.

.
.
Yeme-İçme Halleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yeme-İçme Halleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ağustos 2017 Cuma

5. GELENEKSEL BACISAL SEYAHAT-HATAY YEME-İÇME

Eveet, merakla beklenen paylaşım huzurunuzda, Hatay'da ne yedik, ne içtik. Hani derler ya yediğin içtiğin senin olsun, gezip gördüğünü anlat. Anlattık ama en çok soru anlatılmayan yerden geldi, ne yediniz? 😀

Daha önce de bahsetmiştim, tekrar edeyim, kızkardeş de, ben de et ve kebaba düşkün kişiler değiliz, ilave olarak şerbetli tatlılara da. "E o zaman niye gittiniz Hatay'a" mı diyeceksiniz, demeyin. Orada görülecek çok şey var, kebapla künefe dışında da yenilecek çok şey. Şimdi ilk günden başlayarak yediğimiz yöresel yemekleri biraz anlatayım, hamileleri ekran başından alalım lütfen.

İlk günün akşamı arkadaşımız bizi Harbiye'de. sular içinde bir restorana götürdü, sanırım biraz yorgunluk ve hava değişikliğinin getirdiği sersemlikle restoranın adına bakmayı unutmuşum. Hoş bir mekandı, zaten çoğu birbirine benziyor, isterseniz suyun içindeki masalara oturup ayaklarınızı suya sallandırabiliyorsunuz. Her taraf yeşillik, hava mis. Yediğimiz tek yöresel kebap da orada oldu zaten: Kağıt Kebabı. Antalya'da arkadaşlarla bir Antakya restoranına gitmiştik ve işletme sahibinin önerisi üstüne tepsi kebabı yemiştik. Sanırım yöresel yemekleri kendi yerinde yemek lazım. Etin tadı ve kokusu beni o kadar rahatsız etmişti ki birkaç lokmayı zor alabilmiştim, ağır gelmişti. Kağıt kebabını ısmarlarken biraz tereddüt etmedim değil, benzer bir et gelirse diye ama gayet lezzetli ve hafifti. Esasen Kağıt Kebabı kebap olarak nitelenebilir mi, o da tartışılır ama adı öyle. 


İncecik, soslu lavaş ekmeklerin altında ince ve büyük bir köfte var aslında, tadı da biraz Adana kebabı andırıyor ama daha hafif, acılı ya da acısız olması tercihinize bırakılıyor. Biz acısız istedik. Kağıt üzerinde piştiği için Kağıt Kebabı denmekte imiş. Eti rahatsız etmediği için beğendik. 


Bunlar da yanında istediklerimiz, yöresel mezelerle ilk tanışma, bir süre sonra ahbap, sona doğru da içli-dışlı olacağız :) Soldaki akça pakça şey tuzlu yoğurt. Lokantalarda ortasına biraz zeytinyağı dökülerek geliyor, kahvaltı dahil her öğün gideri var. Ortadaki zahter salatası efenim, yemelere doyamadık. Zahter bir çeşit kekik, yaprakları daha uzun ve ince, daha yeşil. Tazesi, kurusu, salamurası, her şekilde tüketime açık. Tabii en güzeli tazesinden yapılan nar ekşili salatası. İçine bol maydanoz, yeşil soğan, kırmızı biber, domates doğranıyor, domates isteğe bağlı. Nar ekşisiyle sunuluyor. Her yemekte istedik, yanımızda getirdik, sonunda doyduk :) Sağdaki Abugannuş, közlenmiş patlıcanla yapılan doğuya ve güneye has bir meze, o bilindik bir tattı. Bir-iki şey daha vardı ama fotoğrafta çıkmamış, ben de unuttum :)

Öğretmenevi'nde kaldığımız sürece kahvaltılarımızı orada yaptık, ilk gün kahvaltı salonuna girip sunulan kahvaltıları görünce ağzımız açık kaldı, hem yöresel, hem de bol çeşitli idi.


Ben kibar, narin ve tok gözlü bir kadın olduğum için her sabah bu tabakla iktifa ediyordum 😀 Lakin menü daha çeşitliydi. Evet, en başta tuzlu yoğurt, tel ve top peynir, kekikli çökelek, sürk denilen kekikli, kimyonlu, biber salçalı bir başka tür çökelek (fotoğraftaki kısıra benzeyen kırmızı şey), iki çeşit siyah zeytin, Hatay'ın soslu kırma yeşil zeytini, hicbir sofrada eksik olmayan biberli ya da katıklı ekmek, ayrıca peynirli pide,  yumurta, domates, salatalık, nane, maydanoz, kahvaltılık küçük paketlerde tereyağ-reçel-bal, pide, kepekli ekmek, üzüm ve karpuz. Emin olun bazı otellerde bile bu kadar çeşit yoktur. Sunulan her şeyi yemesek de kahvaltıdan ziyadesiyle memnun kaldık. Üzümler aşağıdaki fotoğrafta gördüğünüz çardaktan mıydı bilemeyeceğim ama görünüşleri pek güzeldi, zaten bahçe güzeldi.


