.

.
.
Dostluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dostluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ağustos 2013 Perşembe

YER-İÇER-GEZERİZ

Dün lise kızlarından küçük bir grupla buluştuk. Bu yıl nazar değdi bize, seyrek biraraya gelebiliyoruz. Mevsim yaz olunca çoğunluk yazlıkta ya da tatilde, burada olanların başka mazeretleri çıktı, araya bayram girdi falan derken nihayet bugün müsait olan birkaç kişiyle biraraya gelebildik. Mekan olarak Sarkaç Cafe'yi seçtik.


Marilyn bizi kara tahtadan hülyalı bakışlarla süzerken çaylarımızı höpürdetiyorduk. 


Yemeklerin gelmesini beklerken de sohbetin dibine vurmuştuk. 

 

Rüzgar şerefimize esip ferahlatırken ağacın dibindeki tavşan da "çok geç kaldım, çok geç kaldım" diye söyleniyordu. 


İç bölümde tüylü ve tombul bir arkadaş çok yorgun olmalı ki sandviçini bile yiyemeden daktilonun başında uyuyakalmış. Master tezi yazıyormuş da...


Maksat fal değil, İstanbul başaşağı duruyordu da düzelttik, Galata Kulesi'nin kan beynine çıkmasın diye...

Güzel bir gündü, kişisel tarihe not olsun...


15 Ocak 2012 Pazar

HASTALIK, PAZAR VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ...


Sabah ağrıyan tüm eklemlerime rağmen ayağıma geçirdiğim terliklerimdeki Snoopy'ye dil çıkartmayı ihmal etmedim. Sonra bir başka Snoopy'nin, banyo duvarına yapışık olanın kulağının altından diş fırçamı alıp dişlerimi fırçaladım. Boğazımdaki karıncalar faaliyetlerini sürdürmeye devam etmekteydiler, üzerlerine saldığım diş macunu köpükleri bile işlerine engel olamadı. Panzerlerle püskürttüğüm sirkeli ve tuzlu sıvının bir kısmı barikatları aşıp mideme inse de etkilerini kazana dönmüş kafam ve ben beklemekteyiz.
Hastalığın bile engel olamadığı iştahımı diyetle dizginlemeye çalışarak klasik peynir-çavdar ekmeği ve yeşillikten oluşan kahvaltımı yaparken kitaplığıma yeni konuk olmuş kalın ciltli kitabı çektim. Rastgele açtığım sayfada şöyle diyordu Nazım Hikmet:

"Bir şeyler yazmalıyım
bir şeyler yazmalıyım yüzde yüz yalansız
bir şeyler yazmalıyım hiçbir şeyi önceden düşünmeden
cigaramın dumanı
yoktur yârin imanı
bir şeyler yazmalıyım
masamın üstünde gördüklerimi değil
parmaklarımı değil
bir şeyler yazmalıyım içimde bir şeyleri yakalayarak
kova salıp içimdeki kuyuya su çekmeliyim."

Bir kova burcu olarak bu tesadüften hoşnut, içimdeki kuyudan çekeceğim suları düşünerek puanlı sarı bir kedinin "mırmır" ettiği ayracımı kitabın arasına koydum, masanın üzerindeki çerçevede atkısına bürünmüş kıza göz kırptım ve düşündüm: "Milli Piyango'dan para çıkıp cüzdanımı zengin etmese ne gam, iyi ki varsın blog, sayende ruhumu zenginleştiren dostlarım oldu."

Şimdi gidip bir numaralı hastalık yemeğimi, yoğurt çorbamı pişirme zamanıdır...

30 Haziran 2011 Perşembe

ELLİ KAPININ İPİ

Anneannemin ünlü incilerinden biri daha: "Erindiğim gün elli kapının ipini çektim" derdi rahmetli gün içine bir sürü gezme sığdırdıysa. Esasen bu durumdan son derece keyif alsa da sanki bir nevi angarya kabilinden yerine getirmiş gibi şikayetlenir, zorla katlanmış havalarına girerdi. Ben de onun hesap bugün gezmelere doyamadım.

Güne son derece keyifli bir tanışma, buluşma ile başladım. Sevgili Pie Kurabiye Petek'le buluştuk, sanal dostluğumuzu gerçeğe dönüştürdük. Hem zaten yıllardır tanışıyormuşuz gibiydik, muhabbetin dibine vurduk, lafları birbirimizin ağzından kaptık. Petek'in Ankara yıllarından bildiği, halen mevcut bir mekanda buluşmayı yeğledik ve tercihimiz Flamingo Pastanesi oldu. Kahveler, çaylar, sohbet derken zaman nasıl geçti anlamadık. Sevgili Petek'in yanında benim için getirdiği şu aşağıdaki çifte ise tek kelime ile vuruldum.

Ya gelinin beşibiyerdesine, damadın yakasındaki altına bakar mısınız? Böyle şirin birşey olur mu, ellerine, cömert yüreğine sağlık Petekcim. Çiftimiz günü geldiğinde uygun yerde kullanılmak üzere soğuk bir ortama yerleştirildi. Bu kadar değil tabii ki, daha bunlar da var:

Günüm bu kadar keyifli başlayınca tüm geceyi kapsayan uykusuzluğumu, şişmiş ve yanan gözlerimi, daralmış ruhumu, henüz bulamadığımız evi unuttum. Petekle vedalaştıktan sonra D&R'a dalarak indirime girip fiyatları 4 er liraya düşmüş Can Yayınları'na ait kitaplardan 4 tane kaptım, sonra vitrinlere bakarak cadde boyunca yürüdüm, aradığım ayakkabıyı da bulunca keyfim tavan yaptı. Midemden gelen çağrıyı da geri çevirmeyip aç karnımı doyurduktan sonra kuzenimi ziyaret için işlettiği cafe-bara yollandım. Biraz sohbet ettikten sonra bu kez yakınlarda oturan arkadaşıma uğradım. Son derece şirin ve oyuncu bir köpeği var, ömrüm boyunca dokunmak cesaretini gösterebildiğim yegane köpek, biraz mıncıklayıp sevdim. Nescafemi içerken gelen telefonla oğlumla buluşmak üzere bir taksiye atladım. Nasıl olduysa trafik sıkışıklığından dolayı şoförle aramızda bir sohbet başladı. Orta yaşların sonuna yaklaşmış taksici eski zamanların ne kadar asude ve güzel olduğundan bahsetmeye başladı. Vakt-i zamanında 8 silindirli bir 56 Chevrolet'inin olduğunu, her görenin hayran kaldığını anlattı ve dedi ki "Acıların Kadını Bergen bir bindi benim Chevrolet'e 4 yıl inmedi". Sonra aralarında özel birşeyler olduğunu ima eden bıyıkaltı bir gülümseme ile "Aaah, ne günlerdi ne günler, yaşadım iyi ki yaşamışım" diye ilave etti. "Ne güzel kadındı yahu Bergen, yüzüne kezzap atılmış haliyle bile çok güzeldi" diyerek hülyalı hülyalı anlatmaya devam ediyordu ki ineceğim yere ulaştım bereket. Yoksa şoför amcamın gençliğinde yediği cümle naneleri dinlemek zorunda kalacaktım.

