Kötü haber almadığımız bir gün geçmeyecek mi? Rant kaygısı, ihmal, sorumsuzluk, kadercilik, vurdumduymazlık ve vicdansızlık yokolmadığı sürece daha çok canımız acıyacak biliyorum. Kalbimiz depremzedelerle olsa da ateş düştüğü yeri daha fazla yakıyor her zamanki gibi, bir kova suyla da olsa yardıma koşmak zamanı...
Felaketler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Felaketler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
23 Ekim 2011 Pazar
10 Eylül 2009 Perşembe
SELDE KALANIN HALİNDEN, SELDE KALAN ANLAR...

Dün İstanbul'da yaşananlardan sonra bilgisayar başına oturup yazma isteğim kırıldı, ruhum daraldı, üzüldüm, öfkelendim, incindim. Hadi doğa coştu, beni sürekli hırpalayan şu insanoğlunu bir cezalandırayım dedi, ya sonrası? Tedbirsizlik, ihmâlkarlık, adam sendecilik, kadercilik ve hafızasızlık. Giden onlarca can, geride kalanların acıları, trilyonlarca liralık maddi hasar ve en yakıcısı da insani değerlerin giderek kaybolduğuna şahit olmak. Selde zarar görenlere yardım elini uzatmak yerine, uzattıkları ellerini canı yanmış insanların mallarıyla geri çekmek, bu nasıl bir vicdandır? Benim insanlıktan yana umudum giderek tükenmekte...
Hatırlamamın mümkün olmadığı kadar uzun yıllar önce, 1,5 yaşındayken ailemle birlikte bir sel felaketinin tam ortasında kalmışım ben de. Yine bir Eylül günü (neredeyse aynı gün 11 Eylül), Ankara'da Hatip Çayı'nın taşması sonucu oluşan bu sel felaketinde 185 kişi ölmüş ve çok büyük maddi hasar meydana gelmiş. Bu konuda o çok güvendiğim hafızamın bana hiç yardımı yok, bütün bildiklerim anlatılanlardan. Ama bu sel hayatımız üzerinde o kadar derin bir etki yapmış ki yıllar yıllar boyu konuşuldu durdu. Hem nasıl anlatılmasın, çocukluğumu ve ilk gençliğimi bu sel baskınında evlerini kaybedenler için yaptırılmış bir sitede geçirdim ben. 4 blok ve herbirinde 24'den, 96 daire bulunan bu konutlar yıkılan evlerin sahiplerine uzun taksitler ve düşük faizlerle tahsis edilmişti ve çoğunda -özellikle ilk yıllarda- bizzat evsahiplerinin oturduğu evlere girdiğinizde mutlaka selden izler görürdünüz. Bu kimi zaman yitirilen bir evladın veya eşin duvardaki resmi, kimi zaman su ve balçık altından çıktığı için yarısı erimiş bir halı, kimi zaman lekeli örtüler, kimi zaman giyilemeyecek hale gelmiş ama temsil ettiği olayın ve selin anısına saklanmış bir gelinlik elbisesi olabilirdi. Bir de fotoğraflar; beni çok etkileyen, her baktığımda içimi sızıyla dolduran sararmış, çamur lekeli, orası burası kopmuş fotoğraflar. Anneannemin albümünü kucağıma koyar, selden kurtarılmış olan fotoğrafları ayırır, arkadaşlarıma gösterir, adeta övünürcesine "Bak, bunlar selden çıktı" derdim, aldığım cevap hazin olurdu: "Bizde de var." "Selden çıkma" sözcüğü dillerin, "sararmış fotoğraflar" evlerin olmazsa olmazıydı. En çok da onların üstüne titrenirdi; kaybolan, bir daha geri gelmesi imkansız hayatların, geçmiş güzel günlerin, azgın suların altında yokolan yuvaların yadigarlarıydı onlar.
