.

.
.

29 Ocak 2024 Pazartesi

DENİZ VE MEHTAP SORDULAR BENİ, NEREDEYİM :) / 29 OCAK

Saç boyatmak için hiç uygun bir gün seçmediğimi apartman kapısından çıkar çıkmaz yüzüme çarpan rüzgarla fark ettim. Antalya'nın poyrazı pek yamandır, kısa süre saltanat sürer ama tadını da çıkarır. Kuzeye bakan evler o nedenle pek tercih sebebi değildir buralarda, kışın dondurur, yazın kavurur. Randevuyu almıştım bir kere, ortam kalabalıklaşmadan halledeyim işimi diye kuaförün yolunu tuttum. Kuaförümü meslek lisesi kuaförlük bölümünde staj yaptığı zamanlardan tanırım, liseyi bitirince evin yakınında dükkan açtı, o zamandan beri müşterisiyim. Artık liseye giden çocuğu var, o kadar eski yani. Neşeli, güler yüzlü, sıcak kanlıdır, iyi anlaşırız. Doğum günlerimde sürpriz pastalar üflettiği de vakidir. O yüzden boş salonda boya işlemi ve bekleme süresince sohbet ettik, hatta bir zamanlar birlikte çalıştığı ikizini de canlı bağlantıyla arayıp sohbete dahil ettik. İnsan başka bir şehirde uzun süre kalınca en çok ahbap olduğu, tanıyıp bildiği esnafları arıyor.

Kuaförde işim bitince ben Ankara'da iken şubeye bırakılan kartımı almak için bankaya yollandım, yeni yıkanmış ve hala hafiften nemli saçlarla çok akıllıca bir iş değildi ama niyetim banka sonrası denizle ve Bey Dağları ile özlem gidermekti. Geldim geleli bir baş sağlığı ziyareti dışında evden çıkmamıştım zira. Antalya'da olmadığım yaklaşık 8 aylık süreçte şehir biraz daha betona kesmiş. En yükseği beş kat olan apartmanlar birer birer yıkılıp yerlerine çatı katı ile birlikte dokuz katlı binalar dikiliyor, her biri birbirinden sevimsiz. Daracık sokaklarımızın iki yanında çakma Manhattan. Öyle de havalılar ki rezidans, konak, site olarak payelendirilip yabancı isimlerle köpürtülüyorlar. 2 metreyi bulmayan beton dökülü bahçeleri koca duvarlarla çevrilip kemerli devasa bir kapıyla bir metrelik kaldırıma açılıyor. Hepsi de aynı elden çıkmışcasına bir örnek, gri ve sevimsiz. Bir gün bizim binaya da sıra gelirse diye ödüm kopuyor.

Ben görmeyeli iyice betona kesip bahçeleri ve ağaçları yok edilmiş sokakta söylenerek yürürken eski apartmanlardan birirnin bahçesinde şunları görüp sevindim:

Portakallar, limonlar ve incirin dalına ip gibi sıralanmış kumrular, yakından görelim:

İtiraf edeyim kendim değilse de başım üşüdü, bankanın sıcak havasına dalıp ısındım biraz. Gayet kibar genç bir görevli işlem yaptı ama heyhat kartım 45 günlük teslimat süresini aştığım için imha edilmişti. Kös kös çıktım bankadan, karşıya geçip Akdeniz'e kavuşunca keyfim yerine geldi:




Poyrazın etkisiyle keskinleşen manzarasıyla ne kadar özlediğimi fark ettim denizi ve dağları. Beyimin Dağları'na kar düşmüş, ayazı şehre inmiş.

O ayazı epeyce yediğimi fark edince rotayı eve çevirdim. Yol üstündeki çiçekçiden geleneksel sıklamenimi ve bir demet sarı kasımpatını kapıp eve koşturdum. Hom da hom, svit hom 😂㋎

20 Ocak 2024 Cumartesi

DÖNÜŞ / 20 OCAK

4 aylığına sıcaklardan kaçmak için gittiğimiz Ankara'da neredeyse 8 ay kalıverdik bu kez. Mücbir sebepler vardı, ayrıca kız kardeşle, çocuklarla olmak güzeldi. Gezdik, tozduk, hoş zamanlar yaşadık, güzel buluşmalar yaptık ama insan evini özlüyor dostlar. Kaldı ki bulunduğumuz ev ilk gençliğimin geçtiği, bağımın hiç kopmadığı aile evimiz, uzun zamandır da bizden başka yaşayan yok. Buna rağmen sık sık "Home sweet home" diyerek Antalya özlemimi dile getirdiğimi belirteyim.

