.

.
.

9 Nisan 2020 Perşembe

9 NİSAN (C/19-GÜNLÜK)

Bugünün ilk atraksiyonu çalan zil oldu. 19 yaşındaki Cavit Bey hayatımıza dahil olduğundan beri çalan 4. zildi. Biri maske, biri market kolisi getiren  iki kargocu ve bir ihtiyacımız olup olmadığını soran alt katta oturan yiğen dışında kimse gelmedi. Daha kapıyı açmadan karşı komşuyla olan diyalogdan anladım geleni. Belediye görevlisi astronot kıyafetlerini giymiş, ucundan tuttuğu poşeti "Buyur abla" deyip sosyal mesafesini aşırı derecede koruyarak uzattı. Yetişmek için düşüyordum az daha, üst kata çıkan merdivenin neredeyse üst basamağına ulaşmıştı ben kapıyı açana kadar. Poşette Muratpaşa Belediyesi'nin iyi dilekleriyle üç adet bez maske vardı. 60 derecede yıkanıp ütülenerek tekrar kullanılma özelliğine sahipmiş. Bilemem artık ben poşette yazanların yalancısıyım. Ve belediyemize bu jestinden dolayı teşekkür ederiz. 

Günün ikinci atraksiyonu ise telefonuma gelen mesaj oldu. Sizler de biliyorsunuz ki günlerdir evdeyim, Yaklaşık 10 günde bir yarım saatliğine bir koşu-o da mecburiyetten-gittiğim market dışında yalvarsalar da çıkmam zaten. Çöpleri bile biriktirip market yolunda atıyorum. Ama Sağlık Bakanlığı'ndan gelen mesaj yüksek dozda iftira içeriyordu 😃 Peşin korkutalım dediler galiba, mesajın içeriği şuydu: "İzolasyon bölgenizin dışına çıktığınız tesbit edildi. Herkesin iyiliği için evde kalın". Bir kere izolasyonda değilim, ikinci olarak evden çıkmadım, üçüncü olarak yaşa takılmadım, e peki bu ne? Bir kere benim nerede olduğumun bilinmesi için telefonuma bir aplikasyon yüklenmesi gerekmiyor mu? Anlamadım bu işi, İl Sağlık Müdürlüğü'ne telefon ettim. Antibiyotiklerin rastgele kullanılmasının zararları konusunda uzun bir monolog-sağlık kuruluşu da Strauss dinletecek değil ya-sonrası operatöre bağlandım. Ben derdimi anlatmaya başlarken "Hatta kalın" deyip başka bir servise bağladı. Telefondaki kibar hanıma gelen mesajdan bahsedince günboyu bu konuda telefon aldıklarını, bu konunun onlarla ilgisi olmadığını, muhtemelen deneme yapıldığını söylediler. Bilemedim artık neyin nesiyse. Ama yani evdeyken niye dışarı çıktın demeleri kalbimi kırdı doğrusu, ben terbiyeli bir çocuğum söz dinlerim, ayrıca hasta mıyım yahu, niye izolasyon, pof! Ruhum daraldı.

Her neyse, insan dışarıyla ilgisini kesince dar alanda kısa paslaşmalar yapıyor (Ne güzel filmdi yahu o, tekrar mı izlesem ne yapsam), mutfak balkonundan sokağı keserken (fakat ne yazık ki sokak boştu) apartman girişindeki çam ağacı dikkatimi çekti. Yeni sürgünler vermeye başlamış ve sürgünlerin ucunda bildiğin çiçek açmış. Gittim fotoğraf makinesini getirdim ve zumlayarak çektim sürgünleri, evet gerçekten çiçek açmış, papatyaya benzeyen bir şey, buyrun bakın:


Çiçek değil de başka bir şeyse ve bilen varsa anlatsın lütfen. İnsanın detayları görebilmesi için şartlarının değişmesi gerekiyormuş galiba. Ben yine de normal hayatıma dönmeyi tercih ederim, sağlıkla, eksiksiz, tüm etrafımdakilerle. Hepiniz için dileğim budur. Evde kalın, yoksa şikayet ederim sizi, bana gelen mesajdan size de gelir...

8 Nisan 2020 Çarşamba

8 NİSAN (C/18-GÜNLÜK)


Günün yüz güldüreni:


Geçen yıl bu vakitler arkadaşım aynı leylaklardan bir kucakla ziyaretime gelmişti. Bu yıl yollar, yasaklar ve zalım virüs girdi aramıza. Ama sağolsun arkadaşım bahçesinde açan leylağı fotoğraflayıp yolladı bana, tembih ettim benim adıma derin bir nefes de çekecek...

Günün dizisi:

Pek bir şey izlediğim yok, koca sürekli evde olunca TV tam mesai çalışıyor ve genelde haber programları ve belgeseller açık. Bugün bir ara fırsat bulup internetten "Babil"in 10. bölümünü izledim. Onun da tadı kaçtı gerçi, aynı sakızı çiğneyip duruyorlar. 

Günün yemeği:

Her gün yemek mi yapacağım yahu, ben instagram ekmekçileri, yemekçileri gibi hamarat değilim. Dünden kalan makarna+mercimek çorbası. Yeter de artar bile.

Günün kitabı:

Henüz elime almadım ama yemek sonrası okuyacağım. "Hayvan Müzesi"ne devam.

Günün diğer günlerden farkı:

Bir aydan beri ilk kez şarkı söyledim, daha doğrusu türkü, birdenbire içimden fışkırıverdi, biraz acıklıydı ama diyorum ya hiç düşünmeden ağzımdan dökülüverdi. Ben de sesli mesajla sabık kraliçeme yolladım bana yolladığı türküye karşılık olarak. Ee, adettir tabak boş gönderilmez :)

Eh, bugünlük bu kadar, sağlıcakla ve evde kalın...

7 Nisan 2020 Salı

7 NİSAN (C/16-17 CENUP CEPHESİNDE YENİ BİR ŞEY YOK)

Dünkü günü atladım, kusura bakmayın. Belki de farkında bile değilsiniz ama ben kibar bir insanım, özürümü dileyeyim de ne olur ne olmaz. Önemli bişi de yoktu zaten (ne olacakdıysa). Bu sabah içimde bir sıkıntıyla uyandım, zira markete gitme zamanım gelmiş idi, en kısır mevsimde zepze ve meyve almam gerekiyordu. Normal zamanlarda bile Antalya'nın güzelim pazarlarında sebze bulamam bu geçiş döneminde, şimdi gariban market manavında ne bulacağım ki. Neyse zırhlandım, rengi atmış eşofman pantülü, bilekleri tirfillenmiş eşofman ceketi, balkonda bekleyen market ayakkabısı ile kuşandım ve bu defa tülbent yerine maske taktım(maske iğrenç bir şey, kesin bilgi), kapüşonu kafaya geçirdim. Poşetleri ilk etapta bırakmak için yere gazete serdim, çamaşır sulu su hazırladım, cebime kartımı, fısfıslı kolonyamı, kağıt mendilimi ve 5 adet ev poşetini koyup eldivenlerimi giydim, balkonda birikmiş çöpleri yüklendim ve yola düştüm. Market kapısına kadar "o eski hislerim birden coştu/fakat ne yazık ki sokak boştu" diyerek Acdaa Pekkan'ı andım. Market kapısında ağzında maskesi ile market sahibi, manav reyonunda ise ağzı maskesiz manav çalışanı vardı. Maskesiz olmasını affettim, zira elindeki kolonya ile tartıyı, tartının durduğu dolabı ve civardaki tüm yüzeyleri siliyordu, ayrıca benim maskem vardı, yanına da yanaşmadım. Bir market arabası kaptım, sapına kolonya fısfısladım, bir fısfıs da eldivenlerime yapıp birkaç sebze, biraz meyve aldım. Sonra içeri girdim, herzamanki gibi gayet sakindi, alacaklarımı aldım, market içindeki 4-5 maskeli kişiye mesafemi korudum, kasaya yanaştım. Kasa görevlisi kolonya ile tezgahı siliyordu, takdir ettim. Aldıklarımı kendi poşetlerime yerleştirdim, kartı okuttum ve çıktım. İşte asıl mesele burada başladı, zira poşetler çok ağırdı. "Çekemedim akça kızın göçünü" diye söylenerek eve geldim. Poşetleri fırlattım gazetenin üstüne, ayakkabıları önce kapıya, sonra balkona bıraktım. Poşetleri diğer balkona götürdüm. Sonra da giysileri çamaşır makinesine, kendimi duşa attım. Arkadaş bu ne eziyettir yahu, bununla bitse, daha yıkanıp paklanacaklar var. Meğer marketten al, dolaba koy yaparken ne mutluymuşuz biz. 


Bu aralar en çok gördüğüm manzara bu, mutfak balkonumuzun leb-i derya, panoramik görüntüsü 😃. Bizim apartmanın çamı, Almanyalı'nın zeytinleri, zemin kattaki tabelacının kamyoneti ve asfalt yol. Araçları tekne, asfaltı da ırmak olarak hayal ederseniz hiç fena değil, iki zeytin arasına bir de salıncak, gel keyfim gel. Oof of, evde biraz daha kalırsak hayal gücümüz boyut değiştirecek bu gidişle. 

Neyse, yeni bir kitaba başladım, "Hayvan Müzesi". Yine tuğla boyutunda, sıkı bir kitap. Üçte birini okudum ama okuduklarımdan gayet memnunum, Google eşliğinde okuyorum, ufkumu açıyor. Onun dışında başlıkta da yazdığım gibi "Cenup cephesinde yeni bir şey yok". Şimdi ben kitabıma döneyim izninizle. Başka çareniz olmadığına göre "Evde kalın"...

5 Nisan 2020 Pazar

5 NİSAN (C/15-YABANCI)



Malum yuvarlak şeyden bahsetmek istemiyorum artık, biraz eskilere dönmek, güzel anıları, hoş gezileri anlatmak niyetindeyim. Fotoğrafta gördüğünüz cafe "Maide". Balat'ta. 2018 yılının Mayıs ayında benim kitabın imza günü için kızkardeşle birlikte İstanbul'a gitmiştik. Fırsattan istifade Sabancı Üniversitesi'nin düzenlediği "Cins Adımlar" isimli bir gezi etkinliğinin Balat ayağına dahil olmuştuk. İstanbul'a gelmeden konuşup geziye birlikte gitme kararı aldığımız Qunegond ile Kadıköy'de vapura binerken karşılaşmış ve yola birlikte devam etmiştik. Ama öncesinde hoş bir anekdot daha var. Bostancı'da bir arkadaşın evinde kalıyorduk ve o güne kadar Kadıköy'e hep metro ile gitmiştik. Ev ile metro istasyonunun arası biraz uzakça olduğu için benim Cevriye sorun çıkarmış, madem öyle bu sefer dolmuşa binelim demiştik. Ankara'dan geldiğimiz gün kendimizi apar topar Burgazada'ya attığımız ve dönüş için Kadıköy vapuru yerine Heybeliada vapuruna bindiğimiz için bu defa yanlışlık yapmayalım diye durdurduğumuz minibüsün şoförüne "Kadıköy'e gidiyor değil mi? Biz yabancıyız da" diye sormak gereğini duydum. Cevap şu oldu: "Yabancısınız ama Türkçe'yi çok güzel konuşuyorsunuz" 😃 Hani Yeşilçam filmlerinin değişmez replikleri vardır ya onlardan birinde "Güzel olduğunuz kadar küstahsınız da" der jön efendi, kelimelerin başına "n" getirerek, onun gibi bir şey oldu. Kadıköy'e kadar güldüğümüzü söylememe gerek yok herhalde. 

