.

.
.

25 Nisan 2017 Salı

KOKULAR*

Öğleden sonra boyamı ve kitabımı yanıma alıp kuaföre doğru yola koyuldum. Onlarca kere yazdım, bir kere daha yazacağım, bu kadar çabuk uzayan saçlarımdan dertliyim. Boyuna değil, enine lütfen, uzayacağına dökülme arkadaş. Beni de üç haftada bir kuaföre gidip saç boyatmaktan kurtar. Hişşt, kime diyorum, dinleyen yok ki 😀 El mahkum istikamet kuaför.

Boya hazırlanırken aynanın karşısında yerimi alıyor ve kitabımı açıyorum. Kuaförde aynaya bakmaktan hiç hoşlanmam, hele de kafam boyaya bulanmışken. Fön çekilirken bile doğrudan aynaya değil aynadan görünen diğer müşterilere bakarım, bir nevi dikiz yani 😀 Beklerken kahvem de geliyor, oh hayat bana güzel (bu lafı gıcıklığına yazıyorum, sosyal medyada su içerken fotoğraf koysan altına bazıları "hayat sana güzel" yazıyor da ondan. Küçücük şeylerden keyif alırsan hayat herkese güzel aslında)


Boya saçlarıma sürülürken ve bekleme süresini doldururken kitabıma dalıyorum. Kitabın adı "Kokular". Philippe Claudel adlı bir Fransız yazarın. İnsanı hatırlattığı kokularla şiirsel bir yolculuğa çıkarıyor, kendi anılarına döndürüyor. Sık sık sayfayı kapatıp okuduğum şahane cümleyi sindirmek için duvara bakıyorum. Benim bir kitaptan keyif alma ölçütümdür kapatıp duvara bakma ritüeli. "Kokular"ı okurken sık sık tekrarlanıyor. Kitaba koşut ve bir kuaför dükkanına yakışan olarak havada bolca koku var; saç boyası, amonyak, sprey, briyantin, oje, aseton, parfüm. Claudel gübreden bahsederken boyadaki amonyak yakıyor genzimi. Maydanozgillerin kokusu yolda gelirken kopardığım ebegümeci çiçeğinin kokusuna karışıyor, zaten az sonra kitabın sayfaları arasına emanet edeceğim onu. Uyuyan bebek kokusunu okurken gözüm pusetinde uyuyan müşterinin çocuğuna takılıyor, koklasam annesi kızar mı acaba? Gauloises ve Gitanes sigaralarının kokusunun anlatıldığı bölüm çok eskiden okuduğum Emile Zola romanlarının kahramanlarını getiriyor usuma, onlar da hep Gauloises içerlerdi, zaten yazar da Gauloises'i proleterlerin, Gitanes'i kadrolar ve ara mesleklerde çalışanların içtiğini söylüyor. Altın vuruşu "Çocukluk Evi" isimli bölüm yapıyor. Çocukluğumun bütün evleri iyi ve kötü kokularıyla hücum ediyorlar zihnime. Dayımın evinin bahardaki hanımeli kokusu, anneannemin Altın Damla kolonyalı salonu, babaannemin yamaca kurulu evinin tuvaletindeki sistemden kaynaklanan ve önlenemeyen kötü koku, yaz günleri balkon sofralarının çoban salatası kokusu, tatillerimizin mekanı Amasra'nın iyot kokusu, hangi birini söylesem. Kalfanın "yıkayalım" sesiyle kendime geliyorum. Sağ yanımdaki müşterinin esmer yüzüne hiç gitmeyen, boyanmaktan keçeleşmiş sarı saçlarına maşa çekiyor diğer kalfa, lüleler saçtan çok marangozhanedeki talaşlara benziyor, öylesine doğallıktan uzak. Burnumda yanık saç kokusuyla yıkama ünitesine gidiyorum. Bu kitap da kuaför salonu kokularıyla yer edecek belleğimde. Derim ki "okuyun", kimbilir size neler anımsatacak...

*"Kokular/Philippe Claudel"
Sel Yayınları/2016, 1. bası/159 sayfa

20 Nisan 2017 Perşembe

SERGİLERDEN

Bugün güzel bir sergi gezdim. Bu yıl düzenlenen "ArtAnkara" sergisinde herkesten methini duyduğum ve göremediğim için üzüldüğüm Mehmet Emin Erdoğdu'nun "Zeytin Kadınlar"ı ayağıma geldi. Dantel perdelerin, pencerelerin, sardunyaların ve kedilerin şahane ressamı arkadaşım Füsun Ürkün'ün paylaşımıyla haberdar oldum serginin Antalya'da açıldığından ve hemen koşturdum, iyi ki de gitmişim, gözlerim ve gönlüm güzelliğe doydu.