Öğlen yemeğini Samandağ'a giderken, Hıdırbey Köyü'nde defne ağaçları arasına kurulmuş bir çardakta, bir sürahi ayran eşliğinde biberli ekmek ve gözleme ile ifa ettik. 




Konuşkan bir karı-kocanın işlettiği bir aile mekanı burası. Gözlemelerin çok fazla bir numarası yoktu, bildiğimiz elde açılmış yufkadan gözleme ama biberli ekmekler 5 gün boyunca değişik yerlerde yediklerimin içinde hilafsız en lezzetlisiydi. 

Akşam Antakya'ya döndüğümüzde Küçük Dalyan semtindeki Alican Restaurant'a götürdü arkadaşımız bizi. Mütevazı, samimi, servisi süratli ve ilgili bir yerdi, yediklerimizden de gayet memnun kaldık.


Soldaki kırmızı olan cevizli ezme, biraz fazla acı olmakla birlikte lezzetliydi. Nanenin yanındaki zahter salatasından sonra en sevdiğim şey oldu: Zeytin Salatası. Hemen hemen her gittiğim yerde sipariş ettim. Arkada sofraların olmazsa olmazı biberli ekmekler ve soğan salatası. Bir de nane, bir alışkanlık galiba, özel bir anlamı var mı, hani mideyi rahatlatma gibi falan bilemiyorum.


Ve bir Antakya klasiği: Humus.  Çarşılarda adım başı humusçu dükkanı var, Antakyalılar kahvaltıda bile humus yiyorlar. Sipariş ettiğiniz zaman tereyağlı mı, zeytinyağlı mı diye soruyorlar. Biz hep zeytinyağlısını yedik ve Arsuz'daki dışında hepsini beğendik. Servisini böyle ortaya biberli yağ, üstüne de turşu koyarak yapıyorlar.


Hiç böyle çiğköfte sunumu görmemiştim, bizim oralarda marul yaprakları ve limonla yapılır, burada ortasında kavrulmuş kıyma ile geldi. Ben pek sevmem, o yüzden tadı hakkında fikir beyan edemeyeceğim. Fotoğrafa girenler bunlar, çekemediklerimi unutuyorum :)


 Ve Alican Restaurant, fotoğrafı internetten aldım.



Üçüncü günün öğle yemeğidir ve internette daha önce araştırıldığı için tercih sebebidir Abdo'nun döneri. Gerçekten güzeldi, özellikle sosu lezzetini arttırmıştı. Abdo'nun yeri Saray Caddesi'nde, fazla aramadan bulunacak bir yerde. Küçük bir binanın tamamı Abdo'ya ait, biz kapı önündeki masalarda oturduk ama üst katta klimalı salon da vardı. Servis hızlı, personel güler yüzlü idi, memnun kaldık. Tavuk döneri de meşhurmuş ama ben tavuğun bırak dönerini kendini bile uzun zamandır yemediğim için denemeye teşebbüs bile etmedik. (Sofraya yine nane geldiğinin farkındasınızdır sanırım)

Hiçbir tür şerbetli tatlıyı sevmem, baklava da dahil. Hele kadayıf hiç ilgi alanıma girmez ama "Antakya'ya gittiniz de künefe bile yemeden döndünüz mü?" lafını duymamak için bir künefeyi iki kardeş paylaştık yine internette övgüsünü duyduğum bir mekanda, Hatay Künefe'de. Sonuç olumsuz, yıllar önce oğulları kebapçı ve baklavacı olan Kilisli komşumuzun bayramlarda bize özel yaptığı künefe ile kimseninki boy ölçüşemez. Ama siz bana bakmayın, bu konuda iyi bir rehber değilim, belki seversiniz. Onca insan harıl harıl künefe yiyordu ve zaten şehirdeki dükkanların yarısı künefeciydi (biraz abarttım ama olsun varsın :). Hatay Künefe hemen Köprübaşı'nda.



