.

.
.

20 Şubat 2019 Çarşamba

20 ŞUBAT (LİSTELERE DOYAMAMAK)

Meydan okumanın sonuna doğru yaklaşırken dışarıda günün konusuna çok uygun bir hava var ama bugün ben dışarısı için pek uygun değilim :) Bakalım neyi uygun görmüş bugün için sevgili Ezgimiz:

20. Bugün hava nasıl ? Havaya göre bir liste hazıla mesela. ( film, kitap, kıyafet, yemek artık aklına ne gelirse )

Aslında bu soru dün için çok uygundu, hava yine dünkü gibi, çok güzel, güneşli, ılık ama Cevriye bugün bana izin kağıdı vermedi. "Yoruldum ben, otur dinlendir" dedi. Cevriye söze karışınca akan sular duruyor, "Emrin olur yenge" dedim, ayrıca bugün Cevriye'ye eşlik eden bir de Adviye var, mevsim dönümü ya, koştu geldi hain. Yeni takipçiler için açıklama yapayım, Cevriye diz ağrımın, Adviye kolik ağrımın ismi. "Adlarıyla yaşasınlar" demek hiç içimden gelmiyor, bir an önce çekip gitseler iyi olacak ama sözleşmeyi uzun süreli yapmışız, kıpırdamak istemiyorlar. Arada bir seyahate çıkıp beni rahat bırakıyorlar ama dönüp dolaşıp geliyorlar kürkçü dükkanına, eh alıştık artık, Allah başka keder vermesin. 

Havaya göre listem dışarı çıkacak olsaydım çok farklı olurdu ama pencereden giren güneş eşliğinde evde olmak da hiç fena değil. Bugün için bir liste yapacak olursam şöyle;

-Kıyafet: En rahatından eşofman, ayaklarım her halükarda çok üşüdüğü için kalın bir çorap+patik+terlik

-Kitap: Nuray Atacık'ın ikinci polisiyesi: "Bukalemun". Çok keyifli, bayıla bayıla okuyorum. 

-Müzik: Şu anda Jülide Özçelik'in son albümü "Nefes" çalıyor fonda.

-Dizi: Netflix'de yeni bir diziye başlayacağım bugün: "The Umbrella Academy". Umarım beğenirim. 

-Oyun: Tablette "Toyblast", "Candy Crush Saga" ve "Candy Crush Soda" oynamaya devam. 

-Yemek: Yemek yapmaktan bezdim, pazar taşındığı için sebze sıkıntısı çekiliyor evde. Markete gitmeyi de hiç canım çekmiyor. Akşam yemeği olarak kısır yapacağım, yanına da turşu. Bence en güzel bir şey 😃

Eh daha ne olsun. Sizleri dünden kalan bir kareyle başbaşa bırakıp kaçıyorum: Diğerleri güneşe serilmiş yatarken Nazım sevdiği için anıtın dibinde uyuklayan köpek 😃🐶





19 Şubat 2019 Salı

19 ŞUBAT (BLOGCU GELDİ HAANİM)

Bu sabah erkenciydim. Eski ve çok sevdiğim bir öğrencimle buluşmak üzere anlaşmıştık, buralara pek bakamadan yola düştüm. Buluşma mekanı şurasıydı:


Beklerken kale duvarına yapışmış gibi duran ve yerde atılan yemleri gagalayan güvercinlerle hasbıhal ettim bir süre. 


Sonra da şu manzaraya karşı oturduk. Hava limonata gibiydi. Güneş, deniz, sohbet, çay-kahve, kısacası gün de güzeldi, biz de 😍


 Az evvel döndüm eve ve vakit geçirmeden ödevimi yapmaya oturdum. Çalışkan öğrenciyim ben, yasam küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak ve bloguma yazı yazmaktır 😃 Bu minvalde bugünkü konumuza gelirsek:

Soru 19: En merak edilenlerden, baştan itibaren blog maceranı dinlemek isterim.

Bilgisayarla tanışmam hayli geç oldu benim. Hatta o kadar karşıydım ki emekliliğimden iki yıl önce okul idaresi öğretmenleri zorunlu kursa tabii tutunca oldukça canım sıkılmıştı. Bahar gelmişti, doğa bizi çağırıyordu ve bizler ders sonrası 3 saat daha kalıp bilgisayar öğrenecektik. Bunu öğrendiğim günden kursun ilk günü bitene kadar söylendim. İkinci gün konu ilgimi çekmeye başladı, üçüncü gün oğluma telefon edip bana bir bilgisayar ayarlamasını ve göndermesini söyledim. Kurs biter bitmez bilgisayar geldi ve benim macera da başladı. Önceleri internette geziniyordum, sonra blogları keşfettim. Bazılarını takibe aldım. En çok Tijen İnaltong'un "Mutfakta Zen"ini, İpeğin "Acemi Aşçı"sını, Nunu'nun "Bir Dut Masalı"nı okuyordum. Ortama o kadar yabancıydım ki blog yazan arkadaşlar bana magazin yıldızı falan gibi geliyordu 😃 Kim derdi ki günün birinde hepsiyle tanışıp arkadaş olacağım. Bu arada emekliye ayrılmış, eşzamanlı olarak annemi kaybetmiştim, olup bitene alışmaya çalışmaktaydım.  Bir gün yine bazı blogları okuduktan sonra ani bir ilhamla "Neden benim de bir blogum olmasın?" dedim kendi kendime. Zaten bilgisayar kullanımını oldukça ilerletmiştim, yazmayı seviyordum, hemen hemen hayatımın her döneminde günlük tutmuştum, vaktim dersen yeterince boldu. Sıvadım kolları ve 2009'un 6 Haziran günü blogu açıp "Hoşgeldim" adıyla ilk yazımı yazdım. İsim aramak için hiç düşünmedim. Leylak en sevdiğim çiçekti, Antalya'da iklimsel nedenlerle yetişmiyordu ve ben çok özlüyordum. Bloguma adını vererek özlem gidereyim bari dedim. Ne bilirdim ki gün gelip  bu ad benimle özdeşleşecek. Blogların altın çağına denk gelmiştim. Kesintisiz post giren yüzlerce blog vardı. İlk günler yorum ve takipçi yolu gözleyerek geçti. Her yeni takipçi şeker verilmiş çocuk gibi sevindiriyordu. Giderek takipçiler arttı, öyle ki artık dönüp bakamaz hale gelmiştim eklenenlere, kafam karışıyordu. Bol yorumlu, bol postlu, bol etkinlikli zamanlardı onlar. Birkaç yıl üstüste yeni yıl kartı etkinlikleri yaptık, blog buluşmaları düzenledik, yazılarını sevdiğimiz dostlarla yüzyüze görüştük, tanıştık, ahbap olduk. Birbirimize mail adresleri verdik, Facebooklarımıza ekledik. Öyle güzel dostluklar kurdum ki, biri bana böyle olacağını söylese inanmaz, "Hadi canım" der geçerdim. Şehirlerarası ziyaretler yapıp birbirimizi evlerimizde misafir ettik, şehirçi buluşmalar yaptık, blog harici yazıştık, haberleştik, telefonlaştık. Birsürü tatlı kızkardeşim oldu, birinin düğününe bile iştirak ettim. Şimdi düşündüğümde ezelden beri tanışıyormuşuz gibi geliyor bazılarıyla. Magazin yıldızı sandıklarımla kahveler, çaylar içtik, sohbetler ettik. Yazı hayatıma büyük katkısı oldu, önceki postlarımı son zamanlardakilerle karşılaştırınca ne kadar yetkinleştiğimi anlıyorum. Kitabımı yazmam ve basılması bile bir yerde blog sayesinde oldu diyebilirim. Takipçilerimin ısrarları, blogumu takip eden yayınevi sahiplerinin teklifleri ile geleceğe bırakabileceğim en güzel bir şeye sahip oldum. Radyo sohbetlerine katıldım, blog dostları ile kolektif kitaplara imza attık, sosyal sorumluluk projelerine katkılarda bulunduk. Hasılı blog, hayatıma ummadığım güzellikler kattı. Her ne kadar instagram ve benzeri fotoğraf ağırlıklı, az yazılı şeyler gündeme gelip bloglar eskisi kadar rağbet görmese de benim için vazgeçilemez bir mecra. Bir dost gibi, kişisel tarihim gibi, terapi seansım gibi. Umarım uzun yıllar daha yazmaya devam ederiz, hem ben, hem de sevdiğim blogger dostlarım...

18 Şubat 2019 Pazartesi

18 ŞUBAT (YARATICILIK BAŞA BELA-OBJELER 1)



18. Evet bugün yaratıcı günümüz, bugün blogun için yeni bir seri başlat. Bu yazı ilki olsun ve elinden geldiğince her ay devam ettirmeye çalışabilirsin mesela...