Burada uzun kalmamıza sebep olan işleri tamamlayınca dönüş vaktidir dedik, biraz daha kalsaydım evi unutacaktım zaten 😊 Yola çıkma niyetiyle üç gün boyunca 8 aydır dip köşe yayıldığım evde toparlanma faaliyetine girişmiştim. Gel gör ki belim su koyuverdi. Tüm hazırlıkları keskin bir bel ağrısı eşliğinde kıvranarak yaptım. Halen de geçmiş değil. Dün sabah 6'da yola düştüğümüzde hava zifiri karanlıktı. Sivrihisar-Bayat arasındaki bitmez tükenmez asfaltın yarısında ancak aydınlandı.


Uzun zamandır Ankara-Antalya arasını hep yaz günleri kat ettiğimizden bize masmavi, hatta çok sıcak günlerde beyaza yakın bir gökyüzü eşlik ederdi. Lakin bu sefer görkemli bir bulut şöleni yaşadık. Ufuk açık olunca insanın içini bir sonsuzluk duygusu sarıyor, evrende bir nokta olduğunu hissediyorsun.


Sandıklı dolayları böyleydi, korku filmi gibi adeta. Yağmur yoktu ama gri bulutlar tepemizde asılıp kalmış, renkler adeta silinmişti.


Sandıklı'yı geride bırakırken gökyüzü mavileşmiş, yol kenarındaki makine parkı da ortama renk katmıştı.


Bahar ve yaz aylarında yol kenarlarını yeşile boğan kavaklar yapraklarını salınca ot süpürgelere dönmüşler. Kendimi "Ah kavaklar kavaklar/Bedenim üşür, belim sızlar" diye mırıldanırken yakaladım. Metin Altıok'un affına sığınırım, onca saat oturunca belim bir kat daha fazla ağrıyordu haliyle.


Sandıklı'dan sonra başlayıp Keçiborlu'ya kadar devam eden rüzgar türbinleri dağlara çiçek açtırmış gibi görünse de yakından pek korkutucular.





Yol hep böyle bulut oyunlarıyla bir açık, bir kapalı sürdü gitti Burdur'a kadar. Burdur girişinde bizi "Teke Zortlatması" oynayan keçi heykeli karşıladı, lakin göl kuruyup öyle uzaklara kaçmıştı ki ancak mavi bir çizgi halinde görebildik.

Ve sonunda Akdeniz iklimine kavuştuk.


Evde bizi iki sürpriz bekliyordu, açılmamakta direnen durduk yerde arıza yapmış masaüstü bilgisayarı ve balkondaki sandalyeye yumurtlayıp bir de yavru çıkarmış Kumru Hanım 😊


Gübrenin kusuruna bakmayın, ben yapmadım sonuçta. Yavrunun adı "Süpirik" oldu, umarım ne kendi, ne biz bitleniriz, yaşamadığımız durum değil ve sağ salim uçururuz. Bilgisayara gelince, çok şey denedik ama açılmadı. Laptopa mecbur oldum. F klavyeyle 10 parmak yazan bir dinozor olduğum için Q klavye çok zorluyor. Şu yazıyı yazana kadar samanlıkta iğne arar gibi klavyede harf aradım. Hoş o da olmasa ne yapardım bilmem.

Belimi ağrıta ağrıta ev topluyorum, henüz evden çıkamadım. Beli ve evi halledersem ilk iş en sevdiğim cafeye gidip denize karşı kahve içeceğim. Şimdilik kalın sağlıcakla, hoş geldim ben 😊

16 Ocak 2024 Salı

KALE'YE VEDA TURU / 15 OCAK

Ankara soğudu, pis bir yağmur var dışarıda, oysa dün hafiften ayaz olsa da insanı dirilten güneşli bir güne uyanmıştık. Kız kardeşle bunu fırsat bilip Antalya'ya giderayak Kale'ye doğru yola düştük. Niyetimiz duyduğumuz fakat görmediğimiz Türk-Rus Dostluk Müzesi'ni ziyaret etmekti. Pazartesi günleri müzelerin kapalı olduğunu bildiğimizden Google'a bakmış, açık olduğunu onaylatmıştık. Lakin kapıda koca bir zincir ve asma kilit vardı, Google Ağa bizimle eyleniiymiş meğerse. Kös kös döndük, vuslat yaz günlerine dedik ve gelmişken Kale sokaklarını dolaşmaya başladık.

Sözkonusu mekan, az ilerde bir merkezi daha var, orası da kapalıydı

Müzeye gelmek için Koyunpazarı yokuşunu tırmanmaktansa Atpazarı tarafından yürümüştük. Arslanhane Camii'ne girelim diye düşündük, gelgelelim onun da kapısında koca bir zincir vardı. Camiyi ziyaret edemesek de o sokağın renkli ve sanat dolu dükkanlarını seyretmeyi her zaman sevmişimdir.

