.

.
.
Komik Şeyler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Komik Şeyler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Haziran 2012 Perşembe

DUBAİ'DEN MİSAFİR VAR


Şeyh Leylakîzade Naimâ Efendi ile harîm-i ismeti İlknaz Hanım birkaç gündür bizim evde misafirler, yazıyorlar çiziyorlar...

31 Ekim 2010 Pazar

KEZBAN'IN GÜZELLİK ÖYKÜSÜ

Benim buzdolabında çok olur bu, arada bir çatlak sesler yükselir içeriden. Bugün de dolabın önünde dururken işittiğim mırıltıları merak edip açtım kapağı, baktım bizim yerelması Kezban Hanım isyanlarda: "Yeter artık yeter, çektiğim bu aşağılık duygusundan kurtulmak istiyorum. Çirkinim diye, Anadolu'nun bağrından geldim, topraktan çıktım diye kimse yüz vermiyor bana. Kendimi "Kezban" filmindeki Hülya Koçyiğit gibi hissetmeye başladım. Ben de oda arkadaşlarım brokoli, avokado, Brüksel lahanası gibi ilgi görmek, jet sosyeteye girmek istiyorum. Filmdeki Kezban gibi güzelleştir beni, bir karizmam olsun, ben de sosyalleşeyim."

Aaa, bizim Kezban dellenmiş; güzelleşme, sosyalleşme derdine düşmüş. Facebook'ta sayfa açacak halimiz yok ya, bari estetik operasyona tabii tutalım da el içine çıkacak hale gelsin gariban dedim.

Hemen bir işbirliği planı yapıp yardımcılarımı belirledim. Bu estetik operasyonda bana kırpık bıyıklı, asıksuratlı, çekik gözlü Dr.Ayva san, duygusal hemşire uzun kirpik Havuciye Hanım, narkozitör ekip tombul Soso ile minyon Sasa yardım etmek için gönüllü oldular. Yalnız Soso ile Sasa bu operasyona çalıştıkları kurumdan izinsiz katıldıkları için yüzlerini göstermek istemediler.

Dr.Ayva san, hemşire Havuciye Hanım, narkoz ekibi Soso ve Sasa lazım olan ilaç ve dezenfeksiyon malzemelerini yanlarına alarak ameliyathane tenceresine kapanıp gerekli hazırlıkları yapmaya başladılar.

Bu arada Kezban bir güzel banyo yaptırılıp peeling işlemine tabii tutuldu ve sonunda epey kilo vermiş olarak estetik operasyona hazır hale geldi.

Kezban'ı ameliyathane tenceresine yollayıp kapağını kapatmadan evvelki son görüntü bu fotoğraftaki gibiydi.

Operasyonun sona ermesini beklerken heyecanımı yatıştırmak için kendime içine taze zencefil doğrayıp attığım bir fincan çay aldım ve mutfak masasına oturup beklemeye başladım.

Estetik operasyon sona erdiğinde kendinden emin bir biçimde doktorları ve hemşiresi eşliğinde yeni odasına geçen Kezban'ı üzerine çiçekler serperek kutladık. Ekip olarak mutluyuz, gururluyuz. Gökten bu defa 4 elma düşmüş; biri Kezban'a, biri sabredip okuyan sizlere, biri naçizane bana ve sonuncusu da bu güzel tarifi aldığım sevgili Acemi Aşçı'ya...

22 Ekim 2010 Cuma

LEYLAĞIN TASVİRİ

Hep merak ettiniz değil mi? Bu kadın kimdir, necidir, uzun mu, kısa mı, sarışın mı, esmer mi, şişman mı, zayıf mı? Evet sonunda kararımı verdim ve bir fotoğrafımı ekliyorum buraya, hem de bizzat minik yiğenimin eseri. Umarım hayal ettiğiniz gibiyimdir (Gözlerimin güzelliğine nazar değdirmemek için lütfen maşallah deyin).


