.

.
.
Kitaplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitaplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Temmuz 2024 Pazartesi

ÇEVRİMİÇİ MİSİNİZ? / 8 TEMMUZ

2012 yılıydı sanırım, Ayizi Yayınları'ndan ne çıksa alıp okuyordum. Şimdilerde yayın hayatına son vermiş, kadın yazarların kitaplarını basan bir yayıneviydi Ayizi. Sipariş ettiğim kitaplardan biri "Ben, Kendim ve Bergen" ismini taşıyordu, yazarının adını ilk kez duyuyordum: Ayşe Başak Kaban. Bergen malumunuz trajik bir hayatı olmuş ve ünlenmeden önce benim de çocukluğumun ve ilk gençliğimin geçtiği Yenimahalle'de yaşamış bir şarkıcı idi. Kitabı seçme nedenim biraz da ismiydi anlayacağınız. Lakin kitaptaki öyküleri okudukça her biri bir diğerinin önüne geçiyor, beni hayran bırakıyordu. Hele ki "Garnik ile Şaşik", gözyaşlarımı tutamadığımı itiraf edeyim. 

O zamanlar Facebook'un altın yıllarıydı, neredeyse aradığın herkes oradaydı, diğerleri henüz türememişti. Girdim Facebook'a aradım yazarı, buldum da. Yazıştık, kitabı ne kadar beğendiğimden bahsettim. Kitaptı, Bergen'di, Garnik'ti, Şaşik'ti, İzmir'di, Antalya'ydı derken ahbap olduk birbirimizi görmeden. Hatta Facebook aracılığı ile bir kayıp köpeği bile bulup sahibini mutlu ettik. Ve ben Ayşe Başak Kaban'ın yazdıklarının tiryakisi oldum. Ne yazdıysa hemen okudum; "Kırık Kalp Sendromu", "Ne Malum?" ve "Pinana". Yeni bir kitabı çıkar mı diye beklerken yazarımız birdenbire çevrimiçi oluverdi ve yeni kitap "Çevrimiçi" "SRC Yayınları"ndan çıkıp satışa sunuldu. Ama öncesinde, daha kitabın konusu bile edilmemişken biz dostluğumuzu sanaldan çıkarıp gerçeğe dönüştürmüş, bir fincan kahvenin başında bin çeşit edebiyat dedikodusu yapmıştık. 

Çevrimiçi"ni ilk okuyanlardan biriyim ve bu nedenle de kendimi ayrıcalıklı hissediyorum. Bugüne kadar çok sık kullanılmasına, hatta günlük hayatımızın büyük bölümünü işgal etmesine rağmen çok az öyküde, romanda yer alan bir konuda yazmış bu kez yazarımız: "Sosyal Medya". Facebook'undan, Instagram'ına, Twitter'ından Tiktok'una, Onlyfans'ından Whatsapp'ına kadar en az birini kullandığımız sanal ortamlar sızmışlar öykülerin içine. Kimi zaman olumlu, kimi zaman olumsuz anlamda. Influencerler, medya fenomenleri, içerik üreticileri, sıradan kullanıcılar birbirleriyle paslaşa paslaşa başrol oynuyorlar anlatılanlarda. Öykülerin çoğu birbiriyle bağlantılı, bir öyküdeki kahramana bir başka öyküde denk geliyor, "Aaa ben bunu bir yerden tanıyordum" diyorsunuz. Hani Sosyal Medya'da da öyle oluyor ya, takip ettiğiniz bir hesap bazen yakın arkadaşınızın akrabası çıkabiliyor ya da 40 yıl önce aynı sınıfta okuyup yıllardır aklınıza gelmeyen ilkokul arkadaşınız birdenbire size arkadaşlık isteği yolluyor, aynı onun gibi. Hasılı kelam ucu bucağı olmayan bir gayya çukuru Sosyal Medya ve Ayşe Başak Kaban bunu öyle güzel işlemiş ki, okudukça "Bak ya!" diyorsunuz, "Ne kadar tanıdık". Takibe takipçiler, linççiler, filtreli güzeller, sahte hesaplar, taklitçiler, kışkırtıcılar, yalancılar resmigeçit yapıyor öykülerde. Her birinde de birer test var, çözmeden geçmeyin derim 😂

Kısacası yazarımız bu yalan dünyayı şahane betimlemiş, sahte olduğunu bildiğimiz ama yine de iştirak etmekten kendimizi alamadığımız bu sanal alemi bir de Ayşe Başak Kaban'ın kaleminden okuyun derim...

ÇEVRİMİÇİ / AYŞE BAŞAK KABAN
SRC YAYINLARI / 2024
Öykü


1 Ekim 2022 Cumartesi

EYLÜL OKUMALARI / 1 EKİM

Eylül ayını 8 kitapla kapattım, normalde rutinim 10 kitaptır ama bu sefer epey baba kitaplar okuyunca haliyle sayı düştü. Sayfa sayısıyla kıyaslarsak 10 kitabı bile aşarım. Zaten sayı niye önemli olsun ki, önemli olan okunan şeyin kalitesi. Bakalım neler okumuşum:

-Ayın ilk kitabı Bernhard Schlink'in "Olga"sı oldu. Kapağın güzelliğine bakar mısınız? Sevgili Peyman arkadaşımın armağanı idi, sağ olsun. Yetim bir çocuk olarak büyüyüp öğretmen olan Olga'nın öyküsü anlatılıyor kitapta. Çok sevdiği Herbert'le evlenip mutlu bir yaşam düşlerken maceracı Herbert'in Kuzey Kutbu'na gidip dönmemesi ile büyük bir özlem yaşıyor. Hüzünlü ve güzel kitaptı...

-Samanta Schweblin ilk kez okuduğum bir yazar ama öykülerinin toplandığı "Yedi Boş Ev"i bitirince tanışmakla kalmayacağımızı, diğer kitaplarını da kitaplığıma ekleyeceğimi anladım. Son derece güzel öyküler, okumadıysanız tavsiye ederim...

-"Ateş Sönene Kadar" Aylin Balboa'dan okuduğum ikinci kitaptı, insanın içini paralayan öyküler yazmış Balboa. Eskişehir yolculuğu sırasında iki-üç öyküyü Storytel'den, kendi sesinden dinledim ve içime işledi. Okunası ya da dinlenesi...

-Orta halli bir çekirdek aile var "Vahşi Hayat"ın merkezinde, adının akla getirdiği gibi Amazon ormanlarında falan geçmiyor. Golf eğitmeni bir baba, yüzme öğretmeni bir anne ve 16 yaşında, yeni taşındıkları kente henüz ısınamamış bir ergen oğlan. Her şey yolunda gidiyormuş gibi görünürken bir aldatma sızıyor aileye ve o sakin hayat babanın deyimiyle "Vahşi Hayat" oluyor. Tansiyonu yükseltmeden yazmış Richard Ford, en ağır bölümü bile...

-Bu ayın en klas kitabına geldi sıra, 708 sayfası ve minicik puntolarıyla beni hayli zorlasa da müthiş etkilendiğim bir kitap oldu "Ülkenin Sonuna". Öyle ki ne o bitmeyen sayfalara, ne de o küçük puntolara kızabildim. Annelik, ebeveynlik, aşk, sevgi, dostluk, düşmanlık, savaş, halklar; sorgulayıp durdum her sayfada kendimi ve insanlığı. Çağlar boyunca barış içinde yaşamayı beceremediğimiz, savaşlardan ders alamadığımız için kahırlandım durdum. Yazarın son sözleri de cabası oldu. Uzun yıllar unutamayacağım bir kitap olacak...

-"Su Diyarı"nda tarih öğretmeni Tom Crick aile trajedisini bir tarih dersine çevirerek öğrencilerine anlatıyor. Genç yaşta ölen bir anne, kanal bekçisi baba, zihinsel özürlü bir ağabey, sonradan karası olacak sevgilisi, arkadaşları. Her şey kanal bekçisi babanın kanalda bir ceset bulmasıyla başlıyor ve olaylar tarih öğretmeninin ağzından bir ders gibi dökülüyor. Kolay okunan bir kitap değil ama içeriği çok zengin...

-Bir Yeşilçam filminin 19. Yüzyılda İngiliz oyuncularla İtalya'da çekilmiş bir versiyonu gibi "Büyülü Nisan". İhmal edilmiş kadınlar, ilgisiz kocalar, asalet meraklısı yaşlı hanımlar, zengin ve güzel genç kızlar, şahane bir şato ve mutlu sonlar. Bol çiçekli, pek neşeli, hoşça vakit geçirmek isteyenlere birebir...