Bir atölyede gördüğüm hayat ağacı motifli şu kapıya bayıldım mesela

Sokaklarda yaz günlerinin canlı kalabalığı yoktu, çoğu dükkan kapalıydı, açık olanlarda ise esnaflar "İşimdeyim-gücümdeyim" havasındaydı.



Önünden her geçenin fotoğrafladığı çayevi yine rengarenkti. Cemil elinde bira bardağı Yoldan geçenleri Sevim'e bildirmeye devam ediyordu. 

Kale kapısında öfkesi kulaklarından alevler halinde çıkan iri yapılı, gençten bir kız karşısında ezilip büzülen, öğrenci olduklarını düşündüğüm 3-4 kıza çılgınlar gibi bağırıp azarlıyor, ötekiler de sus-pus olmuş dinliyordu. Ne olup bittiğin anlamadık, araya birileri karışmıştı zaten yatıştırmak için, girdik Kale kapısından içeri ve ilk hayal kırıklığını yaşadık. Müze kapalıydı yukarıda yazdığım gibi. Yorulmuştuk kahve içecek bir yer aradık ama anladık ki Kale'de hayat pazartesi günleri duruyor. Sadece Müze değil neredeyse tüm cafeler ve dükkanlar da kapalıydı. And Cafe'de soluklanırız diye düşünmüştük meğer o karşısındaki esnafın deyimiyle ezelden beri pazartesi günleri kapalıymış. Kaderimize küsüp ikinci hayal kırıklığımızla vurduk kendimizi Kale'nin dar sokaklarına. Yazın bir-iki kez gelmiş ama çok içerilere girmemiştik. Bu kadar değiştiğinden haberimiz yoktu. Restorasyon denilen bir örnek illet buraya da yayılmıştı. Cetvelle çizilmiş gibi duran hatları kahverengi ahşapla belirlenen bembeyaz evler. Fotoğrafı bilmeden baksanız Hamamönü, Ulucanlar, Hacı Bayram ya da Kale ayırt edemezsiniz. Hepsi birbirinin aynı, tamam temizlenip düzenlenmiş ama ruhu kaçmış.





Bakımlı olmaları sayesinde özgünlüğünü koruyan Kınacı Konağı, And Cafe gibi birkaç yapı ile henüz restorasyon sırası gelmemiş, sahipleri bulunamamış ya da yıkılmayı bekleyen birkaç bina o beyazlığın arasında ayrık otu gibi duruyorlardı. 

Çocukluğumda anneannemin bir akrabası Kaleiçi'ndeki ahşap evlerden birinde otururdu. Sık sık ziyarete gelirdik, benimle yaşıt çocukları olduğundan severdim bu gelişleri, hem de yaşadığım yerden farklı olduğu için ilginç gelirdi. Girişteki bir odaya doldurulmuş yüzlerce kanaryanın şakımaları arasında (ev sahibinin özel ilgi alanıydı kanaryalar) gıcırdayan merdivenlerden çıkar, bizi neşeyle karşılayan ev ahalisinin gösterdiği yerlere yerleşirdik. Her gelişimde o evi bulmaya çalışırım ama ya yıkıldı ya da restore edilip görünümü değiştiği için başaramadım, hele şimdilerde tanımanın imkanı yok. 

Biz sokaklarda dolaşırken Sultan Alaaddin Camii'nin temizliğini belediyeden gelen ekipler yapıyordu, önce duvarındaki lülesi çoktan yok olmuş ama uzun yıllara dayanmış maşrapasının hala zincirle bağlı olduğu halkadan sarktığı çeşmeyi gördük:


Sonra da içeri girdik, avlu kedi kaynıyordu ve Bizans ve Roma döneminden kalma sütun başlıkları her yerdeydi. 



Zaten iç kalenin duvarları eklektik bir görüntü veriyor, nereden taş, mermer, sütun başlığı, heykel, kitabe ne buldularsa örmüşler duvarları. Galatlar'dan başlayıp Romalılar'dan Bizans'a, oradan Selçuklular'a kadar el değiştiren ve sürekli yıkılıp tamir gören Kale'de böyle bir yapı şaşırtıcı olmasa gerek. 

Orta sıradaki yan yatmış dört mermer heykel dikkatinizi çekmiştir sanırım. 

Bir fincan kahve bile içemeden çıktık sayım günü ıssızlığı yaşayan Kale sokaklarından ve Ulus'a yürüdük. Aç karnımızı PTT Pul Müzesi'nin kafeteryasında doyurduk. Herkes yemek yiyebiliyor burada ve kamu personeli iseniz indirimli ödeme yapıyorsunuz. Yemekleri gayet güzel, fiyatları da hesaplı, denemediyseniz tavsiye ederim. 