21 Eylül 2010 Salı

OKULLAR AÇILDI


Malum, bugün okullar açıldı. Ben de Milattan Önce öğretmendim ya şuraya okul ve öğrencilerle ilgili birşeyler karalamak geldi içimden. Bu Eylül ortasında okul açılma durumu bizim gibi Akdeniz ikliminde yaşayanlar için tam bir cehennem azabıdır. Ter sizi saç telinizden ayak tırnağınıza kadar sırılsıklam etmişken, elalem hala plaj modunda askılı penye-şort kombiniyle dolaşırken, ortalıkta grand tuvalet salınan birilerini görürseniz bilin ki öğretmendir. Erkeklere ceket serbest olsa da kravat zorunludur mesela, hanımlara da çorap. İnanın öğrenciler bizden daha sereserpe gelirlerdi okula. Hele ilk gün bikinisinin altına şortunu çekip gelmiş olana bile rastlanabilirdi son sınıflar arasında. Kurala sadece Lise 1 e başlamış olanlar uyar, o da birkaç aylığına. Çok geçmez onlar da dağılır gider, sonrasında "saçını topla kızım", "kravatını tak oğlum" benzerinde uyarılar havada uçar dururdu. O cehennem sıcağında naylon çoraptan isilik olmuş bacaklarımın kaşıntısı bir yandan, alnımdan gözlerime doğru süzülüp cayır cayır yakan ter bir yandan sınıfın pencereleri, kapısı açık güya ders yapıyormuş gibi geçen ilk günleri hiç unutmuyorum.

Haydi söz açılmışken bir-iki öğrenci anısı da anlatıp ayrılayım huzurdan. Yine böyle okulun ilk günlerinden birinde ilk kez girdiğim bir sınıfta en önde oturan kız öğrenci, benden bir ders önce o sınıfa gelen eşimle soyadlarımız arasında bağlantı kurarak akraba olup olmadığımızı sordu. Sıcaktan bunalmışım zaten haydi espri yapayım da ortam gevşesin düşüncesiyle "Ben onun annesiyim" diye cevap verdim. Kızcağızın gözleri hayretle açıldı ve yanındaki arkadaşına eğilerek sessizce: "Yaşını hiç göstermiyor değil mi?" dedi.

Bir Ticaret hukuku dersinde "Konişmento(Konşimento)" konusunu işliyoruz. Söz verdiğim öğrenci sürekli yanlış telaffuz ediyor. "Koşmento", "Komentı", "Koşulento" gibi uyduruk şeyler söylüyor. Bir, üç, beş bir türlü düzelttiremiyorum ikazlarıma rağmen. Sonunda kızdım "Evladım, şunu doğru söyle artık" deyince ne cevap verse beğenirsiniz: "Hocam ne yapayım ben "r" leri söyleyemiyorum."

Yeni öğretim yılı tüm öğretmenlere, öğrencilere, velilere ve okul çalışanlarına hayırlı, uğurlu olsun.

26 Mayıs 2010 Çarşamba

SİNEKLEME, HEM DE SİVRİSİNDEN

Korku filmi Part 1:

Gece karanlık, el ayak çekilmiş, çıt yok. Uykuyla uyanıklık arası belirsiz çizgide yuvarlanıp dururken başımın etrafında hissettiğim o iğrenç sesle irkiliyorum: Vızzzz, vızzz, vızzz...
Ses bazen sağ, bazen sol kulağımın dibinde şiddetleniyor; kimi zaman si bemolden, kimi zaman la majörden: Vızzzz, vız da vız...
İstemdışı bir şekilde elim sesin geldiği yöne doğru savruluyor, havayı yelpazeliyorum, sesin ritmi değişiyor: Vıııııııııııııııııııız, vız,vızzzzzzzz...
Derken bilincim bulanıklaşıyor, rüyadayım galiba. Çocuksu bir ses şarkı söylemeye başlıyor:

"Of aman aman bıktım, of aman aman bıktım
Of aman aman bıktım, bu pis sinekten
Of aman yeter artık,
Yok mu bir saniye rahatlık
Çikolatamı çöpe attık
Onun yüzünden"

Ah kıyamam uzun saçlı minik bir çocuk bu, o da ben gibi vızıltıdan muzdarip galiba, yanına gidip elini tutuyorum şefkatle, sinek kovalaya kovalaya kırlarda koşmaya başlıyoruz. Derken çocuk elime daha sıkı yapışıyor, şarkı değişiyor:

"Okumayı öğrensem
Anneme mektup yazsam
Evimize dön desem, dönmez mi?
Trenimi de versem, gelmez mi?
Oy anam, oy anam anam oy, oy anam oy"

