.

.
.
yürüyüş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yürüyüş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Temmuz 2026 Çarşamba

ANKARA/TEMMUZ-BİR GÜLÜ DÜŞ EYLEYELİM

Önce başlığa açıklık getireyim, daha önce de bahsettim aslında, hatırlayan çıkabilir. TRT'nin izlenebilir olduğu zamanlarda "Küçük Ağa" diye bir dizi vardı, Tarık Buğra'nın eserinden uyarlanmış, Çetin Tekindor, Fikret Hakan, Aydan Şener falan rol almıştı, çok iyi bir diziydi, yaşı yetenler anımsar. Çolak Salih rolündeki Fikret Hakan bir sahnede, Ruhi Su'yun şahane seslendirdiği "Gelin Canlar Bir Olalım" türküsünü söylemek istiyor, "Bir yürüyüş eyleyelim" dizesini de "Bir gülü düş eyleyelim" olarak hatırlıyordu. Öyle hoşuma gitmişti ki bu tümce, o zamandan beri ne zaman yürüyüşe çıksam "Bir gülü düş eyleyelim" diyerek başlarım. 

Uzun zamandır bir gülü düş eylemiyordum aslında, sonunda evvelsi gün gül düşüne yattım . Çıktım evden, yürüdüm de yürüdüm, güller gerçekten düş eylemelik olmuş, solmuşlar ama arada birkaç tane "Ben hala varım" diyen çıktı. Cebeci'ye gelince ara sokaklara vurdum kendimi. Bir apartman bahçesinde yoluma ilkin şu çıktı:


Gelin Hanımın evi


Bu da Gelin Hanım

Yollar yürümekle aşınmaz demişti bir ex politikacı, ben de aşındıramadım zaten ama epey yürüdüm. Ankara apartmanları gençken güzellermiş gerçekten, bazıları cami yıkılsa da mihrap yerinde denen türden devam etse de bazıları göçtüm göçüyorum diyor. Yerlerine yapılanlarsa her türlü estetikten uzak. Mesela şu alttaki, adeta bir doğum günü pastası, balkon parmaklıklarındaki orijinalliğe bakar mısınız? Lakin bomboş, yıkılmayı bekliyor, içim acıdı görünce.


Ağzı açık ayran delisi gibi apartmanlara baka baka ilerledim, gören müteahhit sanmış olabilir. Güzel evler, çirkin evler, yeni yapılmış karaktersiz evler, eskilikten dökülen evler, kahvehaneler, oralarda pinekleyen erkekler, kız yurtları, erkek yurtları, incir ağaçları, dut ağaçları, ıhlamur ağaçları, en çok da at kestaneleri gördüm. Sarmaşıklar, hanımelleri ve gülhatmiler gördüm, hatta biri yolumu kesti:


Saygılarımı sunup devam ettim, gide gide amcamın eski evine çıktı yolum, hüzünlendim. Ne çok ayak izim, ne çok anım var o evde ve bahçede. Küçücüktü ama yengemin zevkiyle döşenmiş insanın yüzüne gülen, sevimli bir salonu vardı. Sehpalarda çocuklarının düğün fotoğrafları, duvarlarda eliyle işlediği goblenler, yemek masasında "Eltimin hatırası" diye ölümünden sonra bile kaldırmadığı, annemin hediyesi masa örtüsü. Kahkahası kulağımda. Amcamı gittikleri yazlıkta kaybettikten sonra bir daha o çok sevdiği evine dönemedi yengem. Ev yokluğunda satılıp çocuklarına yakın bir sahil kentinde yeni bir hayata başladı. Burnumun direği sızlayarak baktım amcamın eliyle çiçekler ektiği bahçeye ve o minik daireye:


Sokağın sonunda döndüm ve biraz da babamı anayım diyerek demiryolu boyunca yürümeye başladım. Dedem demiryolcu idi benim, babam istasyon lojmanlarında, raylar arasında, trenlerle hemhâl olarak büyümüş, çok severdi demiryollarını. Hoş bize de geçmiş bu sevgisi, trenlere bayılırız. Babam yaşı henüz izin verirken her ay Sıhhiye İstasyonu'na gider, raylar boyunca yürüyüp dönerdi çocukluğunu anarak. Oğlum küçükken birlikte banliyö trenlerine biner Sincan-Kayaş arası gider dönerlerdi. Ben de babamdan el almışçasına yürüdüm yol bitene kadar raylara bakarak, arada trenler geçti düdük çalarak.


Eve vardığımda güneş beynimi çorbaya döndürmüş, protezlerim imdat diye bağırmaya başlamıştı. Baktım on bin adım atmışım, "Haklısınız" dedim, şımarttım ikisini de 😂

Dün de kız kardeşle buluşup dönüşte elimde yüklerle yokuş aşağı inince iyice su koydular. Bu sabah belim ve yorulmuş baldırlarım (yoksa uyluk muydu, hep karıştırırım ikisini) ağrıyarak yataktan kalmaya çalışırken "Hayat, sen ne çabuk harcadın beni" diye mırıldandığımı duyunca yaşımı hatırlayıp "Pes" dedim, "kızım sen kendini 18'lik mi sanıyorsun, yürüyebildiğine şükret" diye diskur çektim kendime. 

