.

.
.
Reset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Reset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Mart 2026 Cumartesi

RESET 13 / DARBUKA SOLOLARI

Arkadaşlar gerçekten çok garip şeyler oluyor şu yazı serisini yazdığım sürece, boyuna bir şey "Beni resetle" diye dikiliyor karşıma. İftara misafirim var, haldır haldır hazırlık yapıyorum yataktan kalktığımdan beri. Tam son anda yapılacak bir-iki dokunuş dışında işimi bitirdim derken ağzımda bir şey hissettim. Elimi bir attım, dişimin dolgusu geldi. Haydaaa, Atilla Mayda. Atilla Mayda'yı kimler biliyor bu arada, TRT'nin ve gazinoların ünlü bir darbukacısı idi, huzurla uyusun. Biz radyoyla büyümüştük, saz sanatçılarının adını bile ezbere bilirdik. 

Bu kısa darbuka solosundan sonra gelelim benim diş dolgusuna. Deneyle sabittir dostlar, ne zaman ufukta ekstradan gelen bir paranın esintisini duysa benim dişler harekete geçer. Vakt-i zamanında vergi iadelerini alacağımızda, meslek dersleri öğretmeni olarak yılda iki kez ödenen primlerin zamanı geldiğinde ya da ne bileyim bir ara Özal memurlara ev edindirmek amaçlı maaştan kesinti yaptırmıştı da sonra olmayacağı anlaşılıp o paralar iade edilmişti, o dönemde de dişlerim ya dolgu, ya kanal gerektirdi, ya kaplama çatladı (bir seferinde yuttum, onu da itiraf edeyim), ya mevcut dolgu bugünkü gibi düştü. Ben gelen parayı paşa paşa diş hekimime aktardım 😂 Şimdi de bayram ikramiyesi lafını duydu ya "Ben gidiyorum Bolu'ya, düş peşime gel" türküsünü çığırarak terketti çukurunu. İyi hoş hadi daha almadan verelim ikramiyeyi ama hafta sonudur yahu, nereden bulayım randevuyu da gideyim diş doldurtmaya, mecburen pazartesiyi bekleyeceğim, dişi de resetleyeceğim. Hay bin kunduz! Geçtim aynanın karşısına uğraş didin yerleştirdim emaneten, pazartesiye kadar umarım yutmam bunu da 😂

Dün Kocam Bey ile birlikte gözlerimizin ahvalini öğrenmek için hastanede idik. Kocam Bey'in katarakt ameliyatlarında ilk takılan mercekler göz kasları taşıyamadığı için düşmüş, yerlerine tırtıklı ve göz kaslarına dikişle sabitlenen mercekler takılmıştı. Ne durumdalar hatırlarını soralım dedik, benimkiler de genel bir kontrolden geçsinler istedim. Epeyce uğraştık ama detaylı bir kontrolden geçtik. Çok yakın arkadaşımın asistan olan yiğeninin katkısını da inkar edersem gözüme ve de dizime durur. 

Biz görmeyeli tıp fakültesi hastanemiz inşaat cenneti olmuş, kocaman bir temel çukuru vardı ek bina için. Ayrıca yemek ve kahve için de düzgün ve temiz mekanlar açılmış bahçede, beğendik. Muayenemiz başlayana kadar poliklinikte epey tur attım. Bir duvarı kaplayan seramik ağaç böbrek nakli geçiren çdcukların ve onlara donör olanların anısına yapılmış. Güzel bir düşünce:

Doktorumuzdan benim gözüm aferin, Kocam Bey'in gözü gözlük aldı. Şuraya da şunu koyayım, zira hem ev eşyaları, hem beden uzuvları bu aralar isyanda, eşeğin aklına karpuz kabuğu gelmesin 🧿 🧿 😊

Dişti, gözdü derken bu yazıyı da burada bitireyim. Yukarıda Atilla Mayda'dan söz edince Atilla Mayda'nın ve eskinin ünlü darbukacılarının sololarını sizlere dinletmesem olmaz. Tıklayınız

Günün kitabı: Hacim Hesabı Üzerine/Solvej Balle
Günün filmi: Calle Malaga/ Yönetmen: Maryam Touzani (izleyin derim)
Storytel dinlemesi: Votka-Pera/Aybike Ertürk