-Ve ayın son kitabı: "Hamnet". William Shakespeare'nin ve ailesinin yaşadığı bir trajediyi kurgulayarak bir roman yazmış yazar Maggie O'Farrell. Shakespeare'in üç çocuğundan ikiz eşi olan oğlu bilinmeyen bir nedenle ölür (kitapta veba). Ardından anne ve babanın, ikiz eşi olan Judith'in yaşadığı acı sanki gerçekten karşınızda yaşanıyormuş gibi etkileyici bir biçimde anlatılmış. Shakespeare'in ünlü "Hamlet"i yazması da olayın akabinde gerçekleşir. Hüzünlü bir öykü...

Geçen ayki kitap yazımda bahsetmiştim. Uzun süre direndikten, gereksiz diye cak cak ettikten sonra bir Storytel aboneliği aldım. Meğer ben hep Storytel'im olsun, durmadan dinleyeyim istermişim. Spotify'ın bile pabucu dama atıldı. Kitap okumadığım ya da biriyle sohbet etmediğim her an dinliyorum. Yemek yapmak, ev işiyle uğraşmak, tablette şeker patlatmak, yolda yürümek falan artık asla tek başına olmuyor, hep Storytel eşliğinde. Güncelliğini yitiren kitapları, fazla hafif bulup para vermek istemediklerimi, okumak için vakit bulamadıklarımı, baskısı bitenleri dinliyorum da dinliyorum. Oh be, Storytel varmış. Düşünün bu ay 16 kitap dinlemişim. Bazıları gerçekten çok güzeldi, kitapçıda görsem buna da para verilir mi diyeceğim kitaplar beni utandırdı. Yıllık abonelik ücretini çoktan amorti ettim de kâra bile geçtim. Bakalım neler dinlemişim, sadece beğendiklerimi tavsiye edeceğim:

-"Liseden Arkadaşlar" eğlenceli bir kitap, öyle edebi derinlik falan aramayın, fakat iş yaparken dinlemesi zevkli oluyor. Murat Eken de çok güzel seslendirmiş.

-"Hacı Komünist"i anlatmama gerek var mı bilmiyorum. Ferhan Şensoy'un okumadığım 1-2 kitabının arasındaydı, burada bulunca hemen dinledim. Sanatçı başrolünü oynadığı, Küba'da çekilen "Şans Kapıyı Kırınca" filminin arka planını öyle güzel, öyle mizahi bir tarzda anlatıyor ki adeta yaşıyorsunuz. Yine Murat Eken seslendirmiş ve sanki Ferhan Şensoy'un ağzından dinliyormuşum gibi geldi...

-"Kibirli Palmiye"yi Storytel tavsiye etti, ben de hatırını kırmadım, iyi ki de kırmamışım, oldukça keyifli, polisiyemsi tadı olan bir dinleme oldu. Başak Daşman'ın güzel seslendirmesinin etkisini de unutmayalım haliyle...

-"Dünyaya Açılan Kapı" Bogota'da tek göz odada yaşayan, oradan oraya savrulan ve sonunda kendisini ablası Helena ile bir manastırda bulan yetim Emma'nın kendi ağzından mektuplarla yazdığı öyküsü. Gerçek bir yaşam, Marquez'in teşvikiyle yazıyor ve yayınlatıyor o mektupları. İlginç ve hüzünlü bir hikaye ve edebi anlamda da takdire şayan. Deniz Yüce Başarır'ın temiz seslendirmesi de kitabın değerini arttırmış..

-"Süreya Kuaför Salonu" bu ay dinlediğim en hoş, en keyifli kitaplardan biriydi. Yazarının adını bile duymamıştım ama kitabı sevdim. Süreyya ve Feza'nın iki arkadaşın öyküsü, olaylar ilerledikçe farklı durumlar çıkıyor ortaya, bu da ilgiyi gündemde tutuyor. Ayşe Melike Çerçi, Başak Daşman ve Umut Temizaş seslendirmiş..

-Yekta Kopan malum, birkaç kitabını daha önce okumuş ama "Aile Çay Bahçesi"ni çok duyduğum halde okumak kısmet olmamıştı, dinlemek kısmetmiş. Pek de güzelmiş. Okumadıysanız dinleyin derim. İkinci bir kitabını da dinledim; "İki Şiirin Arasında" ama ilk kitaptan sonra bu vasat geldi. İlkini Sevinç Erbulak, ikinciyi Beyti Engin seslendirmiş.

-Fuat Sevimay'ı "Kapalıçarşı" kitabı ile tanıdım, hoş bir kitaptı. "Anarşık"da da aynı tadı aldım, keyifle dinledim. Gürsu Gür seslendirmiş. 

-Mühendislik öğrencisi Gamze, Köy Enstitüsü kökenli babası İhsan Sami Bey, misafir öğrenci Yunanlı Stavros üçgeninde Türkiye ve Yunanistan'da geçen bölümleriyle oldukça hoş bir öykü idi "Dolunay İki Gece Sürer". Yazarın eşi Deniz Yüce Başarır seslendirmiş. 

-"Aklımın Aynalı Çarşısı" oyuncu Devrim Yakut'un öykülerinin toplandığı bir kitap, seslendirmesini de kendisi yapmış ve öyküleri bir kat daha güzelleştirmiş. Özellikle birkaç tanesini çok beğenerek dinledim.

-Halikarnas Balıkçısı ile Oğuz Atay'ı anlatmaya gerek yok diyorum. Diğerleri de dinlenebilir nitelikte ama beni ta kalbimden vuran Nobel ödüllü gazeteci yazan Svetlana Aleksiyeviç'in 2. Dünya Savaşı'na katılmış kadınlarla yaptığı söyleşileri topladığı kitabı "Kadın Yok Savaşın Yüzünde" oldu. Çoğu zaman gözyaşlarımı tutamadan dinledim Gökçe Eyüboğlu'nun seslendirdiği söyleşileri. Esasen kitabı da almıştım ama okumak istiyordum, taşımak istemiyordum Antalya'ya giderayak, o yüzden dinledim ve aslında iyi etmişim. Dinlemek anlatılanları daha derinlikli, daha iyi anlamamı sağladı. Yüreğiniz dayanacaksa okuyun ya da dinleyin derim...

Nice kitaplara, bundan sonra Antalya'dan seslenmek üzere hoşçakalın...



1 Ağustos 2022 Pazartesi

TEMMUZ OKUMALARI / 1 AĞUSTOS

Güle güle Temmuz, hoş geldin Ağustos. Ne çabuk da gitti yaz mevsiminin iki ayı, daha karpuz keseceğidik 😀 Sıcaklar bile yeni başlamıştı, anlaşılan mevsim sarkacak, artık Ağustos böcekleri cırlar durur bağlık bahçelik yerlerde, şaşkın karıncalar da kışlık peşinde koşar. Şehirde Ağustos böceği sesi falan yok, onun yerine karşıdaki yurt binasının adeta mahkum muamelesi yaptığı köpeğin havlamalarını dinliyoruz 7/24. Ses var, görüntü yok. İki yıldır o köpeği bir kez bile görmedim, tel örgüyle çevrili, yüksek duvarların ardında minicik bir bahçeye tıkılmış, sabaha kadar ağlayıp akşama kadar havlıyor. Belediyeyi arasak alıp hayvanı barınağa tıkarlar daha fena olur diye elimiz kolumuz bağlı, şu sıcakta hayvana eziyet. 

Ankara Temmuz sonuna kadar yaşattığı sonbahar havasından sonunda vaz geçti, "Alın size sıcak" diyor. Desin bakalım, yaz mevsiminin şanı da sıcaktır, Antalyalı olarak bozkır sıcağına hiç itirazım yok. Nemin ne olduğunu yaşayan bilir ancak. Pandemi atak yapınca, bu aralar hastanelerle haşır neşir olunca tekrar kapattık kendimizi eve. Her yerden Covid haberleri, en son kuzenin hastaneye yattığını duyunca hiç niyetim yokken aldım yine aşı randevusu. O da karaborsa olmuş zaten, zor buldum. Yarın gidip yeni bir çip taktıralım bakalım, deneme tahtasına döndük. 