3. gün akşam yemeği yediğimiz mekan da, yediklerimiz de çok keyifliydi. Bakmayın yine benzer şeyler yedik ama ortam fark yaratıyordu. Konak Restaurant'ın methini internette çok yerde okumuştum. Gitmeden rezervasyon yaptırmakta fayda var. Eski bir Antakya konağı restore edilip lokantaya çevrilmiş, çok şık ve otantik olmuş gerçekten. İçerisi kalabalık olduğundan kendim fotoğraf çekemedim, fotoğraflar internet sitelerinden:





Gördüğünüz gibi damak zevkimiz standart ama biz zahter ve zeytin salatasını çok sevdik ne yapalım. Ortadaki "Mütebbel", közlenmiş patlıcanlı tahinli bir meze. Kırmızılı arkadaş biberli ezme, gayet lezzetliydi. Görünmüyor ama yine biberli ekmekler var.


 Oruk, lokanta kendine özgü bir tarzda hazırlıyor


 Kiremitte tereyağlı peynir, tam benlikti. Hatay peyniri ve sarmısak tereyağla toprak kapta fırına veriliyor, off nefisti, mideye indirdikten sonra çekmek aklıma gelmiş.


Kısacası Konak Restaurant'tan çok memnun kaldık, yanında içki de aldığımız halde çok hesaplı bir ödeme yaptık. Arsuz'daki lokantayla kıyaslanamayacak ambiyans da cabası, patatesle bozuk yoğurda ödediğimiz parayı verdik neredeyse bunca şeye. Restaurant şehir merkezinde, Zenginler Mahallesi'nde, kime sorsanız gösterirler.

Arsuz'daki öğle yemeğinden bir daha bahsetmek istemiyorum, akşamına arkadaşımız bizi "Saklı Ev" isimli çok hoş bir mekana götürdü. Konak Restaurant'ın minyatürü gibiydi, yine bir konak restore edilmiş ve lokantaya çevrilmişti. 


Fotoğraflar internetten

Saklı Ev'de sohbeti öyle koyultmuşuz ki fotoğraf çekmek tabağımızdakiler bitince aklımıza geldi, aşağı yukarı benzer şeyler yemiştik zaten, haydi bilin bakalım masada mutlaka ne vardı? Tabii ki zahter ve zeytin salatası en başta :)

Ve son günümüzde kahvaltıyı dışarıda yapıyoruz. Harbiye'de, Döver Köyü'nde. Bu kadar zengin bir serpme kahvaltıyı daha önce hiçbir yerde görmedim desem yeridir (arkadaşımız bize torpil yaptırmış da olabilir)



Fotoğrafı henüz kahvaltılıkların yarısı geldiğinde çektiğim için diğerleri ortada yok. Çoğuna çatalımızı dahi değdirmedik. Bir çoğu da yenmeden artıp ziyan oldu. Kiremitte peynir, zahter, zeytinler ve zeytin salatası, çeşitli peynirler, sürk, börek, sahanda yumurta, biberli patates ezmesi, patates kızartması, tuzlu yoğurt, humus, tahinli ezme, tereyağ, ceviz reçeli ve ne adını ne tadını hatırladığım bir sürü şey daha. En güzeli ise şu aşağıdaki sade ve tereyağlı bazlamalardı. Anında yan taraftaki fırında iki kadın tarafından pişirilip sofraya getirildi.


Mekanın güzelliğini, görevlilerin masamızın etrafında hizmet için dört döndüğünü, işletme sahibinin gayet güler yüzlü olduğunu ve ödenen meblağın da sofradakilerle kıyaslanamayacak kadar hesaplı olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Ayrıca bu kahvaltı ile on kişinin rahatça doyacağını da belirteyim. Antakya'da temiz havada, güzel bir kahvaltı etmek isterseniz Altunaylar'a uğrayın. 

Valla genelde yemek fotoğrafı paylaşmam ama geziler istisnadır, ayrıca meraklısı çoktu o yüzden böyle bir post yaptım, kusur ettiysek affola diyor, şu aşağıdakileri de tanıtmadan geçmiyorum:


Antakya simidi, tesadüfen çıktı karşımıza, kocaman bir şey, kafandan geçirsen kolye olur, o derece yani. Tuzsuz ve yanında küçük bir külahta tuz-kimyon karışımı veriyorlar, batırıp yiyorsunuz. Her an tuzlu yoğurt yiyebilen halkın simidinin tuzsuz olması ilginç :)


Meşhur Haytalı, en güzeli Affan Kahvesi'nde ama sokaklarda da satıyorlar, Bicibici ile karıştırılmasına da fena bozuluyorlar. Altta mısır nişastalı muhallebi, üstünde gülsuyu ve dondurma. Sanırım gülsuyunun içinde biraz gıda boyası var zira o renk gülsuyu hiç görmedim.


