.

.
.
Kişisel Durumlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kişisel Durumlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Nisan 2010 Salı

NE DERT KALIR, NE HÜZÜN. BİR SUDUR GEÇER ZAMAN

Hani dün bizim evde tatsız misafirler vardı ya, hüzün isimli. Bugün hepsini defettim gitti, hem de çok zevkli bir yöntemle. Elime geçen ilk CD yi koydum müzik setine, Aşkın Nur Yengi'nin "Aşkın Şarkıları" isimli Best Of albümüymüş. Ay ne güzel, uzun zamandır dinlememiştim, pek de severim. Sesini de sonuna kadar açtım, komşular rahatsız oldularsa da idare etsinler artık, nazlanma hakkımı kullanıyorum. Çalan şarkılara bağıra çağıra eşlik ederken toparladım sağı solu, sonra baktım "Haydi güle güle git" çalıyor, Allaaaah, kim tutar beni. Attım kendimi pistlere pardon orta halısının üstüne, zıpla babam zıpla, hopla babam hopla. Göz pörtlemiş, diş zörtlemiş ne gam. Yandan, yukardan, aşağıdan, altmıış, yetmiiş, kıvır, çevir, bütün kurtlar yerde. Ara sıra kendimi TV'nin ekranında görüyorum aman ne komiğim, halime gülmek istiyorum ama dansederken kahkaha atmak zor oluyor, hani efor yetmiyor anlayacağınız, bileşik hareket yapamıyorum. Şarkı bitene kadar atladım, hopladım. Fotoğrafta gördüğünüz Muhittin beyle zarif eşi Pakize hanım da "Haydi eller havaya" modunda eşlik ettiler bana. Oh be, ikinci bir emre kadar "ne dert kaldı, ne hüzün". Şarkı söyleyen dillerin dert görmesin Aşkın abla, helal olsun sana Haluk abimiz.

Esasen bir yöntemim daha vardır stres giderici ama beni o durumda bir gören olsa çok geçmez deli gömleğine sarıp bahçesinde "Düşünen Adam" heykeli olan mekana tıkar. Merak ettiniz değil mi, haydi biraz ısrar edin söyleyim. Biraz daha, peki madem ki çok istiyorsunuz 70 milyonun huzurunda açıklıyorum: Bir klasik müzik CD'si itinayla müzik setine yerleştirilir. "Play" tuşuna başmadan önce ince bir sopa temin edilir (grissini bile olabilir, arada bi ısırık alırsınız). Müzik setinin karşısına geçilir, arkaya dönülüp boş kanepeye selam verilir ve ilk notalarla birlikte değnek havada. CD dönerken ben hayali senfoni orkestramı aşk ile şevk ile yönetirim. Böyle dakikalarca "Leylak von Karajan" modunda şeflik yapmışlığım vardır, tabii evde kimse yokken, en yakınlarım bile bilmez bendeki bu cevheri, ilk size açıklıyorum, sevildiğinizi bilin. Beni ne kadar rahatlatıp stresten arındırdığını bilseniz hemen siz de denersiniz. Hatta ne duruyorsunuz, koyun bir CD, alın bir sopa hemen başlayın. Hemen hemen, haydi, vakit geçirmeden...

30 Ekim 2009 Cuma

KİTAPLAR


Bugün yazmasam diye düşündüm aslında ama sanki yazmasam terapim eksik kalacakmış gibi geldi. Evet, bir çeşit rahatlama, kafa boşaltma, ağırlıklardan kurtulma etkisi yapıyor şuraya yazdığım birkaç paragraf, arıtıyor beni. Aramızda bağ yarattığı görünmez dostlar, kazandırdığı arkadaşlar da cabası. Madem burası dostlarla duyguları paylaşım yeri, bir başka dosttan, kendimi bildim bileli hep yanımda olan bir yoldaştan sözedeyim o zaman, kitaplardan...