Uzun yıllardır kendime belirlediğim, daha doğrusu okuma potansiyelimin sınırı olan bir kitap sayısı var. Aylık 10, yıllık 120. Çoğunlukla zorlanmadan bu sayıya erişiyorum, ender olarak 5-10 kitap altında kaldığım, bazen de (geçen yılki ameliyat, pandemi gibi zorunlu kapanma dönemlerinde) daha üstüne ulaştığım oluyor. Böyle durumlarda ekstra kitaplar alıyorum araya. Mesela bu ay 12 kitap okumuşum ve neredeyse Ağustos kotasını da doldurmuşum. İki kitapla 80'e ulaşınca elime neredeyse 5 yıldır kitaplıkta sabırla bekleyen, şişman mı şişman Jun'ichiro Tanizaki'nin "Nazlı Kar"ını alacağım. Beklemekten rengi sararmış garibin, artık vuslat zamanıdır 😃 Ağustos bitmeden biterse ne ala, bitmezse de beis yok.

Gelelim Temmuz ayı kitaplarına:


-Monique Truong'un daha önce "Dilimdeki Acı" kitabını okumuştum ve çok sevmiştim. "Tuzun Kitabı"nın övgüsünü çok duymuş ama baskısı olmadığından okuyamamıştım. Yeni baskıyı görünce hemen edinip okudum. Vietnamlı aşçı Thin Binh'in Vietnam Genel Valisi'nin mutfağından, Paris'e Alice Toklas ve Gertrude Stein'in mutfağına uzanan öyküsünü bu iki kadının yaşamından da kesitlerle okuyorsunuz. Kolay bir kitap değil, öyle su gibi akmıyor ama etkileyici. "Dilimdeki Acı" kadar olmasa da sevdim...

-"Gavur Mahallesi"ni Mıgırdıç Margosyan'ın ölümünden sonra okumak kısmetmiş, huzurla uyusun. Diyarbakır'daki bu mahalleye Silva Özyerli'nin "Amida'nın Sofrası" kitabından aşinaydım zaten. Hatta yanılmıyorsam Margosyan'ın öykülerinden birinde adı geçen Silva da aynı Silva. Öyküler mahallenin henüz şeklinin şemalinin değişmediği, insanların birbirini dinine, ırkına, düşüncesine göre ayırt etmediği, yoksul ama güzel zamanları anlatıyor. Margosyan'ın dili huzur veren bir türkü gibi. Benim gibi okumakta gecikenlerdenseniz daha fazla gecikmeyin derim...

-"Hat Bekçisi Thiel" karanlık bir novella, insanı huzursuz ediyor. Prusya demiryollarında hat bekçisi olarak çalışan Thiel yaşamı boyunca talihsizlerle boğuşacaktır. İlk eşinin doğumda ölümü, geriye kalan oğlu Tobias, huysuz, geçimsiz ikinci eşi, makineleşmenin getirdiği insani sorunlar ve tatsız bir akıbet. İncecik bir kitaba bunca sıkıntı nasıl sığmış derseniz okuyup görün derim...

-"James ve Nora" bu ay okuduğum en sıkıcı kitap oldu. İrlandalı yazar James Joyce ve eşi Nora'nın tanışmalarından itibaren birlikteliklerini anlatan kitabın ilginç olacağını düşünerek almıştım ama anlatım ve dil beni rahatsız etti. Ben okudum, siz okumayın, değmez 😀

-Amerika'ya yerleşmiş Meksika göçmeni bir ailenin kızı Julia, ablası Olga'yı bir trafik kazasında kaybeder ve ailenin tüm yası bir yerde Julia'nın üstüne yıkılır, yasaklar, engellemeler, koruma çabaları, ablası ile kıyaslamalar, Meksika tutuculuğu farklı bir kafa yapısındaki Julia'yı çileden çıkarır ve ailesiyle mücadeleye zorlar. "Ben Sizin Mükemmel Meksikalı Kızınız Değilim" hoş ve akıcı bir kitap, okuyun derim...

-"On İkinci Nota" olumlu beklentimin aksine "James ve Nora"dan sonra beni en zorlayan kitap oldu bu ay. Kudüs'te, yaşlı kemancı Josef Asche'nin şüpheli ölümünden önce Filistinli öğrencisine emanet ettiği partisyon, açılan soruşturma, partisyondan hareketle iki ayrı ülkede verilen konser, iki ayrı virtüoz, bir çeşit yarışma hali vs vs. Kitapta her şey o kadar birbirinin içine girmiş ki sıkıldım diyeyim, siz anlayın...

-Orhan Kemal'in "Cemile"si, üzerinde yazmaya gerek var mı bilmiyorum. Türkiye'nin en büyük yazarlarından birinin kitabını eleştirmek haddim olmadığı gibi kitap yazıldığı çağın çok üstünde bir konuya, dil hakimiyetine sahip. Sözü burada kesmek en doğrusu...

-"Buz Kandilleri"ni sosyal medyada çok övüldüğü için ve itiraf edeyim ki o neşeli renklerle bezeli kapağına vurularak aldım. Çok iyi etmişim, Uzun zamandır okuduğum en güzel öykülerdi. Son derece sade bir dille yazılmış, sıradan insanların sıra dışı hikayeleri adeta gözümün önünde canlandı. Öyküye benim gibi mesafeli duruyorsanız bile bir şans verin derim...

-Marian Izaguirre'yi "Bir Zamanlar Hayat Bizimdi" kitabıyla tanımış ve kitabın konusunu çok sevmiştim. Bu yeni kitabı da tamamen yazara referans vererek aldım. İlki kadar etkilemese de güzeldi "Pek Çok Kışın Ardından". Kitabın tanıtımında sanki bir polisiye okuyacakmışız duygusu uyansa da esasen öyle değil. İspanya'dan Yunanistan'a uzanan bir tutku hikayesi bu. Yaz için uygun bir kitap arayanlara önerilir... 

-Ve Kerem Eksen, yenilerde okuduğum "Ölümden Uzak Bir Yer" ile bende "her yazdığı okunabilir yazar" intibaı uyandırmıştı, gayet güzel bir metindi. Buna dayanarak ilk kitabını, Alef'den çıkan "Buradayız"ı da aldım. Herhangi bir romana konu olabilecek sıradan bir genç adamın hayatından bir kesiti okuyoruz kitap boyunca. Aslında o kadar dikkate değer bir yönü de yok yaşadıklarının ama Kerem Eksen okuru kendine bağlamayı biliyor. Son kitabı kadar sevmesem de güzeldi, Kerem Eksen okumaya devam...

-"Güzel Dünya Neredesin?" yazarı Sally Rooney'le vedalaşma kitabım olacak, aynı tutarsız, sıkıcı, bir sonuca ulaşmayan ilişkileri okumaktan yoruldum zira. Sevimsiz, depresif kahramanlar arasında cımbızla kendime yakın kahraman aramaktan da. Evet, okunuyor, sıkılmıyorsunuz ama aynı metinleri dönüp dönüp okumanın da bir sınırı var. Siz bilirsiniz kategorisine koyuyorum kitabı...

-Ve ayın son kitabı Doğan Yarıcı'dan "Miyop" oldu. Kitabı içine hiç bakmadan, daha önce okuduğum "Hodan"a güvenerek almıştım. Okumak için açınca şaşırdım. Minimal öykülerdi kitabı oluşturanlar, bazısı tek cümlelik, kimi çok anlamlı, kimi ironik, kimi hüzünlü, kimiyse "niye yazdı ki bunu?" dedirten, o da okur olarak benim yetersizliğim tabii ki. En etkili olansa kitabın sonundaki, minimal diyemeyeceğimiz "Parçası Benim" bölümü idi, açıkçası çarptı beni. Bu tarz öyküleri herkes sever mi bilemem ama Doğan Yarıcı okumak istiyorsanız "Hodan" ile başlayın derim. Ve yazar ile "Miyop" kitabı hakkında daha detaylı bilgi almak istiyorsanız İnstagram'da "Algodon Edebiyat" ismiyle tanıdığımız Melisa Aymutlu'nun "Masamdaki Mikrofon" isimli podcast serisinde Doğan Yarıcı ile yaptığı söyleşiyi dinleyebilirsiniz, ufkunuzu açacaktır.   

