Bir haftadır insanın içini donduran soğuk yüzünden mahkum olduğum ev hapsini dün havanın ılındığını anlar anlamaz sona erdirdim. Almam gereken birtakım şeyleri bahane ederek çıktım evden ama asıl niyetim yürüyüş yapmaktı, o yüzden epeyce uzakta olan alışveriş merkezine yayan gitmeye karar verdim. Yolum eskiden çalıştığım okulun önünden geçiyordu, içimde en ufak bir özlem olmadan bakarken eflatunumsu bir pembeye boyanmış duvarlarına ders zili çalmaya başladı; değişmiş, "Für Elise" çalıyor ama nasıl bir "Für Elise". Borazanla çalsalar ancak bu kadar kötü bir ses çıkardı, "Für Elise" "Für Elise" olalı böyle zulüm görmedi desem yeridir. Beethoven bu sesi duysa kemikleri öyle bir sızlardı ki, romatizma oldum diyerek mezarlıktan fırlayıp en yakın doktora koştururdu. Hoş duyamazdı ya, belki de adamcağız eserlerine yapılacak berbat icraları duymamak için özelllikle sağır etmişti kendini.
"Für Elise"nin bünyede yarattığı nahoş duygudan kurtulmak için yolumu uzatıp parktan dolaşmaya karar verdim. Kapıdan içeri adımımı atar atmaz beni şu manzara karşıladı:
Gözalabildiğine mavi deniz, gökte güneş ve sırtlarını güneşe vermiş Beydağları. Bu Beydağları'nın rahatı beyde yok valla (gerçi kendileri de bey ya, bir an aklımdan çıkıvermiş), önlerinde deniz, tepelerinde güneş 4 mevsim, 12 ay plaj keyfi yapıyor hasbalar. Ebedi sayfiye hayatı. Ha sıkıldılar mı deniz-güneş-kum olayından, az yukarılara çıkıp kayak yapmaları da mümkün. Şanslı keratalar vesselam.
Gördüm ki Amerikan sarmaşığı çırılçıplak kalmış, yalnız insanların değil sarmaşıkların da saçları ağarırmış diye düşündüm. Sürekli kızıla boyattığından bir de yıpranmış garibinkiler, kurumuş çatallanmış. Acilen "Bahar Kuaför"e gitmesi lazım.
Yakınlarda çok fazla okul olduğundan karnesini alan kendini parka atmış, ortalık ergen kaynıyordu. Kimi şişeden birayla kafa çekiyordu, kimi de fotoğraf. Ömrümün neredeyse üçte biri yüzlerce ergenin arasında geçtiğinden artık tek bir tanesine bile tahammülüm yok, hızla uzaklaştım popülasyonlarının yüksek olduğu bölgeden. Daha sakin sulara yöneldim, emekli amcaların işgal ettiği denize bakan bankların sıralandığı patika boyunca yürüdüm. Çoğu birbirine benzeyen bu amcalar gözlerini ufka dikmiş, muhtemelen üç aylıklarına yapılacak zamları ve ayın sonunu nasıl getireceklerini düşünmekteydiler. Onları kemiklerini ısıtan güneşleri ve düşünceleriyle başbaşa bırakıp devam ettim yoluma.
Bu yukarıdaki modelden de çok vardı, kimseye zararları yok, manzaradan, etraftan habersiz birbirleriyle meşguldüler. Bunların ilerde "O ağacın altını şimdi anıyor musun" şarkısını sık sık tekrarlayacaklarından eminim.
Göletin etrafında bir tur atıp öpüşen çiftleri vak vak nidaları arasında röntgenleyen ördeklerle, çiçek açmış aloe vera bitkilerini arkamda bırakarak çıktım parktan. Oranın huzurlu, asude havasından alışveriş merkezi karmaşasına doğru sürükledim ayaklarımı kendimle birlikte...