.

.
.

6 Temmuz 2020 Pazartesi

6 TEMMUZ (ÇALIKUŞU)

İlkokul son sınıftan lisenin son yıllarına kadar kültürel beslenmemin büyük kısmını Yenimahalle İlçe Halk Kütüphanesi sağladı. 5. Durakta, benzinliğin karşısındaki bir binanın giriş katındaki eski kitap kokulu aydınlık mekan okuma delisi bir ergenin bir nevi mabedi olmuştu. Beni oraya ilk kim götürüp üye olmamı sağladı, hatırlamıyorum. Muhtemel ki bir arkadaşımla gitmiş, fotoğrafımızı verdiğimiz, ince yapılı, sarışın kütüphane memuru kadın tarafından kaydımız yapılmış, kartımız verilmiş, kitapları nasıl alıp iade edeceğimiz konusunda bilgilendirilmişizdir. Sonrası arpa ambarına düşmüş aç tavuk misaliydi. Yaz tatilleri boyunca neredeyse her gün gidip bir kitap alıyor, ertesi gün iade edip bir yenisiyle dönüyordum eve. Hatta bir seferinde sabah aldığım kitabı öğlen bitirip öğleden sonra değiştirmeye gittiğimde sıkı bir azar işitmiştim ince yapılı sarışından. Kartelaların arasında kitabınkini bulamayınca sinirlenmiş, ne zaman aldığımı öğrenince de "Pes" demişti, "beni niye yoruyorsun, bari bir gün dursun sende kitap". Bayılırdım o ince, uzun ahşap çekmeceleri çekip kartelaların içinde kaybolmaya. Kitaplar kadar eskiyip sararmıştı haklarında bilgi veren kartlar da, mekanın her yanı mis gibi eski kitap kokardı. Aklımda olan ya da tesadüfi bulduğum bir kitabın kartını alır, sarışına uzatırdım. Gidip getirirdi kitabı, sabırsızlıkla beklerdim işlenmesini, sonraları iyice alışıp kendimi tanıtınca kitapları da kendim bulmaya başlamıştım. Mavi ya da kahverengi deri taklidi sentetikle ciltli, kimi zaman yaprakları bantla tutturulmuş, bazıları önceki okurların yediklerinin izlerini taşıyan, kimi zaman içine not düşülmüş kitabı kucağıma bastırır, bir an önce okumak için eve koştururdum. Klasik okumalarımın pek çoğunun kaynağı bu kütüphanedir. Şimdiki kadar çok yayınevi, şimdiki kadar çok kitap basımı, şimdiki kadar çok yazar yoktu ki. Richard Llewellyn'in "Vadim O Kadar Yeşildi ki"sini almıştım bir gün tesadüfen. İç kapağına önceki okurlardan biri "Bu kitap şahane" diye not düşmüştü. O cümlenin gazıyla başladığım kitabı bir solukta okumuştum, Galler Bölgesindeki madencilerin yaşamlarını anlatan kitap gerçekten şahaneydi, ortaokul ikide falandım sanırım. Yıllar sonra filmini izlemiştim siyah-beyaz, tek kanallı TV'de, o kitabın burnumdaki kokusu geri gelmişti. 

Sonra bir gün kütüphanemize yeni dolaplar ve yeni basılmış yerli kitaplar eklendi, Lunapark'a gitmiş çocuklar gibi sevinmiştim bir sabah içeriye girip de o dolapları ve içine sıralanmış rengarenk kitapları görünce. Bir süre alışverişim hep o kitaplar üstünden oldu. Reşat Nuri, Halide Edip, Hüseyin Rahmi o yaz boyu bizim evde, bana ait olan küçük somyanın üstüne sık sık misafir oldular. Oburcasına okuyordum, hepsini çok seviyordum ama Reşat Nuri'nin yeri başkaydı:


Zihnimdeki fotoğraf da yukarıdaki gibiydi, her daim şık ve temiz giyinen, ince yapılı, kibar bir İstanbul beyefendisi. Hem canımın içi ilkokul öğretmenim Firdevs'in Kız Muallim Mektebi'nden edebiyat öğretmeniydi, bana okuma sevgimi aşılayan ve sınıftaki adımı "Çalıkuşu" takan kadının öğretmeni olarak dolaylı yoldan emeği vardı üstümde. Hüseyin Rahmi'nin kitapları daha çok güldürse, Halide Edip hemcinsim olsa da ille de Reşat Nuri, hemen hemen bütün kitaplarını devirdim o kütüphanede bulunan. İlginçtir bunların içinde "Çalıkuşu" yoktu, en çok bilineni, en çok okunanı oysa. Lakin kitap o kadar meşhurdu ve o kadar çok yerde bahsi geçiyordu ki sanki okumuş gibiydim. Bir gün kuzenim geldi başka bir şehirden konuk olarak, ben ilkokul sondaydım sanırım, o lisede. Çevremdeki herkes beni en mutlu eden hediyenin kitap olduğunu bildiğinden armağan ederlerdi sağolsunlar. O da bana bir kitap hediye etmek istediğini söyledi, "Haydi birlikte gidelim kitapçıya, istediğini al" dedi. Beraber gittik bir apartmanın zemin katında, hatta merdiven altında bulunan, camekanla çevrilip dükkana dönüştürülmüş Karakedi Kitabevi'ne. İki kişinin zor sığdığı minicik kitapçıda kitaplar daha çok camekanlı vitrinde sergilenirdi. Okula giderken önünden geçerdim ve gözüm hep "Çalıkuşu"na takılırdı. Kitap seçiminde serbest bıraktı kuzenim beni, elim hemen "Çalıkuşu"na gitti haliyle. Çaktırmadan fiyatına baktım, 5 lira. Harçlıkla idare eden bir lise öğrencisi için yüksek bir meblağ, "yok" dedim, "başka alacağım". Kuzen ısrarla almamı önerse de kıyamadım o parayı vermesine, yarı fiyatına "Lessie, Yuvaya Dönüş"ü aldırdım. Hala kitaplığımda durur, içindeki ithaf yazısıyla. Aklım "Çalıkuşu"nda kalsa da gönlüm rahattı. Kitap bana okula gidiş dönüşlerimde vitrinden eşlik etmeye devam etti.

Sonra filmi çekildi romanın, başrolünde Türkan Şoray. Film hayli uzun, eh biraz da gişe hasılatı düşünülerek iki bölüm olarak bir hafta arayla gösterildi sinemalarda. Biz de Yenimahalle'nin ahşap zemini nedeniyle sürekli mazot kokan Alemdar Sineması'nda izledik. İkinci haftayı ne sabırsızlıkla beklediğimizi tahmin edersiniz. Kâmran'ı sanırım en çirkin yaşlanan oyuncu ödülünü kimselere kaptırmayacak K.artal Tibet, Munise'yi ise Ayşecik rolleriyle ünlü Zeynep Değirmencioğlu canlandırıyordu. Dr. Hayrullah rolünde ise Kadir Savun'u hiç unutamam, o derece yakışmıştı. Müjgan rolünde o dönemin ünlü karakter oyuncusu Serpil Gül vardı, Feride'nin küçüklüğünü ise çocukken soyadı benzerliğinden dolayı "Kardeşim" diye millete hava attığım Parla Şenol canlandırıyordu. Benim için en unutulmaz "Çalıkuşu" uyarlamasıdır.



İlkinden 20 yıl sonra, yine aynı yönetmen, Osman Seden bu defa TV için dizi olarak çekecektir "Çalıkuşu"nu. Başrolde Aydan Şener, Kâmran rolünde Kenan Kalav. Esin Engin'in yaptığı şahane müzikleri ile. Dr. Hayrullah rolünü ise canım Sadri Alışık en az Kadir Savun kadar şahane canlandırmıştı. 



Güzel bir diziydi, Aydan Şener de başarılı bir Çalıkuşu olmuştu ama son çekilen Fahriye Evcen'li "Çalıkuşu" dizisini izlemeye içim elvermedi, modernleştirilmiş ve üzerinde oynanmış öyküler benim işim değil. Gönlüm hâlâ Türkan Şoray'lı filmde...

