.

.
.
Yemek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yemek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Kasım 2013 Salı

ŞARKILI ÇORBA

Dışarda şakır şakır bir yağmur yağıyorsa, saat henüz 15.30 olduğu halde akşamın alacakaranlığı çökmüşse, ayaklar üşümeye başlamışsa, bilgisayar başında oturmaktan sıkılındıysa, üstüne bir de öksürülüyorsa her derde deva bir şeyler yapmak lazımdır diye düşünülür ve buğdaylı yoğurt çorbası yapmak üzere mutfağa gidilir. Yoğurt çorbasına olan aşkım dillere destandır, aramızda düzeylinin de ötesinde bir ilişki vardır, 7 gün, 24 saat, her mevsim, her öğün kendisiyle birlikte olmaktan büyük tat alır ve hastalık halinde ilk başvurulacaklar listesinin en başına yerleştiririm. O zaman başlasın işlem, bir de şarkı mırıldanırsan keyfi tam olur.

"Rüzgar uyumuş, ay dalıyor, her taraf ıssız"

Dolaptan 2 yumurta, süzme yoğurt kasesi ve tereyağ kabı çıkarılır. Un kutusu açılıp paket alınır. Yoğurt tencereye boşaltılır, üstüne 2 yumurta kırılır. Un paketinin ağzı açılıp göz kararı serpiştirilir. Yok öyle ölçü mölçü, her şey en pratiğinden yapılır. Bir miktar su ilave edilip el blenderiyle bızztlanır. Zırıltıyı bastırmak için şarkı az daha yüksek söylenir:

"Ölgün ışıyor varsa uzak bir iki yıldız"

Sıcak su için ketılın düğmesine basılır ve buzluktan haşlanmış buğdayla nohut çıkartılır. Miktarına bakıp az bulunur ve "hımm"-burası önemli, mutlaka "hımm" denecek-denilerek biraz da pirinç eklenmesine karar verilir. Tencere ocağın üstüne yerleştirilir ve karıştırmaya başlanır. Şarkıya devam edilir:

"Bak çıt bile yok, korkma benim bahçede yalnız"

Pratik çalışma dedik ya, kaynayan tencereye sıcak su ilave edilip karıştırmaya devam edilirken buğday, nohut ve pirinç yoğurtlu karışımla buluşturulur. Biraz daha pratik ve sağlıklı olması açısından yağı nane ve biberle yakıp sonradan ilave etmek yerine her üçü de pişme anında eklenir.  Tencerenin altı kısılır, şarkı bitirilir:

"Ey gözlerinin rengi kadar kalbi güzel kız"

Çorba tıkırdarken bir kahve içmek hoş olur düşüncesiyle kahve kavanozuna uzanılır.



Eh, şarkıyı hep benden dinlediniz, bir de Modern Folk üçlüsü'nden dinlemeye ne dersiniz:




Çorba pişiren, şarkı söyleyenleriniz çok olsun...


19 Temmuz 2013 Cuma

BEN YAPTIM, BEN YAPTIM


Bunca senem hane halkına mutfak hizmeti vermekle geçti ama bu yıla kadar mayalı hiçbir şeye el atmamıştım. Hele ekmek yapma işinden fena halde ürküyor, bir yandan da deli gibi özeniyordum, bilhassa "Ekmekçi Kız" bacımın ekmeklerine. Geçen yıldan bu yana, ruhuma kaçan mutfak cininin de etkisiyle olacak cesaret toplamaya başladım. Kış biterken ilk ekmek denememi gerçekleştirmiştim (artık iyice uzmanlaştığım mısır ekmeklerini saymıyorum, onlara maya konmuyor çünkü), kekikli ve kuru domatesli olarak tam buğday unuyla yaptığım ekmek o kadar güzel oldu ki tamamını kendimin yiyeceğinden korkup bir daha niyet etmedim :) Dün akşam bir kutlama nedeniyle ailecek sofra başında toplaşacak olunca "ha cesaret" dedim ve "Misssgibi"nin sitesinde fotoğrafını ve tarifini gördüğüm Ramazan pidesini yapmaya giriştim. Hazırlık ve pişirme aşamaları süresince de kızkardeşin söylenmelerine maruz kaldım; yok cimriymişim, yok pideye para vermemek için evde yapıyormuşum, yok mis gibi yumurtalı pide alsaymışım, yok yumurtası az olmuşmuş vs vs. :) Aslında pişip fırından çıktığında bir lokma vermemek lazımdı ona ama ah işte babamın deyimiyle, "it yesin, ciğer". Kıyamadım :) Sonuç tüm beklentilerimin ötesindeydi fotoğrafta görüldüğü gibi, kendim bile şaşırdım pişen pidenin görüntüsüne ve tadına. Üstelik yapımında da hiçbir zorluk yok. Denemek isterseniz şu adrese bir TIK, eminim ki pişman olmayacaksınız...