18. günün konusu blogu canlandırma konusunda yeni çabalar öneriyor. Nasıl bir seri başlatsam diye gözlerimi duvara, yani kitaplığa dikmiş düşünürken (odada duvar yok, hepsi kitaplıkla kaplı) Arşimet gibi "Evreka!" diye fırladım. Çalışma odasındaki kitaplık raflarının kitaplardan artakalan bölümlerinde bir sürü obje var. Bir kısmını kendimin aldığı, bir kısmı hediye olan fakat hepsinin bir anlamı ve anısı olan objeler. Neden bu objeleri yazmayım diye düşündüm, sonuçta hepsi içinde bir hikaye barındırıyor, kimi yaşanmış, kimine bizzat kendim tarafından bir öykü uydurulmuş. Ezgi'ye böyle bir fikir verdiği için teşekkür ediyor ve her ayın ilk pazartesisi bir objeyi öykülemek üzere ilk obje ve ilk öykü diyorum: 


Bu iki porselen minnoş, Tavşan Kardeş'le Kedi Arkadaş kitaplığımda ikamet eden en eski objeler. Öğretmenliğe başlamadan önce bir süre bir devlet kuruluşunda 1,5 yıl kadar hizmetim oldu. Bu işe girişimin ilginç ve komik bir öyküsü vardır. Henüz üniversitede öğrenciydim, 12 Eylül öncesinin en berbat zamanlarıydı ve bir süredir okula devam edemiyorduk. O sıralarda nişanlı olan iki arkadaşım hararetle iş arıyor ve her buldukları iş başvurusuna koşturuyorlardı. Sözkonusu kurumun eleman alacağı ilana çıkınca başvuru için ısrarla beni de götürdüler. Adeta sürüklenerek götürüldüm, "İşe girmek istemiyorum, bırakın beni, hayatımdan memnunum" diye ben direttim, onlar direttiler. Sonunda el mahkum onlarla birlikte personel servisine gidip gerekli formları doldurdum. Birkaç gün sonrası için mülakat saati belirlediler, ayrıldık. Bu arada gireceğimiz iş daktilograflık. Malum okuduğumuz fakültede 2 yıl boyu 10 parmak daktilografi eğitimi almışız. Derken mülakat günü geldi, yine aynı arkadaşlarla sabahın köründe kurumun kapısına dikildik, görevliye mülakata geldiğimizi söyledik. aldığımız cevap mülakatın öğleden sonraya ertelendiği şeklinde oldu. Mülakat dediysem aslında daktilo sınavı, yani oturup daktilonun başına yazacağız, onlar da bizim süratimize ve yazı düzenimize bakacaklar. Gelgelelim sınav öğleden sonraya ertelenmiş, bana kalsa hemen dönerdim, öğleden sonra da gelmezdim, o derece isteksizim yani. Ama arkadaşım çok kızdı, "Siz bizimle dalga mı geçiyorsunuz, ona göre programımız var" deyince görevli bir yerlere telefon etti, "Tamam 2. kata çıkın sizi sınava alacaklar" dedi. O zamanlar bu işler ne kolaymış, posta bile koyabiliyormuşuz sınav heyetine 😃 Neyse çıktık yukarı, önümüze birer daktilo makinesi koydular, birer kağıt verdiler, bir de örnek, "Yazın" dediler. Yazdık, ben laf olsun diye yazdım, arkadaşlarım özenle ve dikkatle. Sonuç ne oldu dersiniz, ben kazandım, onlar elendi. Zorla götürüldüğüm başvuruda onların hakkını engellemiş gibi oldum, neyse ki kısa süre sonra onlar da bir iş bulup çalışmaya başladılar. Sınavdan bir hafta sonra babam eve geldi ve kendince müjdeyi, benim açımdan tatsız haberi verdi, evde telefon yoktu henüz, haberleşme numarası olarak babamın işyeri telefonunu vermiştim. "Hayırlı olsun kızım, sınavı kazanmışsın, pazartesi işe başlaman söylendi" deyince neredeyse ağlayacaktım. Bu kadar kolay ve bu kadar isteksiz işe başlanır mı yahu 😃 Pazartesi el mahkum gönülsüz gönülsüz işe başladım, tesadüf bu ya-aslında tercihen-sınav girdiğim bölümde görevlendirilmiştim. İlk hafta çok acemice geçti. 4 kişilik bir odaya 5. olarak gelmiştim. Bir masaya oturttular, önüme lenduha gibi bir daktilo kondu, ilk gün sekiz saat hiçbir şey yapmadan oturdum, sorulan sorulara cevap verip, çay ocağı görevlisinin "İçmeyeceğim" dememe rağmen inatla önüme koyduğu çayları içer gibi yaptım. Odada yaş haddinden emekliliğine  1-2 yılı kalmış, sarıya boyalı saçları, sıklamen rengi rujuyla süslü bir teyze, ben yaşlarda bir başka daktilograf hanım, memuriyetinin yanısıra müzik eğitimi alan genç bir adam ve gündelik hayatında ud çalan orta yaşlı bir bey daha vardı. Onlar da gün boyu oturuyorlardı zaten. Arada bir istenen bir evrağı dolaptan çıkarıp zimmetle teslim etme dışında yegane görevleri sohbet etmekti. Odadaki ve yan odadaki diğer iki daktilografla benim görevim de günde önümüze gelen 2-3 yazıyı daktilo etmekten ibaretti. İlk hafta yazdığım ilk yazıyı daire başkanına elimde sallayarak imzaya götürdüğüm için sıkı bir azar işittim. İmza klasörünü böylece öğrendim. Müdürlerden birinin yöneticisi olduğu apartmana ait yazıları daktilo etmenin görevim olmadığını farkedip kaytarma yollarını keşfettim. Çaycının önüme zorla itelediği çayları geri çevirmeyi becerdim. Kare bulmaca meraklısı daire başkan yardımcısının bilemediği bir soruyu cevaplayınca itibarım arttı, saatlik izinlerim sayılmaz oldu. Arkadaşlar edindim, sıkıldıkça kitap  alma bahanesiyle çatı katındaki kütüphaneye topluca kapağı atıp, kütüphane memuruyla sohbete koyulduk. Kurumun karşısındaki cafeden ikindi üstleri şahane sosisli sandviçler sipariş edip kendimize ziyafetler çektik. Aybaşlarında maaşı alır almaz öğle tatilllerinde alışverişe çıktık. Çok düzenli bir kurumdu, maaş günü öğleye doğru yan binadan mutemet gelir ve herkesin maaşını zarf içinde masasına kadar getirip teslim ederdi. Zarftaki para cüzdana aktarılır aktarılmaz da saat 12.00 beklenir ve Kızılay'a koşturulurdu. İşte bu minnoşlar o maaş zarflarının ilkinden çıkan parayla Orduevi'nin yanındaki bir züccaciyeciden alınmıştı. Adını bile unuttum, zaten artık öyle bir yer de mevcut değil ama benim Kedi Arkadaş'la Tavşan Kardeş yıllardır kitaplığımın rafını kendilerine mesken tuttular, benimle birlikte her eve taşındılar. Her baktığımda o kurumu, arkadaşlarımı, maaş günlerini, birlikte yapılan alışverişleri, bir bardak çay, bir fincan kahve alıp yarıyarıya karıştırarak içen bulmaca meraklısı daire bşk. yardımcısını, çatıdaki kütüphaneyi, üzeri kalın bir camla kaplı eski çalışma masamı, bodrumdaki yemekhaneyi hatırlarım...

17 Şubat 2019 Pazar

17 ŞUBAT (KIYAMAM, KIYAMAM SANA)

Şahane güneşli bir hava var dışarıda, galiba baharın soluğu ensemizde. Bademler çiçek açtı bile, tatlılar beyaz, acılar pembe. Pembenin acının rengi olması tuhaf. Bizim sokakta iki tane vardı eskiden, baharın nabzını onunla ölçerdim, ikisi de inşaat kurbanı oldu. Bina yaparken ağaç kesmeden olmuyor mu acaba? Az ilerimizde küçük bir meydana açılan bir sokak vardı. Civarda en sevdiğim sokaktı. Çoğu bahçeli, 4 katlı evler sıralanırdı iki yanında. Çoğunlukla limon, portakal, mandalina ağaçları süslerdi bahçeleri ve baharda oradan geçmek bir şenlikti. Kokudan mestolurdu insan. Bir başka bahçedeki önceleri ne olduğunu keşfedemediğim, sonra avokado olduğun öğrendiğim ağaç çiçeklendiğinde altında durup uzun süre incelerdim. Pembe bir begonvilin neredeyse uç noktasına kadar tırmandığı selvi, baharda pıtırak gibi çiçek açan erik ağacı, birkaç tane yenidünya ve yaz akşamüstleri fazla maruz kalınırsa baş ağrıtan, ıhlamurumsu kokulu melisalar yine bu sokağın sakinleri arasındaydılar. Oradan geçmeye bayılırdım. Sonra inşaat çılgınlığı başladı, kentsel dönüşüm merkezi adı altında müteahhitlik büroları açıldı. Oysa yasal bir zorunluluk yoktu bu semtler için, tamamen keyfi. Rantsal dönüşüm kentsele evrilerek tırpanlamaya başladı o güzelim evleri, bahçeleri. Şimdi içim acıyor o sokaktan geçerken, evler yıkılmış, bahçeler yokolmuş, ağaçları ara ki bulasın. 8-10 katlı çirkin apartmanlar beton dökülmüş minicik bahçelerde ağaç yerine göğe yükseliyor. Kimisi halen yapılmamış, çamur içinde boş arsalar, sokak büyüsünü yitirmiş, sıradan çirkin bir yola dönüşmüş. Mümkün olduğu kadar yolumu düşürmemeye çalışsam da mecburi geçişlerin her seferinde bilinçsizce ilkokulda öğrendiğim bir şarkı dilime takılıyor:

"Şimdi kuru ve çıplak, ıssız kalan her bahçe
Yere düşen şu yaprak rüzgârlara eğlence"

Sözü fazla uzattım, temizlik var bugün evde, perdeler yıkanıp asıldı bile. Geçenki şiddetli doluda pencerelerden giren su perdelerin de canına okumuştu, şimdi güneşle parıldıyorlar, baktıkça keyfim yerine geldi. Temizliği seviyorum, kendim yapmadığım sürece 😃 Az evvel yeni bir deyiş öğrendim kuzenimden, tam bana göre: "Dandini kişten, kurtuldum işten" 😃

Gelelim meydan okumaya, bakalım bugünkü konumuz neymiş:

17. Takıntı denmez belki ama, bazı eşyalara takılırız eskise de hep onları kullanırız ya, var mı senin de böyle takılıp kaldıkların ?

