.

.
.
Bayram etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bayram etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Mayıs 2026 Pazar

ANKARA/MAYIS-BAYRAM, SEYRAN

Arife günü başlanan hazırlık bayramın ilk günü akşama kadar sürüp, akşamına çocuklarla yenen bayram yemeği sonrası enkaz kaldırma çalışmalarıyla devam etti. Sonunda kendimi yatağa attığımda ben benlikten çıkmış yaratığa dönüşmüştüm. İkinci bir emre kadar bayramlar kaldırılsın arkadaşlar. 

İlk günün yorgunluğunu ikinci günü akşama kadar "Bir dönüm bostan, yan gel Osman" modunda geçirip attım. Bu süreçte bir kitap bitirip ikincisine başladım:

Çankaya dolaylarından gelen son leylaklar, açılınca Galatasaraylı (ben değilim) olacak bir adet gül ve minicik bir dalı bile odayı kokutan iğde eşliğinde Guadalupe Nettel'den "Benzersiz Kızım"ı okudum (Sevdim), Jamaica Kincaid'in "Annemin Otobiyografisi" ise yarıladım, ki o da çok güzel. 

Bayramın üçüncü günü iade-i ziyaret için çocuklara gittik, yedik içtik, Çiko'nun minnaklık videolarını izleyip nasıl bu kadar büyüdüğüne hayret ettik. 

Ve sonunda final, sıra en büyüklere gelmiş idi, Karşıyaka Mezarlığı'nın korkunç trafiğinin bayram nedeniyle biraz durulduğunu farz ederek kabristan ziyareti yapmaya karar verdik dördüncü gün. Sandığımız kadar tenha değilmiş yollar ama yine de bir arife kalabalığı yoktu. Önce son gelene gittik, babama. Henüz yeşermemiş bir alana defnedildiği için güneşin altında yatıp dururdu. Çikomuzun ilk mezarlık ziyaretiydi, pek çok soru sordu haliyle. Özellikle mezar mermerlerinin farklı renklerde oluşu dikkatini çekti, neden sorusunu teyzesi bazıları daha pahalı, çok parası olanlar o rengi tercih etmiş şeklinde cevaplayınca, gördüğü her pembe ve siyah mermerden kabire "Bunlar zenginmiş" yorumunu yaptı. Onun için hayli ilginç bir deneyim oldu. Sonra 4. kapıya anneme ve koynunda yattığı anneanneme gittik. Orası artık iyice yeşermiş. Baş uçlarındaki çam kocaman olmuş. Çiko her ikisine de defalarca su taşıdı. Oldum olası su ve çeşme sever zaten, memnuniyetle üstlendi bu görevi. 

Güvercinlerin gökyüzünde gruplar halinde tur attığı, mezarların üstünde kocaman gelinciklerin açtığı kabristandan dönüş yolunda mezun olduğum ortaokul ve lise binasının önünden geçtik. Yıkımına karar verilmişti, mahkeme kararıyla durduruldu yıkım. Yenilendi ve eğitim-öğretime açıldı, artık mesleki ve teknik lise olarak devam edecek hayatına. Pansiyon binası yıkılmış, ana binaya ilave yapılmış, güzelim bahçede ne ağaç kalmış ne baharda coşan güller. O kadar şahane bir bahçesi vardı ki bizi zarar vermeyelim diye teneffüse çıkarmazlardı. Kafamda binbir anıyla geçtim önünden. Çiko acıktım deyince Yenimahalle'ye girdik. Bu sefer de ilkokulumun önünden geçtik. Diğer bina gibi o da yanlamasına genişlemiş:


"Fatih İlkokulu, gösterir yüce yolu
Kalbimiz ülkü dolu, Atatürk çocukları
Temiz yoldan ileri, yılmaz kalmayız geri
Bugünün küçükleri, yarının büyükleri
Ankara'dır ilimiz, okuldur sevgilimiz
Orda çarpar kalbimiz, Atatürk çocukları"