25 Ocak 2012 Çarşamba

SABAHIN ŞİRİNİ İKİ TOMBUL KUMRU


Bunlar bizim balkonun kadrolu kumruları, Okka ile Cukka. Her sabah balkona çıktığımda "pırrr" sesiyle birlikte yüzümü teğet geçerek uçup gidiyorlar. Aslında bunların dedeleriyle çok yakındık biz, hatta üstümüze kaydettirme girişimlerimiz olmuştu da yaşımız tutmamıştı. Salih'ti adı ya da aile arasında seslendiğimiz şekliyle "Parmaksız Salih". Pençelerinden birinin uzantısına ne olmuştu bilmiyorum ama kopuktu, zaten oradan tanıyorduk yoksa bu kuş milletini birbirinden ayırdetmek epey bir uzmanlık işi. O derece samimiydik ki bir tepemize şeyetmediği kalmıştı, gerçi onu da yapmıştı, tepemize olmasa da oturma odasının ortasına. Bir gün okuldan geldiğimde görüp deli olmuştum; açık balkon kapısından dalmış, def-i hacetini odanın ortasına yapıp gitmişti. Yine de kibarmış halısız alanı kullanmıştı. Yazın balkonda kahvaltı ederken teklifsizce gelir, masaya pike yapar kırıntıları gagalayıp giderdi, öyle bir yüzgöz olma hali yani. Severdik rahmetliyi, 2-3 yıldır görünmüyor, kuş cennetindedir mutlaka, bulutu bol olsun. Bu tombalaklar onun birkaç kuşak sonrası torunları olsa gerek, muhtemelen yokluğumuzda bizim balkonda dünyaya gelmişlerdir, böyle de anılarına düşkündürler. Yumurtalarından ayrıldıkları mekanı sık sık ziyaret ederek nostalji yaparlar. Arada konuşmalarına şahit oluyorum:

-Ne günlerdi değil mi Okka, hatırlar mısın şu saksıda geçen günlerimizi?
-Nasıl unuturum Cukka, balkon sahipleri de evde yoklardı, yayılmıştık canımızın istediği gibi.
-Ha ha ha, gönlümüzce mıçmış, saksının etrafını mok tarlasına çevirmiştik.
-Nasıl da dalga geçmiştik, dönüşte bunları temizlerken yedi ceddimize sövecek Leylak Hanım diye.
 (Bunu söylerken kafayı kaldırıp kapının kenarından dikizleyen bana alaycı bir bakış fıırlatmayı ihmal etmiyor adiler, iyi ki sövmüşüm:)
-Hişşt Okka hatun çaktı dalgayı. Şimdi dışarı çıkar, pilav üstü olmadan kirişi kıralım.
-Ok. Cukka, hiçbir balkon burası kadar rahat değil ama biz bir süre tozolalım, hatun bilgisayar başına çökünce tekrar geliriz.

Yaa, işte böyle bana da kafayı yedirdiler sonunda:))

Dündenberi hava kapalı ve yağmurlu, evdeyim o nedenle. Düne damgasını Beste usulü sarmısak çorbası ve "Help" filmi vurdu.


Sarmısak sevenlere şiddetle tavsiye ederim. Tarif burada. "Help" filmi bu yılın Oscar adayları arasında, pek Oscarlık bir film olmasa da  keyifli bir yapım. Aslında ağır bir konuyu eğlenceli bir biçimde işlemiş. Kimi zaman duygulandırsa da akabinde gülmeye başlıyorsunuz. 50'li yılların sonunda Mississipi'de zenci-beyaz ayrımını konu alıyor. Daha bu ayın başında benzer bir kitap okumuştum "Ağustos'un Kuru Çayırları" diye, fakat o konuyu hayli ciddi ele almıştı. Kısacası izleyin, hoşça vakit geçirin.  Ben şimdi bugün trafik kazasında yaşamını yitiren Yunanlı yönetmen Theo Angelepoulos'un anısına "Ağlayan Çayır" filmini izlemeye gidiyorum. Kalın sağlıcakla...

11 Kasım 2011 Cuma

KABAK, YE DE BİR TADINA BAK...