Olmaz mı, hem de pek çok. Mesela evlenirken alınmış bir battaniyem var, bir türlü vazgeçemem. Üstüne yepisyeni nice battaniyeler edindim ama hepsi dolap beklemeye mahkum oldu. İlle de benim kocaman, yumuşak tüylü, kahveli-bejli battaniyem. 

Yine bir bornozum var. Bana gelmesi hoş bir nedene dayalı olan. Üniversitede öğrenci iken bir gün otobüste bir tanıdığımızın ortaokula giden oğluna rastladım. Ordan burdan konuşurken derslerini sordum. Hepsinin iyi olduğunu ama Almanca'yı bir türlü beceremediğini söyledi. O anda ağzımdan "Gel ben seni çalıştırayım" diye öylesine bir söz çıktı. Ciddiye alacağını hiç düşünmemiştim. O hafta sonu annesiyle kapıda bitti, "Almanca çalışmaya geldim" diye. Çaresiz başladık çalışmaya. 2 yıl sürdü ve ben mi iyi öğrettim, o mu anlamaya istekliydi bilmiyorum hep yüksek notlar aldı. Ve sonradan inanmayacaksınız belki ama Alman Filolojisi'ni bitirdi. Bunlar ailecek esnaftı. Anne-babanın büyük bir işhanında, çeyizlik eşya, iç çamaşırı vs satan bir dükkanları vardı. İşte ders verdiğim sırada-tabii ki kamu yararına veriyorum dersi, para falan yok-annem bu dükkana hal-hatır sormak ya da belki bir şey almak için uğramış. Konu gündeme gelmiş, dersin ne kadar yararlı olduğundan söz açılmış ve ısrar kıyamet derse karşılık dükkandan bir şey alması istenmiş. Annem o gün elinde turkuaz rengi bir bornoz ve takım havlusu ile geldi. "Bu ne?" dedim, anlattı. Gülüp geçtim tabii, henüz üniversite öğrencisiyim, unuttum gitti. Annem her zamanki çeyiz merakı ile sandığa konuşlandırmış. Evlenirken o bornoz benimle geldi ve hala benimle. Bir yerde alnımın teriyle kazandığım ilk eşya bile denebilir 😃 Havlusu dışında cebinin kenarındaki küçük yırtığı saymazsak hala taş gibi üstelik. Vazgeçemediğim eşyalardan biridir o da. 

Ve annemin evinden toplayıp getirdiğim lacivert pyrex tabaklarım. Pyrexin ilk çıktığı yıllarda dayım yurtdışından getirmişti. Yıllarca annem kullandı, bir yaz tatilinde kendi evime taşıdım. Hala kullanıyorum, bana anne-baba evi kokusu getiriyor. 

Dizleri bollaşmış rahat ötesi eşofman altlarını, anneannemden kalma yeşil örgü yeleği, annemden kaptığım kareli cepkeni de tüm eskimişliklerine rağmen kıyıp atamıyorum. Yelek anneannemin, dayımın anneme hediye ettiği cepken ise hem annemin, hem dayımın kokularını taşıyormuş gibi geliyor. Halbuki defalarca yıkanda ama işte...


Battaniye dedik madem, işte bir battaniye sevdalısı: Snoopy'nin Peanuts çetesinden Linus Van Pelt. Bu konuya ancak Linus yakışırdı 😍

16 Şubat 2019 Cumartesi

16 ŞUBAT (LİSTECİ GELDİ HAANİM)

Bugün liste günü imiş, epeyce bir düşündüm neyin listesini yapabilirim diye, sonra anneannem geldi aklıma, onu sık sık kullandığı atasözlerini, deyimleri listeleyeyim dedim, hem böylece kayıt düşmüş olur, unutmayız.

16. Gün- Yine bir liste günü, herhangi bir konuda 10 maddelik bir liste hazırla. Artık konu sana kalmış:

-"Gel bana bir ayak, geleyim sana iki ayak", "Kör Allah'a ne kadar bakarsa, Allah da köre o kadar bakar", "Beni sevenin bendesiyim, ben sevmeyenin ben nesiyim". "Öl benim için, hasta olayım senin için". Tabii bu sonuncuda bir kafa karışıklığı var, ölmekle hasta olmak yer değiştirmiş 😃  Birinden vefasızlık gördü mü bu dördünü ardarda ve mutlaka bu sırayla kullanırdı. O yüzden tek maddede değerlendirdim 😉

-"Aş da sabahın, iş de sabahın" (Erken kalkmanın faydalarını anlatmak üzerine sık sık kullanırdı)

-"Yılan bile toprağı gıda ile yalar"  (Bu da aşırı yemenin ve israfın zararlarına yönelik)

-"Öğünden giden, ömürden gider" (Bir üstteki ile çelişse de anneannemin yemek konusundaki kendi prensibine dair kişisel bir deyiş efendim 😃)

-"Angaldan zangal çıkarmak" (Sudan bir nedenle küslük, kavga yaratmak anlamında)

-"B.kunu çomaklamak" (Ortada bir neden yokken olay çıkarmaya çalışmak)

-"Kanayaklı" (Yöresel bir tabir, henüz çok genç, saf genç kızlar için kullanılır)

-"Sidikliğin dursun da tilki gibi çemkir" (Bu bir beddua)

-"Pazar avradı" (Çok gezenler için kullanırdı, biz fazla dışarda kaldıysak bize de kullanırdı tabii ki 😃)

-"Çarşamba çanağına dönmek" (Ortalığın fazla karışması, bir işin fazla dolambaçlı hale gelmesi)

-"Çaşarat" (Hayat kadını, or.spu anlamında)

-"Keliği sokakta kalmak" (Çok fazla gezmek)

Ooo, almış başımı gitmişim. Konu anneannemin deyimleri olunca kendimi kaybettim, ki bunlar daha ilk anda aklıma gelenler. Yakası açılmadık daha neler neler vardı. Aslında bir yerlere ciddi anlamda kaydetmekte yarar var, zamanla unutuyoruz zira. Bu vesileyle anneannemi de anmış olduk, nurlarda uyu Zarifanım...


15 Şubat 2019 Cuma

15 ŞUBAT (MERAK KEDİYİ ÖLDÜRÜR)

Merak duygusu güzel bir şey, başkalarının hayatına burnunu daldırmamak şartıyla. Bugünkü meydan okuma konumuz merakla ilgili.

15. En çok merak ettiğin birşeyi araştır, iyice öğren bize de anlat. Bilgileri paylaşalım belki başkasına farklı bir şekilde temas eder ne dersin ?

Şöyle bir düşündüm, bu aralar neyi merak ediyorum diye, doğrusu aklıma bir şey gelmedi. Hem gelse bile ne ara araştırıp, ne ara iyice öğrenip, ne ara sizlere aktarayım. Sevgili Ezgi hocamız bugün kazık yerden, çalışmadığımız konudan sormuş. En iyisi ben size dünden bahsedeyim, böylece merak ediyorsanız eğer, dünkü konseri anlatırım size, bir de üzüldüğüm bir haberi.

Uzunca bir zamandır Antalya Devlet Opera ve Balesi'nin sahneye koyduğu bale, opera ve konserleri kaçırmamaya çalışırım. Gerçekten çok yetkin bir opera-bale kurumumuz var, sundukları her şey büyük keyif veriyor. Dün akşam da geleneksel Sevgililer Günü Konseri'ne gittik. Üç kadın, iki erkek solist, iki keman, bir piyano, bir akordeon, bir gitar ve bir vurmalı çalgıdan oluşan küçük orkestra bizlere unutulmaz bir gece yaşattı. Hem opera klasiklerinden, hem popüler şarkılardan oluşan repertuar ve sunumu görsel ve işitsel yönden tam bir şölen oldu. 







İşte merak ettiğim şeylerden biri bu, bir ses nasıl bu kadar güzel olabilir ve nasıl bu kadar güzel kullanılabilir. Şu yaştan sonra kronik farenjitli boğazımla şan eğitimi alsam olur mu acep 😃 Cevabını biliyorsanız siz söyleyin bana. 

Güzel bir güne ve geceye gölge düşüren haber ise çok sevdiğim ve sanal da olsa tanışıklığımın, karşılıklı dialogumun olduğu polisiye yazarı Esra Türkekul'un ölüm haberi oldu. Onun "Kapalıçarşı Cinayeti" isimli ilk polisiyesini okumuş, kahramanı şaşkın Berna'ya hayran olmuştum. Öyle hayatın içinden, öyle sıradan, öyle bize benzeyen bir kahramandı ki bu haliyle sıradışıydı. 