Taksici esnafının evrak-ı metrukesinden derleyip naklettiği öykülerin üstüne oğlumun arabasına transfer olup Ikea'ya doğru müteveccihen yola çıktık. Şimdi diyeceksiniz ki hala akıllanmadın mı? Eimiz mahkum sevgili kârilerim, henüz tutamadığımız eve eşya bakıyoruz. Bugün hafta arası olması hasebiyle fazla kalabalık yoktu, birkaç parça ıvır zıvır satın aldıktan sonra sıcak yuvamıza avdet ettik ama ayaklarımı uzatıp oturabilmem ne mümkün. Muhakkak gidilmesi gereken bir düğün mevcuttu ve hane halkının beslenmesini tamamladıktan sonra ayaklarımızı sürüyerekten bu defa düğünün yapılacağı mekana doğru yollara düştük, hayli de uzak bir yerdeydi üstelik. Epeydir gitmediğimiz bir semt olunca adresi sormak gereği duyduk. Meğerse danıştığımız kişi uzun zamandır birisine yol tarif etme hasretiyle yanıp tutuşurmuş. "Şimdi canım aaaabeyciim" diyerek girizgah yaptı direksiyondaki eşime, "dooosdooru gidip soldan devam et, hep sol hep sol. Otobüs duraaana varacan. Duraaa gelince canın ister sağdan canın ister soldan git". Biz artık kısa kesip son noktayı koymasını beklerken cep telefonu çaldı. "Aaabeyciiim, az müsaade et" diyerek telefonu açtı ve biz arabanın içinde anlamsızca beklerken uzun uzun telefonla konuştu. "Hadi eyvallah" diyerek telefonunu kapattıktan sonra aynı şeyleri bir kez daha tekrarlamaya başladı. Daha fazlasına tahammül edemedik ve "Sağol kardeş" diyerek gazladık, 10 metre ötedeki bakkal net bir tarifle bizi aradığımız mekana kavuşturdu. Düğünü hiç anlatmayım, aşırı gürültüden ambale olmuş durumdayım, sadece 45 dakika kaldığımız halde dayak yemiş gibi ayrıldık. Ha bu arada düğün meğerse yemekliymiş, davetiyeyi doğru düzgün okumayınca bir de evde yemek hazırlama derdine düşmüşüm boşu boşuna. Şimdi bugün en çok gitmek istediğim yere yatağa doğru bir sefer gerçekleştirmek istiyorum, fena halde uykum var zira. Hepinize cümleten eyi geceler, datlu rüyalar...

21 Nisan 2011 Perşembe

DOPDOLU


Bu sabah gökte parlayan güneşe rağmen oldukça soğuk bir havada LÖSEV İrtibat Merkezi'ne gitmek üzere yola düştüm. Çok geçmeden minibüsün penceresinden gördüğüm şey keyfime tavan yaptırdı: yılın ilk çiçek açmış leylak ağacı. Fotoğraftaki o değil, bu ikincisi, dönüşte gördüm bunu, altında kısa bir mola verip önce fotoğrafladım sonra da Şuşu'nun yardımıyla bir dal çaldım:)) Bizim cadde boz görüntüsünü muhafaza ederken daha yüksek bir semt olan GOP dolaylarında şaşırtıcı bir şekilde yeşillenmişti finduk dalları pardon ağaçlar. Bahçelerde çimen, çiçek, pek iç açıcıydı pek (vay şiir kimin konuştum be:).


LÖSEV İrtibat Merkezi'ne ulaştığımda benden önce gelen etkinliğin ev sahibi sevgili Tülin Hanım,  Nazan ve Sevda tüm katılımcıların yolladığı oyuncakları sergilemişlerdi bile. Koca kanepe tıkış tıkış dolmuş taşıyordu oyuncakla. Derken Şuşucum da yeşil ördeği, pembe yanaklı kedisi ve Öykü'nün yapıp altına "İyi sağlıklar ve mutluluklar" yazdığı resimle çıkageldi. Öykü'nün resmini de Bilge'ninkinin yanına yerleştirdik. Benim utangaç Cemilem de arkadaşlarının arasında mahcup mahcup sahibine kavuşmayı bekliyordu. Dilerim herbir oyuncak bir çocuğun yüzünü biraz olsun güldürür, mutlu eder.


LÖSEV'de işimiz bitince oturup sohbet edeceğimiz ve tabii ki bu arada da yiyip içeceğimiz bir mekan aradık ve "Kuki"ye yerleştik. Kimimiz çay, kimimiz yeşil çay, kimimiz kahve içti, açlık bastıracak birşeyler yedi. Bense öğleden önce bünyeme alkol girmezse aklım başıma gelmeyeceği için Irish Coffee'yi tercih ettim:)) Bu bana saraylı büyük büyükannemden geçmiş bir alışkanlık, dedesinin dedesi İngiltere Kralı'nın protokol müdürüymüş, Irish coffeeye orada alışmış, hatta bu kahvenin en hasını içmek için fırsat buldukça İrlanda'ya gidermiş. Memlekete dönünce büyükannemi de alıştırmış, öyle ki sevgili nenem ekmeksiz kalırım İrlanda kahvesiz ve viskisiz kalmam dermiş. Böylece kuşaktan kuşağa geçmiş bu Irish coffee geleneği. Ben de böyle içmezsem öğleden önce zinhar aklım başıma gelmiyor (Yazdım yine:). İşin şamatası bir yana çok keyifli bir iki saat geçirdik oturduğumuz mekanda, bol sohbet, bol kahkaha gırla gitti. Çocukları sevindirecek bir etkinlikte çorbada bir çimdik tuzumuzun bulunması ve sevgili blogger arkadaşlarla beraberlik günümüze ayrı bir anlam kattı. Bu vesileyle bu olaya öncülük eden ve haberdar olmamızı sağlayan Tülin Hanım'a teşekkürlerimi yolluyorum.


