.

.
.
Mektup etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mektup etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ocak 2026 Cuma

GÜN 30, MEKTUP 7

Cumanız, cumartesiniz, pazarınız, pazartesiniz, salınız, çarşambanız, perşembeniz, her gününüz hayırlı, mutlu, kutlu, mübarek, sağlıklı, huzurlu vesaire vesaire olsun sevgili blog dostlarım. Geçen postta sözünü ettiğim yağmur büyük bir heves ve hızla yağmaya devam ediyor. Her yer rutubet kokuyor, evdeki kağıt havlular ve tuvalet kağıtları bile rutubetten yumuşamış. Kuşlar ıslak sıçan gibi balkonlara kaçıyorlar yağmurdan. Bir tencere buğday haşladım, benim kuşlar gurme çiğ yiyemiyorlar 😂 Her sabah 3-4 kaşık seriyorum balkonun denizliğine, anında götürüyorlar ve bana teşekkür olarak gübrelerini bırakıp gidiyorlar. Neyse ki yağmur onları da yıkıyor 😂

Bugün mektup günü malum, ayrıca yarın da doğum günüm O yüzden bugünkü mektubu Babil Kulesi yıllarındaki kendime yazdım, biraz uzun oldu ama idare edin, ne de olsa doğum günü çocuğuyum, biraz şımarabilirim.

MEKTUP 7

Kitaplığın rafındaki kelebek gözlük, seni öyle özlüyorum ki,

Babil Kulesi’ne taşındığımızda henüz gözlük takmıyordum, hatta o kitaplık bile daha salonun bir köşesine yerleşmemişti. Bir bahar günü anneannemin evini belirlemek için kura çekmeye geldiğimizde dört yaşında bile yoktum ama o gün rengârenk bir tablo gibi hala aklımda. Çok sonra Seyran Sineması’nda Zeki Müren’in “Hayat Bazen Tatlıdır” filmini izlerken yine o günü hatırlayacaktım. Aynı filmdeki gibi akıp giden siyah-beyaz görüntülerin arasına atılmış renkli bir rüyaydı çünkü o gün. Hayatımın en rengârenk zamanlarının habercisiymiş, üstelik 11 yıl oturacağımız bloğun tam da arka bahçesinde çekilmişti o kura, papatyaların, gelinciklerin, ballıbabaların bir halı gibi ayağımızın altına serildiği o bahçede.

Anneanneme komşu bloktan çıkmıştı ölene kadar oturacağı ve bizim de bir süre onunla yaşayacağımız daire. İlk arkadaşlarımı orada edindim, Elizabet’i orada tanıyıp annesinin likörlü vişneleriyle ilk ve son kez sarhoş oldum, Hasan Emmi’yi eteğinden çekiştirip düşmesine sebep olarak ilk günahımı orada işledim, anneannemin Şakir Zümre sobasının ağzından maşayla sallandırdığı sucukların kokusuyla orada uyandım, benden dokuz yaş büyük dayımla en büyük kavgalarımı orada ettim. Sonra bahçe içinde bir küçücük eve taşındık, çok sevdim o evi, üstelik çok sevdiğim başka bir olay da orada gerçekleşti, okula başladım ve okumayı öğrendim, dünyanın en büyülü eylemine ben de bulaşmıştım ama hâlâ sen yoktun sevgili kelebek gözlük, çocuk gözlerim henüz sağlamdı. Akşamları ben “Zevzek Guguklu Saat”i okurken, babam da başının belası üssü mizan yüzünden bırakmak zorunda kalacağı Hukuk Fakültesi’nin Roma Hukuku konularına dalardı. “Corpus, Juris, Civilis”in Romalı üçüzler olduğunu düşünürdüm. Bir yıl sonra minik bahçeli minik evi bırakıp Babil Kulesi’nin yemyeşil kırlara bakan bir dairesine taşınacak, sana orada kavuşacaktım.

Her şey halamın ihtisas için Ankara’ya gelmesiyle başladı, zamanla içinde yer alan, aklımın ereceği, ermeyeceği tüm kitapları okuyacağım kitaplığı bizim eve taşındı. Yattığım somyanın başucuna yerleşti. Sonra da gözlerimdeki sıkıntı başladı, hala doktor olunca acilen göz muayenesine götürüldüm ve bir kitap kurduna en yakışan şeyi, seni armağan ettiler bana. Şimdi düşünüyorum da komiktin aslında, o yıllardaki fotoğraflarıma bakıp kendime gülüyorum, uçları yukarıya kıvrık siyah çerçevelerin içinden bakan iki cin gibi göz. Tek çocuk yalnızlığıma kitaplardan sonra bir de sen yoldaş olacaktın artık. Sabah gözümü açar açmaz kitaplığın rafından gözlerime transfer oluyor, akşam yatarken, sen de uykunu uyumak için aynı yere yollanıyordun. Annem dağınık kızının tek itina gösterdiği eşyasının gözlüğü olduğunu konu komşuya anlatıyor, bense seninle gurur duyuyordum. 

