2 Eylül 2026 Çarşamba
ANKARA/EYLÜL-GÜNÜBİRLİK ESKİŞEHİR
27 Ağustos 2026 Perşembe
ANKARA/AĞUSTOS-SON HAFTA
Blogspot bizim posta servisine mi özendi nedir, bu aralar zaten çok seyrek yazabiliyorum, onu da saatler sonra yayınlıyor. Taşeron mu kullanıyor nedir? Ya da taşının bu muhitten demeye getiriyor, bilemedim valla ama kendisine sitemliyiz, sen bizim ilk göz ağrımızsın niye böyle yapıyorsun?
-Eteğimdeki taşları döktükten sonra gelelim günlerin nasıl geçtiğine, öncelikle sıcak geçiyor. Tabii bir bizimki değil herkesinki sıcak geçiyor. Normalde Ankara Ağustos sonunda hafiften sonbahar havasına girerdi ama bu sefer ağırdan alıyor.
-Hafta başı kız kardeşle buluştuk. Yokuşta protezlerimi yormayım diye dolmuşa bindim, 5 lira zam gelmiş, hay bin kunduz 😃
-Caddemizin akasya ağaçları çiçek dökümüne başladılar, asfalta, kaldırımlara, rögarların içine, balkonlara ve hatta evlere bile kuruyan akasya çiçeklerinden bir halı serili.
-Oturmayı kararlaştırdığımız cafenin kapısında kocaman bir zincir asılıydı. Üzüntü ve muz kabuğu 😌 Haydi hatırlayın bu deyimi, yaşınız çıksın ortaya. Mecburen döndük kendini müze sanıp pazartesiyi tatil ilan eden cafenin kapısından. Hıh bize başka mekan mı yok, elli adım yürüdük gökten kahve düşenini bulduk.
-Eve dönerken uğradığım marketin et reyonundaki orta yaşlı görevli Bertolt Brecht'in adeta klonlanmış bir kopyasıydı, yuvarlak çerçeveli gözlüklerine kadar.
-Dün akşam yemekte çok ağır misafirlerim vardı. İçlerinden bir tanesi ressamdı, burada oldukları sürece yaptığı resmi birkaç banknot sayarak satın aldım, şimdi başucumda asılı. Yatarken dereden aşağı yüzen kırmızı Japon balıklarını seyrediyorum 😂
-Kahküllerim aşırı uzadı, terle birbirine yapışıp Hitler'in kahkülüne benziyordu. Bugün kuaföre uğradım, hemen keser diye düşünmüştüm ama müşterisi vardı, beklememi söyledi, randevum var yarım saat sonra deyince saçını kestirmekte olan kibar hanım bana izin verdi, 5 dakikada şıkır şıkır hallettirip çıktım. Kuaföre borcumu sordum, dedi ki "Yoh Yoh!". İki gündür Esin Afşar şarkıları dilime dolandı.
-Randevum Bilgeciğimin annesi Sevdacım'la idi, abone mekanımızda buluşup arpa suyu içtik, bol bol dedikodu yaptık, ruhumuz gıdalandı.
-Sabah erkenden uyanıp uyku tutmayınca elimdeki kitabın son birkaç sayfasını bitirdim. Çok sevip etkilendiğim bir kitap oldu ama YKY'nin puntoları gözlerimin canına okudu. "Sevgi ve Özlemle"yi tavsiye ederim efem. Şu anda elimde Sadık Şendil'i konu alan bir biyografi var. Sadık Şendil tatlı, yetenekli ve mizah dalında usta bir insanmış ama kitabın yazarı için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Bu kadar kötü bir biyografi okumamıştım.
-Ağustos'un son kitabı olarak bir tuğlaya başlıyorum yarın sabah, bana şans dileyin. "Ustaparmak" övgüler üstüne Nadir Kitap'tan getirttiğim, rafta keyfimi bekleyen bir kitaptı, daha fazla bekletmeyeyim dedim.
-Bugünlük bu kadar, Blogspot'un gönlü ne zaman isterse o zaman okursunuz diyerek iyi akşamlar diliyorum...
23 Ağustos 2026 Pazar
ANKARA/AĞUSTOS-ANIMSAMALAR
Komşu ziyaretinden geldim, kapıyı falan da çalmadım. Ziyaretten haberi oldu mu bilmiyorum ama bıraktığım notu kapıdan aldığına göre artık haberdardır. Söz konusu komşu ile uzundur komşuyuz ve ayrıca hemşeri sayılırız. O Antalya'da büyüyüp başka şehirlere yelken açmış, ben tam tersi başka şehirlerde büyüyüp Antalya'da ulaşmışım olgunluk yıllarıma. Yüzyüze gelince de hemşeriliğe ilaveten dostluğu da büyütmüşüz. Tahmin etmişsinizdir kimden bahsettiğimi, Radyo Z elbette. Hep güzel yazar zaten de beni bugünkü yazısıyla 12 Eylül'e ışınladı. O henüz çocuk sayılırmış, bense epey gençtim. O olmayası tarihin öncesinde de çok çekmiştim okul yıllarında, yazıya dökmek istemediğim tatsız şeyler, geride kalan genç ölümler, olaylar, kavgalar, hatırlamak istemediğim bir sürü kötülük. Çok zor şartlarda biten okul sonrası bir şekilde tayin olup kapağı Denizli'ye atmışız. Hiç bilmediğim, görmediğim bir şehir. Uzun zaman sokakta herkesin yabancı olduğumu anlayıp bana baktığını düşünmüştüm. Hiç alışık olmadığım bir taşra hayatı, yabancısı olduğum insanlar, şiveler, adetler. Bir yandan da ilk kez kendine ait bir ev, yeni bir meslek, yeni arkadaşlar, yeni bir yaşam biçimi. Bir süre sonra öyle sevdim ki o çirkin şehri, bıraksalar ebediyen kalırdım ama şartlar Antalya'ya sürükledi bizi.
Turizmin başkenti dediğimiz şehir 80 yılında güzel olmasına güzeldi de, Ankara'da, hatta Denizli'de bile kolaylıkla erişebileceğim şeyler burada bilinmiyordu, bulunmuyordu, yoktu. Yaş pasta deyince muzlu rulo, tost deyince yarım ekmek arası kaşar veriyorlardı. Şarküteri ürünü ara ki bulasın, boza da öyle. Bunları geçtik de okul berbat haldeydi. İdari personel rehavet içinde, dersler yapılmıyor, keyfi çatan öğrenci haydi boykot deyip basıp gidiyor, benim Denizli'deki son derece düzenli okulumda birinci dönemin başında okuttuğum konuya Nisan sonunda henüz gelinememiş bile, üstüne üstlük ev de bulamamışız, eşyaları depoya atıp kayınvalidenin bir odasına sıkışmışız. Ve ayrıca bebek bekliyorum. Ne kadar mutlu olduğumu tahmin edersiniz. Neyse sonunda ev bulundu, taşındık, tatil oldu, bebek beklenenden üç hafta önce geldi, hava Cehennem gibi sıcak, bebek sürekli ağlar, izin sürem doldu, okula gitmek gerekti ve bu arada kayınbiraderimin nişanlanası tuttu. Kız isteme töreni, derken nişan ve nişanın hemen ertesi başka şehirden gelen kız tarafının benim evde yemeğe alınması uygun görüldü. Devamlı zırlayan üç aylık bebekle kalabalık bir sofra hazırlandı, yendi içildi, ertesi günü damat tarafının kasabasının ziyaretine karar verildi, bir yığın bulaşık bana bırakıldı ve gece sona erdi.
