.

.
.
Hoş şeyler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hoş şeyler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Nisan 2013 Salı

DERTLİYİM ULEYN!..


Böyle de dertler var Allah muhafaza, üst geçitlere dökersin içini. Biri hayrına yağlasın şu garibanı da açılsın kime açılacaksa :)


18 Mart 2013 Pazartesi

SEVİYORUM 2

-Jordi Savall dinlemeyi,
-Dinlerken bloglarda gezinmeyi,
-Kahvenin her türlüsünü,



-Tam göz hizamda asılı fotoğraftaki Datçalı zeytin ağacımı ve değirmenleri,
-Tüm kalorisine rağmen bademi,


-Ve eşlikçisi olarak günkurusu kayısıyı,
-Evimin duvarlarını süsleyen Füsun Ürkün tablolarını,



-Antalya Müzesi'nin heykel ve lahitler salonlarını,
-Arkadaşlarımın armağan ettiği magnetleri,


 

-Kırtasiyenin her türünü,
-Leylak desenli herşeyi,


-Leylağın bizzat kendisini, çiçeğini, yaprağını, ağacını,
-Artık koyacak yer bulmakta zorlandığım ayraçlarımı,


-Ve iki günlük rüzgar ve soğuğun ardından tekrar sıcacık gülümseyen güneşi...

13 Mart 2013 Çarşamba

ORDAN-BURDAN

Günün en tuhaf şeyi bindiğim otobüsün camından gördüğüm durumdu. Kırmızı ışıkta bekliyorduk, ben ters koltuklardan birinde oturuyordum ve hemen yanda bir midibüs duruyordu. Boş olan arabanın sürücüsü elinde bir permatik, dikiz aynasına bakarak traş oluyordu. O kadar dalmıştı ki ışığın yeşile döndüğünü bile farketmedi. Arkadan çalan klaksonlarla kendine geldi. Umarım biryerini kesmemiştir :)


Günün en güzel şeyi ise yılın çiçek açmış ilk erguvanıydı şüphesiz. Ekmekçi Kız'a sevgilerimle...

1 Mart 2013 Cuma

SEVİYORUM

-Pencereden odaya giren güneş ışığını,
-O ışıkla yıkanan rengarenk çuha çiçeklerini,


-Bana çocukluğumu getiren bu dergiyi,

 

-Ocakta kaynayan çorbanın tıkırtısını,
-Mutfaktaki şebboyların annemi hatırlatan kokusunu,

 
-Çalışma masama yığılmış okunacak kitaplar kulesini,
-Ajandamın kapağındaki baykuş desenlerini,
-Kırmızı yastığımı,


-Uzaklardan gelen çikolatalar eşliğinde içtiğim kahvemi,


-Ve yaklaşmakta olan baharı...


2 Ekim 2012 Salı

SALLANMAYAN SALI


Bugün güzel bir gündü, şöyle ki:
-Öğleye doğru kargo görevlisi geldi, paketi uzattı, makbuzu ve kalemi elime verip şöyle dedi: "Teyze kimlik numaranızı yazın ve imzalayın." Kargo görevlisi 40 yaşlarında bir adam, teyze hitabını duyunca önce kargo paketini kafasına vurmak istedim, içindekilerin kırılabileceği endişesiyle caydım. "Nereden senin teyzen oluyorum" diye çemkirmek istedim, utandım. İyi ki utanmışım, imzayı atarken anladım ki adamcağız bana "Teyze kimlik numaranızı yazın" dememiş, "TeCe kimlik numaranızı yazın" demiş, hahaha...
-Gerçi "Teyze" demiş bile olsa paketten çıkanlar buna değerdi, gönderen güzelliğe öpücükler yolluyorum.
-Sonra efendim Şuşu'mun davetine uyup yollara düştüm, önce kitapçıya uğradım ve epeydir aradığım kitabı buldum: "İstanbulum, Tadım-Tuzum, Hayatım/Meri Çevik Simyonidis". Yeme-içme kültürü ile ilgili kitaplara bayılıyorum. Merakla beklediğim, çıkmak üzere olan 2 kitap daha var; "Pembe Tütülü Amiral/Mehmet Murat Somer" ve "Tango İstanbul/Esmahan Aykol", onları da aldım mı değmeyin keyfime.
-Otobüse binmek için durağa gittim, doğru durak olduğuna emin olmak için bankta oturan 3-5 çocuğa sordum. "Abla, bu duraktan o otobüs geçmez" dediler sırıtarak. Yalan söyledikleri belliydi ama "abla" dedikleri için affettim:))
-Şuşu bana yaptığı çizimler kadar güzel ve renkli bir çay sofrası hazırlamıştı sağolsun. Yedik, içtik, sohbet ettik, bol bol güldük. Sefamız olsun...

