.

.
.
Arkadaşlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Arkadaşlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ekim 2011 Salı

BU DA BİR GÜNDÜ İŞTE; HEM GÜZEL, HEM BURUK...

Sonbaharın kendini hissettirmesiyle bünyede ortaya çıkan kırılma dökülme hallerini ilaçlayıp tersledikten (bu hastalık kısmını şımartmamak gerekir, adamın tepesine çıkarlar yoksa) sonra yürüyerek Sanat Cafe'ye gittim. Orada bir öğle tatili süresince üç şeker kadınla oturup yedik içtik. İki şekeri işyerlerine yolcu ettikten sonra üçüncü şekerle üst kattaki sergiyi gezdik. Elele Sanat Galerisi'nin 2010-2011 Atölyeler Karması Sergisi idi gezdiğimiz, en beğendiğim eserleri sizler için fotoladım aziz ve muhterem izleyicilerim:) Ressamların ismini kaydetmeyi unutmuşum, kendilerinden özür diliyorum.



Aşağıdaki seramikleri ise bu temayı çok seven biri için fotoğrafladığımı tahmin etmişsinizdir. Umarım beğenir:)



Ve diğer birkaç tane daha




Öğle kaçamağı, sergi, yürüyüş vs derken günün ikinci yarısına geçildi, aynı zamanda  da dünyevi işlerden manevi işlere. Sabahleyin vefat ettiğini öğrendiğim çok eski bir aile dostunun evine başsağlığı ziyaretine gittik. Oldukça yaşlıydı rahmetli ama Cemal Süreya'nın dediği gibi "Her ölüm erken ölümdür", içim buruldu yine de. Elinden yediğimiz bazlamaları, su böreklerini, ilerlemiş yaşına rağmen özenli giyimini, ağır işittiği için bağıra bağıra yaptığımız sohbetleri, zorlansa da hiç geri kalmadığı gezmeleri, aramızda şaka konusu olmuş "Pek severim armudu" cümlesini, onlarca defa girip çıktığım onsuz kalmış evini düşününce ruhum daraldı. Her gidenle anılarımızın bir bölümünü yitiriyoruz. Hele de kapıdan çıkınca kaldırımda gördüğüm bir çift siyah ayakkabı  kıymık gibi battı yüreğime. Ne diyeyim güle güle git Fatmanım teyzem, umarım huzur bulursun gittiğin yerde...

25 Ocak 2011 Salı

FLAMİNGO'DA KAYMAKLI KADAYIF

Ankara'nın en eski pastanelerindendir Flamingo Pastanesi. Yıllardır aynı kaliteyle hizmet verir, alıştığımız tatlara alıştığımız dekor eşlik eder. Üniversitede öğrenciyken Bakanlıklar'daki eski şubesine giderdik kestaneli pasta yemek için. Sonra taşındı o şube, biz de Tunalı'dakine takılıyoruz şimdi. Bugün de oradaydık sevgili Kaymaklı Kadayıf ve Bilge ve Annesi ile. Bilge'nin annesi ile tanışmıştık daha önce ama Kaymak ve Kadayıf'ın annesiyle ilk kez görüştük. Bu iki birbirinden hoş genç hanımla çok güzel vakit geçirdik; sohbet, muhabbet yerindeydi. Ben o güzel pastalardan yiyemedim ne yazık ki, malum sebeplerle ama sade kahveme öyle enfes bir nergis kokusu eşlik etti ki kaymaklı kadayıf yemiş kadar oldum.

Pastanenin yıllanmış bakır kabartma flamingoları da sohbetimize dahil oldu. Bu kabartmaların öyküsünü geçen yaz bizzat pastane sahibinin ağzından dinlemiştik kızkardeşle birlikte. Bir araştırma için yaptığı söyleşiye ben de katılmıştım, Flamingo'nun ilk kurulduğu yıllardan başlayarak yarım asrı aşan geçmişini anlatmıştı bize Saffet bey.