5 Mart 2026 Perşembe

RESET 10 / BENİM GÖNLÜM BİR KELEBEK

Yanılmıyorsam üniversiteye hazırlık kursuna gidiyordum. Sıkışık tepişik bir otobüste, güç bela bir yerlere tutunarak Kızılay'dan eve dönmeye çalışırken oturduğu koltukta kitabını okuyan bir genç çekmişti dikkatimi. Daha doğrusu genç değil de, elindeki kitaptı dikkatimi çeken, karikatürümsü bir kapakta yazan isim şuydu: "Dünya Poturunu Çıkarıyor/Nikolay Haytov". Bulgar bir yazarın öyküleri olduğunu iki-üç yıl sonra Bilgi Yayınevi'nin labirentimsi loş kitabevinde standlardan birinde görünce öğrenmiştim, kitabı okumak kısmet olmasa da sonradan kitabın adını taşıyan öyküye bir yerlerde denk gelmiştim. Küçük bir kasabada yemeni, çarık yapan esnafın işleri hazır ayakkabı satan bir tüccarın kasabaya gelmesiyle bozulur. Herkes çarığı, poturu (potur, dizkapağına kadar geniş, dizden aşağısı arkadan büzgüyle daralan bir tür pantolon) çıkarıp ayakkabı giymeye başlar. Kazançları azalan çarıkçılar başbaşa verip ayakkabıcıyı dereye atmaya karar verirler. Ali adında yaşlı bir Türk bu gençleri karşısına alıp "Ustalar" der, "iş kundurada, ayakkabıda değil, tüccarı dereye atsanız da nafile. Dünya çarığını, poturunu çıkarıyorsa buna karşı koyamazsınız, sizin de uymanız gerek. Yemeniyi, çarığı bırakıp ayakkabı yapmayı öğrenin".

Şu günlerde sık sık aklıma geliyor bu öykü. Dünya poturunu çıkaralı çok oldu, ayakkabıya bile güle güle diyecek yakında. Her şey dijitalleşti, yapay zeka kol geziyor, savaşlar bile dijitale döndü. Nerede o eski savaşlar, mehteran bölüğü ile gidilip küffara kılıçla saldırılan meydan muharebeleri diyeceğim de işi sulandırmış olacağım. Lakin biz cemreler düşsün diye beklerken ülkelerin tepesine bombalar, füzeler düşüyor, hatta dün bir tanesi de bilmem yanlışlıkla, bilmem bilerek Hatay'ı hedef aldı. Bir delinin kuyuya attığı taşı on akıllı çıkaramıyor. Bir yandan öğrenciler öğretmenlerini öldürüyor, kadın-çocuk cesetleri kıyıya vuruyor, savaşla iyice darmadağın olacak ekonomiden bahsetmiyorum bile. Bir dramın içinde el yordamıyla yaşamaya çalışıyoruz. Bizim kuşağın hayat akışı ütopyadan distopyaya evriliyor giderek. Bireysel hayatımızdaki özel dertler, sıkıntılar da cabası. Dün dünya e ülke  gündeminin ağırlığı yetmezmiş gibi bulaşık makinesi de "İki şekerli bir sade, haydi bana müsaade" deyince iyice sinirim zıpladı. Tamir mi, depoda duran annemin makinesini getirmek mi seçeneklerinin her birine eksi koyarak ne yapsak diye düşünürken o sinirle balkona çıktım. Çıkar çıkmaz gözümün önünden üzerinde birkaç siyah benek olan bembeyaz bir kelebek geçiverdi. "Ayy" demişim, "hoşgeldin güzellik, beni yatıştırmaya mı geldin sen?". "Evet" diyemedi haliyle ama neredeyse 15 dakika kadar bana balkonda adeta bale yaptı. Roka saksısının üstüne bir konup bir kalkışını ağzım açık, Kemal Sunal görüntüsüyle izledim de izledim. Öbür pencerenin önünde çiçek açmış bir sardunya varken inatla rokaların üstüne konup kalktı, muhtemel ki Egeli bir kelebekti bu 🦋

Burada biraz güveye benzemiş ama kanatları açıkken çok güzeldi, o vaziyette çekemedim, çok hareketliydi. Ne olursa olsun neşemi biraz yerine getirdi ziyareti.

Emektar bulaşık makinesine gelince, evet yazının başlığına uyumlu olarak resetliyoruz efendim. Önce tamire yolladık, sonra cayıp yenisini almaya karar verdik. 90'lık insanları estetiğe yollasan ne olursa 30'luk bulaşık makinesi de benzer bir şey olur dedik. Emektarı tamirciye bağışladık, birazdan servis gelecek ve aldığımız makineyi monte edecek, akşama da siftahı yaparız umarım. Serinin sonuna yaklaşırken bu reset tam reset oldu 😂
 
Bitirirken başlıktaki şarkıyı Dilek Türkan'ın sesinden dinleyelim mi? Sadece şarkı değil, bestecisi Refik Fersan ile ilgili hoş bir anekdot da var videoda: Benim Gönlüm Bir Kelebek
 