Yarının daha güzel bir gün olacağını umuyorum, arkadaşlarım geliyor yılların ötesinden...

-

4 Ağustos 2012 Cumartesi

Bİ DAKKA, BİŞİ DİYCEM


Charlie Brown bize taşındı, galiba böylesi hepimiz için iyi oldu...

29 Haziran 2012 Cuma

KİŞİSEL TARİHE NOT


Bu da böyle bir gündü. Bir kenarda not olarak dursun...

15 Nisan 2012 Pazar

YİNE Mİ GÜZELİZ, YİNE Mİ ÇİÇEK


Süreç bir gün önce gelen beklenmedik bir telefonla başladı. Bir süredir yapılagelen ve son ikisine katılamadığımız üniversite yemeğinin  Antalya'da olacağını söyledi bir arkadaş.  Organizasyonu yapan kişinin işbilmezliği yüzünden az daha kendi şehrimizdeki toplantıyı kaçıracaktık, son anda direkten döndük. Buluşma mekanına gittiğimizde beklediğimizden daha kalabalık bir katılımın olduğunu ve birkaç yakın arkadaşın da gelmiş olduğunu görünce keyifler tavan yaptı. Aslında bu tür toplantılar hem sevinç, hem hüzün veriyor insana. Yıllar önce çayır çimen misali saçları omuzlarına, kapkara bıyıkları fırça gibi dudaklarına dökülen arkadaşını kel ve bembeyaz bıyıklarıyla görünce "Nasıl yani?" falan deyip kendi görüntünden de şüpheye düşüyorsun. Malum insan kendini aynada sürekli görünce her zaman o görüntüdeydim sanıyor:) Böyle buluşmalarda acı gerçek insanın kafasına "dank" diye iniveriyor balyoz misali. Kadınlar biraz daha şanslı, en azından kel olmuyorlar ve ağaran saçlarını bir tüp boya yardımıyla eski haline sokuveriyorlar. Lakin erkek arkadaşlar parlayan kafalarının ve ağarmış saçlarının intikamını alırcasına kendi vücutlarındaki gelişmiş göbek kaslarını(!) gözardı edip bizlere "Yahu ne kadar kilo almışsın" demiyorlar mı, işte o zaman kollarından çekiştire çekiştire en yakın boy aynasının önüne götürmek ve üniversite yıllarındaki bir fotoğraflarını da burunlarına dayamak için kıvranıyorum:)

Neyse bunlar işin esprili tarafları, aslında herkes birbirini görmekten son derece mutlu, yılların eklediklerini bir anda silip öğrencilik yıllarına dönüveriyor. En sevdiğim arkadaşlarımdan biri sağımda öbürü solumda, diğerleri karşımda yedik, içtik ama en çok eğlendik. Dün akşam ne sızlayan dişim, ne ağrıyan dizim umurumdaydı, en çok ağzım yoruldu konuşup gülmekten. Yemek bitti, salon boşaldı ama lobide gecenin devamını sohbetle getirdik. Eve döndüğümde yorgunluktan bitaptım ve her zamanki gibi sabaha kadar uyuyamadım ama olsun varsın, yine güzeldik, yine çiçek...

21 Aralık 2011 Çarşamba

KÜÇÜK ŞEYLER ASLINDA BÜYÜK ŞEYLERDİR...