Limon dondurması, hemen her yerde satılıyor, safi boyadan ibaret, bence denemeyin :)

Yeni bir gezide buluşmak dileğiyle...

27 Temmuz 2013 Cumartesi

MUTFAKTA KİM VAR?

Görsel: Buradan

Kadın esneyerek mutfağa yöneldi. Sabahın çok erken bir saati değildi ama üzerinde uykusunu alamamış insanların mahmurluğu vardı. Tezgahın önünde durup "Nereden başlasam?" diye bir an düşündü, sonra dipfrizi açtı. Donmuş mercimeklerin olduğu torba eline değince ürperdi, hemen bir kaba sıcak su doldurup hem elini hem mercimekleri soğuktan kurtardı. Ayakları soğanların durduğu dolaba götürdü, çekmeceyi açıp 3 tane soğan aldı. Soyup kesme tahtasına yerleştirdi, doğramaya başladı. Eskiden olsa elinde doğrar, bu arada parmaklarına da üç-beş çizik atardı. Eğer o çizikler zamanla kaybolmasaydı, kaplumbağa kabuklarındaki halkalar gibi izlerine bakarak kadının kaç yılını mutfakta geçirdiği kolayca hesaplanabilirdi. Neyse ki birkaç yıldır kesme tahtasını kullanmaya alışmış, parmakları da rahat bir nefes almıştı :)

Doğradığı soğanların bir kısmını dolaptan çıkardığı kuşbaşı etler ve soyup hazırladığı sarmısaklarla beraber kavrulmaya bıraktı. Ocağın diğer gözüne de çözülmüş mercimeklerle soğanların kalanını biraz yağ ilavesiyle yerleştirdi, börek içi ağır ağır hallolsun diye. Sıra işin en sıcak ve yorucu kısmına gelmişti. Sebzelikten çıkardığı haddinden fazla gelişmiş bostan patlıcanlarını tek tek yıkadı, kuruladı ve göbek kısmından bir kapak çıkararak oymaya başladı, oyacak patlıcanın ebadı karşısında çaresiz durumdaydı. Annesinin çeyizinden kalma kocaman, sivri burunlu yemek kaşıklarından birini çağırdı yardıma. Kaşık görevini layıkıyla yerine getiriyordu ama patlıcanlarda bir gariplik vardı. Bostan patlıcanında olmaması gerektiği kadar çekirdek içeriyordu. Kadın bir yandan-patlıcanlı bir türkü aklına gelmediği için-"Fincanı taştan oyarlar/İçine bade koyarlar" diye çığırıp bir yandan oyma işlemine devam ediyordu ama kafası karışmıştı bir kere. 3 patlıcan çoktan kaynayan zeytinyağına atılmıştı kızarmak için, dördüncüyü atmadan önce çekirdekli kısımdan bir parça ısırdı ve anında tükürdü. Bu patlıcan değil zehirdi. Normal patlıcanların acı olanına çok rastlamıştı ama bostan patlıcanında ilk kez başına geliyordu böyle bir acılık. "Bostan sahibi patlıcan tohumlarını ekmeden önceki akşam yemeğinde muhtemelen epey kuru fasulye yemiş" diye düşündü. Annesi soğan çok acı çıkınca "eken adam yellenmiş" deyip gülerdi, aslında yellenmiş falan demezdi, adlı adınca söylerdi de haydi ben editör olarak kadının aklından geçenleri sansürleyim :) Ee, ne olacaktı şimdi, bu acı patlıcanlar misafire yedirilmezdi doğal olarak, "bırakalım onları kırağı çalmasın, biz yenilerini alalım" diyerek giyinmeye gitti. Bir yandan da bunca iş arasında çıkan bu ekstra eziyete söyleniyordu. Neyse ki market yakındı, manav reyonuna geçti, en köşedeki market manzaralı, mutena standlarında ikamet eden bostan patlıcanlarına yanaştı elindeki poşetle. Bunlar da istediği gibi değildi ama çare yok, idare edecekti. Boks eldivenine benzeyen birini ve küçük boy kavun iriliğindeki diğerini kenara ittirerek mümkün olduğunda düzgünlerini seçti. Markete girince tek parça ürünle çıkmak alışverişin şanına yakışmaz diyerek patlıcanların yanına bir kutu yumurta ve bir yumurta fırçası ekleyerek bitirdi alışverişi.