Okul marşını hâlâ hatırladığım için kendimi kutlayarak Damladol Sokağa daldım. Bu sokağın ismine oldum olası bayılırım. Aşağıdaki güller o sokaktan:


Çiko'yu babası ve dedesiyle bir pastaneye oturtup kız kardeşle Yenimahalle'nin ünlü fırını Çınar'a koşturduk, ekmekleri kapıp geri döndük. Ekmeklere pastaneden meşhur prenses pastasını da ekleyip kalktık. Mahallenin ana caddesi  Ragıp Tüzün neredeyse bıraktığım gibiydi, nostaljinin hasını yaşadım. 

Eve dönerken mezun olduğum yüksek okulun önünden geçince bir günde tüm tahsil aşamalarımı tamamlamış oldum, böylesi her kula nasip olmaz 😂

Bir bayramı da böylece tüketmiş bulunuyoruz sevgili kârilerim, nice bayramlara sağlıkla ulaşalım dileklerimle hoşca kalınız...


21 Mart 2026 Cumartesi

BAYRAM DÜŞÜNCELERİ

 

Oldum olası bayram sevmeyen biriyim, belki çocukluğumda daha sevinçle karşıladığım olmuştur ama sonrası hep zul oldu benim için, şimdilerdeyse büyükler artık aramızda olmayınca, çocuklarla da farklı şehirlerde yaşayınca yalnızlıktan iyice sıkıcı geliyor. 

Hatırladığım ilk bayram annennemle yaşadığımız 1,5 yıllık süreçte sitenin çocuklarının aklına uyup kapı kapı şeker toplamaya çıktığımız bayram. Ben çekingen, utangaç bir çocuktum, nasıl uydum o akla da çaldım her kapıyı şimdi şaşıyorum. 24 dairenin kimi şeker, kimi mendil verdi, kimi hiçbir şey vermedi, sadece Fikriyanım teyzeden harçlık alabildik, 25 er kuruş. Çok azmış demeyin, ben ilkokulu bitirene kadar, hatta ortaokulun ilk yıllarında bile simit hep 25 kuruştu. Ülke daha enflasyonla tanışmamıştı. 10 kuruşa ise Zunkla şekeri alınıyordu okulun karşısındaki sinekli bakkaldan, bir de leblebi tozu. Zunkla şekerinin tadı hala damağımda, yıllarca içinde ne olduğunu düşünüp durdum, sonra dank etti, incirdi tabii ki.

Bayram sevmeme sebeplerimin ilki ve en eskisi annemin arife günü evi kaldırıp indirmesiydi. Bütün işleri bir güne sığdırarak kendi rekorunu egale ederdi her bayram öncesi. Tabii ki bu temizlik tek başına yapılamazdı, kan işim olsa ertelemem ve anneme yardımcı olmam gerekirdi. Annem o süreçte takınabildiği en nemrut yüz maskesini takınır, bayram temizliğini biz icat etmişiz gibi söylenerek perdelerle start, çamaşır asarak final yapardı. Babam bu temizliğe tamamen muhalifti, mutlaka bu nedenle tartışma çıkar, annemle babam bayrama küs girer, neyse ki bayramlaşma mecburiyetinden barışırlardı. Temizlik vakitli bitmişse arife günü ya da bir önceki gün mezarlık ritueli gerçekleştirilirdi. Çocukluğum boyunca anneannem sağ olduğu için dedemin kabri ziyaret edilirdi. Cebeci Asri Mezarlığı'na gidip onlar dua ederken ben annemin dedemin mezar taşına yazdırdığı kendi kaleminden çıkma şiiri okurdum defalarca:

"Henüz yaşlı sayılmazdın/Murat almadan geldin buraya/Üç yavrunu boynu bükük/Koydun dünyaya Niğdeli". Çok sonraları keşfettim ki "Niğdeli" sözcüğü dörtlüğe dahil değilmiş. O dedemin isminin başına yazılacakmış ama mezar taşını hazırlayan özensiz davranıp Niğdeli'yi son dizeye ekleyivermiş.