Çocuk beni anası mı sandı ne? O "Oy anam oy" diye inlerken arkada bir sivrisinek korosu "Vız vızvız vız, vız vızvız vız" diye vokal yapıyor. Bir yandan vızıltıyla cebelleşip neden olduğunu anlamadığım bir şekilde orama burama tokatlar indirirken bir yandan da bu sesi nereden hatırladığımı düşünüyorum. Uzunca bir vızıltılı düşünme seansı devam ederken çocuk kah "Of aman aman bıktım", kah "Oy anam oy" sesleri arasında etrafımda döneniyor. "Tabii, Arda Kardeş bu yahu, 70'lerin başında mecbur bırakıldığımız çocuk sesli işkence" diye cevabı bilip büyük ikramiye olan Shelltox sinekkovucuyu kazanacakken telefonun alarmıyla gözlerimi açıyorum. Şükür Arda Kardeş kabusu bitti.

Korku Filmi Part 2:

Yüzümü yıkamak için banyoya gittiğimde aynadan bana bakan diken saçlı, şiş yüzlü hatunu tanımakta zorlanıyorum. Eh, kolay mı, Arda kardeşli, sivrisinekli bir gece, metamorfoza uğramam normaldir. Ama o da ne? Ben kızamık olmuşum; yanaklarım, çenem, burnum kırmızı beneklerle kaplı. Ateşim de var mı diye panikle elimi alnıma götürürken ayılıyorum, bu yaşta kızamık olmam imkansız, hem annemin söylediğine göre küçük yaşta, hem de oldukça ağır atlatmışım kızamığı. E, bunlar ne o zaman? Derken zihnim berraklaşıyor, bütün gece rüyamda gördüğüm sivrisinekler meğer dünyamdaymış. Ben Arda Kardeş'le elele kırlarda koşarken onlar benim yüzümde kendilerine ziyafet çekmektelermiş. "Gözün aydın" diyorum kendi kendime "Sivrisinek sezonu açıldı". Müsebbibi karşı apartmanın sahibi Almanyalı'nın karısıdır. Günaşarı yıkadığı apartman bahçesi ve araba sayesinde sokağı sele verip suların gölcükler oluşturmasına neden olursa bütün yaz vızıltılı bir ısırık seansı bizi bekler. Bütün enerjimi toplayıp tüm sivrisineklerin onların apartmana gitmesi için düşüncemi yoğunlaştırıyorum. Dilerim faydası olur.

Konuyu herşeyi bilen atalarımızdan özlü bir söz ile bitireyim: "Anlayana sivrisinek saz, anlamıyana davul zurna az".
Pek uymadı gerçi ama en azından sivrisineği cümle içinde kullanmış oldum. Kalın sağlıcakla.

Görsel: Buradan

3 Ocak 2010 Pazar

2010'DAN BEKLENEN SEÇME SAÇMALAR


Bugün sıkıcı Pazarlardan biri. Her satırından etkilendiğim "Katalin Sokağı" bitti, herkese şiddetle tavsiye olunur. Günün en önemli eylemi buydu. Geri kalan zamanı tefekkürle (!) değerlendirdim. Her yıl yeni gelen seneden makul ölçüler içerisinde birşeyler dileriz ama o bildiğini okur. "Belki de" diye düşündüm tefekkürüm esnasında "yılın bizden beklentisi bu mantıklı dilekler değildir, gerçekleşmesi zor, orijinal dilekler bekliyordur ve en orijinal fikri üretenler arasında kura çekip istediğini yapacaktır." Ben de bir liste yaptım, bakalım 2010 kardeşimiz kayda değer bulacak mı?

1- Öksürerek girdiğim yeni yılda öksürüğümün kesilmesini eğer kesilmeyecekse "öhö öhö" yerine "O sole mio" diye öksürmeyi arzu ediyorum.

2- İsmimden bıktım, bunca senedir aynı adla çağırılmak sıkıcı birşey. Adımı değiştirmek, "Eyrek", "Seyrek" ya da "Bamsı Beyrek" yapmak istiyorum ve mümkünse bu sırada Dedem Korkut'un gelip boy boylayıp soy soylayarak bu ismi onaylamasını rica ediyorum.

