.

.
.
Balkon günlüğü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Balkon günlüğü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Haziran 2013 Pazar

PAZARIN GETİRDİĞİ


Kaçıp geldiğimiz Antalya sıcağı Ankara'da da eksikliğini göstermiyor bu aralar sağolsun. Özellikle benim uyuduğum-daha doğrusu uyumaya çalıştığım-oda saunadan hallice oluyor geceleri. Serinlik ve hava girsin diye açtığım pencereden içeriye dolunayda kurt adama dönüşmüş canlılar misali geceyarısından sonra basları son ses açarak patinajlı araba turu yapanların cıstakları, düğün ya da alem dönüşü eğlencenin dibine vurup yolüstünde uyumaya çalışanları da mahrum etmeyelim diyenlerin kornaları ve naraları, çöp kamyonlarının kokuyla karışık tangırtıları ve cep telefonunda kavga eden birilerinin tek taraflı bağırtıları doluyor. İşlek bir caddeye bakan apartmanda oturmanın getirisi de sabah ezanı bitkin düşüp sızmak oluyor böylece. Uykusuzluk bu gece tavan yaptı:; sıcak ve gürültüye rutubetten midir nedir bilmem sızlayan dizlerim (anneanneme dönüyorum yavaştan, anneme benzeme aşamasını transit geçtim:) de eşlik edince yanan gözlerle Gün Benderli'nin "Su Başında Durmuşuz" isimli anılarını hatmettim. 2-3 saatlik huzursuz bir uykunun ardından başağrısı ve kazan gibi bir kafayla kalktım yataktan. Balkondaki sebzelerle günaydınlaştım, bir dolu kızarma aşamasında cherry domates, 3 saksı ürün vermeye başlayan sivri biber, iki kök minimal boyutlu meyvesini büyütmeye çabalayan salatalık ve geçen yıl dökülen tohumlarla gümrah bir şekilde çoğalan fotoğraftaki semizotları hazırola geçtiler beni görünce. "Rahat" dedim onlara ve içeriye yönelip sehpanın üstündeki saksıda beklentili gözlerle beni süzen fesleğenimin kafasını mıncıkladım. Parmaklarımı koklayarak gittiğim mutfaktan tostum ve sallama çayımla gelip ev ahalisi henüz uykudayken bilgisayar başına çöktüm. Faideli bir internet turu yaptım; bir dostun doğumgününü kutladım, bir diğerinden kitap önerisi aldım ve tostumun son lokmasını mideye indirip bilgisayardan tablete geçiş yaptım. 10 gündür uğraşıp bir türlü 147. leveli geçemediğim Candy Crush Saga'da birtakım şekerleri patlatıp jöleleri eritmeye çalıştım ama 5 canımı da heba ettiğim halde yine vuslata eremedim. Kader utansın deyip yeni bir 5 canın meydana gelmesi için gereken süreyi geçirsin diye tableti bir yana bıraktım, yan apartmanın altındaki laundryden gelen mis gibi yumuşatıcı kokusunu izleyerek yine balkona çıktım. İnsan az, araç çoktu. Soldaki apartmanın pembe giysileriyle göz alan gündelikçi kapıcısı merdiven yıkıyordu, köpüklü sular asfalta kadar ulaşmıştı. 3-4 yıldır kirli bir çorabın dallarında seyrana durduğu akasya ağacını tımarlamışlar, artık çorap da üzerine yerleştiği dallar da yok. Sıkı bir budamaya kurban gitmiş. Çiçek petallarinin dökülme zamanı geldiğinde evin içine hücum eden kuru petal sayısında bu sayede bir azalma olacağını umuyorum. Ben akasyalarla meşgulken neredeyse tavuk boyutuna ulaşmış iki güvercin balkon saksılarını didiklemek umuduyla parmaklığa kondular, korkuluk olarak beni görünce vazgeçip karşı komşunun sardunyalarına doğru pike yaptılar. Hele bir tanesi öyle şişmandı ki Mısır'da yaşasa kesin pilav üstü kebap olarak bir sofrada yerini almıştı. Yıllar önce okumuştum Colette Rossant'ın "Tadı Damağımda Kalan Ülke: Mısır" isimli yemek-anı kitabında, güvercin eti Mısır'da çok makbulmüş, neyse ki öyle alışkanlıklarımız bıldırcınla sınırlı. Onu bile nasıl yerler şaşarım, bir lokma şey.

Şaka maka Haziran ayı da bitiyor, gündemin yoğunluğuyla nasıl geçti anlamadık bile, bakalım Temmuz bize neler getirecek; umarım huzur, barış ve hoşgörüyle gelecektir...

4 Eylül 2012 Salı

EYLÜL BAŞI


"Günler kısaldı Kanlıca'nın ihtiyarları
Bir bir hatırlamakta geçen sonbaharları"
demiş bir şiirinde Yahya Kemal. Ne zaman Eylül gelse bu şiir düşer aklıma, oysa bir ay sonra döneceğim Antalya'da daha Kasım'a kadar yaz yaşayıp zaman zaman klimadan yardım bile alacağımıza eminim.  Sabah saatlerinde çıktığım balkonda tüylerimi ürperten Ankara serinliğinin tadını çıkarıyorum şu ara. Bu sabah da aşağıdan gelen gürültülerle fırladım balkona, tahmin ettiğim gibi alt kattaki berberden geliyordu sesler. Ne olduğunu anlayamadığım bir sebeple tartışma çıkmış karşılıklı horozlanma pozisyonuna geçilmişti. Hiç şaşmıyor, hep aynı vaziyet alınıyor; kollar geride, ayaklar açık, omuz ve baş ileriye doğru çıkmış, gözlerde "dağıtırım lan" ifadesi, karşılıklı bağrışıyorlar. Kuşbakışı seyretmek eğlenceli oluyor, sonuçta bağırdıklarıyla kaldılar zaten Horoz Nuri'ler (Horoz Nuri'yi kimler biliyor, eski Yeşilçam filmlerinde Vahi Öz'ün canlandırdığı bir karakterdi), kimse kimsenin gözüne yumruk çakmadı, avantür film eksik kaldı. Böyle bir beklenti de yoktu sanırım, alışmış mahalle halkı. O yüzden seyirci sayısı yetersizdi; ben ve yan balkonda sigara kaçamağı yapan delikanlı. Bu genç neredeyse yarım saatte bir elinde çay kupası ve sigarası balkona yerleşiyor, bir nefes sigara, bir öksürük ve bir yudum çay rutinini sektirmeden yerine getiriyor. O kadar çok öksürüyor ki yan balkona uçup sigarayı elinden kapmak istiyorum...

Fotoğrafta görüldüğü gibi bahçe modundayım bu aralar. Alttaki ve üstteki kitaplar İş Bankası Yayınları'ndan ve içinde harika çizimler var. "Bir Ressamın Bahçe Güncesi" adından da anlaşılacağı gibi ressam-yazarın hem kaleminden hem fırçasından dökülenlerle oluşmuş çok şık bir kitap, diğeri ise çizimlerle çiçekleri tanıtıyor, tam benlik kısacası. "Kış Bahçesi" ise şu aralar okumayı planladığım kitap. "Ars longa vita brevis" demiş Hipokrat, evet "sanat uzun hayat kısa", okunacak çok şey var ve hepsine yetişmek mümkün değil ne yazık ki. Kuleler yığılmaya devam edecek, vaziyet öyle gösteriyor...

26 Temmuz 2012 Perşembe

42 DERECEDE BALKON MANZARALARI


-Biraz fazlaca kalsa kol derinizi orada bırakabileceğiniz kızgınlıkta balkon demirleri
-Apartmanın altındaki berber salonunun muhtemelen kuruyup takırdamış mor ve yeşil havluları
-Zavallı biberlerimizin köpek kulağı gibi sarkmış yaprakları
-Yoğunluğundan en ufak birşey kaybetmeyen egzos kokulu ve gürültülü araç trafiği
-İnsan neslinin yokolmadığına şükür dedirten, nadiren de olsa görülen iki ayaklı, omuzları çökük, ağızları açık yaratıklar
-Karşı sıradaki dükkanların hayattaki en büyük zevkleri kapı önünde oturup geleni gideni dikizlemek olan ama sıcaktan kendilerini kapalı kapılar ardında klima serinliğine bırakmış sahipleri
-Günde en az iki defa canhıraş feryatlarla geçen itfaiye arabaları
-Sıcaktan bayılmışcasına yere serilmiş mavi bisiklet
-Susuzluktan ağzı açılmış gibi duran ön kaputu kalkık beyaz otomobil
-Ve daha çabuk kurudukları için yağmur gibi inmeye devam eden akasya çiçekleri

Saat 17.30 itibarıyla balkondan görünen ahval budur, Ankara yanıyor...

23 Mart 2012 Cuma

OKKA-CUKKA VE YOLDAKİ HOKKA


Tomurcuk olarak aldığım lale de açtı bugün, kıpkırmızı ve çok güzel, kendisini Lale'nin Bahçesi'ne gönderiyorum sevgilerimle...

Dün "West Side Story" müzikalini izlemeye gittim söylediğim gibi. Yıllar önce güzelim Nathalie Wood'un başrolünde oynadığı filmini defalarca izleyip hayran kalmış bir kuşağın insanı olarak gösteriyi müzikler dışında biraz zayıf buldum. Yine de verilen onca emeğe bir şükran ifadesi olarak gidip izlenmeli diyorum. Zaten müzikler olağanüstüydü, onları dinlemek bile yeterli olabilir. Fotoğraf çekmek yasaktı o nedenle müzikalin ünlü parçalarından "America"yı filminin videosundan izleyip hafızalarınızı tazeleyin.



Efendim Cukka'yı merak edenler olabilir içinizde. Biliyorsunuz 7 yıldızlı nane saksısı suitinden kovalamıştım kendisini ve başka bir saksı (daha doğrusu deterjan kovası) tahsis etmiştim. Burun kıvırmadı, akşama doğru çörünü çöpünü toparlayıp yerleşti yeni mekanına, sabah baktım yumurtlamış.


Şimdi bilinen laftır değil mi; "Yuvayı dişi kuş yapar". Hayır efendim hiç te öyle değilmiş, aşağıdaki fotoğrafa bakın, ispatı orada. Cukka hanım yeni evde doğum sancısı çekerken değerli eşi Okka Bey'de yuvaya gerekli malzemeyi taşımaktaydı. 


Malum lüks daireden kovulup daha mütevazı bir eve taşındılar ya biraz sıkıntıdalar. Daha rahat bir hayat sürebilmek için paraya ihtiyaçları vardı. Çözümü evin dışına reklam almakta bulmuşlar, böylece ismini "Hokka" koymayı düşündüğümüz yeni bebeğimizin geleceğini de biraz güvence altına alabiliriz belki.


Okka ile Cukka'nın maceraları sürecek, bizi izlemeye devam edin...

Not: Gördüğüm lüzum üzerine adsız yorum seçeneğini iptal etmek zorunda kaldım. Blogu olmadan izleyen arkadaşlarım lüftfen isminizi yazarak yorumunuzu bırakın. Çok teşekkürler...

7 Şubat 2012 Salı

SABAH FIRTINA, YAĞMUR, ÖĞLEN GÜNEŞ. NASIL BİR ŞEHİRSİN ANTALYA?


Sabah saat 6.00'ya yaklaşırken gece boyu yağan yağmurun çıldırmasıyla çıkan seslere uyandım. Bir yandan gök gürlüyor, bir yandan şimşekler çakıyor, rüzgar deli gibi eserken yağmur da bırakın bardağı koca bir kazandan boşanırcasına indiriyordu. Yer gök birbirine karışmış durumdaki manzarayı mutfak camından izlerken ilk aklıma gelen "iyi ki artık okula gitmek zorunda değilim" oldu, sonrasında da su basan evlerdekilerin çaresizliği. Bu memlekette evinizi su basması için zemin katta oturmanız gerekmez; pencere pervazlarınızdan dolabilir, tıkanan gider balkonunuzu havuza çevirip o havuzda ne varsa kapı altından odanıza girmesi gayetle mümkündür. En üst katta oturuyorsanız çatınız size oyun oynayabilir, zira kiremitli değildir Antalya'nın çatıları, bildiğin damdır ve günısı denen faydalı garabetlerin rastgele yerleştirilmesinden dolayı ağırlık betonu çatlatır ve sızma yapar. En üst kat tecrübesi yaşamadım ama iki kere balkondan giren sular nedeniyle halılarım kış ortasında yıkanmaya gitti ve pencerelerimin önlerinde de her daim kalın havlular serilidir. Neredeyse iki saate yakın süreyle yer-gök birbirine karıştı, kendi halinde sokağımız bir "Uğultulu Tepeler" ambiyansına büründü. Bu yağmurlara yıllardır alışkın olmama rağmen ürkmedim desem yalan olur. Sonra birden kesildi, uykusu derin olan ve sabah biraz geç kalkan birinin o fırtınadan haberi olmaması gayetle mümkündür, gece yağmur yağmış deyip geçebilirdi. An itibarıyla gökyüzünde güneş var. Sabahki afetten sokağa kalan izler de yukarıdakilerden ibaret; ağaçtan yere düşüp ezilmiş birkaç portakal, dökülüp saçılmış yapraklar ve çınarın iyice kelleşmiş dallarına yerleşip tüylerini kurutan ve bitlerini ayıklayan kumrular. Zeminde su birikintisi bile yok desem yeridir. Bu şehir yıllarca yaşasam da beni şaşırtmaya devam edecek. Bu masum hale kanmamak gerekir esasen, sabahki fırtına her an yeniden tekrar edebilir.

"Rus Kışı"nı okumaya devam. Lalecim, üçte birini devirdim. Fena gitmiyor, kahramanları yavaş yavaş tanıdım, baleyle ilgili bilgiler ilgimi çekiyor, mücevherlere de ağzımın suyu akıyor:) İyidir yani durum, bir sıkıntı yok, mevsimle uyumlu keyifle okuyorum, sağolasın.

Ciddi anlamda güneş çıkıp odanın içini doldurdu, gidip bir kahve alayım ve kitabımla köşeye çekilip güneşin tadını çıkarayım, belli mi olur, her an tekrar yağabilir.