Tekrar mutfağa girdiğinde panikledi, ortalık karman çorman, saat ilerlemiş ve henüz hiçbir yemek bitme aşamasına gelmemişti. Acilen yıkadı patlıcanları, Beşiktaş forması gibi soyarken Fenerbahçeli olduğunu hatırlayıp "acaba alacalı mı desem?" diye düşündü. Sonra son zamanlarda Çarşı grubuna duyduğu sempatiye karşılık olarak "evet Beşiktaş forması" dedi ve kaşığı eline alıp oymaya başladı. O da ne? Bunların içi de diğerleri kadar olmasa da çekirdek doluydu. "Bunları diken de öbür bostancının evinde yemiş akşam yemeğini, neyse ki fazla kaçırmamış" diyerek bir parça attı ağzına. Hafif bir acılık vardı ama tuz ve yağ onu hallederdi. Sonunda tombul patlıcanlar soyulmuş, oyulmuş ve kızarmıştı. Hazır olan içi yerleştirip domates ve biberle süsleyerek akşama fırına vermek üzere buzdolabına kaldırdı. Oh, neyse ilk ve en önemli yemek hallolmuştu, morali biraz düzelince "Amanin nineler/Un eler dönerler/Amanin güzeller/Bade süzerler" diye bir türkü tutturup mücver yapmaya girişti. Kabaklı bir türkü düşünmedi değil ama o anda hatırlayamadı. Mücverin işi çabuk bitmişti, hemen fırına sürdü. Sırada börek vardı. Sütle yağı karıştırırken annesinin mutfağında olduğu ve onun eşyalarını kullandığı düştü aklına. Burnunun direği sızlamaya ve gözleri yanmaya başlamıştı ki "şimdi ağlama lüksüm yok, iş çok" diye düşündü, kafasındaki düşünceleri savmak ister gibi saçlarını geriye attı ve malzemesini sürüp kare dilimler haline getirdiği yufkalara mercimekleri paylaştırıp bohçalamaya başlamıştı ki yarım bıraktığı kitabını hatırladı: "Kün". Tüm külliyatını hatmettiği Sezgin Kaymaz'ın bu son kitabına bayılmıştı, hele Konya ağzıyla konuşan köpek Çeto'ya tek kelimeyle bitmişti. Sırf o yüzden bile okunabilirdi bu kitap ki daha onun gibi neler vardı. Arsa yapmaya niyet ettiği eski kabristanda mezarlarını bozup rahatsız ettiği ölülerin intikam almak için uykuda, tuvalette ve namazda türkü söyletip göbek attırdığı açgözlü yapsatçı, yapsatçının mezarları yıkıp araziyi düzlemekle görevlendirdiği ve bu nedenle her gece rüyalarında sürekli kefen ütüleyen üç yiğeni, durmadan babasından dayak yiyen ve bu nedenle dayak yeme ve dövme üstadı olmuş küçük Ömer, Ömer'e kol kanat geren Hüdai Nabit ve daha pek çok ilginç kahramanın neler yaptığı fena halde merakını celbetmeydi kadının. Hızla börekleri fırına yerleştirdi, ortalığı toparladı, mutfağın zeminini paspasladı, ellerini yıkadı. Artık kalan zaman kendine aitti. Eline "Kün"ü aldı ve kanepeye yerleşti...

Not: Kendime üçüncü bir şahsın gözünden bakmak istedim bugün, sabredip okuduysanız sağolun derim :)

26 Mart 2013 Salı

ÖZETLE

Görüşmeyeli ben iyiyim, sizi sormalı. Ne yaptım derseniz aşağıdaki fotoğrafta ayrıntıları görebilirsiniz:
-Antalya Devlet Tiyatrosu'ndan "Yol, Ter, Gül (Ahi Evran)" oyununu seyretmiş,
-Smoke (Duman) filmini izlemiş,
-Ve evde bir arkadaş toplantısı gerçekleştirmiş bulunuyorum.


İkramlarım konusunda merakınız varsa yakından buyrun:


Sırasıyla: kadayıf böreği, kıymalı poğaça, kuru patlıcan dolması, armut tatlısı, çikolatalı muffin, limonlu jöle. Haydi ben kaçtım...