Efendim bir aylık kitap tanıtım postumuz daha burada sona ermektedir. Yeni kitaplarda buluşmak dileğiyle hoşça kalın diyorum (Spiker stayla 😀)

6 Nisan 2022 Çarşamba

MART OKUMALARI / 6 NİSAN

Bitmek bilmeyen Mart ayı Ocak ve Şubat'ta yetersiz kalan okuma limitimi tamamladı da geçti bile.  14 kitapla kapatmışım ayı, gerçi bunlardan ikisi çizgi romandı ama beis yok, sonuçta kitap, üstelik ana kahramanı sevgili Çarlim. Okuduklarımın bir kısmı gerçekten güzeldi, son sayfayı çevirdiğimde hissettiğim doygunluk hissiyle "İyi ki okumuşum" dedirtti. Bir kısmı ise gerçekten aldığıma pişmen etti. Bakalım neler okumuşum:

-Maya Angelou'nun kitaplarını Deniz Yüce Başarır'ın podcastinde dinledikten sonra almaya karar vermiştim. Çok da iyi etmişim, şimdiye kadar okumadığım hata olmuş. "Kafesteki Kuş Neden Şakır, Bilirim" ile "Annem ve Ben ve Annem"i ardarda okudum. Maya Angelou Afroamerican bir kadın; yazar, şair, şarkıcı, dansçı, öğretmen ve daha pek çok vasfa sahip. Çocukluğundan beri çok zor koşullarla karşı karşıya kalan ama dik durup hayata tutunan bir insan. Etrafındaki güçlü kadınların etkisini de gözardı etmemek lazım. 3 yaşında iken anne ve babasının boşanması sonucunda, kendinden 1 yaş büyük ağabeyiyle, bileğinde "İlgiliye" yazan bir kağıtla trene bindirilip babaannesinin yanına yollanıyor. Hem de siyahilerin ikinci sınıf kabul edilip dışlandığı bir Güney eyaletine. Zor ama ilginç ve keyifli bir yaşamı olmuş Angelou'nun. İlk kitapta babaanne ve amcasıyla yaşadığı yılları, ikincisinde annesi ile olan hayatını anlatıyor. Her ikisi de çok okunası. 

-Kamil Erdem'in adını bu aralar çok sık duyunca "Yok Yolcu" isimli kitabını aldım. İlk öykü sarmıştı ama sonrakileri pek sevdiğimi söyleyemeyeceğim, belki bu aralar öyküye biraz uzak duruşumun etkisi de vardır bunda. İkinci bir şans verebilirim kafamın daha sakin olduğu bir zamanda ama şimdilik tavsiye edeceğim bir kitap değil.

-"Küçük Eller" yaralayıcı ve tekinsiz bir kitap. Anne-babasıyla geçirdiği bir araba kazası sonucu yetim kalan Marina'nın yetimhaneye gelişi ve oradaki diğer kızlarla karşılaşmasıyla başlıyor kitap. Marina'nın sarsıcı anıları, yanından ayırmadığı bebeği, donuk, uzak ve diğer kızlardan farklı tavrı bir yerde akran zorbalığına dönüşüyor. Çocukların hem kırılgan, hem de vahşi olabileceğini bize gösteriyor. Beni biraz zorladı okuması, ruhu yoruyor çünkü...

-"Seçkin", çevirmen Seçkin Selvi'nin  Zeynep Miraç tarafından kaleme alınan yaşam öyküsü. Zor bir hayatı olmuş Selvi'nin ama tüm bunlara karşın dik durmayı başarabilmiş bir kadın. Ben takdirle okudum, biyografi seviyorsanız tavsiyemdir.

-Sally Rooney'i pek çok kişi gibi ben de "Normal İnsanlar" ile tanımıştım. "Arkadaşlarla Sohbetler" daha önceki kitabı imiş, zaten okuyunca bir nevi hazırlık çalışması gibi olduğu da anlaşılıyor. Kahramanlar arasında da, olaylarda da benzerlikler var. Bir kıyaslama yapmam gerekirse "Normal İnsanlar"dan daha çok sevdiğimi söyleyebilirim. 

-Sevgili Charlie Brown'un ana kişisi olduğu Peanuts çetesinin aşk ve hayata dair maceralarını konu alan iki kitap sevenleri için eğlenceli çizgi romanlar. Ben özellikle "Aşk Dediğin Nedir Charlie Brown"u diğerine göre daha çok sevdim. 

-"Duygularını Pişiren Kadın: Man" bu ay okuduğum kitaplar arasında en sevdiğim oldu. Man'ın üç annesi var: Biri onu doğurup kaçan kadın, diğeri bir bamya tarlasında bulup bakan rahibe ve son olarak "Maman". Maman O'nu Vietnam'daki koşullar nedeniyle güvenliğini sağlayamayacağı düşüncesiyle zengin bir Vietnamlı lokantacı ile evlenmesi için Montreal'e yollar. Günlerini içine kapanık bir kocayla ve yemeklerle avunarak geçirir Man. Ta ki dostu Julie'ye rastlayana ve onun sayesinde gittiği Paris'te anılarını ve kalbini Vietnam'da bırakmış Fransız bir ailenin oğlu Luc ile tanışana kadar. Bu sayfası az ama içeriği derin romanı bir şiir gibi okudum ben, eminim siz de seversiniz.

-Her kitabında farklı konuları kaleme alıp beni şaşırtan yazarları severim. Eka Kurniawan'ı "Güzellik Bir Yaradır" ile tanımış ve kitabı çok sevmiştim. "Kaplan Adam"  ise tamamen farklı ama bir o kadar da güzel bir anlatı idi. Polisiye tadı da veren kitap Margio'nun öyküsü. Spoiler vermiyor, okuyun diyorum. 

-"Kamyon Kafe" sevgili Lokumcuğumun hediyesi idi bana, çok tatlı bir mahalle ve aile öyküsü. Daha ziyade ilkgençlik çağını hedef alsa da içindeki huzur nedeniyle büyükleri de etkiliyor. 

-"Patty Üniversiteye Gittiğinde" yazarının adını görünce düşünmeden sepete attığım bir kitap idi. Çünkü Jean Webster benim bayıldığımı "Leylek Dede" kitabının yazarı idi ama işte her kitap aynı çıkmıyor ya da ben büyüdüm. Açıkcası çok da zorlamadım ve bıraktım kitabı, ben aldım, siz almayın. Ya da ergenlik çağındaki tanıdıklarınıza hediye edin 😃

-"Hayatta Kalanlar" bu ayın iyi kitapları arasında idi. Annelerinin ölümü üzerine onun küllerini vasiyeti gereğince yazlık evlerinin kıyısında bulunduğu göle dökmek üzere biraraya gelen üç kardeşin öyküsü. Çekişmeler, geçmişle hesaplaşmalar, sevgi-nefret ilişkisi ve kitabın sonunda tam bir ters köşe. okuyun derim.

-Ayın son kitabı şair-yazar Oktay Rifat'ın oğlu Samih Rifat'ın ilkgençlik çağına kadar her yaz gittikleri Marmara Adası'nda onu etkileyen anılarından oluşan "Ada" oldu. Küçük ama duygulu, hoş bir kitap, bir çırpıda okunuyor zaten.

Bu ay hevesle beklediğim ve bir an önce okumak istediğim bir kitap vardı. Çok sevdiğim Ayşe Başak Kaban'ın (kendisiyle ayrıca kitaplarımız nedeniyle Ayizi kardeşiyiz) yeni çıkan kitabı "Pinana". Raflarda yerini aldığını duyduğum anda sipariş verdim, garantili olsun diye de siparişi yayınevinden yaptım, yanına da birkaç çocuk kitabı ekledim Umut için. Lakin "40 gün oldu kaynatırım kaynamaz" hesabı kargoya verildi dendiğinden sonra beklerim beklerim gelmez. Açtım kargo takibi, o da ne? Kitap Antalya'ya gelmiş, bir gün beklemiş, sonra İstanbul'a geri dönmüş. Ama yayınevine değil, benim adımla başka bir adrese yolculuk yapmış. O adreste oturan ben olmadığım için de "Tanımıyok hemşerim" demişler, kitap tekrar bir PTT şubesine naklolmuş. Bu arada 10 gün falan geçti, yayınevini aradım, "Bu konu bizi değil kargoyu ilgilendirir, bize geri dönerse tekrar size yollarız" şeklinde bir açıklama getirdiler. "Peki" dedim, ne diyeceğim zaten. Neyse birkaç gün daha geçti, yok kitap da yok, ses seda da. Tekrar girdim kargo takibe, aa kitap "kayıp kargo" olarak Kadıköy şubesinde mahzun mahzun beklemede. Tekrar yayınevini aradım, açıklama benim evde olmadığım, iki kere adrese gelindiği, kitabın o nedenle geri döndüğü. Külliyen yalan. Zira öyle bir kargo dağıtıcım var ki, yakında akraba olacağız. Bana bir kargo geldiğinde evde varsam da, yoksam da mutlaka telefon eder. Evde varsam, "poşet salla aplam" der, ben kargoyu poşetle yukarı çeker, onu merdiven çıkmaktan kurtarırım. Evde yoksam da alttaki dükkanlardan birine bırakır. Haydi ikisini de yapmadı, kapıya bir ihbar bırakılmaz mı? Postane 3 apartman ileride zaten, gider alırım. Bir saçmalıklar oldu ama akıl erdiremedim. Antalya'ya kadar gelen kitaplar niye İstanbul'a gitti ve ben niye orada arandım? Akıl sır ermez bir saçmalık. Gerçekten sinirlendim, dedim "Kitaplarınızın peşine kendiniz düşün, siz de benim yakamdan düşün, iptal edin siparişimi, paramı iade edin". Neyse itirazsız kabul ettiler, IBAN yolladım ve 10 dakika sonra para hesabıma geçti. Bu da takdir edilesi bir durum şimdi Allah için. Anında başka bir siteden sipariş verdim bekliyorum bakalım, bunda nasıl bir macera yaşayacağız. 