Çay kupama arkadaş


 Takıma eleman geldi
Yapan, yollayan sağolsun. Leylak Dalı'ndan kocaman sevgiler...

25 Kasım 2011 Cuma

KEYİF



Sonbahar çayı ve neşe palamudu

Haftasonunuz neşeli geçsin...

23 Ağustos 2011 Salı

MAHSUL

Bizim bahçenin bu yılki mahsulleri:)) 15-20 kadar ceviz ve bir o kadar da badem. Bakmayın siz az olduğuna, biz az oluşuyla gurur duymaktayız çünkü "kuşlar bizim canımız, feda olsun malımız". Koca bahçedeki bir dolu ağacın üzerinde oluşan bademler ve cevizler itina ile kuş nüfusu tarafından delinmekte ve içleri boşaltıldıktan sonra nisbet yapar gibi yerlere fırlatılıp atılmakta. Bir nevi ceviz-badem kabuğu çöplüğü  yani. Bunları da hatıra kabilinden alıkoyduk. Cevizleri açıp yemeğe kalksak ya elimizi keseriz ya da kabuklarındaki tetir yüzünden parmaklarımız kapkara olur. Lakin o ceviz kabuğu kokusu pek güzeldir, acıdır ama nasıl ıtırlı ıtırlı dolar insanın burnuna. Acı dedim de aklıma geldi, ne zaman kabuklu taze ceviz görse annem şu öyküyü anlatırdı:

Vakti zamanında bir aile babası başka bir şehre gitmiş iş icabı. Dönerken de bir sepet kabuklu taze ceviz getirmiş. Evin küçük çocukları o zamana kadar hiç taze ceviz görmemişlermiş. Erik sanmışlar, herbiri birer tane kapmış yemeye çalışmış. Eh sonunda ne olduğunu tahmin etmişsinizdir, kabuğun tetirindeki acıdan ağızları köpürmüş, gözlerinden yaş gelmiş. "Ne oldu?" diye sorana da "Babam erik getirmiş, ağlaşa ağlaşa yedik" demişler.

Eh hadi kaçayım ben...

5 Ağustos 2011 Cuma

AKŞAM SEFASI

Kitap: Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifleri/Yekta Kopan
Fincan: Casa Club
Çay: Doğadan, Gizlibahçe
Muhteşem güllü kurabiye: Pie Kurabiye
Ayraç: Dost Kitabevi
Fon Müziği: Aranjman 2011/Candan Erçetin

Eee, hep moda blogları yapacak değil ya, ben de kombin yaparım icabında:)) Sefalı akşamlarınız, sefalı hafta sonlarınız olsun efendim...

2 Ağustos 2011 Salı

DÖNÜŞ VE SNOOPY'Lİ KARŞILAMA

Onca yoğun gezmenin üstüne Samsun'dan dönüş biraz cefalı oldu. Giderken yarı yarıya boş olan otobüs bu defa tıklım tıklım doluydu. Kimi ağlayan, kimi sebepsiz yere kıkır kıkır gülüp bağıra çağıra konuşan mebzul miktarda çocuk da cabası. Kadınların çoğu şaşılacak şekilde birbirine benziyordu ve birbirleriyle herhangi bir alakaları yoktu. Sırtımı biraz sertçe yaslamışım galiba arkamdaki koltukta oturan kadın beni kahvesini dökmekle suçladı. Kadının kahve içtiğini bilmiyordum, kahveyi emanet yerleştirdiğinu hiç bilmiyordum, ayrıca yaslandığım koltuk kendi koltuğumdu, o kahve içecek diye hazırolda duramazdım değil mi? Duymamazlıktan geldim söylenmesini bu defa beni muavine şikayet etti, hemen gardımı aldım, başımı kollarımın arasına yerleştirdim ki muavin beni döverken fazla darbe almayım diye. Neyse muavin oralı olmadı da dayak yemekten kurtuldum:)) Ben kurtuldum kurtulmasına da yan taraftaki bebekli kadın bebeğinin altını değiştirmek için ayağa kalkınca bu defa öndeki kadın tarafından azarlandı koltuğunu sarstığı için. O benim gibi sessiz kalmadı ama çemkirdi öndekine ve susturdu. Yahu gerçekten kadın kadının kurdu demişler, kimse hemcinsine karşı azıcık anlayış göstermiyor, üstelik kendi kucağında da 2-3 yaşlarında bir çocuk vardı ve eminim ki bir yolculukta o da aynı zorluklarla bebeğinin altını değiştirmiştir. Altı değiştirilen bebek yol boyunca bize eğlence oldu, sevip mıncıklayarak vakit geçirdik, pek şirindi.