Sabahleyin İsmail'in sesiyle uyandım. İsmail kim derseniz anlatayım, içimde hala ince bir sızıdır. Hemen yanımızdaki apartmanın zemin katının bütün dairelerinde Batman'lı kalabalık bir aile oturuyordu. Hani hükümet gibi derler ya öyle bir iri yarı, otoriter anne, annenin yarısı kadar ve pek sözünün geçtiğini düşünmediğim bir baba ve biri hariç hepsi evli 12 yetişkin erkek evlat. Her bir odada biri karısıyla oturuyor. Odalardan birinde ise İsmail'in annesi oturuyor, o Antalyalı. İsmail'in babası ise yan oda ile değişimli olarak uğruyor. Yan odada adamın aslında ilk karısı var ama o imam nikahlı, İsmail'in annesi ise resmi. İşin esası apartmanın yapımında bu ailenin iş makineleri kullanılmış, Müteahhit de zemin daireleri para yerine onlara vermiş. İsmail'in babası bu arada mahalledeki bakkalın kızını gözüne kestirip nikahı basmış. Şimdi hangisi kuma hangisi değil, çözülemeyen bir durum mevcut. Sayılamayacak kadar çok çocuk var farklı yaşlarda, el yüz kirli sokakta oynuyorlar, arka bahçede beslenen birkaç koyun da var sayarsak, önlerine atılan karpuz kabuklarını çocuklarla paylaşıyorlar. Susayan çocuklar eve gitmeye üşenirse üst katlarda yıkanan balkonlardan akan suyla gideriyorlar susuzluklarını ama hepsi de sapasağlam. Ben içlerinden ikisiyle ahbaplık kurdum, biri büyükçe bir kız, adı Gurbet. Annesini kızdırdığını "Oy Gurbetiii" diye bağırışından anlıyorum ama çok sevimli bir çocuk, arada balkon altına geliyor, sohbet ediyoruz. İsmail ise has adamım. Pazar filelerimi taşıyor, odun aldıysak eve çıkarıyor, caddenin karşısında bir çiçekçi var, işe yaramayan çiçekleri attığında içlerinden taze olanları seçip kapıma getirip mahcup bir gülümsemeyle veriyor. Henüz 5 yaşında, üç yıl daha ömrü olduğunu o zamanlar bilmiyordum. Babasına zorla aldırdığı bisikletten daha hevesini alamadan bir arabanın çarpması sonucu öldüğünü öğrendiğimde günlerce ağladım. Kuş kadar bir şeydi, "Yenge" diyen sesi ve kara gözleri hala hayalimde.
İsmail'in sesiyle uyandığım sabah 12 Eylül'müş meğer. "Sokağa çıkmayııın" diye bağırdığını balkona çıkınca anladım ama o henüz ne olduğunu anlamamıştı. TV'yi açtık, Hasan Mutlucan "Yine de Şahlanıyor Aman Kolbaşının Kır Atı"nı söylüyordu. Çok geçmedi Kolbaşı da çıktı ekranlara, malum nutkunu atınca Hasan Mutlucan'la yer değiştirdi. Gün boyu ikisi arasında gidip geldik, sokaklardaki anonsları dinledik, kamyonetle dağıtılan ekmeklerden edindik. Tabii dünürlerin de kasaba ziyaret planı suya düştü. Sonrası öncesinden de kötüydü. Güya anarşi bitmiş huzur gelmişti, aman ne huzur. Bizim kuşak ne zaman huzur gördü ki zaten.
Evren Antalya'yı çok sevmişti sanırım, 12 Eylül'ü takip eden günlerde kaç kez gidip geldiyse biz de fareli köyün kavalcısı gibi yüzlerce öğrenciyi ardımıza takıp onu karşılamaya gittik Havaalanı yoluna. Henüz bakir oralar, çevre yolu, kaldırım yok, çocuklar yola çıkıyorlar, engellemek için yol kenarından yürüyüp güya bariyer oluşturuyoruz. Derken iki öğrenci gülerek geliyor, "Hocam hocam vali size dedi ki, hocanımlar tavuk gibi yolun ortasından yürüyorlar". Bize bunu diyen aynı vali, birkaç ay sonra açılan Fikret Mualla Retrospektif Sergisi'ne telgraf yollayıp ölmüş adama başarılarının devamını diliyor. Hangimiz tavuk bilemedim 😂
Ortam berbat, herkes gölgesinden korkuyor, kitaplar yok ediliyor falan, tatsız zamanlar. Ayrıca komik yasaklar var, mesela Öğretmenevleri'ne kot pantolon ve şortla girmek zinhar yasak. Öğretmenler önlük giyecek, kadın öğretmenlere de pantolon yasak, giymeyin yahu erkek misiniz? Bana tuhaf gelen bir yasak daha var ki hala akıl erdiremem ve ne yapacağımı tam bilemem. Dilekçelerde imzanın ismin altına değil de üstüne atılması. Yakınlarda dilekçe yazmadım, şimdilerde uygulama ne yönde acaba?
Bu günler de geçiyor, Kolbaşı ressamlığa başlıyor, kadın öğretmenler pantolon giyebiliyor, Öğretmenevlerinde kıyafet serbest oluyor, önlükleri atıyoruz da imza işi hala müphem 😂
Herkesin 12 Eylül'ü kendine diyerek fazla uzatmadan yeni çıkan Isabel Allende kitabından söz edeyim. Bir Ruhlar Evi değil elbette. Isabelimiz bu kez göçmenlik konusuna el atmış. Bir salı günü Türkiye'ye gelen sarışının Meksika sınırına diktirdiği duvar da konu ediliyor. Özellikle Meksika, Guatemala, San Salvador gibi ülkelerden iltica eden insanların yaşadıkları zorlukları, bilhassa da çocuklardaki psikolojik etkileri 2. Dünya Savaşı'nın Samuel'i, El Salvador'un Leticia'sı, San Salvador'un Anita'sı üzerinden anlatmış. Dünyanın dört bir yanı insanı kahreden olaylarla dolu. Ve ben bu yazar kadına hayran olmaya devam ediyorum.
Storytel'de ise "Tereyağı"nı bitirdim ve çok sıkıldım, aşırı uzatılmıştı. Bir kez daha karar verdim ki-başıma bir şey gelmeyecekse-ben Uzakdoğu Edebiyatı'nı pek sevmiyorum.
Pazar gününüz keyifli geçsin diyerek bitiriyorum...
16 Ağustos 2026 Pazar
ANKARA/AĞUSTOS-GÜNLER GEÇİP GİDERKEN
Birkaç gündür görev bilinci olan bir Babanneçiko olarak torun Çiko ile hemhâl olmakta idim. Dolayısıyla değil yorumlara cevap verip paylaşımları okumak bilgisayarı bile açamadım. Bugün haftanın son ödevini de tamamlayıp rutinime döndüm.
Perşembe günü Küçükesat'taki eskiden sebze, meyve, balık, et vs ürünlerin satıldığı ve artık oldukça harap hale gelmiş Hal binasının restorasyon sonrası durumunu görmek için Esat Hal'e gittik Çiko ile birlikte.
Restorasyon iki yıl kadar, belki de daha fazla sürmüştü, nihayet bu yıl bitti ve halka açıldı. Bina yenilenmiş, birtakım cafeler, restoranlar açılmış. Çalışma odaları, terasta açık hava sineması, girişte sergi salonları var. Sergi salonlarından birinde Rahmi Koç'un katkılarıyla açılmış, "Beygir Gücü" adlı at ağırlıklı bir sergi vardı ve oldukça ilgi çekiciydi. Hem Çiko, hem biz keyifle gezdik. Yan tarafa ise semtin geçmişiyle ilgili kalıcı bir arşiv sergi açılması planlanmakta imiş. "Beygir Gücü" sergisi yıl sonuna kadar gezilebilir, Ankaralılara öneririm.