Balat'a vardığımızda gezi için daha vaktimiz olduğundan Sveti Stefan Kırım Kilisesi'ni de sıkıştırdık araya, şu malum demir kiliseyi. Sonra da hayli kapsamlı bir Balat gezisi yaptık.

Geziden sonra kızkardeş vereceği bir ders için Kadın Eserleri Kütüphanesi'ne yollandı, biz de Qunegond ile onun işi bitene kadar kahve içmeye karar verip fotoğraftaki Maide Cafe'ye yerleştik. Laf lafı açtı, kahveler, çaylar derken muhabbetin en koyu yerinde içeriye bir kadın girdi. Orta yaşı epey aşmış, saç baş dağınık, biraz meczup kılıklı, garip giyimli bir kadın. Bizim masaya yanaştı ve bir şeyler söyledi. Hafiften peltek bir konuşması vardı, anlamadık önce. Şaşkın şaşkın yüzüne bakarken o sürekli bir şeyler söylüyordu, "Kedi, yemek, mama, yardım" seçebildiğimiz laflardı ama tam olarak ne istediğini hala anlamadığımız için bakmaya devam ediyorduk ki kadın topuklarının üstünde geri döndü ve şöyle dedi: "Haaa, yabancı bunlar yabancııı, anlamıyorlar ne dediğimi", sonra çıkıp gitti. Olayı o gidince çözdük ama gülmekten birbirimize laf edecek halimiz kalmamıştı. Artık bilmem gerçek, bilmem yalan kediler için mama parası istermiş bizden ama o kadar damdan düşme bir tarzdı ve ne dediği o kadar anlaşılmıyordu ki haliyle biz donduk. O da sessizliğimizi yabancı olduğumuza bağladı. Gün içerisinde ikinci kez yabancı olarak nitelenmek ilginçti, Allah'ın hakkı üçtür diye bekliyordum ama olmadı, ikiyle kaldı yabancılığımız. 

Yine böyle güzelliklere, hoş gezilere sağlıkla kavuşabilmeyi diliyorum, bu vesileyle de sevgili Qunegond'a buradan selamlarımı gönderiyorum...

4 Nisan 2020 Cumartesi

4 NİSAN (C/13-14 HASRETİNDEN PRANGALAR ESKİTTİM)

Sabah dilimde şu dizeyle uyandım: "Dışarda gürül gürül akan bir dünya". Benim kuşağım hemen bilmiştir dizenin hangi şiirden olduğunu, tabii ki "Hasretinden Prangalar Eskittim". Bir şiirin ancak bu kadar şiirli bir ismi olabilir (nasıl bir cümle kurdumsa, koyver gitsin). Üniversitedeydim, "Arkadaş" filmi gösterime girdi, izlememek adeta ayıptı. O filmde Yılmaz Güney (Azem), Melike Demirağ'a (Melike) "Hasretinden Prangalar Eskittim" kitabını hediye eder ve bir sahnede de şiirlerden birini okur. Filmin ardından kitapta patlama yaşandı adeta, ardarda baskılar yaptı, Ahmed Arif'in adı da böyle duyuldu. Bir dönem elimin uzantısı gibi gezdirdiğim kitabın içindeki şiirlerin çoğunu ezbere bilirim, sahip olduğum o erken baskıyı bir şekilde kaybettim. Şimdi elimde olansa Cem Yayınevi'nden çıkmış 31. baskı. Cem kapandığına göre hangi yayınevi basıyor, kaçıncı baskı olmuştur bilmiyorum ama hala çok sattığına eminim. Her neyse işte şiirler kafama öyle yerleşmiş ki, sabah gözümü açtığımda kendi kendime "Dışarda gürül gürül akan bir dünya" diyerek uyandım. Akıyor valla, hem de bahar akıyor tek bir çiçekli ağaç göremeden. Aksın bakalım, gün olur biz de eşlik ederiz bu akışa "kararmasın yeter ki sol mememizin altındaki cevher"*

Dün yazamadım, hem yazmaya değmeyecek kadar boş geçen bir gündü, hem de akşam haberleri sinir katsayımı yükseltti. Alışacağız, alışmak zorundayız, sonuçta kendi evlerimizdeyiz, bilinçli davrandığımız sürece risk faktörümüz fazla değil, aklım fikrim yakınlarımda olsa da sağlık çalışanlarını düşününce şöyle bir kendime geliyorum. Dün sabah sokaktaki bir boru patlağını tamir için belediye ekipleri geldi, 6-7 kişi kadardılar, bir kepçe ve bir hafriyat kamyoneti ile birlikte. Maske, eldiven hak getire, eminim vardır ve kullanmıyorlardır. Zira en az yarım saat dipdibe verip sigara içerek muhabbet ettiler, gençliğin getirdiği umursamazlık ve ataklık desem içlerinde yaşı daha büyük insanlar da vardı, ben inanamıyorum bu aymaz tavırlara. 

Geçiyorum bu adını anmak istemediğim konuyu, yeni kitabım "Şeytan Tangosu" demiştim. Macaristan'da ıssız bir köyde geçiyor, toplam nüfus sayısı 20'yi geçmez ama hepsi birbirinden tuhaf insanlar. Kasvetli, karanlık bir ortam, simgesel bir anlatım. Zor okunuyor ama sıkı kitap, sanırım bugün bitiririm. Filmi de varmış, bitirince izleyeceğim. 

Bugünlük bu kadar olsun, yazıyı 3 yıl önce Antalya Müzesi'nin çok sevdiğim mor salkımlı bahçesinde çektiğim bir fotoğrafla bitireyim. Dilerim tez zamanda kavuşuruz bu güzel bahçelere, parklara, şehirlere...


*Hapiste Yatacak Olana Bazı Öğütler/Nazım Hikmet

2 Nisan 2020 Perşembe

2 NİSAN (C/12-KISACIK)

Çelınç dedik, şalanj dedik, söz verdik, hapırsak da köpürsek de yazacağız. Genelde haberleri izledikten sonra günün en moralsiz saatlerini yaşıyorum ama bu defa gecikmiş yemek telaşı kesintiye uğrattı neyse ki. Bu konuyu geçiyoruz.

Bu sabah sabık kraliçem bana sesli mesajla bir türkü yolladı, hem de kendi sesinden, hem de anneannemin en sevdiği türkü: "Cevizin yaprağı dal arasında". Omuzuma sıcak bir dost eli değmiş gibi hissettim ve çok duygulandım. Keyfimin daha iyi olduğu bir zamanda iade-i ziyaret yapacağım aynı teknikle 🎵

Bir süre Toyblast, Candy Crush Saga ve Candy Crush Soda oynadıktan sonra yeni bir kitaba başladım: "Şeytan Tangosu". Aşağı yukarı bir yıldır rafta okunmayı bekliyordu, kısmet bugünlereymiş. İşin tuhafı bu aralar okuduğum kitaplar bir şekilde gündemle bağlantılı çıkıyor. Bitirdiğim kitap Çin'de geçiyordu, yazmıştım hatta, Wuhan'a bile uzandık bir sebeple. Bu kitabın arka sayfasındaki tanıtım yazısı da şu cümleyle başlıyor: "Yaşamın fiili olarak durduğu bir Macar köyünde, güz yağmurları başlamıştır". Eh bizde de bir nevi öyle değil mi, üstelik adı da anlamlı, şu yaşadıklarımız bir nevi Şeytan Tangosu. Lakin adına ve konusuna rağmen bir güzellik sundu sayfalarını açtığımda, geçen yıldan kalma, kurutulmuş bir leylak dalı. Evren bana jest yaptı, bu yıl tazesini görme şansın pek yok evde kapalı kaldığın için, kurusuyla bari idare et dedi. 🌸

Ve akşamüstü canım Ferminanımcım'dan leylaklı, güzel mi güzel bir sanal kart aldım. Bugün güzel arkadaşlarım beni mutlu ettiler, pek keyifli oldu bu kart işi. Haydi katılmayanlar varsa niyet etsinler, şu sıkıntılı günlere güzellik katalım. 💌

Ben de sizlere geçen yılın Nisan ayından bir fotoğrafla bir nevi kart yollamış olayım. Denize, güneşe, hanımellerine bir an önce kavuşmak dileğiyle...


1 Nisan 2020 Çarşamba

1 NİSAN (C11/MART OKUMALARI)

Her gün yukarıya o musibet adıyla corona yazmaktan ikrah getirdiğim için artık kendisinden baş harfi ve sayı olarak bahsedeceğim. 

Kötü ve huzursuz bir gece geçirdim ama sabah biraz kendimi toparladım, çöp dökme ve su alma eyleminin ardından eylemden uzun süren bir temizlik faslı yaptım. Çınarlı balkonu pakladık, arada bahara kaçarız diye, ağaç şahane yeşerdi çünkü. İki parti çamaşır yıkayıp astım, kabak dolması yaptım, bir miktar kitap okudum ve hatta biraz uyudum, sıra blog yazmaya geldi. Bugün corona morona demeyeceğim ve direkt kitaplara geçeceğim, sevimsiz Mart'ta neler okumuşuz bakalım:


-"Üvey Kardeş" için uzun zamandan beri okuduğum en güzel kitaptı diyerek başlayayım. O minicik puntolarıyla ve 700 sayfasıyla savaşırken perişan olan gözlerime değdi bu güzelim aile hikayesi. Son sayfaya gelene kadar hevesle, merakla ve keyifle okudum. Barnum'u, Peder'i, Vivian'ı, Boletta'yı, Vera'yı ve gece adamı Fred'i çok özleyeceğim. Her biri kendine has, muhteşem yaratılmış karakterlerdi. Yazara ve çevirmene benden kucaklar dolusu teşekkür. İskandinav edebiyatı asla yanıltmıyor...
Okuyacak olanlar için kitabın başında bende oluşan kafa karışıklığını başkalarında önlemek için küçük bir ipucu; Peder bir özel isim, baba anlamında çevrilmemiş. 


-"Kör Pencerede Uyuyan" ile tanıdığım Nihan Eren birbirinden güzel öyküler yazmış yine. "Hayal Otel" tam da şu belirsizlik ve huzursuzluk zamanlarında ilaç gibi geldi. Küçük bir Ege kasabasında, açılmak üzere olan bir otel ve otelin her birinin ayrı bir hikayesi olan beklenmeyen konukları birbirleriyle bağlantılı olarak, bitki adları taşıyon 12 güzel öyküyle anlatılmış, okumalısınız.


- "İyi Adamın 10 Günü"nden sonra "Kötü adamın 10 Günü"nü de aynı keyifle okudum. Sadık, Adil ya da kendine verdiği son isimle Öcal yine birtakım işler peşinde. Mehmet Eroğlu polisiye işinde de gayet iyi olduğunu bu iki kitapla gösterdi. Şu tatsız zamanlarda kafa dağıtmak için birebir...


-Sibel Öz'ün yüksek lisans tezi olarak yazdığı "Oyuncu/Yeşilçam Yıldız Sisteminde Bir Anti-Yıldız: Adile Naşit"tam bir biyografiden ziyade akademik bir çalışma fakat Yeşilçam ve sinema konusuna ilgi duyanlar için oldukça ufuk açıcı, Adile Naşit sevenler için de tabii ki...


-Bedia Akartürk yıllardır Türkiye'nin en sevilen Türk Halk Müziği sanatçılarından biri olarak yerini korur. Sahnede seyretmişliğim de vardır. Akrabası olduğunu düşündüğüm Tolgahan Vurgun sanatçı ile bir nehir söyleşi yapmış, adı: "Bedia Akartürk/Turnanın Türküsü". Çocukluğundan başlayarak tüm yaşam öyküsün okuyabilirsiniz bu kitapta Akartürk'ün, kendisini seviyorsanız tam size göre... 


