen hepsini severek okudum diyeyim, siz anlayın:






16 Ağustos 2021 Pazartesi

16 AĞUSTOS (TESLİS: EGZERSİZ-KİTAP-TABLET)

Bir sabah uyanacağım ki Gregor Samsa gibi bir spor salonuna dönüşmüşüm ya da kütüphaneye. Ameliyattan sonra hayatımı üç faaliyet belirliyor, kutsal üçleme: Egzersiz, Kitap okuma, Tablette oyun oynayıp şeker patlatma. Yatağın yüksekliğinden dolayı kendimi çileye çektiğim, önce anamla babama, sonra kardeşime, ardından oğluma ve şimdi de bana ait olan odada kardeşimin ergenliğinden kalma gardroba bakarak başlıyorum mesaiye. Salona geçtiğim ender zamanlar dışında gardrop sürekli manzaram. Hatta üstünde iki adet de koli var, zamanında oğlumun aldığı ses sistemlerinin şimdi içinde ıvır zıvır olan kolileri, DJ Wheels yazıyor üstlerinde, baka baka ezberledim. Evle ilgili yegane faaliyetim arada çamaşır yıkamak, bir-iki dağınık toplayıp bulaşık makinesi boşaltmak. Bir-iki kere yemek de yaptım ama geçen hafta çok ağrım olunca fizyoterapistim ayakta uzun süre kalmayı, yemek yapmayı, fazla oturup kalkmayı yasakladı. Oturup kalkmam şu nedenle kısıtlı, layık olduğum yüksek bir makama yerleşmemişsem oturduğum yerden kalkmam çok acı veriyor. Ağırlık dizlerime bindiği için adeta bıçaklar saplanıyor. O yüzden mümkün olduğu kadar çilegâhımdaki yüksek yatakta yatıp oturmayı tercih ediyorum. Annemin iç salonda duran bir koltuk takımı var, minderleri olağanüstü yumuşak, normal şartlarda pek keyifli olur üstünde yatması ama benim durumumda adam yiyen bitkiye dönüşüyorlar. Geçenlerde boş bulunup kanepesine oturacak oldum, kanepe benim etrafımı kapladı adeta. Ters dönmüş hamamböceği gibi debelene debelene kalkamadım oturduğum yerden, aile efradı seferber oldu, çekiştire ittire ayırdılar kanepeden, yoksa ebediyen orada kalacaktım 😃

Her ne kadar fazla hareket etmesem de bu oturup kalkmalar ve egzersizler beni epey yoruyor, ameliyat sonrası kondüsyon düşüklüğüm de var haliyle, akşam saat 9 civarı gözüm kapanmaya başlıyor. Geçen haftaya kadar gece uykum adeta hiç yoktu, ağrılarla bölünmüş, beynimin uyanık, gövdemin yarı uyur olduğu, kesik kesik bir şeydi uyku dediğim. Sadece dizlerimi suçlamıyorum tabii, babamın bizlere yaptığı kötü sürpriz de ruh halimi dibe vurdurunca ara da bul uykuyu. 2 gündür biraz uyuyabiliyorum. Ama erkenden yattığım için gece yarısı pat diye açılıyor gözlerim. Bu gece 2 de uyandım mesela, sağa dön debelen, sola dön debelen, baktım dizleri ağrıtacağım yine yaktım gece lambasını oturdum. Sadık dostum tabletimi aldım elime, Toyblast, Candy Crush Saga, Candy Crush Soda canlar bitene kadar oynadım. Uyku gene yok, kitabımı aldım elime. Aaliya isimli Lübnanlı bir kadının öyküsünü okuyorum "Lüzumsuz Kadın" isimli kitapta. O kadar güzel ki sabahın 5'ine kadar elimden bırakamadım. Sonra gidip çay koydum ve gardrop manzaralı mesaiye başladım: 1 no'lu egzersiz. Egzersizler günde 4 defa, her bir hareket 15'er kere olmak üzere tekrarlanıyor. Bunlar yetmezmiş gibi bir de Fizik Tedavi seansları başladı, haksız mıyım spor salonuna dönüşeceğim yakında demekle. Fizyoterapistim bir de ağırlık çalışması ekledi hareketlere. Evde ağırlık yok, çareyi mercimekte buldum. Açılmamış bir kiloluk mercimeği bağlıyorum bileklere, bir karış yüksekliğinde kaldır, 5'e kadar say, 15 kere. Aferin kızım. Bu işi bile isteye kendin açtın başına, iyi de ne yapaydım? 6 aydır neredeyse kötürüm olmuştum. Şimdi sıkacağım dişimi ve seneye Avrasya Maratonu'na katılacağım...dersem inanmayın tabii ki. Normal şartlarda ağrısız sızısız, dizlerdeki beton dökülmüş hissi olmadan yürüyebileyim bana yeter. 

