Bir varmış, bir yokmuş, bir değil birçok ülkede komşu tarlalarda büyüyen buğdaylar, nohutlar, fasulyeler varmış. Birbirlerine uzaktan uzağa bakar iç geçirirlermiş. Sonra bir gün içlerinden en görmüş geçirmişi olan buğday komşularına seslenmiş: "Bre kardeşler, şu uçsuz bucaksız tarlalarda, bahçelerde yıllardır rüzgarın müziğiyle kendi başımıza danseder dururuz, neden biraraya gelip de bir etkinlik yapmıyoruz?" "Makul" demiş nohut, "Takla atma yarışması yapalım", kısa boyu, tombul gövdesiyle yuvarlanarak. "Boşver sportif faaliyeti" demiş buğday, "yemeli, içmeli birşeyler olsun". "Altın günü yapalım" demiş içlerinde en evcimen olan fasulye, sırtını kamburlaştırıp göbeğini içeriye çekerek. Kısa bir an düşünmüşler buğdayla nohut, "İyi fikir, başka arkadaşlar da buluruz bize katılacak, yapalım yapalım" diye çığrınmışlar. Hemen organizasyon yapılıp tertip komitesi seçilmiş. Buğday başkan, fasulye başkan yardımcısı, nohut da yazman olmuş. Etkinlik mekanı olarak kalaylı, büyük boy bir bakır tencere seçilmiş. Zaman olarak da yılda bir gün tesbit edilmiş ama eğer canları isterlerse arada bir yine toplanmaya karar vermişler. Altın son günlerde çok pahalandığı için herkesin şık bir porselen kase getirmesi şart koşulmuş ve sıra gelmiş etkinliğe katılacak başka arkadaşlar bulmaya. Buğday demiş ki: "Şu ilerideki sulak arazide benim uzaktan bir akrabam ikamet ediyor, asıl sülalesi Uzak Doğu'da ama göç yoluyla buraya da gelmişler, pirinç diyoruz aile arasında biz onlara. Kalabalık katılamazlarsa da küçük bir grup olarak dahil olurlar aramıza. Nitekim pirinç sevinerek kabul etmiş bu daveti ve demiş ki, "ben sulak mekanlara alışkınım, etkinliğimiz de sulu bir yerde olsun". Diğerleri de uygun bulunca Altın gününü bakır tencerenin içine su doldurarak bir nevi havuz içerisinde yapmaya karar vermişler. Ardından da "Altın günümüze katılacak yeni dostlar aranıyor" diye yerel gazetelere ilan, yerel TV'lere reklam vermişler. Başvurular gelene kadar da havuz sefası yapmaya karar verip tencereye dalmışlar. Onlar suyun içinde şişedursun bu durum şeker pancarının kulağına gitmiş, "Ben de katılmak isterim, tatlı yiyelim-tatlı konuşalım" diyerek gruba dahil olmuş. Buğday, nohut, fasulye, şeker bir muhabbet içinde hemhal olurken ardarda konuklar kapıya dizilmiş. Kayısı ağaçtan atlamış, üzüm asmadan zıplamış, incir "ben de varım" demiş, portakal bile "benim neyim eksik, yer açın dostlar" diyerek kabuğuyla dalmış havuza yani tencereye. Karışmışlar, kaynaşmışlar, fokur fokur kaynamışlar, kakır kakır gülmüşler, bir muhabbet bir muhabbet. Derken kuru ahali görünmüş Altın Günü kıvamını bulduğunda, ceviz önde fındık arkada, fıstık en sonda serilmişler muhabbetin orta yerine. Ardından nefes nefese susam yetişmiş, eteğine hindistan cevizi yapışmış, dolmalık fıstık "beni de alın aranıza" diye seslenmiş. Nar durur mu, hasetinden çatlamış, tencereye atlamış. Rüzgar esmiş, toz bulutu gibi bir tarçın bulutu getirip Altın gününü yaldızlamış. Sonra Dedem Korkut görünmüş, boy boylamış soy soylamış, görelim ne soylamış: Ey katılımcılar, görürüm ki biraraya gelmiş, karışmış kaynaşmış bir güzel lezzet çıkarmışsınız ortaya. Adınız "Aşure", ömrünüz uzun olsun, bir yiyen bir daha yesin, biraraya getirenlere "eline sağlık" desin" demiş ve eteklerini savururak yürümüş gitmiş. Bu masal da burada bitmiş. Gökten üç tas aşure düşmüş; biri pişirene, biri komşulara, biri de sabırla okuyan sizlere...