Önümüzde oturan yaşlı kadın ise içimizi acıttı. Neredeyse 10 dakikada bir oturduğu koltuktan kalkıp kucağındaki çantasını sıkı sıkı bastırarak otobüsün içinde turladı. Bazen kalktı, yerinden çıktı, sonra vazgeçip yerine geri döndü. Muavinin "düşersiniz oturun" uyarısına sinirlendi "işeyeceğim ben" diyerek otobüsün tuvaletinin kapısına gitti, sonra vazgeçip geri döndü. Kısacası bu sürekli devinim halinin normal olmadığını anladık. Muhtemelen alzheimer ya da benzeri bir rahatsızlığı vardı. Yaşlılık zor zenaat vesselam.

Dışardaki cehennemi sıcağa karşılık otobüsün kliması abartılı bir şekilde çalışıyordu, resmen donduk. Çantama öylesine atıverdiğim incecik şal hiç bu kadar işe yaramamıştı. Mumya gibi sarınıp bürünüp üstüme üfleyen kuzey rüzgarından (!) korunmaya çabaladım. Kısacası sıkıcı, yorucu ve üşütücü bir yolculuktu. Normalde nefret ettiğim Ankara otobüs terminali gözüme ilk kez böyle sevimli göründü inince. Dönüş yolundaki tatsızlığa rağmen keyifli bir mini tatildi, kafamı dağıtma konusunda epey yardımı oldu, bir de eve gelip beni bekleyen paketi ve içinden çıkanları görünce keyfim katlandı. 


Taa uzaklardan gelip bana ulaşan bu şirin objeler için nasıl teşekkür etsem bilemedim. Snoopy'ye olan aşkımı gittiği yerlerde bile hatırlayıp bunları benim için satın alan ve hediye eden o zarif ve güzel kıza sevgili balığıyla birlikte uzun ve mutlu bir ömür diliyorum. Ve de bir kez de buradan koskocaman kucaklıyorum...

2 Haziran 2011 Perşembe

PARANTEZ

Gökyüzünde parlayan güneş

Balkonuma uzanan çınar dalları

Tezgahta fasulye

Salkımında domates

Vazoda çiçek niyetine semizotu


Ve Yaz Çılgınlığı

Antalya, ev, dinginlik, aydınlık, telaşa küçük bir parantez...

17 Mayıs 2011 Salı

LEYLAK MEVSİMİ BİTERKEN


"Mart diye bahar geldi" demiş bir şiirinde Yılmaz Erdoğan. Bu yıl Mart diye bahar gelemedi ama "Zart diye yaz geldi" dünden beri galiba. Durmadan yağmur yağsa da, güneş yüzünü doğru dürüst göstermese de, havalar bir türlü ısınmasa da benim için bu gelemeyen baharın en güzel yanı leylaklardı.  Uzun zamandan beri ilk kez bir leylak mevsimini Ankara'da geçirdim. Bahçe duvarlarından salkım salkım sarkan leylaklar serin havaya rağmen içimi ısıttı, köşe-bucak, sokak-cadde dolaşıp her leylak ağacını okşamak istedim. Kimi zaman çaktırmadan çaldım bir dal, kimi zaman koklamakla yetindim, kimi zaman fotoğrafını çekmekle. Birkaç kez vazomu doldurdum demetiyle ama her güzel şeyin olduğu gibi leylak zamanının da sonu geldi. Narin eflatun çiçekler pas rengine dönüşüp dökülmeye, dibinden tohumlar boy vermeye başladı. Ne yapalım onlar da yerleşir anılar vazomuzun en nadide yerine ve ben yeni çiçekler peşinde koşmaya başlarım. Mevsim biterken kendime yukarıdaki kutuları armağan ettim, "Aslı gibidir" damgası vurarak üstlerine. Şimdi bir süreliğine de olsa Antalya'ya gitmek, portakal çiçeklerini kaçırsam da ateşağaçlarına, gülibrişimlere, yalancı orkidelere kavuşmak zamanıdır. Hafta sonu Abbas yolcu anlayacağınız.


