.

.
.
Gündelik Yaşam  Yemek-Pasta etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gündelik Yaşam  Yemek-Pasta etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Şubat 2012 Pazartesi

BİR PORTAKAL MASALI


Gün geçmiyor ki benim mutfakta olay çıkmasın, 2 gün evvel de portakallar ayaklandı. Neymiş efendim, son günlerde bütün ilgimi turunçlara yöneltmişim, bunlara şefkat göstermiyormuşum, atmışım suratsız elmaların arasına unutmuşum, canları sıkılmış, bla bla bla... "Elmalara niye suratsız diyorsunuz, onlar çok kalender, çok faydalıdırlar, arkadaşlık etseniz ya işte ne güzel, biraradasınız" diyecek oldum, "Hiç elmayla portakal toplanır mı, matematik kitaplarında bile yok" dediler. "O armut olacaktı ama hadi neyse" dedim, arkamı döndüm yürüyordum ki içlerinden en okkalısı seslendi: "Nereye gidiyorsun, kime konuşuyoruz? Ailemizin soyadını verdi diye sürekli turunçlarla ilgilenip ayrımcılık yapmanı kınıyoruz, bir kere biz bu familyanın en sevilen, en rağbet gören bireyleriyiz, kıymetimizi bilmiyorsun. En küçüğümüz mandalinalara bile etkinlik düzenledin ama bize gelince tıs yok". Düşündüm, haklılardı, hakikaten ihmal etmiştim bu ara onları. "Haydi o zaman" dedim, "girin sıraya, havuza götüreceğim sizi ama önce duşlara, yıkanmadan olmaz". Bağrış çığrış yığıldılar çeşmenin başına, herbirine ellerimle duş aldırdım, yetmedi bir de keseledim, pırıl pırıl oldular. 


Daire şeklinde desenli mayolar giydirip cam tavanlı bir havuza, suyun içine hepsini yerleştirdim. "Haydi bakalım" dedim, "yüzün, serinleyin, oynaşın bir gün boyunca".  Çıktım gittim mutfaktan gürültülerini duymayım diye. Ertesi gün yanlarına geldiğimde ben gülümseyen yüzlerle karşılaşacağımı zannederken hepsinin suratından düşen bin parçaydı. "Hayrola" dedim, "yaranamadım galiba, havuz sefasından hoşlanmadınız mı?". "Üşüdük" diye çığrındılar, "saunaya girmek istiyoruz". "Emriniz olur" diyerek aktardım sauna kabına, "haşlanın keratalar" dedim, "yarım saatten önce de çıkmak yok". Süre sonunda baktım hepsi mayışmış ama nasıl güzel kokuyorlar. Hiç ses etmeden uykuya yatırdım, ertesi güne kadar da uyandırmadım. 3. gün yanlarına yanaştım sessizce, "Atem tutem ben seni/Şekere katem ben seni/Akşama baban gelende oy/Önüne atem ben seni" türküsünü söyleyerek uyandırdım, verdim ellerine şekerlerini ve tekrar yolladım saunaya. Süre dolduğunda aman nasıl tatlanmış, güzelleşmiş, mis gibi kokmuşlardı sormayın. Bir tanesi sizin için poz verdi, aşağıda:


Efendim, gökten üç portakal düşmüş; biri "Portakal Masalı"nın tarifini yazan Beste'nin başına, biri dramatize edip sahneye koyan benim başıma, üçüncüsü de siz izleyicilerin başına...

Uygulamak isteyenler için Beste'nin tarifi: 

1 kilo portakalı iyice firçalayarak yıkayın. İşlem görmemiş tercihen bio portakal olsun. Fotoğraftaki gibi kabuklarıyla beraber yuvarlak dilimler kesin. Bir tepsiye, tercihen cam koyun (22 cm civari çaplı) içine portakalları koyup üstünü kaplayacak kadar su ekleyin. Üstünü kapatıp bir gece buzdolabında ya da serin bir yerde bekletin. 2. gün potakalları bekletiğiniz suyla beraber bir tencereye koyun kaynamaya başlayınca 30 dk tutun yani 30 dk kaynasın, altini söndürüp bir gece daha buzdolabinda bekletin. 3. gün ölçüp aynı miktarda şeker ve bir limonun suyunu ekleyip kaynatın aşağı yukarı 30 dk. Şekerle kıvam tutturmada zorlananlar pektin eklenmiş reçel sekeri kullanabilir kıvam garantili olur. Gerçek şeker kullananlar soğuk tabak yöntemi ile akışkanlığını kontrol edebilir.