Füruzanseverler için de şu linki bırakayım ilginizi çekerse

Günün kitabı: Geri Verilen Kız/Donatella di Pietrantonio
Günün dizisi: Blossoms Shangai
Storytel dinlemesi: Güzel Filmler Çabuk Biter/Volkan Sönmez
 


3 Mart 2026 Salı

RESET 9 / DÜŞENİN DOSTU OLMAZ

Birlikte yazma serimizin başlığının "Reset" olması benim evde birtakım şeyleri harekete geçirdi. Gün geçmiyor ki ya bünyede ya evde bir şey "Beni resetleee!" diye çığlıklar atmasın. Dün bir arkadaşımı iftara davet etmiştim, yemekten sonra da birlikte tiyatroya gidecektik. Günün başlangıcında her şey yolundaydı. Her zaman yapmadığım bir menüye karar verdim arkadaşım seviyor diye. Kestaneli, bademli pilav, ayva tatlısı sofranın spesiyaliydi. Hepsini sabahtan hallettim. Çorbayı yaptım, eti pişirdim, salata malzemelerini hazırladım, hatta sofrayı kurdum. Bulaşık makinesini de çalıştırınca kendime kocaman bir "Aferin" çekip odaya geçtim, internette gezinmeye başladım. Derken tansiyon ilacımı içmediğimi hatırladım, odadan dışarı çıkmamla birlikte öyle bir kaydım ki, kendimi havayla zemin arasında bir yerde sörf yaparken buldum. İçimden "Ne olur dizlerimin üstüne düşmeyim" derken neyse ki küt diye oturdum. Niye düştüğümü anlamadım zira bir kayma sözkonusu idi ve neden kaymıştım onu çözemedim. Sağımı solumu yoklarken üstümün başımın ıslandığını farkettim. Meğerse hain bulaşık makinesi suyu almış ama çalışmaya başlamamış, içinde bekleyen su kapaktan sızıntı yaparak mutfaktan antreye doğru yol almış, haliyle halı ıslanmış ve ne de olsa deterjanlı ve yağ kalıntıları taşıyan su kayganlığı arttırmış. Olayın sebebini anladım, fazla hasar almadığımı da tesbit ettim, iş geldi en zor kısma. Nasıl kalkacaktım? Protez dizlerin gündelik hayattaki en büyük handikapı yere oturamamak, kazara oturursan da kalkamamak. Tersine dönmüş hamam böceği gibi bir müddet debelendim. Sonra ayakkabılığa ve kapının kenarına tutunarak kendimi zar zor ayağa kaldırdım. Mutfağa gittim ki ne göreyim, her yer göl. Ama önce tepeden tırnağa üstümü değiştirdim, sonra vileda, paspas, yer bezi üçlüsüyle suları temizlemeye başladım. Önce çok sinirliydim, sonra "Aman be at yıkılır, adam ölür, birazcık su da mı dert" diyerek babamın kulağını çınlattım."Şarkı mı söylesem, sakinleşirim" dedim ve başladım hüzzam makamından: "Şu göğsüm yırtılıp baksan/Dikenler hangi güldendir". Bir yandan daha ağır bir şey bulamadın mı diye gülüp, bir yandan da rahmetli Cevdet Çağla'ya selam yolladım. Şarkı bittiğinde yerler nisbeten temizlenmişti. Bulaşıkları da tezgahın üstüne yığıp elimde yıkadım. Antalya'da şehrin su boruları değişiyor, o nedenle tazyik çok az, muhtemelen benim makinenin canına okuyan da bu durum, elde bulaşık yıkarken bile zorlandım ip gibi akan suyla.

Peki terbiyesiz bulaşık makinesi bunu bana neden yapmıştı? Sağını solunu kurcalarken içindeki suyu boşaltmayı başardım ama işlemin sonrası devam etmiyordu. O esnada Kocam Bey geldi ve yan apartmandaki tamirciyi çağırdı. Adam tipik tamirci refleksiyle "Ben sana bu makine eskidi diyorum abla, yenileyeceksin bunu" diyerek girdi mutfağa. "Benim eski şimdiki yenileri döver" desem de kendim de inanmadım esasen, mal meydanda zira. Neyse adam makineyi sarstı, salladı, bir miktan su da alt kısımdan boşaldı. Su almaya da başladı ama nasıl nazlı, ağlaya ağlaya giderim diyen gelin gibi. Su alma işlemi çok uzun sürünce tamirci "Beni dükkanda bekleyen var, yarın getirin de iyice bir bakayım" diyerek kaçtı. İftar yakın, misafir gelecek, o akşamlık saldım çayıra makineyi. Derken iftar zamanı geldi, yemeği yedik, bulaşıkları alelacele tezgaha yığıp tiyatroya yollandık. İşte bu kısım çok güzeldi.