Bayram hediyesi falan bilmezdim, ne zamanki büyük dayım nişanlandı, hayatımıza bir yenge girdi, bayram, yılbaşı, doğum günü, gelsin hediyeler. Çok yaşa sen yenge 😂 Bayramlık zorunluydu ama bazen ayakkabılı, bazen ayakkabısız. Öyle kırmızı rugan pabuçlarım falan olmadı. Her daim giyilebilecek türden ayakkabılar alırdık, giysileri ise annem dikerdi, hem de oldukça güzel dikerdi. Çok bayramlığım oldu, hepsini de severek giydim. 

Bayram alışverişi babamın göreviydi, ikramlık çikolatin, hediyelik şeker, muz ya da nane likörü ve mutlaka Eyüp Sabri Tuncer'den doldurulması gereken kolonya. Lakin kolonyacının önündeki kuyruk öyle uzardı ki babam beklemekten sıkılır, gidip rastgele bir kolonyacıdan doldurturdu evden eline tutuşturulan kolonya şişelerini. Anneanneme söylemezdi tabii ki bunu, o da burnuna çektiği ilk nefes sonrası: "Oh be, mubareğin kokusu bir başka" der, biz gülmemek için içeri kaçardık. Bazen babama eşlik ederdim alışverişte. Ulus Hal'indeki şekerciden bayram ziyaretine gidilecek hatırlı ahbaplar için kutu şekeri alınırdı. Altı bir sıra lokum dizili bu kutuların üstünde karışık şekerlemeler ve aralarda dört-beş çikolata olurdu. Hepsi ayrı ayrı şekercinin amblemini taşıyan kağıtlarla paketlenir, kırmızı beyaz sicimle bağlanır, paketler üstüste konup en üstteki paketin ipine el tutma yerine kalın karton geçirilmiş bir tel takılırdı. En büyük heveslerimden biriydi bazen bize de getirilen o kutu şekerlerinden yemek ama asla muvaffak olamadım. Çünkü gelen kutu paketi açılmadan kaldırılır ve bir başka ziyarete hediye götürülürdü. Hep merak ederim kendi aldığımız şeker kutusu dönüp dolaşıp bize de gelmiş olabilir mi?

Temizlik bitip bayramın ilk gününü eda ettiğimizde ise anneanneme gitme hazırlıkları başlardı. Pardon, bundan önce bizzat gerçekleştirdiğim bir faaliyet daha vardı, annemin bulamayacağımı sandığı kuytu köşelere sakladığı çikolata ve şekerleri keşfetmek. Bir seferinde rulo halindeki halının içine saklamıştı da yine bulmuştum, kaçar mı benden 😂

Özellikle Ramazan bayramlarında bir ay oruç tutulup ayrı sofralarda yemek yemek zorunda kaldığım için mutsuz olduğumdan ilk bayram sabahı kahvaltısı çok mutlu ederdi beni. Babam bayram namazından elinde bir balonla döner, kahvaltı sonrası da radyoda Karagöz-Hacivat temsili dinlerdim ağzım bir karış açık. Akşam Yurttan Sesler korosunda mutlaka, "Hoşgeldin evimize, şiir oldun dilimize, bayram gecesi" şarkısı söylenirdi. 