Hatta o zamanlar henüz kapatmadığımız "Bibliyomanyaklar" isimli kitap blogumuzda kitabı okumuş, yorumlamış, Esra Türkekul ile söyleşi bile yapmıştık. Ara sıra fotoğraf altlarında, durum bildirimlerinde yorumlaşır, hal-hatır sorardık. Sonra ikinci kitabı, yine kahramanı Berna olan "Cadıbostanı Cinayeti" yayınlandı, onu da aynı keyifle okuduk. Son zamanlarda annesi ve babası yatalak hasta olmuştu ardı ardına, bir-iki ay önce de babasını kaybetmişti. Ama daha öyle genç ve öyle yetenekliydi ki biz üçüncü kitabı beklerken ölüm haberini almak adeta şok etti. Ölüm sebebini tam bilmiyorum, ekşi sözlükte intihar olduğu yolunda bir şey okudum ama ne derece doğrudur bilinmez. Her ne sebeple olursa olsun çok acı bir kayıp. Yattığı yer incitmesin, hayatımıza kattığı Berna ve o güzel kitapları için de bin teşekkür...

14 Şubat 2019 Perşembe

14 ŞUBAT (BEN LEYLAK HANIM, NASILIM?)

Ayı ve meydan okumayı yarıladık bugün, bakalım günün sorusu neymiş;

14.gün sorusu: Sana soruyorum bugün gerçekten nasılsın?

Havayı aydınlık görünce ve bugün yapacaklarımı düşününce keyifli kalktım yataktan, kendini unutmamam için beni dürten Cevriye'yi bile azarladım, "seni bugün yok sayıyorum" dedim. Dedim demesine de umarım söz dinler. 

Malumunuz bugün 14 Şubat, Sevgililer Günü'nü taze aşıklara bağışlıyorum. Benim için günün bu anlamda tek bağlantısı akşam o vesileyle düzenlenen bir konsere gidecek olmam, keyifli olmamım ilk sebebi.  Diğeri ise çok sevdiğim minik kuşlarımdan birinin doğum günü oluşu, birazdan küçük Kova'mı kutlamak için yanına gideceğim. Ve son olarak bugüne atfedilmiş en güzel anlam ise "Dünya Öykü Günü" oluşu. Her zaman yaptığım gibi bir Füruzan öyküsü okuyacağım ve ilk okuduğum günkü zevki alacağım. Haydi sizler de bugün bir öykü okuyun, kimden olursa olsun ya da ilk kez Füruzan okuyacaksanız "Edirne'nin Köprüleri"ni okuyun, Hala Adile'ye de benden bir selam yollayın...


13 Şubat 2019 Çarşamba

13 ŞUBAT (BAKMALARA DOYAMADIM)

Geldik 13. güne, demiş ki sevgili Ezgi:

13. Bakmaya doyamadığın instagram hesaplarıyla tanıştır bizi:

Epeyce bir düşündüm, bu amaçlı takip ettiğim bir hesap var mı diye, ben genelde bakmaya doyamamak gibi bir kriteri esas almıyorum. Benim instagram çevresi genelde eş-dost, blog arkadaşları, arkadaşların arkadaşları falan. Yine de şöyle bir gezindim takip ettiklerim arasında ve şunları seçtim:


-Çizer Hakan Keleş'in hesabı. Fotoğraflar (genelde Eskişehir görüntüleri) üstüne yaptığı illüstrasyonların cuk oturmuşluğuna ve çizimlerin güzelliğine bakmaya doyamıyorum:



-Yine çizer Serkan Altuniğne'nin köpeği Bobo için yaptığı çizimler, gülmekten öldürüyor beni:



-Mesut Esirgen'in doğa fotoğraflarını içeren hesabı: 




-Serdar Aydın'ın yine doğa ve ANTDOB sahne fotoğraflarını içeren hesabı: 




-Ve son olarak illüstratör Merve Dilek Efe'nin bayıldığım çizimleri:



Bugünlük bu kadar diyelim, kalın sağlıcakla...

12 Şubat 2019 Salı

12 ŞUBAT [ BEN MODA BLOGGERİ İKEN (!) ]

Benden ne kadar moda bloggeri olur, orası tartışma götüren bir konu ama madem sordular mecburen cevaplayacağız.

12. Yaşasın meşhur moda blogger'ı gibi hissedebilirsin bugün kendini. Kullanmaktan asla vazgeçmediğin, bittikçe yeniden aynısını aldığın şeylerini yaz da bilgilenelim..

Sözkonusu olan giyimse şu kadarını söyleyeyim, her sene iki kere Paris seyahati yapar, mevsimlik gardrobumu düzerim. Giysilerde Christian Dior, ayakkabıda Louboutin (doğru yazdım mı yav 😃) favorim. Hani şu tabanı kırmızı olan stilettolar. Huyum kurusun ayağımda stiletto olmadı mı yürüyemiyorum. Başka marka ayakkabı giydim mi de hasıra basmış gibi oluyorum, off ne banal. Cevriye de stilettolarımdan çok hoşnut, ben yürüdükçe o salıncağa binmiş gibi sallanıp, her adımda "Ay!" diye çığlık atıyor. Stilettolarla düz yolda (tabii ki ayağımda Louboutin varken catwalk tarzı yürüyorum) yürürken Çankaya'daki Cinnah yokuşundan iner gibi oluyorum, Ayaklarım benden önce gidiyor, düğüm olmak üzereyken zor çözüyorum ama stil her şeyin önünde gelir, varsın Cevriye çığlık atsın, varsın ayaklarım birbirine dolaşsın. Tarzım yürüsün, o kaa!

Makyaja gelince, ne uğraşacağım ayol, makyaj danışmanım var, iki güne bir gelir, cilt bakımımı yapar, takma kirpiklerimi takar, süsler, püsler gider. Keza manikür-pedikür de öyle, hiç yoramam kendimi salonlara gidip, gelir kızlar halleder. Bana da Lou Lou Louboutinlerimi ayağıma geçirip, Di Di Diorlarımı kuşanıp en elit davetlere katılmak kalır, kendimi seveyim 😍



Görsel: Pinterest

Eh, palavraya doyduysanız gerçek dünyaya iniş yapalım. Kullanmaktan asla vazgeçmediğim iki şey var, biri giyim, diğeri makyajla ilgili. Siyah tshirt ve sweatshirt olmazsa olmazımdır. Her yaz başı mutlaka birkaç tane edinirim. Zira çok kullanılmaktan, yıkanmaktan solar, yenilemek gerekir. Makyajda ise üniversite yıllarımdan beri değişmez makyaj malzemem göz kalemidir. Çok özel durumlar dışında göz kalemi-allık-ruj üçlemesinden başka bir şey kullanmam. Hatta bazen sadece göz kalemiyle yetinirim. Etrafımdakiler o kadar alışmışlardır ki, eğer o gün kullanmamışsam "Hasta mısın?" diye sorarlar, zira görüntüm solar. O nedenle en sık aldığım makyaj malzemesi göz kalemidir. Neredeyse her markayı denedim, en pahalı, en isim yapmış olanlarını bile ama hiçbiri şu aralar A101'de üç kuruşa satılan Kajal marka kadar iyi gelmedi. Depoladım ve elim değdikçe tekrar alıyorum. 

Benim moda bloggerliğim de bu kadar sevgili dostlar, siyah tshirt ve siyah göz kalemi. Yetmez mi?

11 Şubat 2019 Pazartesi

11 ŞUBAT (EN SON NE OKUDUM?)

Yeni haftaya güneşli bir günle merhaba dediğimiz için bahtiyarım sevgili kârilerim. Yeni nesil için not: Kâri=Okuyucu 😃 Giderek fosilleşiyorum galiba ama eski kelimeleri kullanmayı seviyorum, bence dil bir bütün ve gelmiş geçmiş bütün kelimeler kullanılmalı. Çılgın ilkgençliğimizde Öztürkçe de Öztürkçe diye inlerdik. Saçma sapan kelimeler icat edilmişti-bir kısmı şehir efsanesi olsa da-bunları kullanmak için yarışırdık. Hatta arkadaşlarımızdan biri Ticaret Hukuku sınavında tüm hukuki terimleri Öztürkçeleştirmeye çalışmış, hocadan sıkı bir zılgıt yemişti. Bu arada tehlikenin farkında mısınız? Sevgililer Günü yaklaşıyor 😄Kırmızı balonlar, güller, minik ayıcıklar, tektaş pırlantalardan tut da çay makinesine kadar pazarlanmakta, her yer bunların reklamıyla kaynıyor. Baştakiler neyse de bana sevgilim o gün çay makinesi alsa kaynar çayla haşlarım sanırım 😃 Böyle günlerin henüz hayata geçmediği eski mutlu zamanları çok arıyorum. O vakitler bir tek Anneler Günü vardı, ona da babalar çemkirirdi niye bizim günümüz yok diye, bir gün uyduruldu da rahatladılar çok şükür... 