Leylak sezonu kapanırken son fotoğraf Kaymak'la Kadayıf'ın güzel annesinden geldi. Bu aralar gördüğüm en güzel leylak fotoğrafı, bence ziyan etmeyin tıklayıp büyüterek bakın. Bir çiçekle hatırlanmak ne kadar hoş, leylaklarını aldım sevgilerimi yolladım Kaymaklı Kadayıf sana...

16 Mayıs 2011 Pazartesi

YEŞİL PAZAR


Pazar günü internet sansürüne "Hayır" demeye gittim. Gittim gitmesine de İstanbul dışında bu konuya pek aldıran yok galiba, çoğu gençlerden oluşan cılız bir kalabalık ellerinde pankartlarıyla toplanmışlardı. Görevli gencin açıklamalarından sonra biraz alkış kıyamet, biraz sloganla devam etti. Derken koca koca damlalarla yağmur indiriverince topluluk otomatikman dağıldı. Yağmurdan kaçmak için sığındığımız Simit Cafe'de günün tipi olarak nitelendireceğim yaşlı kadınla tekrar karşılaştım. Aslında caddeye girerken görmüş, önce meczubun biri sanmış sonra etkinliğe katılmak için geldiğini farketmiştim. Girdiğimiz cafede hemen yanımızdaki masada kendi yaşlarında iki adamla oturmuş hayli yüksek sesle bir sohbet gerçekleştiriyordu. Dalgalı beyaz saçlarını arkada bir örgüyle toplamış alnına da bir bandana bağlamıştı. Kulaklarından barış amblemli gümüş küpeler sarkıyor, kargo pantolonu ve cepli gömleği de üstünde fena halde bol duruyordu.  Bu ufak-tefek yaşlı kadının sandalyesinin dibinde cüssesine oranla hayli kocaman, içinden uzun  sopalar görünen bir poşet vardı. Kulağıma gelen sohbetlerini bir süre istemeden de olsa dinlemek zorunda kaldım, zira o derece yüksek sesle konuşmaktaydılar. Derken dağılan gösteriden iki genç cafeye doğru yaklaşınca bizim hanım ayaklandı, o kocaman poşeti alıp gençlere doğru koşturdu. Poşet açıldı, içinden çeşit çeşit pankart çıktı. anladığım kadarıyla o gençlere pankart getirmiş ama verememiş. Fakat durum o kadar komikti ki; kadıncağız elini poşete atıp bir pankart çıkarıyor, üzerinde yazan slogan: "Seçim Barajına Hayır". "Bu değil" diyor, yeni bir tane çıkarıyor, onun üstünde "Nükleer Enerjiye Hayır" yazıyor. Neyse sonunda "İnternetime Dokunma" yazanını buldu ama eylem sona ermişti zaten. İzlerken epeyce güldüm, seyyar pankart askısı gibiydi. Başka yaşlı kadınlar yanında kalp-tansiyon ilaçları, ter bezleri taşırken bunun pankart dolu bir poşetle geziyor olması oldukça hoştu:)

Fotoğraftaki heykel Sakarya Caddesi'nin Mithatpaşa girişinde, herşeye ve herkese yukarıdan bakıyor...