Dönüşte üşüten havaya rağmen Şule ile Kızılay'a kadar uzun bir yürüyüş yaptık. Biz soğuk ve yağmur nedeniyle bahar hala gelmedi desek de çiçeklenmiş ağaçlar, sarı papatyaların süslediği yemyeşil çimenler, yapraklanmış dallar aksini söylüyordu. Yorulunca Flamingo'da bir çay molası verip enerji depoladıktan sonra devam ettik yola. İkinci leylak ağacına da Küçükesat'ın ara sokaklarından birinde rastladık.


Şule ile vedalaşıp eve döndüğümde hem üşümüş hem de yorulmuştum. Bu aralar pekçok bloggerin elinde olan, Maviannemin armağanı "Serenad"ı açtım, yaseminli yeşil çayım leylaklı kupamda, çalıntı leylağım yanıbaşımda yayıldım kanepeye. Sevdim ben bugünü, yorulsam da...

20 Nisan 2011 Çarşamba

ÇARŞAMBA'NIN GELİŞİ

Bugün yağmursuz ama soğuktu, bu bahar gelmeyecek galiba vaziyet öyle gösteriyor. Soğuk moğuk fakat beni günlerdir evde tutana aşkolsun. Dün hazırladığımdan bahsettiğim yukarıdaki fotoğraftaki kutlama kartı öğleden sonra sahibine teslim edildi. Lise kızlarıyla toplaştık, yedik, içtik, güldük, eğlendik. Buluşma sebebimiz arkadaşımızın evlilğini kutlamaktı, tabii biraz gecikmeli oldu biraraya gelmemiz ama geç olsun güç olmasın değil mi? Varsın dışarısı soğuk olsun, bizim kalbimiz sımsıcaktı. Son olarak içtiğimiz kahvelerin yanında fal kurabiyeleri geldi. İçinden çıkan kağıtta yazdığına göre "sert havamın altında yumuşak bir kalbim varmış". Bu nedenle "bunu çevreme göstermeli ve beni yanlış tanıyanlara karşı gerçek yüzümü açığa çıkarmalıymışm". Ba ba ba ba, neymişim ben yahu. Ha bir de sayısal oynamam için uğurlu sayılar vermişler. Yarın ilk iş denemeliyim:))

"Sufle" bitti; eğlenceli, su gibi okunan bir kitaptı. Ortak zevkleri yemek yapmak olan Filipin asıllı Amerikalı Lilia, Fransız Marc ve İstanbullu Ferda'nın aile bireyleri ve mutfakla olan maceraları eğlenceli bir dille anlatılmış. Özellikle Ferda'nın yaşadıkları pekçok kişiye çok tanıdık gelecek. Edebî anlamda bir beklentiniz yoksa, şöyle kolayca okunacak bir kitap arıyorsanız okuyun derim, ben keyif aldım, Lalemin bana armağanıydı, buradan kocaman sevgiler yolluyorum ona...

9 Nisan 2011 Cumartesi

LALE DEVRİ 3


Lale ile birlikte geçecek son günümüze nisbeten açık bir hava ile uyandık. Aslında dün çok yorgun olduğumuz için biraz zor uyandık. Lale'nin ağrıyan dizi bir nebze olsun rahatlasa da daha fazla yormamak için oturması bol, gezmesi kısıtlı bir program yaptık ve kahvaltının ardından ver elini Çankaya, Atakule dedik. Atakule'nin girişindeki Sevilla Restaurant'a yerleşip fonda kuşbakışı Ankara manzarası, göz hizamızda Botanik Parkı'nın yukarıda gördüğünüz bahara uyanan, yeşermeye başlamış görüntüsü kahvelerimizi söyledik ve sohbete başladık. Bir süre sonra bize Lale'nin Ankara'daki arkadaşının kızı da katıldı. Onları Lale ile başbaşa bırakıp biz Gamsegamse ile Botanik Parkı'nı fethetmeye çıktık.


Normalde uzun süredir bakımsız bulduğum Park yağan yağmurların ve baharın etkisiyle yeşermiş canlanmıştı, bu defa pek hoşuma gitti. Ağaçlar çiçeğe durmuş, çalılar sarı sarı açmış, çimenler suya doyup parlamış, bahar dallarından düşen taçyapraklar zemini beyaza boyamıştı. Gamze ile uzun bir yürüyüş yaptık, beğendiğimiz her yerde fotoğraf çektik (o da benim gibi Japon cinsinden), bir parça kurumuş pizzanın peşinde didişen mavi-siyah-beyaz çizgili saksağanları, onlardan artanları kapmaya çalışan serçeleri ve şaşkın şaşkın dolaşan güvercinleri izledik. Suyu neredeyse çekilmiş havuzun kenarında uyuklayan köpek  araziye öyle bir uyum sağlamıştı ki az daha üstüne basıyorduk. Farkettiğimiz anda korkup kendimizi uzağa attık ama köpeğin hiç umurunda olmadık, tek gözünü gönülsüzce açıp şöyle bir baktıktan sonra muhtemelen "önemsiz iki ayaklılar" diye düşündü ve uykusuna kaldığı yerden devam etti. Biz de yürüyüşümüzü sonlandırıp Lale'nin yanına geri döndük ısmarladığımız yemekleri yiyip sohbete ara verdik ve çaylarımızı başka bir mekanda içmek üzere ayaklandık. Alt katındaki Hacıbekir Şekercisi'ni ziyaret etmeden ayrılmadık Atakule'den; damla sakızlı akideler, fıstıklı çikolatalar alıp öyle vedalaştık mekanla.