3- Hazır ismimi değiştirmişken yaklaşan doğum günümde sayacın geriye alınmasını ve bir 10 yıl iskonto yapılmasını istiyorum.

4- İkinci bir üniversite bitirmek, bunun sanat dallarında birinde olmasını ve sınava girmeden bizzat rektörün özel davetiyle yapılmasını istiyorum. Lütfedip daveti kabul edersem de anfide ders dinlemek istemiyorum, dekanın özel odasına yerleştirilmiş TV koltuklarından birinde kahve içip sandviç yerken sinevizyon aracılığıyla derse katılmak istiyorum. Ha, bu arada dekanın odada olmaması da istirhamımdır.

5- İstediğim her kitabı almak, okuduktan sonra kitaplığıma yerleştirirken kitaplığın kitabın boyu kadar genişlemesini arzu ediyorum. Tabi ev boyutlarının da bu ölçüye ayak uydurması gerektiğini söyleme lüzumunu hissetmiyorum.

6- Üç gün içinde 45 kiloya inmek sonra da takibeden 3 ay içinde eski kiloma dönebilmek için canım ne istiyorsa yemek istiyorum. Bu rutinin 3 er aylık periyotlarla tekrarlanmasını diliyorum.

7- Uyku esnasında bağlanabileceğim, yağları yakan kullanımı pratik bir makine rica ediyorum. Hafif ve paslanmaz olması tercih sebebidir.

8- İstediğim rüyayı görmemi sağlayacak bir düzeneğin yatağımın başına monte edilmesini, kumanda aletinin de horultu ile denetlenmesini istiyorum.

9- Mümkünse kış mevsiminin bir hafta sürmesini ve bunun da karlı olarak geçmesini arzu ediyorum.

10- Yaz tatilini Heidi ile birlikte dedesinin Alp dağlarındaki kulübesinde ateşte kızarmış peynir yiyerek geçirmek ve Peter ile keçi gütmek, mor çan çiçekleri toplamak istiyorum. Matmazel Rotenmayer gelip tatile burnunu sokmasın mümkünse hatta Clara'yı bile istemiyorum.

11- Altın Portakal Film Festivali'nde "En İyi Seyirci" ödülünü alıp "Altın Portakal Heykelciği" ve 10.000 tl ile taltif edilmek istiyorum. Ödül töreninde giyeceğim elbiseyi Nur Yerlitaş'ın dikmesini, yaka ve eteklerinde ötrüşler, arkasında da aile boyu bir fiyonk olmasını, renginin de fuşya olmasını arzu ediyorum.

12- Bilumum uzatılmış dizilerin bitirilip yönetmenlerine "Bir daha dizi çekmeme" cezası verilmesini kesinlikle ve öncelikle diliyorum.

Şimdilik bu kadar sayın 2010. Aklıma geldikçe ilave yaparım. Ben istedim isteyeceğimi, gerisi senin insafına kalmış. Hadi bakalım kolay gele...

25 Ekim 2009 Pazar

BİR KURBAĞA ÖYKÜSÜ

Fotoğrafta bir kısmını gördüğünüz çoğu yeşil renkli, koca gözlü arkadaşlar benim kurbağalı objeler koleksiyonumun bir bölümü. Her ne kadar koleksiyona yeni parçalar ilave etmeye yer darlığı nedeniyle son verdiysem de yine de yüklüce bir miktar da dolaplara kaldırılmış vaziyette bekliyor.

Herşey yukarıda, sepetin içinde masum masum gülümseyen 3 çocuk ve analarının kızkardeş tarafından bir not eşliğinde bana yollanmasıyla başladı. Notta Emine adındaki bu gariban hatunun imam nikahlı kocasından yıllarca çok eziyet çektiğini sonra da üç çocuğuyla kapıya konduğunu, hallerinin pek içler acısı olduğunu belirtip mümkünse bizim evde sığınacak bir yer verilmesini istiyordu kızkardeş. Bizim evi "Mor Çatı Kadın Sığınma Merkezi" falan sanmıştı galiba. Kızkardeşin hatırı bir yana Emine öyle boynu bükük, çocuklar da o kadar masum duruyorlardı ki çaresiz aldık eve, koyduk kitaplığın güneş alan, nadide bir köşesine. Tesadüfe bakın ki Emine'nin hemen arkasına Charles Bukowski'nin "Kadınlar" kitabı denk geldi.