Neyse gelelim meydan okumamıza, 11. günü bulduk, ne çabuk geçiyor zaman, bakalım neymiş bugünün ödevi:

11. Gün- En son okuduğunuz kitabı anlatın:




Bereket anlatmaya değer bir kitap okudum. İspanyol yazar Albert Sanchez Pinol'dan "Soğuk Deri". Kapağının sadeliğine vurularak ve Goodreads'da iyi okuyucular olduğuna inandığım kişilerin beğenilerine güvenerek aldım. Daha doğrusu kızkardeşin bu yıl doğumgünü armağanı olarak benden aldığı listeyle sipariş ettiği pekçok kitaptan biriydi. Hafiften fantastik ögeler taşıyordu aslında, bilen bilir bilimkurgu ve fantastik kitaplar pek ilgi alanıma girmez ama bundaki fantastik durumlar gerçekten daha çok gerçekti sanki. Kısaca konusuna değinecek olursak 1. Dünya Savaşı sonrası Antarktika yakınlarındaki küçük, ıssız bir adaya bir meteoroloji uzmanı bir yıllığına gelir. Adada fener bekçisinden başka kimse yoktur. Sakin ve tekdüze bir yaşam süreceğini sanan uzman ne kadar yanıldığını gecenin bastırmasıyla anlayacaktır. Daha fazla bilgi verirsem spoiler olacak. Biraz H. G. Wells'in "Zaman Makinesi"ne benzettim. Ve derim ki okuyun, seveceksiniz.

10 Şubat 2019 Pazar

10 ŞUBAT (ŞİMDİKİ AKLIM OLSA)


Bu sabah uyandığımda kafamın içinde Vivaldi'nin "Mevsimler"inden "İlkbahar"ın nağmeleri çalıyordu. Kıştan ne kadar bezdiysem bilinçaltım bile ilkbaharı çağırıyor. Sonra kalkıp mutfağa geldim, açık balkon kapısından içeriye başka sesler dolmaktaydı; "cıvcıvcıvcıv". Önce bir ağacı toplu konut bellemiş kuş sürüsünün sesleri sandım. Çok geçmeden anladım ki bunun doğayla ilgisi yok, kimbilir hangi sebeple rahatsız olmuş bir aracın alarm sesleriydi. İnsanlar arabalarına alarm taktırıp bu alarm çalmaya başladığında da neden duymazlar hiç çözemedim. Kuş seslerine benzeyen alarm uzun dakikalar boyunca öttü durdu, duymamak için kapıyı çektim. 

Kafamda çalan ilkbahar ezgileri bir şeyleri dürtmüş olacak ki güneşli ve aydınlık bir sabah Pazar gününü şenlendirmekteydi. Keyfim yerine geldi, dün aynı güneşe aldanıp balkona serdiğim çamaşırlar akşam yağıp geçen yağmurla nemlendiği için tekrar astım balkona. Alarmın durduğunu farkettim o arada. Demlenen çayımı ve hazırladığım kahvaltı tabağını alıp kuruldum PC'nin başına, özlemişim, doyamıyorum bilgisayarımla muhabbete 😃 Bizim evde sabahlar tek kişilik, erken kalkan ben kimselere ilişmeden geçiriyorum sabah saatlerini. Vazifeşinas bir insan evladı olduğumdan hemen meydan okumanın onuncu gününde neler varmış kontrol ettim ve başlıyorum yazmaya:

10. Şimdiki aklım olsa şu bölümde okurdum dediğin bir dal var mı ? Anlat bakalım neymiş ?

Şimdiki aklım olsa çok şeyi farklı yapardım ama şimdiki akıl evvelki akılda olmuyor ne yazık ki. Çok küçükken, ilkokul ve ortaokul yıllarımda büyük bir hevesle doktor olmaya meyilliydim. Halalarımdan biri doktordu, onu çok sever ve çok özenirdim. Sanırım doktorluk isteğimi belirleyen itici güç oydu. Lise yıllarımda da bu düşünce pek değişmedi ama kafam karışmaya başlamıştı.O yıllarda tercih sistemi yoktu, sınava girilir, alınan puana göre fakültelerin taban puanlarını açıklaması beklenir ve ön kayıt yaptırılırdı. Sonra da koşa koşa gidip kesin kayıt listelerinde adımızın olup olmadığına bakardık. Merkezi sistemin yanısıra öğretmenlik eğitimi veren eğitim enstitüleri, yüksek okullar ve ODTÜ kendi özel sınavlarını yaparlardı. Henüz YÖK denilen kurum hayatımıza girmemişti. Üniversite sınavına girdiğim yıl sorular çalındı. İstanbul'da bir dersane bir şekilde ele geçirdikleri soruları öğrencilerine dağıtmışlardı. Bu durum ortaya çıkınca sınavın yenilenmesine karar verildi. Ağustos muydu, Eylül müydü tam hatırlamıyorum, sınav tekrar edildi. Bir kez daha oturduk Beşevler'deki bir okulun sıralarına. Hiç unutmuyorum, önümde oturan taşralı olduğu her halinden belli bir genç cebinde getirdiği zarları sıranın üstüne atıyor ve hangi sayı gelirse cevapta o şıkkı işaretliyordu. Nereyi kazandı, ya da bir yeri kazandı mı, hep merak ederim. Üniversitelere giriş sınavı tekrarlanadursun bu arada bulduğumuz her sınava başvuruyorduk. ODTÜ, Eğitim Enstitüleri vs. ODTÜ sınavında Mimarlık bölümünü tercih etmiştim, sorular da ona uygun olarak verilmişti. Ömrüm boyunca yön duygumu geliştiremedim, sadece Antalya'da denize bakan yönün güney olduğunu kestirebiliyorum ama başka yerlerde kesinlikle bilemem. Bu eksikliğim mimar olmamı da engelledi ve çok cüzi bir puan eksikliğiyle ODTÜ Mimarlık kaçtı. Diğer sınavlardan gelen puanlarla bir yandan ön kayıt yaptırıyor, diğer yandan da yazılı sınavını kazandığım bölümlerin mülakatına giriyordum.  O yaz çok okul, çok sınav, çok öğrenci, çok öğretim üyesi ve çok heyecan doluydu. Üniversitelerde kesin listelerin açıklanmasını beklerken genel sınav, özel sınav ve mülakatına girdiğim yüksek okullardan birini kazandığım belli oldu ve okul şak diye açıldı. "Haydi" dedim, ön kayıt sonuçları belli olana kadar şuraya kaydımı yaptırayım, bir yandan da puan kollarım. Yaptırış o yaptırış, başlayış o başlayış oldu. Okula başladığımdan bir hafta sonra lisedeki en iyi arkadaşım da memleketinden gelip aynı sınıfta aramıza katıldı. İkimiz birbirimizi ayarttık sanki ve puan kollamaktan vazgeçip o okulda kaldık. Kalmaz olaydık. Tıp Fakültesi hayalleri Diyarbakır Tıp'ta kalırken, Mimarlık yön yüzünden 2 eksik puana yenik düşerken hayatta hiç düşünmediğim bir bölüme ve adını bile o zamana kadar duymadığım bir okula başladım. Diyorum ya, şimdiki aklım o zaman yoktu. 12 Eylül öncesinin tüm cinnetini o okulda yaşarken okul değiştirme amacıyla sınavlara giriyor, kazandığım halde ne hikmetse yine orada okumaya devam ediyordum. Bir şekilde bitti okul ama kelimenin tam anlamıyla biz de bittik. Şimdiki aklımla en büyük pişmanlığım-bölümden ziyade okul olarak-ikinci yıl kazandığım ODTÜ'ye geçmemek, ikinci pişmanlığımsa sanatla ilgili bir bölüm okumamaktır. Eh bu da kısmettir diye düşünelim ve yaşanmış her şeye "Kabulümdür" diyelim ki insanlık bizde kalsın 😃

9 Şubat 2019 Cumartesi

9 ŞUBAT (ARIZALI YAZI)

Dokuz, Allah'a şükür tokuz 😃 Yani demek istiyorum ki meydan okumada dokuzu bulduk:

9. Gün- Hakkında 5 garip şeyi söyle de bilelim, ne kadar arızasın?

Abartılı boyutlarda bir arızam yok, ufak-tefek takıntılar, şöyle bir düşünecek olursak:


- Her türlü yeknesak ses ve harekete tahammülsüzüm. Yemek yerken ağzını şapırdatana, bir şey içerken höpürdetene, dişlerini cık cık temizleyene, şık şık tesbih çekene, anahtar şıkırdatana, ayağını sürekli sallayana dayanamıyorum, Allah yarattı demeyip yumruğu indiresim geliyor ama nerdee! Bu tarz kişilerin bulunduğu yerden kaçmakla yetiniyorum, yok kaçamıyorsam çıldırma aşamalarına geliyorum, başıma ağrılar çıkıyor. Eşeğin sevmediği ot burnunun dibinde biter derler ya, sinemada, tiyatroda, restoranda, yolculukta hep böyle kişilere denk gelirim, ya da algıda seçicilik, mutlaka farkederim ve ortam bana zehir olur. 

-Küpe takmadan sokağa çıkmam. Unutup çıktıysam ve eve yakınsam geri dönüp takarım, uzaksam en yakın bujiteriye girip küpe alırım. Yine çantamda mutlaka fotoğraf makinesi bulunsun isterim, neyse ki artık telefonlar fotoğraf çekiyor da unuttuysam geri dönme gereği duymuyorum. 