Bugünün görevi ise bamya pişirmekti. Ayıklarken sıkılmayım diye bir film açtım. Açmaz olaydım, filmin adı "İşe Yarar Bir Hayalet", Tayland filmi. Ecit mecit (bu laf annemden miras, acayip ötesi demek) bir sürü tip. Elektrik süpürgesinin içine adamın ölen karısının hayaleti kaçmış. Adam hastanede yatıyor, elektrik süpürgesi kocasını ziyarete geliyor, görevli hemşireye oda numarasını soruyor. Hemşire gayet sakin, "109" diyor. Süpürge odaya doğru hareketlenirken hemşire "Yalnız ziyaret saati geçti, yarını bekleyin" diye uyarıyor. Amaney benim süpürge bırak ziyarete gelmeyi bana "Merhaba" dese onu balkondan, kendimi tımarhaneye atarım 😂

Film bitmeden bamyanın ayıklanması bitti, artık tepelerini koni şeklinde kesmekle uğraşmıyor, direkt saplarını alıyorum. Ne salyalanıyor, ne de tadında değişiklik oluyor, oh be dünya varmış. Mutfağa gidip bamyayı ocağa koydum, yanına pilav yaptım, bu esnada üç adet telefon görüşmesi gerçekleştirdim. Sonra gelip filmi bitirdim. Ben ettim, siz etmeyin. Bir bunu, bir de mümkünse Cam Sehpa'yı izlemeyin. 

Bu kadar lafın üstüne şimdi izninizle "İrmina" isimli grafik romanı okumaya gidiyorum. Belki fazla uzun olmayan bir gülü düş eylebilirim. Kalın sağlıcakla. 




6 Ekim 2025 Pazartesi

YÜRÜYÜŞ

Aklımı süzdüm geçen hafta içinde bir gün, bu "Akıl süzme" lafı babamdan kalma. Çekildim bir köşeye bütün yazı gözden geçirdim. Topladım, çıkardım, çarptım, böldüm, ayıkladım, eledim, mikserde çırptım, hamur yaptım yoğurdum, ortaya ne tatlı, ne tuzlu elle tutulur bir şey çıkmadı, bu yaz sası. Süzgeci şöyle bir yana fırlatıp "Yetti gari" dedim ve bu kez aklımı havalandırmak için yürüyüşe çıktım. Bir alt paragrafta size de yürüyüş yaptıracağım, o yüzden şimdiki zamana geçiş yapıyorum.

Evden bir karış suratla çıkıyorum, aklımı süzme seansı pek keyif vermemiş belli. Hangi yana gitme konusunda kararsızlık yaşıyorum. Arkamda, evin altına açılmayı hala becerememiş profiterolcü. Çocukluğunu bildiğim berberin dükkanı satmasından sonra el değiştirmekten bir hal oldu büyükçe bir oda genişliğindeki mekan. Önce tostçu, arkasından iki-üç yıl tavuk dönerci, derken pet kuaförü ve son olarak tatlıcı. Hadi bakalım, tatlı satılsın, tatlı geçinilsin. Sol tarafı yokuş nedeniyle seçmiyor, sağa yöneliyorum. Yürü Leylak, tempolu. 

17 yaşımda geldiğim bu semt o günden bu yana öyle çok değişti ki, sıra sıra apartman altı dükkanlara bakarak ilerliyorum. Sadece bir tanesi varlığını sürdürüyor, aynı zamanda komşumuz olan terzi, o da canı isterse 1-2 saat açıyor. Yanındaki yılların berberi kendini emekliye ayırdı, yerinde ne idüğü belirsiz, hiç açık olmayan bir tostçu. Evvelki yıla kadar önünden her geçişimde ayağa dikilip asker selamı veren bakkal da yok artık, önce bir bacağı kesildi, ardından vefat etti. Taşındığımız günden bu yana mevcut olanlardan biriydi oysa, pasaklı diye pek uğramasak da komşu esnaftı, iki kelam ederdik. Şimdi yerinde yine kırk yılda bir açılan iki kiralık otocu var. Bir sonraki apartman altındaki daracık dükkan Barış'ın ayakkabı tamir yeriydi. Barış dediysem adı değil, niye Barış derlerdi onu da bilmiyorum. O da öbür alemde şimdi, yerine pilavcı açılmış, ilk kez görüyorum. Hızla el değiştiriyor burada dükkanlar. 

Henüz yapraklarını sarartmamış akasyaların altından devam ediyorum yola, işte çehre ve sahip değiştirmiş bir eski tanıdık daha, bir zamanların ünlü fotoğraf stüdyosu Askent. Yerinde pandeminin hemen öncesinde yenilenip pandemi sonrasında bir kez bile açıldığını görmediğim kebapçı. Kirli camekanların arkasından kendi haline bırakılmış masalar, sandalyeler, tuzluklar, peçetelikler, hayalet şehir gibi. Oysa Askent'in vitrininden gelinler-damatlar gülümserdi, keplerini takmış yeni mezunlar, sevimli bebekler bakardı. Nişan fotoğraflarımı da orada çektirmiştik, önüme komik pozlar sürmüş, hangisinden istediğimi sorduğunda, "Hiçbiri" demiştim, "yan yana duralım, çek işte". Nazan Öncel benden duymuş olsa gerek bu repliği 😂 Annemin son vesikalığı da orada çekilmişti. Çok geçmeden de önce stüdyo, sonra annem gidiverdi.

Eski foto, yeni âtıl kebapçıyı geçiyorum, sıra sıra rent a car mekanları, kaldırımları da işgal etmişler üstelik koca koca arabalarla. Kendimi güvercinli tepeye dar atıyorum. Hiçbiri yok, Kurtuluş Parkı'na doğru uçuyorlar bu saatlerde, su mu içiyorlar havuzdan, seyran mı ediyorlar bilemiyorum. Yandaki motorcunun ektiği ayçiçekleri de solmuş. Mazot kokulu bir nefesten sonra iki tane de olsa ayçiçeği görmek güzeldi oysa.

Caddeyi geçiyorum ve mahalle sınırlarının dışındayım şimdi. İncesu'dan Kurtuluş'a doğru giden sokağa sapıyorum, sol yandaki sitelerin bakımlı bahçeleri var, diğerleriyse perişan. Hayat gailesi, pahalılık nedeniyle  çoğu apartman kapıcıları işten çıkarmış, bahçıvan tutmak zaten imkansız bu devirde. Mevcut ağaçlar görev gibi çiçekleniyor vakti gelince, en başta her bahçede en az bir-iki tane olan leylaklar. Onun dışında yetişenler hüdayinabit. Çoğu bahçe sökülmüş zaten, artan araç sayısına otopark olmuş.