Bunca Çalıkuşu'na maruz bırakıldığımız halde ben hala kitabı okumamış olmanın eksikliğini duyuyordum ki bir-iki yıl önce blog arkadaşım Lale'nin kızı Gamze bana bir kitap hediye etmek istedi, biraz danışıklı döğüş kabilinden oluyor bizim kitap hediyeleşmeleri. Çok okuyan takımına okumadığı kitap bulup hediye etmek zordur, onun için teklifsiz bir ilişki ise isteği sorulur. "Çalıkuşu" dedim, ergenken okunmayan yaş kemale erdiğinde okunmalı 😃 Sağolsun o sayede sonunda ben de ilkokul yıllarında adını taşıdığım "Çalıkuşu"na sonunda sahip oldum. Kendim alamaz mıydım, elbette alırdım ama bu yolla gelmesi çok daha güzel ve anlamlı oldu. Bir süre de evde bekleyen kitabın okunması pandemi zamanlarına denk geldi, pek de güzel oldu, salgınla kararan ruhumu aydınlattı. Her satırını önceden okumuş gibiydim zaten, bilmediğim tek bir şey yoktu ama yine de okumak çok iyi geldi bana. Ruhun şad olsun Reşat Nuri, sağ olasın Gamzeloş...

2 Temmuz 2020 Perşembe

2 TEMMUZ (HAZİRAN OKUMALARI)

29 Haziran itibarıyla Ankara'ya gelmiş bulunuyorum. Sabah olmadan yola düştük, önce pandemi nedeniyle ilgilenemediğimiz bahçemize uğradık, bahçe bahçe olmaktan çıkmış, tarlaya dönmüş. Her yer yabani yulaf otlarıyla kaplanmış. Ha, görsel anlamda pek şiirliydi, Yeni doğmaya başlayan güneş üstlerine vuruyor, bir işe yaramayan asalak otlar yaldızlı gibi parlıyordu. Otur seyret, pek şükela. Lakin bel boyuna ulaşmışlar ki yürümek ayrı dert, bahçeden ayrıldıktan sonra üstümüze, başımıza yapışan iğne gibi tohumlarını temizlemek ayrı dert. Çokbilmiş atalarımız boşa dememişler "Bakarsan bağ, bakmazsan dağ olur" diye, bizimki dağ değilse de tarla olmuş. 


Otlara ilaveten bir de üzerinde kızböceğinin (yanlışsa düzeltin) keyif yaptığı şu otumsu çiçeklerden vardı bol miktarda. Halk arasında Arnamus çiçeği deniliyormuş bunlara, İnstagram'da yayınlayınca bilgilendim ben de, yoksa adından da, hikayesinden de haberim yoktu. Üstten bakınca dantel gibi görünen bu arkadaş meğerse bir nevi namus bekçisiymiş. Eskiden şu ortada görülen ve namusu temsil ettiği düşünülen siyah bölüm daha fazla imiş ama ahlak seviyesi düşüp ar-namus elden gidince siyah bölüm de giderek kaybolmuş. Bizimkinde hafiften de olsa biraz edep-haya kalmış galiba ama umarım o kırmızı böcek adı gibi hemcinsidir 😃 Çiçeklere bile ahlaki normlar yükleyen halkımı seveyim. 

Tarlamızın-pardon bahçemizin-teftişini bitirince tekrar revan olduk yola. Saatin erken oluşundan mı, pandemiden mi bilmem yollar hayli tenha idi, bir-iki mola verip termos çayı ve ev yapımı poğaça ile ayak üstü karnımızı doyurduk. Corona her türlü alışkanlığımızın içine ettiği ve henüz yeterince normalleşemediğimizden lokanta-cafe olayına girmediğimiz gibi dışardan yemeye de başlamadık, sanırım uzun süre de böyle devam ederiz. Bir de dalga geçer gibi üstümüzden uçarak leylek geçmez mi, sapanım olsa atacaktım kerataya "Dalga mı geçiyon sen bizimle?" diye 😃Havada görülen leyleğin ne faydası varsa bana şu salgın döneminde, oturayım oturduğum yerde, Ankara yeter bana, çocukları özlemesem evimden çıkmazdım zaten. 

Erken kalkan yol alır hesabı, öğle vakti ulaştık Ankara'ya, temizlik yap, valizleri boşalt, alışveriş yap, çocuklarla hasret gider, 4 aydır yapmadığım kitap ve gitmeden evvel çöpe attığım tost makinemin yerine yenisinin siparişini yap derken rutini ancak bugün oturtabildim. Sabahtan kitap kargom da şaşırtıcı bir hızla geldi. İlk kez İBB'nin İstanbul Kitapçısı'ndan online sipariş verdim, gece 23.00'de verdiğim siparişin kargolandığı haberi sabah 9.00'da geldi, ertesi gün 10.00'da da kapımdaydı. Tavsiye ederim, indirimler oldukça iyi ve ulaşımı da gayet hızlı. 

Haziran ayında okuduğum kitaplara gelecek olursak, yine beklediğim nicelikte bir okuma hızı tutturamadım. Corona toprak başına, ateşlere gelesin, sidikliğin dura da tilki gibi çemkiresin, ekmek tavşan sen tazı olasın da kıyamete kadar ardından koşasın. İşbu beddualar üniversite son sınıfta yazdığım "Ankara Yöresi Folkloru" tezimin beddualar kısmından aklımda kalanlardır efenim 😃 Belki korkar da kendiliğinden yok olur mutasyona uğrayıp, yoksa halkımızdaki bu gevşeklikle daha çok başımızda kalır diye düşüneyim ve sonra dilimi ısırayım. 

Geçtiğimiz ay yine kitaplıkta uzun süre bekleyen kitaplara el attım, hatta bu defa ön sıraları da boş verip arkalarda, köşelerde kalmış, gözden ve gönülden ırak olanlara yanaştım. Görelim bakalım:


-Catherine Clement'in "Bitmeyen Vals"i hayli hacimli bir kitaptı. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun ünlü kraliçesi Sisi'nin hayatından esinlenilerek kurgulanmıştı. Kılık değiştirerek ve maskeli katıldığı bir baloda dans ettiği bir genç adamla yıllarca uzaktan uzağa süren platonik aşkı ve şaşaalı yaşamının ardındaki kişisel dramı anlatılıyor. Bazı bölümleri gereksizce uzun tutulsa da ilginç bir kitap.


-Geçtiğimiz ay Oktay Rifat'in "Bay Lear" isimli romanına hevesle başlamış ama hiç sevmemiştim, o nedenle "Danaburnu"nu okuyup okumamakta biraz kararsız kaldım. Fakat birkaç sayfa okuyunca çekti beni içine ve devam ettim okumaya. "Bay Lear"ın anlatımından tamamen farklı bir öykü kurgulamış Oktay Rifat, üç farklı insanın yaşamı bir romana sığmış çevresindekilerle birlikte. Okunası...



-Aslında bir din tarihçisi olan Mircea Eliade'nin "Matmazel Christina"sı kapağından da anlaşılacağı üzere biraz ürkütücü bir kitap. Kurgusu gayet iyi yapılmış bir vampirella öyküsü, gerilimli konulardan hoşlanıyorsanız tam size göre diyeceğim, ben biraz tırsarak okusam da beğendim.



-Kitaplıkta uzun uzun bekleyenlerden biri de Uğur Erkman'ın yazdığı "Kurumuş Nehir Yatağında" imiş. Elime aldığımda bir süre kitabı ne zaman edindiğimi düşündüm, o derece unutmuşum yani. Aslında hayli sürükleyici bir siyasi polisiye imiş, geciktirmekle hata etmişim. 12 Eylül sonrası Suriye'ye geçmek için çabalayan 2 devrimci militan, onları ihbar eden bir muhbir, yıllar sonra ortaya çıkan bir kiralık katil, çeşitli coğrafyalarda sürüp giden bir kovalamaca. Kısacası kendini okutan bir kitap, yazarın bir başka kitabını da okumak isteğindeyim. 


-David Leavitt'in yazdığı "Otel Francfort" bu ay en severek okuduğum kitap oldu. 2. Dünya Savaşı'nın başlarında Avrupa'dan kaçıp Amerika'ya gitmek için Lizbon'a gelen bir çift orada başka bir çiftle tanışır. Kendilerini götürecek olan gemiyi beklerken birlikte cafelerde, restoranlarda vakit geçirirler. Lizbon sokakları, dönemin siyasi atmosferi, evlilik, aşk, cinsellik, kimlik sorunları kitapta çok güzel işlenmiş. Tavsiyemdir. 


-Eski zaman yazarlarından birini okumak uğruna alıp raflarda unuttuğum kitaplardan biri de İlhami Bekir Tez'in "Taşlıtarla'daki Ev"iydi. Yeterince çile doldurduğuna karar verip elime aldığımda daha 20. sayfaya gelmeden sıkıldığımı farkettim ama bunca beklemesine kıyamayıp bitirdim. Derim ki hiç okumanıza gerek yok, konusunu bile tam anlamıyla kavramış değilim, taslak gibi bir şeydi.  