Sadece sohbetle, yiyip içmekle yetinmedik, Bilge'nin annesinin el emeği fimo kolyelerimiz, Kaymaklı Kadayıf annesinin küpeleri de yüzümde kocaman bir tebessüm oluşturdu, teşekkürler kızlar, sizinle birlikte olmak harikaydı, en kısa zamanda tekrarlayalım.

Dönüş yolunda kuzenime rastladım, yeni edindiği köpeğini dolaştırmaya çıkarmış. Komik köpek Spike önce Bilge'nin üstüne atladı, Bilge pek aldırmadı, hayvanlarla muhabbeti yerinde olduğu için sevgi gösterisi olduğunu farketti. Ama Spike arkadaşımız yerinde duramıyor bu defa benim atkıya yapıştı çekiştirmeye başladı. Ben Bilge kadar cesur olmadığım için birkaç çığlık salladım, sonra kuzen kurtardı atkımı yaramazın dişlerinden. Biz de buruşuk suratlı Spike'la vedalaşıp devam ettik yolumuza, her günümüzün böyle keyifli olması dileğiyle...

22 Aralık 2010 Çarşamba

ÜÇÜ BİRARADA

Yıl bitmeden okunmuşlar kervanına katmak üzere "Macar"a başladım, İbrahim Müteferrika'yı anlatan bir roman. Lale'm yollamıştı onu bana, okuma sırası ancak geldi. Zaten bu fotoğrafta görünenler blog dünyasının bir yansıması gibi. Blog sayesinde tanıdığım, yüzyüze görüşüp arkadaş olma mutluluğuna eriştiğim, birbirinden tatlı üç kadının anıları; Lale'nin kitabı, Asu'nun fincanı ve Mavianne'nin mumluğu. Herbirini elime aldıkça onları düşünüp gülümsüyorum. İyi varar, iyi ki hayatıma girdiler ve dilerim hep orada kalırlar...

21 Aralık 2010 Salı

SABAH SÜRPRİZİ

İnsanın gününü güzelleştiren arkadaşları olması ne harika, yüzünü görmemişim ne gam.
Kocaman teşekkürler süper kahramanların süper annesi...

17 Aralık 2010 Cuma

KARTLAR POSTA KUTUSUNA ZİYARETE GELİR, GEZİLİR, GÖRÜLÜR, KEYİFLENİLİR...

Kart kutuma ilk yeni yıl kartları düşmeye başladı. Sevgili Nihan, Buğdaycım ve Müge bacıcım; siftah sizden bereketi Allah'tan diyor çok teşekkür ediyorum. Ben de bugün neredeyse tamamladım postalama işlemlerini, yarın kalan birkaç taneyi de gönderdim mi görevimi bitirmiş olacağım.

Annesi çalıştığım okula tayin olduğunda onunla birlikte gelmişti bir gün öğretmenler odasına. Üç kişiye yetecek yoğunlukta saç minicik yüzünü çevreliyor, ufacık-tefecik ve sessiz koltuklardan birinde oturuyordu. Daha görür görmez içim ısınmıştı bu 5 yaşındaki şirin kıza. Sonra çok iyi arkadaş olduk aramızdaki onca yaşa rağmen, onu hep kendi çocukluğuma benzettim; sakin, kendine yetebilen, kitap kurdu, düşüncelerini çok güzel kağıda döken ve öğrenmeye açık. Safha safha büyümesine tanıklık ettim, hiç ilgi duymadığı bir alanda yüksek tahsil yapsa da ilgi duyduğu alanla amatörce ilgilenerek kendini geliştirdi. Bu yıl da Ankara'ya çok sevdiği tiyatro alanında master yapmaya geldi. Dün buluştuk, iki arkadaş gibi sohbet ettik, ona henüz tam öğrenemediği Ankara'nın görülmeye değer yerlerini gezdirmeye çalıştım zaman yettiğince. Günü birlikte tamamladık. Öyle güzel ki 5 yaşında tanıdığın biriyle 24 yaşındayken de aynı sıcaklığı sürdürebilmek. Eminim ki yıllar önce kafasına koyup belirlediği amacına ulaşacak ve hepimizi gururlandıracak, yolu açık olsun...