 Söz konusu kitaplık ve söz konusu gözlük

İlkokul boyunca hep gözümün nuru oldun, ne çok kitap okuduk seninle. Jo’yu, kardeşlerini, Jane Eyre’yi, Heidi’yi, Pollyanna’yı, Küçük Prenses Sara’yı, Gundula’yı, Halime’yi, Noktacık ile Anton’u ve köpekleri Pifke’yi birlikte tanıdık. Kemalettin Tuğcu’nun tüm ağlak satırlarında bana eşlik ettin. Gazete dağıtıcısı her hafta Çocuk Haftası ve her ay Doğan Kardeş’i kapıya getirdiğinde camların gözlerimle birlikte parladı. Ev ödevlerimde yaptığın yardımı unutamam. Kâğıt bebeklerimi keserken çizgiden sapmamamı sağladın, parmak bebeklerime elbise dikerken iğneme yol gösterdin. Çok mutluyduk seninle, ta ki gözümün numarası artıp gözlüklerin değişme zamanı gelene kadar.

Senin yerini numarası artmış yine siyah bir çerçeve aldı ama kitaplığın rafındaki yeri hiç değişmedi. Büyümüştüm artık, ortaokula başlamıştım, dersler daha ağırdı ama halefin de en az senin kadar yardımseverdi. Tarih, coğrafya, matematik, ev idaresi ne varsa destek oldu, sayesinde takdirler, teşekkürler aldım. Lise ikiye kadar sürdü burnumun üstündeki saltanatı, ergenlik gözlük sevmiyordu, çıkarıp attım. Genç kız oluyordum artık ve görüntüme önem vermeye başlamıştım. İlk kez boş kaldı kitaplığın rafı, zaten bir süre sonra da halam ihtisası bitirip kitaplığını da alıp gitti.

Artık hayatıma gözlüksüz devam ediyordum. Edebiyat seven biriydim, mahalle baskısı Fen şubesine mahkûm etti. El âlem vızır vızır redoks çözerken ben “failatun failatun failun” sayıklayarak aruz vezni peşindeydim. Kimse Fuzuli’yi benim kadar sevmiyor, fuzuli buluyordu. Oysa Nedim gibi zevk peşinde koşan, şuh bir şairimiz bile vardı, Patrona Halil’in elinden öteki dünyayı boylamayayım diye damdan dama atlarken düşüp ölmüştü garibim, hiç mi üzülmezdi o fen kafalılar. Herkes boş derslerde kalbinin işine son verirken ben Itri’den “Tuti-yi Mucize Guyem” söyleyip kafalarını şişiriyordum. Sonunda pes ettim, Itri’den vaz geçtim ama değişik bir türe geçecektim, Nurhan Damcıoğlu’nu kendime örnek alıp kantocu olmaya karar verdim. Öyle genişlettim ki repertuarı ve faaliyeti, turneye bile çıkıyordum, yani yan sınıfın boş derslerini de şenlendiriyordum. Hocaların gözdesi oldum, dönem sonlarında okulun duvarları “Yangın Var” nidalarıyla çınladı da itfaiyenin gelmesine ramak kaldı, adım “Deniz Kızı Eftalya”ya çıktı.

Musikiye ara verdiğim zamanlarda aşçılığı soyundum sevgili gözlük. Sen çekmecede uyurken ben mutfakta Burda dergilerinden yarım yamalak çevirdiğim Alman yemeklerini kotarmaya çalışıyordum, aşağı kurtarmaz. Hazır jöleler yoktu o zamanlar ama ben bir jöle yapmak ve arkadaşlarıma sunmak istiyordum. Peki jelatini nereden bulacaktım? Babam yardımıma koştu, çalıştığı kurumda bazı bileşikler için kullandıkları birkaç yaprak jöle getirdi, her biri mukavva kalınlığında, olsundu. Portakallı jöle yapmaya karar verip hafta sonu için arkadaşlarımı davet ettim, onlar da heyecan yaptılar. Sabahtan mutfağa girdim, jelatinleri kaynar suda ıslatıp erimeye bıraktım, portakalları sıktım, sıkmadıklarımı dilimleyip kalıba dizdim, eriyen jöleyi portakal suyuna karıştırıp dansöz göbeği gibi titreyen bir karışım elde ettim. Kalıptaki portakalların üstüne devirip buzdolabına istirahate yolladım. Derken benim kızlar döküldüler, çayla jöle yenir mi, yenecek, o kadar yaptım. Jöle, mutfak dar olduğu için salonun köşesinde duran buzdolabından merasimle çıkarıldı, dilimlere ayrıldı, konuklara sunuldu, hepsi hapur hupur yedi ama birini gözden kaçırmışım galiba sevgili gözlük. Aradan uzun yıllar geçtikten, bizin dostluğumuz sürüp dururken bir itirafta bulunacağını söyledi. “Nedir?” dedim merakla, “Ben o jöleden nefret etmiştim” demesin mi? Hayat çok acımasız be sevgili gözlük, arkadaşın nankörü de çok kalp kırıyor J