-"Şarkısı Beyaz" 90'lı yılların sıkıyönetim altındaki Diyarbakır'ında geçen yarım kalmış bir aşk öyküsü. Adını Cemal Süreya'nın bir şiirinden alıyor, kahramanlarından biri de yazarın kendi şiirinden çıkıp geliyor. Lakin kitap bana biraz acemice geldi, edebi dilini sevemedim. 


-Ve ayın son kitabı, "Finzi-Contini'lerin Bahçesi" oldu. Yazar Giorgio Bassani'nin daha önce "Balıkçıl" ve "Kuru Otların Kokusu" isimli kitaplarını okumuş ve sevmiştim. Aslında kolay okunan bir yazar değil Bassani, tasvirlere çok fazla yer veriyor, anlatımı çok akıcı değil ama okurken sanki anlattığı şeylerin kokusunu duyuyor, gözünüzde canlandırabiliyorsunuz. Bu kitap da aynı tarzda yazılmış, yazarın kendi memleketi olan ve tüm kitaplarına mekan olan Ferrara'da geçiyor yine ve oranın zengin bir Yahudi ailesi olan Finzi-Contini'lerin evleri, bahçeleri, yaşamları ve anlatıcının ailenin kızları Micol ile olan gerçekleşememiş aşkını anlatıyor. Bassani sevenlere iyi gelecektir...

Eski okuma hızımla kıyasladığımda yeterli bulmasam da 8 kitap da fena bir rekolte değilmiş, Temmuz ayı için hepimize önce sağlık, sonra daha bol kitap diliyorum. Kalın sağlıcakla...

26 Haziran 2020 Cuma

26 HAZİRAN - KİTAPLI MİM YAPTIM

Bıktım pandemiden, gün saymaktan, yeni normalden, eski anormalden, maskeden, bulaştan, mesafeden, turkuaz renki ölüm-dirim tablolarından. her gün aynı şeyleri yapıp yazacak birşey bulamamaktan diyor ve belki ortalık biraz canlanır diye bir mim uyduruyorum. En sevdiğim şeyi konu ediyorum, kitaplar ve kitaplıklar, katılmak arzu eden yorum bıraksın ve sayfasında paylaşsın. 


Fotoğraftaki benim kitaplığın bir bölümü, panoramik çekildiği için akvaryumdaki balık çekmiş gibi çıkmış, olsun varsın. Siz de katılmak niyetindeyseniz böyle bir fotoğraf rica edeceğim. Gelelim sorulara:

1- Kitaplığınız temelleri ne zaman atıldı, ilk kitaplığınız devam mı yoksa yıllar içerisinde yeni kitaplıklar mı oluşturdunuz?

2- Kitaplığınızdaki en eski kitap hangisi, fotoğrafını da koyabilirsiniz?

3- Kitaplığınıza ilave ettiğiniz en son kitap hangisi, fotoğrafını da koyabilirsiniz?

4- Kitaplığınızda bir başkasından alıp iade etmediğiniz kitap ya da kitaplar var mı? İsimleri neler?

5- Kitaplığınızdan bir başkasının isteyip geri getirmediği kitap ya da kitaplar var mı? Hatırlıyorsanız hangileri?

6- Kitaplık düzeniniz neye göredir? Yazar adı mı? Yayınevi mi? Kitaplığa giriş zamanı mı? Rastgele mi?

7- İmzalı kitaplara önem verir misiniz? Kitaplığınızda imzalı kitaplar var mıdır, hangi yazarların imzalı kitaplarına sahipsiniz?

8- Açık düzen kitaplık sevenlerden misiniz, yoksa camekanlı ve kapaklı kitaplıkları mı tercih edersiniz?

9- Kitaplığınızdaki en değer verdiğiniz kitap ya da kitaplar hangileridir?

10- Kitaplığınızda henüz okumadığınız kitaplar için ayrı bir raf var mıdır, yoksa karışık mı koyarsınız ya da okunmamış kitapları ayrı bir yerde mi muhafaza edersiniz?

11- Son olarak bir oyun yapalım, kitaplığınızın ilk rafına gidiyor ve sol baştan başlayarak kitapları sayıyor, yaşınıza denk gelen kitabın adını yazıyorsunuz.

Haydi bakalım restgele, ben başlıyorum:

1- Kitaplığımın temeli ortaokulda babamın yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz kitaplığın 2 birimini satın alıp getirmesiyle atıldı. Evin salonuna kurulan kitaplık o evden taşınıp kendime ait bir odamın olduğu başka bir eve taşındığımızda odama yerleşti. Evlenip kendi evime çıkarken de benimle birlikte geldi. Zaman içerisinde eklene eklene 6 birime yükseldi. Kitaplar kitaplığa, kitaplıklar duvarlara sığmaz olunca evdeki mobilyalar fonksiyon değiştirdi, salondaki büyük vitrin ve çocuk odasındaki oyuncak rafları da kitaplığa evrildi. Antreye ilave bir birim eklendi, Ankara'da satın alınan kitaplar Antalya'ya getirilmeyerek orada da bir kitaplı oluşturuldu. Ve artık kitaplıklarda yer kalmadı, zaman zaman tasfiye yaparak yer açmaya çalışıyorum, yine de sığamıyorum.

2- Kitaplığımdaki en eski kitabın biri-aslında epeyce var da sanırım bunlar en eskileri-Ziya Osman Saba'ya ait "Nefes almak" isimli şiir kitabı, 1957 yılında Varlık yayınları'ndan çıkmış. Haliyle o tarihte ben almış olamam. Halam bir dönem ihtisas yapmak için Ankara'ya gelmiş ve gelirken kitaplığını da getirip bizim eve bırakmıştı. İhtisası bitince kitaplığını ve tıp kitaplarını alıp diğer kitapları götürmemişti. Zaman içerisinde bir kısmı kayboldu, bir kısmı aile evinde kaldı, birkaç tanesi de benimle geldi ki, bu onlardan biri ve sanırım en eskisi. Ziya Osman Saba'yı çok sevmemin etkisi vardır bana gelmesinde elbette. Bir diğeri ise bizzat kendimin aldığı bir kitap, Augusta Stevenson'un yazdığı "Fen Çocuğu (Corc Karvır)". İlkokul okuma kitabında ya da dergilerden birinde adı geçmişti sanırım George Carver'in ve bu kitabın. Kitaplara düşkün olan ve her hafta bir ders saatini yüksek sesle kitap okumaya ayıran öğretmenimiz bu kitabı okutmak isteyince sınıfcak hummalı bir arama faaliyete giriştik. İlginçtir kitapçılarda bulamadığımız kitaba bir gazete bayiinde rastlamış olmamızdı. Nasıl sevinerek aldığımı tahmin edersiniz. Çok ilginç, şimdiye kadar dikkatimi çekmemiş, kitap 1961 basımı ve yayınevi olarak şu yazıyor: Amerikan Bord Neşriyat Dairesi/İstanbul. Geçen sonbahar antalya'da yapılan Sahaf Festivali'nde aynı yazarın ve aynı yayınevinin bir kitabını bulup almıştım ama düzgün görünen karışık kitaplığımda nereye koyduğumu bulmam mümkün olmadı. 



3- Pandemi nedeniyle yeni kitap alma şansım olmadı bu aralar, kitaplıktaki okunmamış olanları elden geçiriyorum. Karantina başlamadan bir hafta önce bir kitap kargosu gelmişti hatırladığım kadarıyla, en son gelenler onlardı. 3 yeni kitap dahil olmuş kitaplığıma:
-Hayal Otel/Nihan Eren
-Kötü Adamın On Günü/Mehmet Eroğlu
-Oyuncu-Yeşilçam Yıldız Sisteminde Bir Anti Yıldız: Adile Naşit/Sibel Öz

4- Sanırım tek bir kitap var, bir arkadaşımdan ikinci kez okumak amacıyla alıp sonra onun da, benim de unuttuğum, kendimin sandığım bir kitap, en sevdiklerimden biri: "Bir Düğün Gecesi/Adalet Ağaoğlu". Kendimi bu nedenle kınıyor ama iade etmiyorum :) Kardeşimden alıp iade etmediklerimi ise saymıyorum, zira aramızda böyle bir hatır var, onun kitapları bende, benim kitaplarım onda kalabilir, çok özel bir durumu yoksa. 

5- Of of, bu konuda kendi kendimin derdini depreştirmeyeyim, o kadar çok ki, artık isimlerini bile unuttum. Şimdi mümkün olduğu kadar ödünç kitap vermemeye çalışıyorum, zira bu konuda ağzım çok yandı. 