Herşey dün bayram nedeniyle Antalya'da olan sevgili "Bilge'nin annesi"nin ziyaretime gelmesi ile başladı. Ordan burdan konuşurken konu yemeklerden açıldı ve daha önce benim de "Yetur'la Lezzet Kareleri" blogunda okuduğum kabak yemeğini yaptığını ve çok güzel olduğunu söyledi. Onları yolcu edince dur dedim şunu bir deneyeyim. Zaten ne zamandır buzdolabının alt tarafından "Bizi pişir, bizi pişir" şeklinde sesler gelmekteydi. Açtım dolabın kapağını, sıkı bir "Behzat Ç." hayranı olarak "Çıkın la" dedim, "Çıkın dışarı". Çıktılar, dizdim tezgahın üstüne yıkamaya başladım.


Yıkarken de babamın sık sık anlattığı "Kabak" fıkrasını anlattım canları sıkılmasın, mızmızlanmasınlar diye: Vakt-i zamanında köyün birinin camisine bir imam atanmış. Sizden çok sevmesin bu hoca kabak yemeğini pek severmiş. Her vaazının sonunu şöyle bağlarmış: "Kabak iyidiiir, hastııır, faidelidiiir, lezzetlidiiir, hocaların yemeğidir". Hal böyle olunca da köylüler camiye geldikçe hocaya kabak taşır olmuşlar. Bu durum günlerce, haftalarca hatta aylarca devam etmiş. Eh bal yiyen baldan usanır demiş atalarımız, haliyle kabak yiyen kabaktan haydi haydi usanır. Hoca bıkmış usanmış hergün kabak yemekten ama getirmeyin, başka şey getirin dese yekten ayıp olacak. Yine bir akşam namaz sonrası vaazı bitirmiş, malum fasla başlamış: "Kabak iyidiiir, hastııır, faidelidiiir, lezzetlidiiir velakin hocaların yemeği değildir." Kabağa düzülen methiyenin sonunun "hocaların yemeğidir" şeklinde bitmesine alışkın cemaat şaşırmış, içlerinden biri sormuş: "Peki hocaefendi kabak değilse hocaların yemeği nedir?" "Ne olacak" demiş hoca, "Kıçı boklu bir tavuktur".

Sahiplerinin ağzı bozukluğuna hafiften şaşıran kabaklar mahcup mahcup güledursun bizzat şahsım kabak oyacağı olarak da adlandırılan bir sebze soyacağı marifetiyle kendilerini çekirdekli kısmını almadan uzunlamasına şeritler haline getirdim.


Kabak ahalisi geçirdiği ameliyatın yorgunluğuyla istirahat ederken iki adet şirin ve tombul soğanı piyazlık olarak doğradım. Bu işlemi ister doğrama makinesi ile yapıp "alet işler el övünür" sözünü hayata geçirebilirsiniz, isterseniz benim gibi gözyaşlarınızı içinize akıtıp burnunuzu çekerek "el işler, alet sürünür" durumunu da benimseyebilirsiniz.


Doğranmış soğanları düdüklü tencereye koyup üzerlerine biraz toz şeker atarak karamelize olana kadar kavurdum. Malum ameliyat sonrası bir hipoglisemi durumu sözkonusu olabilir kabaklarda, takviye etmek gerek:)


Şekerle kavrulmuş soğanların üstüne nekahat halindeki kabakları yollayıp bir-iki çevirdim sonra da arkadaşlık edip tatilde nasıl bronzlaştıklarını anlatsınlar diye bir fincan esmer bulgur gönderdim ziyaretlerine.


Çektim kapılarını hatta kilitledim çıktım sonra, ne halleri varsa görsünler. Dedikodu mu yaparlar, beni mi çekiştirirler, magazin muhabbetine mi girerler kendi bilecekleri iş, ben o arada Barilla'nın yeni keşfettiğin havuçlu ve balkabaklı farfallesini pişiriverdim bir çırpıda. Gelgelelim arkadaşları fazla kilitli tutmuşum biraz mayışmışlardı kapaklarını açtığımda. Kafamın alınacak dersler köşesine bu yemeğin düdüklü tencerede pişme süresini en fazla 10 dakika olarak kaydettikten sonra sıra kader anına geldi. Hem aşçı hem çeşnicibaşı olarak aldım çatalı elime, mayışık da olsalar ağzıma götürdüğüm şey kabaktan çok enginar tadı vermekteydi, kısacası çok lezizdi. Evde dereotu olmadığı için maydanozla süslendiler ama o da yakıştı keratalara, elbette dereotuyla çok daha güzel olacaklar, bir dahaki sefere inşallah.