Daha yazacaklarım vardı ama bir başka posta kalsın zira çok uzamış. Ben şimdi bir yürüyüş yapıp hangi mor salkımlar açmış teftiş edeyim. Kalın sağlıcakla...


2 Mayıs 2021 Pazar

2 MAYIS (NİSAN OKUMALARI)

Sevgiler, saygılar kıymetli takipçilerim,

Asker mektubu gibi başlık attım, eh serde zamanında çok mektup yazmışlık var, oradan kalma bir alışkanlık. Mektup yazmaya şimdilerde de devam etmeyi çok isterim ama maalesef eskilerin gelip de selam veren postacı amcaları kalmadı. Zerocum bana bir mektup yazdı, 4 ay oldu hala elime geçecek. Hal böyle olunca kimseyi yormaya gerek yok, yürüyerek gelse ulaşacak mektup ulaşmıyor işte. Bilenler bilir, kartpostal etkinliği yaptığımız zamanlardan, bir dumanlı postacımız vardı, ağzından sigara düşmez, kazara denk gelirseniz dumanı suratınıza üfler. Gelen zarfları elime tutuştururken neredeyse döver, zile basmaya tenezzül etmez, yağmurda çamurda kapının altından atıp gider. Şimdilerde yok ama gelen mektup da yok, sanırım postacısız kaldık, zira neredeyse 4 aydır posta kutularında kredi kartı ekstresi bile görmedim. 

İlkgençliğimde sıra arkadaşımın babası Sayıştay denetçisi idi, yazları mutlaka birkaç aylığına Türkiye'nin değişik illerine kurum denetimlerine giderdi ailesiyle birlikte. Arkadaşımla birbirimize sayfalar dolusu mektuplar yazardık. O mektupların gelişini beklemek, zarfı açmak, okumak heyecandan kalbimi çarptırırdı. Şimdi bir arkadaştan biraz uzunca mail gelse mektup gelmiş gibi seviniyorum. 

Dün itibarıyla kapandık diyeceğim ama ben zaten kapalıydım, farkeden bir şey olmadı. Esasen diz ağrılarım olmasa en azından arada bir yürüyüş yapıp baharı selamlamak isterdim, kader utansın. Balkondan gördüğümle yetinmek zorundayım. Dün sabah beyaz bir kelebeğe denk geldim, başka bir yöne uçana kadar ağzım açık izledim, ne hallere düştük. Toplamda tek bir çiçek açmış ağaç gördüm, o da fizik tedavi kliniğine giderken yolda, arabanın camından. Adın batsın pandemi, defolup gidin Cevriyeyle, Tevriye.

Gelelim Nisan ayı kitaplarına, toplamda 10 kitap okumuşum. Bakalım nelermiş: 

-Pek tabii ki merakla beklenen "Veba Geceleri" ayın ilk kitabı oldu ve 10 günümü yedi. Orhan Pamuğun çok sevdiğim kitapları olduğu gibi hiç sevmediğim kitapları da oldu ama asla yazarlığına laf etmedim. Veba Geceleri'ni de ıkına sıkına, adeta görev yapar gibi okumama rağmen beğenmedim diyemeyeceğim. Ben bu sıkıntılı hali hayatta başetmeye çalıştığım pandeminin kitapta da neredeyse aynısını bulmaktan kaynaklandığını düşünmüştüm ama şimdi okur yorumlarını okurken asıl noktayı buldum, duygu eksikliği. Çok araştırılmış, uzun incelemeler yapılmış, büyük emek var üstünde ama işte ders kitabı okuyor gibi bir hava yaratıyor insanda. Pek çok kişinin ortak görüşüne ben de katılıyorum, kitabın en güzel ve en önemli kahramanı Minger adası. İnsan bazen daldırıp pandemi bitse de gidip gezsek diye bile düşünebiliyor. Onun dışında hiçbir kahramanı sevemedim açıkçası, lakin gereğinden fazla uzatılmış olsa da okunmaya değer...


-Son zamanlarda okuduğum en iyi öykülerdi diyebilirim sepya fotoğraflara yazılmış "Sepya"daki öyküler için. "Ada Sahillerinde Bekliyorum" favorim, "Kötü Haber" isimli son öykünün yazıldığı fotoğrafsa Yenimahalle'nin ünlü fotoğrafçısı "Hülya"da çekilmiş, sanki tanıyorum.
Okuyun bu kitabı, kitap incecik ama öyküler çok incelikli...
"Bilirsiniz kimse kimseye gerçek hislerini söylemez bu hayatta. Ekseriyetle içinden geçirir. Yoksa kalbin kırıldığında "çıt" diye bir ses çıkmaz miydi? O ses duyulsa belki, insan bir daha kalp kırar mıydı?"
"Yersiz Şeyler" isimli öyküden...


-Pek çok sevilen şarkının söz yazarı ve prodüktör Mehmet Teoman'la yapılmış eğlenceli bir nehir söyleşi. Pop müzik dünyasının ünlülerini merak edenler için de ayrıca keyifli...


-"Seneler"in o kadar çok övgüsünü duydum ki, sanırım kitabı sevemeyen tek ben varım okuyanlar arasında.  Belki de uygun bir zaman değildi dikkatimi toplayamadım. O yüzden herhangibir fikir beyan etmek istemiyorum. 


-"Miras" bu ayki okumalar içerisinde beni en çok tatmin eden kitap oldu, çok beğendim. Babalarının ani ölümünden sonra miras tartışmasına giren 4 kardeş. Bu işlere konu ilerledikçe ortaya çıkan bir sebeple uzak duran en büyük kız kardeş Bergljot'un ağzından okuyoruz olayları. Kutsal ailenin arka planında neler olabileceğini ve bireyler üzerinde ne tür travmalara yol açabileceğini her zaman çok sevdiğim sakin İskandinav tarzıyla anlatıyor... 

-Kemal Varol son dönem yerli yazarlar arasında en sevdiklerimden biri. "Kara Sis" nerede olduğu belli olmayan bir hapishaneyi mekan olarak almış, karısını öldürdüğü için cezalı Mesut Hoca'nın ağzından mahkumların hikayesini anlatıyor. Romanın esas oğlanı yeni gelen mahkum Barana ve olaylar onun etrafında dönüyor. Her zamanki gibi yazarın akıcı dili kitabın ilgiyle ve merakla okunmasına sağlıyor. Hem "Kara Sis"i, hem de okumadıysanız yazarın diğer kitaplarını tavsiye ederim.


-Ian McEwan benim severek okuduğum yazarlardan biri, "Siyah Köpekler" ender okumadığım kitaplarından biri idi, diğerleriyle kıyasladığımda biraz daha alt düzeylerde yer alsa da severek okudum. Balaylarında yaşanmış ve üstü örtülmüş bir olayın hayatlarını etkilediği bir çiftin öyküsü anlatılıyor kitapta damatlarının ağzından. McEwan'ı seviyorsanız okuyunuz derim... 


-Jean Louis Fournier'in yeni ve okumadığım kitabı idi "Tek Yalnız Ben Değilim". Lakin en güzelinin bu olduğunu söyleyemeyeceğim. Yazar engelli çocuklarının ve karısının ölümünden, kızının da kendini dine vermesinden sonra hissettiği yalnızlık duygusunu satırlara dökmüş. Külliyatı devirdiyseniz okuyabilirsiniz ama Fournier'den ilk okuyacağınız kitap bu olmamalı bence...

-"Çocuklar İçin Bach" Avustralyalı bir yazarın kitabı.  Biri ağır otizmli iki çocuklarıyla Melbourn'da yaşayan Dexter ve Athena'nın düzeni Dexter'in üniversiteden arkadaşı Elizabeth, kızkardeşi, sevgilisi ve sevgilisinin kızlarının yanlarına gelmesiyle bozulur, aralarındaki ilişki farklılaşır. Pek severek okuduğumu söyleyemeyeceğim ve o yüzden tavsiye de edemiyorum. 