6- Yakın zamana kadar kitaplığımın düzeni şahaneydi, aradığım kitabı pat diye bulurdum. Ne zamanki evde tadilata gidildi, kitaplık sökülüp boşaltıldı, kitaplar yığıldı ve aralarından tasfiye edilenler oldu, benim kitaplığın düzeni kaçtı. Bir de artık kitaplar sığamaz olunca okuduğum kitabı boş bulduğum yere sokuşturmaya başladım. Genelde yazar adına göre sıralarım kitapları. Ayrıca polisiye ve şiir raflarım vardır. Salondaki kitaplık ise daha ziyade yayınevine göre sıralıdır, mesela YKY'nin siyah kitapları, Can Yayınları'nın beyaz kitapları yazar adlarına göre aynı rafta durur.

7- İmzalı kitaplara önem veririm elbette, epeyce de yazarınca imzalanmış kitabım vardır. Füruzan, İnci Aral, Nedim Gürsel, Nazlı Eray, Selim İleri, Duygu Asena, Gülriz Sururi, Akgün Akova, Şükrü Erbaş, Ahmet Telli, Ahmet Nesin, Mine Söğüt, Hakan Günday, Aydın Boysan, Ara Güler, Murathan Mungan, Ayfer Tunç, Tuna Kiremitçi, Ahmet Ümit, Levent Cantek, Birgül Özcan, Meltem Arıkan, Erendiz Atasü, Ayla Kutlu, Hıfzı Topuz, Lale Müldür, Emrah Polat, Cevat Çapan, Senem Dere, Pelin Buzluk, Ayşegül Kocabıçak, Ayten Kaya Görgün, Deniz Moralıgil, Ayşe Sarısayın, Zeynep Altıok Akatlı, Sevin Okyay, Atilla Şenkon, Deniz Kavukçuoğlu, Altan Öymen, Nezih Danyal, Ataol Behramoğlu, Sevgi Can Yağcı Aksel, Tijen İnaltong ve Alberto Manguel. aklıma gelenler bunlar...

8- Tozu önlemek açısından kapaklı kitaplıklar daha elverişli olsa da ben açık düzen sevenlerdenim, kitapla aramda bir kapak ya da cam olmamalı diye düşünüyorum.

9- İmzalı kitaplar özeldir benim için, ayrıca koleksiyon kitapları denen büyük boy, resimli, kuşe baskılı kitaplara da özen gösteririm. Sonra uzun zamandır kendime her yılbaşı ve doğum günlerimde hediye ettiğim özel kitaplar vardır. Bir de gittiğim seyahatlarden mutlaka kitap alırım ki onlar da çok değerlidir. Sevdiğim yazarların kitapları da ayrı bir öneme sahiptir. 

10- O kadar oburca kitap satın alıyorum ki okumadığım kitap yığınları oluşuyor, son zamanlarda onları ayrı raflarda muhafaza ediyorum. Zira çok okumanın sonucu olarak kitap adları unutuluyor ve karışıklık yaşanıyor. Yine de okunmuş raflarında tek-tük gözden kaçmış okunmamışlar çıkabiliyor.

11- Ahaha, bir gurme olduğumu iddia edemesem de bir gurmeye yakışacak kitap denk geldi. Oğlak Yayınları'nın yemek kitapları serisinden "Üç Malzemeli Beş Yıldızlı Yemekler/Rozanne Gold".

Katılımlarınız bekliyoruz efendim...
Not: Hepsini aynı gün cevaplamak zorunda değilsiniz tabii ki, günlere paylaştırabilirsiniz.



15 Haziran 2020 Pazartesi

15 HAZİRAN (YENİ NORMAL/15 - SAÇ VS)

Sabah balkonda kahvaltı sonrası aylaklık yaparken komşu balkonlarda bir şeylerle uğraşan kadınların saçlarına takıldı gözüm. Kimi tepesine topuz yapmış, kimi iki tokayla gözünün önünden kaldırmış, kimisinin akları uzamış, boyaya ihtiyacı var, kısacası pandemi saçları da vurmuş. Sonra elim istemsizce başıma gitti, Rapunzel gibi uzadıkça uzayan saçlarımı şöyle bir burup kıstırdığım tokaya. 80'li yılların Hülya Avşar filmlerindeki kelebek tokalara benzeyen kemik bir toka ama çok pratik, ne zaman bunalsam elim ona gider. Bazen koyduğum yeri unutur tırım tırım ararım..Nitekim pandemi dönemine girip kuaföre gidemeyince ve saçlar da alıp başını gidince toka aklıma geldi. Nereye baktıysam yok, çekmece, dolap, banyo, tuvalet masası, çanta, bulamadım. Mecburen evdeki diğer tokaya başvurdum. Bir zamanlar bir arkadaşın hediye ettiği altı taraklı, üstü payetlerle işli, pek süslü, pek havalı siyah, geniş bir toka. İşimi gördü mü gördü ama evin muhtelif yerleri üstünden dökülen, "Bu nedir?" diye merakla eğilip parmak ucuma yapıştırdığım parlak siyah pullarla doldu. Nihayet dolap düzenlemesi yaparken uzun süredir kullanmadığım bir çantanın içinden emektar tokamı buldum da keyfim yerine geldi. Pullu, payetli arkadaşı istirahate çektim ama gözden çıkarmadım, zira kendilerine epey bir süre daha ihtiyacım olacak gibi görünüyor vaziyet. Kuaföre gitme cesaretini hala bulamıyorum. Omuz hizasını aşan saçı sevmem, saçım çok düz, hatayı hemen belli eder, o yüzden kendim de kesemiyorum. Uzadıkça uzuyor mubarek, zaten çabuk uzayan bir tür, fırsatı ganimet bildi. Çocukluğumda oturduğumuz sitede bir Makbule hanım vardı, kendisi 70 küsur, annesi 90 küsur yaşlarında, birlikte otururlardı. Enine boyuna, Neriman Köksal tarzı bir kadındı. Bembeyaz teni kırışıklarla doluydu, neredeyse beline uzanan sarıya boyalı saçlarını sımsıkı bir atkuyruğu ile tepesine toplar, konuşurken bir baş hareketiyle o saçları havalandırırdı. Alto bir sesi, daima kırmızı ruju ve külhan bir tavrı vardı, her lafın başında vaktiyle "Üsküdar güzeli" olduğunu tekrarlardı. Çocuk yaşımda akıl erdiremediğimse Üsküdar güzeli kadının Ankara'da meydana gelen bir selde evlerini kaybetmişlere verilmiş bu sosyal konut tarzı sitede ne işi olduğuydu. Sanki kadın İstanbul'dan Ankara'ya gelemezmiş gibi, çocukluk işte. Makbule nereden çıktı diyeceksiniz ama yakında saçlarımı aynı Makbule hanım gibi tepemde atkuyruğu yapmama az kaldı bu uzama sürati ile. Kendimi de "Leylak güzeli" ilan ettim mi olur biter, bir de kökleri tersine çevrilmiş saç dipleri başağırısı yapmasa mesele yok :) Sadece saç değil, pandemi tüm alışkanlıklarıma ket vurdu, çoğunuz için aynı şey geçerlidir eminim. Beni tanıyanlar bilir, siyah göz kalemi olmazsa olmazımdır, bakkala gitsem sürmeden çıkmazdım, zira o kadar alıştı ki insanlar, göz kalemi olmadan görünce "Hasta mısın?" diye sorarlardı. Yegane makyaj alışkanlığım da odur zaten, onu bile sürmez oldum üç aydır, hem sürsem ne olacak, kırk yılda bir evden çıkıyorum, o zaman da maskenin altından yükselen buharla akar, bulaşır. Makyaj çantamın içinde yeniden sürülmeye başlayacakları mutlu günleri bekleyerek sakin sakin dinleniyorlar. Keza takılar; üç aydır ne yüzük, ne kolye, ne küpe tenime değmedi, kol saatim bile tuvalet masasının üstünde üzgün gözlerle beni izliyor. Yegane aksesuarım yukarıda bahsettiğim tokalar, bir de maske :)

Üç ayın içinde değişen alışkanlıklarımız tekrar kazanabilecek miyiz, yeni alışkanlıklar mı edineceğiz meçhul, son günlerdeki aşırı normalleşme ve sonuçları beni korkutuyor, endişemi arttırıyor. Umarım biz yanılırız diyeyim ve bu tatsız konuyu kısa keseyim. 