7 yaşımın kışında girdi onlar hayatıma, okumayı söktüğüm gün. Sevgili ilkokul öğretmenim bir dizi kitap koydu kucağıma, isimlerini hala unutmadığım, yüzümde bir tebessümle hatırladığım: "Arap Cambi", "Tekir ile Mekir", "Deve Yavrusu Çin-Çan", "Küçük Leylek Taktak". Renkli karton kapakları ve siyah-beyaz resimli iri iri yazıları vardı. Herbirini kaç defa okudum bilinmez. Galiba doğuştan okumaya kodlanmış bir yapım vardı. Okula başladığım gün çok mutlu olmuştum. O ilk günün ılık Eylül akşamında evsahibimizin kızları Ayşe ve Aysel ile seksek oynarken bir an önce sabah olsa da tekrar okula gitsem diye düşünmekten habire çizgiye basıp yanıyordum. "Cin Ali" çocukları olmadık biz, o sevimsiz çöp yaratığı hiç sevmedim. Zamanla kitaplarım çeşitlendi, babamın katkısı yadsınamaz. Cengiz Sokak'taki giriş kapısı bahçeye açılan o küçücük evde, soba başında günlük ödevimi bitirdikten sonra ödül olarak çıkardı ortaya "Zevzek Guguklu Saat", "Ali Baba ve Kırk Haramiler", "Karlar Kraliçesi", "Küçük Deniz Kızı". Herbiri ayrı ayrı hayal gücümün gelişmesinde pay sahibi oldu.

Büyüdüm, hayatıma giren kitaplar yaşla uyumlu olarak değişiklik gösterdi. "Küçük Kadınlar", "Küçük Prenses", "Örümcek Dede" başucu kitaplarım oldu. Hayatımda en mutlu olduğum günlerden biri, kapı komşumuzun artık yetişkin olan çocuklarının taşınırken çoğu Varlık Yayınları'ndan kocaman bir koli dolusu kitabı bana devrettiği gündü. Bir dönem Cronin'e dadandım, bir dönem Bronte Kardeşler'e. "Jane Eyre" i okurken eskittim. Sonra klasikleri tanıdım, yine babam sayesinde pekçok kitap evimizin demirbaşı oldu.

Kendi harçlığımla ve bilinçle ilk aldığım kitap bir Füruzan kitabı oldu: "Parasız Yatılı". Ondan mıdır bilmem Füruzan'ı öykü yazarları içinde tek geçişim. Sonra benim yazarlarım oldu, bütün kitaplarını alıp okuduğum, hiç sevmediklerim oldu, yine de okuduğum. Gezi kitaplarına da merak sardım ve biyografilere de. Polisiye girdi hayatıma bir dönem ve hiç çıkmadı. Deneme okumaya bayıldım, Tahsin Yücel'e de. Çizgi romanı da çok sevdim, şiiri de. Tarih de, felsefe de çekti ilgimi. İşin aslında ben kitapları sevdim ve hep kıskandım onları, paylaşmak istemedim. Yıpratmadım, yıpratanlara tahammül edemedim. Her zaman beş duyuma hitap ettiler benim; elime aldığımda okşamak istedim, o pürüzsüz yüzeyini parmaklarımın ucunda hissetmek, dokunmak. Yalnızca okumak değil, seyretmek. Koklamak, o mis gibi mürekkep kokusunu içime çekmek, yapraklarını çevirirken çıkan hışırtıyı işitmek. Ve sevdiğim bir kitabı bitirdiğimde ağzımda kalan şeker tadını duyumsamak.

Ve dileğim şu dünya üzerinde misafir olduğum sürece kitapsız kalmamak...