Anneannem bizi kapıda nahoş bir suratla karşılar, "Nerde kaldınız uşaak?" sitemini yapıştırırdı. Şıpır şıpır el öpüp dizilirdik sarı kadifeden şişman koltuklarına. "Eee daha daha ne var ne yok" diye dört beş kere sorduktan, küçük dayımın henüz gelmemiş, büyük dayımın da henüz aramamış olmasından sikayet ettikten sonra, yatak odasına gidip gardrobun kapısını açar ve muhtemelen beş bayram önce gelmiş malum şeker kutularından birini çıkarır, "Tut kız şunu" diye elime verirdi. Çoğunlukla bayatlamış ya da kurtlanmış olurdu şekerler ama yüzüne vurmak ne mümkün, o kurdu yedirirdi bize 😂

Ertesi gün konu-komşu ziyareti yapılır, bayram ziyaretine gelen konuklar annemin benden kurtarabildiği çikolatinler ve babamın ayaklı minik kadehlerindeki likörler ile ağırlanırdı. Uzun süre oturulmaz, "Bayram gezmesi, badem ezmesi" diyerek kalkılır, başka bir komşuya geçilirdi. 

Şimdilerde sanki yaşamamışım gibi geliyor tüm bunları. Kimselerin gelip gitmediği, o koltuktan bu koltuğa taşınıp ev içinde siftinip durduğumuz bayramları düşününce insanın eskiye özlem duymaması mümkün değil. Yine de karartmayalım enseyi sağlıkla ve huzurla ulaşalım nice bayramlara...

1 Eylül 2017 Cuma

BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN



Kesmesek de beslesek mi acaba? 😊








 

29 Ekim 2013 Salı

ANTALYA'DA 90. YIL

 (Dikkat, bu yazı bol fotoğraf içerir:)

Öğleden sonra başladık kutlamalara, Konyaaltı sahili Türk Yıldızları gösterisiyle şenlendi bugün. Oldukça erken gittiğimiz halde sahildeki cafeler, plajlar ve oturulabilecek her türlü zemin hıncahınç doluydu. Sevildiğinizi bilin, aşağıdaki fotoğrafların hepsini 2 saate yakın ayakta dikilerek sizler için çektim :)


Jetler gösteriye başlayıncaya kadar deniz taşıtlarıyla idare ettik, biri geldi, biri gitti. Hava şurup, deniz çarşaf, ışık şahane idi. Ve sonra aniden gümbür gümbür geldiler...


 

Ardından atraksiyonlar başladı.







Kalp çizmeden olur mu?



Güne ve sahile çok yakışan bu güzel gösteri tadı damağımızda kalarak sona erdi.  Sırada 29 Ekim nedeniyle düzenlenen bir başka etkinlik vardı: Antalya Oda Orkestrası'ndan Vivaldi/4 Mevsim konseri. Konser başlayana kadar kendime kahve ve havuçlu kek molası verdim:


Sonra da konser dinlemeye gittim. Fotoğrafta da gördüğünüz gibi "İlkbahar" bölümü çalarken arkadaki panoyla bana jest yapmışlardı övünmek gibi olmasın :)

 
Konser biter bitmez yıldırım gibi fırlayıp Fener Alayı'na yetiştim, son derece kalabalık ve coşkuluydu:


Günün finalini Yat Limanı'na karşı çayımızı yudumlarken meydanda kurulan paltformda sahne alan Zülfü Livaneli'den şarkılar dinleyerek yaptık. Şimdi sızlayan dizimi ovuşturarak bu satırları yazıyorum :)


İnsanın insanca yaşayacağı, huzurlu, hoşgörü ve barış içinde nice yaşlara Cumhuriyet...


20 Ekim 2013 Pazar

TATİL BİTERKEN

Tatilin son günü; sakin, duru bir Pazar. Yarından itibaren normal hayatımıza döneceğimizi umuyorum. Yorucu, hareketli ama çocuklar ve aile büyükleriyle keyifli bir bayramdı. Lakin sıkıldım artık, gündelik hayatın monotonluğunu özledim. Ankara'dan geldiğimden beri her günüm koşturmakla geçtiği için olsa gerek ayaklarımı uzatıp hiçbir şey yapmadan tavana bakmak istiyorum.