Nedim Saban'ın kurduğu Tiyatro Kare'nin "Konken Partisi" isimli oyununu izledik. İki tecrübeli oyuncu Melek Baykal ve Mehmet Atay oynamadılar yaşadılar adeta, hele de Melek Baykal, hayran oldum. Çok keyifle izledik, çok güldük ve bazı dersler de çıkardık.

O kadar doymuş hislerle ayrıldım ki salondan gündüzki bulaşık makinesi faciasını bile unuttum. Tabii ki eve gelince hatırlamamak mümkün olmadı, bulaşıklar yığıldıkları tezgahta dönüşümü bekliyordu. Bir an elde yıkamayı düşündüm ama belki çalışır düşüncesiyle makineye doldurdum, düğmeye baştım ve "Bingo!". Çalıştı kerata ama  işte erenlerin sağı solu belli olmuyor, bir dahakine ne yapar meçhul. Birkaç deneme daha yapalım, olmadı RESET!

Başlıktaki şarkıyı Emel Sayın söylesin: Düşenin Dostu Olmaz

Günün kitabı: Çatı Katı devam (Bu ara yine okuma hızım yerlerde)
Günün filmi: Fargo/Joel Cohen
Günün Storytel dinlemesi: Büyük Umutlar/Charles Dickens


25 Şubat 2026 Çarşamba

RESET 6 / ENTARİSİ ALA BENZİYOR

İkindi üstünüz keyifli olsun sevgili Reset arkadaşlarım ve diğer takipçilerim 🌹

Bugün resetlenecek bir şey bulamadım (kuru fasulye pişirmek reset sayılmaz di mi?), ben de sizi biraz güldüreyim dedim. Malum, benim Oscar kırmızı halı yazılarım meşhurdur. İki gün önce Bafta Ödülleri'nin kırmızı halısına bakınca birkaç tane indirdim bilgisayara, haydi biraz dedikodu yapalım:

-Ben en çok bunu beğendim, siz ne dersiniz, epey kullanışlı, gece, gündüz kullanılır, güneşte ve yağmurda iş görür. Hem de Lui Vitton marka şemsiye, daha ne olsun. Huzurlarınızda Erin Doherty:

 
-Sanırım hava yağmurlu oluşunun yanısıra epeyce de soğuk olsa gerek ki Teyana Taylor pardesüsüne sıkı sıkı sarılarak gelmiş:

-Audrey Nuna sezonu burada geçirmek niyetinde sanırım, zira çadırını ve köpeğini de yanında getirmiş:

-Glenimiz Closumuz sabahlığı ve babaanne terlikleriyle şenlendirmiş kırmızı halıyı:

-Yaş ilerliyor ya, oluyor öyle dalgınlıklar arada, Alan Cumming de aceleden eşinin kostümünü giyip gelivermiş:

-Ve gelelim Hamnet'imizin anasına. Çok üzüldü, çok ağladı ama meaşallah ödül üstüne ödül topluyor. Kaynanası o kadar gurur duymuş ki sandığı açmış, "Al evladım" demiş, "bu kadifeyi gün arkadaşlarımla Umre'ye gittiğimde aldıydım, ister kendin dik, ister mahalle terzisine diktir, salın şöyle kırmızı halılarda da alem gelin görsün" demiş. Rengi de boncuk mavisi, kem gözlere şiş:

-Ve fekat Critics Choice ödüllerinde kaynana pek destek atmamış olacak ki bulduğu çarşafa sarınmış, iki yana da orijinallik olsun diye süzme yoğurt yaparken kullandığı torbaları asıvermiş:

-Son olarak bir de şu var arkadaşlar, kimdir, necidir bilemedim ama bir şeye de benzetemedim, yorumu size bırakıyorum:

Modacılar, tasarımcılar, hot kudurcular sizden reca ediyorum, buncağızları böyle sefil, rüküş, komik hallere sokmayın yahu. Yok mu eli yüzü düzgün bir tasarımınız, giydiriverin insancıkları. Yapamıyorsunuz da bırakın kendileri giyinip gelsinler ayol, paraları mı yok?

Darısı Oscar kırmızı halıya diyerek kaçıyorum.