22 Ekim 2009 Perşembe

EVLER, KİTAPLAR, ALIŞKANLIKLAR VS VS


Nihayet aylardır özlediğim şu köşeye oturup bir yandan kahvemi içip bir yandan kitabımı okuyabilme fırsatını bulabildim. Evden uzun müddet ayrı kalmak zor zenaat vesselam. Özlemi bir yana alışkanlıklarını kaybediyor insan; geldim geleli yanlış dolapların kapaklarını açıp elektrik düğmelerini farklı yerlerde arıyorum. Buzdolabından birşey almak ya da koymak için balkona gidiyorum, sabah uyandığımda pencereden görünen manzaranın değişik olmasına şaşıyorum. F klavyeye alışıp on parmak yazabilme yetimi tekrar kazanmam bir haftamı aldı. Bütün bunların dışında bir de evin temizlenip toparlanması, çamaşır vs gibi domestik hizmetler yoruyor insanı. Araya bir festival, bir de doktor kontrolü sıkıştırınca evde keyfimce zaman geçirebilme olanağına ancak dün kavuşabildim. Duvarlara bakınca kitaplarımı görmek harika birşeymiş, odadan içeri dolan parlak ışığı ve hala pencerelerin, kapıların açık olmasını saymıyorum bile. Kahve kupamı, çay fincanımı dahi özlemişim. CD'de İncesaz'ın "Eylül Şarkıları" dönerken köşeye kıvrılıp kitaba dalmak huzur veriyor insana.

Yanda kapak fotoğrafını gördüğünüz Duygu Asena'nın anılarını okuyorum şu sıralar, bitti bitecek. Anı okumayı hayatımın her döneminde çok sevdim, özellikle beğendiğim bir yazarın ya da hoşlandığım bir ünlünün anılarını okurken kendimi onunla özdeşleşmiş gibi hissediyorum. Bazen düşünüyorum, anı okumak röntgencilik yapmak gibi birşey olabilir mi? Bu düşünce rahatsız ediyor beni, sonra diyorum ki yazan kişinin bilgisi dahilinde, senin öğrenmeni istediği kadarıyla okuyorsun, dolayısıyla röntgencilikle ilgisi olamaz. Olsa olsa paylaşmaktır, o halde okumaya devam.

Duygu Asena bir yazar olarak hiçbir zaman olağanüstü gelmedi bana, kitaplarında da edebî bir yan asla bulamadım, sadece ilginç geldiği için ve vakit geçirmek için öylesine okudum. Ama insan olarak her zaman takdir ettim, bir kadın olarak hayata bakışını, toplum karşısında verdiği mücadeleyi, inadını, sabrını, direnişini çok saygıdeğer buldum, erken ölümüne de çok yas tuttum. Beş yıl önce Doğan Kitap'ın düzenlediği "Edebiyat Günleri" kapsamında bir grup yazarla birlikte Antalya'ya imza ve söyleşi için gelmişlerdi. O zaman tanışma ve sohbet etme fırsatı bulmuş, makyajsız yüzüne, 60'a yaklaşan yaşına rağmen duru güzelliğine, hiç ağarmamış saçlarına ve sıcaklığına, alçak gönüllülüğüne hayran olmuştum. Yanıbaşında kitaplarını imzalayan Gülriz Sururi bu işi yüzümüze bile bakmadan alelusül yaparken Duygu Asena ile çok samimi bir sohbet gerçekleştirmiş, yukarıya yazdığım düşüncelerimi onunla da paylaşmıştım. "Bu konuda mütevazı olamayacağım" demişti, "gerçekten çok çile çektim, çok dışlandım, kendimi ve düşüncelerimi topluma kabul ettirinceye kadar" diye dert yanmıştı bir anlamda. Çok geçmedi bu tanışmanın üzerinden, birkaç ay sonra hastalandığı haberini aldık, ardından da mâlum son. Rahat uyusun yattığı yerde. "Eşit, özgür, mutlu ve güçlü bir yaşam dilerim" diye yazmış adıma imzaladığı "Aslında Aşk da Yok" adlı kitabının iç sayfasına, o tarihten 15 yıl önce basılmış bir kitaptı ve çok şaşırmıştı bu kadar eski bir baskıyı elimde görünce. Hayat acımasız, şimdi bu mücadeleci ve güzel kadının Ayşe Emel ve Zeki Coşkun tarafından hastalığından kısa bir süre önce kaleme alınmış adeta bir veda niteliğindeki anılarını okuyor ve gerçekten haketmediği sıkıntılar yaşadığını bir kez daha görüyorum. Cesaretine de tekrar hayran oluyorum.