Dün çok sevdiğim kuzenlerimden biri bir geceliğine bizde konuktu, akşama yakın çarşaf gibi denize ve şurup gibi havaya karşı çay-kahve içerek Antalya'nın  tadını çıkardık.


Bir de garson kahveyi tabağa dökmeden getirmeyi başarsaydı daha da güzel olacaktı.

Güneş battığında eve dönerken bugüne kadar gördüğüm en güzel dolunaya rastladım. Sarışın, tabak gibi, efsunlu bir ay. Öylece bakakaldım. Fotoğrafını da çekmek istedim ama üzerinde bulunduğum üst geçitten o kadar çok geçen vardı ki titreşim yüzünden başaramadım. Olsun, ben de hafızama kaydettim, ne diyordu Uluslararası Yarışma birincisi film "36"da: "Ne kadar fotoğraf çekerseniz çekin  hatırladığınız hafızanızda kalandır".

Hafızanızda hep güzel şeylerin kalması dileğiyle...

18 Ekim 2013 Cuma

17 Ekim 2013 Perşembe

16 Ekim 2013 Çarşamba

15 Ekim 2013 Salı

9 Ağustos 2013 Cuma

BAYRAMI ORTALAMIŞKEN...


Yarısını tükettiğimiz bayramın şu ana kadarki özeti bolca kahve, şeker-çikolata, tatlı-matlı, bebelere harçlık, büyüklere kutlama, hep birlikte yenen akşam yemeği, bomboş cadde, Uykusuz dergi, Algan Sezgintüredi polisiyesi ve yorgunluk...





23 Nisan 2013 Salı

23 NİSAN KUUTLUU OOLSUUN!..



Tüm çocukların ve ruhu hâlâ çocuk kalanların bayramını kutluyorum...
Başkentin ilkokullarından birinde bitirdim ilköğrenimimi, dolayısıyla küçük bir şehirdeki kadar şansım yoktu, hiçbir 23 Nisan'da geçit törenine katılamadım. Oysa nasıl isterdim stadyumun yürüyüş pistinde havalı havalı yürümek, şeref tribününün önünden geçerken kafaları protokole doğru çevirip "hehe Cumhurbaşkanı bana bakıyor yav" diye sevinmek. Sahi kimdi ki biz ilkokuldayken Cumhurbaşkanı-şimdi Google'dan baktım, Cemal Gürsel ve Cevdet Sunay imiş-bayağı eskimişiz yav:) Üstelik sadece 23 Nisan değil takla bile atamayan kütük esnekliğindeki bedenim nedeniyle 19 Mayıs törenlerine bile dahil olamadım, kadere bak. Bütün numaram bir 10 Kasım günü mikrofondan şiir okumak ve Türkiye'nin ilk trafik parkı bizim ilkokulun bahçesinde açıldığı için açılış töreninde yaya görevini üstlenmekten ibaret kaldı. Oysa 1. sınıftayken ev sahibimizin kızı Ayşe'nin 23 Nisan'da giyeceği gelincik kostümü için yapma çiçek aramaya giderken onun kadar heyecanlanmıştım. Ayşe de genç yaşta çekip gitti ya bu dünyadan, mekânı Cennet olsun, birkaç yıl evvel oturduğumuz evi aramaya çıkmıştım da fotoğraf çekerken pencereden annesi görmüş, beni vergi memuru sanıp korkmuştu. Kim olduğumu söyleyince koşarak bahçeye inmişti, Ayşe'yi ve annemi anıp birbirimize çaktırmadan ağlaşmıştık. Bir de bizim sınıfta bol miktarda yavrukurt vardı. Ne öğrenirlerse sınıfta uygulamasını yaparak bize öğretir, her bayrama da gedikli olarak katılırlardı. Kıskanırdım vallah:) Abuk sabuk sözleri olan bir yavrukurt şarkısını sınıfcak bellemiştik:

"Kingan gulu gulu vassi
Kingan guuu, kingan guuu
Eeelaaa, ela seeela, ela seela eelaa ooo
Polivoli polivoli polivoli
Gumpak gumpak gumpak heyy!"