İlk durak Cermodern'di ve bahçeye girer girmez bir sürpriz beni bekliyordu. Çocukluğumun, ilkgençliğimin "Su Perileri" heykeli karyşımda duruyordu. Bu aynı zamanda fıskiye olan heykelin öyküsünü Ankaralılar iyi bilir. Yıllarca Tandoğan meydanındaki havuzda keyifle şırıldattı gövdesinden akan suları, bir nevi simgesiydi meydanın. Sonra metro istasyonu yapılınca birden yokoldu. Yerine seramikten kazulet bir çaydanlıkla fincan yerleştirildi, bir seramik firmasının reklamı olarak. "Su Perileri" yıllarca kayıplara karıştı, sonra belediyenin depolarından birinde olduğu anlaşıldı, bir sürü polemiğe konu oldu falan filan. Sonunda ortaya çıkmış, yenilenmiş ve sanırım Cermodern'in bahçesindeki yeni yerine yerleşmek üzere. Ne kadar sevindiğimi tahmin edemezsiniz, eski bir dosta kavuşmuş gibi oldum.

Cermodern'den sonra Kale'ye çıktık, yağmura rağmen Kaleiçi'nde biraz turlayıp And Cafe'de Ankara'yı kuşbakışı seyrederek kahve içtik. Sonra Pirinç Han'ı kolaçan ettik, ardından da Çengelhan'a, Rahmi Koç Müzesi'ne daldık. Müzeyi benim 6. gezişim, sergilenenlerin çoğuna aşinayım. Yalnızca bodrum kata yeni kurulan eczaneyi görmemiştim. 1906 yılında Sivas'ta açılmış bu eczane babadan oğula devrederek 2006 yılına kadar varlığını sürdürmüş. Sonra da içindekilerin tümü müzeye bağışlanmış. Hepsi birbirinden orijinal mobilyalar, kavanozlar, ilaç şişeleri, seramik havanlar, tartı aletleri, afişler, diplomalar, kayıt defterleri, hangisine bakacağımı şaşırdım. Şu yukarıdaki zehir dolabına ne dersiniz? Aman kırmızı kapaklıya pek ilişmeyin:))

Duvara asılı panolardan birindeki şu ibareler de eczacının ne kadar prensip sahibi ve insancıl olduğunu gösteriyor. Yükselmenin merdiveni 5 basamaklı imiş: İyilik, doğruluk, çalışmak, bilgi, sevmek. En üst basamak ise sevmekmiş, seviniz dost olunuz demiş eczanenin ilk sahibi. Şimdi böyle insanlardan kaç tane kaldı acaba?

15 Aralık 2010 Çarşamba

PİNO-ŞUŞU-LEYLAK

Bugün Leylak hanım Şuşu ve Pino ile harika saatler geçirdi. Güneşli bir Ankara gününde Sanat Cafe'nin ressamların ismini taşıyan sandalyelerinde bir bardak sıcak çayın başında çaydan daha da sıcak sohbetler gerçekleştirdi. İkisi de birbirinden şeker bu kızların arasında şeker komasına girmekten zor kurtuldu, bol bol kahkahalar attı. Pino'nun güzelim çizimleriyle süslediği kitapları, Şuşu'nun kendi gibi şirin kupaları eşlikçileri oldu. Sonra Pino'yu işyerine uğurlayıp Şuşu'yla biraz daha zaman geçirdi; kitapçılara girildi, Fikret Otyam Sergisi gezildi (aslında konuşmaktan pek resimlere bakılamadı, gezilir gibi yapıldı:), ordan, burdan, şurdan muhabbet edildi, günün sonunda keyiften ağız kulaklarda eve dönüldü.