-Bulaşık makinesi yerleştirme takıntım vardır. Aynı cins tabaklar aynı yere, aynı cins fincanlar aynı yere konmalıdır. Çatal-kaşık sepetinde çatalların, kaşıkların, bıçakların, çay ve tatlı kaşıklarının yeri sabittir, asla değiştirmem. Eğer bulaşık makinemi başka biri yerleştirmişse o farketmeden boşaltır ve yeniden kendi düzenime göre yerleştiririm. 

-Adımın "Gülşen" olarak söylenmesine tahammül edemem. Çok yeni tanıştığım biriyse anlamadı diye düşünerek affederim ama bir süredir ahbaplığımın olduğu biri "Gülşen" derse tepe tüylerim ayağa kalkar (bu laf annemden miras). Kesinlikle o kişinin samimiyetinden şüpheye düşerim. 

-Kendimden bıkacak kadar biriktiriciyim. Etkinlik biletlerini, tiyatro-opera-bale gösteri dergilerini, program broşürlerini, sergi ve müze kataloglarını saklarım. Davetiyeleri atamam, aldığım mektup ve kartları kutularda biriktiririm. Günün birinde çöp ev olarak belediyeye şikayet edileceğimden korkuyorum. Ve ilaveten ajandasız yapamayan bir insan evladıyım...

Bu kadarı yetmiştir umarım, o zaman haydi buyrun, bir çay için ama höpürdetmeyin 😃







8 Şubat 2019 Cuma

8 ŞUBAT (ÇÜNKÜ ALINTI DA MEYDAN OKUMAYA DAHİL)

Geldik ayın, dolayısıyla meydan okumanın da en yuvarlak, en ince belli gününe, yukardan aşağıya kesersen "3", soldan sağa kesersen "0", muhtelif "gohulu alterenaatiflerimiz" mevcut yani. Diyor ki meydan okumayı hazırlayan sevgili "Our Boss" Ezgi:

8. Kolaya kaçıyorum, yazıyı sen yazmak zorunda değilsin. Bırak da bizim için seçtiğin 3 alıntıyı okuyalım bugün.

Aksine sevgili Ezgi "Bu iş çok zor Yonca" kıvamında oldu bugünün sorusu (Bülent Ortaçgil söylüyormuş gibi düşünmenizi reca ediciiim). Şimdi kalkıp kitaplık kurcalamaya gidiyorum. İnsan tüm alıntıları aklında tutamıyor haliyle. Kitaplık dersen evde tadilata gidilip tamamının sökülüp tekrar monte edildiği günden bu yana arapsaçına döndü (ırkçı değilim, Arapları tenzih eder, o güzel kıvırcık saçlarına bayıldığımı parantez içinde bildiririm). Eskiden elimi attım mı "şak!" diye bulurdum aradığım kitabı, şimdi koydunsa bul. Yer yok yer, o yüzden bulduğum her boşluğa bir kitap tıkıştırıyorum. Emily Bronte Barış Bıçakçı ile dostluk kurabiliyor mesela yüzyıllar ötesinden. Gündelik hayatta birbirlerini hiç sevmeyenler de aynı koltuğu paylaşabiliyor, çıtları da çıkmıyor. Bizi geçtiğimiz yıllarda "Bibliyomanyaklar" isimli kitap sitemizde kitabını eleştirdik diye feci halde paylayan Jale Sncak çok sevdiğim Ayizi kadınlarının arasında sakin sakin oturabiliyor. Şükrü Erbaş'ın son kitabı şiir rafında yer kalmadığı için küskün küskün romanların arasına girdi, yabancılık çekiyor. Nişantaşılı elit yazar Ohan Pamuk Burdur'un köylüğünden Fakir Baykurt ile yanyana durabiliyor mesela. Kısacası benim kitaplık bu aralar çok kozmopolit. 

Evet sevgili takipçilerim, bu bağlamda sizler için fedakarca bir sondaj yapıp gelmiş bulunmaktayım. Epeyce aradıktan sonra alıntı yapacağım iki kitap ele geçirdim (çaktırmayın, birini şu an okuyorum zaten, aramaya gerek kalmadı 😉). Ve işte alıntılar:

"Hayat kendi kendilerini kopyalayan dev moleküllerden başka bir şey değil. Hayat dediğimiz sadece kimyadan ibaret. Periyodik tabloyu ezberlesek yeter. Evrendeki en bol iki elementin, hidrojen ile helyumun, aynı zamandan en hafif iki element olması her şeyi açıklıyor zaten. Böyle hafif bir evrende anlam ne arasın? Anlam ağırdır... Dibe çöker. Falcılar bu nedenle kahvenin telvesine bakarlar."
Barış Bıçakçı/Sinek Isırıklarının Müellifi

"Dünya bir köşeye çekilip gözlaşları görülmesin diye gizlice ağlayan bir baba gibi ağırlaşmaya başlamıştı." 
Kemal Varol/Aşıklar Bayramı

Son alıntım bir kitaptan değil, "Lavarla" isimli internet sitesinde bugün okuduğum  bir yazıdan olacak, kâdim şehrim Ankara'yı betimlemiş;

"Hiçbir şey değişmez yazları Ankara’da bilirsin, seyrelir sadece. Çıkılacak yayla yoktur, gidilecek yosun kokulu bir koy ya da dalınacak bir gündüz uykusu yoktur. Öldüğünden beri Erzurumlu Hasan Usta’nın adaçayı da… Seğmenler’de oturacak yer de, İlhan Koman heykeli de yoktur. Dostlar vardır: Kimi güneş yanığı, kimi amele… Gülüşmeler vardır, yeni kitaplar, soğuk biralar, keşfedilmiş seramik panolar, kısa kestirilmiş saçlar, yıkanmış balkonlar, demlenmiş çaylar. Vergi daireleri vardır, bilmem ne genel müdürlükleri, şu bu komutanlıkları, meydan saatleri, kent girişlerinde tuhaf taklar. Pazarlarda naneler vardır, sokak aralarında kamyonetlerde karpuzlar bekleşir, AVM’lerde mayolar, Kocabeyoğlu Pasajı’nda donlar…"
Tunalı'yı Eskisi Kadar Tanımıyorum/Özgür Ceren Can

O zaman bu postun fotoğrafları Tunalı dolaylarından gelsin: Kuğulu Park


("de"ler birleşik lütfen)


7 Şubat 2019 Perşembe

7 ŞUBAT (ÖZLEMEK)

Bugünkü meydan okumamızın konusu özlemekle ilgili. Esasen özlediğim o kadar çok şey var ki, hangi birini yazayım. En iyisi "Ya şundadır, ya bunda, helvacının kızında" diye sayarak içlerinden birini seçmek. Sözü edilen özlemek olunca haliyle biraz geçmişe, çocukluğuma döneyim dedim. Hazır mısınız benim bitmek bilmeyen çocukluk anılarımı okumaya, o zaman soruyoruz:

7. Gün-En çok neyi özlüyorsun bu hayatta hiç düşündün mü ?

Yukarıya da yazdım ya, pek çok şeyi özlüyorum, teknolojinin bu kadar ilerlemediği, insanların daha sade, daha kanaatkar, daha sıcak, ortamların daha güvenilir olduğu eski yılları özlüyorum mesela. Lakin şimdiki yaşım ve kafa yapımla o yıllara gitsem aynı mutluluğu yaşar, aynı keyfi alır mıyım bilmiyorum. Yine de yaz tatillerimin bir kısmını o zamanki yaşımla Niğde'de, o Cennet gibi bahçede, büyük teyzem ve kuzenlerimle geçirmeyi isterdim sanırım. Çok özlüyorum o yılları. Murathan Mungan'ın şiirinde yazdığı gibi:

......
Hani ay herkese gülümserken,
Mevsimler kimseyi dinlemezken...
Hani çocuklar gibi zaman nedir bilmezken,
Eskidendi, çok eskiden.

Hani hepimiz arkadaşken,
Hani oyunlar tükenmemişken,
Henüz kimse bize ihanet etmemiş,
Biz kimseyi aldatmamışken,
Eskidendi, çok eskiden.

Hani şarkılar bizi bu kadar incitmezken,
Hani körkütük sarhoşken gençliğimizden,
Daha biz kimseye küsmemiş,
Daha kimse ölmemişken,
Eskidendi, çok eskiden. 
.....

Babam iznini aldığında mutlaka 10-15 gününü Niğde'ye ve Ulukışla'ya ayırırdık. Niğde'de annemin teyzesi, Ulukışla'da ise dedem ve babaannem vardı. Annemin teyzesinin Niğde'nin tam içinde, yemyeşil, meyve ağaçlarıyla dolu, aralarından arıklar akan, bir ucunda saklambaç oynadığımız devasa bir kavaklık olan, dönümlerce uzanan bir bahçesi vardı. Bahçenin tam ortasında da bana konak gibi gelen minicik bir ev. Dört kuzen, bir teyzeye ilaveten bir de biz eklenir, evin nüfusunu iyice kalabalıklaştırırdık ama asla sığamadık demezdik. Ciddi anlamda şımartılırdım. Annem evin ilk yiğeni, ben de o yiğenin ilk çocuğuydum. Kuzenler aslında annemin kuzenleriydi ama benim yaşım daha yakındı onlara. Ne istersem emir addedilirdi. Sabahın köründe oksijenden sarhoş uyanır, ikişerli grup halinde birbiriyle yarışarak hayatı süpüren kuzenlerin peşlerinde fino köpeği gibi dolaşırdım. Islatılarak süpürülen hayattan mis gibi bir toprak kokusu yükselirdi. Kıpkırmızı bir tulumba vardı bahçenin bir köşesinde, kimi zaman bulaşık için, kimi zaman yerleri sulamak için su çekerdim oradan, yaptığım yegane hizmet de oydu zaten, tam bir hazır yiyiciydim. Ağaçlardaki olmamış erikleri koparıp mideye indirmekten, elmaları dişleyip dişleyip yere atmaktan artan vakitlerimi avludaki koca mermerin üstünde ot çöpten yemek pişirerek geçirirdim. Müthiş yemekler yaptığımı düşünür, hayali sofralar kurar, daha da sıkılırsam fişkene toplamaya giderdim. Küçük salyangozlara fişkene denirdi oralarda ve adeta benimle özdeşleşmişti. Kuzenlerim uzun zaman bana yolladıkları mektupların içine fişkene kabukları koydular. 