Aman yarabbim neydi bu?
Aynı müzikle "Sabahları erken kalkar yavrukurt" diye başlayan şarkıyı da öğrenmiştik esasen ama bu neceydi acep?  3. dizedeki "ela, ela sela" sözcükleri Elenik çağrışımlar yaptırmakta Allah muhafaza :) He işte, yavrukurt bile olamadım anlayacağınız, sıradan, düz, siyah önlüklü bir "Çalıkuşu" olarak bitirdim ilkokulu. Allahtan Firdevs öğretmenim beni pek severdi-nur içinde yatsın-adımı o takmıştı "Çalıkuşu" diye, bir an yerimde duramadığımdandır zahir. Neyse işte, diyeceğim içimde uktedir, şimdi bizler için bir tören yapsalar da uğur böcüü kostümü giyip yürüsem ya da bandonun tamburmajörü olsam. Aslında en uygunu "leylak kız" kıyafeti olurdu ama tren kaçtı artık :)

23 Nisan'ın benim için başka bir anlamı daha vardır. Kızkardeşimin dünyaya geldiği gündür ki, bir diğer bayram sebebidir. İyi ki doğdun kardeşim, arkadaşım, büyük çocuğum. Sağlıkla ve huzurla yaşa...

29 Ekim 2012 Pazartesi

VE TATİL BİTER


7 kilometreden fazla yürümüş, üstelik bunun bir kısmını yokuş  olarak tüketmiş bir şahsiyet olarak şu anda çok yorgunum, bacaklarım sızım sızım sızlıyor. Olsun varsın faideli bir nedenle zorladım kendilerini. 

Hayli hareketli bir gündü esasen, ilk etkinliğim İranlı yönetmen Bahman Ghobadi'nin çektiği "Gergedan Mevsimi" isimli filmi izlemek oldu. BKM ve Ghobadi ortak yapımı olan filmde Monica Bellucci'nin yanısıra İrnalı oyuncu Behrouz Vossoughi, Belçim Bilgin, Beren Saat, Caner Cindoruk ve Yılmaz Erdoğan da rol alıyor. Yılmaz Erdoğan'ı tanımakta zorlandım desem yeridir. Belçim Bilgin'inse filmdeki rolü ve filme katkısı ne idi onu hala çözemedim. Senaryo gerçek bir olaya dayanıyor; İran'da 30 yıl tutuklu kalan ve ailesine öldüğü söylenen şair Sahel Farzan'ın ve parçalanan ailesinin yaşamı konu alınmış. İnsanın içini acıtan pekçok sahne var. Genel anlamda beğendim diyebilirim ama Bahman Ghobadi'nin bundan daha iyi filmlerini izlediğim de tartışma götürmez.

Sinema çıkışı 29 Ekim kutlamaları nedeniyle düzenlenen yürüyüş ve fener alayına katıldım. Yoğun bir katılımın olduğu coşkulu bir yürüyüş oldu. Sonrasında da Edip Akbayram konserini izledik.


Yorgun geçen bayram tatilinin son günü de yorgun bitti. Tatil sonrası dinlenmeye çekiliyor ve sevgiler sunuyorum...

28 Ekim 2012 Pazar

BAYRAM 4



4. Gün görüntüleri






27 Ekim 2012 Cumartesi

BAYRAM 3


3. gün görüntüleri

26 Ekim 2012 Cuma

BAYRAM 2



2. gün görüntüleri

25 Ekim 2012 Perşembe

BAYRAM 1


1. gün görüntüleri

24 Ekim 2012 Çarşamba

BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN


Kutlu, mutlu, umutlu, huzurlu, keyifli, yiyip yiyip kilo almadığınız, gezip gezip yorulmadığınız bir bayram olsun. 
Antalya'dan sevgiyle...