Yorulduk ama değdi, Ankara'dan ayrılmadan Kale ile vedalaşmasam içime sinmeyecekti. Yazın görüşmek dileğiyle ulaştık eve, artık Antalya yolu göründü, toparlanma vaktidir...


8 Ocak 2024 Pazartesi

BİRAZ ORDAN, BİRAZ BURDAN, BİRAZ ALTIN KÜRE'DEN / 8 OCAK

2024'ün ikinci haftasına girdik bile, şunun şurasında yılın bitmesine ne kaldı ki, 50 haftacık 😀

Geçen hafta çocukların taşınma işi nedeniyle hareketliydi. Koşturduk bir miktar, ufukta Antalya yolları ufaktan görünmeye başladı, home sweet home, kavuşmaya az kaldı diyelim.

Yeni yıl okumalarına en sevdiğim yazarın kitabıyla başladım; "Violeta/Isabel Allende". Tam dişime göreydi, 400 sayfa su gibi aktı, Violeta'nın 100 yıllık yaşamına Isabel Allende'nin kurgusuyla şahitlik etmek pek güzeldi. Devamı da böyle güzel gelir umarım.

Yeni yılın ilk filmi ise "Past Lives" oldu, onu da çok severek izledim. Oscar adayları yakında açıklanır, film izleme maratonum da başlar. Yılın ilk dizisi ise "Bir Kimya Meselesi" kitabından uyarlanan aynı adlı dizi oldu. Kitaba sadık kalan hoş bir dizi olmuş. 

Bugün kız kardeşle buluştuk ve "Ka Atölye"de açıldığını duyduğumuz "Ankara, Çeperler Boyunca" isimli sergiyi görmeye gittik. İşin içinde Ankara olunca hiç üşenmeyiz, yağmur, çamur demedik ama kocaman bir hayal kırıklığıyla karşılaştık. 8-10 açıklamasız fotoğraf, bir harita ve orada incelenmesi gereken broşürlerden ibaretti sergi. "Biz ne gördük?" diye birbirimize sorarak ayrıldık, bu sonuçsuz çabayı kahve paklar hesabıyla da girdiğimiz cafede filtreleri yuvarlayıp kendimize geldik 😃

"Altın Küre" ödülleri açıklanmış, sonuçları görmüşsünüzdür. Beni kostümler ilgilendiriyor, şöyle bir gezindim, "Oscar" törenine hazırlık olsun diye birkaçını paylaşayım istedim:


Billie Ellish, canım benim, çantasını arkadaşına emanet edip okul dönüşü uğrayıvermiş törene formasıyla. Öyle de görev bilinci var, dersim çok, ödev yapmam lazım diye kaytarmamış. Sanırım annesi bizim buralardan, büyüyünce de giyer diye 3 beden büyük almış kıyafetini. Maşallah çocuğuma, dilerim formasının üstüne tam geldiği, mezun olduğu günleri de görürüz.


Janelle James heyecandan kostümüyle yatmış, sabah alarmı çalmayınca da uyku sersemi yorganını kaptığı gibi tutmuş ödül töreninin yapılacağı salonun yolunu. 


Rosamund Pike önümüzde Oscar var, iki kere mesarif olmasın diye gelinliğini siyaha boyatıp giymiş Golden Globe için, kafasına da dantelli bir elma geçirip gelmiş.


Kraliçemiz, bidenemiz Meryl bu kravat yaka gömleği pek sevdi sanırım, her törene sandıktan çıkarıp giyiyor. Kendisini pek severiz ama bu parlak siyah takım ve gözündeki kara gözlükle mafyacılığa soyunmuş-pardon giyinmiş-gibi duruyor. Eline de çanta niyetine iki Betamax video kaset almış sanki. 


Brie Larson oynadığı "Bir Kimya Meselesi" dizisindeki yemek programından çok etkilenmiş olacak ki kostümüne model olarak ters çevrilmiş bir huniyi seçmiş. Brie'ciğim biz o huniyi kafamıza giyeli epey oldu, sen üstüne geçirmişsin çok mu?


Sizce Natasha Lyonne'yi biri omuzlarından tavana mı asmış dostlar?


Ben bu Dua Lipa'ya pek üzüldüm sevgili takipçilerim, sanırım hastalıktan yeni kalkmış garibim. Baksanıza kaburgalarının ve leğen kemiklerinin röntgenini üstünde unutmuş. Maşallah omurgası düzgün ama, fıtık falan görünmüyor.

Haydi bakalım, devamı Oscar törenine olsun...