Sergi "Şebnem Bahar Sanat Galerisi"nde açılmış. Antalyalılar için adres vereyim, Yeşilbahçe Mahallesi, 1457 Sokak, 8 Numara'daki tek katlı şirin binada elinizle koymuş gibi bulabilirsiniz. Tarifi biraz daha açarsam Metropol Çarşı'nın yakınındaki Shell istasyonunun yanındaki sokak diyebilirim. Bizi galerinin sahibi Şebnem hanım karşıladı, resimler ve galeri hakkında bilgilendirdi. Üst kattaki cam ve seramik atölyelerini gezdirdi. Seramik ve cam üzerine kurslar açılıyormuş, ilgilenen olursa diye yazayım dedim. Şahsen ben galeriyi öğrenmekten ve Şebnem hanımla tanışmaktan çok mutlu oldum. Gelelim sergiye, önce küçük bir bilgilendirme. Eserler zeytin ağaçları üzerine yapılmış ama hiçbiri için özel olarak ağaç kesilmemiş, budanan ağaç dalları tuval gibi kullanılmış. Anaçlığın ve dişiliğin simgesi olarak kabul edilen zeytin ağaçlarından yapılan kadınların çoğunun omuzunda ya da başında resmedilmiş kuşlar karatavuk kuşu imiş. Zeytin ağacının çekirdeği toprağa ekildiği zaman o sert kabuğu kırıp içindeki fidenin dışarı çıkması mümkün olmuyormuş. Karatavuk kuşu (Turdus Merula) adı verilen küçük siyah kuşlar zeytin meyvelerini yiyerek etli kısımlarını sindiriyor, sindiremedikleri çekirdek kısmını da dışkılarıyla toprağa bırakıyorlarmış. Kuşların kursaklarında asitle incelen çekirdekler böylece çimlenip zeytin ağacının oluşmasına sağlıyorlarmış. Doğa insanı sürekli şaşırtmakta ve hayran bırakmakta. Şimdi zeytin kadınlardan ve karatavuk kuşlarından birkaç örneği paylaşayım:









Daha pek çok var ama gidip görün, hepsini mi ekleyeyim yani, ayrıca orijinalleri çok daha çarpıcı, şahsen ben büyülendim. Sergi 22 Mayıs'a kadar açık, kaçırmayın bence...

18 Nisan 2017 Salı

BİR OTOBÜS YOLCULUĞU

Yağmurlu bir sabaha uyandık, belki yıkayıp temizler ruhlarımızı...

Bir markanın yılbaşı nedeniyle piyasaya sürdüğü kızılcık ve badem kokulu kremin son kalanlarını oldukça efor harcayarak sıktım ve ellerimi kremledikten sonra klavye başına geçtim. Aslında aklım hala krem tüpünde, üzerine çıkıp zıplasam biraz daha çıkar mı acaba?  Cimri demeyin ya, çok güzel kokuyordu da ondan 😀