Geçen gece TRT 2'de "Just 6,5/Metresi 6,5 Tümen" isimli bir İran filmi izledim. Aslında yatmaya hazırlanıyordum gözüm ekrana takıldı. Filmin İran yapımı olduğunu görünce ilgimi çekti, İran sinemasını çok severim. Biraz izleyeyim derken sonunu buluverdim. Çok da beğendim. Bir uyuşturucu kaçakçısının yakalanma ve yargılanma sürecini anlatan çok katmanlı filmle ilgili detaylı bilgiyi şu yazıda bulabilirsiniz: Tık


Netflix ve BluTV'de birkaç diziye başlayıp iki bölüm sonra sıkılıp bıraktım. Şu ara "Doc Martin"e takılıyorum, şimdilik iyi gidiyor, sonrasına bakacağız. Kitaplıkta okunmayı bekleyenler rafı giderek boşalıyor, okuma hızım düşse de evdekileri erittiğim için memnunum. Havalar da henüz Antalya standartlarına ulaşmadığı için sıcak zorlamıyor. Bakalım nereye kadar gider diyerek sizi bir Antalya manzarası ile başbaşa bırakıp kaçıyorum:


8 Haziran 2020 Pazartesi

8 HAZİRAN (YENİ NORMAL/8 - YÜRÜMEK)

Dün hayli uzun bir yürüyüş yaptık üç ayın üstüne. Moral anlamında iyi geldi ama haftalardır hareketi neredeyse unutan dizler aynı şeyi söylemiyor, gece uyutmadıkları gibi Cevriye gün içinde de beni epey yoracak gibi görünüyor. 2020'nin günbegün getirdiklerine doyamıyorum, verdikçe veriyor mubarek. Neyse geçelim bunları, en son üç ay önce gittiğimiz Falez Park'ı şenlendirdik dün, aslında o bizi şenlendirdi. Jakarandalar tam kıvamını bulmuş, en çok o parkta mevcutlar zaten, üstüne manolyalar da açmış. Duvak ağaçları da çiçeklenmeye başlamış.




Çiçek, yaprak, ağaç yokluğumuzda coşmuş da coşmuş, bir mevsimi evde kapalı geçirdik, dilerim bu hapisliğe başka mevsimler eklenmez. Ama dün parktaki kalabalığı, maskesiz insanları, cafelerde gruplar halinde oturanları, plajlardaki yoğunluğu görünce pek ümitkâr olamıyorum bu konuda. 65+ yı evlere tıktılar ama kurallara en çok uyanlar o yaş grubu ve o yaşa yakın insanlardı. Hepsi maskeli, mesafeye dikkat ederek geziyorlardı. Gençlerinse çoğu maskesiz, maskeli olanlar hamak yapmış ya da burunları açık, ellerinde telefon, avazları çıktığı kadar bağırarak geçiyorlardı yanımızdan. Başımıza bir şey gelecekse kendi elimizden değil, bu kurallara uymayan insanlardan gelecek. Bu konu beni çok yoruyor, iyisi mi geçelim. 


Hep deniz üstü fotoğrafladığım Bey Dağları'na bir de bu açıdan bakalım. Tam ortada, en arkadaki Demirel siluetini görebilen var mı? 😃 Gerdanı, çenesi ve alnı ile adeta dağların üstüne yatmış güneşleniyor gibi gelir bana 😃


Parkta bir bölüm geçen sonbahardan kalma kuru yapraklar, yeni yeşeren otlar ve oradaki ağaçtan düşen bu çiçeklerle kaplıydı. Ağacın cinsini bilemedim ama çoğu yere dökülse de aynı çiçeklerden dalların uçlarında da vardı. Bu şehirde her an bir sürpriz çıkabiliyor insanın karşısına.


Gelmişken göletin etrafında da bir tur attık. Her zaman olduğundan daha iyi fotoğraf verir, ördeklerin keyfi yerindeydi ve bol balık ve su kaplumbağası vardı:


Ortalık daha sakin olduğunda bu balıkların en iyi müşterisi martılar, pike yapıp bir tane yakalayıp gidiyorlar, bazen de kargalara denk geliyor ve aralarında sıkı bir balık kapma savaşı çıkıyor. 

Güneş fıskiyeye vurunca gökkuşağı yere inmiş:


Uzun park turunu sonlandırırken gözüm ana girişteki Antalya Senfoni Orkestrası'nın ilan tabelasına takıldı ve hüzünlendim. Dilerim o çellodan maskenin çıkacağı ve bizim keyifle konser dinleyeceğimiz günler uzak değildir:


Yeni haftanız sağlıklı geçsin, normali abartmayın, kendinize dikkat edin, ben de gidip dün yarıda bıraktığım "Blue Velvet" filmine devam edeyim...

6 Haziran 2020 Cumartesi

6 HAZİRAN (YENİ NORMAL/6-ORDAN BURDAN)

Erken yatıyor ve haliyle de erken uyanıyorum. Kalkmak ve biraz daha yatmak arasında sürekli kararsız kalıyorum. Sanki yatakta kalırsam normal bir günmüş gibi geliyor, kalkarsam pandemili bir güne daha başlamış olacağım. Yine de kalkıyorum, kaçış yok. Fakat çok bıktım, hepiniz gibi. Tek tük "pandemi süreci bana çok iyi geldi" diyenleri görüyorum ve inanmıyorum. Bana hiç iyi gelmedi dostlar, bırakın iyi gelmesini sanki hiç bitmeyecekmiş gibi bir duyguya kapılıyorum sık sık. Sokaklardan korkar hale geldim, hele şu son normalleşmede yaşananları gördükçe iyice tedirgin oluyorum. Maske, mesafe hak getire, sokaklar, cafeler, lokantalar hıncahınç. El sabunu paketini hala sabunlarken kendi kendime düşünüyorum benimki mi normal, onların ki mi? Sanırım ikimizinki de değil ama en azından benimkinin başkasına zararı yok, olsa olsa beni yorar ve sürecin sonuna paranoyak ulaşmamı sağlar. Ne diyeyim "Günün Çorbası" Yeliz'in dediği gibi "Herkesin normali kendine" ama biraz da başkalarını düşünseler. Haziran ortası için endişeliyim. Umarım ben yanılırım.

Sabah rutinimin tersine kahvaltıyı balkonda yaptık, zira koca erken kalkmıştı. Hava şurup gibiydi, hafif bir esinti insanı adeta okşuyordu ve ben hala ayağımda çorap, sırtımda yelek modundaydım. Antalya için tuhaf bir durum, normalde sıcaktan "öf, pöf" etmemiz gerekirdi ama dün akşam rüzgardan içeri kaçtık, bayağı üşüttü. Şikayetin var mı diyorsanız, asla! Bir süre daha böyle gidebilir hatta. Mahalle sakindi, sanırım herkes hafta sonu rehavetindeydi, komünal apartman bile sessizdi. Karşı balkona havalandırmaya çıkarılmış muhabbet kuşu serçelerin cıvıltısına bekçi düdüğü gibi bir sesle karşılık veriyordu: "Cıyyk!". Kahvaltıdan sonra bir süre ayaklarımı uzatıp sessizliği dinleyerek "Toyblast" oynadım. Gözüme balkon demirinin köşesine özenle inşa edilmiş örümcek ağı çarpmasaydı tembelliğe devam edecektim ama temizlik yapmayı daha fazla erteleyemeyeceğimi anladım. Mecburen kalktım, makineye önce çamaşır attım, sonra da bunları:


Diğerleri kurumak üzere bırakıldıkları balkonda etrafı seyran ederken okur-yazar tavşan okumaya devam ediyordu gördüğünüz gibi :)

Normalde TV seyretmem, hele gündüzleri asla, akşamları ise maruz bırakılıyorum ama bu sefer Behçet Necatigil ve Gülten Akın'ı anlatan bir program vardı, makineyi çalıştırınca gidip TV'yi açtım. Bir yandan programı izlerken bir yandan odanın temizliğini bitirdim. Asla oturup TV'de boş boş bir şeye bakamam, ya örgü örmeliyim, ya oyun oynamalıyım, ya yaprak sarmalıyım ya da başka bir işle meşgul olmalıyım, benimki ara sıra bakarken dinlemek oluyor galiba :) Programla senkronize olarak odanın temizliği bitince elektrik süpürgesi eşliğinde diğer odalara geçtim, ıslak zeminleri çamaşır sulu suyla sildim, tozları bir gün önce almıştım, gerek kalmadı. Banyoyu ve WC'yi de halledip kendimi tebrik ettikten sonra yiyecek bir şeyler hazırladım ve "Babylon Berlin"i izlemek için ekran başına geçtim. Domestik açıdan verimli bir gündü doğrusu.  