2 Ocak 2024 Salı

ARALIK OKUMALARI / 2 OCAK

2024'e sakarlıkla başladım. Daha yılbaşı günü paketleme yaparken Umut'a aldığım fındıkkıran biblolarından birini kırdım. Aynı akşam da tenceremin cam kapağı tezgahtan atlamak suretiyle çalışma hayatına son verdi. Yılın ilk günü bulaşık makinesinden çıkanları yerine yerleştirirken tezgaha koyduğum rakı bardaklarından birine elim çarptı, o da tencere kapağının arkasından gitti, gözümü vardı kapakta nedir, yokluğuna dayanamadı. Eh, Tanrı hakkı üçtür, herhalde tamamlanmıştır derken aynı akşam rakı bardağının ikincisini de yolladım ilkinin yanına. İçmeyin kardeşim, evren mesaj yolluyor işte. Öğleden sonra yemek yapmak için mutfağa girdim, arabaşı çorbası bilenleriniz vardır, Kocam Bey çok sever. Yılbaşı hindisinden kalanları çorbaya çevirmekti niyetim. Çorbayı yaptım, onun bir de hamuru vardır, ben hiç sevmem ama ilgilisi illa hamurlusunu tercih eder. Bir nevi undan yapılan şekersiz muhallebi gibi bir şey, kaynattım, soğuması için Borcam'a döktüm, tencereyi de kurumadan yıkayım diye eviyeye koyup musluğu açtım. Tencereye elimi daldırmamla "Yandım anam!" diye zıplamam bir oldu. Meğer dibinde kalan kıvamlı şey hala sıcakmış. Üç parmağımı birden yaktım. Neyse ki önce soğuk su, ardından buz ve her derde deva kantaron yağı yetişti imdada su toplamadan hallettim, hafif acı var ama olacak o kadar daa bu sakarlıkla benim halim ne olacak?

Sakarlık bir kenarda duradursun gelelim kitaplara, bu ay rekor seviyede okudum. Yıllık Goodreads çelıncıma ulaştığım gibi aştım bile. O yüzden kendimi huzurunuzda tebrik ediyorum 😂

16 adet kitapla Aralık ayını yollamışım kırpıp cüce Şubat'a ek yapsınlar diye eskiyen aylar deposuna. Bakalım neler okumuşum:

-T. İş Bankası Kültür Yayınları'nın Çağdaş Dünya Edebiyatı serisinden çıkan "Mucizeler" üç kuşağı anlatan bir roman. Kızı Carmen'i ailesine bırakarak çalışmak için Madrid'e giden Maria, hakkında çok bilgi edinemediğimiz Carmen ve Carmen'in kızı Alicia'nın öykülerini okuyoruz sırayla. Kuşak hikayelerini severim ama edebi anlamda çok keyif aldığım bir kitap olmadı "Mucizeler".

-"Müze Bekçisi" eğlenceli başlayıp hüzünlü biten kitaplardan, severek okudum. Ana-babasını bir zeplin kazasında kaybedip amcasıyla yaşayan sakin yaradılışlı DeFoe, yaşadığı şehrin müzesinde bekçi olan kural tanımaz amcasının gayretiyle aynı müzeye ikinci bekçi olarak girer ve bu süreçte Yahudi mezarlığında çalışan Imogen'le ilişkisini sürdürür. Derken müzede bir sergi açılır ve "Amsterdam'da bir Sokakta Yahudi Kadın" adlı tablonun Imogen'in ilgisini çekip adeta bir tutku haline gelmesiyle işler karışır. İkinci Dünya Savaşı'nın ayak izleri de duyulmaya başlamıştır. İlginç bir konu ve hoş bir anlatımdı, öneririm. 

-"Hayaletlerim" yukarıda bahsettiğim "Mucizeler" ile aynı seriden çıkmış bir kitap. Kuru bir anlatımı olan ve zor akan bir kitaptı. Anne-kız ilişkisi konu alınmış, kitabın kahramanı olan anne, kız ve hatta baba da en az kitabın anlatımı kadar sıkıcı, katı ve toksik tiplerdi. Sonlara doğru aralarındaki ilişki biraz yakınlaşmaya başlayınca kitap da biraz daha ilgi çekici hale geldi. Yine de tavsiyenizi benden almayım derim...

-"Rosalie Blum"lar üç kitaplık tatlı mı tatlı çizimleri olan bir çizgi roman. Baskıcı ve hafif çatlak annesiyle altlı üstlü dairelerde yaşayan, babasından kalmış berberi idare eden, en yakın arkadaşı kuzeni olan, sıkıntıdan patlayan, yalnız ve bekar, 30 yaşlarındaki Vincent'in öyküsü. Bir gün yolda tesadüfen bir yerden tanıdık gelen Rosalie'ye rastlar ve onu takip etmeye başlar. Öyküden ziyade çizimlerle çok keyifle okunan bu seriyi eminim siz de seversiniz. 