Okuyacağım bir sürü kitap birikmiş aslında, bir o kadar da Ankara'da bırakıp geldim, artık kitaplar kitaplığımın raflarına sığmıyor, işin kötüsü kitaplık koyacak yer de kalmadı. Bu işin en kötü tarafı rastgele bir yerlere sıkıştırdığım kitapları lazım olduğunda bulamamam. Halbuki birkaç yıl öncesinde gözüm kapalı çekerdim rafından okuyacağım kitabı. Aslında tüm kitapları indirip elden geçirmek, bazılarını ayırıp tasfiye etmek lazım ama kıyamıyorum saplantılı bir bibliyofil olarak. "11'e 10 Kala" filmindeki koleksiyoncu yaşlı adam gibi neredeyse ekmekten çıkan fırın etiketlerini biriktireceğim, sonra da çöp ev diye zabıtalar boşaltmaya gelecek.

Eh, bu kadar yeter, ben şimdi kitabıma döneyim. Hava müthiş sıcak ve nemli, döktüğüm terler yağ olsaydı birkaç kilo vermiştim kesinlikle. Sizlere de bu kadar olmasa da sıcak günler diliyorum...

2 Ekim 2009 Cuma

SONBAHAR-SOMBAHAR


"Sonbaharın gamları
Ürküttü mü pek sizi
Terkedip bu diyarı
Ağlattınız hep bizi

Solgun gökten ince bir
Bulut gibi aktınız
Altınızda titreşir
Sizin coşkun bir deniz

Pek uzak mı, nereye?
Ey semavî yolcular
Hangi ılık badiyeler
Yolunuzu karşılar

Şimdi kuru ve çıplak
Issız kalan her bahçe
Yere düşen şu yaprak
Rüzgarlara eğlence

Nerde şimdi baharın
Müterennim, şen sesi
Gittiniz bu diyarın
Hiç kalmadı neşesi"

Günlerdir dilimde bu şarkı var, duymadığınıza eminim, bu çok özel bir şarkı çünkü, imkan olsa da melodisini de dinleyebilseniz. "Göçmen Kuşlar" adını taşıyan bu şarkıyı ilkokul öğretmenimden öğrenmiştim, o gün bugündür de unutmadım, ne bir tek sözünü, ne melodisini. İlkokul şarkısı olamıyacak kadar duygu yüklü sözleri ve harikulade bir müziği vardır. Muhtemelen bir Klasik Batı Müziği bestesinden uyarlanmıştır ve benim muhteşem öğretmenimin repertuarına girmiştir. Nur içinde yatsın, onun öğrettiği hiçbirşeyi unutmadım zaten. İlkokul 3.sınıftaki bir çocuk "badiye"nin çöl, "müterennim"in şarkı söyleyen anlamına geldiğini ancak şarkıyla öğrenebilir. Bana, herkesin "tu kaka" muamelesi yaptığı Arapça, Farsça kökenli sözcüklerdeki müzikal yapıyı keşfettiren ve sevmemi sağlayan da sevgili Firdevs öğretmenimdir. Bu müzikal yapı nedeniyle Divan Şiirini'de çok severim. Lisede herkesin nefret ettiği "Aruz Vezni" kalıpları bana bulmaca çözmek kadar zevkli gelirdi.


Söz döndü dolaştı nereye geldi, sonbahardan bahsedecektim oysa. Eylül ayının cılkını çıkaran yağmurları, sel baskınları ve soğuğu ile sonbahardan. İki yıldır sonbaharın neredeyse yarısını Ankara'da yaşıyorum ve ruhumu kasvet basıyor. Oysa Antalya'da sonbahar yoktur soMbahar vardır. Yılın en güzel, en ılık, en baştan çıkarıcı aylarıdır Eylül ve Ekim, renk cümbüşüdür, kokudur, berraklıktır, denizin en sakin, gökyüzünün en canayakın olduğu zamanlardır. Yazın o çiğ ışığı, kışın kasvetli bulutları gitmiş yerini gülümseyen bir mavilik almıştır. Kimi zaman azdığı da olur, insanı canından bezdiren bitmek bilmez yağmurlar yağabilir ama yağmur durduğu an ortada bir damla su, gökte bir parça bulut kalmaz. Hayal gördüğünüzü sanırsınız.