İyi ki varsınız kızlar...

22 Ekim 2010 Cuma

BİR SONBAHAR GÜNÜNE SIĞDIRILANLAR...

Tanıştırayım: Solda, ayaktaki Leylak Hanumefendi, oturan ise Prenses Şuşu. 2 saat oturup gevezelik ettikten sonra fotoğraf çekmediğimizi ayrılacağımız anda hatırlayınca ben de müthiş yeteneğimi konuşturup paintte cızıktırdım kendimizi. Benimkisi bir cahil cesareti, Şuşu'nun güzelim çizimlerinden sonra benim acemi şekilimsilerimi hoşgörürsünüz artık. Belki güzellerini Şuşu çizer. Ama ben beceriksizliğimi bahane ederek kendimi daha genç ve zayıf, Şuşu'yu olduğundan daha yaşlı ve şişman çizdim. Ni ho ho, yaşasın kötülük:)))

Eh, bari buna bakın da gözünüz gönlünüz açılsın. Şuşu'dan şirin olmasın, bu mavi saçlı Şirine Antalya'ya gidip kitaplığımın yan duvarında yerini almak için sabırsızlanıyor. Ama bir süre daha sabretmesi gerekecek. Ben bu harika çizime, onu çizen Şirine'nin güzelim saçlarına, gülen pırıltılı gözlerine, o tatlı gülümsemesine, samimiyetine ve sıcaklığına bayıldım. Seninle geçen zaman harikaydı Şuşucum...

Şuşu'dan ayrıldıktan sonra günler sonra kavuştuğumuz güzel havayı ağrıyan, hem de çok ağrıyan dizime rağmen değerlendireyim istedim. Sonbahar renkleriyle donanmış ağaçların güzelleştirdiği Ankara sokaklarında biraz yürüdükten sonra Gençlik Parkı'na bir ziyaret yaptık.

Uzun süre bakımsız, harap durumda kalan, Ankara'nın simgesi Gençlik Parkı geçen yıl düzenlenip yeniden halka açılmıştı. O zamandan beri iki kere gitmiştim, hala tamamlanmamış şeyler vardı, son halini görelim istedim. Gölün etrafında, köprülerde, ağaçlar arasındaki yollarda dolaşıp durduk. Çocukluğumu, gençliğimi aradım ama heyhat mekan aynı ama ruhu gitmiş, hiçbir iz bulamadım. Parkın simgesi, girişteki su kaskatlarının altında karşılıklı yer alan iki heykel artık eski yerinde değildi, parkı gezerken keşfettik ki arkalardaki idare binasının girişine konulmuş. Ankara'yı ziyarete gelen ya da orada yaşayan kişilerden çok azının bu heykeller önünde fotoğrafı yoktur, öylesine parka has birşeydi. Ne yazık ki artık bulundukları yerde kaderlerine terkedilmişler.

Sonbahar havası parka da hakim olmuş, temizlik görevlileri yere düşen yaprakları süpürüp dururlardı ama nasıl mutsuz bir yüz ifadesiyle. Dışardan şairane görünen şeylerin özneleri bu durumdan aynı tadı alamıyorlar ne yazık ki.

Oldukça uzun süren yürüyüşün sonunda eve kilitlenmiş bir dizle ama keyifli döndüm. Sonbahar bitmeden tadını çıkarmak gerek, diz öyle de böyle de ağrıyor nasılsa:))

14 Ekim 2010 Perşembe

AYOL HURİYE'YE NE ZAMAN GİTTİK?