Dün kuzenime davetliydik, bizim mahalle bu aralar köstebek yuvasına döndüğü için arabayla çıkmadık, otobüse bindik. Mesafe Antalya standartlarına göre epey aralı. Üstelik dolaşarak giden hatta binmişiz, yoğun trafikte 1,5 saatimizi yollarda heba ettik.  Otobüs çok kalabalık, çok sıcak, çok nemli, çok havasız ve çok gürültülüydü. Etten bir duvarın içinde sığışabildiğim elli santimlik alanda yüzümü cama dönüp, elimde demir kokusu oluşturan tutamağa sıkıca yapışarak çılgın gibi araba kullanan şoförün sebep olduğu sallantılardan etkilenmemeye çalışıyor, bir yandan da arkamdaki koltuklardan birine yerleşmiş anne, anneanne ve iki küçük çocuktan oluşan ailenin oluşturduğu gürültüleri duymazdan geliyordum ki ne mümkün. Çocuklardan kız ve 6-7 yaş civarında olanı tek başına bir otobüse yetecek ses kapasitesine sahip, fena halde şımartılmış bir yeni nesil bebesiydi. Önünde trafik sıkışıklığından 15 dakikaya yakın beklemek zorunda kaldığımız AVM'ye gelene kadar türlü çeşitli soru-cevap ve şımarıklıkla ailecek tüm otobüsü taciz ettiler. AVM önünde beklemeye başlayınca ufaklık aldı sazı eline: 
"Ben çok sıkıldım, burada inelim gezelim". 
Anne: "Ben de çok yoruldum inemeyiz, eve gideceğiz". 
"Yaa bana ne, gezmeye gidelim, hem ne zamandır gitmiyoruz"
"Gidemeyiz yorgunum, hem annenannenin ayakları ağrıyor"
Anneanne: "He kızım ayaklarım ağrıyor"
"Yaaa, bana ne bana ne, gidelim gidelim"
"Gidemeyiz dedik ya"
"Gidelim
Gidelim
Gidelim 
Gidelim
........
Bu "Gidelim" vızıldaması sonsuza kadar sürebilirdi-ki saat tuttum 15 dakika boyunca devam etti-karşılarındaki koltukta oturan orta yaşlı adam kalkıp yerini yaşlı bir hanıma verdi. İlgisi dağılınca "gidelim"i bir süre unuttu, bu sefer oyuncak istemeye başladı:
"Bana oyuncak al"
"Kızım otobüsten oyuncağı nerden bulayım"
"Yaa işte burda inelim oyuncak al"
"Burda inilmez, evin ordaki Şok'tan alırım" 
"Bana ne burdan al"
Derken yerini verip ailenin tepesinde dikilmekte olan adamcağızın sabrı taştı: "Ee sus biraz ama hepimizi rahatsız ediyorsun"
"Sana ne"
"Bana ne olur mu, başım ağrıdı"
"Ağrısın bana ne"
Anne ve anneanneden tepki yok, arada bir cılız bir sesle: "Akşam olsun babana söylemezsek" diyorlar, yine bir "Yaa bana ne" cevabı geliyor. O sırada öndeki koltuklardan biri boşaldı ve ben binbir zahmetle ilerleyip kısacık boylu, elma yanaklı, tombik bir teyzenin yanına oturabildim. O da çocuğun gürültüsünden pelteleşmiş bir durumdaydı, yanına oturunca çaktırmadan yaka silkti. Derken ayakta dikilen bey çocuğun abartılı gürültüsünden iyice bezmiş olacak ki ikazını yaparken ses tonunu biraz sertleştirdi. Çocuktan el cevap:
"Öküz"
Bu defa yanımdaki teyze dayanamadı, çocuğa dönüp şöyle dedi:
"Aaa yeter artık ama başımız şişti, şimdi seni tutup karakola götüreceğim, ben polisim"
Ben kahkahamın dudaklarımın arasından fırlamaması için dişlerimi sıkarken teyze söylediğinin biraz absürd kaçtığının farkına varmış olacak ki ilave etti:
"Sivil polis"
Eh artık, dişlerime izin verdim, kahkaha dışarı fırlarken sivil polis teyze inmek için arka kapıya yürüdü...

14 Nisan 2017 Cuma

SON ZAMANLARDA

10 gündür uğramamışım buraya, blog bana küsse yeridir. Her gün oturup bir şeyler yazayım diyorum, sonra ne yazacağımı bilemeyip cayıyorum. Hem kişisel, hem ülkesel gündem yaşam sevincimizi savurdu bir yerlere, ara bulabilirsen, topla toplayabilirsen. Sonunda kendime bir kahve koydum, yılbaşı için yaptığım kahveli portakal liköründen şişenin dibinde kalan yarım parmağı da kahvenin üstüne ekledim ve "göç yolda düzelir" diyerek oturdum klavyenin başına. Parmaklarım hangi harfe basar, içimden ne gelirse artık. 

Son yazımda bahara güzelleme yapmışım, sen misin yapan, bugün dışarıda kapanık, gri ve yağmurlu bir hava var, dün başladı ve sanırım bir-iki gün daha sürecek. Oysa daha hafta başı bahardan yaza geçiverecek gibiydik. Meyve ağaçları çoktan çiçeklerini savıp yapraklandılar ama yağmur Kıbrıs akasyalarının sarı ponponlarını sıyırıp atıverdi, toprağın üstünde sarı gölcükler oluştu. Halbuki ne coşkuluydular:


Fotoğraf geçen hafta bu günden. Parkta uzun bir yürüyüş, en güzel gözlemecide karın doyurma, gözlemecinin iki oynak köpeğini izlemekle geçen, şurup gibi havanın tadını çıkarttığımız bir gündü.


Alev ağaçlarından sadece bu çiçeklenmiş, en görkemlisi de budur zaten. Diğerlerini budamışlar ama öyle ilginç bir gövdesi var ki budanmış halleriyle bile postmodern bir heykeli andırıyorlardı. Mayıs sonuna ateş ağaçları da çiçeklenir, onu jakarandalar takip eder. Gülibrişimlerin eli kulağında, yalancı orkideler açmak üzere. Narenciyelerden hiç bahsetmeyelim zaten, tüm Antalya mis kokuyor. Bahar bir şölen burada ama şu an pencereden puslu gökyüzü görünüyor, o tarafa bakmıyorum.