O bileğimde mercimekle yaptığım her harekette içimden "Şairler Terbiyetin Beyan Eder" diyorum. Niye? Çünkü Mercimek Ahmet Efendi yazmış söz konusu kitabı. Aslında "Kâbusname"si içinde bulunduğum duruma daha uygun ya neyse 😀 Edebiyatımın ne kadar iyi olduğunun farkındasınız değil mi? Bunlar lise bilgilerim 😀

Fizik tedaviyi ameliyat olduğum hastanede alıyorum. Eşim götürüp getiriyor araba ile, ayrıca bir de bastonum var. Yürütecim "Aliye"yi çoktan emekli ettim, şimdi dış mihraklara karşı tedbiren baston kullanıyorum, zira millet üstüme üstüme geliyor, ayrıca merdiven inip çıkarken ve hastane ile otopark arasındaki hafif yokuşta yardımcı oluyor. Bastonumun adı "Füreya". Gördüğünüz gibi Şakir Paşa ailesi ile aramızda kopmaz bir gönül bağı var, kendileri bana destek oluyorlar, ben de onlara şükran nişanesi olarak isimlerini yaşatıyorum 😀

Uzun uzun yürüyüş yapabilecek hale gelsem ilk işim Ankara'nın ara sokaklarına dalmak olacak. Hastaneye gidip gelirken geçtiğim sokaklarda aklım kalıyor çünkü. Ankara'nın o kişilikli, eski apartmanları, çiçekli bahçeleri, sokakları yeşil bir tünele çeviren bina boyuna ulaşmış ağaçları öyle güzel ki. Bizim caddenin devamında kaldırımlarda çınarlar var, devasa büyümüşler, caddeler, sokaklar hep gölge sayelerinde. Ara ara iğde, kokar ağaç, akasya, çam da karışıyor aralarına. Hastaneye paralel sokak şahane, akasyalardan bir tavan oluşmuş adeta. Onu dik kesen sokak da ise Sevgi Soysal'ın bir dönem oturduğu ev var, altına cafe açmışlar. Önünden her geçişte oturup bir kahve içmek ve yazarı anmak geçiyor içimden, umarım bir gün gerçekleştiririz. 

Benim cephede durumlar böyle dostlar, gündeme özellikle değinmek istemedim, dört taraftan kuşatıldık zaten, ruh sağlığımıza mukayyet olalım (anneannem olsa bu cümlenin başına bir de "aman diyim" eklerdi). Bilgisayar başında uzun süre oturamadığım için sık açmıyorum, o nedenle yorumlarınızı cevaplayamıyorum. Bağışlayın ve bir süre beni böyle idare edin. Hepinize sevgiler yolluyorum. Aşağıdaki foto hastanenin fizik tedavi bölümünün egzersiz salonu. Çeşitli şekillerde yürütüyor beni fizyoterapistim orada 😀



16 Temmuz 2021 Cuma

DİZ ÜSSÜ ALFA'DAN BİLDİRİYORUM / YILDIZ TARİHİ 16 TEMMUZ

Hastaneden çıktığımdan bu yana doğru dürüst gece uykum yok. Kevgir gibi, sürekli bölünen, 5er, 10ar dakikalık huzursuz uykular uyuyup uyanınca da "15 defa tekrarlamış mıydım?" derdine düşüyorum, egzersize öyle şartlanmışım ki uyuduğum (daha doğrusu uyumaya çalıştığım) uykuda bile onun derdindeyim. Toplasan iki saati geçmeyen uykumdan bir de sabahın 5'inde uyanıyorum iyi mi? Şöyle deliksiz 7-8 saat uyuyabilsem havai fişek patlatacak duruma geldim. 