-Sağ tarafta gördüğünüz kitabı halamın eşi yazıp bastırmış. Çocukluğunu ve "Sıradan" isimli köyünü anlatmış "Köyümüz, İstanbulumuz "Sıradan"da.  Zorlu bir çocukluk, zorlu bir yeni yetmelik, Köy Enstitüleri, hafızasına hayran olarak okudum. Geleceğe güzel bir miras olmuş...


-Jorge Amado'yu çok severim, "Dona Flor ve İki Kocası"nı da büyük bir hevesle aldım. Başlangıçta gayet güzel gidiyordu, aslında eğlenceli bir kitap ama o kadar çok ayrıntı vardı ve konular o derece uzatılmıştı ki bir süre sonra zorlanmaya başladım. Üstüne bir de corona günleri başlayınca ruhum daha fazlasına elvermedi. Bitmesine çok az bir bölüm kala daha sakin bir zamanda görüşmek üzere vedalaştım. Buhranlı günlerde uzak durunuz diyeyim... 


-Havada uçan harfleri ve ilginç kapağı ile son okuduğum kitap "Bundan Sonra Her Şey Biziz", Kanada'ya yaşayan Çinli bir ana kızın öyküsüyle başlayıp Mao dönemine kadar geri dönüşlerle uzanıyor. Çok kapsamlı, ufuk açıcı, zaman zaman iç acıtan, sistemleri sorgulatan bir kitap. Ben çok ilgiyle okudum, tavsiyemdir... 

Bugünlük bu kadar, bu tatsız günlerde kitaplara sığınalım, kalın sağlıcakla...
 

31 Mart 2020 Salı

31 MART (CORONA GÜNLERİ 10)

Gayet pis bir hava var dışarıda, kapalı, bulutlu, ara ara yağmurlu. Keyifsiz günlerimden birindeyim ama bıkbık edecek değilim, geçelim. Sabah balkon karantinasındaki erzağa banyolarını yaptırıp yerlerine aldım. Başka da bir iş yapmadım. 3 gündür buğdaylı ve nohutlu yayla çorbası içiyorum, bugün itibarıyle bıktım. Koca için yaptığım arabaşı çorbasından artan hindi butları ve makarna olacak akşam menüsünde. Dezenfektanlarla aşırı temastan alerjik öksürüğüm tavan yaptı, komşular huylanacaklar bir şey değil. 

Kahramanlarımız Wuhan'dan sağ salim döndüler ama başları dertten kurtulmuyor. Kitap bölüm bölüm Mao dönemine dönüyor. Herkes birbirinin takibinde, evlatlar ana-babalarını, arkadaşlar birbirlerini ihbar ediyorlar, bugün itibar görenler yarın yerin dibine itiliyor, zindanlarda, rehabilitasyon merkezlerinde çürüyor, içim şişti okurken ama memnunum kitaptan, yarıyı çoktan geçtim, az-buz da değil ha sayfa sayısı, 475 adet yaprağı teker teker eritiyorum. Ha bir de tablette Toyblast ve Candy Crush oynamaya devam, sağolsunlar, evde mahsur kaldığınızda oynayın diye her gün 24 saatlik can veriyorlar 😃

Sokaktan sürekli satıcılar geçiyor; çilek, portakal, sulu sulu armut, Allah ne verdiyse. Henüz alanı görmedim ama satan çok. TV'de de reklamlar: "Yaza fit girin, altın bilmemne eczanelerde". Yuh, yaza hayırlısıyla bir girelim de fit olmasak da olur. 

Bugünlük bu kadar olsun dostlar, zaten yazacak bir şey de yok. Günün tek güzelliği sabah mailimde bulduğum Küçük Joe'den gelen sanal kartpostal oldu, sağolsun, varolsun. Haydi bakalım sizler de katılın bu etkinliğe...



30 Mart 2020 Pazartesi

30 MART (CORONA GÜNLERİ 9)

Dona Flor'u sepetledim dedim ya, yeni bir kitaba başladım. Lale'nin Bahçesi'nin doğum günü hediyesiydi bana, sıkı bir kitap. Hazmede hazmede okumak gerek, iyi gidiyor sevdim. Kanada'ya yerleşmiş Çinli bir ana-kızın öyküsü geri dönüşlerle anlatılıyor. Burada da mı karşıma çıktın Çin derken ne oldu biliyor musunuz? 150. sayfadan sonra kahramanlardan ikisi Wuhan'a gittiler. "Ay gitmeyin corona var orada" diye çok çığrındım ama bana dönüp "Orada neredeyse bitti, sen kendi memleketine bak" dediler, kestim sesimi. Yahu kitapta bari rahat bırakaydınız beni..

Her dakika da kitap okunmuyor tabii ki, mutfak ilgi alanıma girmiyor ama bir hamaratlık geldi üstüme, her gün kendime yapacak bir ev işi buluyorum ve işin tuhafı yüksünmeden yapıyorum. Bu süreci tek parça atlatırsak küllerimden domestos olarak yeniden doğacağım. Bugün sırada kitaplık ve kitaplık raflarında mekan tutmuş çeşitli objeler vardı. Elime bir toz bezi aldım ve hepsini teker teker sildim, epey uzun sürdü, zira minik minik bir sürü objeye evsahipliği yapıyordu kitaplığın rafları. Herbirini elime aldığımda o objenin arka planını, nereden aldığımı, kimin hediye ettiğini, nasıl bir anısı olduğunu düşüne düşüne temizledim. Anımsattığı kişilere de içimden bir selam yolladım. 

Öğleye doğru 10 gün önce internetten verdiğim erzak siparişi sonunda geldi. Aslında çoktan pişman olmuştum ama vermiş bulundum. Getiren kargo görevlisinin terini ve yorgunluğunu görünce utandım ve ağlamaklı oldum neredeyse. Adamdan aleni özür diledim, kalender bir arkadaşmış, "bu bizim görevimiz, hiç önemli değil" şeklinde cevap verdi. Kapıya bıraktığı kolileri eldiven takıp balkona attık, bir süre orada istirahat edecekler, sonra banyolarını yaptırıp mekanlarına postalayacağım. Yalnız bu iş iyiden iyiye zorlamaya başladı ve anladığım kadarıyla kolay kolay da sona ermeyecek. Meğer ne güzelmiş marketten gelip üstünü başını değiştirmeden, silip sabunlamadan dolaba yerleştirmek. Sanırım bu süreç bittiğinde pek çok şeyin kıymetini daha çok bileceğiz. 

İçinde bulunduğumuz, paranoya ile tevekkül arasında gidip gelen ruh halinden bir nebze kurtulmak için Kontrollü Çılgınlıklar blogu bir kartpostal mimi başlattı. Şurada görebilirsiniz. Yanlış anlamayın, postaneye gidip kart atmayacaksınız, email adreslerinize ister kendi çizdiğiniz, ister fotoğrafladığınız bir kartı yollayacaksınız. Detayları verdiğim linkte bulabilirsiniz. Ben niyet ettim, belki siz de düşünürsünüz. Bilenler bilir vakt-i zamanında bu bloglar yılbaşlarında, bayramlarda ne kartpostallar yolladı birbirlerine. Bu defa da sanal destek kartpostalı etkinliği olsun bakalım. Şuraya çocukluk yıllarımda en sevdiğim kartpostallardan birini bırakıp kitabıma döneyim de, bir an önce şu Wuhan'dan ayrılsınlar. 


29 Mart 2020 Pazar

29 MART (CORONA GÜNLERİ 8)



Görsel: Buradan

Afife, bilmiyorum nerelerdesin, hala hayatta mısın, acaba senin aklında da benimle ilgili ufak tefek bir şeyler kaldı mı? Mecburen evde kaldığımız şu günlerde kaygıdan gebermemek için zihnimi başka yönlere kaydırdığımda ilk aklıma gelenlerden biri sen oldun. Tuhaf aslında, onca yıl geçti, beraber olduğumuz günleri toplasan iki yılı bulur muyuz, sanmam, keşke daha çoğunu bulabilseydik. 

İlkokul ikinci sınıfta keşfetmiştim sınıftaki o narin, sarışın kızı, dalgalı saçları omuz hizasında, sakin, sessiz. Benim gibi yerinde duramayan, hele okulda iyiden iyiye kişilik değişikliği gösteren bir zıpırın tam tersiydin. Daha ne oluyor demeden arkadaş olmuştuk bile. Karmakarışık bir sınıftı bizimki, henüz kolejlerin, özel okulların esamisinin okunmadığı zamanlardı, bildiğimiz en dişe dokunur özel okul TED Koleji idi, o da bize dağlar kadar uzaktı. Hatta lisede falan dersler ağır gelip de küçük, butik kolejlere kaçan arkadaşlarla dalga geçerdik "tembel" diye. Babasının maddi durumu iyi olanlar da, öğretmenlerin çocukları da, müstahdemin oğlu da, bizim gibi memur çocukları da aynı potanın içinde eriyip kaynaşmıştık. Zaten kimse kimsenin ne babasının ne iş yaptığını bilirdi, ne de memleketini. Biz aynı sınıftaydık, arkadaştık o kadar. Baban ne iş yapardı bilmiyorum ama çocuk ruhumla bile hissettiğim, arada bir okula uğrayan o uzun boylu, senin gibi sarışın adamın insana güven veren yüz ifadesi bugün bile aklımda. Teneffüslere birlikte çıkar olmuştuk, kolkola girip benim sınıfın penceresinden resmini yapmaya çalıştığım 6. Durak Camii'ne bakan bahçede turluyor, "önümüze gelene bir tekme" oynuyor, ip atlıyor, kimi zaman o günkü ödevleri birbirimize tekrarlıyorduk. Bir gün bir teklifte bulundum, "Okul çıkışı bize gelsene?". Hiç ikiletmedin. "Tamam" dedin, çok şaşmıştım evden izin almadan, kendi iradenle bize gelmeye karar vermene. Kimbilir belki de annen çalışıyordu ve okul sonrası evde yalnızdın, onu bile bilmiyormuşum bak. Son ders zili çalar çalmaz çantaları kaptığımız gibi bize yollanmıştık. Yolda bahçe çitinde kuzukulağı sarmaşığı olan evin önünde durup birkaç ekşi yaprağı ağzımıza atmış, gülüşerek devam etmiştik. Bir şeyler yedik sanırım ve sonra bizim evin meşhur yüksek divanına tırmanıp hem sokağı seyretmeye, hem sohbet etmeye başladık. Yüksek divan deyince bilmeyenler vardır, sosyal konut olarak yapılan sitemizde her katta 6 daire vardı ve hepsinin dış kapısı aynı uzun, ortak balkona açılıyordu. O yüzden balkona bakan odanın ve mutfağın pencereleri biraz yüksek ve eni geniş, boyu kısa tutulmuştu. Lakin apartmanda yaşayanların çoğu ailenin kadınları çalışmıyordu ve ev işlerini bitirdiklerinde en büyük zevkleri ana caddeye bakan bu pencerenin önüne oturup gelen geçeni seyretmekti. Panoramik bir açısı vardı üstelik, lakin pencereler neredeyse tavana yakın olduğundan babam ve diğer ev sakinleri ahsaptan, yüksek sedirler çaktırmış ve dışarıyı görme imkanı sağlamıştı. Önce bir sandalyeye basar, sonra hayli geniş, neredeyse bir cumba özelliği taşıyan sedire çıkıp otururduk. Çocuklara oyun alanı, iki-üç komşuyla sınırlıysa büyüklere de sohbet mekanı olurdu. Aynısından bir başka blokta anneannemin de vardı, sanırım anneannemin uzun yaşama sırlarından biridir bu yüksek divanlar. Eline çabuk ve hareketli bir kadındı, tüm yemeklerini o sedirde yer, gün boyu da oradan dışarıyı gözlerdi. Yalnız oraya çıkabilmek için önce duvara dayalı bir sandalyeye basar, sandalyeden yanındaki masaya geçer, masadan da sedire çıkardı. Her öğün yemeğini küçük, bakır sinisine yerleştirir, siniyi sedire koyar, sonra kendisi çıkardı ve her bitirdiği tabağı yemeğin tamanının bitmesini beklemeden aynı işlemleri yaparak mutfağa götürüp geri gelirdi. Bir nevi spordu onun için. Çok küçükken o yüksek divandan tepeüstü düşmüşlüğüm vardır, hala başımın arka tarafında o düşmeden yadigar bir sivrilik taşırım. 