Çay saatini yakınlardaki Coccinella Pastanesi'nde eda ettik. Dekorunun şıklığı, döşemelerindeki ev havası, uğur böcekli objeleri (Coccinella İtalyanca uğur böceği anlamına geliyormuş), sahibinin sıcak ilgisi ve pastalarının lezzeti ile gönlümüzü fethetti. Ben bile diyete kaçamak yapıp mini boy bir limonlu tartı mideye indirdim, sefam olsun.

Güzel şeyler her zaman olduğu gibi çabuk bitti. Lalelerin otobüs saati yaklaşınca eve döndük. Toparlandılar, vedalaştık ve taksiye bindirip arkalarından el sallamak düştü benim payıma. Harika üç gün geçirdik; samimi, sıcak, dostluk ve sevgi dolu, eğlenceli, sohbetli, bol kahkahalı. Bir kez daha yaşasın blog kardeşliği diyorum, Lale'ye ve bu üç gün içinde aramıza katılarak bizi mutlu eden tüm dostlara teşekkürlerimle birlikte kucak dolusu sevgilerimi yolluyorum. İyi ki varsınız...

8 Nisan 2011 Cuma

LALE DEVRİ 2

İkinci günümüzün ilk durağı  Hamamönü idi. Adını 15.yüzyılda yapılmış bir külliyenin içinde yer alan tarihi Karacabey Hamamı'ndan alan semt bağlı olduğu belediye tarafından 2-3 yıldır restore edilmekte idi. On yıl önce adeta teneke mahalle görünümünde olan mekan restorasyon sonrası gerçekten görmeye değecek hale geldi. Biz de bu yenilenmiş sokaklarda dolaşarak tarihi dokuyu hissettik.


 

Benim niyetim yukarıdaki fotoğrafta tabelasını gördüğünüz Gül Bahçe Tuana'da "Orolet" içmekti ama Lale Hamamönü Sanat Merkezi'nin bahçesindeki hasır tabureli çay ocağını ve karanfilli sigarası eşliğinde kahveyi tercih etti. Kahvelerimizi içerken hafiften başlayan yağmur Üsküdar'lı güzelimizi ıslatmasın diye şemsiye korumasına aldık. Zaten kahvelerimizle birlikte yağmur da bitti. Biz de Mehmet Akif'in müze evini ya da bilinen adıyla Tacettin Dergahını ziyarete gittik. İstiklal Marşı'nın yazıldığı bu kutu gibi evi gezdikten sonra aç karnımızı doyurmak için hemen karşıdaki konakta hizmet veren Liva Bistro'ya daldık. Bahçesini 160 yıllık bir palamut meşesinin süslediği tarihi konakta önce yemeklerimizi seçtik, ben yenilenme programım nedeniyle zeytinyağlı bir tabağı tercih ederken Lale ve Gamze'nin Ankara mutfağından seçtikleri yemekler kapaklı bakır kuşhanelerde servis edildi. Yemekler lezzetli, dekor güzel, ortam ferahtı da bir de arkamızdaki masada oturan birkaç Tıp fakültesi öğrencisi girecekleri Jinekoloji sınavına yüksek sesle hazırlanıyor olmasalardı keşke:)



Bu gördüğünüz kapıların ne olduğunu tahmin etmişsinizdir sanırım. Konağın konseptine uygun olarak WC'ler "Ayakyolu" olarak isimlendirilmiş ve erkek-kadın ayrımı da yemeni ve kasket ile yapılmıştı.


Hamamönü gezmesini bitirip karnımızı da doyurduktan sonra Anıtkabir'e doğru yola düştük. Anıtkabir ziyaretimize sevgili blogger arkadaşımız Hüznün Tadı da katıldı. Aslanlı Yoldan başlayan gezimiz, kuleler, mozole, müzeyi de kapsayarak devam etti ve kafeteryada sona erdi. Ve biz kafeteryada çaylarımızı içerken dünkü yağdığı saatte başlayan sağanak dışarı çıktığımızda kesilerek bir kez daha teşekküre hak kazandı. Yukarıdaki saksıdaki lalelere gelince; Lale'nin ziyareti düşünülerek dikildiğini tahmin ediyorum, zaten o da önünde fotoğraf çektirmeyi ihmal etmedi:) Anıtkabir sonrası ufak bir Kızılay turu yaptık, Lale merak ettiği Dost Kitabevi'ni dolaştı, Ankara simitleri aldık ve Lale'nin ağrımaya başlayan dizi zorlasa da yürüyerek eve ulaştık.


Günün bittiğini sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Akşam programında Küçük Tiyatro'da "Soğuk Bir Berlin Gecesi" isimli oyunu izlemek vardı. Vitraylarla bezeli oval kubbeli tavanı mücevher kakılmış bir meyve tabağını andıran Cumhuriyetle yaşıt Küçük Tiyatro'nun koltuklarına yerleşip harika dekorlu oyunu seyrettik. Almanya'da yıllardır yaşasa da yabancı olmaktan kurtulamayan Tarık'ın aşkını, şüphelerini, yalnızlığını, dışlanmışlığını ve bunun yarattığı psikopatlığını Olcay Kavuzlu son derece başarıyla canlandırıyordu. Çok beğenerek, yer yer irkilerek ve etkilenerek izledik. Böylece ikinci günümüzü de keyifle noktalamış olduk, devamı gelecek sayıda...

7 Nisan 2011 Perşembe

LALE DEVRİ 1



Merak ettiniz mi beni? "Etmedik" dermişiniz, ben de küsermişim:) Efendim sizlerle olamadığım süre içinde Lale Bahçesi'nde seyran etmekte idim. Salı sabahı sevgili bacıkuşum Lale, kızı Gamsegamse ile birlikte Ankara'ya geldiler. O andan itibaren de Ankara kazan biz kepçe gezdik. Son derece keyifli geçen üç günün sonunda Lale ve Gamsegamse'yi bu akşam yolcu ettim. Bu yazıyı yazarken onların yolu yarıladıklarını düşünmekteyim, birkaç saate evlerine kavuşurlar inşallah.