Parlak yeşil yaprakların arasından mücevher gibi portakallar, turunçlar sarkar, jakarandalar tekrar çiçeğe durup eflatun bir bulut yığınına döner, sarmaşıklar kızarır, kavaklar sararır, mor begonvil yapraklarından bir halı oluşur ayaklarınızın altında. Güneş Beydağlarının muhteşem silüetinin ardından iri bir portakal gibi kaybolur. Az kaldı, iki haftaya kadar ucundan da olsa yakalayacağım soM baharı. Hem daha Pastırma Yazı var değil mi? Anıların arasına sızıp kaybolan yazın, sus payı olarak sunduğu birkaç sıcak gün daha, mutluluk için birkaç günlük bir sebep. Anneannemin sucuk yapma telaşına düştüğü güneşli öğleden sonralar. Bu da ayrı bir maceradır, yarınki postun konusu olsun.

Sonbaharın melankolisinden sıyrılmam için Antalya'ya kaçmam gerek, bu kesin. Ama o zamana kadar kitap okuyarak geçecek günler, epey birikti taşımak istemiyorum, okuduklarımı burada bırakacağım. En son "Eflatun Koza" yı bitirdim Cahide Birgül'den. Bütün kitaplarını okuduğum ve sevdiğim bir yazardır. "Eflatun Koza" da yanıltmadı beni. Sürükleyici bir kitaptı; sıradışı ilişkilerin yaşandığı, psikolojik sorunların öne çıktığı, geçmişin irdelendiği, polisiye tadı veren bir kitap. Son yıllarda polisiye tarzına ilgi duyar oldum, bilhassa Türk polisiyelerine. Ahmet Ümit hariç. Gerçi pekçok kitabını okudum, bazılarını da sevdim ama bir imza günündeki sohbet esnasında diğer polisiye yazarlarına yukardan bakan tavrı soğuttu beni. Benim Türk polisiye yazarları arasındaki favorilerim kendine özgü anlatımıyla Ankara polisiyelerini okuduğum genç yazar Emrah Serbes, kahramanı Kati Hirşel'in maceralarını yazdığı kitaplarıyla Esmahan Aykol ve travesti dedektifi Burçak ile Mehmet Murat Somer'dir. Şu anda okuduğum kitaplara gelirsek, iki tane birden okuyorum; Oya Baydar'ın son romanı "Çöplüğün Generali" ile Tayfun Er'in incelemesi "Yalıdakiler". Bitirince görüşlerimi yazarım. Fazla uzattım, artık kaçıyorum akşam yemeği hazırlığı için. Mevsim sonbahar olsa da ruhunuzda ilkbahar çiçekleri açsın...

25 Eylül 2009 Cuma

ÖYLESİNE BİR GÜN


Tanıştırayım; bu Cico, benim Pet Society oyunundaki yavrum. Her sabah önce kendi yüzümü yıkayıp sonra onunla ilgileniyorum. Besliyorum, yıkıyorum, arkadaşlarıyla oynamaya götürüyorum. Çok tatlıdır çok, hiç yaramazlık yapmıyor. Okula başlattık formasından anlayacağınız üzere, bir de kulaklarının şeklinden usandığı için peruk aldık, pek yakıştı kerataya.

Ya arkadaşlar "Delidir, ne yapsa yeridir" lafını son günlerde "Emeklidir, ne yapsa yeridir" diye değiştirecekler beni takip edenler. Hele de evden uzak olunca vakit gani, Cico'yla da oynarsın, çiftlik de kurarsın. Üstüne bir de hastalık hali gelince evin içinde kendini oyalayacak şey ararsın. Hala öksürmekteyim, hastalığıma misafir arası verdikten sonra döndüm tekrar portakal rengi battaniyemin sıcak kollarına ama bu sefer daha kısa süreler için. Mevsim dönümleri benim için sıkıntılı bir süreçtir. Uykuya yatmış kronik illetlerim depreşir; yaz sıcağıyla mayışıp genişlemiş sinir kanallarım tekrar daralmaya başladığı için Carpal Tunnel Sendromum azar, ellerim uyuşmaya başlar. Kolon spazmım atağa kalkıp kıvrandırır beni, öksürüğüm horozlarla yarışma yapar. Henüz psikosomatik vertigomdan ses yok Allah'a şükür, bir de baş dönmesi çekemeyeceğim doğrusu. Yok yokmuş bende de değil mi? Boşverin ya, Allah başka dert vermesin, yüz vermeyince küsüp gidiyorlar, biraz Carpal Tunnel Sendrom yüzsüz, ne kadar ilgilenmesem de yerleştiği yerden ayrılmaya pek niyet etmiyor. Ne yapayım kendi bilir, uyuşsun dursun o zaman.