Günün kitabı: Çatı Katı/Marlen Haushofer
Günün filmi: Mimosas/Oliver Laxe (Sirat'ın yönetmeninden)
Günün Storytel dinlemesi: Deniz Feneri devam






 


20 Şubat 2026 Cuma

RESET 4 / KİM AYIRDI SEVENLERİ-MEKTUP 9

Sanırım "Reset" serisinin en çalışkanı benim, vur dediler öldürdüm 😂 Düzene bağlanan işlerin piriyim arkadaşlar, bana bir görev verin sonra gidin. Bu konuda kullanılan amiyane bir tabir var ama hanımefendi kişiliğim umumi ortamlarda kullanmaya engel olduğu için yazamıyorum, siz anladınız. İşte onu yapmadan bırakmam. Varsın siz günaşırı, üç günde bir, hatta isterseniz bir başta, bir sonda yazın, keyifle okurum ama ben bir ortak işe girdiysem, hele de bu sevdiğim bir şeyse tutmayın şahsımı 😂 Şaka bir yana yazmak benim avuntu biçimim, hobim, keyif alanım, tedavi aracım. O yüzden beni her gün karşınızda bulabilirsiniz. Bu kez şarkılardan fal da tutuyorum üstelik 😊

"Reset" dedik ya bu serini başlığına, düşünüp duruyorum neler reset edilebilir diye, çocukluğu anmak da bir reset değil midir sizce? O andaki yaşınızdan yıllar öncesine dönüp tekrar bir çocuk oluyorsunuz. Hele de çocukluğumun en güzel yıllarını geçirdiğim siteye mektup yazarken Reset'in en alasını yapıyorum diye düşünüyorum. Bugün Cuma, mektup günü, geçen hafta atladım, hastalık, doktor, şu, bu derken. Bu hafta görevimizi yerine getirelim, haydi o zaman, pulsuz, zarfsız bir mektubu blog postanesinden yollayalım geçmiş günlere:

MEKTUP 9

Vecüttü, ne haber?

Çok zaman geçti değil mi o güzel günlerin ardından. Sen de, seni tanımamıza sebep olanların çoğu da ya unutuldu ya bu dünyadan çekip gitti ya da geçmişin her şeyi yutan karanlığına karışıp kayboldu. Çok sık hemhâl olmazdık malum ama buluştuğumuz günlerde kaşığımıza her geldiğinde annem “Veççüdü” diye bağırır, hemen ardından Ahmet Amca “Vecüttü” diye düzeltirdi ciddiyetle. Sanırsın aruz vezninin kalıbını bozduk J

Bir ikindi üstü Selma Abla kapımızı çalıp da “Annem arabaşı yapacak, sizi de bekliyoruz” dedi mi şenlik başlardı. Yeşil bir gölde yüzen nilüferleri çağrıştıran ela gözleriyle Hikmet Teyze çoktan hazırlamış olurdu bir sini dolusu hamuru. Neşeyle girilirdi her daim açık duran 3. Kat kapılarından köşedekine. Yere kocaman bir sofra bezi serilmiş, üstüne hamur dolu tepsi oturtulmuş olurdu. Tam ortada açılan boşluğa yerleştirilmiş koca çanaktaki rengi kırmızıya çalan, buram buram tüten çorba daha oturmadan insanın ağzını sulandırırdı. Yerleşirdik sininin etrafına, ilk kez tadacaklara usul ve erkân açıklanırdı. Önce bir kaşık hamur alacak, sonra çorbaya dalacaktınız. Çorba o kadar sıcak ve o kadar acı olurdu ki yenebilecek kıvama ancak o hamurun yumuşaklığı ve soğukluğu ile gelirdi. İçinde tavuk parçaları yüzerdi çorbanın, en büyük parça sendin haliyle ve seni yakalamak marifetti Vecüttü. Yakalayan piyangodan büyük ikramiye çıkmış gibi sevinirdi. Dedim ya kuralları vardı o çorbayı içmenin, hoş zamanla unutulmuş, sadece espri mevzusu haline gelmişti ama ilginçti. Marifet kaşığa alınan hamuru düşürmeden çorbayı ağıza götürmekti. Hele düşürdüyseniz vay halinize, bir dahaki sefere arabaşını pişirip eşi-dostu davet etmek cezanız olurdu.

Yıllar içerisinde o çorbayı o kadar çok pişirdim ki sevgili Vecüttü, asla Hikmet Teyze’nin pişirdiklerinin lezzetine ulaşamadım. Hem ben parçaları zaten kocaman kocaman attığım için tencerenin içine, her parça “Vecüttü”ye dönüşür, yakalamanın bir kıymeti kalmazdı. Güzel olansa ağzıma aldığım her kaşık çorbanın bana Hikmet Teyze’yi, Ahmet Amca’yı hatırlatmasıydı.