Sonra ne mi oldu? Lise bitti, babam başka bir semtten ev aldı. Sonbaharda, Babil Kulesi’ne, etrafındaki çiçekli kırlara, hemen dibimizdeki açık hava sinemasına, bin bir oyun kurduğumuz balkonlara, merdiven sahanlıklarına, balkon altlarına, kömürlük girişlerine, ön ve arka bahçelere, ailemiz kadar yakın komşulara, Niyazi Bakkal’a, sütçüye, sucuya, bohçacıya, gazete dağıtıcısına, postacıya, merdivenleri süpüren Varnik’e, yıllarca hayatımı paylaştığım arkadaşlarıma, on bir yılımın şahidi okullarıma, semt kütüphanesindeki sarışın kadına, iğde kokularına, iki katlı bahçeli evlere, o bahçelerden taşan leylaklara, pazar yerine gelen cambazlara, bir masal ülkesine benzeyen Yenimahalle’ye ağlayarak veda ettim. Yenimahalle devri yerini Yenişehir devrine bırakıyordu.

Yarın yeni bir yaşa gireceğim sevgili gözlük, epey yol aldım hayat denilen taşlı patikada. Eğer iyi bir insan olabildiysem çocukluğumun ve ilk gençliğimin geçtiği Babil Kulesi’ne borçluyum. Hayatımın bir dönemine geri dönmeyi mecbur tutsalar, hiç düşünmeden seninle de tanıştığım Babil Kulesi yıllarıma dönerdim. Gözlerime ışık olduğun için sana, gönlüme ışık olduğu için ona şükranla…

16 Ocak 2026 Cuma

GÜN 16/MEKTUP 6

Güneşli ve berrak bir günde ısıtamadığım ayaklarımla onlaynım ve de sabahın 4'ünden beri ayaktayım. Niye derseniz, uyandım ve bir daha uyuyamadım, 7'ye kadar sabredip Candy Crush Soda oynadım ve sonra kalkıp gündelik işleri hallettim. Dün astığım çamaşırları topladım, şahsıma ve uyuyan şahsa kahvaltı hazırladım, etli ve terbiyeli kereviz pişirdim. Ve şu an hatırladım ki köklerini koymayı yine unuttum. Antalya'da kerevizler tazecik, yumru köklerinin üstünde uzanan upuzun saplı, körpe yapraklı olarak satılır. Dün kendileri pazardan gelince yıkanıp pişmeye hazır hale getirildiler, sadece kararmasın diye kökleri soymadım, poşete koyup kaldırdım ve de yazdığım gibi yemeğe koymayı unuttum. Neyse onu da rendeleyip yoğurt ekleyerek yeriz, kereviz gibi malımız olsun. Ankara'da yaşadığım sürece ne kereviz, ne enginar pişti bizim evde. O zamanlar satılmazdı bile pazarlarda, hele enginar çok ender sosyete manavlarında görülürdü ve bu acaip sebzenin neresi yenir diye çok merak ederdim. Annem zaten ne pişirmeyi, ne de tadını bilirdi. Kerevizi bir kere kök olarak halamda yemiş ve nefret etmiştim. Sanırım ya usulüne uygun pişmedi ya da benim damak tadıma henüz yerleşmemişti. Her yiyen "Aman ne güzel" diyordu da bir annemle ben beğenmemiştik. Hoş halamların evinde her şey yenirdi, bir gün "Ayaklı pırasa" pişirdim demişti yemeğe gittiğimizde, gözümün önüne aralarına pırasalar serpiştirilmiş kokulu ayaklar gelmişti, ıyk 😟 Meğerse bir gün önceden artan zeytinyağlı pırasayla yine önceki günden artan paçayla birleştirmiş. Halamın ikonik yemekleri, tabii ki onu da yemedim. Kereviz ve enginarı da şükür Antalya'ya gelince öğrendim ve sevdim. Pek yemek becerisi olmayan kayınvalidemin en iyi pişirdiği şey terbiyeli kerevizdi ki iyi yapıldı mı muhteşem bir tattır. Enginarı ise yazmaya bile gerek yok, neresinin yendiğini gayet iyi öğrendim, iş ki keseye uygun enginar bulalım. 