Kavşakta çok eski bir arkadaşımın evi, yıllardır görmedim. Oysa gençliğimde çok yakındık, aynı zamanda aile dostumuzdu. Sık sık giderdik kışları sıcacık olan, bir duvarı kitaplarla dolu o küçük daireye. Gözüm balkona takılıyor, acaba görür müyüm diye ama hiç denk gelmedim bunca yıldır, acaba hala orada mı oturuyor, belirsiz, dönüşte zillere bir göz atmayı düşünüyorum. Niyetim hiç geçmediğim bir sokağa girmek, Cevher Sokak tabelası çarpıyor gözüme, çark ediyorum o yöne. 

Bahçeleri yeşillikli, karakterli ve asil görünümlü eski apartmanlarla profil ve plexiglass karışımı kentsel dönüşüm apartmanlarının yan yana sıralandığı bir sokak bu. Eskiler yenilere bakıp "Bizim sıramız ne zaman gelecek?" diye düşünüyorlar mıdır acaba. Kimilerininki gelmiş zaten, dozerin ilk vuruşunu bekliyorlar, idam fermanları boyunlarına asılmış:


Hiç açılmayacak dükkanın önünde hiç oturulmayacak bir koltuk nöbet tutuyor, yan tarafta azmanlaşmış kuzu kulağı çalısı, neredeyse ev boyuna ulaşmış ve evin sönmüş neşesine inatla çiçeklenmiş. Yapraklarını koparıp yememek ve çocukluğuma bir selam göndermemek için zor tutuyorum kendimi. Yaprağa doğru uzanan elimi geri çekiyor ve kuzukulağının yanından aşağı kıvrılıyorum. Meğer arkada bahçe varmış, bahçelikten çıkıp cangıla dönmüş, kim bilir ne zamandır sabırla bekliyor:


Umut Sokak'tan devam edip Kıbrıs Caddesi'ne çıkıyorum. Oldukça kalabalık, resmi daireler dağılmış, insanlar evlerine ulaşma telaşında. Caddenin iki yanında devasa çınar ve at kestanesi ağaçları var, öyle ki bazı apartmanların ön yüzleri görünmüyor. Yokuş yukarı tırmanıyorum, protezlerim itiraz edene kadar. Sonra gerisingeri iniyor ve tekrar Umut Sokağa sapıyorum. Niyetim arkadaşımın apartmanının zillerini denetlemek. Soyadını görsem zile basıp çıkmak niyetindeyim yukarı. Sonunda ulaşıyorum apartman kapısına ama heyhat zillerdeki isimlikler bomboş. Bir umut tekrar balkonlara bakıyorum, onlar da boş. Ben balkonlara bakarken bitişikteki yufkacının önündeki kadınlar da bana bakıyorlar. Bir an sorsam mı diye düşünüp vaz geçiyor, çıkmışken markete uğrayım bari diyerek ana caddeye yürüyorum.

Eve dönünce kız kardeşle telefonda konuşuyorum, ona Cevher Sokak'tan, yıkılan güzelim apartmanların yerine dikilen kişiliksiz kazuletlerden bahsediyorum. "Bizim zamanımız geçiyor abla" diyor, "şimdiki gençler bunları seviyor". Haklı. Derken kitabımı alıyorum elime, Amor Towles'in "İki Kişilik Masa"sı. Bu aralar sürekli tevafuk halleri var bende, kitapta rastladığım satırlar konuşmamızı pekiştiriyor:

"Bunlar yaşlı bir adamın hikayeleriydi. Üzgün, yorgun ve haddinden fazla anlatılmışlardı.
Her şey boş, bomboş.
Geçmiş kuşaklar anımsanmıyor. Gelecek kuşaklar da kendilerinden sonra gelenlerce anımsanmayacak"


6 Temmuz 2025 Pazar

YÜRÜMEK / 5 TEMMUZ

Ülkemizi kavuran, bizim de içimizi yakan yangınlar yetmezmiş gibi sabah yine tatsız haberlere uyandık. Günlerdir bitmeyen hastane koşuşturmaları yaşıyorum, zaten sinirlerim laçka, memleket hali de üstüne tüy dikiyor. O doktorun izni, bu doktorun raporu derken üç günde bitecek iş üç haftaya yayıldı. Sonunda küçük bir operasyonla noktalı virgül koyduk, nokta için haftayı bekliyoruz. Hayattaki en önemli şeyin sağlık olduğunu kendisi sinyal verince anlamak gibi de bir aymazlığımız var. "Yumurta kapıya gelmeyince gıdaklamıyorsun" derdi annem deyimi kibarlaştırarak. Aslında ben yumurta daha portakalda vitaminken yapılacak işi tasarlamaya başlarım, son güne bırakmak hiç adetim değildir, bir tek doktora gitmek konusunda böyleyim (komik ama diş doktoru hariç), sanki korkunun ecele faydası var. Neyse zor ve uzun oldu ama hallettik neredeyse. 

Operasyon sonrası bir süre evde dinlenmem gerekti haliyle, sıkıldım. Çok az kişinin haberi vardı, imdat kolum, kız kardeşim hep yanımdaydı. Sonra sürpriz olarak Hollanda'da bizi konuk eden sevgili genç arkadaşlarımız geldiler, sohbetleri ve çiçekleriyle hem neşemi yerine getirdiler, hem de mutlu ettiler.