Hafta başından bu yana iki film izledim, ilki ünlü Fransız yazar Colette'in hayatını anlatan "Colette" idi ve Colette rolünde çemçük Keira Knightley oynuyordu. Bir türlü hazedemedim o soğuk nevale kadından. Diğeri ise ütü yapma filmi olarak seçtiğim ve beklentimi hayli düşük tuttuğum "7. Koğuştaki Mucize"ydi. Şaşırtıcı bir şekilde umduğumdan daha iyi buldum. Mayıs sonunda da ödüllü bir film olan "Aidiyet"i izlemiştim ama yönetmenin ne yapmaya çalıştığını bir türlü anlayamadığımı itiraf edeyim :)

Oktay Rifat'ın iki romanı bir süredir kitaplıkta bekliyordu, önce "Bay Lear"ı okudum ve hiç sevmedim, hatta ikincisini, yani "Danaburnu"nu neredeyse okumaktan vazgeçecektim ki son anda fikir değiştirip başladım. İyi etmişim, üç farklı hayatı içeren güzel bir okuma oldu. Zaten yazarın "Bir Kadının Penceresinden" romanını da çok severek okumuştum, şair olarak da çok beğenirim. Şimdi elimde yine uzun süredin bekleyen bir kitap var, Avusturya-Macaristan İmparatoriçesi Sisi'nin hayatının bir bölümünden esinlenmiş bir kitap "Bitmeyen Vals".  Adı gibi 70 sayfalık bitmeyen bir vals ile başladı, bakalım nerelere evrilecek :) Yazarı Catherine Clement'in adı hiç yabancı gelmiyor diye düşünüp dururken çok zaman önce okuduğum "Muhteşem Senyora"nın yazarı olduğunu farkettim. Ah bu benim okuyup okuyup unutmalarım :)

Yarın kocama eşlikçi  olarak sokağa çıkacağım, ürkek adımlarla yürüyüp dönüşte dezenfeksiyondan kafayı yiyeceğim. Sizce bu corona biter mi bir gün?

1 Haziran 2020 Pazartesi

1 HAZİRAN (YENİ NORMAL/1 - MAYIS OKUMALARI)

Bir ayı daha bitirdik karantina altında ve bugün yeni normale geçiş yaptık, keşke yapmasaydık, çünkü halkımızın normal anlayışı ile kastedilen farklı. Dün yürüyüş rotamızı yine aynı parka çevirdik ve geçen haftanın aksine çok kalabalık, çok aykırı ve çok boşvermiş bir insan topluluğuyla karşılaştık. Mümkün olduğunca mesafeyi koruyarak yürüdük ama çoğu insan maskesizdi, hatta maskesini kolunda taşıyan hamile kadın bile gördük, en çok dikkat etmesi gerekenlerden biri. Gençler duvarlara, banklara yayılmışlar, birbirlerinin dibinde, yaşlılar kafa kafaya muhabbette. Mevcut cafelerden aldıkları "çay servisimiz başlamadı" sözü üzerine sinirlenmiş bir gruptan kadın olanı "Eee ne yapacağız, otlayalım bari" diye tafra yapıyordu. Cafeler, lokantalar daha bugün açılacak halbuki. üstelik gördüğüm kadarıyla pek de sosyal mesafeye uygun bir düzenleme yapılmamıştı. Onlar da haklı, ekmek parası, kimbilir kiralar ne civardadır, 3 aydır ne durumdaydılar ama bu yerleşim düzeninde bulaşma nasıl önlenir pek aklım almadı. Bu normal umarım pek kötü bir anormale sebep olmaz. Güvendiğim bir uzmandan tehlike geçti sinyali almadan ne cafe, ne deniz, ne lokanta, ne toplu taşıma, ne de başka bir etkinlik yapmama, yakınlarımı bile görmeme konusunda ısrarcıyım. Ara ara yürüyüş yeter de artar, duam işlerine gitmek zorunda olan herkesin hastalıktan uzak olması yönünde. 

Haziran ayına geldik gelmesine de Antalya 15 gün önce yaptığı aşırı sıcağı yeterli bulmuş olacak ki havalar hayli serin gidiyor, bu durumdan ziyadesiyle memnunuz. Vaki değildir Haziran başında ama ayağımda çorap, sırtımda yelek var şu anda, gece de üstümdeki battaniyeye rağmen üşüdüğümü hissettim bir ara. Mümkünse uzun süre böyle devam etsin yoksa bu pandemide Antalya sıcağı çekilmez. Huzursuzluk, endişe, geleceği görememe sebebiyle oluşan karmaşık ruh hali kitap okumalarıma da yansıyor. Her zamanki okuma hızımla kıyaslarsam hayli gerilerdeyim, Haziran ayına en az 50 kitabı devirmiş olarak girerdim ama 35. kitabımı zor bela bitirdim dün. Mayıs ayını 5 kitapla kapatmış olmama kendim bile şaştım, gerçi kitapların ikisi hayli yüksek sayfa sayısına sahipti ama sebep sayfa sayısından ziyade konsantrasyon eksikliği. Bir de evde olmanın ve hane halkının gün boyu evde olmasının getirdiği ekstra işler. Demek ki eski mutlu günlerimizde basıp gidiyormuşuz ve yapılmayan iş o kadar gözümüze girmiyormuş. İki kişi için abartılı sayıda bardak-tabak kirletiyor-sıkıntıdan gün boyu çay-kahve-durmadan çamaşır yıkıyor, dışarıda yemek kaçamağı olmadığından neredeyse her gün düzenli yemek yapıyor, ev temizliği, dezenfeksiyon, şu-bu derken domestik faaliyetlerden keyifli olaylara pek vakit kalmıyor, kalsa da ruh hali güllük gülistanlık olmayınca yeterince keyif vermiyor. Neyse gelelim Mayıs ayında okuduğum topu topu 5 kitaba:


-Karantina nedeniyle bir süredir evde uzun zamandır bekleyen kitapları okuyorum. "Bir Kuşun En İyi Öttüğü Yer"de 2016'dan beri okunmayı bekliyormuş. Ukrayna'dan Şili'ye uzanan ve kuşaklar süren bir ailesi öyküsü. Başlangıçta iyi gidiyordu, büyülü gerçeklik her zaman sevdiğim bir edebi türdür ama burada biraz fazla kaçmış bir doz sözkonusu idi. O grotesk öyküleri ve Museviliğin ayrıntılı dini ritüellerini okumak bir süre sonra sıkmaya başladı. Hasılı pek verimli bir okuma olmadı. Ben meraklıyım böyle şeylere diyorsanız buyrun :)


-Katherine Mansfield'in öykülerini içeren "Bahçe Partisi" de tıpkı ilk kitap gibi epeydir okunma sırası bekliyordu. Kitabı bana kızkardeş vermiş ve çok beğendiğini söylemişti. Elime alıp kitabın adını taşıyan ilk öyküyü okuyunca şimdiye kadar ihmal ettiğime pişman oldum. Tüm Viktoria devri yazarları gibi genç yaşta veremden ölen Katherine Mansfield de sakin, huzurlu, duygusal bir dille, ayrıntılara girerek pek hoş öyküler yazmış. Favorim "Bahçe Partisi" ama diğerleri de oldukça güzel...


-Yıllar önce başrolünü Burçin Oraloğlu'nun oynadığı aynı adlı diziden bu yana "Üç İstanbul"u okumak aklıma gelmemişti. Bir kitap siparişi sırasında nereden estiyse istemiş ve rafa koyup beklemeye almıştım. Kısmet bu pandemi günlerine imiş ama ne yalan söyleyeyim çok önceden okunması gereken bir esermiş, Abdülhamit'den Cumhuriyet'in ilk yıllarına İstanbul fonunda adeta bir tarih yatıyor kitapta. Mithat Cemal Kuntay döktürmüş de döktürmüş. Yalan, riya, şakşakçılık, gösteriş, para ve makam hırsı, din sömürüsü, kadına yapılan baskı yıllar içerisinde hiç değişmeyen şeyler olmuş. 700 sayfalık kitap bitince karnımı çok sevdiğim bir şeyle doyurmuş gibi bir duyguya kapıldım ve diziyi tekrar izleme isteği duydum. Denedim de ama görüntüler çok fluydu vazgeçtim. Eğer okumadıysanız bu kitabı ihmal etmeyin derim...