Konuklar biraz dinlendikten sonra vakit kaybetmeden yollara düştük. Gamsegamse'nin arzusu doğrultusunda önce Kuğulu Park'a gidip henüz sabah mahmurluklarını atamamış kuğularla günaydınlaştık. Ardından da soluğu Kale'de aldık.


Kale'deki ilk mekanımız Ceritoğlu Konağı oldu. Bize orada sevgili Mavianne de katıldı. Hep birlikte yukarıda gördüğünüz gözlemeleri götürdük. "Diyet ne oldu?" dediğinizi duyar gibi oldum, cevabım "Sorun yok, ölçülü, yağsız, kısıtlı miktarda" olacak. Konuklar nedeniyle arada verilen fireler telafi edilecektir takip eden günlerde.


Yemeğin ardından kahvelerimizi içmek And Cafe'ye doğru yola düştük. Çok sevdiğim bu mekanın Ankara'yı kuşbakışı gören camekanlı terasına yerleştik. Kahve, çay, sohbet, kahkaha derken biz Gamsegamse ile  diğerlerini orada bırakıp Kale'yi fethetmeye çıktık. Burçların üstünde seke seke dolaşmak pek zevkliydi ama yağmura yakalanınca blog bayrağını dikemeden kendimizi dar attık kapalı yere.


Pazartesi'den bu yana hergün aynı saatte coşan sağanağın bitmesini yukarıdaki manzara eşliğinde bekledik. Yağmur kartlarını lehimize açtı hep, biz dışardayken durup kapalı mekanlara geçtiğimizde yağdı, kendisine huzurunuzda teşekkürü kendim ve ekürim adına bir borç biliyorum.


Yağmur durunca And Cafe'den Pirinç Han'a yatay geçiş yaptık. Katlardaki dükkanları gezdikten, kendime porselenden minicik bir palyaço biblosu aldıktan sonra umumi arzu üzerine Yahudi Mahallesi'ne doğru yola düştük. Kimbilir ne hayatlara tanıklık etmiş, şimdiyse hemen hemen terkedilmiş eski evlerin, güngörmüş konakların arasında dolaştıktan sonra "Şimdi yeni birşeyler görme zamanıdır" diyerek Cermodern'e geçtik.


Sergiyi ve binayı gezdikten, Divan Cafe'de çaylarımızı içtikten sonra da Mavianne ile vedalaşıp eve döndük ama gün bitmemişti henüz. Biraz dinlenip üstümüze başımıza çekidüzen vererek bu defa diğer iki blogger arkadaşımızın, Balkahve ve Gümüşay'ın davetlisi olarak birlikte  samimi ve neşeli bir akşam yemeği yedik. Günün sonunda oldukça yorgun ama son derece keyifle döndük evimize. Anılar defterime ilave ettikleri bu güzel sayfa için başta Lale olmak üzere bugünü birlikte geçirdiğim sevgili dostlarıma teşekkür ediyorum. Lale Devri Bölüm 2'de buluşmak üzere...

3 Nisan 2011 Pazar

KEYİFLİ PAZAR


Bir Pazar nasıl geçer:

-Çok geç yatıldığı için sabah 11.00 de zor bela uyanılır ve yataktan sürünerek kalkılır.
-Peynirin tadı beğenilmediği için yapılan kahvaltıdan hiçbir zevk alınmaz, oysa ki kahvaltının mutlulukla bir ilişkisi olduğuna can-ı gönülden inanılır.
-Arka arkaya iki parti çamaşır aceleyle çamaşır makinesine tıkıştırılır; birinci parti asılır, ikinci partinin makineden çıkarılması için hane halkına talimat verilir.
-Yine aceleyle bir nescafe yuvarlanır, hazırlanılır ve evden çıkılır.
-Üçüncü adımda yağmur başlar, bir gün önce sokaktan 4 liraya temin edilen eflatun saplı, eflatun desenli şeffaf plastik şemsiye açılır, "Katibim" şarkısı sessizce terennüm edilerek ve şemsiye döndürülerek yola devam edilir.
-Çiçek açan ve hatta yapraklanan ağaç sayısında artış olduğu memnuniyetle gözlenir.
-Bir süre sonra yağmurun durduğu ve şemsiyenin boşyere başın üzerinde taşındığı farkedilip kapatılır ve  baston işlevinde kullanılmaya başlanır.
-Sokakların ne kadar kalabalık ve seyyar satıcıların ne kadar çok olduğuna şaşırılır.
-Horoz şekeri satıcısı görülüp bir kez daha şaşırılır.
-Nisan ayı itibarıyla sokaklarda yiyecek olarak simit, bardakta mısır, elma ve horoz şekeri, kestane ve ilaveten çağla satıldığı tesbit edilir.
-Sonunda metro istasyonuna ulaşılıp Ankaray trenine binilir, birkaç dakika sonra inilecek istasyona ulaşılır.
-Bir gün önce kararlaştırılmış buluşma için sevgili blogger arkadaşım Hüznün Tadı'nı beklemek üzere Liva Pastanesi'ne yerleşilir.
-Bekleme süresi uzayınca bir karışıklık olduğu anlaşılır ve neyse ki pastanenin aynı adı taşıyan biraz ilerideki diğer şubesinde buluşulup muhabbete başlanır.
-Uzun uzun sohbet edilir, gülüşülüp konuşulur. Oturma süresi uzayınca genç garson tarafından ekstra ikramla ödüllendirilir ya da artık gidin demeye getirilir:))
-Böyle sıcak ve güzel insanlarla tanışmaya vesile olduğu için blog alemine teşekkür edilir.
-Güzel bir Pazar günü böylece sona erer, gökten üç elma düşer, üçünü de ben yeriiiiiiiim:))

17 Mart 2011 Perşembe

KALE'Yİ BLOGCULAR BASTI

Bugün çok güzel, ılık, güneşli bir gündü.
Diş ağrım ve ben birbirimize tahammül etmeyi öğrendik.
Sonra ben, Mavi Balon Şeniz, Bilge ve annesi buluştuk Kale'ye doğru yola çıktık. İzmir'den ağır misafirimiz geldi, yükseklerde ağırlamak gerekir değil mi:)
Atpazarı'ndan yürüyüp Kaleiçi'ne geldik. And Cafe'ye yerleştik kuşbakışı Ankara manzarasına karşı. İzmir'den sonra Şeniz'e manzara gibi gelmemiştir ama birlikte olunca bunun pek önemi kalmadı. 
Yukarıdaki harika resim Bilge'nin bana armağanı. Ortadaki kaplumbağaya hazine sandığıyla korsan, köpek ve dinozor eşlik etmekte. Ben bayıldım, sanırım siz de çok beğendiniz.
Aslında Bilge'nin resmine annesinin fimodan yaptığı kırmızı gül formunda çok güzel bir yüzük de eşlik ediyordu ama hain Makbule kıskandı galiba, onun fotoğrafını hatalı çekmiş.
Kahvelerimiz bitince kalktık, istikamet Pirinç Han'dı.