Bu sabah da saat 5'te hortladım, çok işim var çünkü. Bir süre tavanı seyrettim, ilginç bir şey yoktu. Avize yerine asılmış Japon fenerindeki 1-2 delik dışında. Bu oda evin en sıcak ve gürültülü odası, batıya ve doğrudan bol trafikli caddeye bakıyor. Ne yazık ki evdeki en yüksek yatak burada olduğu için sıcağa ve gürültüye katlanmak zorundayım. Pencereyi açmaya niyetlendiğimde yoğun araç gürültüsüne ve zemindeki biz yokken açılmış tavuk döner dükkanından yükselen iğrenç kokuya muhatap oluyorum. Aklımın ermediği daha önce aynı yerde açılmış köfteci ve tostçu 6 ay dayanamazken milletin yaz günü ölmüş gibi tavuk dönere hücumu. Küçücük dükkan bir an boş kalmadığı gibi moto kuryelerin biri gidip biri geliyor. 

Bu oda yıllar önce taşındığımızdan bu yana sürekli el değiştirdi. Sabah kahvaltıda dün arkadaşımın yapıp getirdiği domates soslu kızartmayı ekmek arası yapıp yerken bunları düşündüm. Diyeceksiniz ki kahvaltıda kızartma mı yenir, bayılırım. Annem de çok severdi ve çok güzel yapardı. O zamanlar bu kadar sağlıklı beslenme derdimiz olmadığından şimdiki gibi fırında değil mis gibi yağda kızartırdı patlıcanları, biberleri, patatesleri. Üstüne de bol domatesli, sarmısaklı sos, of Allahım sana geliyorum 😃 hele de o kızartma bir gün önce yapılıp ertesi güne kalmışsa daha da lezzetli olurdu. Annemle en sevdiğimiz kahvaltı yiyeceğiydi, bir de yine bir gün önce yapılmış patates salatası. Şu an iyileşme mekanım olan "kendime ait oda" (Virginia'yı anmadan olmaz) taşındığımızda annemle babamın yatak odasıydı. 60'lı yılların sobalı Ankara evleri mimarisinde, kocaman, yaz için çok kullanışlı ama kışın yaşama alanının yarıya indiği bir daireydi. İçiçe geçmiş üç salon (salon salomanje efenim, müteahhitin dedeleri Fransızmış 😃) camlı kapılarla bölünmüştü. Taşınır taşınmaz "ay ferah ferah oturalım" diye camlı kapıları sökmüş, 2 ay sonra Ankara'nın kirli havasıyla birlikte kış bastırınca, karneyle alınan kok kömürü salonlarımızı ısıtmaya yetmeyince çaresiz tekrar takılmıştı o kapılar yerine, ta ki doğal gaz gelip de kat kaloriferi döşenene dek. Kışın caddeye bakan salon sadece çamaşır kurutma amaçlı kullanılırdı. Zira balkona asılan çamaşırları üzerine yağan kurumla yıkanmadan önceki halinden daha pis toplardınız. Salonda kuruyan çamaşırları da evin içinde donmuş olarak topladığımızı hatırlarım, kimse bana sobanın nimetlerinden bahsetmesin, ne çektik be!