10 Ağustos 2026 Pazartesi
ANKARA/AĞUSTOS-HAFTAYA BAŞLARKEN
Ağustos ayı okuma açısından güzel bir başlangıç yaptı, okuduğum altı kitaptan biri dışında çok memnun kaldım, hatta iki tanesini bu yıl okuduğum en iyi kitaplar arasına alabilirim. Yalnızca İskandinav kökenli bir kadının yazdığı "Veda Temizliği"ni bitirince hem çevirenin, hem de kendimin gözlerine acıdım. Bu kadar anlamsız bir kitabı çevirmeye gerek var mıydı onu da bilemedim ya. Yazar bugüne kadar başkaları için (anne-baba-eş-akrabalar) yaptığı, yaşının ilerlemesi nedeniyle kendisi için de yapmaya başladığı, Türkçe'ye "Ölüm öncesi temizlik" gibi bir anlamda çevrilebilecek bir eyleme girişiyor ve bunun nasıl yapılacağını konu ediyor. Tekerleği yeniden keşfettiği falan yok, fazlalık giysileri elden çıkarın, eşyalarınızı verin, satın, hediye edin, evraklarınızı, fotoğraflarınızı yok edin türünden şeyler. Sık sık "İyi ki söyledin, biz bilmiyorduk" diyerek okudum. Lakin onun önerdiği şeylerin bizim ülkemizde yapılması çok zor. Hanımefendi bazı ev eşyaları için mezat ekibi çağırıyor, bazılarını hayır kurumlarına bağışlıyor, bazılarını sağa-sola dağıtıyor. Evrakları için kağıt kıyma makinesi alıyor falan filan. Yahu ben annemin ölümünden sonra boşaltacağımız Antalya'daki evleri için 6 ay uğraştım, gelin alın diyordum da kimse yüz vermiyordu. Koltuk takımını ve "fitirin" diye pek heves ettiği vitrini o sıralar temizlik için gelen yardımcım almaya niyet etti. Bir hafta sonu tam arkadaşlarla buluşmak için evden çıkacağız telefon etti, "Eşyaları almaya geliyorum" dedi. Acelem olmasına rağmen sırf bir an önce ev boşalsın diye gidip annemlerin evinde bekledim. Derken hanım damadıyla geldi. Her bir koltuğa tek tek oturdu: "Irahatımış" diye beyan etti. "Fitirin de güzelmiş" dedi, ben de bekliyorum ki yükleyip gidecek. Bizi bir saat beklettikten sonra, "Şimdi işim var, sonra gelir götürürüz" diyerek çekti gitti. Kalite kontrolüne gelmiş meğerse 😂
Diğer kitaplardan daha önce bahsetmiştim, asıl öveceğim ise mektuplardan müteşekkil bir kitap: "Muhabbet". Bu aralar sosyal medyada pek yaygın, hani şu kapağında iki kuş olan, Virginia Evans'ın yazdığı. Dün akşam saat 8.00'de başladım ve bugün 12.30'da bitirdim diyeyim siz anlayın. Çok çok beğendim. Mektup yazmayı da, almayı da çok seven biri olarak adeta düştüm kitabın içine. Ne yazık ki bizim posta teşkilatı Amerika'daki gibi çalışmıyor. Tüm girişimlerim hüsrana uğradıktan sonra vaz geçtim mektup, hatta yılbaşı, bayram kartı bile atmaktan. En son bir arkadaşım İngiltere'den adresimi isteyip kart yolladı yeni yıl için, hala gelmesini bekliyorum. Zannımca o kart Londra'dan salimen çıkmış, Manş Denizi'ni süzülerek geçip Avrupa'yı kat etmiş ve ne zaman ki Türkiye sınırlarına girmiş zorlu yolculuk o zaman başlamıştır. Antalya'ya kadar ulaşabildiyse eğer ya Akdeniz'de boğulmuş, ya Falezlerden düşmüş ya da şehrimizin meşhur zerzemin mağaralarında kaybolmuştur. Ruhuna Fatiha. Blogu ilk açtığım yıllarda bile kart etkinlikleri yapıp onlarca kart alıyor ve atıyorduk hepsi de yerine ulaşıyordu, o zamanki dumanlı postacımı bile arar oldum. Hiç vaktinde ulaştırmazdı, ya çamur içinde kapının altından atar, ya biriktirip on-onbeş gün bekletir, eğer taahhütlü geldiyse yollayana merdiven çıkarttığı için söylenir ve her teslimatta ağzının kenarındaki sigarayı çekip dumanı suratıma üflerdi. Ama eninde sonunda elime geçiyordu, şimdi o da yok. Ortaokul ve lisede sıra arkadaşımın babası görevi icabı yazları çeşitli şehirlere giderdi ailesini de alıp. Birbirimize sayfalar dolusu mektuplar yazardık, bazen kağıtları uç uca ekleyip rulo yapardık, keşke saklasaymışım diyecektim ki yukarıda bahsettiğim İskandinav hatun geldi aklıma, yüzüme parmak sallayacak diye vaz geçtim 😂
Bugün bir süredir ertelediğim iki iş vardı, onları hayata geçirmeye karar verdim, önce sağlık ocağına gidip ilaç yazdırmak, ardından da Kızılay Metro'suna inip metro kartı çıkarmak. Sağlık ocağı bomboştu, ilacı yazdırdım, hatta doktorla dolgulu ördek dudaklar ve gereksiz alınan vitaminler üzerine sohbet bile ettim. Reçetemi dönüşte almak üzere eczaneye bırakıp Metro'ya yollandım. Sora sora Bağdat'ı olmasa da kart verilen gişeleri buldum. Amanın, beş gişenin önünde upuzun beş kuyruk. Gözüme en kısa görünene eklendim. İki kişi eksik evrak yüzünden işlem yapamadı, biri para bozdurmaya gitti, önümdeki adam ödenecek tutarı görünce, "Ben o kadar metroya binmiyorum bile" diyerek vaz geçti, bir anda sıra bana geldi. Kimlik, fotoğraf, telefon numarası, mesajla gelen kod, 113 lira derken kart kimliğimle birlikte beş dakikada elime tutuşturuldu. Oh, bundan kısası 7 Cüceler. Yepisyeni kartımı cüzdana yerleştirip Metro altı kitap fuarına girdim, hiç niyetim yoktu kitap almaya ama dayanamadım. Edip Cansever'in Alev Ebuzziya'ya Mektuplar'ını ve "Ben Ruhi Bey, Nasılım?"ı alıp kasaya yönelmiştim ki görevli 3 alana 1 beleş dedi. Fırsat kaçar mı, gidip daha önce iki kitabını okuyup sevdiğim Alex Schulman'ın "17 Haziran"ını da ekledim. Daha fazla dolaşırsam cüzdanı boşaltacağıma karar verip tez ayrıldım. Epeydir kitapçıdan kitap almıyordum, eminim internette daha ucuza bulurdum ama kitap kokusu koklayarak almanın da keyfi bir başka.
Cafelerde bir şeyler içen insanların, alışverişe çıkanların, Yüksel Caddesi'ndeki banklarda geleni geçeni kesen adamların, çiçekçilerin, yaprakları sararmaya başlayan ıhlamur ve kaldırımlara çiçekten bir halı döşeyen akasyaların altından geçerek yürüdüm. Mimar Kemalettin'in güzelim tarihi yapısı, kız kardeşimin de ilkokulu okuduğu Mimar Kemal İlkokulu'nun-şimdi ortaokul olmuştu-boş pencerelerine baktım ve kapıya asılan Çankaya İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü levhasını görünce içim cız etti. Yılların okulu boşaltılmıştı demek, söylentiler gerçekmiş. Zaten okula asil bir görüntü veren rengi değiştirilmiş, birbirine hiç yakışmayan alacalı bir renge boyanmıştı 2 yıldır. Şimdi de okul olmaktan çıkmış. Oysa o civardaki en yakın okul orasıydı, öğrenciler nereye nakledildi acaba? Değişmeyen tek şey değişim diye söylenerek eczaneden ilaçlarımı aldım, markete uğradım ve eve geldim. 6800 adım atmışım, limiti 6000 yapmıştım, telefonum havai fişeklerle kutladı bendenizi 💥😂 "Abartmayalım" dedim ve yemek hazırlığına giriştim.
Seviyoruz merkez!
7 Ağustos 2026 Cuma
ANKARA/AĞUSTOS-ESKİLERDEN
Sabah çamaşırları toplamak için balkona çıktığımda gökyüzüne baktım. Arada beyaz bulutlarla süslenmiş bir maviydi. Antalya'da Temmuz, Ağustos aylarında sıcak zıvanadan çıkar ve gökyüzü asla mavi olmaz. Nemle karışık bir acayip beyaz gökyüzü görürüz günlerce. İki gün önce okuduğum Maggie O'Farrell'in "Cehennem Sıcakları İçin Talimatlar" kitabında o rengin adını öğrendim: "Bozuk süt rengi". Tam tanımlama, beyazın içine bir fiske mavi katılmış, bulanık, boz bir renk. Gördüğün an hapı yuttun, sıcaktan ve nemden bunalacaksın.
Sadece gökyüzüne bakmadım, karşı daireye de kaydı gözüm ister istemez. İki yıldır boş, eşyalı olarak boş. O apartman bizim caddedeki bina sırasının en yenisi, yenisi dediysem vardır bir 25 yılı, bizim apartmanların 60 yıla yakın mazisi düşünülürse o delikanlı kalıyor haliyle. Eski mi eski, bakımsız, pasaklı bir bina vardı yerinde, tamamı bir kişiye ait, anlatacağım onu da, sahibini de.
Bu bina yapıldığında karşımıza denk düşen daireye orta yaşı biraz aşmış bir karı-koca taşınmıştı. Yaz tatillerinde geldiğimde camla kapatılmış balkonlarındaki eşya kalabalığı dikkatimi çekerdi. Kadın ne bulduysa balkona asardı; süs eşyaları, yapma çiçekler, süzgeçler, kepçeler, kullanılmayan mutfak eşyaları, züccaciye dükkanından beterdi ortam. Pandemide covidden vefat ettiğini öğrendim bir yaz, iyice yaşlanan kocası bir bakıcı yardımıyla evde oturmaya devam ediyordu. Ertesi yıl geldiğimde o da ölmüştü. Ev o zamandan beri boş, kimsenin açmadığı uçları fistolu zebra perdeler öylece duruyor. Bir vakitler özenilen eşyalar toz içinde, hayat çok acımasız.