Afife, kusura bakma bu yüksek divan meselesini açıklamadan olmazdı. İşte o gün o yüksek divandaki sohbetimiz bitince sen toparlandın ve eve gitmek için ayrıldın. Divana tırmanıp arkandan baktım ve birdenbire ağlamaya başladım. Neden mi? "Ya yolda başına bir şey gelirse, ya araba çarparsa" diye, ağlamanın boyutunu abartmış olacağım ki sesime annem geldi, "Hayrola?" dedi, "Ya Afife'ye yolda bir şey olursa" dedim. Annem pratik bir kadındı, kuru gürültüye pek pabuç bırakmazdı, "Allah akıl fikir versin" deyip mutfağına geri döndü. Kaygı düzeyim o zamandan tavandaymış demek ki Afife, ertesi gün seni okulda sağ salim görünce derin bir nefes almıştım. 

Okumayı çok severdim, babam da gücünün yettiğince beni mahrum bırakmazdı kitaplardan. Hürriyet Gazetesi'ndeki "Güngörmüşler" ve "Fatoş"un hastasıydım. Bunların arasıra ciltli kitapları çıkardı, babama aldırmış, birkaç kez okumuş, yetmemiş boyamış, yetmemiş okula götürüp biraz da hava atmıştım. Sen de okumak istedin Afife, çekinerek ricada bulundun. Hemen verdim, en iyi arkadaşım değil miydin? Aradan günler geçiyor ama kitaplar bir türlü geri gelmiyordu. O zamanlardan kitap konusunda belirgin bir titizliğim ve cimriliğim varmış. Sonunda dayanamayıp "Hala okumadın mı?" diye sormuştum da ıkınıp sıkınmış, sarışın yüzün kızarmış, "Tamam getireceğim" demiştin. Ertesi gün elinde benimkiler değil ama iki farklı çizgi roman cildiyle çıkıp gelmiştin. Meğer küçük kardeşin yırtmış, babana yenisini aldırmışsın. Kendimi hala ayıplarım Afife o kitapları kabul ettiğim için ama itiraf edeyim yeni maceralar okuyacağım için de sinsi bir sevinç duymuştum. Beni affet e mi, çocukluğuma ve okuma aşkıma ver.

Sonra bir gün geldin ve şöyle dedin: "Biz yarın taşınıyoruz". "Hadi ya, nereye?" dediğimde, "başka bir şehre" diye cevapladın. İnanmadım biliyor musun? Aklım almadı daha doğrusu, insan bunu bir gün önce mi söyler, şaka yapıyorsun sandım ama ertesi gün sen yoktun, daha sonraki günler de. Doğru dürüst vedalaşamamıştık bile Afife, hayal gibi kaybolup gittin, o ince, narin varlığına yakışır şekilde.

Çok sık aklıma düşüyorsun Afife, acaba arkadaşlığımız sürseydi aynı yakınlıkta olur muyduk? Yollarımız taban tabana zıt rotalara mı çevrilirdi bilemiyorum ama sen benim için çocukluğumun en güzel anılarından birisin. Keşke bu yazıya denk gelsen de bana bir ses versen Afife Karabulut...

28 Mart 2020 Cumartesi

28 MART (CORONA GÜNLERİ 7)

Bugün de yazmayıvereyim demiştim ama caydım, madem söz verdik yapacağız, iki satır da olsa bir şeyler bırakayım şuraya.

Sabah yine banka soyguncusu kıyafetlerimi giyip adeta işkenceye gidiyormuş gibi fırına ve markete gittim. Fırından yüklü miktarda ekmek alıp eve bıraktıktan sonra markete geçtim. Sokaklar boştu, tek tük insanlar, ellerinde poşetle alışverişten dönüyordu. Markette ise benden başka kimse yoktu neredeyse ama ürün boldu çok şükür, birkaç parça eksiği tamamlayıp eve döndüm. Berbat terletti beni o maskemsi tülbent ve kafaya geçirdiğim kapüşon. Poşetleri balkona, üstümdekileri çamaşır makinesine, kendimi de duşa attım. Kendim şu an bilgisayar başındayım, ekmekler bir süre fırınlandıktan sonra buzlukta, poşetler ise hala balkonda. Yarın silinip temizlenip içeri alınacaklar, evi de bir elden geçirmek lazım. Eve kapandığımızdan beri işler üredi mi, yoksa devamlı içerde olduğumuzdan gözümüze mi batıyor bilemedim. Sürekli bir yerleri silip temizleme modundayım. Başkaları gibi mutfak işiyle çok aram yok, günlük yemeği yapıyorum tamam. İnsanlar ekmek, pasta, kek, poğaça, Allah ne verdiyse yapıp yapıp yiyorlar, pardon da bu kadar unu nereden buluyorlar acaba? Sanırım kış başında çuvalla stoklamışlar. Benim evde en fazla bir paket un olur, o da çoğu zaman bayatlar bitmeden. 

Dün gece aşırı derecede TV ve sosyal medyaya maruz kalınca sıkıntılı girmiştim yatağa, uzun süre de uyuyamadım. Öyle olunca sokağın ve evin sesleri daha bir net duyulur oldu. Alt kat komşumuz aşırı yüksek sesle TV izliyor mesela, öyle ki sesin içerden geldiğini düşünüp "TV'nin sesini kıs" demek için kocanın yanına gittiğimde adamcağızın ancak duyulur bir sesle izlediğini görüp utandım. Üst katımızdaki öğrenciler okullar kapanınca memleketlerine gittiği için ses belli ki aşağıdan geliyor, zaten bir süre sonra TV kapandı, öksürük ve horultu sesleri gelmeye başladı. Duymamak için yorganı tepeme çeksem de takıntı yaptım, iyice uykum kaçtı. Derken yağmur başladı, alt katın panjurlarına şiddetle vurup takırdayan damlaların sesini dinledim bir süre de. Sonra daha beteri oldu, iki haftadan beri aralıklarla tabanca atmayı adet edinen biri türedi mahallede. Mısır patlatır gibi havaya ateş ediyor gece yarısı. Sokağın sonundaki apartmanlardan birinin altında dernek kisvesiyle çalışan bir kumarhane var, muhtemel ki oranın müdavimlerinden biri. Artık kazanınca mı patlatıyor silahı, kaybedince mi bilemedim ama defolup gitse memnun kalacağız mahallecek. Buzdolabının buz kırma sesleri, tek tük geçen araçların sesleri derken uyumuşum. 

Dün Dona Flor'la vedalaştım, ikinci kocasıyla olan maceralarını okumaktan vazgeçtim. Jorge Amado'yu severim ama bu kadar detay, bu kadar gereksiz uzatmaya tahammül edemedim şu sıkıntılı dönemde. Kısmet olursa belki ilerde kaldığım yerden devam ederim. Şimdi elimde Lale'nin Bahçesi'nin hediyesi olan "Bundan Sonra Her Şey Biziz" isimli kitap var ve başlarda olmama rağmen oldukça iyi gidiyor. 

Eh, iki satır dedim yazdım da yazdım. Ben kitabıma döneyim, hoşça kalın, evde kalın...

Not: Arşivi karıştırdım da 2 yıl önce bugün Antalya'da kitabımın imza gününü yapmışız. O gün aklımıza gelir miydi acaba eve hapis kalacağımız ve bu belirsizlik. Dileyelim tez bitsin...


27 Mart 2020 Cuma

27 MART (CORONA GÜNLERİ 6)

Madem söz verdim, gün bitmeden yetişeyim. Akşam haberlerine kadar zor bela topladığım moralim haberlerden sonra yer ile yeksan oluyor. Neyse geçelim bu konuyu...

Bugün Dünya Tiyatrolar Günü idi. İptal olan biletlerim arasında bir de tiyatro bileti vardı ama şimdi o kadar uzak geliyor ki, sanki en son oyunumu milattan önce izlemişim gibi. Oysa Ankara'da sezonda oynanan oyunların neredeyse yarısını izledim o koşturma arasında. Tiyatroyu seviyorum, iyi tiyatroyu daha çok seviyorum. Gençliğimin Devlet Tiyatrosu oyuncuları olağanüstü idiler, açıkcası bu sezon izlediğim oyunlardan çok azını oyunculuk açısından yeterli buldum. 

İlk tiyatro deneyimimi yaşadığımda 8 yaşındaydım. Komşumuz Zehranım teyzenin on çocuğu vardı, çoğu evli barklı idi ama yanında yaşayanlardan biri-en küçüğü-yaşıtımdı ve ayrıca yine yaşları bana yakın arkadaş olduğum torunları vardı. Bir gün kapı çaldı ve ailenin bir nevi reisliğini yapan büyük oğullarından biri-ki o da babamın yakın arkadaşıydı-ertesi gün kardeşini ve yiğenini tiyatroya götüreceğini, ellerinde fazla bilet olduğunu ve benim de gelmemi istedi. O gece heyecandan uykum kaçtı, sabah erkenden kalkıp oyunun vaktini sabırsızlıkla bekledim. Sonra hep birlikte yola düştük, neyle gittik hiç hatırlamıyorum ama Küçük Tiyatro'nun şahane salonunu hayranlıkla seyrettiğimi iyi hatırlıyorum. Oyunun adı "Peter Pan"dı. Sonradan kitabını da okuyup çok seveceğim Peter Pan'ın "Tinker Bell" olan perisinin adı "Çın Çın Zil" diye Türkçeleştirilmişti. Gugıl'da oyuncular kimdi, bulabilir miyim diye küçük bir arama yaptığımda Cihan Ünal ve Mümtaz Sevinç'in adına rastladım, kimbilir ne kadar gençtiler.

Tiyatro o ilk çocuk oyunuyla kalbime girdi ve bir daha da çıkmadı, dilerim şu günleri umduğumuzdan çabuk atlatırız da yine salonlara döneriz. 

Bu sabah babama telefon etmek için ara tuşuna bastığımda sesi ve diksiyonu babama benzemeyen biri "Merhaba" dedi. Bir an ödüm koptu, telefonu başka biri açtı sandım, meğer Ali Poyrazoğlu imiş, bize "evde kal" diyecekmiş. Konuştu da konuştu. Babam da telefonu açmadı zaten. Tekrar aradığımda bu defa baygın mı, sarhoş mu olduğunu anlayamadığım bir ses "Merhaba" dedi, meğer o da M.azhar A.lanson'muş. Arkadaşlar derdiniz ne? Telefon operatörleri, niye vaktimizi alıyorsunuz, belki acil bir durum var, niye uzatıyorsunuz. Zaten aklı başında insan evinden çıkmıyor, gerisini de ancak karantina kararıyla oturtabiliriz evde. Meğer bu serinin Hülya Avşar'ı ve Murat Boz'u da varmış, neyse ki onlara denk gelmeden uygulama kalkmış.