Hikmet Teyzeler yıllar içinde Babil Kulesi’nin neredeyse her katında oturma deneyimi yaşadılar. Biz taşındığımızda birinci kattalardı, sonra en üst kata geçtiler, son olarak da üçüncü kata taşındılar. Artık Hikmet Teyze de 3. Kat Kadınları arasına karışmıştı. Ahmet Amca’nın caddenin karşısında, Deli Bakkal dediğimiz,  alışveriş etmeye ürktüğümüz pasaklı bakkalın yan tarafında bir dükkânı vardı. Tam olarak ne iş yapardı hiç bilemedim çocuk aklımla ama bizlerin de dâhil olduğu bir faaliyeti asla unutmadım; tel bacaklı, tepsi sehpalar üretmek. O yıllarda pek çok evde bulunan sehpalardı bunlar. Çeşitli renk ve desenlerde metal tepsiler, üzerine renkli plastikten, ince hortumlar geçirilmiş telden ayaklara monte edilirdi. Bazen Ahmet Amca mahalle çocuklarının önüne yığardı bu tel ayakları ve hortumları, biz de büyük bir keyifle, işe yaradığımızı düşünerek çalışırdık. Karşılığını külah külah ay çekirdeği olarak alırdık. Bizim evde de vardı bu sehpalardan bir tane, Hikmet Teyzelerin hediyesiydi, yıllar içinde onlardan bir anı olacaktı her kullanışta. Üzerinde bir Japon manzarası olan siyah, yuvarlak bir tepsi-sehpa. Bazı şeylerin anısı fotoğraf albümünde değil, bir eşyada da saklanabiliyormuş Vecüttü, insan bunu yaşı ilerledikçe fark ediyor.

O evden bana Hikmet Teyze’nin kristal gibi parlayan çay bardaklarının ışıltısı, Ahmet Amca’nın kim bilir nerelerden bulup aldığı yıllar öncesine ait sinema dergilerindeki hayatlar, Selma Abla’yla yaptığımız bitmeyen sohbetler, misafirperverlik, güleryüz, insan sıcaklığı, “Akşam evdeyseniz annemler size gelecek” cümlesinin içtenliği, arabaşına ilaveten yapılan batırığın tadı kaldı Vecüttü. Bir de ne zaman dinlesem Selma Abla’yı ve Babil Kulesi’ni hatırlatan, yeni yeni ünlenen Nilüfer’in Modern Folk Üçlüsü ve Tanju Okan’la birlikte söylediği “Kim Ayırdı Sevenleri” şarkısının nağmeleri…

 


 Görsel: Buradan

Müziğin ilk notalarının ardından Tanju Okan'ın buğulu sesiyle açılışını yaptığı şarkıyı dinleyelim mi mazide kalanları anarak,  "Kim Ayırdı Sevenleri"

Günün kitabı: Beyaz Dünya/Andrew McGahan
Günün filmi: "Hiçbir Şey Normal Değil"
Günün Storytel dinlemesi: Tilbe Saran seslendirmesiyle "Deniz Feneri/Virginia Wolf"


19 Şubat 2026 Perşembe

RESET 3 / YEŞİLMİŞİK*

Bu sabah hava kendini resetledi ve günler süren yağmur ve nem yerini güneşli bir poyraza bıraktı. Antalya'da kışın poyraz çıktı mı güneş alan evler sıcak, sokaklar soğuk olur, yazın da tam tersi kapıyı pencereyi kapattınız mı evler nemden kurtulup bir nebze serinler ama sokaklar cayır cayır yanar. O yüzden ev alırken ya da kiralarken kuzey cepheden kaçmak gerekir. Sabah kalkıp cilveli güneş görünce beynimden birtakım sesler gelmeye başladı, czırt cuzurt, zızzt, vızzt. Güneşle çalışan pilim şarj ediyormuş meğer, bir nevi o da reset yaptı anlayacağınız. Uykudan biraz geç uyanan Kocam Bey'e, "Haydi" dedim, "hazır güneş varken pazara gidelim". Balkon kontrolü yaptım, güzel, bu hava üşütmez, giyindik ve çıktık. İstikrarsız bir durum söz konusuydu, güneşte yanıp, gölgede üşümek gibi. Mümkün olduğunca güneşli yerlerden geçerek pazara vasıl olduk. Bir Ramazan gününe uymayacak tenhalıkta, ilaveten de pahalılıkta idi. Tam mevsim dönümü olduğu için de kışlıklardan bıkmış, sera ürünlerinden de ürkmüş olduğum için kayda değer çok az şey alabildim, pazara geldiğimize değmedi doğrusu.

Marul yiyip mutlu olacakmışız, böyle buyurdu Zerdüşt. Amma velakin bunlar marul değil kıvırcık, üstelik şemsiye niyetine kullanılmışcasına da ıslak. 