-Nisan ayının son ve çok sevdiğim kitabı "İşin Aslı, Judith ve Sonrası" oldu. Sandor Marai'yi "Bir Burjuvanın İtirafları" ile tanımıştım. Açıkçası başlarda iyi giderken sonlara doğru sıkılmış ve yarım bırakmıştım, o günün kafa karışıklığından kaynaklanmış da olabilir. "İşin Aslı" ilginç ismi ile dikkatimi çekti önce, Sandor Marai'nin diğer kitabından dolayı biraz tereddüt etsem de Macar Edebiyatı'na olan ilgim nedeniyle aldım. Aldım almasına da epey bir bekledi kitaplıkta. Ve dün esefle, "Niye bu zamana kadar beklettim" düşüncesiyle kapattım son sayfasını. Üç kişinin ağzından okuyoruz olayları. Üç farklı bakış açısı, üç farklı düşünce, üçünün de birbirinden çok farklı oluşu. "Doğru eş yoktur" kavramının irdelenişi, son bölümde savaşın getirdikleri, burjuva yaşamının benzerlikleri, her şey çok iyi yansıtılmıştı. Kolay okunan, su gibi akan bir kitap asla değil ama elden bırakılacak bir kitap da değil. Şimdi sıra yarım kalan "Bir Burjuvanın İtirafları"na tekrar el atmakta...

Hepinize sağlıklı kapanmalar ve bol okumalar diliyorum...


 


4 Şubat 2021 Perşembe

4 ŞUBAT (OCAK OKUMALARI)

Yılın ilk ayı diz ağrıları nedeniyle ev ve Fizik Tedavi Merkezi arasında geçince okumak açısından oldukça verimli oldu. Toplamda 12 kitap okumuşum, 13. ye de ayın sonunda başlamışım ama bitmeyinci Şubat ayına devretmişim. Şimdi bakalım hangi kitapları okumuşum:


 -Malum, Roberto Bolano'nun 1000 sayfalık, 5 bölümlük "2666"sını bölüm bölüm okuyorum. Ocak başında 2. bölümü bitirdim. Bu ikinci bölüm Santa Tereza'da kızı Rosa ile yaşayan Amalfitano'yu anlatıyor. Sadece onu değil bölümün büyük bir kısmı Lola adındaki ilginç karısını da konu alıyor. Lola bir akıl hastanesinde yatan en sevdiği şairi ziyaret etmek için valizini toplayıp gidiyor bir gün. Baba-kız başbaşa kalıyorlar. Bolano ilginç bir yazar, bu kadar alakasız konuyu nasıl edebi bir incelikle yazabiliyor okurken şaşıyorsunuz. Normal şartlarda ilginizi çekmeyecek konuları onun kaleminden ayıla bayıla okuyorsunuz. Tabii tat alabilmek için arka planda yetkin bir okuma geçmişi gerekiyor dersem beni kınamazsınız sanırım, kolay okunan, akıcı ve belli başlı bir konusu, başı sonu olan bir okuma macerası bekliyorsanız Bolano pek hitap etmeyecektir diyor ve bir sonraki kitaba geçiyorum. 

-"Kuytu" her yıl yaptığımız yeni yıl kitaplaşmasında sevgili Zeren'in yolladığı, insanı beklenmedik finallerle karşılaştıran çok değişik bir öykü kitabı. "Sybıl", "Creed", "Galen Pike'nin Kefareti", "Ceket", "Bunny Clay'ın Götürülüşü", "Precious", "Commercial Yokuşu"-neredeyse tüm öyküleri yazacağım-en sevdiklerim oldu. Ağız tadıyla düzgün bir öykü okumak isterseniz tavsiyemdir...


-Daha yılın başında diyebilirim ki 2021'de okuduğum en iyi yerli kitap olacak "Burası Radyo Şarampol". Bunda konunun yaşadığım şehirde geçmesinin etkisi var mı derseniz, bir ölçüde diyeceğim ama sadece bu değil. Kitabın içinden sadece Antalya değil, içinden müzik, içinden, gurbet, içinden hasret, içinden dostluk, içinden bir büyüme hikayesi, içinden bir yere ait olamamak, içinden geçmişte bıraktığını yerinde bulamamak geçiyor. Şükran Yiğit'i "Ankara Mon Amour" ile tanımıştım ki o da çocukluğumun ve ilk gençliğimin geçtiği semtte, Yenimahalle'de geçiyordu, çok tanıdık, çok etkileyici idi. Sonra "Çatıkatı Aşıkları" geldi ki o da aynı lezzete sahipti. "Burası Radyo Şarampol" ise hepsini aşıp geçti diyebilirim. Kitabın sonunda bir müzik listesi ve Spotfy'da bizzat yazar tarafından eklenmiş bir dinleme listesi de mevcut. 80'li yılların Antalya'sında başlayıp Berlin'de devam eden bu öyküyü bence mutlaka okumalısınız...

 

-Hakkında o kadar olumlu eleştiri okudum, o kadar çok kişi yılın en iyi kitapları arasında zikretmiş ki bu aralar öykü okumaya biraz uzak dursam da dayanamayıp aldım "Evler, Cinler, Perdeler"i. Ne oldu? Yani hiçbir öykü beni uçurmadı göklere, niye bu kadar abartıldı bilmem, birkaçını sevsem de bazılarından çok sıkıldığımı da belirtmeden geçemeyeceğim. Evleri cinlere, cinleri de perdelere emanet ederek yolu açık olsun diyorum :)


-Yasmina Reza'nın daha önce okuyup çok sevdiğim "Babil" isimli kitabını referans alarak (biraz da kapağın güzelliğine aldanarak) almıştım "Ne Mutlu Mutlulara"yı. Kitap birbiriyle bir şekilde bağlantısı olan bir grup insanın yaşamından kesitler sunuyor. Lakin ne romanı "Babil", ne de çok büyük bir zevkle izlediğim tiyatro oyunu "Vahşet Tanrısı" kadar etkileyici bir kitap çıktı. Okudum ama nasıl buldun derseniz ancak "Eh!" diyebilirim.


-William Stoner; bir çiftçi ailesinin tek çocuğu, ziraatçi olması için üniversiteye gönderiliyor ama o edebiyatı seçiyor ve üniversitede kalıyor. Evlilik, çocuk, sevgili hepsi tek tek elinden yiterken sımsıkı sarıldığı sadece akademik ortam. Onda da bölüm başkanının mobbingine maruz kalıyor. Stoner'in renksiz ve sıradan görünen hayatının içinde iz bırakan çok şey var. Bu ilginç karakteri unutamayacağım sanırım, bu yılın en iyi kitaplarından biri olacak benim için "Stoner". Tavsiyemdir...


-"Babamı Kim Öldürdü?" incecik bir kitap. Biraz Jean Louis Fournier tadında. Gay bir oğulun ağzından hem sevip hem didiştiği babası anlatılıyor.  Son derece etkileyici bir anlatımı var ve sonuçta babasının ölümünden sorumlu tuttuğu devlet adamlarını da saymadan geçemiyor. Yakın zamanda Moda Sahnesi'nin online gösteriminde Onur Ünsal tarafından canlandırılan tek kişilik oyununu da canlı izleyemediğim için vahlanarak seyrettim ekrandan, olağanüstü bir performanstı. Denk gelirseniz kaçırmayın derim. 


-Bu ay gerçekten iyi kitaplar okuduğumu düşünüyorum, "Yeryüzünde Bir An İçin Muhteşemiz" bunların en iyilerinden biriydi. Bu anneye yazılmış bir mektup, hem de okuması yazması olmayan bir anneye. Muhtemelen otobiyografik ögeler de taşıyan bu mektup-roman Vietnam'da olması gerekenden fazla beyaz, Amerika'da olması gerekenden fazla sarı olduğu için hep öteki olan, hep ırkçı şiddete maruz kalan melez Rose (Tong/Gül) anneye oğlu tarafından yazılmış bir iç döküş, bir itirafname. Sanırım bu yılın en iyi kitaplarından biri olacak. Kesinlikle okumalısınız...
Alıntı:
"Bir rengin ne kadar tehlikeli olabileceğini o gün öğrendim. Bir oğlan çocuğunun o renkten men edilebileceğini ve bir sınırı aştığına hükmedilebileceğini. Renk dediğin ışığın ortaya çıkardığından başka bir şey olmasa da, o şeyin kanunları var ve pembe bisiklet süren bir erkek çocuğunun her şeyden evvel yerçekimi kanununu öğrenmesi gerekiyor."