Yanda gördüğünüz kitabı az önce bitirdim ve çok beğendim, öksürüğüme iyi bir eşlikçi oldu. Le Clezio'nun daha önce "Göçmen Yıldız" adlı bir romanını okumuş ve onu da sevmiştim, henüz Nobel almamıştı, bir hastane refakati nedeniyle Hacettepe Hastanesindeki küçücük bir kitapçıdan almış ve sabaha kadar sığışmaya çalıştığım plastik koltukta okuyup bitirmiştim. Le Clezio'nun kaderi galiba, ya hasta başında ya da hastayken okunuyor. Özellikle son 50 sayfası daha da hoşuma gitti. 2.Dünya Savaşı öncesinde ve savaş sırasında Fransa'da geçiyor, belli başlı bir konu yok, bir bütün halinde okuyup sindirmek gerek. Kitap bitince insanın içinde garip bir duygu kalıyor. Öneriyorum ve okuyanların fikrini almak istiyorum.

Şimdi vakit kaybetmeden Cahide Birgül'ün yeni kitabı "Eflatun Koza"ya başlamak istiyorum. Cahide Birgül benim yazarlarımdan biridir, bütün kitaplarını okudum. Pek adı duyulmuş olmasa da gerçekten iyi yazar. Epeydir yeni bir kitabı çıkmamıştı, nihayet ses verdi (soyadı da Sesveren zaten:) Yeni kitabının çıkacağını bildiren mailini alınca çok sevinmiştim ve dün kitap ete kemiğe büründü. Postu yayınlar yayınlamaz okumaya başlayacağım ve eminim ki beğeneceğim.

Epeydir balkon haberleri vermiyordum size, merak edenler var, çorap akasyanın tepesindeki ikametine devam ediyor, daha da kirlenmiş olarak. Bizim balkon bahçe hazan mevsimine yatay geçiş yaptı, son olarak biri kızarmış, diğeri alacalı iki domates daldan sarkmakta. Caddedeki ağaçlar henüz yeşil, karşıdaki kız yurtlarından ikincisi de American Siding'le kaplanarak mumyalandı, o da toz pembe renge büründü. İyiyiz iyi, pencereden baktıkça dünyayı toz pembe göreceğiz. Benim dilimdeyse şu şarkı var:

"Yine hazan mevsimi geldi
Yine yapraklar rüzgarların peşisıra gidecek
Yine deli gönlüm, yine bu mevsimde
Hicranını yalnız başına çekecek
Hüsranını yalnız çekecek."

Dilim bunu söylese de ne hicran, ne de hüsran çekmeye niyetliyim. Şekip Ayhan Özışık'ın değil Nedim'in söylediklerine uymak arzusundayım. Öyleyse, herşeye rağmen "Gülelim, eğlenelim, kâm alalım dünyadan".

Gülen yüzünüz solmasın sevgili dostlar...

23 Eylül 2009 Çarşamba

UGH!


Aynen yukarıdaki Snoopy gibiyim; tatsız, yorgun, hasta, bakımsız:( Ankara'nın sonbaharı çarptı beni. Bütün gün genç kızlık odamdan kalma portakal rengi, çiçekli battaniyenin altında, elimde Nobel'li Le Clezio'nun kitabı "Açlığın Şarkısı", kâh okuyup kâh uyukluyarak, arada kalkıp çay, ıhlamur, çorba içerek yattım durdum. Yatmaktan kafam kazana döndü ama kalkacak gücü de yeni bulabildim kendimde. Hâlâ da gözüm yastıkta.