Bu güzel hanım ressamımız Bilge hanım, "peyniiir" diyerek poz veriyor.
Pirinç Han'da yeteri kadar gezdikten sonra "Baykuşlar ve Diğerleri" dükkanına gitmeye karar verdik ama 4 kişinin içinde en Ankaralı olan ben daha önce 2 kez gidip 3 kez de önünden geçtiğim dükkanı bulmak için zorlu bir savaş verdim. Kızları indirip çıkarmadığım merdiven, sokmadığım ara sokak kalmadı, bu yetmezmiş gibi bir de "bu konudan blogda bahsederseniz karışmam" diye tehdit ettim. Sonunda bulduğumuzda sağ elimizle sol kulağımızı gösterdiğimizi farkedip gülüştük, Pirinç Han'ın hemen yanıbaşındaymış dükkan. Natalicim senin için fotoğraf çekecektim ama Makbule'nin bugün huysuzluğu üstündeydi, bu defa da şarjını bitirdi. Diğer arkadaşların makinesindeki fotoğraflar gelince ekleyeceğim, şimdilik beni mazur gör.


Kaleiçi'nden bir görüntüyle bitireyim. Biz bugün çok güzel bir gün geçirdik, Şenizcim yine gel; Bilge, annesi ve ben  seninle birlikte olmaktan çok keyif aldık, biliyorsun değil mi:))

28 Aralık 2010 Salı

MUTLULUĞUN BOYUTU NEDİR?

"Irgatın kötüsü gün batarken iştaha gelirmiş" diyen annemin yüzünü yine kara çıkarmadım ve dün gece saat 01.00 sularında teşrif eden ilhamın davetine uyarak mutfağa attım kendimi. Tarçınlı, zencefilli kurabiye adamlar bir bir tepside yerini alıp yazı şekeriyle süslendi. Lakin markette yenisini bulamadığım şekerlerim hafiften sertleştiği için ekstra bir güç harcamak zorunda kaldım. Son kurabiye de süslenip bittiğinde ben de bitmiştim. Sırt-bel ve bilek ağrılarıma dayanamayıp mutfağı un, hamur ve şeker dağınıklığıyla başbaşa bırakıp yatmaya gittiğimde gecenin yarısından çoğu sona ermişti zaten.

Sabah kalktığımda beni mis gibi bir tarçın ve vanilya kokusu ile berbat bir mutfak karşıladı. Zaten uykumu alamamışım ve her yanım dökülüyor yüzümü değil kafamı soktum suyun altına ve mutfağı toparlamaya koyuldum, işi zevkli hale getirmek için içinde tarçın geçen bir türkü aradım bulamadım, ben de "Cıngıl beeeel, cıngıl beeeel, cangul cungul beeeel" diye çığrınarak temizledim o kurumuş un, hamur, yağ lekelerini, şeker kırıntılarını, kabı kacağı attım makinenin içine, son olarak merdanemi silip başköşeye koydum ve şimdi yiyemeyeceğim kurabiyeler için saatlerimi harcadığımdan dolayı kocaman bir alkış rica ediyorum mümkünse...

Senin için oturup ince ince bir yeniyıl resmi hazırlamış dostların göznurunda, uğraşlarını kartına dökmüş bir diğerinin emeğinde, o rengarenk kartonların arkasına yazılmış içten seslenişlerde, biriktirdiğin objeleri, ilgi alanlarını unutmayanların inceliğinde, kendi sevdiği kitabı armağan edenin duygudaşlığında, "Büyük, küçük bütün çocuklar/Öğretmen ile uçarlar" diyen Cahit Külebi'nin dizelerinde, Snoopy'nin kocaman burnunda, bir ayracın üstüne özenle çizilmiş bir çam ağacında, bir "Bacıkuş" seslenişinde saklı durur küçük mutluluklar. Almasını ve vermesini bilenin gönlüne girip kocaman bir mutluluğa dönüşürler. Çok teşekkürler sevgili dostlar...

Not: Yazıya noktayı koyarken çaldı kapım sevgili Zehra, ne desem yetersiz kalacak. Ellerine, emeğine, yüreğine sağlık...

22 Aralık 2010 Çarşamba

ÜÇÜ BİRARADA

Yıl bitmeden okunmuşlar kervanına katmak üzere "Macar"a başladım, İbrahim Müteferrika'yı anlatan bir roman. Lale'm yollamıştı onu bana, okuma sırası ancak geldi. Zaten bu fotoğrafta görünenler blog dünyasının bir yansıması gibi. Blog sayesinde tanıdığım, yüzyüze görüşüp arkadaş olma mutluluğuna eriştiğim, birbirinden tatlı üç kadının anıları; Lale'nin kitabı, Asu'nun fincanı ve Mavianne'nin mumluğu. Herbirini elime aldıkça onları düşünüp gülümsüyorum. İyi varar, iyi ki hayatıma girdiler ve dilerim hep orada kalırlar...

10 Aralık 2010 Cuma

KIŞ GELDİ GALİBA

Bugün Ankara neredeyse dört mevsimi birarada yaşadı. Sabah uyandığımızda yağmur yağmış ve durmuştu. Evden şemsiye tedariki ile çıktığımdaysa gökte güneş dalga geçer gibi gülümsemekteydi. Sağolsun, dolmuş durağına kadar eşlik etti. Ankara ağaçlarının son kalan yaprakları da yağan yağmurla dallarına veda etmiş yerlere halı misali yayılmışlardı. Güven Park'taki temizlik görevlileri kürek kürek yaprak toplamakla meşguldüler. Bindiğim dolmuşta ufak çaplı bir kriz yaşandı. Dolmuşa binen bir kadın daha yerine yerleşmeden şoför hızla hareket edince düşme tehlikesi yaşadı ve fena halde sinirlenip bağırıp çağırmaya başladı. Şoför de "Ne diyorsun hanım sen?" diye sesini yükseltince "Eyvah" dedim "şimdi kıyamet kopacak". Neyse ki korktuğum olmadı, kadıncağız alçak sesle biraz daha söylenip sustu, şoför de üstelemedi.