Eveeet, etkinlikler devam ediyor. Dün lise kızlarıyla buluşma günümdü. İki arkadaşın geç kalmış, bir arkadaşın da biraz erkene alınmış doğumgününü kutlamak üzere biraraya geldik yıllar sonra buluştuğumuz arkadaşlarımızla. Beraber olunca tekrar lise yıllarına dönüyoruz, tekrar 6 Fen B'nin o afacan kızları olup çıkıyoruz. Birkaç kilo fazla, ciltte biraz kırışık, saçlarda beyaz teller varmış ne beis, ben her arkadaşımın yüzünde yıllar öncesinin tazeliğini görüyorum.

Belirlediğimiz saatte belirlediğimiz pastanede buluştuk. Erken gelen birkaç kişi hemen hasbıhale girişmiştik ki yan masalardan birinde tek başına oturan yukarıda fotoğrafını gördüğünüz yaşlı teyze yanımıza sokulup, "Yalnız oturmaktan çok sıkıldım kızlar, sizin masaya gelebilir miyim?" demesin mi, el mahkum buyur ettik. Reddetmek içimize siner miydi ki? Teyzem yerleşti yanımıza, kendini tanıttı, Rumelili olduğunu söyledi, çocuklarının birinin yurtdışında, birinin başka şehirde yaşadığını, kendisinin yalnız oturduğunu anlatıp bizim de onun gibi sağlıklı yaşlanmamızı temenni etti. İşin komik tarafı bundan sonra başladı. Bizim sonradan gelen arkadaşlardan her biri teyzeyi içimizden birinin annesi sanıp elini öpüp hatırını sormaya başladı. Teyze hiç açık vermeden hepsinin sırtını sıvazlayıp uygun biçimde cevaplıyordu. Teyzenin kimliğini uygun biçimde fısıltıyla açıklamak da bize düşüyordu tabii ki. Böylece birlikte uzun uzun oturduk.


Pastamızı kesip hediyeleri dağıttıktan sonra uzun yıllar doğumgünlerimizi birlikte geçirebilmeyi diledik, rol model olarak da can sıkıntısını pastanelerde oturarak gideren teyzemizi aldık. Sonra da işi gırgıra vurduk. Şimdi sağlıkla 90 yaşını aşmış, yine birimizin doğumgünü için bir yerde toplanmışız, gelirken de eski günleri yadetmek için lise yıllarında çektirdiğimiz fotoğrafları getirmişiz. Ben diyorum ki mesela fotoğraflara bakıp bakıp; "Kardeş şu fotoğrafta gördüğümüz önlüklü kız senin torun mu?". Arkadaş bakıyor ve cevap veriyor "Ayol ben torunu olacak kadar yaşlı mıyım, benim kızdır o." Derken üçüncü kafayı uzatıyor, "Aaa, ne torunu, ne kızı. Bunlar Arka Sıradakiler dizisinin oyuncuları yahu". Hiçbiriniz bilemediniz diyor bir diğeri, "Bu annemin lisedeyken çektirdiği fotoğraf". Hak veriyoruz hep birlikte ve sonra kafa kafaya verip buraya niye geldik acaba diye düşünmeye başlıyoruz, uzun uzun düşündükten sonra hatırlıyoruz ki yeni doğum yapan arkadaşımızın bebeğini kutlamak için buradayız:))

Cümlemize sağlıklı ömürler diliyorum sevgili arkadaşlarım...

13 Ekim 2010 Çarşamba

DOLU DOLU BİR GÜN

Fiyuuuuuuuuuvvvv (Bu ıslık sesi).
Bir güne neler sığdırdım kendim de şaşmış durumdayım. Sabahın seherinde kalkıp ortalığı toparladıktan sonra (pek gadınımdır, pek cabbar, evimi tertiplemeden parmak ucumu çıkarmam dışarı:) sert adımlarla attım kendimi sokağa. Yolüstü birkaç yere uğradıktan sonra İzmir'den gelen sevgili blog arkadaşım Mavi Balon ile buluştum. Birbirimizi görür görmez muhabbete başlayıp diğer kızlarla buluşacağımız mekana kadar yürüdük sohbet ede ede. Bu aralar Yörük Sofrası gözde öğle yemeği mekanımız haline dönüştü, orada Sardunya ve Funda ile buluşup götürdük Allah ne verdiyse. Sonra işe dönmesi gerekenleri uğurlayıp sohbete ve kahkahaya devam ettik.