Sel felaketinin yaşandığı sırada anneannemin 2 katlı evinde annemle birlikte misafirmişiz. Babam bizi Ankara'ya getirmiş, sonra da görevli olduğu ilçeye dönmüş. Annem annesine, anneannem, dedem ve benden birkaç yaş büyük afacan dayım da bizlere kavuştukları için mutlular. O Eylül günü herkes gündelik hayatın sıradanlığı içinde, birkaç saat sonra başlarına gelecekten habersiz yaşamlarını sürdürmekte imişler ki koşturarak gelen dayım "Anne, sel geliyormuş" demiş heyecanla. Evin anahtarlarını kaybettiği için dayıma kızgınlığı devam eden anneannem bu söylemi ciddiye almadığı gibi "O sel gelse de seni bir götürse" diye ilenmiş ve evişlerine geri dönmüş. Bir süre sonra tepede uçaklar dönmeye ve anonslar yapılmaya başlanmış: "Hatip çayı taştı, sel geliyor, evlerinizi boşaltın" mealinde. Kimse ciddiye almamış bu anonsları da, zira ortada bir istimlâk söylentisi dolaşıyormuş, bunun da evleri boşaltıp istimlâk etmek için düzenlenmiş bir tuzak olduğunu düşünüyormuş semt halkı. İşte en çok bu gaflet sebep olmuştur bunca can kaybına. Sel geldiğinde ise evleri boşaltmak için çok geçmiş. Tek katlı evi olanlar dedeminki de dahil civardaki iki-üçkatlı evlerin üst katlarına sığınmış korkuyla bekleşiyorlarmış. Her yıl olan ufak tefek su baskınlarına alışmış anneannem, bu defaki selin çok ciddi olduğunu anlamış ve anneme "Çocuğunu al da kaç" uyarısıyla kendisini evin önündeki bir ağaca atmış, annem de kucağındaki minik kızıyla, yandaki tepesi kesik at kestanesi ağacına tünemiş (bundandır at kestanesi ağaçlarına duyduğum minnetle karışık sevgi). Zaten birkaç dakikaya kalmadan ev ortadan bıçak gibi kesilmiş ve sular üst katı önüne katıp götürmüş. O ağaçların üstünde korkuyla titreyerek ne kadar kalmışız meçhul. Yardımımıza bir yüzme yarışması için Ankara'ya gelen ve civardaki öğrenci yurdunda kalan gençler koşmuş. Annem, "Beni sırtına bindiren delikanlının kıvırcık saçları vardı, ben tereddüt ettikçe, haydi bacım dondum, bin sırtıma da gidelim diye yalvarırdı, sonunda oturdum gencin omuzlarına ve yapıştım saçlarına" diye anlatırdı. Beni kim aldı, anneannemi kim kurtardı hiç hatırlamıyor. Kendimize geldiğimizde Kızılay'ın kurduğu çadırlarda imişiz ve her yemek arabası geldiğinde dayımı dürtüp sevinçle "Doş dayı doş, papapa deldi, epek deldi" diye bağırırmışım.
Yaraların sarılması çok uzun sürmüş, bir kısmı hiç sarılamamış zaten, giden geri gelmiyor ki. Dedem sel haberini alıp koştuğunda yıkık ve boş bir evle karşılaşmanın şokunu atlatamadı, çok kısa bir süre sonra hayata veda etti. Genç denecek yaşta dul kalan anneannem ise yaşamın birçok zorluğuyla tek başına savaşmak zorunda kaldı. "Sel gider, kum kalır" derler ya, sel gidiyor acı kalıyor, dert kalıyor, çaresizlik kalıyor, yıkılan hayatlar kalıyor. Farkına varmadan yaşadığım felaketin üzerinden yıllar geçti ama görüyorum ki değişen birşey yok, giderek kaybolan insanî değerlerden başka. Dilerim bu yaşadığımız son felaket olsun...
Fotoğraf: Ara Güler, Hayat Dergisi-Hatip Çayı Taşkını
Hatırlamamın mümkün olmadığı kadar uzun yıllar önce, 1,5 yaşındayken ailemle birlikte bir sel felaketinin tam ortasında kalmışım ben de. Yine bir Eylül günü (neredeyse aynı gün 11 Eylül), Ankara'da Hatip Çayı'nın taşması sonucu oluşan bu sel felaketinde 185 kişi ölmüş ve çok büyük maddi hasar meydana gelmiş. Bu konuda o çok güvendiğim hafızamın bana hiç yardımı yok, bütün bildiklerim anlatılanlardan. Ama bu sel hayatımız üzerinde o kadar derin bir etki yapmış ki yıllar yıllar boyu konuşuldu durdu. Hem nasıl anlatılmasın, çocukluğumu ve ilk gençliğimi bu sel baskınında evlerini kaybedenler için yaptırılmış bir sitede geçirdim ben. 4 blok ve herbirinde 24'den, 96 daire bulunan bu konutlar yıkılan evlerin sahiplerine uzun taksitler ve düşük faizlerle tahsis edilmişti ve çoğunda -özellikle ilk yıllarda- bizzat evsahiplerinin oturduğu evlere girdiğinizde mutlaka selden izler görürdünüz. Bu kimi zaman yitirilen bir evladın veya eşin duvardaki resmi, kimi zaman su ve balçık altından çıktığı için yarısı erimiş bir halı, kimi zaman lekeli örtüler, kimi zaman giyilemeyecek hale gelmiş ama temsil ettiği olayın ve selin anısına saklanmış bir gelinlik elbisesi olabilirdi. Bir de fotoğraflar; beni çok etkileyen, her baktığımda içimi sızıyla dolduran sararmış, çamur lekeli, orası burası kopmuş fotoğraflar. Anneannemin albümünü kucağıma koyar, selden kurtarılmış olan fotoğrafları ayırır, arkadaşlarıma gösterir, adeta övünürcesine "Bak, bunlar selden çıktı" derdim, aldığım cevap hazin olurdu: "Bizde de var." "Selden çıkma" sözcüğü dillerin, "sararmış fotoğraflar" evlerin olmazsa olmazıydı. En çok da onların üstüne titrenirdi; kaybolan, bir daha geri gelmesi imkansız hayatların, geçmiş güzel günlerin, azgın suların altında yokolan yuvaların yadigarlarıydı onlar.