Odalardan küçük olanı yıllardır hayalini kurduğum benim odamdı. Ne de güzel döşemiştim, hala hatırladıkça gülümserim. Evlenip evden ayrılınca annem yatak odasını benim küçük odaya taşıdı ve boşalan odayı oturma odası yaptı. Derdi pencerenin önüne yerleştirdiği divana oturup bir yandan dantel ya da örgü örerken bir yandan caddeden gelip geçeni seyretmekti. Tatillerde geldiğimde bu seyir fasıllarına ben de eşlik ederdim, en sevdiğimizse sabahları babamı işe, kardeşimi okula yollayıp, kahvaltılıkları bir siniye dizip bir yandan sohbet, bir yandan seyirle uzun kahvaltılar etmekti. Hele de kızartma ya da patates salatası varsa değmeyin keyfimize. Sabah arasına kızartma koyduğum ekmeğimi kemirirken film şeridi gibi geçti bu anlar gözümün önünden. 

Kardeşim ergenliğe yanaşırken isyan edip annemin seyirlik odasına el koydu, artık onun mülkiyetindeydi benim sağalma odası. Kitaplar, posterler, babamın bir hapishane atölyesinden aldığı masif çam yatak odası takımıyla genç kız odasına dönüşmüştü artık. O takımdan arta kalan, eskimek bilmeyen gardrop şu an tam karşımda, benim Ankara giysilerime ev sahipliği yapıyor halen.

Oda kardeşimin evlenip evden ayrılmasıyla kısa süre sahipsiz kaldı ama oğlumun üniversiteyi kazanıp Ankara'ya gelişiyle el değiştirdi. Yeniden dekore edildi, lisans, yüksek lisans ve bir kısım doktora çalışmalarına şahitlik etti. Sonra onu da kendi evine yolculadık, artık yazları bizleri, gelen giden konukları ağırlıyor, biraz depo, biraz oda görevi görüyor. Kaderinde bana iyileşme mekanı olmak da varmış. Anılar içinde savrulup gidiyoruz böyle.

Kızartmadan nerelere geldim, bitireyim de gidip egzersiz ödevimi yapayım. Kalın sağlıcakla, dizlerinize gözünüz gibi bakın aman diyeyim 😃


Sizi mutlu etmek için leylaklı etaminler işleyen kardeşleriniz çok olsun 💚

13 Temmuz 2021 Salı

DİZ ÜSSÜ ALFA'DAN BİLDİRİYORUM / YILDIZ TARİHİ 13 TEMMUZ

Dün itibariyle 3. doz aşımı oldum, bu kez çekik gözlü kardeşlerimize yüz vermeyip Almanlar tarafından çiplendim. Artık hangi olağanüstü yeteneğimi kopyalayıp hangi muhteşem hayatımı dikizlerler bilmiyorum. Ama kibar insanlar oldukları kesin, daha hemşire iğneyi kolumdan çeker çekmez sol yanımdan "Guten Tag" diye bir ses geldi, bakındım kimseyi göremedim, derken ses devam etti: Wie geht's, Gute Besserung". Şaşkınlıkla farkettim ki ses enjektörün açtığı delikten geliyor. Nasıl yaman bir çipse daha vücuda girer girmez protezleri farkedip geçmiş olsun dediler, insan bir şişe de kolonya uzatır, malum kolonyanın anavatanı Alamanya. Yine de sağ olsunlar, iki kez çiplendiğim Çinliler gönül düşürüp bir "Ni hao ma" bile dememişlerdi. Duygulandım esasen, dilim tutuldu, "Ich möchte, fünf köfte" bile diyemedim cevaben. Kolumu ovalaya ovalaya kalakaldım 😃

Boşaltılıp Şehir Hastanesine taşınan bazı hastaneleri aşı merkezi yapmışlar, randevuya bile gerek kalmadan çarçabuk aşı olabiliyorsunuz. Ben ameliyatlı olduğum için arabaya kadar gelip orada yaptılar aşımı sağ olsunlar. 24 saati geçti, hafif kol ağrısı dışında bir sıkıntım olmadı.