Yemek ve blog arkadaşlarımdan ayrıldıktan sonra sıra lise arkadaşlarıma geldi, yapacağımız kutlama için birkaç hediye almak üzere bir başka arkadaşımla buluştum bu defa. Şu mağaza, bu dükkan derken epey yol katedip bu işi de hallettik. Sonrasında yoluma yalnız devam ettim. Yorgunluktan ağırlaşan ayaklarımı sürükleyerek benim için bırakılan Onur Caymaz'ın yeni kitabı Gece Güzelliği'ni almak için kitapçıya, alışveriş için de süpermarkete uğradım. Beni süpermarketten eve ulaştıracak onlarca basamağı elimdeki poşetler ve artık kilitlenen sol dizimle inmek epey zahmetli oldu. Kendimi eve attığımda bir adım daha yürüyecek halim kalmamıştı. Hemen İzmir'den gelen dibek kahvemi pişirip yorgun bünyeye gönderdim ve yemek hazırlığına giriştim. Allahım kendi hamaratlığımdan kendi gözlerim yaşardı ama hane halkında buğulanma bile olmadı, kader utansın. Eh yemekten sonra yan gelip yattığımı ve dinlendiğimi düşünüyorsunuz ama değil işte. Son lokmayı zor yutup çıktık evden. İnternetten güçbela bulduğum biletlerle tiyatroya gittik efendim, "Kerbela"ya. Oldukça uzun bir oyundu ama o yorgunluğun üstüne bile ilgim dağılmadan ve uyuklamadan izledim inanın. Bir hayli etkilendim, koreografi, müzik, oyuncuların makyajı ve şarkılar çok güzeldi. Oldukça ruhani bir havaya girdiğimizi de belirteyim öyle ki oyunun sonunda selam verilirken oyuncular değil de oynadıkları kişiler alkışlandı sanki. Hatta bir ara Yezid rolündeki oyuncunun yuhalanacağından korktum. Hasılı onca yorgunluğun üstüne gittiğime değdi izlediğim oyun. Şu anda takırdayan dizimi Voltaren'le ovmuş, üstüne bir ağrı kesici ve gecenin bu saatinde iki fincan da çay yuvarlamış olarak nasıl uyuyacağımı düşünmekteyim. Üstelik faaliyet bitmedi devamı yarına. (Tabii geceyarısından sonra yazdığım için Çarşamba gibi görmektesiniz ama ben Salı etkinliklerimi yazdım size.)

21 Haziran 2010 Pazartesi

HAREKETLİ GÜNLER

Antalya'ya oranla giderek serinliyen hava ve kuzenimin evinin terasından görünen şu manzarayla keyfime keyif katmaktayım. Hele dün sevgili blog arkadaşım güzeller güzeli, şekerler şekeri "Buğday Tanesi" ile buluşup bol kahkahalı, sıcacık bir sohbet gerçekleştirince tadından yenmedi gün. Buğday'cığımı zaten seviyordum ama yüzyüze gelince sevgim katlandı. Canım benim, en kısa zamanda tekrar görüşelim, seni tanımak harikaydı...

Bahçedeki asmadan kopardım bu korukları. bayılırım tuzlayıp yemeye.

Sadece keyfettiğimi sanmayın, buraya geliş sebebimiz evin yakışıklı oğlunun Cumartesi günü gerçekleşecek düğünü. Haliyle hazırlık içindeyiz. Çarşamba Kuşadası'na Kına Gecesi'ne gideceğiz. Bunlar da kınada dağıtmak için hazırladığımız çerezler.