Biz taşındığımızda başka bir apartmanla komşu olmuştuk. Koyu gri, sevimsiz ötesi bir bina idi, zemindeki dükkan lokanta iken bir süre sonra şimdi ne ürettiklerini unuttuğum bir imalatçıya dönmüştü. Her şiddetli yağmurda su basardı. Tüm binanın sahibi apartmandan da pasaklı, nemrut suratlı, varyemez amca Apturaman Efendi idi. İşin ilginç yanı Apturaman Efendi ve ailesinin oturduğu daire tam benim odamın karşısında idi. Hurda eşyalarla dolu balkonları o kadar kirli, o kadar bakımsız, o kadar pasaklı idi ki Apturaman Efendi'yi tanıyan sormaya gerek kalmadan o dairede oturduklarını anlardı. Bir seferinde bize bir-iki gün kalmaya gelen eski mahalleden komşumuz, titizliğiyle tanınan Munise Teyze benim odanın balkonuna çıkıp karşı taraftaki pasaklılığı görünce dayanamamış, o sırada rengi kırarmış çamaşırlarını asan Apturaman Efendi'nin karısına (ki ona da komşular Apturaman Teyze derlerdi) "Kızım şu balkonunu bir temizle, bir yıka, camları sil, iki üç saksı çiçek ek, bu ne pasaklılık" demişti de annem utanıp içeriye kaçmıştı 😂 Karbon kağıdıyla çoğaltılmış kadar benzeşen üç çocuğu vardı ailenin, iki kız bir oğlan. Birbirine bu kadar benzeyen çocuklar ne hikmetse ne annelerine, ne de babalarına benzerdi, Apturaman Efendi yaşlandıkça metamorfoz geçirmediyse tabii. Büyük kız yaşıtımdı, diğerleri de iki yaş arayla devam ediyordu, her biri birbirinden ilginç olan evlatlar kırmızı saçlı, çilli ve görülebilecek en tuhaf huylara sahiptiler. Sözgelimi ortanca olan oğlan odamın tam karşısındaki perdesiz mutfağın eviyesine belden yukarısı çıplak olarak eğilip yıkanırdı. Banyo kullanmayı pek sevmiyordu sanırım. Kimi zaman en üst katın merdiven sahanlığındaki pencereye ayaklarını dışarıya sarkıtarak oturur, yediği meyvelerin çekirdeklerini insanların kafasına fırlatırdı, kimi zaman da çatıya çıkıp avazı çıktığı kadar kız kardeşlerinin isimlerini seslenirdi. Tüm bunları yaparken üniversitede mühendislik okuduğunu da belirteyim. İnsanlardan kaçtığı söylenen üç numara kız mutfağın açıldığı pasaklı balkona oturur, eline aldığı bütün bir ekmeği parçalara ayırarak aşağı atar, bir yandan da kendi kendine konuşurdu. Lanthimos'un "Köpek Dişi" filmini izlerken ilk anda aklıma gelen bu aile olmuştu. İçlerinde nispeten normal olanı yaşıtım olandı. Her üçü de kolejde okumuştu, İngilizceleri gayet iyiydi ve tuhaf bir şekilde iyi üniversiteler kazanmışlardı. Gel gör ki sokakta görseniz dilenci sanıp ellerine üç-beş kuruş sıkıştırma arzusu duyardınız. Baba o kadar cimriydi ki muhtemelen birbirlerinin küçülenlerini giyiyorlardı. Apturaman Efendi'nin karısı kendi halinde, sakin, çekingen bir kadındı, nemrut kocası kadını sindirmişti mutlaka. Alt katta oturan kiracısını çamaşır yıkayacağında çağırıp çamaşır bitene kadar yanında tutarmış, makinenin canlanıp saldıracağından korkuyormuş. Konu-komşuya pek gidip gelmezdi. Yaşıtım olan büyük kızla balkondan yapılan zorunlu selamlaşmalar ve ara sıra okul yolunda karşılaşmalardan dolayı bir miktar yakınlığımız vardı. Günler süren ısrarlarını kıramayıp evlerine davet edildiğim bir gün romanlarda anlatılan pasaklı evlerin burada hayata geçtiğini düşünmüştüm. İkramların tamamını geri çevirmem mümkün olmayınca bir bardak vişne suyuna evet demiştim ama ilk yudumda ağzıma gelen şeyin böcek olduğu düşüncesiyle neredeyse bardağı fırlatıyordum. İradem baskın geldi, bardağı elimde tutabildim, ağzıma gelen şeyin maydanoz yaprağı olduğunu fark edince de bir nebze rahatladım. Ne de olsa maydanoz böcekten iyidir. Maydanozlu vişne suyunun akabinde de annemin beklediğini bahane edip ayrıldığım o eve bir daha uğramadım.
Sonraları ben ayrılıp başka şehire taşındım, o insanlarla irtibatım kesildi, büyük kızın evlendiğini ve onun da başka bir şehre yerleştiğini duydum, derken taşındılar ve arkasından da ev müteahhite verildi. Köpek Dişi ailesiyle olan bağlantı tamamen koptu. Apturaman Efendi ve Apturaman Teyze muhtemelen rahmetli olmuşlardır, çocukları nerededir, ne yapıyordur Allah bilir.
Balkonda geçirilen kısa bir zaman bazen anıları hafızadaki yerinden dışarı aktarabiliyor, kayda almakta yarar var, eh madem burası da benim kara kutum ekleyeyim içine.
Dündenberi şahane bir kitap okuyorum. Fredrik Backman'ın "Arkadaşlarım"ı. Yazarın daha önce "Endişeli İnsanlar" ve "Buradan Bir Brit Marie Geçti" isimli kitaplarını da okuyup sevmiştim ama bu bambaşka bir şey. Mutlaka okuyun derim, Charlie ile Linus bile çok sevdiler:
3 Ağustos 2026 Pazartesi
ANKARA/AĞUSTOS-AMAN CEVRİYE HANIM
Dört gündür Cevriye Hanım'ı, aslında hanım demeye dilim varmıyor, cadaloz Cevriye'yi misafir ediyordum. Misafirlik de denmez, zorbalık. Malumunuz kendisini 5 yıl önce Cehennemin ta dibine yollamış, evini de müteahhide verip yerine gıcır iki daire almıştım. Epeydir rahattım, gıcır dairelerde ferah fahur sefa sürüyordum ki geçen cuma çıktı geldi Cevriye. "Hayrola?" dedim, "Evime geldim" demez mi? Sanırım demans başlamış. "Ya bi çek git, ben seni beş yıl önce yollamadım mı buralardan, gözüme görünme bir daha demedim mi? Evin falan kalmadı" dediysem de kâr etmedi. Kapıdan kovdum, bacadan girdi. Dört gündür olmadık rezilliği yaptı, rahat huzur vermedi. Sonunda çareyi karakola başvurmakta buldum, "Haneye tecavüz var polis abilerim, el aman, kurtarın beni şu edepsizden" dedim. Tuttular kolundan attılar nezarete, tam anlamıyla değilse de biraz rahatladım.
Blogumu yakın zamanda takibe alanlar bu kadın ne diyor diye düşünebilirler ama eski takipçilerim Cevriye'yi iyi tanır, hatta bir de kardeşi vardı, Tevriye. Kendileri protez öncesi yıllarca canıma okuyan diz ağrılarım olur. Ameliyatla kendilerini defettiğimden beri şikayetsiz yaşayıp gidiyordum ama hafta sonu bir yürüyüş sonrası tam da Cevriye'nin eski mekanında bir ağrı başlamasın mı? Ha geçer, de geçer, geçmediği gibi dizlerimde başka sıkıntılar da baş gösterdi. Dört gündür çeşitli senaryolar yazdım kafamda, tahmin edersiniz ki hepsi dramatikti. Bugün aslında başka bir sebeple dışarı çıkmıştım ama yakındaki bir hastanenin yanından geçerken kız kardeşle daldık içeriye. Ortopedi doktoru uygundu, üstelik daha önce muayene olduğum ve memnun kaldığım bir doktordu. Muayene ve röntgen sonrası protezlerde bir problem olmadığı, sorunun kaslarda olduğu saptandı. Bu kış Antalya'nın çılgın yağmurları yüzünden yeterince yürüyüş yapamayınca kas kalitem düşmüş haliyle, son bir hafta da yürüyüşe yüklenince Cevriye çıktı geldi. Doktorun önerisiyle bacak kaslarını güçlendirici hareketlere ağırlık vereceğim, düzenli yürüyüş yapacağım ve sorun çözülecek. Zaten protezlerin sağlığının yerinde olduğunu öğrenince kendimi ve dizlerimi daha iyi hissettim. Bundan sonrası egzersize bakar.
Hafta sonunda Ferzan Özpetek'in izlemediğim iki filmini izledim: "Şans Tanrıçası" ve "Elmaslar". Özpetek'in filmlerindeki hareketi, neşeyi, kocaman sofraları çok seviyorum. Bu iki filmi de sevdim, özellikle "Elmaslar" kadın dayanışmasını konu aldığı için daha çok hoşuma gitti. İzlemediyseniz tavsiye ederim.