Şu papatyaların üstünde Banu Alkan pozu vermek istedim ama oturunca kaldırmak için belediyeden vinç çağırdı arkadaşım hahaha :) Babam papatya gördü mü şiir okumaya başlar:
"Bahar olsun da seyredin
Nasıl süsler bayırları
Zümrüt rengi çayırları
Altın gözlü papatyalar
Gelin yüzlü papatyalar"
Ben de şiiri okuyup babamın kulaklarını çınlattım belediyeden vinç gelene kadar oturduğum yerde :) 

Sonra da kahve içtiğimiz mekandaki tavşanları ve hamsterleri sevdik, şunun yumuşluğuna baksanıza:

 
Havalar güzel olunce gezmelere doyamadık, aşağıdaki fotoğraf bir başka günden, Bey dağlarını kahvemize katık ettiğimizin resmidir :)


Bu kadar çok gezince haliyle pek kitap okuyamadım. Bu ay verimsiz başladı, ay ortasına geldik ancak iki kitap okuyabildim. Etkinlik kapsamında sinemada bir filmle bir tiyatro oyunu izledim ve Kuğu Gölü balesini ikinci kez seyrederek bir kez daha hayran oldum. Film Türkçe'de "Umut Bahçesi" adıyla gösterime giren "The Zookeeper's Wife" idi. Polonya'da bir hayvanat bahçesinde 2. Dünya Savaşı sırasında geçen film hayli güzeldi. Tiyatro oyunu ise "Soğuk Bir Berlin Gecesi" ismini taşıyordu. 5-6 yıl önce Ankara Küçük Tiyatro'da izlemiştim, farklı castla izlemek de hoş oldu. "Kuğu Gölü"nden tekrar bahsetmeyeceğim ama şu kadarını söyleyebilirim, önümüzdeki sezon tekrar sahneye konulursa bir kez daha o salonda yerimi alabilirim.

Artık bitireyim. Belediyenin atık toplama aracını kaçırmamak için balkona çıkmam lazım. Muratpaşa Belediyesi yeni bir uygulama başlattı, bir hafta boyu biriktirdiğim geri dönüşebilir atıkları belediyenin aracına teslim ediyoruz, onlar da karşılığında bize dağıttıkları karta puan yüklüyorlar. O puanları da anlaşmalı marketlerde paraya çevirip kullanabiliyoruz. Buraya kadar güzel de bir haftalık birikimden balkonda adım atacak yer kalmayabiliyor, o nedenle aracı kaçırmamam lazım. Haydi kalın sağlıcakla.



4 Nisan 2017 Salı

BAHAR...


Sabah balkona çıktığımda gözlerime inanamadım. Apartmanla yaşıt, artık boyu son kata kadar uzanan çınarımız baştan aşağı yapraklanmıştı. Daha bir hafta önce kuru dalları rüzgarda sallanıp duruyordu, ne ara yeşertti o yaprakları, ne ara büyüttü, doğanın hikmetinden sual olunmuyor vesselam. 

Bahar, sanırım en güzel mevsim. Canlılığından mı, renginden mi, tüm doğanın yeniden doğuşundan mı, tez bitişinden mi nedir, "kalk gidelim" diyor ruhlara. Bütün bir mevsim tombul ayılar gibi kış uykusuna yatmış beden kendini ceylan zerafetinde hissedip kırlara açılmak istiyor. Gelgelelim şişede durduğu gibi durmuyor işte. Tombul ayı bazen diz ağrısıyla, bazen baş ağrısıyla, kimileyin kas tutulmasıyla, hemen her an yorgunlukla "Bi dur bakalım" diyor, "artık ceylan falan değilsin, bırak ceylanı geyik bile değilsin. Ayı postundan öyle kolay çıkılmıyor, sakin ol, yavaşla". Eh her zaman içimizdeki çocuğu dinleyecek değiliz ya, bazen içimizdeki ayıya da kulak vermek gerek. Kendini fazla yormadan da baharın tadı çıkar elbet.