Vee düğünde gelinin başına serpmek üzere para-pirinç-mavi boncuk üçlüsü. Süslendiler, püslendiler, düğün gününü bekliyorlar.

Beni bağışlayın, Q klavyede çok zorlanıyorum. Şimdilik izninizi istiyorum. Sevgiler Marmaris'ten...

4 Mayıs 2010 Salı

BAHAR BİTMEDEN

Ekmekçim, öncelikle bu "JAKARANDA"lar senindir, kabul eyle...

Bütün bir Pazar gününü bahar yorgunluğumla telef ettikten sonra dün sabah ayaklandım. İstanbul'dan briç şampiyonası için gelen bir arkadaşımla buluşmak için şu gördüğünüz manzaranın hemen yanıbaşındaki, turnuvanın yapıldığı otele gittim. Aman da aman katılımcıları görecektiniz; hırs, fers, sinir, stres, gerilim hepsi mevcuttu. Briç konusunda bulmacalarda çıkan "Briçte sanzatunun kısa yazılışı=nt" dışında malumatı olmayan bir Adem kızı olarak bu gergin ortama daha fazla dayanamadım ve terastaki harika manzarayı ardımda bırakarak arkadaşımla birlikte ayrıldım sözkonusu mekandan.

Bindiğimiz tramvay bizi şehrin batı yakasına getirdi. Briççilerin mekanının manzarasından farklı olmayan bir görüntü eşliğinde aç karnımızı doyurup attık kendimizi Antalya'nın bahar bahçelerine. Macerasever turistlerin "parasailing" çalışmaları yaptığı sarı papatyalarla kaplı falezlerin üstünden tepelerine ak bulutlar ağmış Beydağları'na ve Konyaaltı plajlarına karşı bir süre göz eğlendirdikten sonra vurduk Varyant'tan aşağı Beachpark'a doğru. Hava da nasıl sıcak, bereket Varyant'tan sadece iniş gerçekleştirdik, aksi takdirde motorun su kaynatması kaçınılmaz olacaktı. Denize giren epeyce insanoğlu vardı sahillerde, lakin suyun henüz soğuk olduğu düşünülürse benim açımdan cesaret gerektiren bir girişim olarak nitelendirilmektedir bu durum. Muhtemelen suda cıpcıplayan ahalinin çoğunluğu da İskandinav turistlerdi, bir de yaz-kış demeden deniz faslına alışkın yerliler. Sıcağın ve yürüyüşün getirdiği yorgunluğu gölgeli ve bol ağaçlı bir bahçede çay içerek attıktan sonra kayalıkların kuytularına gizlenmiş, yeşillikler arasındaki merdivenleri tırmanarak (zor oldu itiraf edeyim) falezlerin üstüne kurulmuş parka çıktık.

Bu yıl bütün ağaçlar, çiçekler erken erdi bahara, normalde bu ayda açması gereken çiçekler bile solmak üzere. Yukarıda gördüğünüz Ateş ağaçları Mayıs ortalarında açardı neredeyse geçmekteler. İyice dökülmeden sizin için fotoğrafladım, ne iyiyim değil mi:))

Parkta yaptığımız uzun yürüyüşün ardından yorgun bacaklarımızı dinlendirmek, terleyen bünyeyi serinletmek için şu gördüğünüz çınarların altındaki patika yoldan geçerek Kır Kahvesi'ne yerleştik. Hafif hafif esen bir rüzgarla çay-sohbet ikilisi eşlik etti burada bize.

Son olarak arkadaşımı tramvaya bindirmek için geldiğim durakta şu manolya ağacını gördüm, çiçekleri tepede olup kendini pek belli etmese de yine fotoğraflamaktan ve buraya yerleştirmekten kendimi alamadım. Beni Pazar günü eve kapatan dizlerimden intikamımı aldım ama bugün o da benden rövanş alacak gibi görünüyor. Olsun, dün öyle güzel bir gündü ki bugün evde oturup dinlenmeye değer...