Sıla hasreti sardı bünyemi, evimi özledim. Az kaldı bakalım iklimin değişip Akdeniz olmasına. Akıl oğulda kalsa da bir süre değişikliğe ihtiyaç var, gidelim yenilenelim.

Bugünlük bu kadar. Mazeretim var, hastayım ben:(

25 Haziran 2009 Perşembe

MELANKOLİ, FASULYE, YAĞMUR, ŞU, BU...

"Melankoli ne güzelsin
Rüzgarda, yağmurda gel bana"

Çocukluğumda böyle bir şarkı vardı, "çikolata renkli şarkıcı"ların anonsçusu Sezen Cumhur Önal yazmıştı sözlerini, İtalyan şarkıcı Peppino di Capri de Türkçe yorumlamıştı. Melankoli sahiden güzel midir, yoksa şarkıda sözü edilen Melankoli aslında İtalyan bir dilber midir bilmiyorum. Bildiğim, sözlüklerin melankoliyi "yalnızlığı tercih ve hüzün hali" olarak tanımladığı ve bunun bir çeşit psikolojik bozukluk olduğu. Sözlüklerin ekşi olanının tanımı daha yakın geldi bugünkü ruh halime: "Ortada hiçbir makul sebep yokken üzgün olma durumu". Tam da böyleyim işte şu an. Aslında makul bir sebep aramaya gerek de yok, sebep ayan beyan ortada: Ankara gökleri kümülüslü dündenberi. Yağmur serpiyor geçiyor, yine serpiyor, bir mızmız yağsam mı yağmasam mı hali, karanlık bir gökyüzü, loş odalar. Klimatik depresyonum azdı dostlar! (Böyle bir tıbbi terim var mı, yoksa da ben icat ettim) Kapalı hava, yağmur suratsız yapar beni, ağlak, sinirli, gergin. Eşim kızıyor bana, yağmur sevmediğinden küresel ısınmaya neden oldun diye, ne deyim belki vardır bir bildiği.
Bu ruh haliyle mutfağa girdim az önce. Anneme ait olan annemsiz mutfağa. Annemin düdüklü tenceresinde annemin usulüyle zeytinyağlı taze fasulye pişirdim. Klimatik depresyondayım ya, bu işi onlarca defa yapmış olmama rağmen bu defa gözlerimdeki kümülüs bulutları boşaldı, melankolim zirve yaptı. Bugün bahane arıyorum dostlar. İyisi mi ruh halime uyan bir Melih Cevdet Anday dörtlüğüyle sonlandırayım bu kaydı. Melankoli pek de güzel değil, şarkıya kanmayın...
“Bir misafirliğe gitsem
Bana temiz bir yatak yapsalar
Her şeyi, adımı bile unutup
Uyusam.”

8 Haziran 2009 Pazartesi

YOLCUDUR ABBAS, BAĞLASAN DURMAZ

"........
Yolculuk musun, öyleyse içeriye gir;
Gök bir ip midir, kuşlar kaç boğum?
Yüzümün yerinde bulut...
Çoktanberidir..."

Hilmi Yavuz


6 Haziran 2009 Cumartesi

HOŞGELDİM

Nihayet bir blogum oldu. epeydir niyetliydim, kısmet yaz başlangıcındaki bu sıcak Cumartesi gününe imiş. En sevdiğim ama hep hasretini çektiğim çiçeğin adını seçtim; leylak. Dilerim leylak güzelliğinde dostlar kazandırır bu blog bana.

İlk yazımı çok sevdiğim bir şairden, Ataol Behramoğlu'dan dizelerle sonlandırayım:

"Dostları özlemle kucaklamayı unutma
Çocuk sevmeyi, çiçek koklamayı unutma
En zorlu anındayken bile kavganın
Gökyüzüne bakmayı unutma..."

(Başlıkta yer alan güzelim leylak fotoğrafı için sevgili Sevim Orhan'a teşekkürler.)