Bilgisayardaki fotoğraf albümlerini şöyle bir kurcaladım da geçen yıl bu günlerde arkadaşım ziyarete gelmiş ve bana bahçesinden bir kucak dolusu leylak getirmiş. Bu yıl leylaklara da hasret kalacağız belli, şuraya bırakayım da ara sıra bakar mutlu oluruz:


26 Mart 2020 Perşembe

26 MART (CORONA GÜNLERİ 5)

Hellö,

Dün akşamki bilim kurulu toplantısından iç soğutacak bir haber çıkmayıp iş kendimize dikkat edip hastalığa yakalanmayacağız moduna evrilince moralim bozuldu, keşke istemeyince virüs gelmese. Dona Flor'un ikinci kocasıyla nerede tanışacağını bile merak etmez oldum, kitabı bırakıp yatmaya gittim. Yorgan koruyucudur 😃

Sabahleyin de aynı moralle uyandım, aynadaki suratımdan nefret edip kahvaltı hazırlamaya başladım. Bu arada önce B12 spreyimi yere düşürüp başlığını kırdım, ardından da kırmızı pancar turşusunu dolaba koymaya çalışırken kapağı gevşedi ve o kıpkırmızı su tüm raflara yayıldı. Aynaya bakmadım, zira suratımı tanımayabilirdim bu süreçte. Kendimi sakinleştirmeye çalışarak balkona çıktım. Karşı apartmanın ilk katında oturan çift balkonda şezlonglara yayılmış, karşılarındaki su sayacı tamirhanesi manzarasına bakarak çay içiyorlardı. İçeri girip kendi çayımı demledim, kahvaltımı hazırladım, su sayacı manzaram yoktu, bir film açıp karşısına geçtim. Aklıma İstanbul'da, Karaköy'deki kahvaltıya gittiğimiz dekorasyonu çok şık, fiyatları tuzlu ama manzarası oto yıkanan garaj olan mekan geldi. Vay canına bir zamanlar bırak evden çıkmayı, şehirlerarası bile gidip dışarlarda kahvaltı falan edebiliyormuşuz. Milattan Önce miydi?  

Filmin adı "Saklı". Başrollerinde İlhan Şeşen, Türkü Turan ve Settar Tanrıöğen vardı. Fena değildi, Settar Tanrıöğen'in oyunculuğu ise her türlü takdiri hakediyordu. Filmin ortasında kızkardeş arayıp beni biraz parpıladı ve moralimi düzeltti. O moralle film bitince gündelik sportif faaliyetlerimi yaptım. Bugünkü iki tane idi: 1- Mutfak kapısının camını silmek. 2-Terracotta obje koleksiyonumun tozunu almak. 


Var ya, aslında ev işlerinden nefret ederim, evde kalınca kafa dağıtmak için bahane olarak gündelik ufak işler yaratıyorum. Taksit taksit düzene sokarım böylece, hem de vakit geçer. Sırada çekmeceler, dolaplar, kışlıklar, yazlıklar falan var. Nasılsa bu Cavit daha kolay kolay gidecek gibi görünmüyor, keşke bir an önce çekip gitse, ben pis ve pasaklı yaşamaya razıyım. 

Sokaktan çilek satıcısı geçti, kasa kasa çilekleri yüklemiş kamyonete, ellerine eldivenleri takmış satıyordu. Pek rağbet eden olmadı, sadece tam karşımızdaki dairede oturan yaşlı hanım sepet sallayıp bir kilo aldı, sanırım reçel yapacak. Dün de domatesci geçti, onun eldivenleri siyahtı, lakin "3 kilo domates 20 lira" diye bağırırken elini boru gibi yapıp ağzına tutuyordu, oh bol tükrüklü, bol mikroplu. İnanmayacaksınız ama evvelsi gün de minibüsle "Hanımların dikkatine" geçti. Corona günlerinde en büyük sıkıntı evlerdeki paspas kenarı, yolluk kenarı, halıfleks kenarının overlokları olsa gerek. Sırada Taşköprü sarmısakçısı var ama o geçmese iyi olur, zira çok kızgınım. Henüz bu virüs telaşı başlamadan Taşköprü lafını duyunca kocayı apar topar indirip aldırmıştım. Hemen hemen hepsi küflü ve nemli çıktı, sarmısaklar da kesinlikle Taşköprü değildi. Tamamı çöpe gitti. 

Eh bu kadar gevezelik yeter, hazır ruh eğrisini biraz yukarı çekmişken gidip şu Dona Flor ve ikinci kocasıyla ilgileneyim de bitsin artık bu kitap. Pek süründü elimde. Virüs cümlemizden uzak olsun...

25 Mart 2020 Çarşamba

25 MART (CORONA GÜNLERİ 4)

Sanırım bu Cavit Efendi'yi tek parça olarak defetmeyi başarırsak sağlığımızdan sonra en büyük kazançlarımızdan biri de bloglara yaptığımız geri dönüş olacak. Zaten birkaç gündür kafa dağıtmak amaçlı yazıyordum ama dün bir challenge-biz ona aile arasında şalanj diyoruz-teklifi geldi Kanatlı Kedi blogundan. Her gün yazalım, ilerde bu günleri anımsar, neler yaptığımızı okuyup bazen güler, bazen gamlanırız mealinde bir nedenle, eh ben zaten niyet etmiştim, devam ediyorum. Haydi sizler de niyet edin, hem biraz kafa dağıtır, hem de blogları harekete geçiririz. 

Sanırım lise son sınıftaydım, üniversiteye hazırlık kursuna devam ediyordum, bu nedenle de haftada üç defa Ankara'nın meşhur "boynuzlu" tabir edilen troleybuslarıyla Kızılay'a gidip gelmem gerekiyordu. Bu gidiş gelişlerden birinde üniversite öğrencisi olduğunu düşündüğüm bir gencin elinde ilgimi çeken bir kitap gördüm, karikatürize bir kapağı ve ilginç bir adı vardı: "Dünya Poturunu Çıkarıyor". 


Corona bütün dünyada yayılıp ülkemizde de resmileşerek bizi evlere kapattıktan sonra ilk aklıma gelen bu kitabın adı oldu, kendi kendime "Dünya poturunu çıkarıyor galiba" dedim. Yeni kuşaklar için "potur" dize kadar geniş inip, daha sonra daralan bir nevi pantolona verilen ad ve sanırım bu dönemde potur biz oluyoruz. Dünya biz insanları sarhoşlamış ya da yorgun bir adamın dinlenmek için kendini yatağa atarken yaptığı gibi tersine, düzüne bakmadan, özensizce fırlatıyor.  Haksız da sayılmaz yani, elimizden geleni yaptık yormak için koca mavi gezegeni. Umarım yorgunluğu çabuk geçer de poturunu münasip şekilde tekrar giyer.

Evde iki kişiyiz ama gariptir dışarı çıkılmayınca daha çok iş oluyormuş ya da cansıkıntısını gidermek için iş icat ediyoruz. Dün Ankara'dan geldiğimden beri katlayıp katlayıp üstüste yığarak minik bir dağa dönüştürdüğüm ütüleri hallettim. Hem ütüledim, hem güldüm. Çok özenli insanlarız, evin içinde bile ütüsüz asla giyemeyiz diye. Bırak ütülü giyinmeyi, eşofman, pijama dışında bir şey görmedi günlerdir sırtımız. Ütü masasını salona taşıdım, laptopu kanepenin sırtına yerleştirdim ve bir yandan ütülerken bir yandan "Dedemin Fişi" filmini izledim, ütü seansına da başka film gitmezdi zaten. Filmle senkronize olarak bitti ütü, marketten gelen suları balkona, giysileri de makineye attım, kısır yapmaya giriştim. Akşam yemeği olarak. Çoğu kişinin aksine karantina bizim iştahı kesti. Öyle börekler, çörekler, kurabiyeler falan yaptığım yok. Günlerdir ağzıma tatlı niyetine kahvenin yanında yediğim 1-2 minik lokum dışında bir şey girmedi. Sabah çok az kahvaltı, akşam normal bir yemek, arada bir-iki meyve. Hareket olmasa da belki birkaç kilo verebilirim bu süreçte. Harekete zaten Cevriye izin vermiyor. Ben de bugün sportif faaliyet olarak kuş biblolarımın tozunu aldım 😄


Paranoya ile tevekkül arasında dalgalanırken kendime her gün için halledilmesi gereken ufak hedefler koyarak aklımı başımda tutmaya çalışıyorum. Geri kalan zamanda da kitaplara sığınıyorum. Sizde durumlar nasıl?

23 Mart 2020 Pazartesi

23 MART (CORONA GÜNLERİ 3)

Corona uyarısı verildiğinden beri her gün şu aşağıda fotoğrafını gördüğünüz yumurta süngerin kesiti gibi oluyorum:


Sabah en dip noktadan başlıyorum, Tanju Okan'dan "Her şey bir rüya olsa/Unutarak uyansam" ruh halime en uygun şarkı oluyor. Bir karış suratla banyoya gidip aynadaki sevimsiz hayalime dilimi çıkarıyorum. El, yüz, diş temizliği-ki bu aralar dişlerimden biri fena sızlamaya başladı, umarım başıma iş çıkarmaz-ardından lavabo, klozet temizliği, havlulara bakıp "Hımm, bu ıslanmış haydi makineye" monologundan sonra çayı koyup gündelik hayata başlıyorum. Sünger kesiti, el-yüz temizliği ve saç tarama işleminden sonra biraz insana benzeyen suratımla birlikte hafiften eğriyi yukarıya çekmeye başlıyor. O arada kız kardeş aradıysa hop onun avutucu gücü ve neşesiyle tepe yapıyorum. Füsun Önal'dan "Bunlar da geçer" giriyor devreye.  Endişe katsayımla iştahım ters orantılı olduğu için normalde bayıldığım kahvaltıyı bile alelusul yapıyorum, biraz peynir, üç-beş zeytin, yarısını bıraktığım bir dilim ekmek. O arada bilgisayarı açıyorum ve Twitter'e giriyorum. Hoop tepeden dibe kayarak iniyorum. Bazen öyle twitler okuyorum ki bir uzun hava paklıyor ancak: "Kara bahtım kem talihim, taşa bassam iz olur". Twitter'e tekmeyi basabilirsem WhatsApp'ı açıyorum. "Amaney!", corona bombardımanı, esprilisi, korkunçlusu, saçma sapanı, yorucusu, üzücüsü, mantıklısı, mantıksızı, on yüz milyon bin kere geleni, fake olanı üstüme üstüme geliyor. "Gidelim buralardan, dayanamıyorum" diye sesleniyor Nazan Öncel, haklı. Instagramın hatırı kalmasın diye bir uğruyorum, neyse orası nisbeten sakin, yurtdışı gezilerinin, şık sofraların, buluşma fotoğraflarının yerini daha çok kitaplar almış, bir de ev içi fotoğrafları. Güzel, burada biraz kalabilirim. Eğrim tırmanmaya devam ediyor, dudaklarımda Livaneli'den bir şarkı: "En güzel günler henüz yaşamadıklarımızdır". Çapkın Nazım'a bir selam çakıp elime bir kitap alıyorum. Eğrim bulunduğu yerde sabitleniyor. Haberler, dayanamayıp tekrar baktığım sanal medya, eş-dost yorumları eğrimi ya dibe indiriyor, ya tırmandırıyor. Sonunda kendimi yatağa atıyorum, "Uyku, biraz uyku, tek isteğim buydu" diye sesleniyor MFÖ, uyuyabilirsem ne ala. Sabaha aynı terane devam edecek nasılsa.