Dün pazar da değildi ama 15 gündür beni ilk defa güneşe çıkardılar. Gerçi aşı merkezi, otopark, araba içi ve doktor muayenehanesi dışında bir yer görmedim ama en azından gecelik-pijama dışında bir şey geçirdim üstüme, biraz süslendim, iki insan yüzü gördüm ve 18 gündür ilk kez yandan yandan olsa da merdiven inip çıktım. Kontrol vardı dün ve doktorum "iyi gidiyorsun, devam" dedi. Şuraya şunu bırakayım, garantili olsun, kendimden bile korkuyorum bu ara 😃 :


Günümün çoğunu egzersizler dolduruyor, ardından buzlanma faaliyeti. Kalan zaman kitap-oyun-dizi vs üçgeninde geçiyor. "Hastalık Hastası Katil"i okuyorum çok eğlenceli. Netflix'de "The Cook Of Castamar" diye bir dönem dizisine başladım, arada podcast dinliyorum. İstanbul Festivali Haziran dönemi için aldığım tüm online biletler boşa gitti, zira film izlemeyi hiç canım istemedi. Bu günler de geçecek elbet diyorum ve izninizi istiyorum. Leylak için egzersiz vakti...


9 Temmuz 2021 Cuma

DİZ ÜSSÜ ALFA'DAN BİLDİRİYORUM/YILDIZ TARİHİ 9 TEMMUZ

Efenim, bugün protezli hayatımın 15. günü. Kendileri halen uyum sürecinde oldukları için her iki dizimde de 10'ar kilo ağırlık ve pis bir basınç hissiyle yaşıyorum. Hani lastikli çoraplarınız sıkar da bacağınız şişmiş gibi hissedersiniz ya, onun on katını düşünün. Yoğun ağrılar nisbeten azaldı, sabahları, sanırım gece çok deli yatan bir insan olduğumdan dizleri savurtuyor ve muhtelif ağrılarla uyanıyorum. Onun dışında iyi idare ettiğimi düşünüyorum. Bezdiğim anlarda "sabır" diyerek kendimi motive ediyorum. Hafta başı kontrol var, bakalım Ankaralı tabip nasıl bulacak.

Bir önceki postuma yaptığınız yorumlara çok çok çok teşekkür ediyorum. PC başına oturamadığım için laptopa mahkumum, o da Q klavye olduğundan yazmakta zorlanıyorum ve dizlerim nedeniyle kucağıma alamadığım için ters bir pozisyonda kullanmak durumundayım, bu da sık sık açmamı ve yazmamı engelliyor. O nedenle yorumlarınıza tek tek dönemedim affeyleyin.

Hastaneye yatmadan önce kendime salonda yatak yapmış, ihtiyaç duyacağım her şeyi başucuma istiflemiştim. Gel gör ki evdeki hesap çarşıya uymadı. Kanepe çok alçaktı, kalkmak ve oturmak çok acı veriyordu. Mecburen yattığım odadaki yüksek yatağa taşındım ve bir nevi tecrit haline geçiş yaptım. Gece iyi uyuyamıyorum, o nedenle erkenden başlıyorum güne. Yatağım habitatım oldu.İhtiyacım olan ve beni oyalayacak şeyler yatak yanı sehpalarda dizili, tablet, kitaplar, ilaçlar, su, ıslak mendil, kağıt havlu, kolonya, pansuman malzemeleri ve Alyoşa Hanım yani walkerim, Kendisi beni WC'ye, mutfağa, evin diğer odalarına, kitaplığa, nefes almak istediğimde balkona taşıyor. Kendisi tüm süsüyle huzurunuzda:


Gördüğünüz gibi Aliye Berger'in akrabası, o yüzden böyle süslü ve ismi de Alyoşa 😃