16 Şubat 2013 Cumartesi

ETKİNLİK BÜLTENİ 2

İki gündür sesim çıkmıyor diye evden de çıkmıyorum sanmayın. Bilakis aşırı etkinlikten dozaşımına uğradım, yazacak zaman bulamıyorum. Ne zamandır evde hapsolmuşum yahu, sonunda özüme döndüm :) Perşembe günü sevgili misafirim ve ben erkenden yollara düştük.


İlk uğrak yerimiz Börekçi Tevfik'in dükkanı oldu. Tevfik Usta'nın hamuru havada dansettirerek açıp neredeyse antika denebilecek bir fırında pişirip sunduğu şahane börekleri çay eşliğinde lüplettikten sonra yürüyerek Karaalioğlu Parı'na geldik. Puslu havada miradorlardan görünen manzara muhteşemdi:


Parkta attığımız turdan sonra yeni açılan Soba Müzesi'ni gezdik. İlginç bir müze olmuş; hem sergilenen değişik sobalar, hem mankenli canlandırmalar, hem de en üst kattaki oyuncak sobalar görülmeye değerdi.


Canlandırmalardan biri 12 Eylül darbesi sonrası sobalarda yakılan kitapları temsil ediyordu. Soba Müzesi Balbey Mahallesi Sobacılar Çarşısı içinde, giriş ücreti emekli, öğretmen ve öğrenciye 3, diğer kişilere 6 lira olarak belirlenmiş. 

Soba Müzesi'ni gezdikten sonra "Şiddete dur diyen 1 milyar kadından biri ol" organizasyonu kapsamında dansetmek üzere Cumhuriyet Meydanı'na yollandık. 


Dansedip görevimizi yerine getirdikten sonra Yat Limanı'na indik ve bu defa da Oyuncak Müzesi'ne daldık. Ardından mendirekte yürüyüş yapıp Mermerli'de manzaraya karşı bir bardak çay içtik.


Kaleiçi'ndeki küçük tur sonrası iyice acıkan karnımızı doyurmak ve yorulmuş bacaklarımızı dinlendirmek için Piyazcı Ahmet'in masalarından birine yerleştik ve tahinli piyazla şiş köftenin tadını çıkardık. Yeterli enerjiyi toplayınca da son durak Kitap Fuarı'nda aldık soluğu. Park içinden yürüyerek ulaştık Cam Piramit'e, hava iyiden iyiye bozmaya başlamıştı ve içeri adım atar atmaz da yağmur tüm şiddetiyle indirdi. Fuar'ı gezip dolaştık, birkaç kitap daha aldık. İşimiz bitmişti ama yağmur olanca hızıyla yağmaya devam ediyordu. Birer bardak çay alıp dinmesi için beklemeye başladık. Bir saate yakın zaman geçti ama yağmur bırak dinmeyi hafiflemedi bile. Herşeyi göze alıp dışarı çıktık, kapıya ulaşıp taksiye binene kadar sırılsıklam olmuştuk bile. Hemen taksi bulduğumuza şükredip eve ulaştığımızda elektrikler kesilmiş ama yağmur kesilmemişti. Önceden biletleri alınmış olduğu halde gitmeyi planladığımız konserden vazgeçmek zorunda kaldık.

Cuma günü uzun bir kahvaltının ardından baktık yağmur yağacak gibi görünmüyor Atatürk Parkı'nda bir yürüyüş yapıp Nar Cafe'ye yerleştik.


Camdan vuran güneşle birlikte kahvelerimizi yudumlayıp uzun uzun sohbet ettik. Karnımız acıkma sinyalleri verince kalkıp eve doğru yürüdük ve mahallemizin meşhur Bahçeli Pideci'sinde çalan zilleri susturduk. Akşamsa bir gün öncenin intikamını almak için şef Orhan Şallıel'in yönettiği için Senfoni Orkestrası eşliğinde solist Jülide Özçelik'i dinlemek üzere AKM'ye yollandık. 


Jülide Özçelik o ruha işleyen duru sesiyle enfes bir konser verdi, bilhassa finaldeki Neşet Ertaş'tan uyarlanan "Yalan Dünya"dinletinin zirvesiydi. 

İki günün özeti budur sevgili dostlar. Hafta sonunuz şen olsun diyor yeni bir etkinlik için kaçıyorum...