Yağmur dinince ara sokaklardan Kurtuluş Parkı'na doğru yürüdük. Ankara'nın bazı semtlerinin  ara sokakları hala o eski havasını korumakta, evlerin çoğu bahçeli, yeşillik, yollar sakin. 60'lı yıllarda yapılmış gemiye benzer balkonları olan apartmanlar bile mevcut. Ankara'nın sembol ağacı atkestaneleri çiçeklenmiş, ben beyaz açar bilirdim ama pembesi de varmış. Yağmurdan sonra mis gibi toprak kokmalıydı ama heryer betona kestiği için  ortalıkta toprak kalmamış. Yine de çimen, çiçek kokuları arasında yürüdük. Isı yetersiz olsa da bahar geldi  geçiyor bile. Leylaklar dökülmeye yüz tutmuş artık.


Park yeşillenmiş ve çok güzel olmuş, tartan pistte kısa bir yürüyüşün ardından havuzun ortasındaki ada-cafeye oturduk ama garsonlar pek yüz vermedi, bekledik bekledik istediğimiz çaylar gelmeyince kalkıp yürüyüşe devam ettik. Yürüyüş esnasında bu ağacı keşfettim, minicik gül benzeri çiçekleri var ama basbayağı kocaman ağaç, yaprakları da meşeye benziyor sanki. Bilen varsa parmak kaldırsın lütfen.


Eve dönerken çayır-çimen yeşilliği görünce anneannemi andım. Nerede bir yeşillik görse hemen durur: "Oh zümrüt gibi, bi bulgur pilavı pişirsek de yesek şurda" derdi. Diyeti falan boşverip bulgur pilavı tenceresini kucaklayıp anneannemin şerefine şu çimenlerde piknik yapmak istedim. Var mı bana eşlik edecek olan?

14 Mayıs 2011 Cumartesi

TIFFANY'DE KAHVALTI


Bu sabah kahvaltıyı Audrey Hepburn ile Tiffany'de yaptık. Ama Audrey hanım o kadar keyfine düşkün ki tellendirdi cigarasını, yerleştirdi ağızlığına, daldı çayın içine, güzellik banyosu yaptı bir yandan. Bana da Audrey'in abdest suyunu içmek kaldı...

27 Nisan 2011 Çarşamba

SABAHIN NEŞESİ

Bu sabah kapalı havaya, bütün gece süren alerjik kaşıntıma, temizlik yapma mecburiyetime ve terziden gelen daraltılmış eteklerimi hala bulamamış olmama rağmen keyifli kalktım yataktan. Aslında sabahın köründe çalan zille uyandım (tabii bu sabahın körü görece bir kavram, emekli bazında düşünmenizi öneriyorum). Kapıyı açtığımda babacan kılıklı bir adam bozuk olan telefonumuza bakmak için Telekom'dan geldiğini söylüyordu. Her bir teli bir yana gitmiş saçlarım ve henüz tam olarak açılmamış gözlerimle ne kadar komik göründüğümü düşünerek "Bizim telefon bozuk değil kiii" diye cevap verdim kapıyı kapatıp bir an önce uykuma geri dönmek arzusuyla. "Ama efendim bildirimde bulunmuşsunuz" deyince ihbarı oğlumun odasındaki telefonu için yapmış olabileceğini anladım ve hemen gidip onu uyandırdım. Meğer o da gündüz yaptığı bildirimi akşam sorun çözülünce arayıp geri almış ama kapıya gelen görevliye haber verilmemiş bu durum. Onları başbaşa bırakıp odama kaçtım, az sonra görevlinin "Olsun olsun, önemli değil, önemli değil, olur böyle yanlışlıklar, böyle yanlışlıklar olur" diyerek gittiğini duydum ve anladım ki sabah sabah gelen telefon tamircisi değil Fatmagül'ün abisi imiş:)