Dizlerin ne kadar önemli organlar olduğunu kullanamaz hale gelince anlıyor insan. geçtim yürümeyi, hareket etmek bile kısıtlanıyor. Kendimi SAT komandosu gibi hissetmeye başladım. Alçak sürünme, popo üstü kayarak geri geri gitme, bacakları öne atıp hafif kaykılarak oturup kalkma, bacağı manuel hareket ettirme, yani farzedelim ki yastık üstüne alacaksınız, arkadaş o hareketi kendi yapamıyor, yapsa da çok can yakıyor, O zaman ayak bileğinizden tutup, hop koyuveriyorsunuz gereken yere. Cevriye'nin eski mekanı şu an Kemer patlıcanı kadar mor, üzerinde sarımsı, mavimsi desenler var. Hani huysuz kiracılar evi boşaltırken duvarları falan çizip de gider ya, Cevriye de bana anmalık bırakmış 😃 Tevriye daha efendiymiş sessiz, sakin çekip gitmiş, dikişler dışında herhangi bir işaret yok.

Bu arada bazı beceriler de geliştirdim. Taburcu olurken evde karından yapılmak üzere kan sulandırıcı iğne verdiler. El mahkum öğrenip bizzat yaptım ama karnımı da bostan patlıcanı gibi morarttım. Tam elim alışmış, acısız, morartısız yapıyordum ki iğneler bitti 😃 Pansuman konusunda da kendimi epey geliştirdim, dikişlerimle bizzat ilgileniyorum, çok anaç bir insanım.

Her gün 4 defa yapılması gereken egzersizler var, çabuk ve düzgün yürüyebilmenin olmazsa olmazı. 6 hareketi her diz için 15 erden tekrarlıyorum, eğer o gün çok ağrım yoksa sayıyı arttırabiliyorum. Kalan zaman kitap, oyun, spotfy, yazı-çizi geçiveriyor. Kısacası tecrit hücremde kendime yetiyorum. Kardeş ve çocuklar uğruyor sık sık, o zaman daha mutlu oluyorum.

Bende durum böyle dostlar, bir kez daha ilginiz için teşekkür ediyor, sevgilerimi yolluyorum...

4 Temmuz 2021 Pazar

DİZ ÜSSÜ ALFA'DAN BİLDİRİYORUM / YILDIZ TARİHİ 4 TEMMUZ

 Blogun takipçileri bilir, her yıl kızkardeşle 3-5 günlüğüne bir yere gider, gezer, tozar, eğlenir dönerdik. geçen yıl pandemi, bu yıl pandemiye ilaveten benim dizler sekte vurdu gezmelerimize. baktık böyle olmayacak, dedim ki "kardeş, bir yere gidemiyoruz madem, hadi ben ameliyat olayım, sen de refakatçi ol, ha otelde kalmışız, ha hastanede, maksat birlikte olmak değil mi?" "Oo süper proje" diye onay verdi kardeş. Diz ameliyatı fikri buradan doğdu, dersem inanmayın tabii ki 😊

Cevriye'yi hepiniz tanıyorsunuz, yıllardır sol dizimde ikamet ediyordu kendisi. Defalarca "Boşalt artık dizimi, Almanya'dan sancım gelecek" dedimse de Nuh dedi, peygamber demedi, üstüne üstlük bitişik dize bana sormadan kızkardeşi Tevriye'yi yerleştirdi. Takip edenlerin malumu, bu iki şirretle aylardır cebelleşiyorum. Antalya'daki merkezde beyhude çabalarım sonuç vermeyince "Sizi Ankara tabiplerine havale ediyorum, baksınlar icabınıza" dedim. biraz tırstılar, oh olsun!

Ankaralı tabip dedi ki, ben bu arkadaşların bir vesikalıklarını göreyim. "Sıfatları batsın yellozların nesini göreceksin?" dedimse de yolladı beni fotoğrafçıya, pardon MR Merkezi'ne. Balkonda drink almalık ılık bir Ankara akşamı çift maskeyle MR takırtısı dinledim adı batasıcaların yüzünden. Neyse ki merkez boş, temiz, hijyenik ve personel güler yüzlüydü. Çekim bitince CD'mi takdim ettiler. İkinci albümümü Ankara'da çıkarmak kısmetmiş. 