Bu sabah hayatımda çok önemli bir değişiklik yapıp kahvaltı bile etmeden markete gitmeye karar verdim, ne kadar erken, o kadar tenha. Caddenin karşısındaki markete gitmenin bu kadar merasim gerektireceğini biri bana söylese suratına suratına püskürerek gülerdim, nasılsa o zamanlar Corona belası yoktu. Önce market kostümlerimi hazırladım, balkonda bekleyen market ayakkabılarımı kapının önündeki paspasa kağıtla tutarak getirdim. Kolları erimiş, kapüşonlu eşofman ceketimi ve soluk eşofman altımı giydim. Bir cebime banka kartını ve anahtarı, öbür cebime poşetleri koydum. Maske bulma şansımız olmadığı için kenarı hafiften oyalı beyaz bir yemeniyi birkaç kat yapıp-corona günlerinde bile tarzım, kendimi seveyim-ağzıma ve burnuma bir güzel bağladım. Kapüşonu kafama geçirdim, banka soymaya-pardon markete gitmeye-hazırdım artık. Sokaklarda fazla olmasa da insanlar vardı, evet. Hatta birkaç dedeye de rastladım ama ağızları maskeli idi ve ellerindeki poşetten anladığım kadarıyla alışverişten geliyorlardı. Ne yapsın adamcıklar evde markete yollayacakları kimseleri yoksa. Markete girdim ve çok mutlu oldum, zira benden başka kimse yoktu. Alacaklarımın bir kısmından fedakarlık yapsam da epey yüklü bir alışveriş oldu, zira evdeki malzemeler tükenme aşamasına yanaşmıştı. Kasiyer kız eldivenliydi, "ne iyi etttin, keşke maske de taksaydın" dediğimde "eldivene bile müşteriler kızıyor, başkasının mikrobunu bizim eşyalara bulaştırıyorsun diyorlar" diye cevap verdi. "Pes!", aslında daha galiz bir laf söylemek istiyordum ama saraylı geçmişim engelliyor. Kız ölsün tabii paralarınızın pisliğinden, size dert değil nasılsa, o kadar titizseniz bir zahmet evinizde gerekeni yapın. Aldıklarımı evden getirdiğim yerli ve milli poşetlere yükledim ve en az 20 kiloluk bir ağırlığı her adımımda Corona'ya küfrederek eve kadar taşıdım, saraylı geçmişimi bile kaale almadım. Şu an sağ omuzum berbat ağrıyor. 

Ah ah, eve getirmekle iş bitse, kapıyı açıp ayakkabılarımı paspasın üstünde bırakıp poşetleri balkona taşıdım. Sonra ayakkabımı da balkona yolladım. Banyoya koşturup önce ellerimi "Happy birthday to you" şarkısını sonuna kadar söyleyerek yıkadım. Eh, WhatsApp'a onca mesaj geliyor, birini bari uygulayalım. Sonra üzerimde ne varsa makineye tıkıp ev kostümlerimi giyindim. Makineyi 60 derecede çalıştırıp ellerime eldivenleri geçirdim ve bir miktar çamaşır suyu katılmış su ile tüm paketleri silip balkona dizdim. Çekinmeyin, çekinmeyin deli demek serbest. Sonra da sebze ve meyvelerle üç saat sonra tekrar görüşmek üzere hepsini balkonda kaderine terkettim. Tekrar ellerimi yıkadım ve sonunda kahvaltıya oturabildim. 

Şu anda balkonda karantina sürelerini doldurmuş ambalajlı gıdaları yerlerine yerleştirmiş, sebze ve meyveleri bitkisel bazlı sıvı sabunla güzelce yıkayıp durulamış (hepsi kabuklu efenim, yerken soyacağız) olarak huzurunuzdayım. Doğa bizi resmen tek ayak üstünde cezaya kaldırdı dostlar, umarım gereken dersi çıkarabiliriz. Ve dilerim bu günler çok uzun sürmesin. Hepinizi dezenfektanla kucaklıyorum...

20 Mart 2020 Cuma

20 MART (CORONA GÜNLERİ 2)

Tüm vaktini evde geçirince insan uzun uzun düşünmeye, eski günleri hatırlamaya başlıyor. "Şu yalan dünyaya geldim geleli/Tas tas içtim ağuları sağ iken" demiş Karac'oğlan, Cem Karaca da o gümbür gümbür sesiyle az dinletmedi bize gençliğimizde bunu. Tas tas ağu içmesek de şöyle bir düşündüm de bizim kuşak da az sınavdan geçmemiş. Neredeyse bebekken gerçekleşen 27 Mayıs İhtilali'ni haliyle hatırlamıyorum. Babam o gün beni omuzlarına alarak Kızılay'a gittiğini, dönüşte de bir seyyar satıcıdan oyuncak koltuk takımı aldığını anlatırdı. Olay hafızada sıfır ama koltuk takımı ile uzun zaman oynadım.

İlkokul 1 ya da 2 deydim, bir sabah okulun bahçesinden tatil diye geri çevrildik. Mesele neydi anlamadan eve-biraz da sevinçle-döndüğümüzde annemi ve anneannemi ağlar buldum. Meğer Talat Aydemir darbe girişiminde bulunmuş, annem de pilot teğmen olan kardeşinin başına da bir iş gelirse diye dertlere düşmüş. Söylemiş miydim bilmem ailecek kaygı katsayımız çok yüksektir. Olayın dayımla hiç ilgisi yoktu haliyle, mesele Talat Aydemir'in idamı ve o dönem Harbokulu öğrencilerinin okuldan uzaklaştırılmasıyla sona erdi, bizim evdeki sonucu ise hamile olan annemin o üzüntüyle bebeğini kaybetmesi oldu. 

Sanırım lise 1'de idim, bu defa kolera salgını başladı. Ertesi gün tatil olacak diye sevinerek aşı kuyruğuna girdiğimizi, kimya öğretmenimizin hastalıktan korunma konusuna bir dersi ayırdığını, eve gelen sebze ve meyveleri sabunla yıkadığımızı, suları kaynattığımızı, Hac'dan dönenlerin zemzem sularının klorlandığını, hurmalara el konup yakıldığını hatırlıyorum. Yani salgına aşina bir nesiliz ama en azından o salgının aşısı ve ilacı vardı. 

Kolera salgını bitti diye sevinirken hoop 12 Mart muhtırası geldi. Öncesini ve sonrasını bizim kuşak gayet iyi hatırlar, gençler de eminim bir yerlerden okumuş, bazı dizilerden öğrenmişlerdir. Bir sürek avı gibi yaşandı o yıllar. Evler basıldı, kitaplar yakıldı, insanlar tutuklandı, işkence gördü. Hüseyin Cevahir ve Mahir Çayan'ın sığındıkları evde rehin aldıkları Sibel Erkan'ın kurtarılma faaliyetini henüz evlerimize girmediği için komşunun evindeki tek kanallı siyah-beyaz TV'den nefeslerimizi tutarak izlemiştik canlı yayında. Sibel Erkan'ın kurtarıldığı olayda Cevahir ölmüş, Çayan ise yaralı olarak yakalanmıştı. Hatırlamak bile istemediğimiz o berbat zamanların bir süre sonra daha da beter bir şekilde tekrar yaşanacağını henüz bilmiyorduk tabii.

Sonra 74 yılı ve Kıbrıs Barış Harekatı geldi. Karartma geceleri, ne olacağız endişesi, bu kez nakliye uçağıyla harekata katılan dayı için duyulan endişeler derken Türkiye BM kararlarına uyarak çıkarmayı sonlandırdı, lakin Cenevre Konferansı'ndan beklenen sonuç alınmayınca "Ayşe tatile çıktı". Bu 2. harekat emri için bir parolaydı ve Ayşe o zamanki Dışişleri Bakanı Turan Güneş'in kızıydı. İlk harekat sonrası tatil için Amasra'ya gitmiştik, ikinci harekatın başladığını belediyenin yaptığı anonslarla öğrenip apar topar geri dönmüştük.

12 Eylül öncesi üniversite öğrencisiydim ve herhalde hayatımızın en mutsuz zamanlarıydı. MC hükümetleri gelip gidiyor, anarşi almış başını gidiyor, insanlar sokakta kurşunlanıyor, gece sokağa çıkmak cesaret istiyor, mahalleler politik görüşlerine göre ayrılıyor, geceleri mısır patlar gibi tabanca sesleriyle uyanıyorduk. Bir sabah da Hasan Mutlucan'ın tok sesiyle uyandık: "Yine de şahlanıyor aman kolbaşının kıratı". Sonrasını biliyorsunuzdur herhalde.

Ve yine bir bahar günü, 1986'da Çernobil Nükleer Santralı patladı. Radyoaktif serpintiler dört bir yana yayıldı, özellik Karadeniz çok etkilendi. Yetkililer TV ekranında muhtemel ki kaç zaman öncesinin çaylarını afiyetle içerek bizleri hiçbir ürünümüzde radyasyon olmadığına inandırmaya çalıştılar. Fındıklar ilkokul öğrencilerine dağıtılarak ziyan olmasının önüne geçildi, nasılsa kalp krizi gibi şakkadanak öldürmüyordu radyasyon. o dönemde henüz çok küçük olan çocuğuma eski tarihli süt bulmak için market market koşturuşumu, TV karşısında geçirdiğim dehşet dakikalarını, bahçeye bırakmadığım oğlumun balkondan aşağıda oynayan çocuklara "evinise gidin, evinise gidin, yadyasyon var" demesini hiç unutamam. Meğer daha da büyüğünü yaşayacakmışız. 

1. Dünya ve 2. Dünya Savaşlarını yaşamış kuşak kadar talihsiz değiliz belki ama 68 ve 78 kuşağı da şu dünyanın ve memleketin olumsuzluklarından yeterince pay aldılar diye düşünüyorum, bir de coronanın hiç gereği yoktu yani. 

İçinizi şişirdiğimin farkındayım ama bugünlerde de pek iç açıcı düşünüp yazamıyor insan. Yine de enseyi karartmayalım, evden zorunlu olmadıkça çıkmayalım, hijyene dikkat edelim, bir de 60 yaş civarına "Öleceksinizzzz" demekten vazgeçelim, çok genci cepten çıkarırız valla 😃

Şu raftakiler okunmak için sırada bekleyenler, arkalı önlü çift sıra dizilmişlerdir. Umarım coronanın ömrü hepsini bitirmeye yetecek kadar uzun değildir. Haydi kalın sağlıcakla...

Not: Bu arada 99 depremini unutmuşum, Ekmekçi bacım hatırlattı, Allah bir daha göstermesin diyerek bitireyim...