Kurgu öyküler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kurgu öyküler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
21 Kasım 2012 Çarşamba
25 Kasım 2010 Perşembe
UZAYIP GİDEN O TREN YOLLARI
"Uzayıp giden o tren yollarıAçılıp sarmayan yarin kolları
Uğurlar kızları, nazlı dulları
Bir beyaz mendilin sallanışını
Unutmam o gece ağlayışını
Silemem coşmuşum gözüm yaşını
Uzayıp giden o tren yolları
Açılıp sarmayan yarin kolları"
İki gün önce Cebeci tren istasyonu boyunca yürüyüş yaptığımdan beri bu şarkı dilimde. Kulağım öyle aşinadır ki zaten, çocukluğum süresince annemden yüzlerce kere dinlemişimdir. Benim annem evde sürekli şarkı söyleyen bir kadındı, doğal olarak ona çekmişim. Yataktan kalktım kalkalı "Uzayıp giiideeeen o treeen yollaaaarı" diye çığrınıp bilgisayar başında avarelik ediyordum ki birden içimdeki en kuytu köşeye gizlenmiş domestik ruh el salladı. Aldırmadım önce, bu defa "Haydi şimdi bütün eller havaya" moduna geçti, başımı çevirdim. Iıh, taktı ya bir kere bana, dürttü bu defa, "Kalk, mutfağa git". Emir büyük yerden, çaresiz dediğini yaptım. Şimdi kırk yılda bir gelen misafir kapıdan çevrilir mi, domestik ruhumuzu en iyi şekilde ağırlamak boynumuzun borcudur.
Kendimi mutfağa ve yiyeceklere adadım takriben iki saat süreyle. Önce Temel Reis'le Safinaz'ın kulaklarını çınlatarak ıspanak pişirdim. Hem de iki çeşit, biri bana (kendimi yeniden yapılandırma sürecindeyim övünmek gibi olmasın), diğeri hane halkına. Nohut ve kuru fasulye ıslattım sonra da haşladım, poşetlere yerleştirip buzluğa attım. Bulaşık makinesini boşaltıp mutfağı düzenledim. Bilumum kışlık ot-çöp çaylarımı kavanozlara yerleştirdim. Kendimle gurur duymadan önce kendim için bir de çorba yapmaya yapmaya karar verdim: "Kırmızı olsun 5 lira fazla olsun çorbası". Tabii ki ismi bu değil, ben uydurdum. Tarifi sevgili Nunu'ya ait, denedim ve çok sevdim, yeniden yapılanma sürecime uygun ve lezzetli. Giriştim çorbayı pişirmeye, bir de güzel öykü uydurdum, hem de sizin için fotoğrafladım.
Kendimi mutfağa ve yiyeceklere adadım takriben iki saat süreyle. Önce Temel Reis'le Safinaz'ın kulaklarını çınlatarak ıspanak pişirdim. Hem de iki çeşit, biri bana (kendimi yeniden yapılandırma sürecindeyim övünmek gibi olmasın), diğeri hane halkına. Nohut ve kuru fasulye ıslattım sonra da haşladım, poşetlere yerleştirip buzluğa attım. Bulaşık makinesini boşaltıp mutfağı düzenledim. Bilumum kışlık ot-çöp çaylarımı kavanozlara yerleştirdim. Kendimle gurur duymadan önce kendim için bir de çorba yapmaya yapmaya karar verdim: "Kırmızı olsun 5 lira fazla olsun çorbası". Tabii ki ismi bu değil, ben uydurdum. Tarifi sevgili Nunu'ya ait, denedim ve çok sevdim, yeniden yapılanma sürecime uygun ve lezzetli. Giriştim çorbayı pişirmeye, bir de güzel öykü uydurdum, hem de sizin için fotoğrafladım.
Şimdi efendim, üç kızılderili arkadaş beyazların gelip kendi topraklarında altın aramalarına fena halde içerlemekte imişler. Arkadaşlardan "Uzun rugan çizmenin topuğuna değen taş" isminde olanı "Hasır şapkanın tepesine düşen yağmur damlası" adını taşıyanına bir öneride bulunmuş akşamüstü Kankırmızı Bar'da sinirotu kokteyllerini içerken: "Ugh, birader neden biz altın aramıyoruz da bu işi beyazlara bırakıyoruz". Diğeri "Haklısın demiş, bizim onlardan neyimiz eksik, soluk benizlilerden alalım bu altın tekelini." Üç arkadaşın en şişmanı ve en kısa boylusu olan "Bostan çitine asılı bandana" da uygun bulmuş bu öneriyi. Hemen bir plan yapmışlar, yanlarına dördüncü arkadaş olarak aşırı vejeteryanlıktan dolayı kızılderililikten yeşilderililiğe dönüşmüş "Çayır çimen geze geze oldum ben bir geveze"yi de alıp yola düşeceklermiş ki evcil hayvanları Soso ile Sasa peşlerine takılmış. Üç arkadaş çok koktukları için onları yanlarına almak istememişler ama Sasa'nın "Sarmısağı gelin etmişler 40 gün kokusu çıkmamış" şeklindeki veciz atalarsözüne aldanıp dahil etmişler küçük kafileye.
Çölü geçecekleri için yanlarına iki galon su almayı da ihmal etmemişler. Uzun süren çöl yürüyüşünden sonra kasabanın istasyonuna gelip Sheriff denen herife görünmeden kendilerini buharlı trene atmışlar.
Trenden iner inmez yakalamış onları anafor. 4 kafadar ve evcil hayvanları Soso ile Sasa bir burgu gibi dönerek birbirlerine karışmışlar.
Anafordan kurtulduklarında öyle perişan durumdalarmış ki altın aramaya takatları kalmamış. Altın arayıcılarının kasabasının hemen yanına salaş bir lokanta açıp "Kırmızı olsun, 5 lira fazla olsun çorbası" satmaya başlamışlar tas tas. O günden beri bu çorbayı içen altın buluyormuş. Kimbilir belki bizim Kızılderililer de şimdi bir restoran zincirinin sahibi olmuşlardır Kaliforniya'da:)Not: Çorbanın normal tarifi için bakınız: Bir Dut Masalı
Ve burada da Abdullah Yüce'den "Uzayıp Giden O Tren Yolları"
Fotoğraf: Cebeci Tren İstasyonu/Ankara
31 Ekim 2010 Pazar
KEZBAN'IN GÜZELLİK ÖYKÜSÜ
Benim buzdolabında çok olur bu, arada bir çatlak sesler yükselir içeriden. Bugün de dolabın önünde dururken işittiğim mırıltıları merak edip açtım kapağı, baktım bizim yerelması Kezban Hanım isyanlarda: "Yeter artık yeter, çektiğim bu aşağılık duygusundan kurtulmak istiyorum. Çirkinim diye, Anadolu'nun bağrından geldim, topraktan çıktım diye kimse yüz vermiyor bana. Kendimi "Kezban" filmindeki Hülya Koçyiğit gibi hissetmeye başladım. Ben de oda arkadaşlarım brokoli, avokado, Brüksel lahanası gibi ilgi görmek, jet sosyeteye girmek istiyorum. Filmdeki Kezban gibi güzelleştir beni, bir karizmam olsun, ben de sosyalleşeyim."Aaa, bizim Kezban dellenmiş; güzelleşme, sosyalleşme derdine düşmüş. Facebook'ta sayfa açacak halimiz yok ya, bari estetik operasyona tabii tutalım da el içine çıkacak hale gelsin gariban dedim.
Hemen bir işbirliği planı yapıp yardımcılarımı belirledim. Bu estetik operasyonda bana kırpık bıyıklı, asıksuratlı, çekik gözlü Dr.Ayva san, duygusal hemşire uzun kirpik Havuciye Hanım, narkozitör ekip tombul Soso ile minyon Sasa yardım etmek için gönüllü oldular. Yalnız Soso ile Sasa bu operasyona çalıştıkları kurumdan izinsiz katıldıkları için yüzlerini göstermek istemediler.
Dr.Ayva san, hemşire Havuciye Hanım, narkoz ekibi Soso ve Sasa lazım olan ilaç ve dezenfeksiyon malzemelerini yanlarına alarak ameliyathane tenceresine kapanıp gerekli hazırlıkları yapmaya başladılar.
Bu arada Kezban bir güzel banyo yaptırılıp peeling işlemine tabii tutuldu ve sonunda epey kilo vermiş olarak estetik operasyona hazır hale geldi.
Kezban'ı ameliyathane tenceresine yollayıp kapağını kapatmadan evvelki son görüntü bu fotoğraftaki gibiydi.
Operasyonun sona ermesini beklerken heyecanımı yatıştırmak için kendime içine taze zencefil doğrayıp attığım bir fincan çay aldım ve mutfak masasına oturup beklemeye başladım.
Estetik operasyon sona erdiğinde kendinden emin bir biçimde doktorları ve hemşiresi eşliğinde yeni odasına geçen Kezban'ı üzerine çiçekler serperek kutladık. Ekip olarak mutluyuz, gururluyuz. Gökten bu defa 4 elma düşmüş; biri Kezban'a, biri sabredip okuyan sizlere, biri naçizane bana ve sonuncusu da bu güzel tarifi aldığım sevgili Acemi Aşçı'ya...31 Mayıs 2010 Pazartesi
KAFA DAĞITICI BİR KARNIYARIK ÖYKÜSÜ
Kişisel gündemimin yarattığı keyifsizliğin üstüne ülke gündemi de eklenince tatsızlık dibe vurdu. Ülke gündemi için üzülmekten başka birşey gelmiyor elimden ama en azından kendi gündemimi değiştirmek için mutfağa yollandım ve bir karnıyarık etkinliği kurgulamaya başladım.

Buzdolabının alt katında ikamet eden bir grup Zenci kiracı dündenberi huysuzluğa tavan yaptırdılar. Neymiş; hayatları çok tekdüzeymiş, değişiklik istiyorlarmış. Mecburen uyduk isteklerine, çıkardık evlerinden yolladık banyoya, aldılar duşlarını yerleştiler hamağa keyfetmeye.

Buzdolabının alt katında ikamet eden bir grup Zenci kiracı dündenberi huysuzluğa tavan yaptırdılar. Neymiş; hayatları çok tekdüzeymiş, değişiklik istiyorlarmış. Mecburen uyduk isteklerine, çıkardık evlerinden yolladık banyoya, aldılar duşlarını yerleştiler hamağa keyfetmeye.
Zenciler isyan eder de Kızılderililer durur mu? "İsteriz, isteriz" diye bağrıştılar orta kattan, onları da duşa yolladık. Çok geçmedi 7 Cüceler de katıldı aralarına, Kızılderililerin yanında saf tuttular.
Karnıyarık etkinliğinin olmazsa olmazı Kokulu Beyaz Adamlar ayak dirediler. "Önce Atlı Karınca'ya bineceğiz, aksi takdirde bizden size fayda yoktur" diye. Çaresiz bindirdik Atlı Karınca'ya, çevirdik son hızla, yeter ki gönülleri olsun.
Beyaz Adamlar Atlı Karınca'ya biner de Kızılderililer durur mu: "Ellere var da bize yoh mi?" diye tezahürat yaptılar, indirdik beyazları yerleştirdik kırmızıları, döndürdük onları da bir fasıl.
Sonra her ikisini de yolladık tencerede halay çeken kıymaların yanına; karışıp kaynaşsınlar, dost olsunlar diye.
Onlar halay çekedursun Zenciler tekrar huysuzlandı. "Aynalı körük olmazsa ben gelin gitmem" diyen nişanlı kız gibi "Beşiktaş forması olmazsa biz tavaya girmeyiz" diye eyleme başladılar. El mahkum giydirdik hepsine birer forma.
Etkinliğin sonuna doğru "Greenpeace" üyesi iki yeşil eleman ve Atlı Karınca'ya binmeyen bir Kızılderili yardıma geldi. Halay çekmekten yorulmuş karışım aygın baygın solaryumdan çıkan Zencilerin gövdelerine yerleştirilip üstlerine "Greenpeace"li ve Kızılderili aksesuarlar iliştirildi. Hep birlikte uzay mekiğine bindiler.26 Mayıs 2010 Çarşamba
SİNEKLEME, HEM DE SİVRİSİNDEN
Korku filmi Part 1:Gece karanlık, el ayak çekilmiş, çıt yok. Uykuyla uyanıklık arası belirsiz çizgide yuvarlanıp dururken başımın etrafında hissettiğim o iğrenç sesle irkiliyorum: Vızzzz, vızzz, vızzz...
Ses bazen sağ, bazen sol kulağımın dibinde şiddetleniyor; kimi zaman si bemolden, kimi zaman la majörden: Vızzzz, vız da vız...
İstemdışı bir şekilde elim sesin geldiği yöne doğru savruluyor, havayı yelpazeliyorum, sesin ritmi değişiyor: Vıııııııııııııııııııız, vız,vızzzzzzzz...
Derken bilincim bulanıklaşıyor, rüyadayım galiba. Çocuksu bir ses şarkı söylemeye başlıyor:
"Of aman aman bıktım, of aman aman bıktım
Of aman aman bıktım, bu pis sinekten
Of aman yeter artık,
Yok mu bir saniye rahatlık
Çikolatamı çöpe attık
Onun yüzünden"
Ah kıyamam uzun saçlı minik bir çocuk bu, o da ben gibi vızıltıdan muzdarip galiba, yanına gidip elini tutuyorum şefkatle, sinek kovalaya kovalaya kırlarda koşmaya başlıyoruz. Derken çocuk elime daha sıkı yapışıyor, şarkı değişiyor:
"Okumayı öğrensem
Anneme mektup yazsam
Evimize dön desem, dönmez mi?
Trenimi de versem, gelmez mi?
Oy anam, oy anam anam oy, oy anam oy"
Çocuk beni anası mı sandı ne? O "Oy anam oy" diye inlerken arkada bir sivrisinek korosu "Vız vızvız vız, vız vızvız vız" diye vokal yapıyor. Bir yandan vızıltıyla cebelleşip neden olduğunu anlamadığım bir şekilde orama burama tokatlar indirirken bir yandan da bu sesi nereden hatırladığımı düşünüyorum. Uzunca bir vızıltılı düşünme seansı devam ederken çocuk kah "Of aman aman bıktım", kah "Oy anam oy" sesleri arasında etrafımda döneniyor. "Tabii, Arda Kardeş bu yahu, 70'lerin başında mecbur bırakıldığımız çocuk sesli işkence" diye cevabı bilip büyük ikramiye olan Shelltox sinekkovucuyu kazanacakken telefonun alarmıyla gözlerimi açıyorum. Şükür Arda Kardeş kabusu bitti.
Korku Filmi Part 2:
Yüzümü yıkamak için banyoya gittiğimde aynadan bana bakan diken saçlı, şiş yüzlü hatunu tanımakta zorlanıyorum. Eh, kolay mı, Arda kardeşli, sivrisinekli bir gece, metamorfoza uğramam normaldir. Ama o da ne? Ben kızamık olmuşum; yanaklarım, çenem, burnum kırmızı beneklerle kaplı. Ateşim de var mı diye panikle elimi alnıma götürürken ayılıyorum, bu yaşta kızamık olmam imkansız, hem annemin söylediğine göre küçük yaşta, hem de oldukça ağır atlatmışım kızamığı. E, bunlar ne o zaman? Derken zihnim berraklaşıyor, bütün gece rüyamda gördüğüm sivrisinekler meğer dünyamdaymış. Ben Arda Kardeş'le elele kırlarda koşarken onlar benim yüzümde kendilerine ziyafet çekmektelermiş. "Gözün aydın" diyorum kendi kendime "Sivrisinek sezonu açıldı". Müsebbibi karşı apartmanın sahibi Almanyalı'nın karısıdır. Günaşarı yıkadığı apartman bahçesi ve araba sayesinde sokağı sele verip suların gölcükler oluşturmasına neden olursa bütün yaz vızıltılı bir ısırık seansı bizi bekler. Bütün enerjimi toplayıp tüm sivrisineklerin onların apartmana gitmesi için düşüncemi yoğunlaştırıyorum. Dilerim faydası olur.
Konuyu herşeyi bilen atalarımızdan özlü bir söz ile bitireyim: "Anlayana sivrisinek saz, anlamıyana davul zurna az".
Pek uymadı gerçi ama en azından sivrisineği cümle içinde kullanmış oldum. Kalın sağlıcakla.
Görsel: Buradan
Ses bazen sağ, bazen sol kulağımın dibinde şiddetleniyor; kimi zaman si bemolden, kimi zaman la majörden: Vızzzz, vız da vız...
İstemdışı bir şekilde elim sesin geldiği yöne doğru savruluyor, havayı yelpazeliyorum, sesin ritmi değişiyor: Vıııııııııııııııııııız, vız,vızzzzzzzz...
Derken bilincim bulanıklaşıyor, rüyadayım galiba. Çocuksu bir ses şarkı söylemeye başlıyor:
"Of aman aman bıktım, of aman aman bıktım
Of aman aman bıktım, bu pis sinekten
Of aman yeter artık,
Yok mu bir saniye rahatlık
Çikolatamı çöpe attık
Onun yüzünden"
Ah kıyamam uzun saçlı minik bir çocuk bu, o da ben gibi vızıltıdan muzdarip galiba, yanına gidip elini tutuyorum şefkatle, sinek kovalaya kovalaya kırlarda koşmaya başlıyoruz. Derken çocuk elime daha sıkı yapışıyor, şarkı değişiyor:
"Okumayı öğrensem
Anneme mektup yazsam
Evimize dön desem, dönmez mi?
Trenimi de versem, gelmez mi?
Oy anam, oy anam anam oy, oy anam oy"
Çocuk beni anası mı sandı ne? O "Oy anam oy" diye inlerken arkada bir sivrisinek korosu "Vız vızvız vız, vız vızvız vız" diye vokal yapıyor. Bir yandan vızıltıyla cebelleşip neden olduğunu anlamadığım bir şekilde orama burama tokatlar indirirken bir yandan da bu sesi nereden hatırladığımı düşünüyorum. Uzunca bir vızıltılı düşünme seansı devam ederken çocuk kah "Of aman aman bıktım", kah "Oy anam oy" sesleri arasında etrafımda döneniyor. "Tabii, Arda Kardeş bu yahu, 70'lerin başında mecbur bırakıldığımız çocuk sesli işkence" diye cevabı bilip büyük ikramiye olan Shelltox sinekkovucuyu kazanacakken telefonun alarmıyla gözlerimi açıyorum. Şükür Arda Kardeş kabusu bitti.
Korku Filmi Part 2:
Yüzümü yıkamak için banyoya gittiğimde aynadan bana bakan diken saçlı, şiş yüzlü hatunu tanımakta zorlanıyorum. Eh, kolay mı, Arda kardeşli, sivrisinekli bir gece, metamorfoza uğramam normaldir. Ama o da ne? Ben kızamık olmuşum; yanaklarım, çenem, burnum kırmızı beneklerle kaplı. Ateşim de var mı diye panikle elimi alnıma götürürken ayılıyorum, bu yaşta kızamık olmam imkansız, hem annemin söylediğine göre küçük yaşta, hem de oldukça ağır atlatmışım kızamığı. E, bunlar ne o zaman? Derken zihnim berraklaşıyor, bütün gece rüyamda gördüğüm sivrisinekler meğer dünyamdaymış. Ben Arda Kardeş'le elele kırlarda koşarken onlar benim yüzümde kendilerine ziyafet çekmektelermiş. "Gözün aydın" diyorum kendi kendime "Sivrisinek sezonu açıldı". Müsebbibi karşı apartmanın sahibi Almanyalı'nın karısıdır. Günaşarı yıkadığı apartman bahçesi ve araba sayesinde sokağı sele verip suların gölcükler oluşturmasına neden olursa bütün yaz vızıltılı bir ısırık seansı bizi bekler. Bütün enerjimi toplayıp tüm sivrisineklerin onların apartmana gitmesi için düşüncemi yoğunlaştırıyorum. Dilerim faydası olur.
Konuyu herşeyi bilen atalarımızdan özlü bir söz ile bitireyim: "Anlayana sivrisinek saz, anlamıyana davul zurna az".
Pek uymadı gerçi ama en azından sivrisineği cümle içinde kullanmış oldum. Kalın sağlıcakla.
Görsel: Buradan
25 Ocak 2010 Pazartesi
KARDAN AİLE
Günlerdir kar bekliyorum, niye bekliyorum onu da bilmiyorum. Diyeceksiniz ki Antalya'da yaşıyorsun, kara hasretsin ondandır. Alakası yok, geçen yıl da kışı Ankara'da geçirdim ve kara doydum hatta Antalya'dan gelirken yolda tutulduk kara, berbat bir yolculuk yapıp kaza tehlikesi bile atlattık. Kaldı ki çocukluğum, ilk gençliğim kesintisiz Ankara'da geçti, şimdi yağdığını sanan karlar o zamankinin yanında çiçek tozu gibi kalır. Az kayıp düşmedim okula giderken tırmandığım buz tutmuş yokuşta, ertesi gün erimeye başlayıp nedense sarmısaklı yoğurda benzettiğim vıcık vıcık bir hal almış kar birikintilerinin içinde bileklerime kadar ıslanıp az yürümedim. Az buz kesmedi ellerim, az kızarmadı burnum, Antalya'ya taşınınca da kardan kurtulduğum için az sevinmedim. Hasılı bu kadar istekli bekleyiş özlem değil yani belki değişiklik ihtiyacı. Geldim geleli gördüğüm gri gökyüzünden öyle bıktım ki ortalık beyaza kessin istiyorum. Cadı ağacına dönmüş yapraksız dallar kara bürünüp güzelleşsin istiyorum. Gece karanlığında, el ayak çekilmişken gökten pamuk pamuk düşsün istiyorum ve ben pencereden gözümü daldırıp bakarken göğe doğru yükseliyormuş hissini yaşayayım istiyorum. Çocukken çok severdim bunu. Annemlerin yatak odasının yerden yüksekteki dikdörtgen penceresinin kıyısına oturur, şehirden uzak Yenimahalle'nin tenhalığında daha da coşkulu yağan kar tanelerine bakarak bir uçma duygusu yaşardım. Çocukluğumdaki pekçok güzel şey gibi bu duygu da yoklar arasına karıştı ne yazık ki.Hasılı bugün yine soğuk ama cam gibi masmavi bir gökyüzüne uyandık, kar falan hakgetire. Belki kar da Tekel işçilerine kıyamıyor onun için yağmıyordur. Sebep buysa hak verdim, yağmasın. Ben de geçmiş yıllardan bir kar görüntüsü koyarım şuracığa ve anlatırım öyküsünü size. Bu gördüğünüz kardan aile 3-4 yıl önce Antalya yakınlarındaki eşimin ailesinin yaşadığı kasabada bir bayram günü bizzat tarafımdan yapılmıştır. Uzun zamandır gördüğüm en yaman kardı, neredeyse dizlerimize kadar birikmişti. Çatıdaki terasa çıktık oğlumla ve elimizin altındaki malzemelerle oluşturuverdik bu şirin yaratıkları. Olay şu: Küçük oğlan diploma almış, anne ve baba da mezuniyet törenine gelmişler yaşadıkları köyden. Burnundan anlayacağınız üzere baba Temel Karadenizli. Hava karlı olduğu için kürk yakalı paltosu ve koyun derisinden kalpağını giyip gelmiş. Anne Fadime kendi halinde, güler yüzlü, sevecen bir ev hanımı. Yegane sorunu yıllardır çektiği zehirli guatr hastalığı, gözlerinin bu derece fırlak olmasının sebebi o. Her ikisi de oğullarının mezuniyetinden dolayı çok mutlu ve gururlu görüldüğü gibi. Oğul İdris ise yalnızca mezun olmakla kalmamış dereceye de girmiş, omuzundaki kırmızı cin biber pardon şal, okul birincisi olduğunun nişanesi. Kafasındaki zeytinyağı şişesi tıpası- ay yine dilim sürçtü kep - ne kadar yakışmış değil mi? Eh böyle mutlu bir olayı belgelemek de bize düştü doğal olarak. Vatana ve millete hayırlı olsun. Ben de daha fazla abartmadan bitireyim şu yazıyı. Haftanız güzel geçsin...
Not: Bir kültür ve sanat adamını, bir fotoğraf ustasını, Şakir Eczacıbaşı'nı kaybettik. Mekanı Cennet olsun...
25 Ekim 2009 Pazar
BİR KURBAĞA ÖYKÜSÜ
Fotoğrafta bir kısmını gördüğünüz çoğu yeşil renkli, koca gözlü arkadaşlar benim kurbağalı objeler koleksiyonumun bir bölümü. Her ne kadar koleksiyona yeni parçalar ilave etmeye yer darlığı nedeniyle son verdiysem de yine de yüklüce bir miktar da dolaplara kaldırılmış vaziyette bekliyor.
Herşey yukarıda, sepetin içinde masum masum gülümseyen 3 çocuk ve analarının kızkardeş tarafından bir not eşliğinde bana yollanmasıyla başladı. Notta Emine adındaki bu gariban hatunun imam nikahlı kocasından yıllarca çok eziyet çektiğini sonra da üç çocuğuyla kapıya konduğunu, hallerinin pek içler acısı olduğunu belirtip mümkünse bizim evde sığınacak bir yer verilmesini istiyordu kızkardeş. Bizim evi "Mor Çatı Kadın Sığınma Merkezi" falan sanmıştı galiba. Kızkardeşin hatırı bir yana Emine öyle boynu bükük, çocuklar da o kadar masum duruyorlardı ki çaresiz aldık eve, koyduk kitaplığın güneş alan, nadide bir köşesine. Tesadüfe bakın ki Emine'nin hemen arkasına Charles Bukowski'nin "Kadınlar" kitabı denk geldi.
Emine ve çocukları Temel, İdris ve Fadime bir süre idare ettiler sessizce. Baktıkça insanın içi acıyordu yalnızlıklarına, terkedilmişliklerine. Sonra birgün okuldan dönerken bir dükkanın önünde yukardaki arkadaşı gördüm. Nedir, kimdir diye soruşturunca adının Talip olduğunu, halinin vaktinin yerinde olduğunu, uzun yıllardır bekar olduğunu, şimdiyse kendine bir hayat arkadaşı aradığını öğrendim. Adının "Talip" olması bir işaretti sanki, Emine'den bahsettim, aklı başında, dirayetli bir hanım olduğunu yalnız tek kusurunun sahip olduğu üç çocuk olduğunu söyledim. Talip çocukları çok sevdiğini, bunun sorun olmayacağını söyledi ve Emine ile tanışmak için benimle birlikte geldi. Emine talibi Talip'ten hoşlandı ve aile arasında bir nikahla evlendirip Talip'i bizim eve içgüveysi aldık. Bir ara Talip'in erkek kardeşi Galip de bizimle kaldı bir süre, sonra Almanya'ya işçi olarak yolladık.
Talip çocukları çok seviyordu, Emine'nin üç çocuğuyla yetinmedi ve bu mutlu evlilikten düz duvara tırmanan şu hiperaktif aşk böcüsü doğdu: Muttalip. Muttalip kitaplığın raflarında bir aşağı bir yukarı inip çıkarken aklımızı başımızdan alıyordu düşecek diye, neyse ki Franz Kafka'yı çok sevdi de onun bulunduğu rafta sabitlendi bir süredir.
Derken birgün yine beraberinde bir notla yukarıdaki koca gözlü çıkıp geldi. Kızkardeş, Emine'nin halden anlayacağını, hayatta yapayalnız kalmış bu pörtlek şaşkalozu evlat edineceğini düşündüğünü yazıyordu. Yapılacak birşey yoktu, Talip'e karşı mahcup olsak da evlat edindik yavrucağı. O da hem Emine'nin üç çocuğuyla hem de Muttalip'le pek kaynaştı. Herkes hayatından memnundu yani.
Lâkin bu işlerden pek hoşlanmayan bir kişi var ki, o da Emine'nin kaynanası, Talip'in annesi Talibe Hanım. "Zavallı oğlum, Darülaceze açmış kadar oldu, ortada kalmış kim varsa başında. Bu kadar insana bakıp beslemeye can mı dayanır?" diyor da başka birşey demiyor. Üzüntüden, sinirden devamlı hasta. Çocukların gürültüsünden devamlı ağrıyan başından buz torbasını eksik etmiyor. Ama onun başı daha çok ağrıyacağa benzer çünkü Talip Emine'den de, hayatından da gayet memnun. Yüzünde kocaman bir gülümsemeyle bakıyor dünyaya.
Emine ve ailesine burada veda edip kurbağa cemaatimizin diğer üyelerini tanıyalım isterseniz. Fotoğrafta gördüğünüz en marjinal iki üyemiz yurtdışından geldiler. Kendileri travesti, bir seyahat nedeniyle gelip "Türkiş kebap, Türkiş raki" nin cazibesine dayanamayarak "Türkiş Kurbi" oluverdiler, isimlerini de Şahika ve Şahinde olarak değiştirdiler. Günboyu plajdalar, süslenip püslenip güneşleniyorlar.
İtalyan kaptan Massimo ve karısı Gina. Bu çift Şahika ve Şahinde'yi getiren geminin kaptanı ve eşi. Onlar da Antalya'yı çok sevdiler ve yerleşiverdiler. Kaptanımız Yat Limanında günübirlik yat gezileri düzenliyor, eşi de kendisine yardımcı oluyor.
Bunlar da Kurbi mahallesinin muhtarının en önemli yardımcıları yani İhtiyar Heyeti. Muhtar işleri kaytarıp sürekli kitaplığın üst rafında balık tuttuğu için her türlü sorunu bunlar çözüyorlar. Laf aramızda ortadaki irikiyım olanın görevi biraz sembolik, hatır için heyetin arasında tutuluyor. Geçen yıl geçirdiği bir kazadan sonra kırılan kafası ne kadar eklenip yapıştırılsa da aklı arada gidip geliyor, çocuklaşıyor, arkadaşları bunca yılın hatırına idare ediyorlar onu. Diğer iki üye birbirinin zıddı, biri ne kadar şense diğeri o kadar somurtuk. Yine de uzun yıllardır arkadaş olan Sülo ile Neco aralarında anlaşıp orta yolu buluyorlar.Bizim kitaplıkta mûkim kurbağaların herbirini anlatmaya kalksam bu post yolluk uzunluğunda olacak. Siz en önemli karakterlerimizi tanıyadurun, günün birinde diğer elemanlardan da haber veririm. Şimdilik kalın sağlıcakla, gökten üç kurbağa düşsün, gitsin diğerlerine arkadaşlık etsin...