Aman çenem, pardon klavyem düştü yine, oysa bugün mektup günü ve hayli uzun bir mektup okuyacaksınız. Hazır mısınız, postacı kapıyı çalıyor: Zırrrr!

Görsel: Buradan

MEKTUP 6:

Saygılar 56 Chevrolet,

Herkese sevgi dağıtırken bana neden saygı diyeceksiniz, haklısınız tabii, siz hala geçmişin kucağındasınız. Otomobiller içinde bir otomobildiniz o zamanlar, belki biraz daha pahalı, belki biraz daha kullanışlı ve sağlam. Gel gör ki şimdilerde, eğer cami yıkılsa da mihrap yerinde bir görüntü veriyorsanız mücevher konumuna koyabilirsiniz kendinizi. Saygım o yüzden.

Siz Babil Kulesi’nin önündeki kaldırımın kenarında, arkadaşınız olan yeşil Buick’le-ki biz ona “Bıyık” derdik-park halindeyken bizim için Fadimanım Teyzeler’in taksileri olmaktan öte geçemezdiniz. Belki mahallenin haylaz oğlanları için değeriniz biraz daha yüksekti ama biz kızların umurunda bile değildiniz. Ha Bıyık’ın nikelajları güzel parlardı, bir de radyatör ızgaralarını komik bulurdum, bana bir akrabanın güldüğünde ağzından fırlayacakmış gibi duran, iri takma dişlerini hatırlatırdı.

Fadimanım Teyzeler’in erkek nüfusu babadan oğula şofördü. Bıyık babanın, siz ise sırayla yetişkin oğulların hizmetindeydiniz. Her iki oğul da bıçkın tiplerdi; ince uzun yapıları, üst dudaklarını kapatmayan Sadri Alışık bıyıkları, gömlek üstü yelekleri, İspanyol paçalı dar pantolonları ile Osmanlı dönemi tulumbacılarını andırırlardı. Fadimanım ise hiç öyle düşünmezdi, bir fotoğrafta takım elbise, dik yaka beyaz kazak ile gördüğü küçük oğlunu pek beğenmiş, “Maşşallah, mühendisler gibi çıkmış” diye gönenmişti.

Fadimanım Teyzeler Cümbüşçü Kasım Amcalar emekliye ayrılıp memleketlerine gittikten sonra taşınmışlardı bitişiğimizdeki daireye. Erkeklerin kaynaşması bir-iki ayı aldıysa da Fadimanım Teyze gülen yüzü, memleketi Beypazarı’na has eğlenceli dili ve cana yakınlığı ile bir haftada Kule’nin 3. Kat kadınları arasına dâhil oluvermişti. Bir şeye şaşırdı mı “Arıııı” diye feryadı basardı. İlk seferinde herkes arı soktu sanıp yardımına koşmuştu ama sonrasında bu sözcüğün Fadimanım Teyze’nin şaşma, kızma, sevinme, endişe etme durumlarında kullandığı olmazsa olmazı olduğunu anlamışlardı.

Sayın 56 Chevrolet, malumunuz sizin iki sürücünüzden büyük olanı evlendirme derdindeydi Fadimanım Teyze. Küçüğe pek söz geçiremezdi, büyük biraz daha nasihate yatkındı ama ondan gelecek darbe de annesini epey üzecekti. O aday arayadursun, oğlu çoktan seçmişti evleneceği kızı. Caddenin karşısındaki iki katlı tipik Yenimahalle evlerinden birinde oturan ve hakkında pek de iyi konuşulmayan bir kadının kız kardeşiydi seçilen kişi. İstanbul’dan ablasını ziyarete geldiğinde bir şekilde tanışmışlardı, muhtemelen siz bu durumun yakinen tanığıydınız ve hepimizden daha çok bilgi sahibiydiniz. Belki de evlilik teklifi sizin şahitliğinizde gerçekleşmişti şoför koltuğundan yolcu koltuğuna. Evlilik kararı aileye açıklandığındaysa kıyamet kopmuştu. Bıyık’ın Kaptanı baba daha oğlu son cümlesini bitirir bitirmez “Olmaz!”ı basmış ve evden çıkıp gitmişti. Fadimanım Teyze de karşıydı bu evliliğe, onca heveslerle helal süt emmiş bir aile kızı(!) ararken hiç istemediği bir aday sunulmuştu, hem de itiraza mahal bırakmaksızın. Oğulun dediği dedikti, “Ya o kıza he dersiniz ya da evi terk ederim” demişti ama nereye gidecekti ki, siz bile onun mülkiyetinde değildiniz sayın 56 Chevrolet.