12 Mayıs 2011 Perşembe

YAĞMURUN ELLERİ


Dün zorunlu alışveriş nedeniyle dışarı çıkmak zorunda kaldım. Kaldım kalmasına ama başıma da gelmeyen kalmadı. İlk vukuat altından geçtiğim atkestanesi ağacına tüneyen baronun-ay pardon güvercinin, aklım İtalo Calvino'ya gitti-tepeme etmesi oldu. Ceketimin kolunu ve kahküllerimin bir kısmını ıslak mendil aracılığıyla güvercin atıklarından arındırmak epey vaktimi aldı sokak ortasında. Milli piyango bileti almakla güvercini sapanlamak arasında kararsız kaldım. Sonra güvercin gübresinin besleyici olduğunu düşünüp hafiften seyrelme alametleri gösteren saçlarımı gürleştirebileceğini düşünerek teselli buldum.

Almak istediğim yaka şeridi benzeri bir nesneyi (tam adını hala öğrenebilmiş değilim) girdiğim hiçbir dükkanda bulamadığım gibi dükkan sahipleri ve tezgahtarlardan çeşitli tavsiyeler aldım:
-Bunun modası geçti artık, papyon alın.
-Haa, kurdele mi, bizde yok tuhafiyeciye bakın.
-Aman kardeşim ne para vercen, al 10 santim kumaş kendin dik.
-Bunu satan bi adam vardı, o da öldü.
-Artık bunlardan üretilmiyor.
İnanmıyacaksınız belki ama bu lafların hepsini duydum. Tam aramaktan vazgeçmiştim ki bir ihtimal diyerek girdiğim mağazada buldum. Cüssesine uymayan bir para verip aldım ama eve geldiğinde dikişinde eğrilik olduğunu farkettim. İş yine başa düştü, düzeltilecek.

Alışverişimi bitirip ellerimde koca koca paketlerle AVM'den çıktığımda bir yağmur indirdi ki evlere şenlik. Gök yere yapıştı, bulutlar yeryüzüne taşındı, ortalık gece gibi oldu, gök gürledi, şimşekler çaktı. Öyle ki "Üze Tenri basmasar/Asra yir telinmeser/Türk budun ilini törünü kim artadı" diyen Orhun Kitabesi'ndeki  yazıt gerçek oluyor sandım, sağda solda Dedem Korkut'a baktım göremedim. Yüz metre ilerideki metro durağına bile ulaşmam mümkün olmayınca 8 çizen taksi kuyruğuna girdim. 10 dakika kadar bekledikten sonra önümdeki çok yaşlı iki hanımın bindiği taksinin ardından gelene adımımı atıyorken yaşlı hanımlar "Taksici bizi beğenmedi" diyerek geri indiler. Anlam veremediğim bu olay yüzünden biraz daha bekledim. Sonunda yerleştiğim taksi öyle fena ter kokuyordu ki öksürük krizim tuttu. Camı açmayı denedim yağmur şorr diye içeri hücum etti. Mecburen kapatıp eve gelene kadar öksürdüm. Taksi beni indirmek için evin önündeki kaldırıma çıkmasına rağmen apartman kapısına ulaşana kadar dizlerime çıkan su içinde kaldım. Tabii bugüne de sırt ağrısı, kırgın bir vücut, öksürük ve boğaz yanması kaldı. Sokağa çıkma ihtimalim hastalık ve hava koşulları nedeniyle engellenince yukarıda fotoğrafını gördüğünüz şeyi yaptım: Nane Konsantresi.  Tarif Yetur'la Lezzet Kareleri blogundan. Efendim bir demet taze naneyi alıyorsunuz. Yıkayıp yapraklarını ayıkladıktan sonra üstüne 2-3 kaşık şeker serpip ovalıyorsunuz. Ağzını kapatıp buzdolabında yarım saat kadar bekletiyorsunuz. Sonra ince süzgeçten geçirerek yarım bardak  konsantre nane suyu elde ediyorsunuz. Bunu üzerine su ekleyip bir bardağa tamamladıktan sonra iki bardak şeker ilavesiyle kaynatıyorsunuz. O güzel yeşil rengi ne yazık ki kürdan ucuyla eklediğiniz minicik gıda boyası veriyor, onu eklemezseniz sonuç kahverengi oluyor. Hafif ağdamsı kıvam alınca altını kapatıyor soğutup kavanoza koyuyorsunuz. Şurup yapıp içebilirsiniz, kahvenize eklersiniz, pasta veya tatlıda kullanırsınız o sizin bileceğiniz iş. Detaylar için linkini verdiğim bloga lütfen.

Eh maceralarımı anlattım, şurup tarifi de verdim daha ne yapayım. Size sevgiler sunuyor, Yeni Türkü ile başbaşa bırakıp son kalan lavanta keselerimi dikmeye gidiyorum...