Evin içinde yata-otura dördüncü günü doldurdum. 3 film izledim, Storytel'de 5 tane kitap dinledim, bir sürü şeker patlattım, bir kitabı yarıladım ve sonunda sıkıntıdan patladım. Dizlerim sinyal vermeye başladı, o zaman dedim, yürüyüş zamanı gelmiştir. İkindi üstü çıktım ve 20. adımda daha ince giyinmem gerektiğini anladım, zira hava fena halde sıcaktı. Geri dönmedim tabii ki, gölgeden gölgeden ilerledim. Niyetim yıllar önce halamların oturduğu, evimize yakın sokağa gitmekti. Bülbülderesi Caddesi'ne geçiş yaptım. Ankaralılar bilir Seyranbağları semti bir zamanların bağlık bahçelik mekanı imiş, ismi oradan geliyor. Şimdilerde cadde olan Bülbülderesi ise gerçek anlamda bir dere, yani asfaltın altında dereler var. Bu arada belirteyim "Asfaltın Altında Dereler Var" adıyla Ankara'nın şimdi üstü kapatılmış derelerini anlatan bir belgesel var. Bulursanız izleyin derim. 

Caddeyi Olgunlar Sokak-esasında cadde-keser. Sola dönüp Olgunlar'ın dik yokuşundan tırmanmaya başlıyorum ve yıllar öncesinden bir anı geliyor gözümün önüne. Bir bayram günü halamlardayız. Büyük dayım ve yengem de geldiler bayram ziyaretine, berbat karlı bir gün, yerler buz, Olgunlar yokuşu kayak pisti gibi. Dayımın bir Vosvos'u var, apartmanın önüne park edip geldi. Geldi gelmesine de gitmesi o kadar kolay olmadı. Vosvos buzlu yokuşta kaymaya başladı, epey bir uğraşıdan sonra zapt edilebildi. Hem korkutucu hem de komik bir durumdu. Yokuşun sonunda Belkıs Sokağa dönüyorum, Gerçi ismi değişmiş "Şehit Lütfü Gün" olmuş. Halamların evi tam köşede idi, aşağıdaki apartman.


Yıllarca Yenimahalle'den Bakanlıklar otobüsüne binip Olgunlar Sokak boyunca yürüyerek geldik bu apartmana, defalarca kapısından girip birinci kattaki o dairede halam, eniştem ve kuzenlerle uzun saatler geçirdik. Tuhaf olan sokağın devamını hiç merak etmemem. Bu bina ve karşıdaki apartmanın altındaki bakkalla sınırlı kalmışım. Bu defa sokak boyu yürüdüm ve sokağın güzelliğine hayran oldum. Tüm apartmanlar bahçe içinde, bahçelerse ağaç ve çiçek içinde. Birkaç tane yeni bina olsa da çoğu Ankara'nın balkonlarının ferforje demirleri işlemeli, kişilikli apartmanları ve her bahçede en az iki tane leylak ağacı. Bu sokakta yaşıyor olsam baharda leylak kokusundan esrirdim eminim. Sadece leylak değil hanımelleri, güller, gül hatmiler, mor salkımlar, akşam sefaları. Eskilerden kalmış güzel binalar:


Bahçeyi saran çitte bu iklimde pek yetişmeyen Acem borularını görünce şaşırdım. Yükseltilmiş balkon demirleri tuhafıma gitmişti ama ilerleyince çocuk yuvası olarak kullanıldığını fark ettim. 

Derken Hacıyolu'na çıktım, Ankara'nın en dik yokuşlu sokaklarından, devam edip Yaprak Sokağa ulaştım, orada Belkıs Sokak bitti zaten. Sağa kıvrılıp Bülbülderesi'ne indim tekrar. Seyranbağları'ndan Küçükesat'a doğru yollandım. Yine güzel evler, güzel bahçeler gördüm, Hassas Bölgeler'e gelince Tahran Caddesi'nden Nene Hatun'a çıktım. Artık Kavaklıdere'ye gelmiştim. Buralar da bağlık bahçelik yerlermiş zamanında, hatta benim hatırladığım yıllarda Tunalı'nın sonunda Kavaklıdere Şarap Fabrikası'nın bağları ve binaları vardı. Şimdi yerinde Sheraton Oteli yükseliyor. Burası Ankara'nın yeşilliğini hala koruyan, eski ama asil görünümlü apartmanların bulunduğu güzel bir semttir. Lakin hava sıcak ve ben de yorulmuştum. Nene Hatun'un en eski pastanelerinden birine girip soluklanmak istedim. Oldukça eski bir apartmanın altında küçücük bir bahçesi olan, kendisi de küçücük bir pastane Hatun Pastanesi. Her yer doluydu, pek sevimsiz bir köşede bir masa bulup yığıldım, zira tansiyonum düşmüştü. Kahve ve soda ile kendime gelip yola devam ettim. Bu defa ayaklarım beni Bülten Sokağa taşıdı. Çünkü orada da küçük dayımın evi vardı: 


Ne çok ayak izimiz var şu girişte. Zemin kattaki dairesinin bahçesini çiçeklerle bezeyen, mangal yakıp etleri pencereden uzatan dayım acaba bugün önünde durduğumu fark etmiş midir başka bir diyardan?

Yola devam ettim ve bakın karşıma ne çıktı, meğer benim dizler doğdukları yeri özlemişler, ondan bu yöne çevirmişler beni 😂:


İkinci kat pencerelerine bir selam çakıp Bilir Sokağa döndüm, sokağın adını "Abay Kunanbay" diye değiştirseler de (Kazak bir şairmiş kendisi) o bizim için her zaman Bilir Sokak. Zaten girişteki Bilir adını taşıyan kasabın bahçesindeki kocaman inek ve koyun replikaları unutturmuyor sokağın eski ismini. Buraya kadar gelmişken Sevgi Soysal'a da bir selam vermeden gitmek olmazdı:


"Tante Rosa"  adını taşıyan cafenin bulunduğu binada bir dönem Sevgi Soysal yaşamış ve "Yürümek" romanını burada yazmış. Apartmanın bahçesinde muhteşem bir ıhlamur ağacı var. Cemal Süreya görseydi "Keşke yalnız bunun için sevseydim seni" derdi.