Armada AVM'nin önünde arabadan indiğimde gökte bulutlar tekrar toparlanmaya başlamıştı. Armada'da Noel Baba yoktu şükür, mekan ışıklarla süslenmişti, biraz mağazaları dolaşıp alışveriş yaptım sonra buraya geliş amacım için üst kata çıktım. Bugün sevgili Mavianne ile buluşmak üzere sözleşmiştik. Buluştuk ve birlikte bir saati aşan hoş bir sohbet yaptık. Mavianne'nin zerafetine, güzelliğine ve bunlara eşlik eden samimiyetine hayran olmamak mümkün değil. Zaman çok çabuk geçti ne yazık ki, ben onu işyerine yolcu edip dolmuşa binmek üzere ayrıldığımda bulutlar iyice kararmış ve yoğunlaşmıştı. Nitekim eve dönüş yolunda yağmura yakalandım, eve girdikten kısa bir süre sonra da yağışın şiddeti arttı. Haber aldığımıza göre yüksek semtlerde kar yağışı da başlamış. Haydi bakalım gözümüz aydın, Kışbaba geldi, hoşgeldi...

6 Ekim 2010 Çarşamba

SONBAHAR KEYFİ

Bugün öğlene doğru ben, keyfim ve kahyası vurduk sokaklara hep birlikte. Sıkı bir yürüyüşle hayatımda ilk kez Vekaletler Caddesi'nden geçerek ulaştım gideceğim yere. Ömrümün yarısı bilfiil, kalan yarısı da dönem dönem Ankara'da geçsin de bu caddeden ilk defa geçeyim, olacak iş değil doğrusu, kınadım kendimi, keyfimle kahyasınaysa ses etmedim. Yahu bu cadde ne kadar güzel, temiz, bakımlı imiş. İki yanda sıralı Holzmeister'in tasarladığı bakanlık binalarının kunt yapıları, çimen-çiçek-ağaç içindeki yemyeşil bahçeleri, kaldırım boyunca güz renklerine bürünmüş at kestaneleri içimi açtı ki ne açtı. Bürokrasinin kalbinin attığı yerde olduğumu bile unuttum, Avrupa şehirlerindeki caddelerden birinde yürüyüş yapıyorum sandım. Ah, fotoğraf çekmek için içim gitti ama her binanın önündeki cüsseli korumaların engeline takılıp durduk yere başımı derde sokmayım dedim. Her neyse Vekaletler Caddesi kadar olmasa da yine yeşillik ve güzel bir mekan olan hedefime ulaştım ve orada sevgili Sardunya, Pino ve fahrî blogcu bir başka arkadaş ile buluşup keyifli, bol sohbetli, bol kahkahalı bir öğle yemeği yedik. Sonrasında onlar işyerlerine geri döndüler, ben "Aylak Leylak" yine vurdum kendimi yollara. Yemek sırasında bana tavsiye edilen fotoğrafta gördüğünüz yoldan indim Kızılay'a. Al sana bir ilk daha, ikinci kınamayı da orada gerçekleştirdim cahil bünyeye. Son derece güzel, Ankara merkezinde olduğuna inanılmayacak bir sakinlik ve sessizlikte, adeta yalıtılmış, sonbahar renklerine büründü bürünecek ağaçların arasındaki sokağın dar merdivenlerinden büyük bir keyifle indim medeniyetin(!) göbeğine. En kısa zamanda tekrar gideceğim, yapraklar iyice sararınca.


Yol boyu içine attığım güz yaprakları, meşe palamutları, at kestaneleriyle çantam dolu Güvenpark'a girdim bu defa.

Ankara'nın simgesi at kestanelerinin yaprakları muhteşem bir renge bürünmüş. Cemal Süreya'nın dediği gibi yalnız bunun için bile sevebilirim Ankara'nın güzünü.

Bir başka sonbahar güzelliği: Alıçlar. Yanından geçerken eski bir dostu selamlar gibi gülümsedim çocukluğumun önlük üstü kolyesi alıç dizilerine.

Son derece zevkli saatlerin ardından kendime, keyfime ve kahyasına bir demet kasımpatı armağan edip yorulan bacaklarımı dinlendirmek için en sevdiğim mekanlardan birine, Akman'a girerek günü boza ile noktaladım. Bugün yanımda olan tüm dostlara çooook teşekkürler...

10 Ağustos 2010 Salı

BİLGE, ANNESİ, GÜVERCİNLER, SICAK, PARK, FİLM, DAHA NELER NELER

Tanıştırayım; bu gördüğünüz güzel kız Bilge. Ben de kendisiyle bu sabah tanışma şerefine nail oldum ve pek memnun oldum. Gelmeden önce annesine yaşımı sormuş, 15 demiş annesi. Sonra bana da sordu, 15 olduğunu teyit ettim ben de, görüyorsunuz aramızda 10-11 yaş kadar bir fark var ama o kadar çatlak su kaçırmaz, arkadaş olmamamız için hiçbir sebep yok. Nitekim olduk da, önce Bilge ile sonra annesi ile.