Emine ve çocukları Temel, İdris ve Fadime bir süre idare ettiler sessizce. Baktıkça insanın içi acıyordu yalnızlıklarına, terkedilmişliklerine. Sonra birgün okuldan dönerken bir dükkanın önünde yukardaki arkadaşı gördüm. Nedir, kimdir diye soruşturunca adının Talip olduğunu, halinin vaktinin yerinde olduğunu, uzun yıllardır bekar olduğunu, şimdiyse kendine bir hayat arkadaşı aradığını öğrendim. Adının "Talip" olması bir işaretti sanki, Emine'den bahsettim, aklı başında, dirayetli bir hanım olduğunu yalnız tek kusurunun sahip olduğu üç çocuk olduğunu söyledim. Talip çocukları çok sevdiğini, bunun sorun olmayacağını söyledi ve Emine ile tanışmak için benimle birlikte geldi. Emine talibi Talip'ten hoşlandı ve aile arasında bir nikahla evlendirip Talip'i bizim eve içgüveysi aldık. Bir ara Talip'in erkek kardeşi Galip de bizimle kaldı bir süre, sonra Almanya'ya işçi olarak yolladık.

Talip çocukları çok seviyordu, Emine'nin üç çocuğuyla yetinmedi ve bu mutlu evlilikten düz duvara tırmanan şu hiperaktif aşk böcüsü doğdu: Muttalip. Muttalip kitaplığın raflarında bir aşağı bir yukarı inip çıkarken aklımızı başımızdan alıyordu düşecek diye, neyse ki Franz Kafka'yı çok sevdi de onun bulunduğu rafta sabitlendi bir süredir.

Derken birgün yine beraberinde bir notla yukarıdaki koca gözlü çıkıp geldi. Kızkardeş, Emine'nin halden anlayacağını, hayatta yapayalnız kalmış bu pörtlek şaşkalozu evlat edineceğini düşündüğünü yazıyordu. Yapılacak birşey yoktu, Talip'e karşı mahcup olsak da evlat edindik yavrucağı. O da hem Emine'nin üç çocuğuyla hem de Muttalip'le pek kaynaştı. Herkes hayatından memnundu yani.

Lâkin bu işlerden pek hoşlanmayan bir kişi var ki, o da Emine'nin kaynanası, Talip'in annesi Talibe Hanım. "Zavallı oğlum, Darülaceze açmış kadar oldu, ortada kalmış kim varsa başında. Bu kadar insana bakıp beslemeye can mı dayanır?" diyor da başka birşey demiyor. Üzüntüden, sinirden devamlı hasta. Çocukların gürültüsünden devamlı ağrıyan başından buz torbasını eksik etmiyor. Ama onun başı daha çok ağrıyacağa benzer çünkü Talip Emine'den de, hayatından da gayet memnun. Yüzünde kocaman bir gülümsemeyle bakıyor dünyaya.

Emine ve ailesine burada veda edip kurbağa cemaatimizin diğer üyelerini tanıyalım isterseniz. Fotoğrafta gördüğünüz en marjinal iki üyemiz yurtdışından geldiler. Kendileri travesti, bir seyahat nedeniyle gelip "Türkiş kebap, Türkiş raki" nin cazibesine dayanamayarak "Türkiş Kurbi" oluverdiler, isimlerini de Şahika ve Şahinde olarak değiştirdiler. Günboyu plajdalar, süslenip püslenip güneşleniyorlar.

İtalyan kaptan Massimo ve karısı Gina. Bu çift Şahika ve Şahinde'yi getiren geminin kaptanı ve eşi. Onlar da Antalya'yı çok sevdiler ve yerleşiverdiler. Kaptanımız Yat Limanında günübirlik yat gezileri düzenliyor, eşi de kendisine yardımcı oluyor.