Elma ağacına sarılmış örgülü saçlı prenses benim :)

Bazen diğer kuzenler gelirdi şehir merkezindeki evlerinden, daha da kalabalıklaşır, daha çok eğlenirdik. O kavaklıkta ne oyunlar kurduk, ağaçların dili olsa da anlatsa diyeceğim ama bırak dili, tek bir ağaç bile kalmadı. O güzelim bahçeden ot yok geriye kalan, yerinde çirkin beton bloklar yükseliyor. Kimi zaman kuzenlerin tüm evin ve hepimizin nazını en çok çekeni mangal yakar, dalından kopmuş taze mısırları közlerdi bize. Bir daha o lezzette mısır yedim mi bilmiyorum. 



Fotoğraf şahit, daha üstümüzden pijamalarımızı bile çıkarmamışız, neredeyse közlenmiş mısırla kahvaltı ediyoruz. Mısır gibi bir de karpuz sefalarımız olurdu. Kocaman bir siniye dilimlenen karpuzun başına çöker, sularını akıta akıta yer, karpuz bitince bu defa çekirdeklerine sardırırdık. Artık o alacalı, iri çekirdekleri bile kalmadı karpuzların, onlar bile bozuldu. 

Orada kaldığımız sürede mutlaka bir kez, aynı şehirde yaşayan büyük dayının bakımsız ama çok güzel bağına gidilirdi. Kayardı denilen semtteki bağın o yıllarda düzgün bir yolu yoktu, ya yürünürdü ya da at arabası kiralanırdı. At arabası ile gitmek müthiş bir keyifti, bakınız aşağıda:


O arabada oturanların dördü şimdi başka bir alemde, kucaktaki bebeklerinse çocukları bile büyüdü, öndeki çifte örgülü de benim. 

Akşam üstleri bağın bulunduğu sokaktaki "fesleğen"e su verilirdi. Fesleğen betondan yapılma kocaman bir havuzdu. Henüz şebeke suyu bağlanmamış evlerin kadınları çamaşırlarını toplayıp gelir, fesleğende yıkarlardı. Büyük şehirde doğup büyümüş benim için hem garip, hem eğlenceli bir seyirdi fesleğendeki cümbüşü izlemek. Fesleğenci Hüsam belirli bir saatte suyu salar, sonra sandalyesine yerleşip sigarasını tellendirirdi. Kadınlar paçalarını sıvayıp suya girer, köpürttükleri çamaşırları çitiler, tahta tokaçlarla döver, oluktan akan temiz suyla durularlardı. Bense bir film gibi, su kesilip kadınlar evlerine dağılana kadar izlerdim bu gösteriyi. 

Her güzel şey gibi tatil de biterdi, buruk ayrılırdık hem bahçeden, hem akrabalardan. Daha yolun yarısına gelmeden bu defa Ankara'yı özler, bir an önce eve ulaşmak için sabırsızlanırdım. Gidişler kadar dönüşler de güzeldi o zamanlar. 

Daha biz kimseye küsmemiş,
Daha kimse ölmemişken,
Eskidendi, çok eskiden...

6 Şubat 2019 Çarşamba

6 ŞUBAT (SEN BENİM ŞARKILARIMSIN)

Aaa, ne çabuk geçivermiş 6 gün, daha dün başlamıştık meydan okumaya ayol 😉 Toptancı olmak böyle bir şey işte. Neyse gelelim bugünün meydan okumasına, hazır mısınız? Okuyorum bak:

6-Bugün liste günü, şöyle bir düşün tekrar tekrar dinlemekten vazgeçmediğin 7 şarkılık bir liste hazırla.

Efendim yerli bir liste hazırladım hem kendim, hem sizler için, ben bunları yıllardır dinler ve de hiç mi hiç bıkmam, umarım siz de seversiniz. Gelsin öyleyse sırayla:

1- Göksel Baktagir'den "Yalnız Sen", nam-ı diğer "Sultaniyegâh Saz eseri":


2- Refik Talat'ın bestesi "Mahur Beste". Öyle severim ki telefonum bile bu melodiyle çalar:


3- Üçüncü şarkı Dilek Türkan'dan gelsin, ne söylese dinlerim dediklerimden, "Bana Bir Aşk Masalından Şarkılar Söyle":


4-Ve annemin en sevdiği şarkılardan biri, benim için de yeri çok ayrı. Melihat Gülses söylesin: "Kapıldım Gidiyorum Bahtımın Rüzgarına" 


5- Sözleri Ahmet Telli'ye ait doyamadığım bir şarkı: "Gün Biter Gülüşün Kalır Bende"


6- Yine Melihat Gülses, İncesaz eşliğinde söylüyor: "Çok Aşığın Var Diyorlar"


7- Ve benim için çok özel bir şarkı, küçükken kızkardeşim sözlerindeki "Nûş-i şarab et" kısmını, "Nurşen şarab et" anlar ve benim için yazıldığını sanırmış.O zamandan beri bu şarkı benim için yazılmıştır: "Gel ey Denizin Nazlı Kızı"



Aslında yabancı şarkılardan da bir liste yapacaktım ama yağmur bastırmadan evden çıkıp "Dogman" filmini izlemeye gitmem lazım. O da başka bir güne kalsın...

5 Şubat 2019 Salı

5 ŞUBAT (MEYDAN BULDUK OKUYALIM)

Eh, artık bana "Gözün aydın!" diyebilirsiniz, zira F klavye masaüstü bilgisayarım tamir amaçlı gittiği Ankara'dan bugün yuvasına döndü. Anakartın arızasından korkmuştuk ama sorun power supply'de imiş, abisi değiştirip, elden geçirip yolladı sağolsun. Armağan Şenol'un komik şarkısını bilen var mıdır içinizde; "Yayla Kızı". "Kavuştum yine baharla sürüme" diye başlar, "pırpırleeey" diye komik bir nakaratı vardır. Ben de kasayı yerine yerleştirdiğimden beri "Kavuştum yine bilgisayarıma, pırpırleyyy" diye şarkı söylüyorum 😃 Laptopuma da vefasızlık etmeyeyim bu arada, Q klavyeli ve biraz ağır makamlı olsa da o olmazsa ne yapardım ben. 

Bugün F klavyeye kavuştum ya, sabah da Macera Kitabım Özlem'in blogunda görünce bir heves niyet ettim Ezgissimo'nun başlattığı meydan okumaya. Hala görmeyen, bilmeyen kaldıysa şuraya bir TIK. Kimseye meydan falan okuduğumuz yok aslında, derdimiz kendimizle ve blogumuzla. Giderek arası açılan yazıları, gevşeyen blog faaliyetlerini canlandırmak, her gün "Ne yazsam acaba?" diye düşünmemek, işte hazır konu. O zaman başlayalım. Tabii insanlar ayın birinde başladı, ben arkadan nal toplayarak gideceğim artık. İlk 5 soruyu bugün cevaplayıp yakalayayım öndekileri etek uçlarından. Aslında bunları yazarak 1. günün sorusunu da cevaplamış oldum, diyor ki: Anlat bakalım, bu meydan okumaya başlamayı neden kabul ettin. 

2. güne gelecek olursak:  
-Düşün ki bugün doğum günün, sana ne alınırsa mutlu olursun? Şöyle güzel bir hediye listesi yapsana kendine:

Kutlu doğum haftasını daha 5 gün önce geride bırakmış biri olarak bu soruya ne cevap versem bilemedim. Yeterince hediye aldım, getirenler, hatırlayanlar sağolsun ama "İlla bir şey daha almak istiyoruz, bak Allahaşkına, çok üzülürüz söylemezsen" diyorsanız sevgili arkadaşım ressam Füsun Ürkün'ün şu tablosuna hayır demezdim doğrusu. E haydi, madem sordunuz, aranızda para toplamaya başlayın 😃


Ve 3. günün sorusu geliyor:
-Bazı evlerde hep pişen bir yemek vardır. Pişirmekten vazgeçmediğin bir tarifi bizimle paylaşır mısın? 