-Fabien Toulme ne yazar, ne çizerse büyük bir zevkle okuyorum. "Büyük Aşk" da şaşırtmadı. Çok bilinen bir konuyu işlemesine-Büyüanne-torun sevgisi ve yılların ötesinde kalmış bir aşk-rağmen çizimlerin güzelliği kitabı ilgiyle okutuyor. Çizgi romansevengillerdenseniz bu kitabı da seveceksiniz. 

-Erendiz Atasü ilk yazdığı kitaptan beri takip ettiğim ve hemen hemen tüm külliyatını okudum diyebileceğim sevdiğim bir yazar. Son kitabı "Herkes Sevdiğini Öldürür"ü elim boş çıkmayayım diye Ankara Kitap Fuarı'ndan almıştım, esasen öykü okumaktan sıkılıyorum bu aralar ama yazarın kendi hayatından da izler taşıdığını düşündüğüm öykülerini ilgiyle okudum. Erendiz Atasü'yü seviyorsanız ya da ilk kez okuyacaksanız tavsiye ederim. 

-"Sokço'da Kış" kısacık ama çok klasik bir konusu olmamasına rağmen oldukça iyi bir kitap. Kuzey ve Güney Kore arasında küçük bir liman şehri olan, kışın soğuğundan dolayı fazla bir cazibe sunmayan Sokço'ya bir gün Normandiya'lı bir çizer gelir ve pansiyonda çalışan kızla aralarında bir yakınlaşma başlar. Kitapta ikisi arasında yaşananları, işin aslı yaşanamayanları okuyoruz. Sayfa sayısıyla içeriği arasında ters orantı olan, incelikli, dolu dolu bir kitap, ben çok severek okudum. 

-"Hizmetçi" bu ay okuduğum kitaplar arasında gereksiz bulup vakit kaybı olarak nitelendirdiğim bir kitap oldu. Regency Otel'de temizlikçi olan ve adeta bir robot titizliğiyle işini yapan Molly büyükannesinin ölümünden sonra yalnız kalmış ve kendini tamamen işine vermiş iyi niyetli bir genç kızdır. Bir gün temizlik yaptığı odalardan birinde zengin ve tanınmış bir adamın cesedini bulur ve işler arapsaçına döner. Polisiye havası verilse de o tadı bile alamadığım boş bir okuma oldu açıkçası. 

-Herkesin çok sevdiği Annie Ernaux ile benim yıldızım çok barışamadı nedense, "Seneler"i mesela okuyamadım bile. Bir-iki kitabını da ilgiyle okudum inkar edemem. "Kızın Hikayesi"ni de açıkçası ince olduğu için bir kez daha denemek amaçlı aldım. Tüm Ernaux kitapları gibi  zor bir kitap, öyle su gibi okunmuyor. Yazar kendi hikayesini anlatmış 58 yazındaki kız ile şimdiki halinin karşılaştırmasını, gelgitlerini, yaşam deneyimlerini anlatmış. İncecik ama çetin bir kitap ve bu kez sevdim...

-Zor bir kitap daha, insanı düşündüren ve bu nedenle yoran bir kitap "Zaman Zaman Güneşli". Toksik erkekliğin canına okuduğu bir kadının yaşadıklarını okurken "Cehenneme kadar yolun var Kâhin" diye yüksek sesle söylendiğimin farkına vardığımda şaşırıyordum. Tavsiye etmeyeceğim çünkü herkesin rahatça okuyabileceği bir kitap değil ama iyi dokunmuş bir kitap olduğunu söylemeden de geçemeyeceğim. 

-"Mreydi Çarşısı" Iraklı bir yazardan okuduğum ilk kitap olabilir, geçmişte okudumsa da hatırlamıyorum. Edebi anlamda anlatım keyif vermedi ama konu değişikti. Körfez Savaşı sırasında Bağdat'ın kenar mahallelerinden birindeki bir çarşıda başlıyor kitap. Başlıyor ama devam etmiyor ilerleyen sayfalarda. Önceleri satışı yasak kitaplarla dolu bir deposu olan bir kütüphaneci, çalışmaları yasaklanmış heykeltraşlara heykeller yaptırarak Amerikan askerlerine tarihi eser diye satan bir mücevherci, bir kahveci ve tekerlekli sandalyeye mahkum, tesbih satan, çarşıyla aynı ismi taşıyan yoksul bir genç var. Aralarına uzun yıllar yurtdışında yaşayıp Amerikan askerlerine kılavuzluk yapmak amacıyla Bağdat'a dönmüş eski bir tiyatrocu olan Meysem karışıyor. Meysem ve tesbihçi genç dost oluyorlar, Meysem pişmanlık içinde, genci ve annesine korumasına alarak vicdan temizleme gayretinde. Araya eski sevgili de giriyor derken hepsi birlikte çok daha iyi bir kurguda birleşebilecekken kuru bir anlatım olmaktan ileriye gidemiyor...