Hafta sonu kitabı ise Javier Cercas'ın "Terra Alta" üçlemesinin sonuncusu olan "Mavi Sakalın Şatosu" oldu. Fena değildi ama ilk kitap her daim favorim olacak. Bugün de yeni bir kitaba başladım. Aşırı abartıldığını düşündüğüm "Hamnet"in yazarı Maggie O'Farrell'in, Domingo tarafından yayınlanan "Cehennem Sıcakları İçin Talimatlar"ı. Daha önce YKY'den çıkmış. Mevsime uygun bir kitap olarak sıcak sıcak okuyorum 😂 Storytel'de ise Hikmet Hükümenoğlu'nun son kitabını dinlemeye başladım: "Bu Dünyada Yaşamak". Gazeteci Ezgi'nin yeni macerası.
Aşağıdakiler ise Cevriye kapıma dayanmadan önce yaptığım yürüyüşten gözüme çarpanlar:
Apartman arası Kocatepe Camisi
Meğer bana ait bir apartman varmış, çıkın çıkın gelin 😂
29 Temmuz 2026 Çarşamba
ANKARA/TEMMUZ-BİR GÜLÜ DÜŞ EYLEYELİM
Önce başlığa açıklık getireyim, daha önce de bahsettim aslında, hatırlayan çıkabilir. TRT'nin izlenebilir olduğu zamanlarda "Küçük Ağa" diye bir dizi vardı, Tarık Buğra'nın eserinden uyarlanmış, Çetin Tekindor, Fikret Hakan, Aydan Şener falan rol almıştı, çok iyi bir diziydi, yaşı yetenler anımsar. Çolak Salih rolündeki Fikret Hakan bir sahnede, Ruhi Su'yun şahane seslendirdiği "Gelin Canlar Bir Olalım" türküsünü söylemek istiyor, "Bir yürüyüş eyleyelim" dizesini de "Bir gülü düş eyleyelim" olarak hatırlıyordu. Öyle hoşuma gitmişti ki bu tümce, o zamandan beri ne zaman yürüyüşe çıksam "Bir gülü düş eyleyelim" diyerek başlarım.
Uzun zamandır bir gülü düş eylemiyordum aslında, sonunda evvelsi gün gül düşüne yattım . Çıktım evden, yürüdüm de yürüdüm, güller gerçekten düş eylemelik olmuş, solmuşlar ama arada birkaç tane "Ben hala varım" diyen çıktı. Cebeci'ye gelince ara sokaklara vurdum kendimi. Bir apartman bahçesinde yoluma ilkin şu çıktı:
23 Temmuz 2026 Perşembe
ANKARA/TEMMUZ-GEÇMİŞE MEKTUPLAR 11
Geçmişe Mektuplar birlikte yazım serimizi bitiriyoruz artık, son gün yarın ama ben bugün son mektubumu yazacağım. Diğer arkadaşları bilmem ama benim için geçmişe dönmek, acı-tatlı hatıraları mektupla dile getirmek çok ufuk açıcı ve keyifli oldu. Sevgili Kaptanımız Lesliyan'ımıza teşekkürü borç bilirim, bizi böyle nice yazım serilerinde bir araya getirmesi dileğiyle sevgilerimi iletiyorum ona ve tüm katılımcılara.
Leylak Dalı, sevgili blogum,
Seninle birlikteliğimiz 17 yılı aşmış, seneye rüştünü ispat edeceksin, artık bana danışmadan kendi başına takılırsın, ben yaptıklarına itiraz edince de 18'imi aştım artık, istediğimi yaparım diyeceksin, mi acaba? Yok öyle bir şey, geliyor anne terliği ona göre 😂
Şaka maka her yıl doğum gününü unutuyorum, affeyle. Oysa ben kutlamaların kadınıyım, doğum günüymüş, yılbaşıymış, diz ameliyatı günüymüş, özel bir olaymış hiç kaçırmam, lakin sen mi sinyal yolluyorsun hatırlama diye bilmiyorum, neden sonra aklıma geliyor. Hâlâ 16 yaşında sanmam, benim blog ergenliğe girdi diye düşünmem de ondan sanırım, meğerse 17 olmuşsun, gecikmeli de olsa kutlayayım, nice yaşlara benimle eriş çiçeğim.
Seni hayata geçirdiğimde annem öleli ve emekli olalı 4 yıl olmuştu, emekliliğe alışmıştım da annemin ölümüne alışamamıştım bir türlü. Senkronize olmuştu emeklilik ve ölüm. Hatta annemin üç gün okumasında şapşal memurun yanlış işlemi sonucu duayı bırakıp acilen Emekli Sandığı'na gitmek zorunda kalmıştık hiç unutmuyorum. Bilgisayarla hemhal oluşum ise bir yıl daha eski, okul zorunlu bilgisayar kursu açmıştı, söylene söylene başlamış, üçüncü gün oğlumu arayıp bana bilgisayar toplamasını istemiştim. Seni açmaya karar verdiğim günü komik bir anekdotla hatırlıyorum, Kocam Bey'le büro sandalyesi almak için çarşıya gitmiştik, fazla uzağa gitmeden evin yakınında istediğimiz gibi bir tane bulunca taksiye binmeye gerek kalmadı, zaten şoför almazdı muhtemelen. Kocam Bey sandalyeyi kolçaklarından tutup ters çevirdi ve başının üstüne yerleştirip taşımaya başladı. Alt tarafı iki ara sokaktan geçecektik. Sokağın ortasına geldiğimizde önümüze kavga eden iki adam çıktı, küfredip yumruklaşıyorlardı. Kocam Bey gayriihtiyari "Ne oluyor beyler, ayıptır yapmayın" diyerek adamlara yöneldi. Görüntü o kadar komikti ki, kafasında sandalye taşıyan bir adam ve kavgayı bırakıp şaşkınlıkla ona bakan iki adam, hatırladıkça gülesim geliyor. Sandalyenin kenarından tutup kendisini yanıma çektim, biz gülerek yola, onlar da küfürleşerek kavgaya devam ettiler.
Eve gelince yeni sandalyeme yerleştim ve bilgisayarı açtım, o anda aklıma geldi seni hayata geçirmek. Bir süredir blog okumaya merak salmıştım. Zaten blogların en verimli çağıydı, çağıl çağıl yazıyordu insanlar. Yorumlar ardarda diziliyor, mimler, ödüller gırla gidiyordu. Mim işi eğlenceydi de o ödül olayına akıl erdirememiştim. İnsanlar birbirine ödül verip duruyordu, neyse ki bir süre sonra unutuldu bu al gülüm, ver gülüm işi, zira çok komikti. Blogu açtım, düzenledim, isim hep aklımdaydı, çok sevdiğim ve Antalya'da yetişmeyen leylak, bir süre sonra benimle özdeşleşeceğinden habersiz başlığa şimdi başka bir alemde olan arkadaşımın çekip gönderdiği leylak fotoğrafını koyup Dedem Korkut'u çağırmış, boy boylayıp soy soylayarak adını koymuştuk: Leylak Dalı. Bana kâdim dostlar kazandıracağını, yazma yeteneğimi geliştireceğini, bir kitap çıkarmama vesile olacağını, nice güzel insanla tanışacağımı, şahane anılar biriktireceğimi henüz bilmiyordum. Tek derdim takipçi sayımı arttırmak, arada bir yorum alırsam sevinmekti. İlkokula yeni başlamış çocuklar misali öğretmenden aferin almaya benziyordu yeni bir ortama girip kabul görmek.
Abaküsle başlayıp yapay zekaya evrilen ömrümüz daha neler gösterecekmiş meğerse bizim kuşağa. Bir ara bloglara giriş yasaklandı, kaçak-göçek girip okuduk, o arada Instagram altın çağını yaşıyordu, blog ahalisi oraya taşındı neredeyse topluca, derken Twitter boy gösterdi, insanlar uzun uzun okumaktansa fotoğraflara bakmayı tercih eder oldular. Bloglar gözden düşmeye başladı, pek çok blog kapandı, eş-dost kayıplara karıştı. Ama sen biliyorsun ki Leylak Dalı biz bir grup inatla yazıyor, inatla sürdürüyoruz beraberliğimizi. Burası benim için, belki de çoğumuz için terapi seansı, ağlama duvarı, neşelenme salonu, misafir odamız, birbirimize konuk olduğumuz, birbirimizi konuk ettiğimiz yer. İnatla yazmaya devam. Varol Leylak Dalım, mis kokulu çiçeklerinden öperim...