Bunlar da Kurbi mahallesinin muhtarının en önemli yardımcıları yani İhtiyar Heyeti. Muhtar işleri kaytarıp sürekli kitaplığın üst rafında balık tuttuğu için her türlü sorunu bunlar çözüyorlar. Laf aramızda ortadaki irikiyım olanın görevi biraz sembolik, hatır için heyetin arasında tutuluyor. Geçen yıl geçirdiği bir kazadan sonra kırılan kafası ne kadar eklenip yapıştırılsa da aklı arada gidip geliyor, çocuklaşıyor, arkadaşları bunca yılın hatırına idare ediyorlar onu. Diğer iki üye birbirinin zıddı, biri ne kadar şense diğeri o kadar somurtuk. Yine de uzun yıllardır arkadaş olan Sülo ile Neco aralarında anlaşıp orta yolu buluyorlar.

Bizim kitaplıkta mûkim kurbağaların herbirini anlatmaya kalksam bu post yolluk uzunluğunda olacak. Siz en önemli karakterlerimizi tanıyadurun, günün birinde diğer elemanlardan da haber veririm. Şimdilik kalın sağlıcakla, gökten üç kurbağa düşsün, gitsin diğerlerine arkadaşlık etsin...

11 Eylül 2009 Cuma

AH BU ÖĞRENCİLER...


Yukarıdaki Selçuk Erdem karikatürünü bugün bir arkadaşım maille yollamış, çok hoşuma gitti. Eh, serde öğretmenlik var ya, sizlerle de paylaşmak istedim, hem bunu, hem de birkaç eğlenceli öğrenci anekdotunu. Belki üzerimize çöken şu kasvetli havayı bir an için de olsa dağıtırız.

--Öğretmenliğimin ilk yılları. "Meslekî Uygulama" diye hem muhasebe, hem ticaret bilgilerinin genel ve uygulamalı olarak verildiği bir derse giriyorum. Dönem sonu, karne notları verilecek. Başarısız birkaç öğrenciyi sözlü yoklamaya aldım belki düzeltirler durumlarını diye ve hayli kolay sorular yöneltmekteyim. Aklı biraz havada bir erkek öğrenciyi kaldırdım sözlüye ve nasılsa bilir diye "Fatura nedir?" diye sordum. Cevap vermedi, bir kez daha sordum, kem küm etti. Aklıma koydum iyi not vermek istiyorum ya yardımcı olmaya çalıştım:
Ben: "Oğlum fatura nedir, hiç duymadın mı?"
Öğr: "Duydum hocam"
Ben: "Peki gördün mü?"
Öğr: "Gördüm hocam"
Ben: "Mesela bir beyaz eşya mağazasına gittin, bir TV aldın. Satıcıya ne verirsin?"
Öğr: "Eeee, şey.."
Ben: "Ne oğlum, bedava mı verecek adam sana TV'yi?"
Öğr : "Haa, para veririm."
Ben: "Peki satıcı sana ne verir, hani yazılı bir kağıt?"
Öğr: "Haa, fatura mı?"
Ben: "Herhalde, hadi tanımla, çıkar şimdi burdan"
Bu lafım üzerine öğrenci elini ceketinin iç cebine attı ve kocaman bir faturayı burnuma dayayıp:
"İşte çıkardım" dedi.

-Denizli'deyim. Lise 1.sınıflara "Pazarlama" dersine giriyorum. Ders anlatıyor, sonra da anlattıklarımı not aldırıyorum. Şöyle bir "Pazar" tanımı yazdırdım: "Arz ile talebin biraraya geldiği ortama Pazar denir." Birkaç gün sonra ilk yazılı yoklama yapıyorum ve "Pazar nedir?" diye sordum. Akşam kağıtları okurken gülmekten kanapeden düştüm. Ya önündeki ya da arkasındaki öğrencinin fısıldamasıyla yazılmış cevap şöyleydi: "Ağız ile dolabın biraraya geldiği ortamdır." Sağır duymaz, uydururmuş...

-Yekta Güngör Özden'in Anayasa Mahkemesi Başkanı olduğu yıllar. Bir bayram tatilinde Ankara'ya gitmiş ve yeni çıkardığı şiir kitabının imza gününe denk gelmiştim. Hem kendim, hem de okuldan bir arkadaşım için kitap imzalatmış, dönüşte arkadaşa vermek için okula giderken yanıma almıştım . Sınıfa girip kürsüye oturdum ve diğer kitaplarla birlikte masanın üstüne koydum. En ön sırada oturan ve hayli meraklı olan erkek öğrenci boynunu uzatıp kitaba baktı, kapakta fotoğrafını gördüğü Y.Güngör Özden'i kastederek "Aaa, ben bu adamı tanıyorum." dedi. Özellikle sordum: "Kim peki?" Cevap şu oldu: "Sık sık televizyona çıkıyor, spiker."