Bayram kahvelerinizin fotoğraflarını kahveciguzelleri@gmail.com adresine yollayın, yayınlayalım. Teşekkürler...


21 Ağustos 2012 Salı

VARAN 3


-Gündemin sebep olduğu iç sıkıntısıyla bayramın son gününe uyanıldı.
-Kahvaltının ardından bu bayrama damgasını vuran Makhmalbaf fimlerinden bir tane daha izlemek için kahve elde ekran karşısına konuşlanıldı. Bu defaki kör bir çocuğun seslere olan hassasiyetini anlatan son derece güzel bir filmdi: "Sokout/Sükut". Beethoven'in 5. senfonisinin de ilginç bir biçimde kullanıldığı film çok beğenildi.
-Rutin şaşmadı, yine Sandor Marai'ye geçiş yapıldı film sonrası, bu kez 50 sayfa hatmedildi.
-Öğleden sonra ziyarete gelen kuzenle sohbet edilip kahve içildi.
-Telefonla yapılan kutlamalara bugün de devam edildi.
-Bayram için pişirilenlerden son kalanlarla akşam yemeği yenildi.
-"Bitsin artık bu bayram" havasına girilip pijamalara geçiş yapıldı.
-Sandor Marai ile olan muhabbete kavun şarabı eşliğinde devam edilmek üzere bilgisayar başından kalkıldı. 

Ve nihayet bayram biter...

20 Ağustos 2012 Pazartesi

VARAN 2


-Sabah yorgunluktan kaynaklanan bir bel ağrısıyla kalkıldı yataktan, kahvaltının ardından bir ilaç yuvarlanıp kahve elde bayramın ikinci filmi izlenildi. Yine bir İran filmi; Mohsen Makhmalbaf'dan "Gabbeh/Kilim". Şiir gibi bir filmdi; naif, rengarenk, masalsı.
-İkinci kahve Sandor Marai'nin 20 sayfasına daha eşlik etti. 
-Bayram ziyaretine gelen iki komşu ağırlanıp, dün evde bulanamayan komşuya bayram ziyaretine gidildi.
-İlk kez dışarı çıkıldı, çocuklara uğranıp bir kahve içildi, sonraki istikamet IKEA oldu, İsveç köfteleri yenilip ufak-tefek alışveriş yapıldı.
-Eve dönüldü, çay içilip blog yazıldı.

2. gün de biter...

19 Ağustos 2012 Pazar

VARAN 1


-Sabahın köründe kalkılıp dün yetiştirilemeyen yaprak sarması yapıldı. Yapraklar sarılırken bir İran filmi izlendi: "Kadın Olduğum Gün". Yönetmenliğini Marzieh Makhmalbaf'ın yaptığı film çok tarafımdan çok beğenildi.
-Sarmalar pişerken Selgin'den tarifi alınan "Ratatouille" hazırlandı. Artık yabancı isimli yemekler yemeye karar verildi, sarmanın ismi" Sarmouille" olarak değiştirildi:)
-Bu hamaratlığa ödül olarak kahve yapılıp 20 sayfa kadar kitap okundu: "Bir Burjuvanın İtirafları/Sandor Marai".
-Bir sürü telefon konuşması yapıldı.
-Üç komşunun zili çalındı, sadece birisinin kapısı açıldı, bayramlaşıldı. İkram edilen çikolata ve tatlı başarıyla geri püskürtüldü.
-Eve geri dönüldü, bilgisayarda "Zuma" oynandı, 14. dereceye kadar yükselindi.
-Vakit akşama yaklaşırken önce börek (pardon borekouille), ardından ratatouille fırına verildi. 
-Şık bir sofra hazırlandı. 
-Çocuklar, kardeşler ve minik yiğen geldi, bayramlaşıldı, yenilip içildi.
-An itibarıyle bulaşık makinesi çalıştırılıp, "of, puf" denilerek blog yazmaya geçildi.

1. gün biter...