Artık Büklüm Sokağa (Bu semtte sokakların adı B ile başlar; Bardacık, Balo, Billur, Bestekar, Belligün, Bahar, Büyükelçi gibi) giriyor ve sokağı tak gibi kapatan yıllanmış ağaçlarının altından yürüyerek Tunalı'ya varıyorum. Buraya kadar gelmişken markete uğramamak olmaz. Peynir-zeytin reyonunda bakınırken komik tipli görevli dikkatle, hatta üstüme doğru eğilerek bana bakıyor. Kesinlikle birine benzetti, halimi hatırımı sordu zira, renk vermedim. Havadan sudan sohbet ettik, bir miktar zeytin aldım, satıcının ısrarlı peynir tekliflerini reddedip kasaya yöneldim.

Yoruldum, iki elimde iki ağır market poşeti ile Tunalı yokuşundan aşağıya vurdum kendimi, tansiyonum yine düşer gibi olduysa da yüz vermedim. Sonunda eve ulaştım, yoruldum ama bu yürüyüşten de epey keyif aldım. Bir dahakine başka sokaklara...

Not: Bu yazı cumartesi yazıldı, yayınlanması pazar gününe kaldı.





6 Nisan 2025 Pazar

YÜRÜYÜŞ / 6 NİSAN

Dün sabah yine bel ağrısıyla uyandım, şöyle bir gün sağlam uyansam dişimi kıracağım, ay tövbe yok yok öyle demedim, kışt kışt. Yok diş falan kırmak, bu devirde evlerden ırak, diş tedavisi kaç para sen biliyor musun? Otur bel ağrınla, fazla konuşma 😡

Oturamadım ama otursam ağrıyor, kalksam ağrıyor, yatsam ağrıyor. İlaç içeyim dedim, prospektüsü okuyunca vazgeçtim, bel ağrısı çekerim daha iyi, o ne kadar yan etki öyle. Gezindim durdum evin içinde. Aslında bugün için tiyatro biletim vardı matinede. Şubat ayında hastalık nedeniyle gidemediğim bir Bertold Brecht oyunuydu, bu ayki programda görünce yeniden bilet almıştım. Lakin bu oyun bana kısmet değilmiş, dün mesaj geldi, oyuncunun rahatsızlığı nedeniyle gösterimden kalkmış, bileti iade ettim mecburen, aşkolsun Brecht. Sonunda bir Kore dizisi buldum, Uzakdoğu dizilerine biraz mesafeliyim ben ama ana roldeki küçük kız o kadar sevimliydi ki dayanamadım, başladım izlemeye. İki bölüm izledikten sonra baktım bel ağrım devam ediyor, en iyisi çıkıp yürüyeyim dedim. Öğlen yağan yağmur durmuş, güneş ara ara yüzünü gösteriyordu bulutlardan, giyinip çıktım. Farklı bir rota izlemek istedi canım, bilmediğim sokaklara sapmak. Önce eski mahalleme daldım, biraz nostalji yapayım diye. Antalya'daki ilk evimin yan sokağına girdim. İlkokula başladığı sene oğlumun elinden tutar sokağın sonundaki okuluna götürürdüm. Nopperleri vardı, o dönem çok yaygın, tırtıklı dişleriyle birbirine tutunan, plastik parçalı oyuncaklar, bir nevi ilkel Lego. Yan taraftan ince bir su kanalı akardı, nopperlerin tekerleklerinden birini kanala düşürmüştü, ne kadar arasak bulamamıştık, epey üzülmüştü. Ondan sonra yaptığı her araba üç tekerlekli olmuştu 😊 Kanalı kapatmışlar biz geçmeyeli. Sol yana dönünce dükkanlardan birinden eski evden komşumun kızı seslendi, eşiyle birlikte terzilik yapıyorlar, çocukluğunu bilirim, hatta iki kardeşi de öğrencim olmuştu. Bir çay içimi oturdum, eski günleri andık. Yıllar önce bir sayım gününde görev vermişlerdi, dükkanın olduğu apartmanda yaşayanları saymıştım. Doğum tarihi değil doğrudan yaş sormak gerekiyordu. Dairelerden birinde kapıyı çok yaşlı bir kadın açmıştı, en az 80 var. Yaşını sorunca bir an düşünmüş sonra "Valla kızım ben deyim 50, sen de 60, ama sen yine de 50 yaz" demişti. Hatırladıkça hâlâ gülerim.

Komşu kızıyla vedalaşıp yola devam ettim. O kadar uzun zamandır geçmemişim ki buralardan apartmanların yıpranmışlığına, bildiğim dükkanların kapanmışlığına şaştım. Ana caddeyi geçip daha önce hiç girmediğim sokaklardan birine saptım. Sokağın sol yanı bir özel üniversitenin yabancı diller kampüsü, bir ilkokul ve halk eğitim merkezi ile kapanmıştı. Sağ yanında ise eski yüzlü, kimbilir kaç yaşında iki-üç katlı apartmanlar vardı. Muhtemel ki müteahhit işi değil, bizzat sahipleri tarafından yaptırılmıştı, isimlerinden belliydi zaten; Recep Bey, Ayşe Hanım, Seniha vs. Hepsi bahçeli, bahçeleri bol ağaçlı, hatta arkada birer küçük müştemilatı bile olan evler. Yakında hepsinin kapısını birer yapsatçı çalar kentsel dönüşüm ayağına.

Kısa sokağın sonunda üzeri silme yosun tutmuş uzun bir duvara denk geldim. Bu kadar yosun sahildeki binalarda bile olmaz, şaşırdım:

Yüzme havuzu mudur, nedir diye merakla köşeyi döndüm ki okulmuş meğer, hem de bildiğim bir okul. Şehre geldiğimiz ilk yıllarda ismi Devrim İlkokulu idi, sonra Mehmet Akif İlkokulu'na çevrilmişti. Bu defa tabelada Mehmet Akif duruyordu ama ilkokul imam hatipe dönmüştü.