Şimdi siz bunu okudunuz ya, bence okumakla kalmayın. Kabaklar iyice sera işine dönmeden bir deneyin derim, denerken de çocukluğumdan beri ne sesi ne de görüntüsü değişen fındık kurdu Bedia Akartürk'ten şu türküyü dinleyiverin: Kabak

19 Şubat 2011 Cumartesi

CUMARTESİ'NİN 3 BENZEMEZİ

Önce İstanbullu blogger arkadaşlara bir duyuru; daha önce de blogumda bahsettiğim ressam Füsun Ürkün'ün o güzel resimlerini görmek istiyorsanız 19 Şubat-10 Mart tarihleri arasında Kanyon Alışveriş Merkezi'ne bir uğrayıverin .
"İmkansızın Şarkısı" an itibarıyla bitti, harikaydı. Zemberek Kuşu'nun Güncesi'nde görüşmek üzere şimdilik Haruki Murakami ile vedalaştık.Sadece kitabı değil kapağını da sevdim ben ve bu kitapla olan yolculuğuma Zero'nun yeni yıl ayracı eşlik etti, bu kitabı da o ısrarla önermişti. Zemberek Kuşu'na ise Lale eşlik edecek:)) Zaten sağolsun yolladığı magnetlerle yeniden yapılanma programıma iyice konsantre olmamı sağladı; "Asla, Asla Vazgeçme" yazanı her yeni işe başladığımda gözümün önüne yerleştireceğim. Diyet yapamayanlar için de Tanrı'ya bir yakarış mevcut: "Tanrım eğer beni zayıflatamıyorsan lütfen arkadaşlarımı şişmanlat". Sağolasın Lalem:) Ha, bir de dün ebedi arkadaşım Snoopy'nin anahtarlığını bulup aldım, ikimizde mutluyuz...

Dün ziyaretine gittiğim arkadaşımda bugüne kadar yediğim en güzel salatalardan birini yedim. Fotoğraftaki servis tabağı önümüze geldiğinde hiçbirimiz ne olduğunu anlayamadık. Ben görünüş itibarıyla çökeleğe benzettim. Tadına baktığımdaysa kereviz ya da turp olabilir diye düşündüm, keşfetmek için ardarda çatal darbeleri attık. Yediğimiz şey o kadar lezzetli ve o kadar benzemez bir taddı ki evsahibi yardımcı olmasa karnabahar olduğunu asla tahmin edemezdik. Son derece sağlıklı bir o kadar da lezzetli olan bu salatayı hemen deneyin sevgili blogger dostlar, ben bile diyete rağmen yerken miktar olarak biraz abarttım inanın. Karnabahar rondoda Oya Hanımın deyimiyle bızzztlanıyormuş. İçine 1 bardak kadar dövülmüş ceviz, kıyılmış dereotu, nar taneleri, nar ekşisi, çok az sızma yağ ve tuz ilave edilip bekletiliyormuş. Arkadaşım bir gün önce akşamdan yaptığını ve servis saatine kadar beklettiğini söyledi (belki dereotu canlı durması için servis sırasında eklenebilir). Nane yapraklarıyla süsleyip ikram ettiğinizde misafirleriniz de yedikleri şeyin lezzetine inanamayacaklar. Afiyet olsun diyor ve izninizi reca ediyorum efeeem...

Not: Karnabahar çiğ olacak efendim, yeşillikleri de ertesi gün ilave edecekmişsiniz, az miktarda maydanoz ve yeşil soğan da konabilirmiş. Arkadaşıma sorup teyit ettirdim:)

25 Kasım 2010 Perşembe

UZAYIP GİDEN O TREN YOLLARI

"Uzayıp giden o tren yolları
Açılıp sarmayan yarin kolları
Uğurlar kızları, nazlı dulları
Bir beyaz mendilin sallanışını
Unutmam o gece ağlayışını
Silemem coşmuşum gözüm yaşını
Uzayıp giden o tren yolları
Açılıp sarmayan yarin kolları"

İki gün önce Cebeci tren istasyonu boyunca yürüyüş yaptığımdan beri bu şarkı dilimde. Kulağım öyle aşinadır ki zaten, çocukluğum süresince annemden yüzlerce kere dinlemişimdir. Benim annem evde sürekli şarkı söyleyen bir kadındı, doğal olarak ona çekmişim. Yataktan kalktım kalkalı "Uzayıp giiideeeen o treeen yollaaaarı" diye çığrınıp bilgisayar başında avarelik ediyordum ki birden içimdeki en kuytu köşeye gizlenmiş domestik ruh el salladı. Aldırmadım önce, bu defa "Haydi şimdi bütün eller havaya" moduna geçti, başımı çevirdim. Iıh, taktı ya bir kere bana, dürttü bu defa, "Kalk, mutfağa git". Emir büyük yerden, çaresiz dediğini yaptım. Şimdi kırk yılda bir gelen misafir kapıdan çevrilir mi, domestik ruhumuzu en iyi şekilde ağırlamak boynumuzun borcudur.