Bıyık Kaptanı baba oğlunu evlatlıktan reddetmekle tehdit ededursun, oğlan içip içip yakasını bağrını yoluyor, Fadimanım Teyze iki gözü iki çeşme 3. Kattaki her kapıyı çalıp derdini döküyordu. Hem evliliğine karşı olmasına rağmen Mecnun’a dönmüş oğluna yanıyor, hem oğlunu ayarttığını düşündüğü kıza kızıyor, hem de “Gavur herif ne olurdu he dese” diye kocasına söyleniyordu. Konu komşu Fadimanım’ı teselli etmeye uğraşıyor, “Ablasının günahını kız niye çeksin, garibanın küçükken anası ölmüş zaten, babası ilgilenmemiş, sevaptır siz ona anne-baba olursunuz” diye iknâya uğraşıyor, Fadimanım kapıdan çıkar çıkmaz da olayı en ince noktasına varana kadar masaya yatırıyorlardı. Babil Kule’sinin 3. Katında bir Yeşilçam filmi çevrilmekte, bir magazin gazetesi dizilmekteydi. Sonunda babam baktı iş kötüye gidiyor, Dedem Korkut görevini üstlendi Sayın 56 Chevrolet, bundan haberiniz var mıydı? Teklife siz aracılık etmiştiniz ama ikna etmeyi babam başardı. Gidip Bıyık Kaptanı’yla görüştü, boy boyladı soy soyladı. 

Babam Babil Kulesi’nin akıl hocası gibiydi, herkes severdi, sözünü dinlerdi, onun da ikna kabiliyeti yerindeydi Allah için. Babamı tanırsınız mutlaka, yemeği aşırı kaçırdığı bir akşam fenalaşmış ve kalp krizi geçirdiği düşünülerek sizin koltuklarınızdan birine yerleştirilip acile götürülmüştü. Acilde gaz sıkışması olduğu tespit edilince yine sizin aracılığınızla eve teslimatı yapılmıştı. Gecikmeli bir teşekkür yollayayım bu vesileyle değerli varlığınıza.

Babam ailenin ağzından girmiş, burnundan çıkmış, işin sakıncalı ve faydalı yönlerini karşılaştırıp faydalı kısmını abartarak gündeme getirmiş ve sonunda Kaptan da dâhil kızı istemeye razı etmişti aile fertlerini. Ertesi günü asıl sizden dinlemeli, birlikte önce şekerciye, sonra çiçekçiye gidilmiş, çikolata ile o dönemin kız isteme çiçeği olan glayöl buketi yaptırılmıştı jelatinli ambalajında. Heyecanla akşam beklenmiş ve tam işler yoluna girdi derken bir vaveyla daha kopmuştu Fadimanımlar’ın evinde. Baba o kadar gönülsüzdü ki bir yandan giyinip bir yandan oğluna ağzına geleni söylemiş, oğlanın da sabrı taşıp karşılık verince iş çığırından çıkmış, Kaptan gitmekten vaz geçmiş, damat adayı kendini elinde glayöl buketi Kule’nin bahçesine atmış, Fadimanımsa ağrısı tutmuş başını tülbentle sıkıp kendini odaya kapatmış. Bitişik komşu olarak olaya bizler tanık olmuştuk ama olamayanlar bahçede gördükleri parçalanmış glayöllere bir anlam verememişlerdir mutlaka.

Fadimanım Teyze ertesi gün hâlâ ağrısı geçmeyen başındaki tülbentle, amatörce yaptığı onarım işlerinden dolayı ayakkabı tamircisi kardeşine benzettiği, “Tıklı benim gaadaş gibi” dediği babama gelip kocasını bir kez daha ikna etmesi için yalvarmış, “Arııı, daha başımıza neler gelecek?” diye ağlamıştı. Dedem Korkut yine devreye girmiş, boy boylayıp soy soylamış ve sonunda yeniden yaptırılan glayöller ve neyse ki sağlam kalmış çikolatalarla kız istenmiş, “Hayırlı olsun” temennileriyle iş bağlanmıştı. Damat ve bütün bu olanlardan haberi olmayan gelin adayı mutlu, geri kalan aile fertleri ise mutsuzdu. Babamın ertesi gün “Gözün aydın” dediği Fadimanım’ın cevabı şöyle olmuştu: “Ayamaz olaydı da kapanakalaydı”.