19 Mart 2020 Perşembe

19 MART (CORONA GÜNLERİ 1)

Kaç gündür klavyenin başına oturup oturup kalkıyorum, içimden gelmiyor. Dışardan pek anlaşılmasa da sağlık, özellikle de sevdiklerimin sağlığı sözkonusu olunca ciddi anlamda endişeli bir tip oluyorum. Endişe de benim bünyeye hiç iyi gelmeyen bir duygu, neşem ve iştahım gidiyor, kafamı yorganın altına gömüp dış dünyayla bağlantımı kesmek istiyorum. Sonra "sakin ol" diyorum kendime, "sadece senin başına gelmedi bu olay, düğün bayram olmasa da tüm dünyanın yaşadığı bir kaos, umarım kısa sürede atlatacağız". Kendi söylediklerime kendim de pek inanmıyorum aslında ama günlük hayata devam diyorum. Zaten yaptığımız ne, el sabunlamak, ev temizlemek, kapı kollarını, elektrik düğmelerini, musluk başlarını dezenfekte etmek, çamaşır yıkamak, kazara markete çıkmışsak bu faaliyeti iki katına çıkarmak. Yok sanal ortamda müzeler ziyarete açılmış, yok falanca filarmoni konserleri ücretsiz dinleniyormuş, bunlara bile baktığım yok. "Her şey gönül hoşluğuyla" derdi anneannem, öyle gerçekten. Hani derler ya "tam mutsuz olacağım bir gülme geliyor", ben de tam sakin olacağım bir mail, WhatsApp mesajı, bir Twitter bildirimi geliyor, yeniden alevleniyorum. Sanal alemle bağlantıyı kesmek en iyisi bu dönemlerde ama o da olmuyor ki, çoğu zaman derde deva bir iyi haber, bir uzman görüşü alabilir miyiz diye çöküyoruz başına. Aslında şuraya şunu yazabildiğimize göre herkesin evinde interneti var ve bu bilgileri ilk kaynağından görme imkanına sahibiz, öyleyse mesaj kutularımıza, Facebook hesaplarımıza bunları tekrar tekrar göndermenin faydası ne? Çoğu da aslı astarı olmayan, şehir efsanesi, kocakarı masalı türü şeyler, insan inanmasa da panik katsayısı artıyor. O yüzden her yollanana fazla itibar etmemek, itidalli davranmak şart.

Dezenfeksiyon ve endişe seansları dışında kitap okuyorum, zaten okurdum, daha çok okuyorum. Hem evde bir yıl hatta daha fazla yetecek kadar okunmamış kitap stoku var. Biz "tsundoku" sendromlular  ileri görüşlü insanlarız demek ki, bu günleri düşünerek yığmışız kitapları raflara. Annem rahmetli ne zaman kitap alıp eve gelsek "Ev kitap dolu, yine mi kitap aldınız" derdi. Öyle ya, çevir çevir oku 😃 Üstelik o zamanlar ne yayınevleri bu kadar çok kitap basardı, ne de öyle aşırı kitap alıp yığacak harçlığımız vardı. Kardeşim de, ben de tutkulu okurlar olduğumuz için elimize geçeni kitaba yatırdığımızdan sıkı bir kitaplığımız ve çok kitabımız vardı ama öyle "tsundoku" denecek bir durum değildi, okudukça alırdık. Eh o zaman annemin görüşüne göre varken yenisini almak niye, değil mi? 😃 Birkaç yıl oluyor kaybedeli, çok esprili, çılgın bir halam vardı, kızkardeşim araştırma görevlisi olarak bir üniversitede işe başladığında "Halam, sen şimdi ne iş yapacaksın orada?" diye sormuştu, o da "Okuyup araştırma yapacağım hala" diye cevap vermişti. Halamın yorumu şöyle oldu: "Yavrum, evinde okusan da devlet boşa para harcamasa ya". Hala aklımıza geldikçe güleriz. Zaten şu kaotik günlerde en büyük neşe kaynağım yine kardeşim ve onunla yaptığımız telefon konuşmaları, üç-beş corona muhabbetinin ardından işi geyiğe vurup dedikoduya geçiyoruz, biraz rahatlatıyor. 

Bu süreçte "Üvey Kardeş"i bitirdim, son zamanlarda okuduğum en iyi kitaptı diyebilirim. Herkese tavsiyemdir, 700 sayfa olduğuna bakmayın, çok rahat okunuyor. Ardından Nihan Eren'in "Hayal Otel"ini okudum, ilk kitabından bu yana severek takip ettiğim bir yazar, bu kitabı da çok güzel. Sonra favori yazarlarımdan bir diğeri, Mehmet Eroğlu'nun son kitabı "Kötü Adamın 10 Günü", çok iyi bir polisiye idi. Elimde bitirmek üzere olduğum Adile Naşit üzerine yazılıp kitaba dönüşmüş bir yüksek lisans çalışması var, hayli ufuk açıcı ve onun bitiminde devam edeceğim Jorge Amado'dan "Dona Flor ve İki Kocası". Sizler neler okuyorsunuz?

Ve bahar geliyor, hava bugün Ankara'ya yağan karın etkisiyle rüzgarlı ve soğuk ama doğa baharı çoktan giyindi bile. Balkonumun çınar ağacı yapraklanmaya başladı, şu karantina günlerinde avuntum olacak yeşilliğiyle:


Ve komşusu, kumrulara apartman görevi yapan selvi, bu süreçte en çok onlarla hasbıhal edecek gibiyiz:


Bugünlük bu kadar, dağlar gibi yığılmış ütülerimi eritmeye çalışayım ben, hoş dışarı da çıkmıyoruz ütüsüz giysek de olur ama varsın mikrobu kırılsın. Kendinize iyi bakın, sosyalleşmeyin, evinizde kalın...

5 Mart 2020 Perşembe

5 MART (ŞUBAT OKUMALARI VE GENEL DURUM)

Tam Antalya'ya geldik, eve alıştık, rutine döndük derken hastalık kapıyı "tıktık" vurdu. İlkokuldayken Hayat Bilgisi dersinde hastalık ve aşılar konusu işlerken ünite dergimizde birtakım şemalar, resimler vardı, altında yazanlar hiç aklımdan çıkmamış. Bilirsiniz ki beynimin içi gereksiz bilgiler ve anılar çöplüğü gibidir, elden gelen bir şey yok. Orada gayet çirkin çizilmiş bir silüet karşısındaki temiz pak giyimli, elma yanaklı oğlan çocuğunun karşısında vaziyet almıştı. Açıklayıcı yazı ise şöyleydi: Pis hastalık çirkin çirkin bağırdı: "Ali'yi tutayım, Ali'yi yakalayayım". Ali bu kül yutar mı, pis hastalığı "Ben aşımı oldum, tutamazsın, yakalayamazsın" diyerek püskürtüyordu. Maalesef farenjitin aşısı olmadığından ve ben emekli de olsam tipik öğretmen hastalığı olan kronik farenjitle birlikte bir yaşam sürdüğümden pis hastalık çirkin çirkin bağırıp beni tuttu, yakaladı, sesimi de kıstı. Üç gün boyunca neredeyse dilsizdim, boğazım derseniz sahra çölünden halliceydi, hem de dikenli bitkilerle bezenmiş kupkuru bir sahra çölü. Sanki birisi gece gelip açık ağzımdan içeri girmiş ve boğazımı bir güzel zımparalayıp gitmişti, ağrısından hiç bahsetmeyeyim. Mecburen hafta sonunu geçirip hafta başı soluğu doktorda aldım. Malum corona durumları, ağzımı burnumu koskoca bir mendille kapatıp girdiğim tıp merkezinde kayıt yapılırken son derece pis görünen bir cihaza elimi okutmam gerekti. "Bu cihazı dezenfekte ediyor musunuz?" diye sorduğum görevli kaçamak bir "Evet" cevabı verdi, "hiç öyle görünmüyor" dediğimde de "işte arada sırada" diye kıvırdı. O ne yapsın, onun işi dezenfeksiyon değil ki ama en azından şu virüs salgını durumunda her an dezenfekte edilemeyecek cihazların yerine başka bir hasta tanıma yöntemi geliştirilse keşke. Neyse oldukça uzun bir bekleme süresini dışarısı soğuk olduğu için mecburen içerde oturarak geçirdim ve bu süreçte mendili hiç yüzümden çekmediğim gibi kazara öksürenlere de öldürücü nazarlarla baktım. Allahtan pek fazla aksıran öksüren yoktu. Sonunda sıram geldi ve cemazüyelevvelimi bilen doktorum gerekli muayeneyi yapıp "akut farenjit" teşhisini koyarak bir torba ilaçla eve dönmemi sağladı. Kapıdan girerken soyunmaya başlayıp üstümde ne varsa makineye, kendimi de duşa attım. Hafta başından beri antibiyotik kullanıyorum ama hala tam toparlayamadım. Sesim saklandığı yerden hörlek ergen modunda çıktı, telefonda konuşurken kadın mıyım, erkek miyim anlaşılmıyor 😃 Boğazım sahra çölünden bozkır iklimine dönüştü, buna da şükür diyelim. Bu arada önceden alınmış biletlerin bir kısmı şehitler nedeniyle açık bilete çevrildi, bir kısmı da hastalık yüzünden iade edildi. Ne demişler "Kul plan yaparken Tanrı gülermiş". 

Her gün ayrı bir acı, her gün ayrı bir endişe, her gün ayrı bir belirsizlik yaşadığımız şu günlerde akıl sağlığımızı korumak en birinci görevimiz olmalı. Zira sokağa çıktığınız zaman tek parça olarak dönebileceğimizin bile garantisi yok. Birkaç gün önce hastalığımın tavan yaptığı zamanda mecburen markete gitmek üzere çıktım evden. Elimde üç ağır poşetle karşıdan karşıya geçmeye çalışırken eski bir arabanın altında kalmaktan zor kurtuldum. Sürücü benim farkımda bile değildi zira önüne değil yan tarafa bakıyor, bir yandan da avazı çıktığı kadar bağırıp küfrediyordu. Açıkcası telaşla kendimi attığım refüjde sesin nereden geldiğini anlamadım ve kimdir bu deli gibi bağıran düşüncesiyle arkamı döndüğümde aynı sürücü bu defa "Ne bakıyon teyze?" diye bağırdı. Normalde o teyzeyi de, bağırmayı da ona yedirirdim ama sesim yoktu ve hastalıktan dolayı bakamadığın boyası gelmiş, uzayıp şekli bozulmuş saçlarım ve soluk eşofmanlarımla fena halde teyzeydim, hem de biraz pasaklı bir teyze 😄 Kime, neye kızmıştı bilmiyorum ama bana patladı maganda.
  
Gündemin şerrinden kitaplara sığınalım ve gelelim Şubat okumalarına, pek verimli geçmedi cüce ay, 6 kitapla bitirdim Şubat ayını. Son günlerinde başladığım 700 sayfalık bir tuğla da bitmek üzere ama onu Mart ayına devredelim. 


-Şubat ayının ilk kitabı dedesi Beyoğlu'ndaki ünlü Mısır Apartmanı'nda yönetici olan Sema Temizkan'ın yazmış olduğu "Gönlümde Pera, Aklımda Mısır Apartmanı" idi. Beyoğlu'ndaki apartmanlara tutkun olan ben özellikle de Mısır Apartmanı'ndan bahsedildiğini duyunca kitabı hemen sipariş verdim. Ama kitap Mısır Apartmanı'ndan bahsetse de daha ziyade bir aile öyküsü özelliği taşıyor. Yine de Beyoğlu'nun  ve Mısır Apartmanı'nın parlak zamanlarını okumak hoş oldu. 


-Başlıbaşına bir roman olmaktan ziyade çizimlerle süslenmiş bir novella "Sarı Duvar Kağıdı". Biraz grotesk ve tekinsiz bir öykü. Çizimleri öyküden daha çok sevdim diyebilirim.