Avokadonun en iyisi, en irisi 100 lira imiş. Marketten daha ucuza alıyorum dedim, o zaman ordan al buyurdu. Öyle yapacağım zaten.


Kışın en sevdiğim sebze kereviz, sapıyla, köküyle, yaprağıyla yapar terbiyelerim ben. Fakat geçen hafta 2,5 kilo kerevizle pazardan dönen Kocam Bey sayesinde 3 gün kereviz tükettiğimiz için mümkünse bir süre gözüm görmesin dedim.


Yukarıdaki üç yeşillikten sadece aşağıdakini aldım, yanına yeşil soğan ilavesiyle. Akşama kısır partisi vermeyi düşünüyorum 😂

Bir de şunlar benimle geldi, Antalya'nın endemik çiçeği anemonlar ve fulyalar:

O zaman Can Yücel'in güzelim sözleriyle Yeni Türkü'den dinleyelim: "Yeşilmişik"

Günün Kitabı: Dünyanın Güzelliği/Hector Tizon devam
Günün Filmi: Kıymıklardan Yapılmış Bir Ev/MUBİ
Storytel: Yaban Mersini Toplayıcıları devam




18 Şubat 2026 Çarşamba

RESET 2 / ŞİMDİ BANA KAYBOLAN YILLARIMI VERSELER

Sabahtan beri fotoğraflara bakıyorum. Gerek fotoğraf makinesi, gerek telefonla çektiğim tüm fotoğraflar yılına ve ayına göre arşivlenmiş olarak bilgisayarımda yüklüdür. Önceleri tab ettirip albümlere de diziyordum, şimdilerde bıraktım bu alışkanlığı, çünkü hem tab işi çok pahalandı, hem de artık geride çok fazla basılı fotoğraf bırakmak istemiyorum. Bitpazarları mirasçıların elden çıkardığı sahipsiz fotoğraflarla dolu, sonumuz benzemesin. 

Çocukluğumdan beri düşkünüm fotoğrafa, hem çekmeye, hem çektirmeye. Hele çocukken özel bir gün olmasın; düğün, nişan, sünnet sülalenin albümlerini bir karıştırsanız, hepsinde bir yerlerden çıkarım. Ayol bırak da birinci derece yakınlar biraraya gelsin değil mi, yok illa ben de gireceğim araya. Dayımın düğününde ilkokuldaydım, düğün sonrası akrabalarla çekilen fotoğrafların hepsinde hilafsız ben de varım. Bütün sülalenin çocuğuyum sanki, biri de senin ne işin var dememiş, seviyom sizi beni fotolardan kovmayan anamın akrabaları 😂 Esasen dayım hiç acımazdı ama muhtemelen gelin hanımın "Oçi Çorniye"sine dalınca beni görmemiştir. "Oçi Çorniye" ne alaka derseniz dayımla yengemin şarkısıymış, "Siyah Gözler". Bunu düğünün mihmandarına söylerken duymuş, eve gidince babama "Annemle sizin şarkınız hangisi?" diye sormuştum. Babam da yok öyle bir şey yerine "Lorke Lorke" diyerek benimle dalga geçmişti. Uzun süre "Lorke" ile nasıl dans ettiklerine kafa yormuştum, fotoğrafseverliğim kadar saflığımla da anılsam yeridir 😂 İşte aşağıdaki o fotoğraflardan biri, şu an kendimi dayımın düğününe ışınlıyor ve çiçek sepetinin yanından kafayı uzatıyorum:

 


Yaşım büyüdükçe stüdyoda çekilen fotoğraflara da davet edilmiştim. Gelin-damat, gelinin ya da damadın kardeşleri, annesi ve de ben, teyze torunu, ay seveyim kendimi, bütün düğünlerin Kamber'i 😂 

İşin şakası bir yana, bugün fotoğraf arşivimi gözden geçirirken aklım bir yandan da yazacağım blog yazısındaydı, birden bir ışık yandı kafamda. Eski fotoğraflara bakmak da bir anlamda hayatı resetlemek değil midir? Pat diye 2010'a gittim mesela bugün ben, 15 yıl daha genç oldum, sıfırlamasam da gerilettim. Baktım durdum yaşadıklarıma, kimini yeniden yaşadım, kiminiyse hatırlayamadım. Dolu bir yılmış 2010, düğünler, nişanlar, seyahatler, kutlamalar, uzak-yakın arkadaşlarla buluşmalar. O yıl evlenen kuzenlerin şimdi ortaokula başlayan çocukları var. Sık yapılan buluşmalar seyrelmiş, herkesin derdi başından aşmış. Kimileri başka bir aleme gitmiş, kimileri de bizleri hayatından resetlemiş. 2010 İstanbul'u ile en son gittiğim 2024 İstanbul'unu karşılaştırdım şöyle bir, çok şey değişmiş. Didim'e ve Bozbük'e gitmişiz örneğin, Haydar Koy diye bir koyda olağanüstü güzellikte fotoğraflarımız var, şimdi gitsem o koyu aynı güzellikte bulur muyum acaba, hiç sanmıyorum. 