Bunca olayın sonrasında iş tatlıya bağlanmış, aile arasındaki nişandan sonra zaten düzgün bir ailesi olmayan kız bir süre Fadimanımlar’da kalmış, düğüne katılmak için gelen yaşlı babası Kule’nin müdavimi bohçacıdan 3. Kat kadınlarının yönlendirmesiyle üç-beş çeyiz alarak kendince katkıda bulunmuştu. Düğün semtimizin popüler düğün mekânı Ülker Pastanesi’nde yapılmış, tabii ki siz sayın 56 Chevrolet gelin arabası olarak süslenmiş ve görevinizi layıkıyla ifa etmiştiniz.

Bütün bu tantananın sonrasında istenmeyen gelin ailenin kıymetlisi olmuş, o küçücük eve girip Fadimanım ve Bıyık Kaptanı ölene kadar onlarla birlikte yaşamıştı. Sürekli “Gavur herif” diye kızdığı, her fırsatta söylendiği, aldığı odunu az bulduğu için “Gavur herif gitmiş de 500 kiloov odun almış, yarım ton barime alaydı” diye babama şikayete geldiği kocası Hedimanım’ın ölümünden sonra onun acısıyla ancak üç ay yaşayabilmişti. Olayın finali yine Yeşilçam filmlerine yakışır biçimde gerçekleşmişti.

İşte böyle 56 Chevrolet, umarım sahiplerinizi unutmamışsınızdır, ben ne sizi, ne de onları hiç unutmadım. Umarım şimdilerde bir koleksiyonerin garajında hayatınıza devam ediyorsunuzdur. Nikelajlarınız pas tutmasın, tekerinize taş değmesin…

 

 


9 Ocak 2026 Cuma

GÜN 9 / MEKTUP 5

 Hello sevgili takipçilerim,

Bugün mektup günü ya, ben de mektup gibi başlayım dedim. Pazartesi'den bu yana ne yaptın derseniz, gaybubetimde çok kitap okudum diyemeyeceğim maalesef. Üzerimde bir ağırlık var, anneannem olsa "Allah hayırlar halketsin gıı, saklar sakıl kötü bişi olmasın" derdi, ben demeyeceğim, zira benimki tembellikten ya da avarelikten. Anneannem her sıkıntısını kötü bir olasılığa yorardı zaten, ben  atalete yoruyorum. Kitap okumadım ama pazartesi günü başladığım 50'şer dakikadan 8 bölümlük ruh karartıcı "The Beast In Me" dizisini bitirdim. Hiç de bayılmadım, niye o kadar uğraştım bitirmek için onu da bilmiyorum. Otur iki satır oku değil mi? Neyse, bazen oluyor böyle. Aşağıdakiler Ocak ayında okunması planlanan kitaplar, artık kaç tanesi olursa:

Bugün mektup günü malum, biraz uzunca bir mektup okuyacaksınız, aslında bir roman teşkil edecek kadar çok anımın olduğu insanlardan bahsediyorum ama her şey de yazılmıyor işte. Buyrunuz:

MEKTUP 5

Vefakâr ve cefakâr Çaydanlık, selam sana,

O evin en olmazsa olmaz eşyası sendin, Şevkiye Abla gözünü açar açmaz yakardı altındaki ateşi ve ancak gece uykuya geçmeden önce kapatırdı. O yıllarda çay benim için gereksiz bir içecek olduğundan ibiğinden akan o kızıl sıvıdan taş çatlasa 5-6 bardak içmişimdir ama gerek Şevkiye Abla ve ailesine, gerekse yolu düşen konu komşuya az hizmet vermedin. Çay Şevkiye Abla’nın sol, sigara ise sağ elinin uzantısı gibiydi. Zift gibi, katran gibi içerdi üstelik.

Senin varlığının farkına epey sonra vardım, o evle ilk tanışmamı biraz yüzüm kızararak hatırlarım. Annem eşliğinde ilk kez girdiğim odadaki beşikte minik bir kız bebek yatıyordu, birkaç aylıktı ancak. Ondan 3-4 yaş kadar büyük abisi ise beşiğin parmaklıklarına tutunmuş kardeşini seyrediyordu. Annem, Şevkiye Abla ve komşuların Asker Anası adını taktıkları kayınvalidesi Münevver Teyze beşiğin başında sohbete dalmışlardı. Küçük oğlanın kardeşine bakışını sevgisine yoran ben, “Haydi kardeşini öpsene” diyerek yol gösterdim çocuğa. Beriki fırsat kollarmış, eğildi ve bebeğin şeftaliye benzeyen pürüzsüz yanağını “Hart” diye ısırdı. Bebek feryat figan, başındakiler çığlık çığlığa, o karmaşada suçluluk duygusuyla tabanları yağlayıp evimize dar attım kendimi. Oğlana yapılan teşvikten haberleri olmayan büyükler kim bilir nasıl azarladılar zavallıyı. 