-Nermin Saybaşılı'nın kaleme aldığı "Çam Pürleriyle Namrun" bana dedemin ve büyük teyzelerimin bahçelerde geçen yaz tatillerimi anımsatan tatlı bir kitap. Yazar çocukluğunu geçirdiği Namrun yaylasında, anneanne ve babaanne evlerindeki yazlarını pandemi nedeniyle döndüğü yayla evinde kaleme aldığı bu kitapla anlatıyor. Fotoğraflarla da desteklenen kitabı ben çok sevdim. Bu tarz anılarınız varsa siz de seversiniz. 

-"Annemin Kasetleri" yer yer tekinsiz, mistik bir kitap. Lanetlenmiş bir köyde yaşayan ikizler Bayram ve Seyran'ın öyküsü. "Tabaa" denilen doğaüstü bir gücün erkekleri ve çocukları lanetlediğine inanılan bu köyde ikizlerin anneleri Zere ilahi kasetleriyle yarattığı ritüellerle lanetin üstesinden gelmeye çalışmaktadır. Beni biraz ürküten bir kitap oldu ama edebi anlamda düşünürsek bir ilk kitap olarak gayet başarılı diyebilirim. 

-Ve yıl biterken magazinel bir kitapla, "Adana'da Piç Olmak"la okumaları sonlandırdım. Sabancı ailesine mensup ama evlilik dışı bir ilişkiden doğduğu için aile tarafından dışlanan Sevgi Sabancı tarafından kaleme alınmış bir nevi iç dökme. Ne kadar doğrudur, ne kadar haklıdır bilinmez, okuyun siz karar verin.

Gelelim Storytel dinlemelerine:


-Storyel'e üye olduktan sonra Kemal Tahir dinlemelere doyamadım. Erdem Akakçe'nin olağanüstü seslendirdiği "Bir Mülkiyet Kalesi" bugüne kadar dinlediğim Kemal Tahir kitaplarının en iyisiydi diyebilirim. Bir eve sahip olmanın önemini anlatan, yazarın kendi hayatından da izler taşıyan kitap diğerlerinde olduğu gibi bir nevi gayri resmi tarih.

-Hakan Bıçakçı'nın "Apartman Boşluğu" biraz absürd, biraz fantastik bir kitap. Kiraladığı evdeki bir delikten gelen seslerle besteler yapan bir gencin yaşamından pasajları Efe Özgün'ün sesinden dinliyoruz. Yazarın daha iyi kitaplarını okumuştum, bu biraz manasız geldi. 

-Cengiz Aytmatov'u çok severim, "Yüz Yüze" okumadığım kitaplarından biri olarak karşıma çıkınca dinlemeden edemedim. Evliliklerinin ilk günlerinde çıkan savaş sonucu askere giden Cumabay bir süre sonra askerden kaçar ve karısının da yardımıyla bir mağarada gizlenir. Açlığın köy halkını vurduğu zor zamanlarda giderek huyu değişen adamın yaptığı şey karısını zor durum düşürecektir. Hayat şartlarının ve savaşın insanı nerelere götürebileceğini anlatan kısa roman yine Erdem Akakçe'nin sesinden keyifle dinleniyor. 

-Elif Derviş'in "Uyuşma"sı fantastik bir öykü. Her şeyini, karısını ve oğlunu kaybeten Valhaf'ın sağalma sürecini Bihter Dinçel'in sesinden dinliyoruz. 

-Ve son olarak çok sevdiğim Memduh Şevket Esendal'ın "Ayaşlı İle Kiracıları" daha önce okuduğum, yine çook eskiden tefrika olarak dinlediğim bir kitaptı. Bülent Yıldıran'ın şahane seslendirmesiyle rastlayınca bir kez daha dinlemeden edemedim ve yine çok keyif aldım. 

Vee son olarak kahvelerimizi görelim:


Bol kitaplı, bol kahveli, sağlıklı bir yıl dileğiyle sevgiler...