Bizim evde benim için vazgeçilmez olan bir yemek-daha doğrusu çorba-vardır ki benden başka kimse yemez. Hastalandığımda ilacım, canım güzel bir yemek çektiğinde baştacım olan "Yayla Çorbası". Lakin benim sevdiğim türü içinde pirinç yerine yarma buğday ve nohut olandır. Nasıl mı yapıyoruz, hemen herkes biliyordur ama yine de yazayım. Gözkararı koyarım malzemeyi ve mutlaka süzme yoğurt kullanırım. Yeterince yoğurdu tencereye koyup hafif sulandırdıktan sonra, bir yumurta ve 1-2 kaşık un ekleyip el blenderiyle bızzzt yapıyorum. Topak kalmadığına kani olunca su ekleyip kaynayana kadar karıştırıyorum. Bu arada sıkılmamak için diğer ele bir kitap alıp okunması tavsiye olunur. Yoğurtlu karışımdan fokurtulu sesler gelmeye başlayınca haşlanmış buğday ve nohutu ilave edip bir süre daha pişiriyorum. Çorba pişince tereyağı, pul biber ve naneyi küçük bir tavada eritip "Coss!" diye çorbanın üstüne döküyorum. "Coss!" sesi gelmezse çöpe atın o çorbayı, iyi olmamıştır, dersem inanmayın. Haydi afiyet olsun...
4. gün, 4. soru:
- Hava nasıl olursa olsun, yürüyüşe çık bugün, o gün gözüne ne güzel göründüyse bir kaç fotoğraf da çek, anlat bakalım neler oldu ?

Şimdi ben gecikmeli başladığıma göre buradaki bugün dün oluyor.  Allahtan dün Müze'ye konser dinlemeye yürüyerek gitmiştim de konsepte uydurdum vaziyeti 😃 Şimdi yolda fotoğraf çekmedim ama müzede çektiğim bir-iki lahit ve konser fotoğrafı var elbette. Aferin bana, ileri görüşlü bir kadınım, gelecek soruyu bilmişim. Eee ne de olsa öğretmenim, nereden soru çıkar tahmin edebilirim 😄


Vee 5. gün, yani bugünün sorusu:
- Sana ilham veren şeylerden bahset belki başkasına da ilham kaynağı olur.

Benim ilham biraz cins, ne zaman geleceği belli olmuyor. Bazen bir kitap okurken, bazen güzel bir manzaraya dalmışken, bazen de öyle boş boş duvara bakarak otururken teşrif ediveriyor kendileri. Anılarım, bilhassa çocukluk anılarım benim için çok ilham verici. Fazla söze ne hacet, yazdığım kitaptan belli değil mi zaten 😉
Yetiştim galiba öndekilere, yarın daha dört başı mamur bir yazı yazmak dileğiyle yukarıda bahsettiğim şarkıyı şuraya koyayım da siz de "pırpırleeeyy" diye bağırırsınz belki 😂






4 Şubat 2019 Pazartesi

4 ŞUBAT (ORDAN-BURDAN-OCAK OKUMALARI)

Sonunda güneşe kavuştuk dostlar. Meğer ne güzelmiş pırıldak gökyüzü, serin ama üşütmeyen hava, rutubetsiz ortam, tepeleri karlı Bey Dağları'nın kalemle çizilmiş gibi net görüntüsü. Bir dahaki yağmura kadar tadını çıkarmaya devam.

Geçen haftayı tam anlamıyla kutlu doğum haftası modunda geçirdim. Yeni bir yaşa level atlarken sağolsun dostlar beni yalnız bırakmadı; dışarda, arkadaş evinde, evde, öncesinde, sonrasında bol bol kutladık. emeği geçenler varolsun. 


Level atlama çiçeğim, kendime ısmarladım 😀🌼. Herkes tek taşını kendi alıyor, ben çiçeğimi ısmarlayamaz mıyım yani. Esasen tek taşımı da alacaktım da Konyaaltı Plajı'na gitmeye üşendim, çiçekle iktifa ettim. Yaşasın kendi işini kendi gören kadınlar 👏👏👏

Galiba şeytanın bacağını kırdım, okuma hızıma geri döndüm. Birazdan Ocak ayında okuduğum yetersiz miktardaki kitapları tanıtacağım ama öncesinde bir film ve bir konserden bahsedeyim, hatta iki de diziden. Cumartesi günü "Organize İşler 2-Sazan Sarmalı" filmine gittik. Oldukça kalabalık bir salonda cep telefonu ışıkları, mısır hışırtıları ve kokuları, çocuk sesleri arasında izlediğimiz film vasattı. En güzel yanı insanda kalkıp oraya gitme arzusu uyandıran İstanbul görüntüleri ve "Sarı Saruhan" rolündeki Kıvanç Tatlıtuğ'du. Bir oyuncu kendini ancak bu kadar geliştirebilir ve o bebek yüzüne güvenmeden her rolün hakkından gelebilir, resmen döktürmüştü, helal olsun. Film sona erdiğinde izleyiciler arkalarında adeta bir enkaz bıraktılar. Salon koltukların üstüne kadar ezilmiş mısır, kağıt peçete, meşrubat tenekeleri ve su şişeleri ile doluydu. Temizlik görevlilerinden bu pisliği yapanlar adına ben utandım. Ettikleri küfrün her kelimesi helal olsun onlara. Kafese kapatılmış hayvanlar bile mekanı daha temiz kullanırdı.

Diziye gelince; ilk olarak Blu TV'den Netflix'e transfer olan "Masum"u izledim ve çok beğendim. Haluk Bilginer oynamamış adeta yaşamıştı rolünü. Okan Yalabık ve Nur Sürer'i de yabana atmayalım tabii ki. Diğer dizi ise Blu TV'de yayına giren 10 bölümlük "Bozkır". Övünmek gibi olmasın 😀 senaryosu kızkardeşimin eşine ait ve şimdiye kadar izlediğim 5 bölümden gayet memnun kaldım. Ana rollerdeki Yiğit Özşener ve Ekin Koç çok iyiler.

Sıra geldi konsere, yazıya ara verip bir koşu gittim, dinledim geldim. Antalya Devlet Opera ve Balesi geçen aydan beri müze içinde konserler düzenliyor. Lahitler Salonu'nda, "Yorgun Herkül" heykelinin önünde geçen ay şan konseri, bugün de Oda Müziği konseri dinledik. Senem Çine arp ile Nilay Canca klarinet ile bizi başka alemlere götürdüler.



Çok güzel bir konserdi, Cevriye'nin sürekli dürtüklemesine kulak asmayıp ayakta dinleyerek onu kızdırsam da değdi doğrusu.

Evet şimdi bakalım neler okumuşum Ocak ayında:


-Ocak ayının ilk kitabı yıllardır süregetirdiğimiz bir gelenekle bana ulaşan "Sessizliğe Hayranlık" oldu. Lale'nin Bahçesi ve Macera Kitabım Özlem'le blogun ilk yıllarından bu yana yeni yılda birbirimize kitap hediye eder ve yıla onları okuyarak başlarız. Bu da onlardan biri. Zanzibarlı yazar Abdulrazak Gurnah muhtemel ki kendi hayatından izler yansıtmış kitapta. İngiltere'de eğitimini tamamlayıp aile kuran isimsiz anlatıcı yıllardır yaşadığı aidiyet sorununu memleketi Zanzibar'a dönerek çözmeye çalışır ama acaba çözebilir mi? İlginç bir kitap, seveni olduğu kadar sevilmeme ihtimali de mevcut...


-Ocak ayı kitapları içinde en severek okuduğum Per Petterson'un "Lanet Olsun Zaman Nehrine" isimli kitabı oldu. Yaşamı boyunca aradığını bir türlü bulamamış Arvid Jansen annesinin hastalığını öğrendikten sonra geri dönüşlerle hayatını gözden geçirmeye başlar. Sakin akan bir su gibi ilerleyen bir roman bu, İskandinav edebiyatı, kendi coğrafyasından izler taşıyor. Okunmalı, hem de yazarın tüm kitapları...


-Çok kafa yormadan okunur, tıkanan  okuma trafiğimi açar düşüncesiyle başladığım "Beyaz Kasımpatı" beklediğimden zorlu çıktı. Japon istilası altındaki Kore'de iki kızkardeşin trajik öyküsünü anlatıyor. Hüzünlü bir kitap...



-Epeydir rafta okunma sırası bekleyen bu kitaba haksızlık etmişim. İtalya'da geçen çok keyifli öyküler okudum. Bilhassa kitapla aynı adı taşıyan "Şarap Rengi Deniz"i çok sevdim...



-"Gündoğumuna Yolculuk" tüm Julian Barnes kitapları gibi hayli sıkı, düşündürücü ve sindire sindire okunması gereken bir kitaptı. 2. Dünya Savaşı sırasında bir savaş uçağının içinde şahit olunan gündoğumu ile başlayan kitap sayfalar boyunca Jean'ın yaşamının izini sürüyor. Julian Barnes'ın cümleleri tarif edilemez. Usta işi bir yazım, usta işi bir okuma...


-"Ayasofya'da Bir Gün"ün yazarı arkadaşımın kızı Elif Sönmez. 16 yaşında bir genç kızın kaleme aldığı düşünülünce kullandığı Türkçe, kurgusu, ayrıntılı tarih bilgisi son derece takdire şayan. İstanbul'u ve Ayasofya'yı seven herkesin, 7 den 70'e keyifle okuyup yararlanacağı bir kitap olmuş...

Ocak ayı okumaları bu kadar. Cüce Şubat'ta daha çok kitabı elden geçirebilmek dileğiyle hoşçakalın...