Taşındığımız günden çok kısa bir süre sonra diğerleri kadar biz de Babil Kule’li olmuştuk. Aynı balkona açılan tren katarı benzeri altı dairenin kadınları neredeyse tüm zamanı birlikte geçirirlerdi. Sabah kocalar işe uğurlandı mı gün onlarındı artık. Hikmet, Fadime, Nermin, Nurcan, Şevkiye ve Perihan bu katarın daimi yolcularıydı, aralarına sık sık üst kattan Gülşen de katılırdı. Tamamı ev hanımıydı, çok sonra içlerinden ikisi çalışmaya başlayacaktı ama buna daha epey zaman vardı. Annem bir nevi makinistti, Şevkiye Abla ise ikmalci. Saç mı boyanacak, gel Şevkiye Abla, kaş mı alınacak, neredesin Şevkiye Abla, etek boyu mu belirlenecek, haydi Şevkiye Abla, kocalara pijama mı lazım, dik Şevkiye Abla. Sakin bir karıncaydı Şevkiye Abla, sürekli çalışan, yorulduğunu bilmeyen, ketum, sabırlı. Beslenmesini sende kaynayan çay ve elinden düşmeyen sigara sağlarken başkalarını beslemek için türlü çeşit yemek yapardı. Arı kovanı gibi işlerdi evi; kayınvalide, vefat eden görümceden kalan iki kız çocuğu, kendi çocukları, kocası yetmez gibi her hafta sonu ziyareti eksik olmayan görümceler, yeğenler, kuzenler, yaz tatillerinde Almancı ablalar, bitmek bilmez bir akraba trafiği. Bir kez şikâyet ettiğini, yüzünü eğdiğini, ben bunlara hizmet etmeye mecbur muyum dediğini duymadım. Çok bunalırsa sigara ve katran çay eşliğinde anneme anlatırdı üç-beş şey, bunun dışında ağzına fermuarı çekti miydi zırnık alamazdınız yakınma niyetine.

Ah akşamlar, Şakir Zümre sobanın bize çok geniş gelen küçük salonu hamam gibi ısıttığı kış ve balkon kapısından çayır çimen kokusuyla açık hava sinemasından mırıltıların geldiği yaz akşamları. Haftanın en az üç günü birlikte geçerdi. Kimi zaman başrolde sen olurdun vefakâr ve cefakâr çaydanlık, dolar dolar boşalırdı ince belli bardaklar. Kimi zaman İlhan amca aşka gelir ya bir şarap, ya da rakı şişesi açardı. Ayhan Işıkvari ince bıyıkları, kalın kaşları, sevecen yüzü ile kadeh tokuştururlardı babamla. Bazen Şevkiye Abla ile annem de eşlik ederdi birer kadehle ama onlar daha çok sana meftundular, gelsin katran kıvamı çaylar, tütsün cuğaralar.

Apartmana giren ikinci ve rahatlıkla izlemeye gidebileceğimiz TV senin sahiplerinindi. Çilingir sofrası kurulduysa, ekrana Emel Sayın çıktıysa, hele ki Murat Amca da o sofradaysa of ki of! Murat Amca’nın çekik gözleri yüzünde oluşan kocaman gülümsemeyle iyice kısılır, adeta mest olurdu. Gülşen Teyze’nin kıskançlığı tavan yapar, tabak çanak almak bahanesiyle TV’nin önüne gerilir, Murat Amca’yı delirtirdi.

Yaz gelince seni istirahate bırakır çoğu zaman birlikte tatile çıkardık Şevkiye Ablalar’la. Sen kaynamaktan helak olmuş karnını dinlendiredur, biz çoğunlukla Amasra’da denize giriyor olurduk. Tatil erkeklerle biz çocuklara tatildi esasında. Bir pansiyona yerleşilirdi, kadınlar evde ne yapıyorlarsa tatilde de aynısını, üstelik daha kısıtlı imkânlarla yapıyor olurlardı. Çoğunlukla tatil ekibine Şevkiye Abla’nın kız kardeşiyle ailesi, bazen de ortak ahbaplar dâhil olurdu. Kadınlar yemek, bulaşık, temizlik olarak gruplaşırken erkekler ancak alışveriş yapar, pişirileni yiyip yutar, deniz-kum-güneş üçgeninde yayılırlardı. Sen görevini kaldığımız pansiyonun demirbaş çaydanlığına devretmiş olurdun tatil süresince ve bu kez o yerine getirirdi sabahtan akşama kaynama, demleme faaliyetini. Şevkiye Abla yine çay ve sigara eşliğinde yapardı üstüne düşen işleri.