10 Mayıs 2012 Perşembe

KAHVALTININ MUTLULUKLA İLİŞKİSİ ISPATLANMIŞTIR


Kahvaltı için sözleştiğim arkadaşımla buluştuğumda aklıma geldi Börekçi Tevfik Usta'ya gitmek. Senelerdir Antalya'da yaşar ve Tevfik Usta'nın böreklerinin methini duyarım ama börek merakım fazla olmadığı için hiç yememiştim. Eh herşeyin bir ilki vardır dedik ve sabah arkadaşımla rotayı şehir merkezine çevirip Tevfik Usta'nın minicik dükkanına yerleştik. Serpme börek yapıyor Tevfik Usta, böreğin özelliği hamurunun oklava ya da merdane ile değil elle havada savrularak açılması, serpme börek ismi de buradan geliyor. Fotoğrafta havada daireler çizdirerek hamur açarken gördüğünüz Tevfik Usta'nın dükkanı bir pasajın içinde mütevazı, küçük bir mekan. 1930'dan bu yana 3 kuşak; sırayla dedesi ve dayısı burada hizmet vermiş, şimdi de kendisi sürdürüyor bu geleneği.


Siz dükkanın küçük olduğuna bakmayın, kimler kimler gelip burada o güzelim böreğin tadına bakmamış ki. Daha dün bir videoda V.edat M.ilor'u Tevfik Usta'nın böreklerini götürürken izledim, hem de lezzet, kalite ve fiyat bakımından tam not vermiş:)


Ben peynirli yedim, arkadaşım kıymalı, inanılmaz lezzetli ve hafifti. Pudra şekerli olanı da varmış, onu bir dahaki sefere deneyeceğiz inşallah. Tevfik Usta çok canayakın, sempatik bir insan. Bize börekler bitince birer de orta kahve ısmarladı. En kısa zamanda tekrar gelmek üzere vedalaştık sonra. 


Gerçi kahvemizi içmiştik ama deniz havası alarak bir tane daha içelim istedik. İşte bu da iyot kokulu ve sade olanı. Kahve pişirenleriniz, börek açanlarınız çok olsun efendim...

21 Nisan 2012 Cumartesi

YORGUN AMA KEYİFLİ


"Eveeet, çok çalıştık, didindik, sonunda çufçufladık" derdi Hügo; Tolga abinin Hügo'su, uzun kulaklı komik yaratık. Canlı yayında bir küfür macerası vardı Hügo'nun bizzat şahit olduğum ve aklıma geldikçe güldüğüm. Neyse Hügo'yu nereden hatırladıysam şimdi, benim demek istediğim yoruldum ama keyifli bir bahar toplantısı yapıp üç arkadaşımızın doğumgününü kutladık. Fotoğrafta gördüğünüz taamlar benim marifetli ellerimden çıkmıştır öğünmek gibi olmasın. Asma yaprağında lor sarması, kuru fasulye-tahin-ceviz içli rulo sarma börek, mısır ekmeği, yoğurtlu kabak salatası, şaraplı armut tatlısı, greyfurt kabuğunda su muhallebisi, çikolatalı marshmallow çubukları ve portakallı yaş pasta. Yedik, içtik, bağrışa çağrışa sohbet ettik, kısacası kaç yılın dostları bir beraberliği daha anılar dağarcığına dahil ettik. 

Sonra ben bulaşıkları mutfağa fırlattım, evi karman çorman bir şekilde bıraktım, ayakkabılarımı giydim ve Antalya Senfoni Orkestrası'nın konserine gittim. Çok yorgundum esasen, ağzımdaki aftın acısı içime işliyordu ama konser kaçırılacak gibi değildi: Rodrigo'nun Gitar Konçertosu ve Ravel'in Bolero'su. Sürünerek bile izlenir bu ikisi, o yüzden gittim, biletleri aldım ve salona yerleştim arkadaşlarla birlikte. 


Fotoğrafta gördüğünüz gitarist Ayşegül Koca. Çok genç ama olağanüstü yetenekli bir genç kadın, müthiş bir performans sergiledi. O hepimizin aşina olduğu ve eminim ki hepimizin sevdiği "Allegro" bölümünde ne yorgunluk kaldı ne birşey. Müzik beni aldı yıllar öncesine, ilk gençliğime, yaşın küçük ama hayallerin büyük olduğu o güzel zamanlara götürdü. Hayatıma bir şekilde girip sonra sonsuzluğa karışmış insanlar sıralandı gözümün önüne, hüzün ve huzur elele tutuşup geçit resmi yaptılar. Konçerto bittiğinde salon alkıştın yıkıldı, iki kez bis yaptırdık ve gönülsüzce uğurladık sanatçıyı. İkinci bölüm ayrı güzeldi, şef Antonio Pirolli yönetimindeki orkestra Ravel'in Bolero'sunu seslendirdi. Soluksuz izledik, sona erdiğinde ne yorgunluk kalmıştı, ne stres. Yaşasın müzik...