Okulun köşesinden kıvrılınca kütüphaneyi gördüm, bahçesinde de şunu:

Sokaklar boyunca yürüdüm, eski evler, yeni evler, yıkılmayı bekleyen, pencereleri kör evler, inşaat çukurları çıktı karşıma. Şehrimiz bu demler tam bir inşaat Cenneti. Eski evleri, hatta eski olmayan evleri de kırpıp kırpıp pleksi ve metal karışımı sevimsiz binalara dönüştürüyor, devasa bahçe kapısına da matahmış gibi "Rezidans" tabelası asıyorlar. Pabucumun rezidansları.

Derken bir parka denk geldim, pek hoştu, hatta üzeri betonla kapatılmış eski bir çıkrıklı kuyu bile vardı. Hah işte, bana bunlarla gelin:

Çoluk-çocuk, genç-yaşlı epey kalabalıktı, içinden geçip aynı mimari biçimde bir dizi beyaz apartmanın sıralandığı caddeye çıktım. Yeni yapılmış bir cami vardı, mimarisi modern, şadırvanı çinilerle kaplı çok zarif bir camiydi ve Ankara'daki evimizin olduğu caddenin adını taşıyordu. Kanım kaynadı 😃 Caminin önünden devam ettim ve şu kıpkırmızı triportörü gördüm:

Triportörlere bayılırım. Halam Konya Ereğli'de çocuk doktoru olarak çalışmıştı bir süre. Ben ortaokulda falandım sanırım. Bir gidişimizde görmüştük, triportörlerin arkasına kasa takıp karşılıklı iki oturak atmışlar ve toplu taşıma aracı olarak kullanmaktaydılar. O kadar dardı ki oturan kişilerin dizleri birbirine değiyordu, o yüzden ismi "Dizdize Gözgöze" idi. Görünce onları hatırladım.

Tekrar ara sokakları daldım ve bir spor salonunun bahçesinde üzeri çiçek dolu şu zeytin ağacına rastladım:

Hava serinlemeye, belim de sinyal vermeye başlamıştı, dönüşe geçtim. Birkaç adım sonra kaldırımda şu çıktı karşıma, "Ne iyi ettin de geldin, ayağına sağlık" diyordu sanırım 😋

Yeni rotalarda buluşmak dileğiyle...






4 Mart 2013 Pazartesi

HAFTA SONU


Leyleği havada görmüşüm galiba, geçen Pazar Los Angeles'de Oscar törenindeydim, bu Pazar Buenos Aires'de.  Dünyanın en ünlü tango orkestrası olan "Color Tango de Roberto Alvarez"i dinlemeye gittim. Gitmedim tabii ki o bize geldi. Tango okullarınca düzenlenen bir program dahilinde ülkemize gelmişler ve ilk durakları Antalya oldu. Onlar çaldılar, Türkiye'nin değişik tango okullarından gelen çiftler tango gösterisi yaptılar.


Gerçekten müthiş bir orkestra olan "Color Tango"nun şefi, bandoneon ustası Roberto Alvarez'i ciddiyetle enstrümanını çalarken görmektesiniz fotoğrafta. 


Programın sonunda katılan tüm çiftler "La Comparsita" eşliğinde topluca tango yaptılar ve alkışlarla bu güzel gösteriyi de anılar çekmecemizin nadide köşelerinden birine yolcu ettik.

Cumartesi günü havayı güneşli görünce paslanan eklemleri açmak için uzun bir yürüyüşe çıktık ve ayaklarımız bizi Karaalioğlu Parkı'na kadar götürdü. 


Park girişine değişik aralıklarla açılan açık hava sergisinin bu seferki konusu sözlü tarihti: "Kentimiz, Kendimiz, Geçmişimiz".  Benim gibi kent kültürüne ve sözlü tarihe meraklı olanlar için çok faydalı bir sergi olmuş, panolarla Antalya'nın geçmişi hakkında bilgiler verilmiş, fotoğraflar sunulmuş. Çok yakında kitap olarak da basılacakmış, sabırsızlıkla bekliyorum. 


Parkın her gördüğümde yüreğimi hoplatan enfes manzarasına bu kez açmaya başlayan laleler de fon oluşturmuştu. Sadece parka değil, bu yıl tüm refüjlere, kaldırım bordürlerine ve göbeklere lale soğanları ekilmiş, renk renk laleler şehre ayrı bir güzellik katmış.




Yürüyüşün finalini kahve ile yaptık. Hava serinlemeye yüz tuttuğunda biz de evin yolunu tutmuştuk. Her ne kadar diz ağrısı olarak bir geri dönüş yaptıysa da ben yine de bu yürüyüşten hayli memnun kaldım.

Şunu da eklemeden geçemeyeceğim; bu benim hayatımda yaptığım ilk ekmek, kaydını düşmem lazım. Pek ürkek giriştim ama sonuç çok başarılı oldu. Aşağıdaki fotoğrafta kuru domatesli-kekikli-kapya biberli, tam buğday unlu ekmeğimi gururla sunarım :)


Yeni haftanız güzel olsun...


4 Kasım 2012 Pazar

PAZAR YÜRÜYÜŞÜ


Dün yapamadığım uzun yürüyüşü bugün yaptım. Hava bir Kasım gününe yakışmayacak kadar sıcak ve bunaltıcı idi. Boynuma doladığım fular çay içmek için mola verdiğimiz kahveye ulaşana kadar sırılsıklam oldu. Parkta sonbahar havası veren yegane şey de çınarlardan dökülen yapraklardı. Onun dışında halen yaz devam ediyor. 
Maymunçıkmaz ağaçları inanılmayacak güzellikte çiçek açmışlar, bu yukarıdaki pembesi.


Bu da dikenli gövdesiyle beyaz renkte açanı, devasa birşeydi.

 
Suları kirli olsa da gölet fotoğraflarda Japon bahçeleri gibi çıkmaya devam ediyor. Koca koca balıklar vardı içinde. 