-Bu yazacağım Fransızca öğretmeni bir arkadaşımın anlattığı bir anekdot. Türkçe dersini bile zar zor anlayan ve çalışan öğrencilerimize arkadaşım Fransızca zamirler konusunu anlatmaya çabalıyormuş. Bakmış olacağı yok, önce Türkçe anlatayım diye düşünmüş ve "Zamir nedir?" diye sormuş. Cevap veren çıkmamış tabii. Kadıncağız, "Zamir cümlede ismin yerine kullanılan sözcüktür" diye açıklamış ve "Ali okula gitti" cümlesinde "Ali"nin yerine zamir koyarak söylemelerini istemiş. Cevap gelmiş: "Zamir okula gitti."

-Lise 2.sınıfların Hukuk dersindeyim ve "Telif Hakları" konusunu işliyorum. Öğrenmelerinde kolaylık olur diye örnek vererek anlatmak istedim ve bana bir Türk yazar adı söyleyin dedim ve ısrarla parmak kaldıran kıza söz verdim. Cevap: "Reha Muhtar" (Belirteyim, o zamanlar sadece sunucu idi)

-Coğrafya öğretmeni arkadaşım benim yaptığım gibi durum düzeltme sözlüsü yapıp çok kolay sorular sormakta imiş (Böyle sorulara balık soru denir:) Hayli tembel bir kızımıza sormuş:
"İngiltere'nin başşehri neresi?"
"Fransa"

-Lise 1.sınıflara "İnsan İlişkileri" dersine giriyorum, çok ilginç, çok hareketli bir öğrencim var. Görgü kurallarını işliyoruz ve toplu taşıma vasıtalarında uyulacak kuralları anlatıyorum. Genel bir soru yönelttim, "Mesela dolmuşa binerken nelere dikkat edersiniz?" Sözünü ettiğim öğrenci parmak kaldırdı, söz verdim, şöyle söyledi: "Ben durakta beklerim, hangi dolmuşta güzel kız varsa ona binmeye dikkat ederim."

Bende öykü çok, anlatmakla bitmez. Bu öğrencilerin lise öğrencisi olduklarını bir kez daha hatırlatayım da gülecek misiniz, ağlayacak mısınız siz karar verin...

20 Ağustos 2009 Perşembe

DAVULCUNUZU TANIYIN


Malum, Ramazan geldi çattı, herkes iyi-kötü hazırlıklarını tamamladı. Davulcumuz da bu kervana katılanlardan. Dün posta kutusunda bunu bulduk, ilân mı diyelim, uyarı mı, hatırlatma mı? Her ne ise, dediklerine uyacağız. Yok öyle, ben Niğdeli Murat'ın babasıyım, dayısıyım, kardeşinin kayınçosuyum. Önce kimlik, hem de vatandaşlık numarası olanından, rastgele tanıtım belgesi kabul edilmez. Ararım valla Murat'ı yapar gerekeni, hemşerime yok öyle üçkağıt...

Bu vesileyle bol davul sololu Ramazanlar dilerim, çok kötü çalsalar da onlarsız olmuyor. Bir nevi nostalji. Eh, Ramazan davulcusu olarak Okay Temiz çalamayacağına göre elimizdekiyle idare edeceğiz artık. Kalın sağlıcakla...

4 Ağustos 2009 Salı

AH ŞİRİNE AH!


Minik yiğen Şirine'ye aşık olmuş:))

30 Temmuz 2009 Perşembe

8X4



Geçmiş yıllardan birinde annem çarşıya giden babama kendisi için 8X4 marka bir deodorant ısmarlar, başka bir marka almaması için de sıkı sıkı tembihde bulunur.

Babam diğer işlerini bitirdikten sonra parfümeri mağazasına girer ve satıcı kızla aralarında şöyle bir diyalog gelişir:

-Deodorant istiyorum.
-Tabi beyefendi, ne marka?
-32...