31 Ağustos 2009 Pazartesi
FOÇA KEDİLERİ
Sevgili Mavi Balon geçenlerde yazdığım kedili öyküyü sevmiş olacak ki benden yeni bir öykü istemiş. Ben de İzmir'li arkadaşıma İzmir dolaylarından birşeyler kurgulayayım dedim yine o civarda çektiğim kedi fotoğraflarıyla.

Burası güzel ülkemin cennet köşelerinden biri, Eski Foça. Görür görmez tutulduğum, ışıltılı mavi denizine, taş evlerine, doyumsuz manzarasına hayran kaldığım bu beldeyi kediler de benim kadar beğenmiş olacak ki her sokakta onlarcası çıktı karşıma.

Burası güzel ülkemin cennet köşelerinden biri, Eski Foça. Görür görmez tutulduğum, ışıltılı mavi denizine, taş evlerine, doyumsuz manzarasına hayran kaldığım bu beldeyi kediler de benim kadar beğenmiş olacak ki her sokakta onlarcası çıktı karşıma.

Yoluma ilk çıkan bu mahzun gözlü güzel oldu. Mahmurluğundan akşamdan kalma olduğu belliydi. Sonuncu sigarayı içtikten sonra paketi buruşturup atmış, olduğu yere kıvrılıvermişti. Ne kadar dağıtmış olursa olsun asil bir havası vardı. Soruşturduğumda yanılmadığımı anladım. Kendisi, bir veliaht veremediği için Kediler Şahı tarafından saraydan kovulmuş sabık prenses Süreyya idi. Yaşadığı üzüntü ve hayal kırıklığını atmak için dünyanın dört bir yanını dolaşırken yolu Foça'ya düşmüş, bir süredir burada yaşıyormuş. Daha doğrusu geceleri eğlencenin doruğuna çıkıp sabahları da denk geldiği yerde sızıyormuş.

Süreyya'nın yanından ayrıldıktan sonra girdiğim bir sokakta önümden hızlıca geçip çalıların arasına girerek kendini gizleyen rengarenk giysili afeti bir yerden gözüm ısırıyordu. Uzun süre düşündükten ve civarda yaşayanlara da teyit ettirdikten sonra anladım ki ünlü film yıldızı Mırnavcan Mırıldar'mış. Paparazzilerden ve halkın ilgisinden uzak sakin bir tatil için pek ortalarda görünmemeye çalışıyormuş.

Burası hayli tanınmış bir antikacı. Şehrin kalburüstü sakinleri sık sık ziyaret ediyor Asude Hanım'ın antikacı dükkanını, kâh alışveriş, kâh sohbet için. Bir çeşit sanat galerisi görevi üstlenmiş bu mekan, sık sık sergiler de açılıyor. Asude Hanım aslında aileden zengin, bu işi zevk için yapıyor, canı sıkıldı mı asıyor kilidi kapıya keyfine bakıyor, fotoğrafta da istirahat anında görülüyor zaten. Zenginliğinin yanısıra en belirgin özelliği fanatik Beşiktaşlılık olan Asude Hanım giysilerinde de siyah-beyazı tercih ediyor.

Yörede en az Asude Hanım kadar tanınmış bir diğer şahsiyet ise Tekirhan Bey. Çapkın, bohem, serseri ruhlu ama cazip. Dişi kedilerin gözdesi. O da bir mirasyedi, hayatı boyunca çalışmayıp hazır yemiş. Servetinin ne zaman tükeneceği merak konusu. Gecelerini sabahlara kadar içip eğlenerek, gündüzlerini ise kahvede oyun oynayarak geçiriyormuş. Sahip olduğu tekne limanda demirli, ara sıra denize açılıp uzun süre geri dönmediği söyleniyor.

Kuzeyli manken Dagmar. Soğuk, mesafeli ama çok güzel. Bir defile için geldiği Foça'da palabıyıklı bir balıkçı kediye aşık olmuş. Yüreğinin sesini dinleyip ülkesine dönmemiş. Balıkçı ile evlenip kendi modaevini açmış. Tasarımlarını kendi yaptığı kreasyonları çok tutuluyormuş. İlginç bir özelliği var Dagmar'ın; kuzeyli ve soğuğa alışkın olmasına rağmen kuyruğu çok üşüyor. Bu yüzden kaplan postu kürkünü kuyruğundan hiç eksik etmiyor.

Güzel Foça'dan kedi öyküleri izlediniz. Evet sevgili blogcu dostlarım, benim absürd öykülerime tahammül ettiğiniz için yukarıdaki asma yaprağına düşmüş gelinciği sizlere yolluyorum, hepinize sevgiler...
MUTLULUK KÜÇÜK AYRINTILARDA GİZLİDİR
Bugünü farklı kılan hoşluk: Kitabımın arasına yerleşen Snoopy'li ayraç.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