Fotoğrafı bir yerlerden bulup kaydetmişim, kime aittir bilemiyorum ama çok sevdiğim bir görüntü olduğu için ekliyorum. Hakkını helal etsin 💜
21 Temmuz 2026 Salı
ANKARA/TEMMUZ-GEÇMİŞE MEKTUPLAR 10
Ne çok yazıyorsun diyor musunuz? Demeyin, aklıma geldikçe yazmak benim için bir terapi yolu. Beni bir klavyeye oturtun ve gidin, parmaklarım uyuşuncaya kadar yazarım. F klavyeme ve hiç sevmediğim yüksek okulumun sevdiğim tek dersine, 10 parmak öğrendiğim Daktilografi'ye şükran borçluyum. Klavyeye o kadar alıştım ki güzelim el yazım bile bozuldu yazmaya yazmaya, zaten öğretmenlik biraz bozmuştu, klavye de tüy dikti.
Her neyse, şikayetiniz yoksa devam edeceğim. Bugün bir şekilde Modern Folk Üçlüsü'nü anımsadım, bir şarkısı mı geldi aklıma, yoksa bir kelime mi anımsattı şu an bilmiyorum. Ama MFÖ'den önce bizlerin MFÜ'sü vardı:
Doğan, Selami, Ahmet denince akan sular dururdu ergenliğimizin çağlayan pınarlarında. Herkes Doğan Canku diye ölüp biterken benim favorim Ahmet Kurtaran'dı. Hacettepe Diş Hekimliği'nde asistandı ve o nedenle en çok istediğim şey dişimin çürümesi, hastaneye gitmem ve Ahmet Kurtaran'a denk gelmemdi. Olmadı, benim yerime kuzenime denk geldi, o da günlerce ballandıra ballandıra anlatıp nispet yaptı: "Kız benim dişimi Ahmet Kurtaran doldurdu, çok yakışıklıydı, biliyon mu?". Ah ergenlik, akıl başın 20 santim üstünde geziyor. Modern Folk'u anımsayınca lise yıllarım da düştü aklıma, bari dedim 15 yaşıma bir mektup yazayım. Önce MFÜ'nün en sevdiğim şarkılarından birini dinleyelim, sonra mektuba geçeriz:
Merhaba 15 yaşım,
Bunca yıldan sonra nereden aklına geldi diyeceksin de, hiç aklımdan çıkmıyorsun ki 😊 15 yaş bir milattı, zira lise öğrencisi olmuştun, büyüdüm sayıyordun kendini, daha kaç fırın ekmek yemen gerektiğinden haberin yoktu haliyle. Ortaokulda karma olan okul liseye gelince kız lisesine dönüşmüştü. Hoş bir şey olmadığını şu yaşım itibariyle söyleyebilirim, sen de pek memnun değildin sanırım. Sebebi okula pansiyon açılması ve yatılı öğrenci alınmaya başlanmasıydı. Bu arada geçen ay okula gittik, pansiyon yıkılmış, okul neyse ki yıkılmaktan kurtulmuş ama meslek lisesine dönüşmüş, eh o da bir şeydir.
Birinci katta geçen ortaokul hayatınız liseli olunca ikinci kata terfi etmişti, hatırlıyorum bol ışıklı, koridorun başındaki bir sınıftı, değil mi? Pencerelerden bahçedeki çamlar görünürdü yemyeşil, onları da kesmişler biliyor musun, güller de yok olmuş, aralarından çimenler fışkıran paket taşlar da, bahçe çöle dönmüş. Sıkı Modern Folk Üçlüsü hayranıydın iyi hatırlıyorum, teneffüslerde söyler gezerdin şarkılarını, hatta bir defterin vardı, onlarla ilgili ne bulursan kesip yapıştırırdın, her hafta eve bir Hey Dergisi girer, tüm hafif müzik bilgisini oradan edinirdin o çağın ergenleri gibi. Fikret Kızılok'u da unutmayalım tabii ki, sınıf başkanınız Ferhan da ona hayrandı. Hatta bir plakçıya imzaya gelmiş, Ferhan da avcunun içini imzalatıp bir hafta yıkamamıştı 😂
Ferhan ikizdi, kardeşi Nurhan da aynı sınıftaydı. Onca yaş yaşadım onlar kadar birbirine benzemeyen ikizler görmedim ama çok güzeldiler, sen de biliyorsun. Ferhan sarışın, yeşil gözlü, Nurhan esmer, mavi gözlü. Her ikisi de uzun boylu ama Nurhan biraz topluca. Ferhan gerçekten çok göz alıcıydı, yıllar yıllar sonra çalıştığım okuldaki bir öğretmenin lise 1'deyken bizim sınıfa stajyer olarak geldiğini fark etmiştik sohbet esnasında, söylediği şu olmuştu: "Ne kadar güzel bir sınıf başkanınız vardı".
Güzel çoktu gerçekten, Tülay'ı hatırlarsın, güzellik yarışmasına katılmıştı, Hürriyet mi, Milliyet mi tam anımsayamıyorum, sen biliyorsundur hangisi olduğunu. Finale kalmıştı, boy boy fotoğrafları yayınlanmıştı. Şimdiki estetiklilerle kıyaslanınca gerçekten çok güzel bir kızdı, tek eksiği ortalamayı aşamayan boyuydu, belki o nedenle, belki de dönen dolaplar sonucu dereceye girememişti. Yarışmada finale kaldığı duyulunca okulun sarhoş, huysuz, ağzı bozuk müdürü kıyameti koparmış, disipline vermekle tehdit etmişti. Özellikle velilerin yoğun olduğu toplantılarda konuşmasını "Çeyizinize bayrak koymazsanız hakkımı helal etmem" diye bitiren şahsın, müdürü olduğu okulun bayrak dolabında ipi kopmuş, kenarları yırtık bayrakları görmemesi de ilginçti doğrusu. Tülay'ı yarışmadan çekilmekten ve disipline verilmekten kurtaran da müdür efendinin vatan, millet, Sakarya edebiyatı olmuştu zaten. Gazetenin yetkilisi arayıp bu işin Türkiye'yi temsil mahiyetinde olduğu ve kazanırsa okulun gurur duyması gerektiği yönündeki etkili konuşması sonucu lütfetmişti beyefendi katılmasına. Birkaç hafta süren bir heyecan yaşanmıştı yarışma sonuçlanana kadar öğrenciler arasında. Geçmiş zaman ama dün gibi geliyor bana sevgili 15 yaşım, Tülay'ın diz üstü buruşuk deri çizmeleri bile hatırımda.
Pek çok derse giren öğretmenleri karıştırıyorum, senin 15 yaşına ihtiyacım var, net olarak hatırladığımsa edebiyat öğretmeni Süeda Ciritli. Sınıfça hayrandık o cami yıkılsa da mihrap yerinde, orta yaşın sonlarına dayanmış kadına. Sarı saçlarını önden bombeli bir topuz yapar, hafiften demode klasik tayyörlerini yılan derisi çanta ve ayakkabılar tamamlardı. Okuduğunuz konularla, yazarlarla ilgili kitapları getirirdi evinden, sen de bilirsin. Süleyman Çelebi'nin "Mevlüt"ünü işlerken yanında yaldızlı ciltli, kırmızı bir kitap getirmişti de hepiniz çikolata sanmıştınız değil mi? Meğer hattat elinden çıkma bir "Mevlüt" imiş. Bir şey anlatırken kendinden geçer, ojeli uzun tırnakları havada kırmızı dalgalar çizer, cümlelerin arasına mutlaka birkaç "nâmütenai" sözcüğü sıkıştırırdı. Onun dersi müstesna bir seyirlikti. Edebi konuların arasına sıkıştırdığı hayat dersleri ise hâlâ aklımda, senin unutmayacağını da garanti ederim.
İşte böyle 15 yaşım, yazsam sayfalar dolar da takipçilerimi zorlamak istemem. Önünde epey uzun ve yer yer meşakkatli bir yol var, kendine dikkat et. O en masum, o en mahzun gözlerinden öperim...
19 Temmuz 2026 Pazar
ANKARA/TEMMUZ-GEÇMİŞE MEKTUPLAR 9
Sanırım Kaptanımız'ın başlattığı "Geçmişe Mektuplar" serisinin sonuna dayandık. Sanırım diyorum bu aralar etrafım biraz kalabalık, kafam epeyce karışık ve yarın önemli bir ameliyat geçirecek çok yakın bir arkadaşım olduğu için bazı şeyleri aklımda tutmakta zorlanıyorum. Bugün Ekmekçim'in blogunun başlığını "Son Mektup" olarak görmeseydim, seriye katılanların en hızlısı ve yazmalara doyamayanı olarak yüze kadar gidebilirdim, retro da devam ettikçe ederdi 😊 İyi ki gördüm, sonuncu mektubumu ve "Son Mektup" deyince aklıma gelen Suat Sayın'ın ünlendirdiği bir şarkı olduğu için de gazinoları anlattığım mektubu yazarak bitireyim seriyi, Kaptanımız Lesliyan'a bizi geçmişe götürdüğü için şükranla ve yenilerinden buluşmak üzere...