-"Bul Beni"nin o kadar çok reklamı yapıldı ki merak üzerine aldım. Keşke "Adınla Çağır Beni"de kalsaymışım. Aslında ne Elio'yu, ne Oliver'i merak etmiştim, buna rağmen tüm sülaleye ne oldu öğrendim, hiç de inandırıcı gelmedi üstelik. Sadece kolay okunuyor, onun dışında bir numarası yok bence... 


-"Hızlandıkça Azalıyorum" kendi yalnızlığı ve tuhaflığı içinde bir kadının anlattıkları. Gerçek mi, kurmaca mı olduğunu netlikle anlayamadığım ve "Epsilon" adini verdiği istatistikçi kocası ile yaşadıklarını okuyoruz. Melankolik bir anlatımı olan ilginç bir kitap...

 

-"Kuş Evi" yetenekli bir müzisyenken kendini doğaya ve özellikle kuşlara adayan Len Howard'ın kurgusal yaşam öyküsü. Ömrünün büyük bir kısmını kuşlarla yoldaşlık ederek, evini kuşlara barınak olarak açarak ve onları inceleyip haklarında makaleler, kitaplar yazarak geçirmiş Len Howard. Eva Meijer onun yaşamının romanlaştırırken "Yıldız" adını verdiği baştankara ile ilgili gözlemlerini de kitaba eklemiş. Çok severek okudum...


-"Türkiye'nin Ağaçları Albümü" incecik bir kitap, Türkiye'de en çok yetişen yapraklı ağaçları konu alıyor. Işıl Erverdi yazmış, Karen Fung da resimlemiş. Bu konuya ilgi duyanlar için ilginç olabilir.

Evet, Ocak ayına bunlar sığdı, bakalım cüce Şubat'a neler sığacak. Hayatınızdan kitaplar eksik olmasın, kalın sağlıcakla...

4 Kasım 2020 Çarşamba

4 KASIM (EKİM OKUMALARI)

Önceki yıllarda Ankara'dan gelir gelmez valizleri eve bırakır, koştura koştura Altın Portakal Film Festivali için bilet almaya yollanırdım, varsın beklesin ev işleri. Sonrası ise 10 gün boyunca o salondan bu salona, günde sayısı bazen 4'ü bulan filmleri Antalya'nın şahane sonbaharında izlemek, ardından oyuncularla yapılan söyleşilere katılmak şeklinde geçerdi. Yılın en keyifli zamanları olurdu. Şimdi ise Corona korkusu bir yandan, İzmir depreminin bünyeye yüklediği üzüntüler bir yandan o zamanında sinema uğruna ertelediğim ev işlerini yaparak avutuyor ve yoruyorum kendimi. Eğlence ve sosyalleşme biçimimiz hayli domestik bir hale evrildi. Daha elime kitap almaya fırsat bulamadım. Geçen ay okuduklarıma gelince, dalya dedim ve +1 yaptım, görelim bakalım neler okumuşum:

-Bu kitabı kardeşim verdi okumam için, puntoları hayli küçük ve kitap da hayli kalın olmasına rağmen büyük bir keyifle okudum. Nehir söyleşileri severim. Yasemin Arpa'nın Türkiye'nin en ünlü senaristlerinden biriyle yaptığı uzun söyleşinin kitabı "Ne Kadar Gamlı Bu akşam Vakti" T. İş Bankası Yayınları'ndan çıkmış. Safa Önal Yeşilçam'da en çok senaryo yazan kişi olarak Guinnes Rekorlar Kitabı'na girmiş. Suya sabuna pek dokunmayan o senaryolarının yazarının sığ bir insan olduğunu düşünürdüm ama okudukça şaştım Safa Önal'ın kültür birikimine, edebi zenginliğine, şiir tutkusuna. Hasılı severek okudum kitabı, sizler de benim gibi nehir söyleşilere ve yaşam öykülerine meraklı iseniz bu kitabı seveceksiniz. 

-Ali Smith'i "Sonbahar" isimli kitabı ile tanıyıp sevince diğer kitaplarını da ısmarlamıştım. "Gibi" okuduğum ikinci kitabı oldu yazarın, iki diğer kitabı da okunmak için sıralarını bekliyorlar. Kitap iki arkadaşın ağzından anlatılıyor. Birinci bölümde yaşadığı bir depresyon sonucu okuma yetisini kaybetmiş öğretim üyesi Amy ve kızının yaşadıklarını, ikinci bölümde ise onunla bağlantılı olarak arkadaşı Ash'ın yaşadıklarını okuyoruz. En az "Sonbahar" kadar, hatta biraz daha fazla severek okudum. 


-Tarık Dursun K. (açılımı Kakınç) adını çocukluğumda en çok Arkası Yarın programlarında duyardım, sonraları birkaç kitabını da okudum. "Bağışla Onları" ünlü tiyatro adamı Muhsin Ertuğrul'u hayatında yer etmiş kişilerin ağzından adını açıkça vermeyerek anlatıyor. Kurmaca söyleşileri okuyarak Muhsin Ertuğrul'un bir nevi yaşam öyküsünü okumuş oluyorsunuz. Tiyatroseverler için ilgi çekici bir okuma olabilir. 

-"Savaş Gelinleri" 2. Dünya Savaşı öncesinde ve savaş sırasında, İngiltere'nin küçük bir kasabasında mücadele veren bir grup kadının öyküsünü anlatıyor. Richard'a evlenmeyi umarken terk edilen Alice, Amerika'dan Richard ile dönen Evangeline, Nazi zulmünden kaçan Yahudi Tanni, yoksul evinden alınıp hizmetçi verilen Elsie ve zengin, sosyetik, havalı Frances savaş süresince kendilerinden beklenmeyen bir direniş gösterirler. Ve 50 yıl sonra aynı kasabada buluşup o zamana kadar gizledikleri bir sırrı açığa vurup sürpriz bir final yaparlar. Yüksek edebiyat beklentiniz yoksa rahat okunan, keyifli bir kitap arıyorsanız birebir... 


-Deniz ve Hivde... İkisi de iki farklı kiraz ağacına tutkun. Hivde yalnız bir genç kadın, eylemlerin içinde. Mesut Hivde'de gözü olan, kompleksli bir komiser ve Deniz, Hivde'yi gerçekten seven ama birtakım yanlış anlamalarla ayrı düşmüş bir genç gazeteci. Hivde ve Deniz komiser Mesut'un planlarıyla aynı anda tutuklanır ve aynı anda ölüm orucuna yatarlar. Sonrasında Korsakoff Sendromu ile yaşadıkları hafıza kaybından zaman içinde çıkıp birbirlerini yeniden tanımaya başlayacaklar. Hüzünlü bir öykü "Kiraz Ağacı". Gökçer Tahincioğlu bu kitabında özellikle ölüm oruçlarına dikkat çekmiş...


-Napoli romanları ile tanıyıp sevdiğimiz gizemli yazar Elena Ferrante'nin yeni kitabı "Yetişkinlerin Yalan Hayatı"nı sabırsızlıkla beklemekte idim, beklediğime değidi. Napoli'nin seçkin semtlerinden birinde ayrıcalıklı büyüyen Giovanna babasının bir lafı üzerine ailenin dışladığı Vittoria Hala ile tanışır ve hayatı yön değiştirir. Bir yandan ergenlik bunalımlarını aşmaya çalışırken bir yandan aile içi problemlerle karşı karşıya gelir. Her şeyin yolunda gittiğini sanarken aslında hiçbir şeyin yolunda gitmediğini anlar. Hem Napoli'nin, hem de çevresindeki yetişkinlerin gerçek yüzünü tanır. En az Napoli romanları kadar severek okudum bunu da, tavsiyemdir...

-"Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu" benim açımdan gecikmeli bir okuma oldu. Haldun Taner'i sağlığında okuyup tanısam çok daha iyi olacaktı diye düşündüm, öyküleri yaşadığı yılların atmosferiyle çok daha iyi değerlendirilebilirdi. Buna rağmen gecikmeli de olsa öykülere hayranlık duydum, son yıllardaki postmodern öykülere tahammül edemezken şölen gibi geldi okuduklarım. Özellikle kitaba adını veren öykü tam bir ustalık eseri idi. İyi öykülere özlem duyanlara tavsiyemdir...