-Daha önce Pakistanlı bir yazarın kitabını okudum mu hatırlamıyorum, sanırım "Kör Adamın Bahçesi" bir ilk oldu. İlk birkaç sayfasını okuyup bırakmışım, kitaplıkta öylece kalmış. İlerleyen sayfalarda pişman oldum daha önce okumadığıma, öyle vurucu, öyle ürkütücü ve bir o kadar da güzel bir kitapmış. 11 Eylül sonrası ABD-Taliban-El Kaide üçgeninde parçalanan hayatlar, savaşlar ve tüm bunların ortasında varolmaya çalışan aşklar ve aileler. çiçek kokularıyla kan kokularının birbirine karıştığı bir okuma oldu, çok beğendim, tavsiyemdir...


-Oktay Rifat, çok sevdiğim bir şairdir. Şairliğinin yanısıra yıllar önce Bilgi Yayınevi'nden çıkan ilk baskısını okuduğum "Bir Kadının Penceresinden" romanını da çok sevmiştim. Onun etkisiyle diğer iki romanını da almış ve okunmuş kitapların arasında unutmuşum. Yeni bir şeyler ararken buldum ve "Bay Lear"ı okumaya başladım. Shakespeare'in "Kral Lear"ına atıf yaparak yazılmış bir roman bu, onun gibi bir öyküsü var, mirasını kızları arasında paylaştıran ama bu nedenle bir yandan son yıllarında nikahına aldığı bakıcısıyla, bir yandan kızlarıyla sorun yaşayan, yalılarda büyümüş bir yaşlı adamı anlatıyor. Lakin o kadar karmakarışık bir yazın tekniği var ki adam gündelik hayatını yaşarken birdenbire geçmişe dönüp ordan oraya atlayan konularla kafa karıştırıyor. O nedenle sevemedim, tavsiye etmiyorum...

Haziran'da daha çok okuyabilmek dileğiyle yeni normalimizin hayırlara vesile olmasını diliyor, sizlere dün parkta gördüğüm, bir güvercin kafesinin yanında tek başına büyümüş bu ayçiçeği ile veda ediyorum:


27 Mayıs 2020 Çarşamba

27 MAYIS (KARANTİNA GÜNLERİ 67-BAYRAMDAN KALAN)

Onlarca telefon konuşması, sıfır misafir sayısı ve dudak çevresinde üç uçukla bayramı bitirdik, yeni normal ya da yeni anormale sabahleyin iki adet dondurma kadehi kırarak başladık şükür. Tamamen sakarlıktan yoksa dondurma falan yok evde. Zaten günlerdir evdeydik ama bayramları sevmesek de el böğürde geçirmek pek hoş olmadı. Keşke akşam yemeğine çocuklar, kardeşler geleydi de ben yemek yaparken yorulaydım. Zil çalmadı, bol bol telefon çaldı, vatsap zırtladı, Facebook dırtladı, eh o da bir şeydir, en azından hatırlandık. Balkonda otururken tepemizden üç tane leylek geçti, geçecek zamanı bilmiyorlar, "Nereye, nereye?" diye seslendim arkalarından, "Biz gideriz sen bakarsın, yok bu sene leyleği havada gördüm ayağıyla gezmek" diye telsiz mesajı yolladılar. Bayramın birinci günüydü, ıskartaya çıkmış halkın teneffüs zamanıydı, "Kalk" dedim kocaya, "şehir dışına gidemiyorsak şehir içine gidelim, leyleklere ağızlarının payını vermiş oluruz hem". 2,5 aydır 3. kez haşortman dışında bir şey giyip aksesuar olarak maskemi taktım ve düştük yola. Akşama doğru çıktığımız için tenhaydı ortalık, maskeli 65+ ve ben gibi refakatçıları ile uzaktan bayramlaşarak parka yürüdük. Yolda rastladığımız çiftin erkek olanı Suriyelilere benzetti kendisini, "kendi şehrimi tanıyamıyorum yahu, yabancıyım sanki, iltica etmiş gibiyim" dedi. O kadar uzun süredir hapisiz ki gerçekten bildik sokaklar, mekanlar yabancı geliyor. Geçen gün gölge diye uzun zamandır sapmadığımız bir sokağa girince ağzımız açık kaldı, Kasım'da Ankara'ya gittiğimizden bu yana uğramamışız demek ki, dörder katlı, bahçeli apartmanları, tam ortadaki meydanımsı açıklık ve çeşit çeşit ağaçlarıyla son derece sevimli bir sokaktı, bambaşka bir yer çıktı karşımıza. Dokuzar kat inşa edilmiş, sevimsiz ve hepsi birbirine benzeyen binalarla kale duvarı misali çevrilmiş, bahçeler yok edilmiş, ağaçlar kesilmiş, gri bir beton yığınına düştük. Baharda limon ve portakal çiçeği kokularıyla geçtiğim sokak ruhsuz bir mekana dönüşmüş, inanın ağlamak geldi içimden. Üçüncü kez yakındır diye aynı parka attık kendimizi, Cevriye malum nazlı biraz, fazla yürümeye gelmiyor. Park yine tenha, yine rengarenk ve yine boynu büküktü. İçim sızladı. Bey Dağlarını çok özlemiştim, insan eli değmemiş bölgelere indik biraz daha net görmek için, harikaydı:



Kargalara el salladık:


Kedilere "Merhaba" dedik ama tenezzül edip cevap vermedi, uyumaya devam etti:


Yürüdükçe yürüdük:


Tarihi eserlere benzeyen kayalar gördük:


Ve coşmuş begonviller:


Geri dönerken şehre de uzaktan bir selam vermeyi ihmal etmedik:


Yorulmuşuz, eve gelip maskeleri attık, kahveleri kaptık, yanında Silva Likör'ün kızılcık likörü ile, sefamız olsun, bu da tatsız bayramın tadı olsun...


23 Mayıs 2020 Cumartesi

23 MAYIS (KARANTİNA GÜNLERİ 63-BAYRAM, SEYRAN)



Aniden ve mevsim normallerinin üstünde bastıran sıcakların etkisiyle pencere açık yatmaya ve açılıp saçılmaya henüz alışamayan bünye dün yağmur ve rüzgara maruz kalınca isyan bayrağını çekti. Kırılıp dökülen kasları ilaç ve adaçayı ile kandırsak da sabah yine bir üşüme hissiyle uyandım. Oysa pencereyi kapatmıştım ama leylaklı pikemi pek içselleştiremedi galiba vücut. Sırtıma bir yelek geçirip balkona çıktım, beni yağmurla yıkanıp parlamış çınar, kendini epeyce hissettiren bir rüzgar, kuş cıvıltıları ve boş bir sokak karşıladı. Normalleşmeyi abartan mahallemizin dünkü halinden sonra bu sessizliği yadırgadım biraz. O esnada yan sokaktan parsa benzeyen kapkara bir köpek fırladı havlayarak, sessizliği bozdu, sahibinin "Gel buraya" seslenişi sönerken içeri girdim. 

Yarın bayram malumunuz, yılbaşlarını ne kadar seversem bayramlara o kadar mesafeliyimdir. Bunun sebebi de bayram öncesi temizlik yapacağım diye evi temelinden kaldırıp indiren ve bunun baş görevlisi olarak beni ilan eden annemdir, Allah rahmet eylesin. Üç gün öncesinden sıkıyönetim ilan edilirdi evde, bir yere gidemezsiniz, arkadaşınızla buluşamazsınız, keyfiniz için vakit geçiremezsiniz, mazallah ya bir yerlerde ufak bir toz kalır da bayram temizliği eksik olursa, evde kalacak ve anneniz önderliğinde domestik faaliyetlere tam gaz devam edeceksiniz. Babaevinden ayrılana kadar tüm arifeleri deterjan kokusu, elektrik süpürgesi gürültüsü, zemin ıslaklığı, sağa sola çekilmiş mobilyalar, toz ve yer bezleri eşliğinde geçirdim. Sonra-henüz kombilerle tanışmamışken-termosifon yanar, son kalan birkaç parça çamaşır makineye atılır, ardından sırayla banyo faslı, "Arife suyuyla yıkanan büyür" derdi annem. Büyümemi buna borçluyum anlayacağınız, keşke çocuk kalaydım. 