(Şimdi girip baktım da Mindmills'e 24 Temmuz'a kadar devammışız, eh bana bir yazı yazmak daha düşer diyeyim ne meraklıymışsın demezseniz 😂)
Sizlere selam olsun Ankara'nın tüm gazinoları,
Ne çok program izledim kimi zaman tahta sandalyelerinizde, kimi zaman rahat koltuklarınızda, kimi zaman bir masa başında, kimileyin hıncahınç bir kalabalığın içinde sıkış tepiş. Hepsi de çok güzeldi, asla pişman değilim.
Yaz geldi mi Gençlik Parkı'ndaki açık hava gazinoları hazırlığa başlardı, gazetelerde boy boy ilanlarınız yayınlanır, iştahımız kabartılırdı. Babam meraklıydı, sık sık götürürdü bizi, özellikle Luna Park Gazinosu ile Japon Bahçesi'nin müdavimi gibiydik. Çocuktum ve çok severdim. Bazen babam iş yerinden, biz evden ayrı ayrı çıkar Park'ın içinde buluşurduk. Yenimahalle otobüsünden inince karşıya geçer, şimdilerde metroya kurban verdiğimiz Ulus girişindeki at kestaneli yoldan yürür, Luna Park girişinde bulurduk birbirimizi. Babamın keyfi yerindeyse ya da aybaşı ise, yeni aldığı maaşıyla kıyak yapar, önce o yıllarda yeni ve rağbette olan tavuk çevirme yedirmek için gazinonun yakınındaki bir lokantaya götürürdü. Tavuklar henüz suni değildi, balık kokmazdı ve çok lezzetli olurdu. Yemek bitince de gelsin şarkılar türküler.
Fasılla başlardı gazino programları, çoğunun isimlerini radyodan duyduğumuz saz sanatçıları yerlerini alır, ardından-hanende mi deniyordu o kadınlar korosundaki şarkıcılara, cahilliğimi affediniz gazino hazretleri-birlikte şarkılar başlardı. Biraz sıkılırdım o fasılda, zira epey eski şarkılar dinlerdik: "Dil harab-ı aşkınım, sensin sebep berbadıma" gibi. Sonraları çok sevecektim Klasik Türk Müziği'nin, şimdilerde adeta unutulmuş bu ölmez eserlerini. Fasıl sonrası en az ünlüden assoliste uzanan bir sanatçılar geçidi başlardı. Podyum kenarında bir masa kapmışsak değmeyin keyfimize, kimi zaman solistin uzattığı mikrofona eşlikçi olmak bile mümkündü. Semaver fokurdar, çaylar içilir, annem özellikle çok sevdiği parçalarda kendinden geçerdi. Kimi zaman kuzenim Ankara'ya gelişlerinde götürürdü anneannemle beni. Anneannemin tercihi Erol Burçböyük'ten, benim tercihimse herhangi bir hafif müzik sanatçısından yana olurdu. Sevim Çağlayan'ın aşırı dekoltesine bakakalır, Sevim Tuna'nın tuvaletinin koltuk altlarındaki pencerelere akıl erdiremezdim. Çok sonra anladım çok dar giysilerde dikiş atmasın diye yapıldığını o pencerelerin.
Çok gazino gezdim ama en unutamadığım Yazar Bahçesi'dir affına sığınarak. Çünkü orada ilk önce Zeki Müren'i izlemiş, bir başka seferde ise aya ayak basıldığı gün hoparlörden Nasa naklen yayınını dinlemiştik. Her ikisinde de ilkokuldaydım. Zeki Müren "Yine Hazan Mevsimi Geldi" şarkısıyla çıkmıştı sahneye, "Yine yapraklar rüzgarların peşi sıra gidecek" dizesini söylerken tepesinden aşağı sarı yapraklar boşalmış, "Bahçevan" şarkısını okurken de bahçıvan kılığıyla çıkmıştı. Annemin suratından mutluluk akıyordu.
Apollo 11 gecesinde ise Beyaz Kelebekler'i izlemiş ve bayılmıştım. Çok geçmeden bir trafik kazası geçirecekler ve elemanlarının birkaçı hayatını kaybedecekti. Günlerce üzüntü çekmiştim.
En sevdiğimse Japon Bahçesi'ydi, sebebi neydi bilmiyorum, sanırım adında Japon geçiyor oluşu ilginç gelirdi. Bu yazıya ilham veren, Yıldırım Gürses bestesi "Son Mektup" şarkısını meşhur eden Suat Sayın'ı orada izlemiştim. Daha kimleri izlemedim ki, Tamer Yiğit'le sevgili olan Sevda Ferdağ'ı-ikisi birlikte çıkmıştı sahneye-Hülya Koçyiğit'in o yıllarda meşhur olan kardeşi Nilüfer Koçyiğit'i, Bedia Akartürk'ü, hatırlayamadığım onlarcasını.
Kışları Güneypark Gazinosu'na götürürdü babam bizi, Maltepe'de birkaç basamak merdivenle zemine inilen bir salondu. Daha şıktı, kadife perdesi program başlayacağında açılırdı. Ne hikmetse orada en çok hatırladığım sanatçı Necdet Tokatlıoğlu idi. Ayrıca komedi ikilileri de olurdu gazino programlarında. Seks filmleri furyasında sahneye çıkanlar arasında olan Sadri Alışık'ı da yine Luna Park'da izlemiştim komedyen olarak.
Kışlık salonlardan biri de Köşk Gazinosu idi, hıncahınç bir kadınlar matinesine dahil olmuştum orada, aman tanrım sanırsın Ganj Nehri'nde yıkanıyorduk. Göksel Arsoy ve Semiramis Pekkan kalmış o kalabalık salondan aklımda. Birlikte gittiğimiz halamın kara bıyıklı, esmer kocası Göksel Arsoy'un sarışın yakışıklılığına bakıp bakıp "Allah birine verdi mi her şeyini tamam veriyor yahu!" diye dertlenmişti 😂
Büyüme sürecimde gazinoları annemlere bırakmıştım, dersler, sınavlar, hayata hazırlık arasında biz daha ziyade çağdaş hafif müzik sanatçılarının solo konserlerine meyleder olmuştuk. Ömrümün en toplumcu çağında izlediğim Cem Karaca konserini kalbimde ince bir sızı ile ve özlemle hatırlarım.
Son gazino seferimi üniversite yıllarımda bir grup arkadaşla yine Luna Park Gazinosu'na yapmıştım. Kadınlar matinesiydi, masamızı evden getirdiğimiz yiyeceklerle doldurmuş, bir semaver ısmarlamış ve adeta ünlüler geçidi olan programı coşkuyla izlemiştik. Fatma Girik, Sezer Güvenirgil, Tunç Oral, Barış Manço, Nazan Şoray hatırlayabildiklerim. Aşağıdaki fotoğraf da o günden:
Mektubuma son verirken gençliğime renk katan tüm gazinolar hepinizi sevgiyle ve özlemle anıyorum. İyi ki vardınız...
16 Temmuz 2026 Perşembe
ANKARA/TEMMUZ-GEÇMİŞE MEKTUPLAR 8
Hiç uyunmamış bir gecenin sabahından günaydın. Magnezyumumu almış, üstelik de çok yorulmuş olarak girdiğim yataktan neredeyse gözümü kırpmadan kalktım. Uyku perileri beni çok sık terk ediyor bu aralar yine. Şu an sersem sepelek, gözkapaklarıma ağırlık bağlanmış gibi, buğulu Şükran Toray bakışlarıyla icra eyliyorum blog yazımı.
Geçmişe Mektuplar serimizin sonuna yaklaşırken ben yine çocukluk ve ilk gençlik evlerimden birine yazacağım mektubumu, alır mı dersiniz? Alsa da yazacağım, almasa da, blog da, keyif de benim değil mi 😄
C Blok/No: 16, en sevdiğim evime...
Esasında bu bloğun takipçileri arasında seni tanımayan kalmadı sevgili C Blok ama sen öyle bitmez tükenmez bir kaynaksın ki insanın anlattıkça anlatası geliyor. Bu kez cemaziyelevveline gitmeyeceğim. O siteye nasıl taşındığımızı, kura çektiğimiz günün renkli bir sinema filmine benzediğini, bir süre anneannemle A Blok'ta oturduğumuzu, bir yıllık Cengiz Sokak arasını defalarca yazdım. Ben ömrümün en güzel yıllarından, yani sende geçen yıllarından bahsedeceğim sevgili C Blok.