Çocukluğum ve ilk gençliğim Ankara'nın-o zamanlar için-nisbeten dışında kalan bir semtte geçti. Hemen tüm evlerin tek ya da iki katlı, bahçe içinde, sakinlerinin çoğunun memur olduğu bir semtti. Mahalle gibi bir mahalleydi, adı da Yenimahalle'ydi zaten. Şimdi ara ki bulasın o tek katlı evleri, o bahçeleri, mahalle kültürüyse çoktan yokoldu bitti. Her ne hal ise doğal sürecin önüne geçilemiyor maalesef, bize de anılarımızla avunmak düşüyor. 6 yılımı geçirdiğim okulun (benim öğrenci olduğum yıllarda ortaokul ve lise aynı binada öğrenim görürdü) şahane bir bahçesi vardı, baharda coşardı. Öyle ki paket taşların arasından fışkıran çimenler, rengarenk açan güller, tarhlardaki çiçekler, yan duvara tırmanıp çatıya kadar uzanan sarmaşık ve çam ağaçları zarar görmesin diye teneffüse çıkarılmazdık. Bizim için teneffüs koridorlar, merdivenler, radyatör üstleri, kantin ve tuvalet demekti. Kantin dediğime bakmayın, o da duvar girintisine kondurulmuş bir camekandan ibaretti, simitten başka bir şey de bulunmazdı, yine de önünde kuyruk oluşurdu. Okulun bütün güzelliği içinde değil dışındaydı, ona da ancak giriş-çıkışlarda ulaşabilirdik. Beden Eğitimi derslerini bile tozlu arka bahçede yapardık, oranın tek güzelliğiyse baharda olağanüstü kokan çiçekleriyle saçlarını okul duvarından kaldırıma sarkıtan iğde ağacıydı. Zaten her şeyi, okulu bile güzelleştiren bahardı. Türkçe öğretmenimiz, her oturduğunda eteğinin altından görünen paçaları lastikli pembe pazen donuyla öğretmenden çok komşusuna kahve içmeye gelmiş altın günü teyzesine benzeyen dünya tatlısı Nuriye hanım açık pencerenin önüne geçer, kollarını iki yana açarak derin bir nefes alır ve "Ohhh, Yenimahallemiz baharda ne güzel" derdi. O yüzden bir parça da Nuriye hanımın derin nefesidir benim için bahar.

Okul çıkışları satıcılar toplaşırdı kapının önüne, baharda nitelik değiştirirdi satılanlar. Galvaniz kovalar içinde rengarenk laleler, sevdiği kıza hediye etmek için kendisini alacak delikanlıları beklerdi. Aşk-meşk çağlarına eriştiğimizde okul kız lisesine döndüğü için bana lale alan çıkmadı ama o görüntünün güzelliğinu unutamam. O yüzden bir parça da galvaniz kovalardaki kırmızı lalelerdir benim için bahar. 

Havada bahar kokusunun hafiften duyulmaya başladığı, hala üşüsek de bir yerlerden sızan güneş ışığının içimizi ısıttığı, ağaçların "çiçek açtım açacağım haberiniz olsun" dediği günlerden birinde akşamüstü kapı çalınır ve babam elinde bir kesekağıdı çağla ile içeri girerdi. O gün artık baharın resmi başlangıcıydı, üstüne kar yağsa bile. O yüzden bir parça da babanın getirdiği çağladır benim için bahar.

Dayım balkonuna hanımeli sarılmış bir evde otururdu. Ziyarete gittiğimiz bahar akşamları bir şenlikti o balkonun açık kapısından içeriye sızan kokular. Dayım, babam ve Faruk abi (olağanüstü komşumuz bando şefi Faruk abi) kapının önündeki sofada hafiften demlenir, rakı kokusuna hanımeli kokusu karışırdı. Faruk abinin öğrettiği bir şarkıyı söyleyerek alırlardı ilk yudumlarını. "Viva la amour" diye başlardı şarkı, anneannem içilen rakıya kızdığını açıkca belli edemez, hıncını şarkının Fransızca sözlerinden çıkarır, "Vangil okuman" diye söylenirdi. Vangil onun için kiliselerde söylenen ilahi demekti 😀 Bilmezdi ki o şarkı aşka, hayata ve dostluğa bir övgü idi. O yüzden bir parça da hanımeli kokusuyla karışmış rakı kokusu ve hayata övgüdür benim için bahar.

Çok sonra üniversiteye giderken, sabah yürüyorsam, gri Ankara'nın ciddi binaları arasından kafasını uzatmış bir leylak ağacı, bir bahar dalı ve havada hissedilen güzel kokuyla daha bir sekerdi adımlarım. O yüzden bir parça da kaynağı belirsiz belirsiz neşedir benim için bahar.

Denizli'de, baba evimden ve tüm yaşamımın geçtiği şehrimden uzak, yeni bir hayata uyum sağlamaya çalışırken baharla canlanan Şeytan Pazarı'nı gezmeye bayılırdım. Sabah balkona gelen kumruların kuğurtuları baharla artar, okul yolu açan çiçeklerle şenlenir, dersler daha bir keyifli geçer, paydos saatinde Delikliçınar'a doğru yürürken doğanın uyanışını gözlerdim. Isırgan otları arasında papatyalar, boynunu bükmüş narin gelincikler çıkardı yoluma. Öğrenciler saç örgüsü gibi örülmüş kirazlar getirirdi Honaz'dan, kimi Kaklık'tan ekmek. Fethiye bana leylak demetleri sunardı ne kadar sevdiğimi bilmeden. O yüzden bir parça da Denizli'dir benim için bahar. 

Çalıştığım okulda bir kış boyu üşürdük, Antalya'da bir okulun bu kadar üşüteceğini tahmin edemezdim ama iliklerimize işlerdi ısıtması olmayan kuzey sınıflarının soğuğu. Öğretmenler odasının rutubetli sevimsizliğinde, ortada yanan sobada üşüyen ellerimizi ısıtmaya çalışırdık kalem tutabilmek için. Sonra bahar gelirdi ve okul duvarına bitişik akasya ağacı dallarını açık camdan içeriye uzatırdı beyaz çiçekleriyle. Çirkin oda güzelleşir, soba popülaritesini yitirir, bahçedeki Hint leylağı ağaçlarının arkasından denizi farketmeye başlardık. En nemrut öğretmenin bile yüzü güler, günler ışığa keserdi. O yüzden bir parça da pencereden çiçeğini sunan akasya dalıdır benim için bahar.

Çalışma sorumluluklarımı arkamda bıraktığım,  tüm zamanlarımın bana ait olduğu içinde bulunduğumuz yıllarda herşeyiyle büyülüyor beni bahar, hele de bu şehirde. O yüzden  artık en çok portakal çiçeği kokusudur benim için bahar...

2 Nisan 2017 Pazar

MART OKUMALARI

Hayatım boyunca Mart ayı sanki diğer aylardan daha uzunmuş gibi gelir, bir türlü bitmek bilmezdi. Aylarla ilgili bir sevgi sıralaması yapsam Mart Kasım'la birlikte listenin en altında yer alırdı. Kasım'ı yıllarını tozlu bir arşivde tüketmiş beyaz kolluklu bir devlet memuruna benzetirdim önceleri, Antalya'nın muhteşem sonbaharı ile emeklilik sonrası iyiden iyiye içli dışlı olunca o da terfi edip hem hiyerarşik sırada üstlere yükseldi, hem de aramızdaki ilişki düzeyliden ılımlıya dönüştü. Gelgelelim Mart'la durumumuz hala aynı ama ilk kez bu yıl sanki çabucak geçip gitti. Ben daha okumayı amaçladığım kitapları, görmeyi amaçladığım filmleri, yapmayı planladığım işleri bitiremeden tarihin karanlığına gömüldü gitti. Nisan şıngırdak bir taze gibi güneşi de yanına alıp geliverdi. Bahar gündemden bunalan ruhumuza rengiyle, kokusuyla, ışığıyla sızmaya çalışıyor. 

Mart ayı okuma hızım bakımından biraz verimsiz oldu, 7 kitapla tamamlayabildim ayı, hele elimdeki son kitap adeta süründü, üstelik hiç de kötü değildi. Daha sakin koşullarda ara vermeden okumak isterdim doğrusu. Neyse, gelelim Mart ayının kitaplarına:


-"Ayizi Kitap" çok severek takip ettiğim, hemen hemen yayınladıkları tüm kitapları okuduğum bir yayınevi. Reyhan Sargın'ın "Zamansız Mevsimler"i son yayınlardan biri. Bir ailenin öyküsü farklı bireylerin ağzından anlatılıyor, akıcı bir üslubu var ama Ayizi'nin diğer kitapları kadar sarmadı beni. 


-"Kabil Disko 1"i bir kitap sitesinde dolanırken tesadüfen keşfettim. Konusu ilginç gelince de hemen atıverdim sepete, iyi ki de atmışım, büyük bir zevkle okudum. Kitabın çizeri-yazarı 2005'te savaştan çıkmış Afganistan'a yeni anayasayı çizgilerle anlatacak bir proje için gider ve orada yaşadıklarını bir çizgi romanda toplar. Bir Fransız'ın bakış açısıyla Afganistan'ı anlatan son derece keyifli bir kitaptı, listenize ekleyin derim. 

 
-Elena Ferrante'nin aslında ilk ama Türkiye'de yayınlanan son kitabı Instagram'da arz-ı endam etmeye başlayınca bana bir süre kitap almama sözümü göz göre göre yedirdi. "Karanlık Kız" bir nevi Napoli Romanları serisinin hazırlığı niteliğinde, kahramanlar bu kitapla şekillenmeye başlamış sanki. En az diğerleri kadar severek okudum. Ferrante'nin kızlarını özlediyseniz tavsiye ederim, tanıdık tatlar bulacaksınız. 


-Pelin Buzluk epeydir aklımda olan ama bir türlü okumaya fırsat bulamadığım bir yazardı. Bir edebiyat dergisi için kendisiyle söyleşi yapma durumu ortaya çıkınca piyasada bulabildiğim iki kitabını da aldım ve şimdiye kadar okumadığım için pişman oldum. Evet biraz karanlık, tekinsiz ve karamsar öyküler ama yazarın çok güzel bir anlatımı ve yazım dili var. Sevdim. "En Eski Yüz" son kitabı, ben de sondan başlamış oldum. 


-Ve "Deli Bal", bu da ilk kitabı Pelin Buzluğun. Bu diğerinden de fena çarptı. Tekinsiz, karanlık ama bir o kadar da etkileyici öyküler. Gerçekten deli bal yemiş de esrimiş gibi oldum bitirdiğimde. Pelin Buzluk okumaya devam...


-"İtiraflar" Japon yazar Kanae Minato'nun sarsıcı bir kitabı. Gizemli bir psikolojik gerilim, sade ve farklı bir anlatım dili, insanı suç kavramını sorgulamaya iten bir konu, çok beğendim. Kanae Minato Japonya'da polisiyeler kraliçesi olarak anılıyormuş ama bence bu kitap polisiyenin ötesinde bir şey, okunmalı...


-Ve ayın son kitabı "Eileen". Yazarını isminden dolayı Asyalı sanmıştım ama Amerikalı imiş, kitabın konusu da ABD'de New England'da geçiyor zaten. Elimde uzun süre oyalandı, okunması kesintiye uğradı, biraz sıkıntılı oldu. Oysa oldukça iyi kurgulanmış bir kitaptı. Sıkıcı ve soğuk bir kasabadaki pasaklı evinde alkolik babasıyla yaşayan, ıslahevindeki mutsuz çalışma hayatından bezmiş, kaçıp kurtulma hayalleri kuran yalnız bir kız Eileen. Rutin hayatı ıslahevine görevli gelen Rebecca ile değişecektir. Bir ilk kitap olarak oldukça başarılı, sona doğru yükselen gerilim dozu kitabı daha da ilginçleştiriyor. Tavsiye ederim...

Nicelik olarak istediğim düzeyde olmasa da nitelik açısından oldukça iyi kitaplar okuduğumu buraya yazarken farkettim, açığı böylece kapatmış oluyoruz yani. Nisan ayının daha verimli olmasını diliyorum. 

Ve bitirirken fonda Şevval Sam söylüyor: 

"Yine o menekşe gözler aralı
Oya kirpiklerde yaşlar sıralı
Uyu ey gönlümün nazlı maralı
Susun garip kuşlar ötmeyin susun
Güzeller güzeli yavrum uyusun"

Küçükken uykuya yatırıldığımda öyle çok dinledim ki bu ninniyi, ah annem!..






susun garip kuylar

31 Mart 2017 Cuma

GEZME-TOZMA, KALEİÇİ, ROSSİSTA

Bütün bir kış o kadar az yürüdüm ki kaslarım adeta hareket kabiliyetini yitirmiş gibiler. "Bu işe yeter demenin zamanı geldi" diyerek geçen hafta boyunca sürekli hareket halindeydim. Bu defa da fazla yüklenmişim galiba eklemlerimden canhıraş feryatlar yükselmeye başladı: "Hop usta, biraz ağırdan alsak?". Ağırdan almayı ancak bugün başarabildim, dizlerimi, kaslarımı, bir terleyip bir koğumaktan tutulan sırtımı istirahate çektim, hazır istirahatteyken de Çarşamba günkü keyifli yürüyüşümden bahsedeyim dedim. 

Epeydir Kaleiçi'nde kaybolmuyordum, oysa çok severim rastgele bir sokağa, bir geçide dalıp nereye çıkacağımı merak ederek yürümeyi. Arkadaşım beni Kaleiçi'ndeki yeni bir mekana götürmeyi teklif edince hemen kabul ettim. 