Bugün parkta gördüğüm kedilerin en güzeli, biraz ürkekti ama çok sevimliydi. Bütün kedisever blogger ablalarına selam söyledi. Parktaki bitkiler resmen takvimlerini şaşmış, gördüğünüz gibi hanımelleri halen çiçekteler.

Bugünlük bu kadar, yeni haftanız güzelliklerle gelsin...

19 Ekim 2012 Cuma

BU SABAH

Bu sabah uyandığımda kütüphaneye iade edilmesi gereken bir kitap, postaya atılması gereken bir bayram kartı ve bankadan çekilmesi gereken bir para olduğunu hatırlayınca bir "Fırsattan İstifade Yürüyüşü" yapmaya karar verdim. Zira hem banka, hem postane, hem kütüphane yürüyüş menzilim üzerindeydi. Birşeyler atıştırıp düştüm yola. Banka işi kolay halloldu, postane görevlisi suratsızda bir değişiklik yoktu, yine suratsızdı ve yine yavaştı ama sonuçta kartı aldığını ve makineden geçirdiğini gözümle gördüğüm için içim rahat çıktım ve parka doğru yürüyüşüme devam ettim. Parka girer girmez beni şu görüntü karşıladı:


Birkaç dakika gözümü alamadım dağların en beyefendi olanından, sonra "Şu dağların yükseğine erseler/Lale, sümbül, mor menekşe derseler" diye bir türkü tutturup devam ettim. Derken arkamdan bir "hişt, hişt" sesi duydum, döndüm baktım deniz, alınmış. Dağlara bu kadar rağbet var da neden bana bir bakış bile fırlatmadın dedi. Haklı, o gümüş pırıltılar ihmal edilir miydi hiç, ayıpladım kendimi.


Tenhaydı park; denize bakan banklardan birine yerleşmiş, daha kargalar kahvaltısını yapmadan şaraba yumulmuş üç sarhoş dışında sağlıklı yaşam yürüyüşü yapan solaryum bronzu bir hatunla, bir-iki turist bir de aşağıdaki bisiklet çarptı gözüme.


Sonra henüz sabah kahvemi içmediğimi hatırladım ve Seyir Cafe'ye yerleşip manzaralı bir latteyi kütüphaneye teslim edeceğim kitabın son birkaç sayfası eşliğinde bünyeye yolladım.


Kitap ve kahve bitince Doğan Hızlan Kütüphanesi'ne doğru yürüyüşe koyuldum. Geçerken bu şirin, beyaz şeyle selamlaştık.


Mavi yaseminleri de küstürmek istemedim, onlara da el salladım.


Kitabı kütüphaneye iade edip dönerken ateş ağaçlarının tekrar çiçeğe durduğunu görünce şaşırdım kaldım.


Yürüyüş güzel lakin hava çok sıcaktı, millet kendini denize atmış serinlemeye çalışıyordu. Ben de kendimi eve attım dinlenmek için. Bu akşam çok güzel bir etkinliğe katılacağım, Antalya Devlet Senfoni Orkestrası eşliğinde İdil Biret Brahms'ın 2 No'lu Piyano konçertosunu seslendirecek.  Biz de zevkle dinleyeceğiz. Antalya, seni ve etkinliklerini seviyorum...

22 Nisan 2012 Pazar

PAZAR YÜRÜYÜŞÜ


Cumartesi günü bir güzel dinlenip yorgunluğumu attıktan sonra bugün uzun bir yürüyüş yapabileceğime karar verdim, karar vermekle kalmayıp uygulamaya da koydum. Sonbahardan bu yana Karaalioğlu Parkı'na gitmediğimi hatırladım ve istikamet belirleyip "marş, marş" diyerek koyuldum yola. Kaleiçi'nde daha önce hiç girmediğim sokaklardan geçerek ulaştım bu defa Antalya'nın bu en eski parkına. Girer girmez bizi açık havada, panolara yerleştirilmiş "Antalya'nın Kuşları" sergisi karşıladı. Biyolog Tamer Albayrak ile çizer Ferit Avcı'nın ortaklaşa hazırladıkları sergide Antalya civarında yaşayan kuş popülasyonu çizimlerle ve haklarında bilgiler verilerek tanıtılmıştı. Hepsini büyük bir keyifle inceledim. Baykuşları görünce Natali'nin, martıyı görünce Ataletimin, kızılgerdanı görünce de Beste'nin kulaklarını çınlatttım.


Gördüğünüz gibi sergiyi gezen sadece ben değildim, bu şirin yaratık da ziyaretçiler arasındaydı. Sergiyi inceleyip bitirdikten sonra hem dinlenmek hem de bir çay içmek için parkın içindeki çay bahçelerinden birine yerleştik; manzara güzel, hava latif lakin hizmet sıfırdı. Yarım saat oturup ısmarladığımız çaylar gelmeyince kalktık, yan taraftaki çay bahçesine geçtik. Oranın diğerinden farkı çayların çabuk gelmesiydi ama ne çayda iş vardı ne de serviste. Bu kadar güzel mekanlarda bu kadar berbat işletmecilik anlayışına ben akıl erdiremiyorum. Laf olsun kabilinden çayımızı içip kalktık ve yine uzun bir yürüyüşle dönüş yoluna vurduk.


Bu mavi boncuklu, yakışıklı pisi Kesik Minare'ye bekçilik ediyordu Kaleiçi sokaklarından birinde. Poz vermesini istedim ama yüz bile vermedi, kasıntı miyav.

An itibarıyla önümde çay fincanım amirimin evlilik macerasını izliyorum. Allahın izniyle nişanladık, bir saate kadar düğününü de görmeyi planlıyoruz. Fidayda oynamazsam bana da Leylak demesinler...