Tabip CD'me baktı, baktı, "Bu albüm böyle dinlenmez, bazı şeylerin atılması gerek" dedi, hemen atladım, "Cevrıye ile Tevriye'yi atalım". Tabip Tevriye'yi sevdi galiba, "O şimdilik biraz daha durabilir, Cevriye'yi şimdi, Tevriye'yi seneye atalım" dedi. "Siz o Tevriye'nin ne içten pazarlıklı olduğunu bilmezsiniz, Cevriye de gidince o benim canıma okur, ya hep, ya hiç ben başıma geleceklere razıyım" deyince ikna oldu. İkisi de gidiyordu dostlar, nihoho, yaşasın kötülük 😁

Cevriye ile Tevriye'nin itlafına karar verilince tabip diziçi güvenliğini topuz kafalı paşalara emanet etmeye karar verdi. Orada bir "Diz Üssü" kurulacak ve yönetime sağ ve sol üslerde birer Topuz Kafa geçirilecekti. Hatta tanıştık kendileriyle, pırıl pırıl parlıyorlardı. Tasfiye ameliyatı günü Cuma olarak belirlendi, ön tetkikler yapıldı ve çubuğu önce ağzımıza, sonra burnumuza sokmak suretiyle Covid testlendik. Sonra bir daha kimbilir ne zaman içeriz diye bir cafeye girip kahvelendik.

Büyük gün geldi, kardeşle hastane önünde incir ağacı olmadığı için küçük o.o.pu çiçeklerinin önünde buluştuk.

 

Geri kalanları almadılar, yassah hemşerum dediler. Odaya çıktık, yerleştik, hemşire Höt Kıtır operasyon giysilerimi getirdi, pek tarz oldum giyince, sonra beni attılar sedyeye, bay bay beybi.

Ameliyathane buz gibiydi, dondum, üstümü örtün diye çığrındım, iki polar attılar, mavisinin tonu güzeldi, önlüğüme uydu. "Belden uyuşturacağız sizi" dediler, "üstat sizsiniz, boynum kıldan ince" diyemeden sızmışım. Sonra gözümü bir açtım, birtakım mavili adamlar Cevriyeyle Tevriye'yi itlaf edip Topuz Paşaları yerleştirmekle meşguller. "Nasıl gidiyor?" dememe kalmadan biri "Sen niye uyandın bakiim?" diyerek kafama döküm tavayla vurdu, bayılmışım. Ayıldığımda birileri adımı çağırıyor, ben de "çok üşüyoruum" diye kendimi paralıyordum. Odaya çıktık, yatağa geçtik, herkes etrafımda pervane, gak deyince serum, guk deyince kan. Tansiyon aletinden bilezikler, oksijen ölçerden yüzükler taktılar, hiç bu kadar şımartılmamıştım. Sonra tabip geldi, "Seninkiler gitti, yerlerine Topuz Paşaları yerleştirdik" dedi, "Şimdilik vaziyet iyi, gerisi Topuz Paşalara saygıda kusur etmemeleri için kaslarına vereceğin terbiyeye bağlı".

Ağrılı, sızılı, ilaçlı, serumlu, walkerle bebek adımları atmalı, geceliği 5 yıldızlı otele eşdeğer odaya gelen, çoğunluğu karbonhidrat menülü yemekleri didikleyerek, ağrımın baskılandığı zamanlarda kardeşle dedikodu yaparak üç gün geçirdik. Sonra taburcu olduk, doktor ve hemşirelerle vedalaşıp tekerlekli sandalye, asansör, sedye üçlemesiyle bir ambulansa tıkıldım. 4 apaçi kılıklı görevli beni sedye sandalyeyle 2. kattaki eve çıkardı. kapıda kendilerine teşekkür edip walkerime yerleştim.

Hastane macerası bitti ama Diz Üssü Alfa'da macera bitmez. Devamı gelecek sayıda...


Kardeşimin iki taşın arasında bulup getirdiği Mardin işi nazarlıklı bileklik, eh dizler normale dönünce bir de halhal alır elbet, ağanın eli tutulmaz 😃


Ve beni burada da yalnız bırakmayan canım Charlie ❤