-Bu aralar İskandinav Edebiyatına ve yazarlarına karşı özel bir ilgi beslemekteyim ve onlar da bu ilgime şahane anlatılarla cevap vermekteler. Per Petterson favorilerimden biri, daha önce çıkmış üç kitabını zevkle okuduğum yazarın son kitabı "Benim Durumumdaki Erkekler" ve diğer kitaplarıyla arasında bir bağ var. Aslında belirgin bir konu yok kitapta, "Lanet Olsun Zaman Nehrine"den hatırladığımız Arvid Jansen'in eşinden boşanmasından sonra yaşadıkları anlatılıyor. Yazar Eyüp Aygün Tayşir Per Petterson'un tarzını "hoşa giden hüzün"olarak tanımlamış ki bu tanımı çok uygun buldum. Sakin, ayrıntılı, bol bol mekan adı verilen bir kitap "Benim Durumumdaki Erkekler". Diğer kitapları kadar sevmesem de yine de okuyunuz derim...


-Bilmem Eyüp Aygün Tayşir'in "4 Hane 1 Teslim"ini okudunuz mu? Benim o yıl en sevdiğim kitaplar arasında ilk sırayı almıştı. Bir öykü kitabının çıktığını duyunca çok sevindim ve ilk okuyanlardan biri oldum "Sabitalem Mahallesi"ni. Çok da sevdim.  Eyüp Aygün Tayşir'in öyküleri de, tıpkı romanları gibi. Gündelik yaşamları, senin-benim gibi sıradan insanların sıradan hayatlarını dışardan baktığımızda farketmediğimiz ayrıntılarıyla hüzünle karışık eğlenceli dille yazmış. Hepsini sevdim ama favorim "Sex Shop".Okuyunuz derim...


-Evde bekleyen hayli hacimli bir "Nazlı Kar" romanı olmasına rağmen Tanizaki okumaya denemeleriyle başlamam ilginç oldu. Aslında deneme olduğunu farketmeden aldım "Gölgeye Övgü"yü. Modernizm ve estetik üzerine hayli yetkin ve ilginç görüşler ileriye sürmüş Tanizaki. İnce bir kitap ama insanın ufkunu açıyor. 


-"Ağabeyine Çiçek Taşıyan Kız" batı yaşamanı seven ve Paris'te çevirmen olarak çalışan Kaoru'nun doğuya düşkün ressam ağabeyi Tetsuro'nun Bali adasında uydurma suçlarla uyuşturucudan tutuklanması üzerine onu kurtarma çabalarını anlatıyor. Konu olarak oldukça ilginç olmasına rağmen kitabı çok benimseyemedim. Beğenmedim desem yalan olur ama hani çok da sevmeden alışkanlıkla kullandığınız ve vazgeçemeyeceğiniz eşyalarınız vardır ya benim bu kitapla olan ilişkim de bir bakıma öyle bir şey oldu. 

Evet 6 kitapla Şubat'ı bitirdik, elimde sanırım bu yılın en favori kitabı olarak niteleyeceğim ve herkese tavsiye ettiğimi "Üvey Kardeş" var. 700 sayfalık bir tuğla ama insan bitsin istemiyor. 50 sayfa kadar kaldı, önümüzdeki ay coronadan ölmezsek Mart ayının ilk kitabı olarak okuyabilirsiniz. Kalın sağlıcakla...

26 Şubat 2020 Çarşamba

26 ŞUBAT (SERGİ-BAHAR-MÜZİK-DANS-CORONA VS VS)

Antalya'da 10 günü bulduk, eşyaların yerini belledik, yatağımızı yadırgamaktan vazgeçtik, evi pakladık, misafir bile kabul ettik. Araya iki konser, bir de sergi sıkıştırdık. İlk konser "The Funtime Of The Opera" idi, biletini ta Ankara'da, içeriğini bile bilmeden almıştım. Sonra kurcalayınca şefin Musa Göçmen olduğunu gördüm. "Eyvah!" dedim, yine başlar başlamaz "piano, pianissimo "Merhaba"lar havada uçacak. Yılbaşındaki konserde maruz kalmıştık zira bu katılımlara. Yahu çocuk muyum ben, niye koro halinde "Merhaba" diyorum ki, neyse bu fasılları geçtik, benim dışımda halkımız coşkuyla iştirak etti, ben kara koyun oturdum sessizce 😃 Bu sefer koltukların altında kaşık yoktu bereket. Sonrasında da operamızın solistlerinin iştirakiyle güzel aryalar dinledik. İkinci konser aynı zamanda bir tango gösterisi idi. "Anadolu Nefesli Beşlisi" bandoneonda Tolga Salman'ın eşliğinde bir tango tarihi izlettiler bize. Çok güzeldi. 

Bugünse hafta sonunda kapanacak olan bir sergiyi ucundan yakaladım. Antalya Kültür-Sanat'ta "Yapı Kredi Koleksiyonu'ndan Renkler" isimli sergiyi gezip güzelim tablolara bakarak gözlerime bayram ettirdim. En beğendiklerimi de sizin için fotoladım efendim, çok fedakar bir insan evladıyım 😃



Aliye Berger'in bu eserinin adı "Güneşin Doğuşu". Yapı Kredi'nin 10. kuruluş yılı nedeniyle düzenlenen ve jürisinin tamamı yabancılardan oluşan ilk yarışmada birincilik almış. Sizin de farkettiğiniz gibi Van Goghvari bir tarzda yapmış tablosunu Aliye Berger. 


Neşe Erdok'un "Ortaköy" isimli eseri. Aliye Berger'inki gibi kocaman bir tablo. Ortaköy'de cafede oturanlar, sahilde oynayan çocuklar ve çiçek satan çingene çocukların betimlendiği tablonun olmazsa olmazı kediler. Neşe Erdok tablolarında resmettiği kedilerin kendisi olduğunu söylüyormuş. Bence en köşedeki kahverengi 😄


Canım Bedri Rahmi ve "Baba Orfoz"u. Anlatmaya gerek var mı?


İbrahim Balaban'ın ressam oluşunda kan davası nedeniyle girdiği Bursa Cezaevi'nde Nazım'la tanışmasının etkisi büyük. Halk geleneğinden etkilenen ressamın bu tablosunun acı bir öyküsü var. İsmi: "Kan Davası-Kurban Babam". Babasının kan davası sonucu öldürülmesinden etkilenerek yapmış.


İlk kadın ressamlardan Müfide Kadri'nin "Bekleyiş" isimli tablosu. Müzikle de ilgilenen ve 22 yaşında veremden ölen ressamın eserlerinde daha ziyade romantizm hakimmiş. 


En beğendiklerimden, çok gerçekçi bulduğum "Kahve Keyfi" isimli bu resim Halife Abdülmecid Efendi'ye ait. 


Dumanı tüten bir çorba, iftariyelikler ve atılması beklenen top. Arkadaki masada da iftar yemeği sonrası tüttürülecek tütün malzemeleri. İnsanın oturup kaşığı eline alası geliyor. Hoca Ali Rıza'nın bu eseri "İftar Sofrası" adını taşıyor.


Osman Hamdi Bey'in "Feraceli Kadınlar"ı. Cami önünde şık feraceleri ve şemsiyeleri ile yürüyen bu kadınların o zamanların zengin semtlerinden Fatih, Saraçhane ya da Unkapanı gibi semtlerde resmedildiği düşünülüyor. Yeşil şemsiyenin altındaki satıcıda ise Osman Hamdi Bey kendini resmetmiş. 


En sevdiğim ressamlardan biri Oya Katoğlu (kendisi yine çok sevdiğim ressamlardan Turgut Zaim'in kızı) "Tarihi Evler" isimli tablosuyla yer alıyor sergide. Her ne kadar burada insan figürü yoksa da Oya Katoğlu'nun insan kalabalıklarını ince ince resmettiği tablolarına bayılıyorum. 


Bir başka sevdiğim ressam Nuri İyem. Genellikle koca gözlü Anadolu kadınlarıyla tanıdığımız ressam bu kez "Uzun ince Bir Yol" isimli bir peyzaj çalışmasıyla koleksiyona dahil olmuş. 


Nedim Günsür'ün "Vazoda Çiçekler" isimli natürmortunu çok sade ve aynı zamanda çok neşeli buldum.


Bir harp gemisi resmedilmiş olmasına rağmen renklerin ve ışığın kullanımı tabloyu çok sıcak bir hale getirdiğinden ilgimi çekti. Bir süre Deniz Harp Okulu'nda okuyan Diyarbakırlı Tahsin daha sonra Güzel Sanatlar Akademisi'ne geçiş yapmış ama deniz sevdasından vazgeçmemiş, tablodan da belli oluyor zaten.


Ve fırtına, deniz ressamı Ayvazovsky.  En önemli özelliği resimlerinde mutlaka bir kırmızı renk kullanımı imiş. Dikkat ederseniz burada da gemi direğindeki bayrak kırmızı renkte. Ressamın bir nevi imzası niteliğinde.


Şevket Dağ ve "Amcazade Yalısı".


Rus sanatçı Nikolai Pavlovich Krasovsky bir İstanbul seyahatinde yapmış bu resmi ve dikkat ederseniz Kızkulesi'ni orijinal haliyle değil kendi hayal ettiği biçimde çizmiş. İlginç bir yorum doğrusu. 


Şükriye Dikmen'in canlı renkleriyle neşe veren "Mavi Kuşlu Natürmort"u ile sergideki sevdiğim resimleri bitirip ilginç bir heykel çalışmasına geçiyorum.


Refik Anadol ve Alper Derinboğaz'ın ortak çalışmasının adı "İstiklal'in Sesi". Almanya'dan getirilen bir ses mühendisi İstiklal Caddesi'ndeki sesleri kayıt altına almış, sonra bu sesler sanatçılar tarafından CNC kesimle üç boyutlu hale getirilmiş. Üç panodan ilki Taksim'le Galatasaray arasının, ikincisi Galatasaray'ın, üçüncüsü ise Galatasaray Tünel arasının üç boyutlu ses kaydını oluşturuyor.  Türkiye'de oluşturulan ilk ses heykeli imiş. 

Ben sergiyi gezerken görevli bir genç hanım da bir grup ilkokul çocuğuna tablolar hakkında rehberlik ediyordu. Lakin çocuklar rehberi dinlemektense ellerindeki telefon, tablet ve fotoğraf makinesiyle fotoğraf ve video çekmekle meşgulduüler, tüm uyarılara rağmen vazgeçmediler. O kadar teknolojiktiler ki Devrim Erbil'in kuşbakışı Sultahanmet Meydanı ve Boğaz'ı resmettiği bir tablosu hakkında rehber hanımın "Bu tablo nasıl bir bakış açısıyla, nereden çizilmiş olabilir" sorusuna "Dron" cevabını verip bizi çok güldürdüler. 

Sergi sonrası tramvaya binmek için Cumhuriyet Meydanı'na geldiğimde Atatürk Heykeli'nin önünde belediye bandosunun konseriyle karşılaştım. Pek de güzel çalıyorlardı, tramvay gelene kadar kulağımın pası silindi:


Corona virüsten ürksek de sokaklara çıkmaktan vazgeçmiyoruz, hava güzel, etraf cıvıl cıvıldı. Tek bir maskeliye rastladım.

Ve eve yaklaşırken gördüğüm iki seyyar çiçekciden önce nergis, sonra frezya (ki bu çiçeğe Antalya'da arpa çiçeği derler. balkon saksılarında pek yaygındır) aldım. Frezyacı kendi ürününden çok memnun ki elimdeki nergislere küçümseyici bir bakış atarak Antalya şivesiyle "Endeekiler bir günlük, bunlar 10 günlük" diyerek nergislerimi aşağıladı. Kendisini buradan kınıyor, sizleri 10 günlük frezyalarımla başbaşa bırakıp kitabıma dönüyorum: