.

.
.
Seyahat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Seyahat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Haziran 2026 Çarşamba

ANKARA/HAZİRAN-GENÇLİĞE DÖNMEK 3

Buluşmamızın son günü sabah 9.00'da misafirhanenin önünde bizi bekleyen minibüsümüze yerleşiyoruz. İlk durak Yenimahalle, yıllar yıllar sonra okulumuza bir selam vereceğiz. Yenimahalle Lisesi'nden Yenimahalle Kız Lisesi'ne, oradan karma Halide Edip Lisesi'ne, yıkılma amaçlı birkaç yıl harabe halindeki bekleyişten sonra yenilenen ve Anadolu Meslek Lisesi'ne dönüşen okulun kapısında iniyoruz. İn cin top oynuyor, bereket 6 yılda kim bilir kaç kez geçtiğimiz bahçe kapısı açık. Anneannem okulun tam karşısında oturduğu için mezuniyet sonrası ben pek çok kez gördüm binayı ama özellikle yatılı olan arkadaşlar heyecanlı. İçeri girer girmez de hayal kırıklığı, bahçe bomboş. Sadece birkaç ıhlamur ağacı ve bizim öğrenciliğimizden kalma, gövdesi metrelerce uzamış, dalları göğe bakan bir sedir var. Yıkılan pansiyon binasının yeri toz toprak, zamanımızda paket taşların arasında çimler fışkıran zemine beton dökülmüş, güllerin rengarenk açtığı, sıra sıra çamların yeşerttiği güzelim bahçeyi ara ki bulasın. Ortaokula başladığımız gün ilk teneffüste, hem apartman, hem sıra arkadaşım Filiz'le elele tutuşup bahçeye açılan kapıya yönelmiştik ki kapıda dikilen hademe "Hop nereye?" dedi. "Bahçeyee" diye cevap verdik ilkokuldan çıkma saflığımızla, "Yasak!" dedi, "Bahçeye çıkmak yasak, koridorda eğleşin". Kös kös döndük sınıfa, o günden sonra bahçeyi ancak okul giriş ve çıkışlarında görebildik, zarar vermeyelim diye tüm teneffüsleri koridorlarda ya da sınıfta geçirdik. Vah bize, nerden nereye, bahçe mahçe hak getire, boş bir beton alan, çık çıkabildiğin kadar. 

Sonuçta öğrenciliği bitirmiştik, biraz hüzünlensek de hemen merdivenlere yönelip hatıra fotoğrafı çektirmeye koyulduk.

Fotoğrafta ben ilk gün içeri kişkişlendiğim kapının önünde boş bahçeye bakıyorum. Burası protokol kapısı efendim, öğrencilere yassah, öğretmenler ve idareciler giriş yapabilirdi. Biz yan kapıdan yapardık giriş ve çıkışları. Pazartesi ve Cuma günleri Atatürk büstünün (bizim zamanımızda tunç rengiydi) önünde sıraya girer, müzik öğretmeni çakma sarışın Ayten Basriler'in komutuyla İstiklal Marşı'nı söylerdik. Ayten Hanım ellerini köfte yapar gibi birbirine vurarak idare ederdi detone koromuzu. Marş bitince eziyet başlardı. Necla Hanım  baş muavinimizin saç, kaş, etek boyu kontrolünden elenebilirsek sınıflara dağılabilirdik. Saç örgülerimiz üç boğumdan kısaysa bir makas darbesiyle teke indirilir, diz kapağının üstüne çıktıysa eteklerimiz cart diye sökülürdü. Rahibelerden tek farkımız boynumuzda haç olmamasıydı. İnsanın kendini güzel olsa bile çirkin hissettiği ergenlik çağında yapılabilecek en büyük kötülüktü sanırım bu kılık-kıyafet eziyeti. O kadar yılmıştım ki bu gereksiz baskıdan, öğretmenlik hayatım boyunca tek bir öğrencimin üstüne başına karışmadım. 

Yeterince öğrencilik günlerimizi anıp yeterince fotoğraf çektirince Abbas yolcu dedik ve minibüsümüze binip Ulus'a çevirdik rotamızı. Zamanımız kısıtlı olduğu için ancak iki müze gezme şansları oldu misafirlerimizin, bir grup 2. Meclis'teki Cumhuriyet Müzesi'ni, diğer grup Ziraat Bankası Müzesi'ni gezince Kale'ye doğru yola çıktık. 

Kale'de festival vardı ve çok kalabalıktı. Buna rağmen Pirinç Han'daki dükkan sahipleri niyeyse açmamışlardı, Kahve bile kapalıydı, biz de Gramofon Cafe'ye konuşlandık. Aşağıdaki fotolar  buradan , hep toplu fotoğraf çekmişiz, mekanın çok fotoğrafı var aslında bende ama Antalya'daki bilgisayarda kalmış. 


Kahve, çay, karadut şerbeti içip kalktık, arkadaşlar Koyunpazarı Sokak'taki dükkanlara girip çıktılar, alışveriş yapanlar oldu, sonra Kale kapısından giriş yaptık ve bu kez Museum Cafe'ye yerleştik, meramımız orada yemek yemek ve Ankara'yı kuşbakışı görmekti ama hem çok kalabalıktı hem de haftasonu saat 15.00'e kadar kahvaltı dışında yemek vermiyorlardı. Bizde yorgunluk giderip ayrıldık mekandan.

Kale çıkışı minibüsümüzü beklerken Ankara havaları çalan bir konser ve halk oyunları ekibi vardı, biraz onlara takıldık, sonrasında kalan zamanımızda kısa bir Ankara turu atıp, bir restoranda yemek yedik. 

Her güzel şey gibi buluşmamızın da sonuna gelmiştik, arkadaşların dönüş zamanları yaklaşıyordu, misafirhaneye geri döndük, bir saat kadar şamatamızla personelin tekrar başını şişirip vedalaştık dostlarla. 

Üç gün boyunca ben çok mutlu oldum, dilerim katılan arkadaşlar da aynı duygulardadır. Bu buluşmanın son olmaması dileğiyle hepsine buradan sevgilerimi yolluyorum, iyi ki varlar, iyi ki icabet ettiler bu güzel davete 💜 

16 Haziran 2026 Salı

ANKARA/HAZİRAN-GENÇLİĞE DÖNMEK 2

Nerde kalmıştık? Evet, Göynük'e doğru yol alıyorduk. Orada önceden ayarladığımız restoranda yemek yiyecek, biraz dolaşacak ve Mudurnu'ya müteveccihen (bayılırım bu kelimeye, kullanma fırsatı bulunca hiç affetmem) devam edecektik.

Otobüsümüz restoranın önünde durdu, biz de aç karnımızı doyurmak için daldık içeri. Masalarımız hazırlanmış gelişimizi bekliyordu. Yemek seçimimizi bir gün önceden yapmıştık, iştahınızı kabartmak gibi olmasın ama seçenekler arasında kiremitte yaprak sarması, keşli-cevizli erişte, kiremitte mantı, kiremitte köfte, çömlek kebabı (restoranın sahibinin tuğla ocağı olduğundan şüpheliyim, arızalı çıkan malları mutfakta değerlendiriyor gibi geldi bana 😂) vardı. Benim tercihim yaprak sarması ve erişteden yana oldu, her ikisinden de memnun kaldım. Tatlı olarak uğut tatlısı ve höşmerim önerildi. Uğut tatlısını daha önce denememiş olsaydım meraktan isterdim. Esasen merak kediyi öldürür derler, ben kedi olmadığım için ölmüyorum ama pişman oluyorum. Bu tatlıyı bir siteden istemiştim, zira hammaddesi ilginç, çimlenmiş buğdaydan yapılıyor, tahinle marmelat karışımı keskin olmayan bir tadı var. Bence tatlı olarak yenmekten ziyade kahvaltıda ekmeğin üstüne sürülünce daha iyi gider. Höşmerimi zaten sevmem, kendi tadımla kalayım deyip kalktım masadan. 

Beypazarı'nda biraz fazla oyalanıldığı için Göynük'te geçirilen zaman yetersiz oldu, aslında tam tersi olmalıymış, Göynük Beypazarı'nı dövermiş zira. Şehrin merkezinde kısa bir tur atabildik ancak. Lakin restoranda yemediğimiz tatlının yerine dondurma yemeyi ihmal etmedik, ben ismimle müsemma olsun diye güllü dondurma yedim, hayatımda yediğim en güzel güllü dondurmaydı diyeceğim de daha önce hiç güllü dondurma yemedim ki 😂

Görebildiğim ve çekebildiğim kadarıyla Göynük:



Dondurmacıyı da fotoğrafladım ki yolunuz düşerse güllü dondurma yiyip beni anasınız 😂


Gönül sokak sokak gezmeyi isterdi Göynüğü ama Ankara'ya dönmek zorunda olduğumuz için istediğimiz kadar kalamadık, bir dahakine kısmet diyelim.

Bundan sonraki rotamız Mudurnu üzerinden Bolu/Gölcük'tü. Vakit darlığı yüzünden Mudurnu içinde araçla bir tur atabildik ama aklımız kalmadı desem yalan olur. Sakin, yeşil ve doğallığını korumuş bir kent, çok beğendim, dilerim daha detaylı gezmek kısmet olur. 

Asıl sürpriz finalde saklıymış, akşam yavaş yavaş yaklaşırken Gölcük'e giriş yaptık. Ormana ve göle düşen sis bulutlarının arasında girdik Gölcük'e. Yıllardır benim için takvim yapraklarını süsleyen bir gizemdi Gölcük gölü. Neredeydi, o kıyısındaki masal evlerine benzeyen yapı şanslı birinin konutu muydu, bir tesis miydi bilemeden hayranlıkla bakmıştım fotoğraflarına, sonunda vuslat dedim görünce:




Hiçbir fotoğraf o güzelliği, o ortamı, çamların kokusunu, havadaki saf oksijenin ferahlığını yansıtamaz. Bence her mevsimi ayrı güzeldir, çıkın çıkın gelin 😂

Görülecek yerler bitince yolculuğun tadı kaçıyor dostlar, yorulduk, oksijenden sersemledik ama değdi. Evlerimize ve misafirhaneye ulaşıldığında neredeyse geceyarısı yaklaşıyordu ama her anı harikaydı. O zaman yarın son günde buluşmak üzere...


15 Haziran 2026 Pazartesi

ANKARA/HAZİRAN-GENÇLİĞE DÖNMEK 1

Günlerdir, hatta Mart'tan bu yana diyeyim iki arkadaş ardımızda bıraktığımız üç gün için uğraşıyorduk. Önce ben Antalya'dan o Ankara'dan, sonra benim başkente gelişimle aynı şehirden üç günlük bir buluşmanın organizasyonu için kafa patlattık Pazar akşamı da mutlu sona ulaştık. 

Her şey 2018 yılında bir fotoğraftan doğdu, lise son sınıfta yıl sonu temsilinde çekilmiş bu fotoğrafın Facebook'ta yayınlanması ile başlayan süreç bugünlere evrildi. Bizler Kız Lisesi mezunuyuz, ortaokulu karma okumuştuk aynı okul bünyesinde ama liseye geçtiğimiz yıl erkeklerin kaydı alınmadı, okul kız lisesine çevrildi. Aynı zamanda da yatılı öğrenci alınmasına başlanıldı, aynı bahçe içinde, okulun yanında bir pansiyon binası hizmete açıldı. Yatılı-gündüzlü aynı sınıflarda okuyarak mezun olduk. 

Gençlikle başlayan hayat gailesi içinde herkes bir yerlere dağıldı. Tek tük arkadaşlarla yakınlığımız sürse de uzun yıllar birbirimizden habersiz yaşadık. Sonra okulun 50. kuruluş yılıydı yanlış hatırlamıyorsam, okul bahçesinde bir buluşma yaşandı ve biz Ankara'da yaşayanlar ve bağlantısı olan sınıf arkadaşları bir araya gelmeye başladık bu vesile ile, giderek sayımız büyüdü, Ankara dışından katılımlar oldu, zaman zaman buluşmalar yaşandı ve ilk kez 2018 yılında Marmaris'de bir organizasyonla ve kalabalık bir kadroyla ilk yoğun birlikteliğimizi yaşadık. Girişimi ben başlattım ve Marmaris'te geçen günlerin tadı o kadar damağımızda kaldı ki, ertesi yıl aynı buluşmayı Bodrum'da tekrarladık. Marmaris'te ve Bodrum'da yaşayan arkadaşlarımız yaptıkları hazırlıklarla  bize harika zamanlar geçirttiler. Bir sonraki için düşünceler geliştiriyorduk ki pandemi çıktı geldi, her şey gibi bizim buluşmalar da suya düştü. 

İnsan bir kere deneyip keyif alınca yenisini istiyor, sonunda Ankara buluşması fikrini ortaya attım ve istekliler belirli bir sayıyı bulunca kolları sıvadık. WhatsApp sağolsun, sayesinde sanal da olsa organizasyonun ilk adımları atıldı. Katılımcılar belirlendi, başka bir arkadaş vasıtasıyla uygun fiyatlı bir misafirhane bulundu, yapılacak turların ayrıntıları yenecek yemeklere kadar belirlendi, bir başka arkadaşımız ve eşi bu konudaki bağlantıları sağladı. Biraz yorulduk, itiraf edeyim bazen de işler karışınca sinirlendik. Çünkü yüzyüze gelmeden sanal alem aracılığıyla yapılan işlerde bir gevşeme, bir ihmalkarlık olabiliyor. Ama hamama giren terler dedik ve sonunda her şey ayarlandı, cuma günü sabahı da buluşmanın ilk anı yaşandı. Yarım asırın üstüne öyle güzel, öyle duygusal, öyle samimi zamanlar yaşandı ki, yorulduğumuza, uğraştığımıza sonuna kadar değdi. Öyle sanıyorum ki son gün herkes çok mutlu ayrıldı.

İlk günümüz önce kavuşma heyecanıyla ve birbirimizin ağzından lafı kaparak dışardan gelenlerin kaldığı misafirhanede başladı. O kadar çok ve o kadar gürültülü sohbet ettik ki, mekanın diğer sakinleri "Susun" demeye dilleri varmadığı için gelip gidip "Maşallah" dediler. Arif olduk anladık ve mekandan ayrılıp bir cafeye konuşlandık. Orada herkes gürültü ettiği için bizim şamata arada kaynadı. Sonra da hep birlikte rezerve yaptırdığımız restorana yerleştik, açılış yemeğimizi yedik, ardından da keyiften esrik evli evine, misafirhaneli misafirhanesine döndük. 

2. gün sabah 7.30'da ayarladığımız otobüsle misafirhane önünden hareket ettik, ilk durak Beypazarı idi. Beypazarı'na bir kez annemle bireysel olarak, bir kez de yine lise arkadaşlarıyla tur dahilinde  gitmiştim. 15 yılı geçmiştir, bu kez kenti eskiye göre daha sönük buldum, sanırım bütün Ankaralılar ziyaret etti, eski rağbet kalmadı. Tur otobüsü bizi Kale civarına bıraktı. Önceki gelişlerimde pek kurak bulduğum yer güllerle bezenmişti ve şehre kuşbakışı bakıyordu:




Seyir faslı bitip fotoğraflar da çekildikten sonra merkeze indik. Tur bizi indirip serbest zaman verdi, biz de fena halde dağıldık. Bu tür turlarda rehber zorunluluğu varmış, bize de genç bir kız rehberlik ediyordu, esasen rehberlik bir durum da yoktu ama mecburiyetten takıldık peşine. Bizi "Yaşayan Müze"ye götüreceğini söyledi. 18'lik liselileri öyle bir yola yöneltti ki çevredeki emmiler bile "O yoldan çıkamazsınız" dediler😂 Gözlerindeki kızılötesi ışınlarla bel ve diz röntgenlerimizi çekip protezlerimizi, kireçlenmelerimizi ve romatizmalarımızı gördüler sanırım daha doğrusu görünen köy kılavuz istemezdi. Sonunda daha az eğimli bir yoldan 120 TL ücret ödeyerek Yaşayan Müze'ye girdik, bizi şu yaşamayan nine karşıladı:


Bir zombi gibi pencerenin önündeki sedirde oturan korkunç maket boş çanaklara yemek daveti yaptı ama şah damarımızı korumak adına yanaşmadık 😂 Oturup bir kahve içeceğime adına kanıp girdiğim müzeden hayal kırıklığıyla çarçabuk ayrıldım. Her yerde rastlanan türden bir konağı gezmek için verdiğim paraya da, dizlerime yaşattığım çileye de acıdım. 

Müzeye gelmemek akıllılığında bulunan arkadaşların yanına gidip bir de soğuk su alarak kendimi serinlettim. Sonra da şehirden fotoğraflar çektim:





Beypazarı alışveriş anlamında çok çeldirici, her yerden biri sesleniyor, her dükkandan burnunuza  yiyecek bir şey uzatılıyor; Beypazarı kurusu, lokum, baharat, havuç suyu, kuru domates, tarhana, erişte. Hal böyle olunca arkadaşların her biri bir yana dağılıp alışverişe koyuldu. Toparlanana kadar epey zaman kaybettik. Aldığım tek şey esasen gayet kitsch yapılmış, yörenin coğrafi işaretli havucunu temsil eden bir magnet oldu. Buzdolabının üstünde yer kaldıysa eklerim diğerlerinin yanına.


Havucun heykelini de dikmişler muhtelif yerlere. 

Sonunda toparlanıp Göynük'e doğru harekete geçtik. Yol üstünde Nallıhan Kuş Cenneti'nden geçtik ve aracın içinden ancak bu kadar fotoğraflayabilsem de dağların renklerine hayran oldum:




Mevsim nedeniyle yeterince kuş yoktu ama seyre gelmiş epeyce insan vardı. Hep merak ediyordum, bu sayede uzaktan da olsa görmüş oldum.

Bu yazıyı daha fazla uzatmadan bitireyim. Göynük faslını yarınki posta bırakayım. Kalın sağlıcakla...

22 Kasım 2024 Cuma

GİTTİK/GEZDİK/GELDİK 7-AMERSFOORT

Günlerden pazar ve Hollanda'daki son tam günümüz. Ev sahibimiz N.'nin bugün işleri var, bizimle gelemiyor. M. bize bir program yapıyor, Utrecht'e trenle yarım saat uzaklıktaki küçük bir kente gideceğiz: "Amersfoort"a. Adını sanını duymadığımız bir yer, acaba ne göreceğiz merakıyla biniyoruz sarı trenimize, yarım saat sonra iniyoruz Amersfoort Merkez İstasyonu'na. Öğrendiğimize göre bu istasyondan Hollanda'nın tüm şehirlerine tren seferleri yapılmakta imiş. Bir raysever olarak etrafa bir göz atıyor ve birkaç fotoğraf çektikten sonra istasyondan çıkıyoruz.

Tarihi şehir merkezine ulaşmak için yeni şehrin kaldırımlarını adımlıyoruz. Yeni şehrin mimarisi de çok güzel, birbiriyle uyumlu, renklerin iç açıcı olduğu binaların arasından geçiyoruz. Derken ayağım bir şeye takılıyor, nedir diye eğilince taşların arasında aşağıdakine rastlıyorum. Nemli nemli gülüyor bana:


"Bakın" diyorum M. ile kız kardeşe, "ne buldum". "Bu günümüz iyi geçecek, gülen surat bunu söylemek istiyor". Tabii ki kendisi benimle geliyor. Az ileride fotoğraf çektirirken bir de uğur böceği görüyorum, günden beklentim katmerleniyor. Ta ki birkaç metre ileride burnum kanayana kadar. Haydaa, işaretler tersine çıkıyor. Kardeşim burnumda yara olduğunu, nemi görünce silerken kabuğun düşüp kanadığını söylüyor ama ben bir süredir hafiften düzensizlik gösteren tansiyona bağlıyorum, sağlık konusunda her şeyin en olumsuzunu düşünen olarak. Kısa ve hafif bir kanama ama tadımı kaçırmaya yetiyor, çünkü burun kanaması nedir bilmeyen biriyim. Burnuma bir kağıt mendil tepiyor ve yürümeye devam ediyoruz. Tarihi şehrin sokaklarına girerken kanama duruyor, mendili atıyorum ama yüz ifadem değişmiş olacak ki kız kardeş beni önümüze çıkan ışıklı vitrini güzel şeylerle dolu kırtasiyeci dükkanına itekliyor, burası senin moralini düzeltir diyerek. Gerçekten de dükkan Ali Baba'nın hazine mağarası gibi, hepsini almak isteyeceğim şeylerle dolu. Her şeyi inceleyip sonunda aklımın kaldığı, bayıldığım bir 2025 ajandasını alıyorum. Tam sevdiğim gibi, içi çiçek resimleriyle dolu. Gülen suratlı yaprağı da doğum günümün olduğu sayfaya yerleştiriyorum. Şimdi şehri dolaşmaya devam, asayiş berkemal.

Amersfoort o kadar güzel ki şaşıp kalıyoruz. Kendine has bir karakteristiği var, yoğun turist kalabalığından uzak, sakin ve rahatlatıcı. Yine kanallar, yine güzelim taş ve tuğla evler, Orta Çağ'dan kalma yapılar, ağaçlar, çiçekler, yeşillikler ve tabii ki bisikletler:




 

Charlie'yi yanımda götürmediğimi düşünmeniz beni üzer, elbette ki her yere benimle geldi, Snoopy kıskanmıştır ama kusura bakmasın, Charlie'nin önceliği var 😀

Sokaklardan birinde şu seyyar büfeye rastlıyoruz, büyükannelerinin tarifiyle pofflu bişi satıyor 😂


Denemeden duramıyoruz tabii ki. Baba bizim lokmaya benzeyen yuvarlak hamurları ızgaramsı bir sacın üzerinde kızartıyor, kırmızı saçlı şirin ergen de onları şuruba batırdığı yetmiyor gibi üstüne bolca pudra şekeri serpiyor ve karton bir kapta tahta çatallarla sunuyor. Benim için fazla tatlı, bir tane yiyip kalanı ekürilerime bırakıyorum. 


Sonra tarihi kentin meydanına geliyoruz, çok sevimli, iç açıcı bir yer ve tek tük insan görüyoruz. 6 gün boyunca daldığımız kalabalıklardan sonra bu sakin, sessiz ortam iyi geliyor. Meydanı çevreleyen evlerse doyumsuz güzellikte.





Biraz dinlenip kahve içmek için meydandaki cafelerden birine oturuyoruz: "Alberts". Şık giyimli genç bir garson siparişlerimizi alıyor, ekürime filtre, bana latte. Yanında kavrulmuş fındıklarla geliyor kahveler. Dinlenmiş ve memnun kalkıyoruz kahveden ve cafeden, yine kendimizi Amersfoort'un güzelim sokaklarına salıyoruz, rüya alemi gibi bu küçük kent:










Aşağıdaki gözalıcı bina şehir müzesi, önünde bir kanal yer alıyor. İçeride bir çağdaş sanat sergisi vardı ama vakit kısıtlıydı girmedik. Amersfoort ayrıca ressam Mondrian'ın da şehriymiş ve adına bir müze varmış ama çok sonradan haberimiz oldu:


"Koppelpoort", Amersfoort'un Orta Çağ'dan kalma giriş kapılarından biri (Solda görünen kemerli, üzerinde şehrin arması olan), tarihi şehre buradan girip, buradan çıkabilirsiniz. Çıktığınız anda Eem Nehri'ni, nehri kapatan mekanizmayı görebiliyorsunuz. Fotoğraflar dışarıdan ve içeriden. Olağanüstü bir yapı:






Şehrin dışında muhteşem bir park ve parkın yan tarafında yerleşim yerleri, güzel evler mevcut. Park yemyeşil, sonbaharla sararan yapraklar yeşil zemini süslüyor. Park boyunca lüks malikanelere de rastlıyoruz. Yol kenarında tel örgülü minik kafesler var, bunların böceklerin üremesi ve beslenmesi için yapılmış yuvalar olduğunu öğreniyoruz. Oksijen ve rutubet eşliğinde yürüyoruz park boyunca:



Park içinde epey yürüdükten sonra solumuzda, bir yerleşim yerinde karşımıza şu heykel çıktı, arkadaşın Holstein türü bir inek olduğunu düşünmekteyiz. Kendisine bir reverans yapıp geri döndük ve bizi Utrecht'e götürecek trenimize binmek üzere istasyona yöneldik.


Bu yazı serisini burada bitirmek istiyorum ama bitirmeden önce son günümüzden de kısaca bahsedeyim. Çünkü kaldığımız evin arkasında yer alan ormanı andıran şahane parkta yaptığımız uzun yürüyüş de unutulacak gibi değil. Utrecht zaten yemyeşil, Hollanda'nın deniz dolgusuyla elde edilen ve dümdüz bir tepsi gibi uzanan arazileri bizim yokuşlu inişli şehirlere alışkın bünyemizde şaşırtıcı bir etki yaratıyor, dağların eksikliğini hissediyor insan. Fakat yürüyüşler bu nedenle pek yorucu olmuyor, aynı düzeyde yürü babam yürü 😃 Evin arkasından parka girip neredeyse şehir merkezine kadar yürüdük. Orada birkaç alışveriş daha yapıp yine yürüyerek döndük. Valizlerimizi toparladık. Tok sesli anonscuyu son kez dinleyerek otobüsle istasyona ulaştık, bizi uğurlamaya gelen M. ile vedalaştık, Amsterdam Schiphol Havaalanı'na giden sarışın trene son kez bindik ve yarım saat sonra Havaalanı'nın içine inmiştik. Binişi kartıydı, gümrüktü, bagaj teslimiydi, pasaport kontroluydu derken uçakta yerimizi aldık. Lakin kabin bagajı yüzünden tartışma çıktı. Hostesler çözüm getiremeyince alandan Hollandalı ekipler geldi, biraz tartışma bağırış çağırış derken boş koltuklara valizler bağlandı ve 10 dakika gecikme ile havalandık. Geceyarısını 2 saat geçe Esenboğa'ya inmiştik.

Sırayla: Utrecht'teki mahalle parkı:


Parkta son saatlerin tadını çıkaran ben:


Rengarenk yapraklar, birkaçı benimle geldi:


Schiphol Havaalanı dış hatlar salonu:


Mevsim nedeniyle ancak havaalanında görebildiğimiz laleler:


Ve son olarak bizi uğurlamaya gelen bir sürpriz konuk 😂


Yeni gezilerde buluşmak dileğiyle sizlere okuduğunuz ve yorumladığınız, Hollanda'da bizi konuk eden gençlere de ilgileri ve konukseverlikleri için bir kucak teşekkür...