"Rossista" elden geçirilmiş eski bir Antalya evinin tamamını içeren bir cafe. Üst katta sergi salonları, bahçede çocukların kaya tırmanışı yapabileceği bir duvar var. Yakında bir dart yarışması düzenleneceği bilgisini aldık. Yoga dersleri, resim ve mandala atölyeleri yapılıyor. Çeşitli sanatsal objeleri satın alma imkanınız var, ayrıca çay-kahve içip yemek yiyebilir, içkinizi yudumlayabilirsiniz. Çok renkli, çok neşeli, çok sanatkarane bir dekor da cabası. Biz ilk gidişte mekanı tanımak amacındaydık, her yerini dolaştık, portakal çiçeklerinin kokularını salmaya başladığı bahçede uzun uzun oturduk, kahve içtik, üst kattaki salonda ressam Himmet Öcal'ın "Sessiz Çığlıklarım" isimli sergisini gezdik ve halimizden memnun ayrıldık. Haydi biraz da birlikte gezelim:


Pencereden gelecek konukları gözleyen bu tavuskuşları Tufan Dağıstanlı'ya ait, Antalya'nın simgesi haline gelmiş tavusları şehrin çeşitli noktalarında da görebilirsiniz.


Cafe'nin girişi, raflardaki seramik balıklar yine Tufan Dağıstanlı'nın eseri. Resimler ise ressam Derya Bardakçı'nın, cafenin resim atölyesini de Derya Bardakçı yürütüyor. 


Üst kattaki iki salonda Himmet Öcal'ın tabloları sergileniyor:


Tabloların ismi "Konuşanlar" ve "Susanlar". Soldaki sesli harfler konuşanları, sağdaki sessizler ise susanları simgeliyor. Hoş bir mecaz olmuş. 


Sadece tablolara değil, sandalyelerin sırtlarına da dikkat lütfen :)



Üst kattan avluya bakış


Ağaçlar üşümesin


Cıvıl cıvıl, rengarenk duvarlar


Bahçe


Mis kokular buradan


Bir kahve alır mıydınız?


Ya da menüden başka bir şey seçin


Sevdik burayı, yine gelecek biz 😀💖


Çıkışta Vecihi'ye rastlıyoruz, uçuşa hazır

"Rossista Cafe" Antalya Kaleiçi, Kılıçarslan Mahallesi Hamam Sokak 17 Numara'da, bir uğrayın derim...

26 Mart 2017 Pazar

SERGİLERDEN

Epeydir dişe dokunur bir sergi gezmemiştim. ATSO Kültür Sanat'ta "İmparatorluktan Portreler Sergisi"nin açılacağını duyunca ilk günden koşturdum. İyi ki de gitmişim, pek güzeldi. Suna ve İnan Kıraç Vakfı'nın Oryantalist Resim Koleksiyonu'ndan seçilmiş bazı eserler 3 Eylül'e kadar gösterimde kalacak, Antalyalılara duyurulur. Şimdi sergiyi birlikte gezelim:




Bizi salonun girişinde Mahmud Celaleddin Paşa karşıladı. O kadar canlı bir portre idi ki çerçeveden atlayıp elimizi sıkacak zannettik 😀


Efenim, Sultan Abdülmecid hazretleri. Gençken epey yakışıklıymış kendileri, şu keman kaşlara bakın hele, baby face 😀


Yüce padişahımız 2. Mahmud. Tiroid hastası olduğundan şüpheye düştüm, gözlerinden dolayı 😀 Bunlar hep mi keman kaşlı, yoksa ressamların mı öyle işine geliyor?


Bu sevimli Şehzade Abdürrahim Efendi'yi Fausto Zonaro resmetmiş. Küçücük çocuğa efendi denmesine gülesi geliyor insanın, kılıcını, çizmesini sevdiğim :)


Ve bu da bir şehzade, galiba kafasında balkabağıyla gezmeyi seviyor. 

Padişahları, şehzadeleri selamlayıp alt salona indik, orası daha samimi bir ortamdı, selamlıktan hareme inmiş gibi oldu. Saray kadınlarıyla doluydu, kadın kadına iyi anlaştık. 


Yine Fausto Zonaro'dan "Feraceli Kadın"


"Fener'li Rum Kadınlar"


"Genç Kadın Portresi"


"Haseki ve Sultan"


"Gözde/Etienne Ray"


"Kahve Keyfi"


"Kadın Portresi/Bertha von Bayer"


"Tef Çalan Saraylı Kadın"


"Saz Çalan Kadın"


"Haliç'te Gezinti"


"Oturan Genç Kız"


"Dolmabahçe Sırtlarında Kahvehane"


"Düğün Ertesi: Paça Günü"

Tabii ki bu kadar değil, daha pek çok tablo var. Sergi 3 Eylül'e kadar açık, Pazartesi hariç her gün 10.00'dan 18.00'a kadar gezilebilir. Giriş ücreti indirimli 7,5 lira (ben öyle girdim, normal fiyatı hatırlayamadım), 14 yaşa kadar çocuklara ve 65 yaş üstüne ücretsiz. Çok beğendi, yine gelecek ben...