-"Başkan Mao'nun Gizli Hazinesi"ni biraz da ilginç adına aldanarak ve eğlenceli bir okuma olacağını düşünerek almıştım, hata etmişim. Cem Yılmaz'ın absürd filmlerine benzer bir tuhaf kitap okudum ve pişman oldum. 4 arkadaş Baki'nin ölen babasının ruhunu bir hazinenin yerini bildiğini düşünerek çağırmaya çalışırken rahmetli yerine tutup Başkan Mao gelir. Ardından hortlaklı, cinli, saçma sapan bir hazine  avı başlar. Ben ettim, siz etmeyin derim :)


-"Oduncular" bir önceki saçmalığın üstüne gerçek bir edebi şölen oldu. İncecik ama dopdolu bir kitaptı, Roy Jacobsen'in diğer kitapları gibi. Oduncu Timmo 2. Dünya Savaşı sırasında Rus işgalinden kaçarken askerlerin yaktığı kasabasından kalmak için direnir. Sağlam kalan evlerden birine yerleşip kasabayı işgal eden Rusların emrinde bir grup oduncu ile ağaç keser. Savaş, soğuk, açlık ve gelecek korkusu hayatı zorlaştırırken Timmo inatla dik durmaya ve grubundakilere de güç vermeye çalışır. İskandinav edebiyatının ağırkanlı ama insanı saran, en zor konuları işlerken bile huzur veren bir yönü var. Kesinlikle okunmalı...


-Sırf merak uğruna alıp pişman olduğum bir kitap daha. "Kocamın Adı Ağzımın Tadı" öykülerden oluşan bir ilk kitap, yazara şans vermek istedim ama öyküler bana beklediğimi vermedi. Yolu açık olsun diyelim ve devam edelim.

 -Ayın son kitabı tesadüfen farkına vararak basımına katkıda bulunup teslim aldığım "Diyarbakır Kızı İrma ve Sari Pişo" oldu. Hayli ilginç bir basım öyküsü var ve kitabın kendi de ilginç zaten. Çocukluğundan beri "Sarı Pişo" adıyla anılan yazarı Arif Özavcı kitabı bastırmak isteyip basım bedelini karşılayamayınca kitabı almayı arzu edenler ederini peşin ödeyip basımına yardımcı olmuşlar, sonra kitap adreslerine postalanmış. Bunlardan biri de benim, Twitter'de görüp yazarın-ya da yayınevinin şimdi tam hatırlayamadım-hesabına para yatırmıştım, kitap basılınca eve kadar getirip imzalı olarak teslim ettiler. Kitabın en önemli özelliği Diyarbakır şivesi ile yazılmış olması. Anlaşılmayacağı düşünülen kelimeler parantez içinde açıklanmış, kitabı okurken Diyarbakır kültürüne de vakıf oluyorsunuz. Tek sıkıntı karınca duasını andıran puntolar ve maalesef hiç redaksiyon ve editör yardımı görmemiş yazım biçimi. İmla hataları korkunç, cümle düşüklükleri keza, bu da okurken insanı tökezletiyor. Aslında hayli eğlenceli ve sosyolojik anlamda ilgi çekici bir kitap, keşke biraz daha özenli basılsaymış. Piyasada mevcut değil ama okumak isterseniz Frezya Yayıncılık'a mail atarak isteyebilirsiniz. 

Ekim ayını da sağlıkla ve 11 kitapla bitirdik şükür. Pandeminin bir an önce çekip gitmesini, deprem ve benzeri felaketlerin bunca can ve mal kaybına sebep olmamasını diliyor ve kaybolup giden huzurumuzu geri istiyorum, ah nerede, vah nerede?




1 Nisan 2020 Çarşamba

1 NİSAN (C11/MART OKUMALARI)

Her gün yukarıya o musibet adıyla corona yazmaktan ikrah getirdiğim için artık kendisinden baş harfi ve sayı olarak bahsedeceğim. 

Kötü ve huzursuz bir gece geçirdim ama sabah biraz kendimi toparladım, çöp dökme ve su alma eyleminin ardından eylemden uzun süren bir temizlik faslı yaptım. Çınarlı balkonu pakladık, arada bahara kaçarız diye, ağaç şahane yeşerdi çünkü. İki parti çamaşır yıkayıp astım, kabak dolması yaptım, bir miktar kitap okudum ve hatta biraz uyudum, sıra blog yazmaya geldi. Bugün corona morona demeyeceğim ve direkt kitaplara geçeceğim, sevimsiz Mart'ta neler okumuşuz bakalım:


-"Üvey Kardeş" için uzun zamandan beri okuduğum en güzel kitaptı diyerek başlayayım. O minicik puntolarıyla ve 700 sayfasıyla savaşırken perişan olan gözlerime değdi bu güzelim aile hikayesi. Son sayfaya gelene kadar hevesle, merakla ve keyifle okudum. Barnum'u, Peder'i, Vivian'ı, Boletta'yı, Vera'yı ve gece adamı Fred'i çok özleyeceğim. Her biri kendine has, muhteşem yaratılmış karakterlerdi. Yazara ve çevirmene benden kucaklar dolusu teşekkür. İskandinav edebiyatı asla yanıltmıyor...
Okuyacak olanlar için kitabın başında bende oluşan kafa karışıklığını başkalarında önlemek için küçük bir ipucu; Peder bir özel isim, baba anlamında çevrilmemiş. 


-"Kör Pencerede Uyuyan" ile tanıdığım Nihan Eren birbirinden güzel öyküler yazmış yine. "Hayal Otel" tam da şu belirsizlik ve huzursuzluk zamanlarında ilaç gibi geldi. Küçük bir Ege kasabasında, açılmak üzere olan bir otel ve otelin her birinin ayrı bir hikayesi olan beklenmeyen konukları birbirleriyle bağlantılı olarak, bitki adları taşıyon 12 güzel öyküyle anlatılmış, okumalısınız.


- "İyi Adamın 10 Günü"nden sonra "Kötü adamın 10 Günü"nü de aynı keyifle okudum. Sadık, Adil ya da kendine verdiği son isimle Öcal yine birtakım işler peşinde. Mehmet Eroğlu polisiye işinde de gayet iyi olduğunu bu iki kitapla gösterdi. Şu tatsız zamanlarda kafa dağıtmak için birebir...


-Sibel Öz'ün yüksek lisans tezi olarak yazdığı "Oyuncu/Yeşilçam Yıldız Sisteminde Bir Anti-Yıldız: Adile Naşit"tam bir biyografiden ziyade akademik bir çalışma fakat Yeşilçam ve sinema konusuna ilgi duyanlar için oldukça ufuk açıcı, Adile Naşit sevenler için de tabii ki...


-Bedia Akartürk yıllardır Türkiye'nin en sevilen Türk Halk Müziği sanatçılarından biri olarak yerini korur. Sahnede seyretmişliğim de vardır. Akrabası olduğunu düşündüğüm Tolgahan Vurgun sanatçı ile bir nehir söyleşi yapmış, adı: "Bedia Akartürk/Turnanın Türküsü". Çocukluğundan başlayarak tüm yaşam öyküsün okuyabilirsiniz bu kitapta Akartürk'ün, kendisini seviyorsanız tam size göre... 


-Sağ tarafta gördüğünüz kitabı halamın eşi yazıp bastırmış. Çocukluğunu ve "Sıradan" isimli köyünü anlatmış "Köyümüz, İstanbulumuz "Sıradan"da.  Zorlu bir çocukluk, zorlu bir yeni yetmelik, Köy Enstitüleri, hafızasına hayran olarak okudum. Geleceğe güzel bir miras olmuş...


-Jorge Amado'yu çok severim, "Dona Flor ve İki Kocası"nı da büyük bir hevesle aldım. Başlangıçta gayet güzel gidiyordu, aslında eğlenceli bir kitap ama o kadar çok ayrıntı vardı ve konular o derece uzatılmıştı ki bir süre sonra zorlanmaya başladım. Üstüne bir de corona günleri başlayınca ruhum daha fazlasına elvermedi. Bitmesine çok az bir bölüm kala daha sakin bir zamanda görüşmek üzere vedalaştım. Buhranlı günlerde uzak durunuz diyeyim... 


-Havada uçan harfleri ve ilginç kapağı ile son okuduğum kitap "Bundan Sonra Her Şey Biziz", Kanada'ya yaşayan Çinli bir ana kızın öyküsüyle başlayıp Mao dönemine kadar geri dönüşlerle uzanıyor. Çok kapsamlı, ufuk açıcı, zaman zaman iç acıtan, sistemleri sorgulatan bir kitap. Ben çok ilgiyle okudum, tavsiyemdir... 

Bugünlük bu kadar, bu tatsız günlerde kitaplara sığınalım, kalın sağlıcakla...