Derken bayram gelir, iki oda bir salon evimizin bir odası misafirler için müze olarak hizmet verdiğinden mecburen salondaki somyanın üstünde yatarsınız ve de o salon kamu malı olduğu için erkenden uyandırılırsınız, hele bayramsa daha da erken. Baba bayram namazına gitmiştir, o dönmeden ayağa dikilmek şarttır. "Kalk, baban neredeyse namazdan gelir". El mahkum kalkılır, kahvaltı hazırlanır. Buraya bir parantez açayım, bu kısım çocukken en sevdiğim kısımdı, zira otuz Ramazan günü anne baba oruç olduğundan ortak kahvaltı yapılamamıştır, o zamanlar birlikte kahvaltı etmeyi severmişim, tekrar rutine dönmenin sevinciyle babamın gelmesini beklerdim. Babam namazdan kolunun altında seccade, elinde benim için alınmış kırmızı bir balonla gelirdi. Birlikte kahvaltı+balon, sevinç katlanırdı. Ergenlik başlayınca ne birlikte kahvaltı haz verir oldu, zaten annem kahvaltı hazırlamaya üşenirdi, ne de balon getiren kaldı. Bu küçük hazların yerini ziyaret angaryaları da alınca bayramlar iyiden iyiye çekilmez oldu. İlk durak anneannem, Hacı Bekir'den alınmış kutu şeker ya da anneannemin pek sevdiği "iki kavrulmuş nohun", yani "çifte kavrulmuş lokum" elimizde, özel aracı olmayan bir memur ailesi olarak otobüs duraklarında bekleşerek anneannemin evine ulaşırız. Kendisi kapının önünde bir karış suratla beklemektedir ve "Nerede kaldınız uşaak?" nidalarıyla karşılanırız. Saat en fazla sabahın 10'udur, olsun anneannem sitem etmezse günü güzel geçmez. Sırayla el öperiz, üç tane altın burmanın tombul bileğini iyiden iyiye sıktığı, parmağını bir süre sonra eskilikten karardığı için antika sanan bir pazarcıya okutacağı baklavalı, uyduruk yüzüğün süslediği, hafiften soğan kokan eli öpülünce gevşerdi biraz. Getirilen şeker ya da lokum uygun bir yere zulalanır, bize geçen yıldan kalmış, gözü iyi seçmediği için kurtlandığını farketmediği fındıklı akideleri ikram ederdi. Ses etmezdik huyunu bildiğimizden. Anneannemin zorlu bir hayatı olmuş, kıtlık dönemlerini yaşamış, genç yaşta dul ve düzenli gelirsiz kalmış, o yüzden hem malı çok kıymetli, hem de eli hayli sıkı idi. Aile arasında bizi eğlendiren bir huydu onunki, güler geçerdik. Zaten itiraz edince "Ben dul karıyım, maaşım mı var?" tepkisi verirdi. Öğle yemeği anneannemde yenirdi, şeker bayramıysa yaprak sarma, kurban bayramıysa yeni kesilen kurbanın kavurması. Sonra anneannemin oturduğu eski mahallemizdeki ahbaplara ziyaret başlardı, sıkıcı ötesi. İlk günü atlatırsam biraz özgürlüğüme kavuşurdum, gelen giden olursa ağırlamak şartıyla. Babam bir hevesle mutfağa girip bayram çikolatası yapardı, annem mutfakta oluşan dağınıklıktan bîzar. Bayram boyunca gelenlere ayaklı kesme kadehlerde likör eşliğinde hafiften övünerek ikram ederdi eserini. 

Bayramın son günü derin bir nefes alırdım, varsın okul açılırsa açılsın, ne gam. Bu hoşlanmama hali uzun yıllar devam etti, hala da pek bir coşku yaşamam ama bu sabah kalkıp da bomboş sokakları görünce, ne büyük, ne küçük kimseyle görüşemeyecek olmanın hüznü içime çökünce biraz hasretle andım eski bayramları. Çoluk çocuk aynı sofrada yemek yemek bile ne büyük mutlulukmuş meğer. İşi yine pandemiye getirmek niyetinde değildim ama o kadar içiçe yaşıyoruz ki kurallarıyla kurtulmak mümkün değil. Dilerim önümüzdeki yılın bayramlarını sevdiklerimizle birlikte geçiririz, sarılmaktan, oraya buraya dokunmaktan korkmadan, maskesiz, dezenfektansız. Her şeye rağmen kutlu olsun, güzel günler getirsin...


18 Mayıs 2020 Pazartesi

18 MAYIS (KARANTİNA GÜNLERİ 58-GÜNLER GEÇERKEN)

Antalya üç gündür hangi ayda olduğunu şaşırdı, başımızdaki corona belası yetmiyordu, bir de cehennem sıcakları çöktü. Tam da 65 yaş üstüne sokağa çıkma izni verildiği gün. Bunca zaman coronadan ölmediniz, çıkın dolaşın da bari yüksek tansiyon ya da beyin kanamasından ölün dercesine. Sanmıyorum ki Ağustosu aratmayan sıcakta o yaş grubundan çıkıp da dolaşacak olan bulunsun. Biz bile akşama doğru parka yürüdük, o saatte dahi çok sıcaktı. Yollar tenha, parkta ise neredeyse in cin top oynuyordu. Hepi topu bitkilerini sulayan ya da işletmelerine tadilat yapan üç-beş cafe sahibi. İçim cız etti dolaşırken o bomboş, sandalyeleri masaların üstüne ters çevrilmiş, kapılarına bant çekilmiş mekanları görünce. Vâkî miydi bir pazar günü, hem de Mayıs ayında o cafeler boş kalsın. 

İnsanlar kalabalık etmeyince bitkiler yayılabildiğince yayılmış, jakarandalar bile açmış, park yemyeşil ve rengarenk, deniz de poyrazın etkisiyle çarşaf gibiydi.









İki aydır göremediğim şehrime uzaktan da olsa hüzünle bakıp ayrıldık parktan. Karantina zamanlarında sokağa çıkmak keyiften ziyade eziyet oluyor, üstüne bir de sıcakta maske takınca evde oturmayı tercih ediyor insan. Lakin böyle giderse yürümeyi unutacağız. Cevriye iyice tembelleşmiş market dışında sokağa çıkmaya çıkmaya, cır cır cırladı eve dönene kadar. Eve dönünce bir kenara atabilsek kendimizi razıyım da orayı dezenfekte et, burayı temizle, giysileri yıka, kendini yıka, öfff!

Gece çok kötü geçti, sıcak bir yandan dışarısı epey gürültülüydü, uyutmadı. Geçen gece benzin kokusu ile uyandığımızda polislerin geldiği mekanda yine bir mesele vardı. Bu defa polis yoktu ama gelen, giden, bağıran çağıran, motor zırlatan, teyp cırlatan bezdirdi. Baktım uyunmayacak sabahın dördünde balkona çıktım. Hava aydınlanmaya başlarken gürültü sustu, kuşlar başladı. Serçe cikciklerine kumru kuğurdamaları karıştı, arada bir mahallenin baba kargası testere benzeri bir sesle gakladı, uzaklardan bir horoz sesi karıştı kuşların cıvıltılarına, kendime bir kahve yaptım ve sabahın yedisine kadar oturup sonra biraz daha uyumaya gittim. 

Bu yıl Uçan Süpürge'nin sanal ortamda sunulması bana yaradı, hemen hemen bütün uzun metrajlı filmleri izledim ve hepsini de beğendim. Bugün de geçen yıl vizyondayken kaçırdığım Almodovar'ın "Acı ve Zafer (Pain and Glory)"isini izledim. Açıkcası çok fazla bir şey kaçırmamışım. Alıştığım Almodovar filmlerinden farklıydı, daha ziyade yönetmenin hayatından esinlenilmiş otobiyografik bir filmdi. Penelope Cruz'u da toplam 10 dakika gördük çok şükür 😃

Övgüsünü çok işittiğim "Normal İnsanlar" kitabını geçen yılın sonlarında okumuştum ve çoğunluğun aksine ben pek sevmemiştim. Geçenlerde dizisinin çekildiğini Twitter'de okudum. Aslında kitaba bayılmadığım için diziye niyet etmeyecektim ama görüşlerine güvendiğim biri kitabı sevmediğini ama diziyi beğendiğini belirtince izlemeye karar verdim. 30'ar dakikalık 12 bölümlük diziyi iki günde izleyip bitirdim. Gerçekten de filminden daha iyiydi. Tek sevmediğim kitabın ve filmin erkek kahramanı Connell oldu. Bu kadar sevimsiz bir tipi ne demişler de seçmişler anlayamadım. Canım Marianne, sal gitsin kuyruğunu o kemçiğin 😃 Halbuki kitapta hiç itici gelmemişti. 

Okumaya niyet edip 70. sayfaya geldiğim kitabı daha önce okuduğumu farkedince bıraktım elimden, şimdi Mithat Cemal Kuntay'ın "Üç İstanbul"u var elimde. İstanbul'u da öyle özledim ki, belki eski yılları bile bir nebze giderir özlemimi.

Artık bitireyim ve yemek yapmaya gideyim. Fazla normalleşmeyin lütfen, sevgiyle kalın...