3 Nisan 2012 Salı

GÜNE SIĞAN GÜZELLİKLER

Yoruldum Blog hanım kardeş bugün ama keyifli bir yorgunluk oldu. Dündenberi sonunda kartımı ele geçirdiğim Doğan Hızlan Kütüphanesi'nden ödünç aldığım kitabı okuyorum: Pembe Otobüs/Mehmet Anıl. Ortaokuldan bu yana kütüphaneden ödünç kitap almamıştım, benim için hoş bir değişiklik oldu. Evdeki okunmamış kitaplar kulesi yetmemiş gibi bir de kütüphanenin kitaplarını evci çıkardım:))

Öğleden sonra güneşli ve sıcak havanın daveti çok cazip gelince upuzun bir yürüyüş yaptık. Park artık tam bahar havasına geçmiş, yapraklanmamış ağaç kalmamış, erguvanlar açmış, Kıbrıs akasyaları coşmuş, ismini bilmediğim fotoğraftaki mor çiçekler halı gibi serilmiş, otlar mis gibi kokuyor. Cezbeye tutulmuş gibi yürüdük de yürüdük. 


Sonra rutin çay molamızı verdik Kır Kahvesi'nde. Çayıma konu mankenliğini günnük(sığla) ağacı yaprakları ve güzeller güzeli sarı yasemin yaptı.  Yeterince dinlenince başka bir rotadan yürüyüşe devam ettik. Ve vakit akşama yaklaşırken kendimizi her zamanki mahalle pidecimize dar attık, aç ve yorgunduk ablalarım abilerim. Bu seferlik diyeti çekmeceye kaldırıp kuşbaşılı pideye daldım, evet yaptım. Pişman değilim:)


Ve akşamın güzelliği, muhteşem Opera ve Balemizin sunduğu  Carl Orff'un "Carmina Burana" kantatı. 120 kişilik bir ekibin seslendirdiği kantat olağanüstüydü. Bir kez daha büyük bir zevkle dinledim. Bu şehirde yaşamak gerçekten ayrıcalık, sanatsal ve kültürel faaliyetlere yetişemez olduk. Mutluyuz, kutluyuz. Sizleri  Carmina Burana'nın en meşhur bölümü "O Fortuna" ile başbaşa bırakıyor ve huzurdan ayrılıyorum...


21 Ocak 2012 Cumartesi

PARKTA BİR ÖĞLEDEN SONRA (Böyle bir dizi mi vardı bir zamanlar?)

Bir haftadır insanın içini donduran soğuk yüzünden mahkum olduğum ev hapsini dün havanın ılındığını anlar anlamaz sona erdirdim. Almam gereken birtakım şeyleri bahane ederek çıktım evden ama asıl niyetim yürüyüş yapmaktı, o yüzden epeyce uzakta olan alışveriş merkezine yayan gitmeye karar verdim. Yolum eskiden çalıştığım okulun önünden geçiyordu, içimde en ufak bir özlem olmadan bakarken eflatunumsu bir pembeye boyanmış duvarlarına ders zili çalmaya başladı; değişmiş, "Für Elise" çalıyor ama nasıl bir "Für Elise". Borazanla çalsalar ancak bu kadar kötü bir ses çıkardı, "Für Elise" "Für Elise" olalı böyle zulüm görmedi desem yeridir. Beethoven bu sesi duysa kemikleri öyle bir sızlardı ki, romatizma oldum diyerek mezarlıktan fırlayıp en yakın doktora koştururdu. Hoş duyamazdı ya, belki de adamcağız eserlerine yapılacak berbat icraları duymamak için özelllikle sağır etmişti kendini.

"Für Elise"nin bünyede yarattığı nahoş duygudan kurtulmak için yolumu uzatıp parktan dolaşmaya karar verdim. Kapıdan içeri adımımı atar atmaz beni şu manzara karşıladı:


Gözalabildiğine mavi deniz, gökte güneş ve sırtlarını güneşe vermiş Beydağları. Bu Beydağları'nın rahatı beyde yok valla (gerçi kendileri de bey ya, bir an aklımdan çıkıvermiş), önlerinde deniz, tepelerinde güneş 4 mevsim, 12 ay plaj keyfi yapıyor hasbalar. Ebedi sayfiye hayatı.  Ha sıkıldılar mı deniz-güneş-kum olayından, az yukarılara çıkıp kayak yapmaları da mümkün. Şanslı keratalar vesselam.


Gördüm ki Amerikan sarmaşığı çırılçıplak kalmış, yalnız insanların değil sarmaşıkların da saçları ağarırmış diye düşündüm. Sürekli kızıla boyattığından bir de yıpranmış garibinkiler, kurumuş çatallanmış. Acilen "Bahar Kuaför"e gitmesi lazım. 

Yakınlarda çok fazla okul olduğundan karnesini alan kendini parka atmış, ortalık ergen kaynıyordu. Kimi şişeden birayla kafa çekiyordu, kimi de fotoğraf. Ömrümün neredeyse üçte biri yüzlerce ergenin arasında geçtiğinden artık tek bir tanesine bile tahammülüm yok, hızla uzaklaştım popülasyonlarının yüksek olduğu bölgeden. Daha sakin sulara yöneldim, emekli amcaların işgal ettiği denize bakan bankların sıralandığı patika boyunca yürüdüm. Çoğu birbirine benzeyen bu amcalar gözlerini ufka dikmiş, muhtemelen üç aylıklarına yapılacak zamları ve ayın sonunu nasıl getireceklerini düşünmekteydiler. Onları kemiklerini ısıtan güneşleri ve düşünceleriyle başbaşa bırakıp devam ettim yoluma. 


Bu yukarıdaki modelden de çok vardı, kimseye zararları yok, manzaradan, etraftan habersiz birbirleriyle meşguldüler. Bunların ilerde "O ağacın altını şimdi anıyor musun" şarkısını sık sık tekrarlayacaklarından eminim.


Göletin etrafında bir tur atıp öpüşen çiftleri vak vak nidaları arasında röntgenleyen ördeklerle, çiçek açmış aloe vera bitkilerini arkamda bırakarak çıktım parktan. Oranın huzurlu, asude havasından alışveriş merkezi karmaşasına doğru sürükledim ayaklarımı kendimle birlikte...