16 Kasım 2011 Çarşamba

GÜN EKSİLMESİN PENCEREMDEN


Yattığım odanın kapısı kapalı olunca hayli karanlık oluyor. Bu durum benim sabahları zamanı ve havayı yanlış tahmin etme sebeplerimden biri. Genellikle "ortalık aydınlanmamış biraz daha uyuyayım" dediğimde saat 10'a yaklaşmış oluyor keza hava durumu da öyle. Dünkü yağmurun ve ısı düzeyi çok düşük olmasa da insanın içini üşüten nemli soğuğun etkisiyle loş bir odaya keyifsizce açtım gözlerimi. Alışkanlıkla elimi attığım yerde bulduğum tokayla saçlarımı toplayıp ekşimiş bir suratla kapıyı açtığımda yerçekimine uygun olarak aşağı sarkmış yüz hatlarım aniden "Don't worry, be happy" pozisyonuna geçip yukarı kıvrılıverdi. Güneş sarışın ışıklarını evin tüm pencerelerinden içeriye cömertçe yollamaktaydı. Dilimde Cahit Sıtkı'nın dizeleri yüzümü bile yıkamadan balkona attım kendimi:
"Her mihnet kabulüm
Yeter ki gün eksilmesin penceremden"
Yumurtadan bu yaz çıktığı cüssesinden belli bir kumru mandal sepetinin kenarına tünemiş meraklı gözlerle karşı komşunun plastik kaplama maddesiyle mumyalanmış apartmanına bakıyordu. Bu kadar dikkatle baktığına göre bir sebebi olmalı diyerek ben de dikildim yanına ve incelemeye başladım apartmanı. Ürkmedi kumru yavrusu, pek evcil oluyor bunlar, neredeyse omzumuza konacaklar. Ayrıca biliyorsunuz balkonumuz yıllarca "Kumru Doğumhanesi" olarak hizmet verdiği için bir nevi gönül borçları var, aileden sayıyorlar bizi. Bu bizim karşı apartman pek bakımlıdır, bakımı bizzat apartmanın sahibi olan adam ve karısı tarafından yapılır. Giriş kapısının hemen yanında, iki taraftan demir kapıyla emniyete alınmış bölümde otomobilleri durur. Çok seyrek binerler ama her hafta Pazartesi günü, sabahın köründe tepeden tırnağa deterjanlı sularla Bn. Apartman Sahibi tarafından yıkanır, hatta keselenir:) Otomobilin bakımı bitince sıra apartmana gelir, merdivenler de dahil olmak üzere tüm apartman yine bizzat Bn.Apartman Sahibi tarafından foşur foşur yıkanır, atık sular ve pislikler biz zavallı ölümlülerin ortak kullandığı sokağa itekleniverir. Onlar temizlendi ya sonrası tufan...

Apartmanın bize bakan cephesinde hayat yok gibidir, yine tamamı Bay Apartman Sahibi tarafından taktırılmış panjurlar hep kapalı durur, kırk yılda bir çamaşır sermek için balkona biri çıkar. Onun dışında balkonları da yine Bay apartman Sahibi'nin bir örnek diktirip kiracılarına dağıttığı turuncu-beyaz branda perdeler kapatır. Kapı önünde oynayan bir tek çocuk görmedim zira bu apartmanda çocuk da yoktur, çocuklu kiracı kabul etmediklerini düşünüyorum. Ya o minik insanlardan biri apartmanın plastik dokusunu zedelerse ya da apartman önündeki sınırlı toprak bölümde yetişen ağaçlardan birinin meyvesini koparmaya kalkışırsa ne olur sonra, Bay ve Bayan Apartman Sahibi'nden biri oracıkta ruhunu teslim ediverir hafazanallah. İki apartmanı ayıran boşluktaki toprak bölümde itinayla yetiştirilip gururla gösterime sunulan bir dizi ağaç vardır. Sırayla bir zeytin, bir erik, bir yenidünya (ya da Antalyalıların deyimiyle muşmula), bir muz, bir incir, yine bir yenidünya ve uzun bir selvi. Erik kocamandı erken çiçek açar, geç yaprak dökerdi ama Ankara'dan döndüğümde kesilmiş olduğunu gördüm, muhtemel ki meyvelere dadanan çocuklardan ağacı korumak amacıyla kesilmiştir:) Aklıma Oscar Wilde'nin o güzelim öyküsü "Bencil Dev'in Bahçesi" düşmüştü ki yanımdaki kanat çırpışıyla kendime geldim. Bizim yavru kumru karşıdan bakmaktan birşey anlamamış olacak ki yakından incelemek üzere  "Aman dikkat et, netamelidir o ağaçlar" dememe kalmadan uçuverdi zeytin ağacının dalına doğru. "Eh, hayatla başa çıkmayı öğren" diyerek girdim içeri. 

Şimdi kahvemi içiyorum, içerken bilin bakalım ne yapıyorum?

22 Ekim 2011 Cumartesi

KOŞTURRR...


Bir Cumartesi gününe birsürü şey sığdırdım. İlk icraatim bereketli topraklarda yetişen buğday başakları gibi neredeyse bir ayda üç santim uzayan saçlarımı boyatmak üzere kuaföre götürmem oldu. Hoş saç boyasının içinde gübre olduğundan da şüphe etmiyor değilim, bu kadar hızlı bir büyüme sözkonusu olduğuna göre:) Boyama ameliyesi bitene kadar 4-5 tane klip izledim dükkanda her saat açık olan Kral TV'de. Herbiri birbirinden acaipti; şırıngayla kan alıp, sürekli bir akciğer röntgenine bakarken şarkı söyleyen doktor kılıklılar, kürek kemiklerinin altından kanatlar fışkırmış cıbıl erkekler, garip makyajlı, cadı saçlı kadınlar ve etrafında bir çıtırlar topluluğuyla dansetmeye çalışan Serdar Ortaç.  Baygınlık geçireyazdım, ben klip izlemeyim arkadaş mümkünse, bıraksınlar şarkıya illa canlandırma gerekiyorsa hayalimde canlandırayım, başkalarının hayali beni bozuyor yahu. Boya işlemi bitip kuaförün elinden kurtulup bekleme süresine geçince açtım kitabımı TV'ye sırtımı dönüp. Sait Faiğin o muhteşem anlatımına sığınıp koptum klipler dünyasından. Semaver'i okudum üçüncü defa ilk kez okurmuş gibi. Semaver öyküsüyle  ilk tanışmam ilkokuldaydı; radyoda, gecenin geç bir saati yayınlanan bir programda çok güzel sesli bir sunucu seslendirmişti, o yaşımda adeta mestolmuştum dinlerken. Ben beşinci öyküyü bitirdiğimde saçımın yıkama zamanı gelmişti, Sait Faik'le vedalaşıp gerçek aleme döndüm böylece. Kuaför sonrası apar topar market alışverişlerimi bitirdim, sonra da eve dönüp hızla giyindim ve tiyatroya doğru müteveccihen yola düştüm (ay ben bu müteveccihen kelimesini çok seviyorum, hep cümle içinde kullanmak isterdim, bugüne kısmetmiş:). Oyunun adı "Küçük Adam Ne Oldu Sana", Hans Fallada'nın yazıp Yılmaz Onay'ın oyunlaştırdığı temsile açık söylemek gerekirse biraz önyargılı gittim. Zira birkaç zamandır Antalya Devlet Tiyatrosu'nda izlediğim hiçbir oyundan hoşnut kalmamıştım. Ama bu oyun beni utandırdı, sahneye konuluşu da, oyuncular da gayet iyiydi. Bitiminde kendimi yıllar öncesinde, üniversite öğrencisiyken Ankara Sanat Tiyatrosu'nda gibi hissettim, bir tuhaf oldum. 

Tiyatro çıkışı eksik kalan alışverişlerimi tamamlayarak eve döndüm. Birazdan yarınki temizlik günü için Müzeyyenciğime yemek pişirmeye gideceğim. Ne diyeyim bana da, ona da kolay gele...

21 Temmuz 2011 Perşembe

DOMATESLİ DİNGİNLİK


Bu sabah güne balkondaki domateslerin kokusuyla başladım. Harala-gürele, koşturmacayla geçen günlerden sonra garip bir huzur verdi yaprakların o ıtırlı kokusu.


Geleneksel hale gelen balkon bahçemizde bu yıl domatesler yüzümüzü güldürecek gibi. Cherrylerde hayli ürün var, diğerleri ise meyva vermeye başladılar. İki yıldır nafile çabalayıp toplamda yarım kilo bile rekolte elde edemediğimiz balkon tarımı bu sene halimize acıdı galiba. Biberlerin de keyfi yerinde, bir ucundan koparıp yemeye başladık bile.

Son misafirimiz bugün gitti. Birkaç işimiz daha var gerçi ama artık eski sakin günlere yavaş yavaş geri dönmeye başladık. Örneğin ben yeni bir kitaba başlayabildim uzunca bir süreden sonra, hatta iki kitaba. "Doktor March'ın Dört Oğlu" gerilimli bir polisiye. Yanısıra Prevert'ten şiirler okuyorum. Okuyorum okumasına da Fransızca bilmediğim için kendime kahrediyorum. Şiir ne kadar güzel çevrilirse çevrilsin anadilindeki hazzı vermiyor. Şu şiir mesela 4 ayrı çevirmen tarafından yorumlanmış, ben en çok Aylin Eroğlu ve Fahri Özdemir'in yorumunu beğendim:

"Eşek, kral ve ben
Besbelli geberip gideceğiz
Yarını göremeden
Eşek acından
Kral tasalarından
Bense aşktan
Üstüne üstlük
Ve de Mayıs aylardan

Yaşam bir kiraz tanesi besbelli
Ölüm: de ki çekirdeği
Kocaman bir kiraz ağacı aşk"

Okurken kahveyi azalttım, malum mevsim yaz, soğuk içeceklere geçiş yaptım. Şu ara Çamlıca Kazozu:) içiyorum, diyet olanından. 3D Projesinin son D'sini de tamamladım ama ilk D eskisi kadar ağır olmasa da devam ediyor, yediğime içtiğime hala dikkat ediyorum. Çamlıca gazozunun hem şişesi hem de üzerindeki o karlı çam ağaçları deseni daha içmeden içimi serinletiyor. Colalı içecekleri tamamen bıraktım, mutluyum kutluyum. Kazoz bulamazsam soda ve ayran görüyor aynı işlevi. Sıcağa gelince, henüz şikayet aşamasına geçmedim. Yazı bu kadar davet ettikten ve de onlarca Antalya yazını devirdikten sonra Ankara sıcağı katlanılabilir geliyor şimdilik. Zaman ne gösterir bilemiyeceğim. Durumum bu merkezde dostlar, şimdi huzurdan çekiliyor ve sakin, sessiz bir köşeye kıvrılıp polisiyemi okumak istiyorum. Hava sıcak olsa bile kalbinizi serin tutun :))

17 Haziran 2011 Cuma

LEYLAK BALKONDAN BİLDİRİYOR

Dünkü yağmur, sel, dolu Ankara'yı esir almamış sanki, sabah pırıl bir havaya ve masmavi bir gökyüzüne uyandık. Gerçi pek güven olmaz, öğleden sonra ya da akşama doğru bir sağnak yine hayatı felç edebilir, alıştık bu yıl zamansız yağmurlara, Haziran sonunda çorap ve yelek giymeye, bir türlü gelemeyen yaza. Baktım hava güneşli kahvemi alıp balkona çıktım. Epeydir balkon havadisi almıyorsunuz benden eksikliğini gidereyim dedim. Fırat, ben ve domatesler biraz keyif yaptık caddeye karşı. Bu yıl balkon tarımında ne sonuç alacağız bakalım, umut ve hevesle bekliyoruz. Altı adet cherry domatesimiz, iki adet biberimiz, bir nanemiz ve onbir koca saksı bir kısmını çekirdekten ürettiğimiz domatesimiz var. Geçen yıl hüsranla sonuçlanmıştı domates macerası, ne yaptıysak verim alamamıştık ama hiçbirşey bizi yıldıramaz şekilde görüldüğü gibi. Cherryleri yemeye başladık bile ufaktan ufaktan. Karşı komşunun balkonundaki sardunyalar  çiçeklenmiş, pek keyifliler, pembe-beyaz göz şenlendiriyorlar. Pencere önünde de iki saksı gül var sarı ve kırmızı açan. Bakalım bizim yan balkonda yuvalanan besili güvercinler rahat verecek mi? Fırsat buldukça pike yapıyorlar sardunya saksılarına ne anlıyorlarsa. Böyle giderse  komşunun sofrasına pilav üstü olarak konabilirler bir gün.

Yurtlar boşalıyor hatta badana-boya işlemleri bile başlamış. Kapıdan girip çıkan rengarenk kız grupları görünmez oldu, bekçi dışında bir hareket yok. Yaşlı bir adam yol kenarına parkettiği arabasındaki arızayı gidermeye uğraşıyor kan ter içinde. Yedek parçacı her zamanki gibi sandalyesini kapının önüne atmış mahmur gözlerle geleni geçeni kesiyor. Balkonun altından saçı sakalına karışmış bir adam geçiyor; elindeki boş plastik kahve bardağını havaya kaldırmış yüksek sesle kendi kendine konuşarak yürüdüğüne bakılırsa bizlerin dünyasından biraz kopmuş, iyi saatte olsunların yanında ikamet etmekte. Karşı kaldırımda dizlerine kadar inen penye şort giymiş iri yarı bir adam iri yarı simsiyah bir köpeği zincirinden tutmuş yürüyor. Köpeğin tüyleri güneşte pırıl pırıl parlıyor. Köpeğe bakarken yakında oturan arkadaşımı ve köpeğini hatırlıyorum. Şu fani dünyada elimi sürüp mıncıklayabildiğim yegane köpek, ne kadar sevimli olduğunu düşünün. Zira ben köpeklerden fena halde korkarım, yanlış anlamayın sevmemek değil bu, sebebini çözemediğim bir nevi fobi. Gördüğüm her köpeğin potansiyel olarak beni ısıracağını düşünüyorum, bilinçaltı bir açıklaması vardır mutlaka ama bir de onu çözmekle uğraşamayacağım şimdi. "Seni uzaktan sevmek aşkların en güzeli" şarkısını söylerim olur biter. Köpek gözden kaybolurken en kısa zamanda arkadaşıma bir kahve içimi uğramayı planlıyorum sonra da yapmam gereken işleri kafamda bir sıraya sokmaya çalışıyorum. O kadar çok iş var ki bir süre sonra düşüncesi bile yoruyor, "bırak dağınık kalsın" diyorum ve acil halledilmesi gerekeni bugün gerçekleştirmeye karar veriyorum: saç boyatmak. Öyle çabuk uzuyor ki saçlarım Ankara'nın suyunda gübre olduğunu ciddi olarak düşünmeye başlıyorum.
Caddenin iki yanındaki akasya ağaçları geç ama muhteşem bir şekilde yeşermişler. Çıplakken bu kadar gümrah ve iri olduklarını farkedemiyor insan. Yaprakların yeşili o kadar taze ve güzel ki insanın üstüne limon sıkıp yiyesi geliyor (diyet yüzünden bir nevi ot bağımlılığı geliştirdim galiba). Sol taraftaki-hani üstünde iki yıl boyunca sonradan havlu olduğunu farkettiğim bir çorabın asılı olduğu- biraz mahzun. Geçen yaz sokak lambası dikmek için dallarının bir kısmını hoyratça kırmışlardı. Şimdi o kırılan yer açık bir yara gibi duruyor gövdesinde. Kendini onarmaya, orada yeniden kabuk oluşturmaya çalışıyor belli, kalender ağaçlar akasyalar, Ankara'nın atkestaneleriyle birlikte sembol ağaçlarından.
Trafik gürültüsü artarken kahvem de bitiyor. Planladığım kuaför eylemini daha fazla ertelemeden gerçekleştirmek üzere harekete geçmem lazım. Balkon bahçeye şimdilik hoşçakal diyor ve içeriye geçiyorum. Sizlere de bugünlük hoşçakal diyorum, hafta sonunuz keyifli geçsin...