Sel felaketinin yaşandığı sırada anneannemin 2 katlı evinde annemle birlikte misafirmişiz. Babam bizi Ankara'ya getirmiş, sonra da görevli olduğu ilçeye dönmüş. Annem annesine, anneannem, dedem ve benden birkaç yaş büyük afacan dayım da bizlere kavuştukları için mutlular. O Eylül günü herkes gündelik hayatın sıradanlığı içinde, birkaç saat sonra başlarına gelecekten habersiz yaşamlarını sürdürmekte imişler ki koşturarak gelen dayım "Anne, sel geliyormuş" demiş heyecanla. Evin anahtarlarını kaybettiği için dayıma kızgınlığı devam eden anneannem bu söylemi ciddiye almadığı gibi "O sel gelse de seni bir götürse" diye ilenmiş ve evişlerine geri dönmüş. Bir süre sonra tepede uçaklar dönmeye ve anonslar yapılmaya başlanmış: "Hatip çayı taştı, sel geliyor, evlerinizi boşaltın" mealinde. Kimse ciddiye almamış bu anonsları da, zira ortada bir istimlâk söylentisi dolaşıyormuş, bunun da evleri boşaltıp istimlâk etmek için düzenlenmiş bir tuzak olduğunu düşünüyormuş semt halkı. İşte en çok bu gaflet sebep olmuştur bunca can kaybına. Sel geldiğinde ise evleri boşaltmak için çok geçmiş. Tek katlı evi olanlar dedeminki de dahil civardaki iki-üçkatlı evlerin üst katlarına sığınmış korkuyla bekleşiyorlarmış. Her yıl olan ufak tefek su baskınlarına alışmış anneannem, bu defaki selin çok ciddi olduğunu anlamış ve anneme "Çocuğunu al da kaç" uyarısıyla kendisini evin önündeki bir ağaca atmış, annem de kucağındaki minik kızıyla, yandaki tepesi kesik at kestanesi ağacına tünemiş (bundandır at kestanesi ağaçlarına duyduğum minnetle karışık sevgi). Zaten birkaç dakikaya kalmadan ev ortadan bıçak gibi kesilmiş ve sular üst katı önüne katıp götürmüş. O ağaçların üstünde korkuyla titreyerek ne kadar kalmışız meçhul. Yardımımıza bir yüzme yarışması için Ankara'ya gelen ve civardaki öğrenci yurdunda kalan gençler koşmuş. Annem, "Beni sırtına bindiren delikanlının kıvırcık saçları vardı, ben tereddüt ettikçe, haydi bacım dondum, bin sırtıma da gidelim diye yalvarırdı, sonunda oturdum gencin omuzlarına ve yapıştım saçlarına" diye anlatırdı. Beni kim aldı, anneannemi kim kurtardı hiç hatırlamıyor. Kendimize geldiğimizde Kızılay'ın kurduğu çadırlarda imişiz ve her yemek arabası geldiğinde dayımı dürtüp sevinçle "Doş dayı doş, papapa deldi, epek deldi" diye bağırırmışım.
Yaraların sarılması çok uzun sürmüş, bir kısmı hiç sarılamamış zaten, giden geri gelmiyor ki. Dedem sel haberini alıp koştuğunda yıkık ve boş bir evle karşılaşmanın şokunu atlatamadı, çok kısa bir süre sonra hayata veda etti. Genç denecek yaşta dul kalan anneannem ise yaşamın birçok zorluğuyla tek başına savaşmak zorunda kaldı. "Sel gider, kum kalır" derler ya, sel gidiyor acı kalıyor, dert kalıyor, çaresizlik kalıyor, yıkılan hayatlar kalıyor. Farkına varmadan yaşadığım felaketin üzerinden yıllar geçti ama görüyorum ki değişen birşey yok, giderek kaybolan insanî değerlerden başka. Dilerim bu yaşadığımız son felaket olsun...
Fotoğraf: Ara Güler, Hayat Dergisi-Hatip Çayı Taşkını
| #4654917 | !? |
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)