1 Ocak 2024 Pazartesi

YILIN İLK GÜNÜ / 1 OCAK 2024

Gece 3'de (yanlış anlamayın sefahatten değil domestiklikten) yatıp sabah 7'de şiddetli baş ağrısıyla uyanınca kendi kendime eski bir türkü terennüm ettim efenim: "Ah küçük hanımım içmemeliydin, rakıyı da şaraba katmamalıydın". Z kuşağı bilmez bu türküyü, hatta X, V, Y kuşağı da bilmez. Ben bildiğimde de çocuktum zaten. Dinleyecek başka istasyon vardı da biz mi dinlemedik. Anneannemin Perfecta marka, babamın "Mısır makinesi" adını taktığı koca düğmeli, akordeon gövdeli, devasa radyosunda "Yurttan Sesler" korosunda çığırırlardı, bir de "Çömüdümüdümüdümü çömüdüm yar" vardı, devamı "Derdinden çürüdüm yar" diye gelirdi ama türküyü birkaç kez dinleyince derde gerek kalmazdı çürümek için. Bu garip türküler duyulmaz oldu olmasına ama benim hafızadaki kayıtlar kolay silinmiyor. İçki içmek gerekirse rakıyı tercihedengillerdenim. Lakin rakı da öyle durup dururken içilmiyor, şöyle güzel yemeklerle donanmış bir sofra ve muhabbete eşlik edecek dostlar lazım. Şarap değil ki bu kadehini parmaklarının arasında zarif bir kıvrımla tutup entelektüel sohbetler eşliğinde yuvarlayasın. Neyse işte yılbaşı nedeniyle dost olmasa da aile sofrası vardı, çoluk çombalak. Sofranın mimarı bendim elbette, sabahın köründen yemek vaktine kadar karınca gibi çalıştım evlatlarımı ve de gardaşımı doyurayım diye 😀Eh her daim böyle olmuyor, özel günlerin hakkını vermek lazım, verdik de. Lakin iki tek rakının üstüne 2 kadeh de şarap götürünce sabaha türkülü baş ağrısıyla uyanmak eşyanın tabiatına uygun. Baktım ortalık hâlâ karanlık, uyku da gitti, baş ağrısı bıçak misali oymakta, aç karnına ilaç da içilmez, anamı andım "Acı acıya, soğuk su sancıya" derdi. Ben de elime tableti alıp Candy Crush Saga'yı açtım, biraz şeker patlattım ki başım daha çok ağrısın. Sonra ortalık ağardı, gittim çay koydum, kahvaltı yapıp bir de ilaç yuvarlayınca güne devam edebilecek hale geldim. 

Dün eski yılbaşlarını ana ana kendimizi eğlemeye çalıştık, daha ziyade Umut eğledi bizi. Çocuk bu yıl kıvama geldi yılbaşı falan anlamak için, "Yeni yıl, yeni yıl" diye sevine sevine dolaştı, babaannesine çekmiş 😀TV'de dişe dokunur bir şey yoktu, biz Zeki Müren'lerin konuklarla dansettiği, Nesrin Topkapı'nın bastonuyla raksettiği, Ohran Gencabey'in arabesk çığırdığı zamanların çocuğuyuz, "Tek zülfünü göreydim, bahtım siyah olaydı" demiş ya şair, tek eski programlar gibisi olaydı da siyah-beyaz izleyeydik. Kısacası tadı yoktu, Yenimahalleli hemşehrim Bej Rengi ve Macun Bey'in programına katılan detone ünlüleri izledik biraz, sonra bari tombala oynayalım dedik. İnanır mısınız, "Nerede o eski tombalalar?" diyesim geldi. Sayılar uyduruk plastik, ah ah o ahşap sayılar ne güzeldi. Bu arada bugün Twitter'de okudum, adamın biri tombala sayısını yutmuş, yılbaşı gecesi ameliyata alıp akciğerinden çıkarmışlar. 7 numaraymış 😀 Kartlar dersen hamur gibi, bükülüp durur. Hem kokulu mandalina da yoktu ki kabuklarını koparıp karttaki sayıların üstüne kapatasın. Sayıları çeken kişi olarak 1. Çinko, 2. Çinko ve Tombala'yı da ben yapınca hane halkına ayıp olmasın diye oyunu bitirdim. 

Konuklarımı yolcu edince tabağı-çanağı toparlayıp bulaşık makinesine tıktım, masayı eski haline getirdim, evi düzenledim ve yatağa adeta yığıldım. Yani işin mi var arkadaş 7'de hortlayacak, uyu öğlene kadar değil mi, 4 saatte ne işin var da uyanırsın.

Neyse dostlar bizim yılbaşı sergüzeşti böyle sonlandı. Bugün evin içinde o koltuktan bu kanepeye, o odadan bu odaya dolandım durdum. Tembel ve uyuşuk bir ilk gün oldu, "Viyana Filarmoni'nin Geleneksel Yeni Yıl Konseri" de yayınlanmayınca Avusturya olmadı İngiltere verelim dedim ve "The Crown" final sezonunun son iki bölümünü izleyip bitirdim. Ardından da yeni yılın ilk kitabı olarak Kraliçem Isabel Allende'nin son romanı "Violeta"ya başladım. Ah gençlikte böyle miydi, arkadaşlarla yeni yıla girer, gece yarılarına kadar oturur, ertesi gün de sahilde ya da orman içinde pikniklere giderdik. 

Yılın ilk yazısını bitirirken hepinize sağlıklı, acılardan azade, huzurlu bir sene diliyorum...

Noel Emmi bu yıl çorap getirmiş, malum ekonomik kriz var 😂