Bu fotoğrafsa Perşembe akşamı gittiğimiz baleden, sanatın aşırı dozundan bir zarar gelir mi bilmiyorum ama izlediğimiz "Bir Yaz Gecesi Rüyası" balesi hem görsel açıdan, hem de müzikleri açısından harikaydı. İki gündür bize keyifli zamanlar geçirten sanatçılar sağolsun, sanatın her dalı hayatımızda hep varolsun...

8 Mart 2012 Perşembe

DİKKAT, BU POST ÇOK SAYIDA İŞTAH AÇICI İÇERİR :)

Sabah kalktım, daha doğrusu Hasibe ile birlikte kalktık, beraber yatmıştık çünkü. Geceyi mutfakta geçiren Dilber ile kahvaltı yaparken konuyu açtım: "Haydi bakalım kızlar dedim, bugün Emekçi Kadınlar Günü. Bir haftadır bana verdiğiniz emeklerden dolayı sizi bu günün şerefine yemeğe götüreceğim". Dilber derhal itiraz etti: "Yemek ne alaka şimdi, beni bozar" dedi. Hasibe ondan kalır mı, bir itiraz da ondan geldi: "Halim yok gidemem". Kararlıydım pabuç bırakmadım itirazlarına, "Bana bakın dedim, bir haftadır canıma yettiniz, kendinizi paralasanız da gidiyoruz, bugünlük teneffüs veriyorum hem kendime, hem size". Ha bu arada merak ettiniz değil mi bunlar kim diye, söyleyim; Hasibe benim hastalık, Dilber de diyet. Onlar zırıldayadursun giyindim, kuşandım düştüm yola, çaresiz takıldılar peşime. Arkadaşlarla sözleştiğimiz restorana kadar güneşli kaldırımlardan yürüdüm, "dünya varmış" dedim.


Mobil telefon şirketlerinin birinin önünden geçerken görevli kız bana bu şakayıkları uzattı "Kadınlar Gününüz kutlu olsun" diyerek. Hasibe'yle Dilber'e vermedi, çok bozuldular, canıma değsin. Hasibe'ye içirdiğim ilaçlar, Dilber'e yedirmediğim yemekler yüzünden midemdeki rahatsızlık doğru adrese gittiğimi haber verse de Dilber'in sürekli "geri dönelim" şeklindeki dürtüklemeleri canımı sıktı, Allah için Hasibe'nin pek sesi çıkmadı güneşi görünce. Sonuçta restorana ulaştım, bizim için ayrılmış masaya yerleştim, çok geçmedi arkadaşlar geldi, ardından da yemekler.


Burası Antakya usulü yemekler yapan bir lokanta, seçimlerimiz de o yönde oldu zaten. "Sini Kebabı" ısmarladık ve hazırlanmasını beklerken ikram edilen biberli ekmekleri, ıspanaklı pideleri götürdük. Zahter salatası yedik, sıcacık  lavaşları  ezmelere katık ettik. Bu arada ben sürekli Dilber'in tacizine uğrasam da pek kulak asmadım, bu öğlen izin vermiştim zira kendime. Derken assolist göründü. Aldık tabaklarımıza ama benim Dilber'le geçen günlerimden sonra ağır geldi "sini kebabı" bünyeme. Bir de yanımda Dilber sinsi sinsi "Oh olsun" dercesine gülünce "Kes sesini" diye çemkirdim, "yedik denedik işte, akşam yine senle beraberiz". Pıstı garip, çekildi bir köşeciğe. Ona inat olsun diye künefeden de iki-üç çatal aldım ama ahı mı tuttu nedir, çok hoşuma gitmedi, Antakya lokantasında daha esaslı bir künefe beklerdim. Yine de güzeldi herşey, en azından arkadaşlarla beraber olmak ve Dilber'le Hasibe yanımda olsa da evden çıkmak iyi geldi. 


Restoran çıkışı yine yürüyerek döndüm eve, yolboyu Dilber'in dırdırını, Hasibe'nin mızıltısını dinledim. Çenelerini kapatsınlar diye pazara uğradım ve bu sümbülleri bana verdikleri emeklerden dolayı her ikisine "Emekçi Kadınlar Günü" hediyesi olarak aldım.



Mis kokulu frezyalarsa kendime. Ve böylece kaçamak bitti, Dilber ve Hasibe'yle muhabbete devam.