Cengiz Sokak'taki eve annemin çocukluk arkadaşı Ayten Teyze gelmiş ve C Blok'ta bir dairenin boşaldığını söylemişti, kendisi de senin dairelerinden birinde oturuyordu, hatta annesi de. Paldır küldür bakmaya gitmiştik. Ev leş gibiydi, sen eski kiracıları hatırlarsın, biz ardımızdan koşarak gelen aynı kattaki Müyesser Teyze aracılığı ile bilgi sahibi olmuştuk. Ne kadar pis olduklarından, kalabalıklarından illallah getirdiklerinden, hatta tuvalet sırası gelmeyince ihtiyaçlarını bir torbada giderip balkondan aşağı fırlattıklarından falan bahsetmişti. Aslı var mıydı, en iyi sen bilirsin, bize biraz absürt gelmişti zira. Neyse günahlarını almayalım ama ev gerçekten perişandı, gel gör ki bir daha yüzünü görmeyeceğimiz ev sahibimiz bize bir köşk tanıtıyordu adeta. Tavandan sarkan kolunun biri kopmuş, duyları parçalanmış, rengi kararmış avizeyi bile saraydan gelmiş nadide kristal bir parçaymış gibi ballandırıp demirbaşa yazdırmıştı 😂
Bütün bunlar nasıl halledildi, ev nasıl temizlenip düzene kondu aklımdan çıkıp gitmiş, o büyüklerin işiydi. Bana onlarca çocukla tadını çıkaracağım, kocaman bahçeli, her bölümü ayrı oyun alanı, yemyeşil kırların ortasında yer alan bir yuva bahşedilmişti, yani sen. Bonus olarak tam da şu fotoğraftaki balkonun baktığı alanda yer alan bir de şantiye vardı.
Şantiye deyip geçmeyeceksin, bunu en iyi sen bilirsin. Ne amaca hizmet ettiğini bilmediğimiz, hangi inşaat için ayrılmış o kocaman alan bizim sitenin mütemmim cüzüydü, tıpkı arka bahçenin köşesine konuşlanmış trafo gibi. Kendisine yazılmış ayrı bir mektubum olduğu için onu burada konu etmeyeceğim. Şantiye bizim araziden tel örgülerle ayrılmıştı ayrılmasına da çocuk dediğin tel örgü mü dinler? En güzel gelinciklerin, papatyaların açtığı, pisi pisi otlarının, ballıbabaların boy verdiği, çekirgelerin cayır cayır öttüğü o iştah açıcı bölgeye ulaşmak için tel örgüleri çoktan aralayıp sığabileceğimiz açıklığa ulaşmıştık. Ah ilkbahar zamanları, sen bizi yukarıdan izlerken biz o şantiye alanında ne gelincikler, ne papatyalar derledik, ballıbabaların balı dilimizde kaldı. Topladığımız pisi pisi otlarını dikkatle ayıklayıp sapını yastığımızın altına koyduk ki dileklerimiz gerçekleşsin. Hayatımda bir daha yapmayacağım bir şeyi bile yaptım orada, çekirge avlayıp kibrit kutularına hapsettim. Senin huzurunda o çekirgelerden af diliyorum sevgili evim, çocukluk işte. Şimdi çekirge görsem üç adım öteye sıçrarım. O paslı teller bir seferinde bacağımı yırttı da sağlıkçı babam bile endişelenmedi, bastı tentürdiyotu yolladı tekrar oynamaya. Ufak tefek şeylere ne biz, ne ailemiz önem verirdi, boğaz ağrısının ilacı Vicks ve tülbent, karın ağrısının çözümü tuvalete yollanmak, ateşimizi düşürmenin yolu terlemekti. Ölmedik gördüğün gibi, varsa çocukluk travmamız psikolojiden anlamayan öğretmenlerden kaynaklıydı. Kundura boyutundaki kocaman eliyle sınıfımızdaki minicik çocuğu tokatlayan Mustafa öğretmeni hala nefretle hatırlarım mesela.
Kışın beyaz, yazın sarı, baharda yemyeşildi senin çevren C Blok. Öyle yoğun kara bir daha hiç rastlamadım Ankara'da. Göz alabildiğine uzanan yeşile de. 10 çocuk doğurmuş ama bir genç kız gibi hareketli Zehranım Teyze bizi peşine takar, elimizde birer naylon torba, birer kör bıçak ot toplamaya götürürdü o kırlara. Cırnak, teke sakalı, radika, hindiba, ebegümeci, ne bulursak toplardık, bakirdi o kırlar, tertemizdi otlar, araba egzosu yok, tarım ilacı yok. Zehranım Teyze'nin kızı, arkadaşımız Sema'nın kedisi Duman da eşlik ederdi bize, oyun arkadaşımızdı. Çok sürmedi kaybettik Duman'ı, C Blok kızları olarak bir cenaze töreni düzenleyip Şantiye'ye gömdük, mezarını çiçeklerle süsledik, senin gölgene emanet ettik. Şimdilerde seninle kıyaslanmayacak irilikte, beton yığını bir sitenin altında çoktan toprağa karışmıştır Duman.
Sesler gelirdi yaz akşamları insana huzur veren. Şantiyeye ve kırlara bakan balkona sofra kurardı annem, gün aşırı bir şişe Ankara gazozu hakkım. Radyoda Tarla Dönüşü, ardından akşam haberleri. Sokaktan oyuna doymamış çocukların bağırışları, annelerin eve çağrıları ulaşır. Ön caddeden geçen otomobillerin sesleri belli belirsiz, derken yandaki açık hava sinemasının faaliyeti başlar. Jeyan Mahfi Ayral, Abdurrahman Palay, Adalet Cimcoz seslenir, Belkis Özener'in şarkıları duyulur, biz onları Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit, Cüneyt Arkın, Belgin Doruk sanırız. Kimi zaman "Hokus Pokus" nidalarıyla irkiliriz, ya Mandrake gelmiştir, ya Simsalabim. Kadınları kesip, eşarpları güvercin yaparlar. Kimileyin konser vardır, Mavi Işıklar "Helvacı Helva" diye bağırır, karnın acıkır. Hatta bir sonbahar ikindisi sinema yanındaki arsada yakantop oynarken siyasi parti toplantısına denk gelirsin, topu koltuğunun altına alıp dalarsın sinemadan içeri. İsmet İnönü gencecik Bülent Ecevit'i takdim ediyordur yorgun sesiyle. Bu nasıl güzel bir çocukluktur C Blok, hepsi senin sayende.
Ön cephen ayrı bir alemdi sevgili Blok, ne yanında oyun kuracağımızı şaşardık; balkon altları evcilik, kömürlük merdivenleri şarkıcılık, sahanlıklar kauçuk toplarla bir-ki-üçbuçuk, bahçe yakantop, istop, saklambaç, uzun balkonlar seksek, pencere denizlikleri bakkalcılık, çelik-çomak bile oynadığımızı hatırlarım. Kaç çocuğa nasip olmuştur bunca oyun alanı. Kaldırımdan Deli Bardakçı geçer şarkı söyleyerek, annelerimiz kara sevda yüzünden aklını oynattığını söyler, kızlar kafa kafaya verip düşünürüz sevdanın karası nasıl olur diye. Eşekli dondurmacının, macuncunun, simitçinin yolunu gözleriz, "Anneee para at" sesleri bahçeyi doldurur, çok az anne duyar sesimizi, çoğu duymazdan gelir. Elimize üç kuruş harçlık geçse bir koşu caddeyi geçer ya Niyazi Bakkal'a, ya Musta Bakkal'a koşarız tüp çikolata, oyuncaklı sakız almak için. Oğlanlar yaz tatillerinde ellerinde bir kutu dolanırlar bahçede, "Şans, talih, kader, kısmet 5 kuruşaaa". En baba hediye kakaosu eksik tatsız bir çikolata olsa da çok 5 kuruş yatırmışızdır o parlak delikleri kazımaya. Bahtıma hep saman gofret çıksa da heyecanı yeter.
Çok uzattım sevgili evim, sevgili sitem. Senden ayrılmanın hüznüne yokluğun da eklendi artık. Yerinde çirkin mi çirkin, beton mu beton bir kazulet yükseliyor. O yeşil kırlarda ot bitmez olmuş, yeşil sadece panjurlarda. Dünya değişiyor, her şey değişiyor ama güzele değil. Estetikçiler kadınları, müteahhitler şehirleri tektipleştiriyor. Bize de ancak anılar kalıyor. Hayatımın en güzel yıllarına yuva olduğun için müteşekkirim, hep kalbimde olacaksın...


