Antalya'ya gelirsek, o da her sabah kendini resetleyip gece o yağmurları indiren, fırtınaları koparan değilmiş gibi güneşi yerleştiriveriyor gökyüzüne. Bir tek alerjim kendini resetleyemedi. Kısmet diyelim, ilaca, spreye, ıhlamura devam edelim. 

Günün kitabı: Dünden devam
Günün filmine ara
Günün Storytel dinlemesi: O da dünden devam
 
Kaybolan yıllarınızı fotoğraflarda bulmanız dileğiyle...


17 Şubat 2026 Salı

RESET 1/VİRA VİRA DEMİR ALDI DÜNYA

Kaptanımız dümene geçti ve "Vira!" dedi. Ben de kulağımda Yeni Türkü'nün "Vira vira demir aldı dünya/Açılmış hayalleri rüzgarlara/Vira vira dalgalandı dünya/Terk edip halatları limanlarda" şarkısı ilk yazımı yazmak için geçtim klavye başına. Kalemi elime aldım diyebilmek isterdim  ama sizlere anında ulaşabilmek için klavyeye ihtiyaç var. Halbuki kalemleri çok seviyorum ve şu anda Snoopy'li kupalara yerleştirilmiş onlarca kalem çalışma masamın üstünden bana bakıp "Beklemekten yorulduk" diyorlar. 

Onlar bekleyedursun, elbet sıraları gelir, günlükler var, ajandalar var, not defterleri var, sipariş listeleri var, hatırlanacaklar var, var oğlu, hatta kızı var. Biz gelelim "Reset" yazılarına. Bu yazıların esbab-ı mucibesini (ay sevdiğim kalıplardan birini daha kullanma fırsatı buldum, yaşasın) sizlere Kaptanım anlatsın, şu yazısıyla.  Aramıza katılmak isterseniz biz müsaitiz, bekleriz ve mutlu oluruz, hele de Kaptanım ve benim gibi "Kova" iseniz katılmamanız ayıp olur zaten. 

"Reset" koymuş turun adını Kaptan. Hem bahar da yakın, şöyle bir silkelenip sıfırlanmak lazım. Yükleri atalım, bunaltanları kovalım, küçücük de olsa. Benim ilk "reset"im gözümü açar açmaz yatak takımlarıma oldu 😂 Günlerdir süren alerjik zımbırtım gece de rahat vermeyip uykumu öksürükle bölünce dedim sabah olsun, ilk işim şu çarşafı, nevresimi kaldırmak. Çünkü kendileri pazenden imal edildikleri için sıcak tutmalarına karşılık tüylü olmaları gibi bir durumları da mevcut. Gözümü açar açmaz da toplayıp çamaşır makinesine tıktım. Şu anda ilk resetimin sonuçları balkondaki ipe serilmiş, güneş banyosu yapıyorlar. Yerlerini poplin takımlar henüz alamadı ama gün içinde alacak inşallah.

İşte bu kadar, reset mi reset, azı olmayanın çoğu da olmazmış 😊 Antalya yine dün gün boyu toz yutturdu bize. Gök sapsarı, yer kızıl kahve. Gökte çöl tozu, yerde inşaat ve su boruları yenileme tozu. Neler yuttuğumuzun analizi yapılsa hastalıklarımıza şıp diye çözüm bulunur sanırım. Şehir koca bir şantiyeye, denizle soslanmış bir beton yığınına dönüştü. Yağmur susuzluğa çaredir diyoruz da yeraltına neler taşıyor acaba o yağmur suları. Şehir kendini imha ediyor, müteahhitler zenginleşsin diye çirkinleşiyor. Kadınlar estetikçilerin elinde, şehirler yapsatçıların elinde tektipleşiyor. Dünya demir aldı gidiyor da acaba nereye gidiyor? Bir reset de zihniyetlere atabilsek keşke...

Bahar yakındır deyip avunalım madem...

 
Günün kitabı: Dünyanın Güzelliği/Hector Tizon
Günün filmi: So-Won (Umut)
Günün Storytel dinlemesi: Yaban Mersini Toplayıcıları/Amanda Peters