Telefoncuyu savdık savmasına da onunla birlikte uyku da gitti. Kalktım mecburen; çayımı alıp pencerenin önüne dikildim ve hemen yukarıdaki manzarayı gördüm; arka koltuğunu tepesinde taşıyan sarı Vosvos. Gün hoşlukla başladı, hoş gidiyor derken bir Vosvos daha geçmez mi? Hem de jantlarına kadar gıcır Parliament mavisine boyanmış pırıldak birşey. "Vay be" dedim, "bir batında iki Vosvos, akşama kadar üçüncüyü de görürsem piyango bileti alacağım". Henüz göremedim ama gün bitmedi, Allah'tan ümit kesilmez, caddeyi gözlemeye devam, Behzat Ç.'ninki gibi kırmızı bir tane umuyoruz:)


Gözümü Vosvos hizasından yukarılara çevirince de şu ilginç durumu saptadım. Kaç gündür attığım Ankara turlarından gördüğüm kadarıyla hemen hemen her semte bahar gelmiş, bir tek bizim caddenin göngörmüş akasya ağaçlarında tık yok, Allah için tek bir yaprak bile çıkarmadığı gibi daha dallarına su yürümemiş hiçbirinin. Ama kupkuru dallardan bir tanesi, sokak lambasının üstüne denk geleni, lambanın yaydığı ısıyla yeşillenip yapraklanıvermiş. Gel de keyiflenme şimdi bu görüntüye. Vosvosların ve kendine sera ortamı yaratmış dalın verdiği gazla temizliğe bir giriştim arkadaşlar, Antalya'daki kadınım  şen Müzeyyen bile benim kadar seri ve iştahlı iş yapamazdı. Elektrik süpürgesi, Vileda, toz bezi üçlüsüyle birlikte "Kandilli'de bir çilingir sofrası/Balık, roka, bir de yanında rakı/İnsan hali saza söze meraklı/Martı uyur şişe dibi görünür" şarkısı dilimde sildim, süpürdüm, toz aldım. Yetmedi çamaşır yıkayıp astım, yetmedi banyoyu temizledim, o da yetmedi yemek pişirdim. Allahım yaleppim kendimle gurur mu duysam ne? "Övdün de mi yarattın beni, hamaratım hamarat" diye düşünürken ilahi bir ses kulağıma fısıldar gibi oldu: "Ayda bir temizlik yaparsan hepsini böyle bir güne sığdırmak zorunda kalırsın, hamaratlık sana mı kaldı" gibisinden. Yanlış mı duydum ki:))))


Eveet, hamarat ya da değil, ben artık bunu hakettim: Türk kahvesi, "Mamma Mia" ve ve Leman Sam'ın sesinden "Kandilli" ...


Haydi kalın sağlıcakla...
Ek: Arkadaşlar Bingo! Az evvel perdeleri kapatmaya gittiğimde onca otomobilin içinde bir kırmızı Vosvos süzülerek geçiverdi. Milli Piyango biletimi yarın hemen alıyorum...

21 Şubat 2011 Pazartesi

SABAH DOPİNGİ



Artık çayıma leylaklar eşlik ediyor. Var mı böyle bir güzellik?
Maceran bol olsun sevgili Özlem...

16 Şubat 2011 Çarşamba

KEYFİN HALLERİ

Sevdim bugünü ben...
Sabah çalan zil PTT Kargo'ya olan kızgınlığımı silmediyse de azalttı. Kutlu-mutlu doğum haftam bitmemiş meğerse, paketten çıkanlar keyfime tavan yaptırdı. 
Dışarı çıkmak için bir süredir giymediğim bir eteği giymek istedim, fermuarı kapalı ve düğmesi ilikliyken dizlerime kadar indi neredeyse. Keyif tavandan çatıya fırladı.
Sonra bir kuzenle öğle yemeği yedik maaile (listem dışında birşey yemedim ha:), keyif bulutlardan bize baktı.
Halletmemiz gereken önemli bir işi sonuca bağladık. Gidecek yer kalmadığı için keyif bulutta oturmaya devam etti...

Ha, bu arada sizin hiç üzerinde fotoğraflarınız olan nazar boncuklu bir kitap ayracınız oldu mu? Övünmek gibi olmasın ama benim var:))