Bugün blogcu kardeşlerimden biriyle daha arkadaşlığımızı sanaldan gerçeğe dönüştürdük. Yaşamının bir bölümünü Antalya'da geçirdiği için hemşehri kontenjanından da yakınlık duyduğum "Bilge ve annesi" blogunun sahibi Sevda ile Bilge'nin rahat hareket edebilmesi için Kurtuluş Parkı'nda buluştuk. Bir çay bahçesine yerleşip uzun uzun sohbet ettik; gündelik hayattan, sıcaklardan, blog dünyasından, çocuklardan, ailelerden, kitaplardan konuştuk. Bilge sıkıldı tabii ki bizim sohbetimizden. Onu oyalayacak yaratıcı fikirler geliştirdik; kağıttan kayıklar yapıp su birikintilerinde yüzdürmesini sağladık, kuru yaprak toplattırdık, dürbünle havuzun dibini incelettirdik, yiyemeyip çöpe atacağı kocaman bir dondurma verdik eline ama sonuçta çocuk hepsinden bıktı, e haklı da yani. Biz de kalktık ve onun hoşuna gidecek yere, çocuk bahçesine geçtik. Yol üzerinde gördüğümüz su birikintisinde cıpcıplayıp serinleyen güvercine de imrenmemezlik edemedik doğrusu. Oyun alanında Bilge bulduğu ufaklık oğlanla oynarken sohbete devam ettik. Sıcak kendini iyiden iyiye hissettirmeye başlayınca da tekrar görüşmek üzere vedalaştık. Buradan şekerleme Bilge'ye ve sevgili annesine o güzel hediyeleri (bilhassa Bilge'nin özel hediyesi Snoopy'ye) ve günümü şenlendirdikleri için yine buluşmak dileğiyle çok teşekkür ediyorum...


Eve dönünce kendime soğuk bir içecek hazırlayıp dün bir kısmını izlediğim Fatih Akın yapımı "Soul Kitchen" filmini izlemek üzere ekran karşısına konuşlandım. Yer yer saçmalıklar olsa da eğlenceli bir filmdi. Oyuncular hoştu, roller oturmuştu, müzikler güzeldi; özellikle de değişik yorumlarıyla yer verdikleri "La Paloma" şarkısı. Bana çok itici gelen Birol Üner bile sevimliydi bu filmde. Dışarının azman sıcağında keyifli dakikalar geçirtti Fatih Akın filmiyle bana, sağolsun.

Vaziyet budur. Bir günü daha maziye yollarken büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öper, hörmetler ederim değerli kârîlerim.

28 Temmuz 2010 Çarşamba

İSTANBUL GÜNLÜĞÜ 2

İstanbul'daki ilk sabahıma çok erken uyandım. Yapılacak çok iş, gidilecek çok yer, görülecek çok mekan vardı fakat vakit yoktu. Nikah ve düğün bugün olduğu için de ekstra telaşlar çıkacaktı. Nitekim ilk angaryayı yani kuaför işini kahvaltıdan evvel halledip arkadaşımla Ortaköy'ün rüzgar alan bir sokağına yerleştik. Çaylarımızı içip baget sandviçlerimizi mideye gönderdikten sonra da vedalaştık. Ben kendimi bir motora atıp nikahın olacağı Üsküdar'a doğru püfür püfür yollandım. Denizde olmak güzeldi velakin karaya çıkınca ne üfür kaldı ne püfür. Sıcak cehennem, rutubet berbat, Nikah Salonu'na giden yollar daha berbattı. İçeri girdiğimde saçlarım duştan yeni çıkmış kadar ıslak, giysim üstüme yapışmış ve heryanımdan buhar tüter vaziyette idim. Salonun klimalı serinliğinde biraz kendime geldim. Ardından da gelin ve damat geldi zaten.

Bu fotoğrafta nikah sonrası evlendirme cüzdanını teslim alan gelinimizi görmektesiniz. Kendi güzel, damadı güzel, gelinliği güzel, heyecanı güzel hasılı herşeyi güzeldi...

Nikah sonrası kızımızı damada teslim edip aile bireyleri olarak Üsküdar'ın ünlü Kanaat Lokantası'na gittik. Oldum olası kişiliği ve tarihçesi olan mekanlara bayılırım. Kanaat Lokantası da benden tam puanı haketti. Yemek olarak aldığım "Hünkar Beğendi" de, tatlı olarak seçtiğim "Aşure" de harikaydı. Sonrasında yanımdakilere düğüne kadar veda edip ayağını çatlattığı için dış mekandan iç mekana geçiş yaptığımız Lalemle buluşmaya gittim. Bindiğim taksinin şoförüne Lale'yi aradığım telefonu uzatıp adres tarifi yaptırdım ve çok geçmeden Lale'nin klimalı, serin salonunda kanepeye yerleşmiş muhabbete başlamıştım bile. Biz uzun zamandır tanışan kişilerin rahatlığında sohbete devam ederken evin güzel kızları da bize servis yaptılar. İmrendim şahsen, insanın kızı olması iyi birşeymiş:)) Lalecim mobilize olmamak için kendini epey zorlarken ben de ilk kez görüştüğüm bir kişiyle ne çok ortak konumuzun olmasına şaşmaktaydım. Hasılı düğün vakti yaklaşana dek yıllardır tanışan iki arkadaş gibi söyleştik. Akşama doğru da yanımda getirdiğim giysilerimi giyip Lale ile vedalaştım ve iyi bir dost kazanmanın keyfiyle ayrıldım oradan. Buradan bir kez daha teşekkürler Lalecim, seni tanımaktan sonsuz mutluluk duydum, dilerim en kısa zamanda tekrar görüşürüz, mekan önemli değil; İstanbul, Ankara ya da Antalya farketmez kaldığımız yerden devam etmek için, yeter ki sen mobilize durumda ol:))

Lale'nin evinden ayrıldıktan sonra bir taksiye atlayıp Kuleli Askeri Lisesi'nin yanındaki düğün mekanına geldim. Yaklaşan akşam saatlerinde yumuşayan ışıkla harika bir görünüm sergileyip gözü gönlü açmaktaydı.

Boğaz ayaklarımızın altında, insan ne yana bakacağını şaşırıyor, üç yanda üç ayrı güzellikte manzarayla mestolduk gelinle damadı beklerken.

Sonunda geldiler ve tören başladı. Son derece neşeli, keyifli, samimi bir düğündü. Başta gelinimiz olmak üzere hepimiz çok eğlendik.

Dilerim yüzleri nikah şekerlerindeki bu kardan adamlar gibi hep güler, mutlulukları sonsuza kadar sürer. Darısı arzu eden bekarların başına diyelim. Gökten üç elma düşmüş, biri genç çiftin, biri Leylak Dalı'nın, biri de İstanbul'un başına.

Arkası yarın...