Bir seferinde İlhan Amca bana ve diğer ufaklıklara sandal sefası yaptırmaya karar verdi. Bir kayık kiraladı, doldurdu içine bizi, derinleşen denizden ezelden ebede korkan ben ses çıkaramadım bu isteğe kırmamak adına. Açıldık, bir büyük, bir ergen ve dört çocuk. Mendireğe yanaşmıştık ki küreklerden birinin ıskarmozu kırıldı. Yedeği yok, kürek çalışmıyor, İlhan Amca panikledi, çaktırmamaya çalışıyor ama ben anlıyorum, üstelik ben ondan daha panik hallerdeyim, ya batarsak, diğerlerini bilmem ama ben anında boğulurum, sığ suda yaptığım su balesi derinde can kurtarmıyor zira. Çok uğraştık dönebilmek için tek kürekle, İlhan Amca’nın saçına ilk aklar sanırım o zaman düştü. Bir daha mı sandala binmek, tövbeler tövbesi.

Bir seferinde Ağustos ortası niyet ettik Amasra tatiline, on günün yedi gününde yağmur yağdı, denize üç kere falan girebildik. Annem babamın başının etini yedi, “Ben sana iznini Ağustos’a bırakma demedim mi?” diye. Babam öyle bunaldı ki işi şairliğe vurdu, pansiyonun tahta masasına bıçakla kazıyarak şu dörtlüğü hatıra bıraktı:

Geldik Amasra denen şehre

Denize girip yanalım deyu

Yağmur, rüzgâr elvermedi

Aklınız mı yoktu enayiler deyu

Babil Kulesi’ne ilk taşındığımız yıllarda bir bayram arifesi okuldan döndüğümde annemi evde bulamadım, ilkokul üçte falan olsam gerek. Kapı duvar, annem evde olmayacağını bana haber vermemiş, olağan bir durum değil, ödüm koptu. Çantayı bir yana fırlattım “Annem öldü mü?” diye bağırarak iki gözü iki çeşme ağlamaya başladım. Sesime Şevkiye Abla koşup geldi. “Dur kızım annen niye ölsün, ağlama, biraz hastalandı, baban hastaneye götürdü, gel bize gidelim” diyerek elimden tuttu, iki kapı ötedeki daireye götürdü. Sümüğümü çeke çeke girdim içeri. Sakinleştirdi beni, önüme bir tas çorba koydu. Gözyaşlarımın tuzunu arttırdığı çorbayı zoraki içtim. İyice yatıştığıma kanaat getirince “Haydi çarşıya gidelim” dedi. Sebebini anlamasam da takıldım peşine. Bir kumaşçıya girdik, pembe kareli bir eteklik ve düz pembe bluzluk kumaş kestirdi. “Ne olacak bunlar?” soruma cevap bulamadan eve döndük. Önce mezura ile ölçümü aldı, sonra her daim açık duran dikiş makinesinin başına geçti. Ben çantamdan defterlerimi çıkarıp ödevlerimi yapana kadar bayramlık pileli eteğim ve bluzum dikilmişti bile. Meğer hamile olan annem ben okula gittikten sonra düşük yapmış ve acilen hastaneye götürülmüş. Çok ağır geçen hamileliği onu son günlerde iyice zorladığı için âdeti hilafına bana bayramlık dikememişti. Durumu bilen Şevkiye Abla’nın içi beni bayramlıksız bırakmaya elvermemişti. Akşam babam annemin iyi olduğu haberiyle geldi, o gece Şevkiye Ablalar’da misafir oldum. Bayram sabahı annem hastaneden geldi. Bayramlığıma ilaveten annemin de evde olduğu o bayram benim için başka bir bayram oldu.

Babil Kulesi’nden taşındıktan sonra bile Şevkiye Abla ve ailesi ile bağımız hiç kopmadı. Annemin vefatından bir süre sonra onu da kaybettiğimizin haberini aldık. Sevgili çaydanlık eminim benim gibi sen de hiç unutmamışsındır sahibini. Umarım gittiği yerde de demli çayını içip sigarasını tüttürüyordur…

 

Sağlıcakla kalınız...