Kendimi mutfağa ve yiyeceklere adadım takriben iki saat süreyle. Önce Temel Reis'le Safinaz'ın kulaklarını çınlatarak ıspanak pişirdim. Hem de iki çeşit, biri bana (kendimi yeniden yapılandırma sürecindeyim övünmek gibi olmasın), diğeri hane halkına. Nohut ve kuru fasulye ıslattım sonra da haşladım, poşetlere yerleştirip buzluğa attım. Bulaşık makinesini boşaltıp mutfağı düzenledim. Bilumum kışlık ot-çöp çaylarımı kavanozlara yerleştirdim. Kendimle gurur duymadan önce kendim için bir de çorba yapmaya yapmaya karar verdim: "Kırmızı olsun 5 lira fazla olsun çorbası". Tabii ki ismi bu değil, ben uydurdum. Tarifi sevgili Nunu'ya ait, denedim ve çok sevdim, yeniden yapılanma sürecime uygun ve lezzetli. Giriştim çorbayı pişirmeye, bir de güzel öykü uydurdum, hem de sizin için fotoğrafladım.

Şimdi efendim, üç kızılderili arkadaş beyazların gelip kendi topraklarında altın aramalarına fena halde içerlemekte imişler. Arkadaşlardan "Uzun rugan çizmenin topuğuna değen taş" isminde olanı "Hasır şapkanın tepesine düşen yağmur damlası" adını taşıyanına bir öneride bulunmuş akşamüstü Kankırmızı Bar'da sinirotu kokteyllerini içerken: "Ugh, birader neden biz altın aramıyoruz da bu işi beyazlara bırakıyoruz". Diğeri "Haklısın demiş, bizim onlardan neyimiz eksik, soluk benizlilerden alalım bu altın tekelini." Üç arkadaşın en şişmanı ve en kısa boylusu olan "Bostan çitine asılı bandana" da uygun bulmuş bu öneriyi. Hemen bir plan yapmışlar, yanlarına dördüncü arkadaş olarak aşırı vejeteryanlıktan dolayı kızılderililikten yeşilderililiğe dönüşmüş "Çayır çimen geze geze oldum ben bir geveze"yi de alıp yola düşeceklermiş ki evcil hayvanları Soso ile Sasa peşlerine takılmış. Üç arkadaş çok koktukları için onları yanlarına almak istememişler ama Sasa'nın "Sarmısağı gelin etmişler 40 gün kokusu çıkmamış" şeklindeki veciz atalarsözüne aldanıp dahil etmişler küçük kafileye.

Çölü geçecekleri için yanlarına iki galon su almayı da ihmal etmemişler. Uzun süren çöl yürüyüşünden sonra kasabanın istasyonuna gelip Sheriff denen herife görünmeden kendilerini buharlı trene atmışlar.

Trenden iner inmez yakalamış onları anafor. 4 kafadar ve evcil hayvanları Soso ile Sasa bir burgu gibi dönerek birbirlerine karışmışlar.

Anafordan kurtulduklarında öyle perişan durumdalarmış ki altın aramaya takatları kalmamış. Altın arayıcılarının kasabasının hemen yanına salaş bir lokanta açıp "Kırmızı olsun, 5 lira fazla olsun çorbası" satmaya başlamışlar tas tas. O günden beri bu çorbayı içen altın buluyormuş. Kimbilir belki bizim Kızılderililer de şimdi bir restoran zincirinin sahibi olmuşlardır Kaliforniya'da:)

Not: Çorbanın normal tarifi için bakınız: Bir Dut Masalı
Ve burada da Abdullah Yüce'den "Uzayıp Giden O Tren Yolları"
Fotoğraf: Cebeci Tren İstasyonu/Ankara

31 Ekim 2010 Pazar

KEZBAN'IN GÜZELLİK ÖYKÜSÜ

Benim buzdolabında çok olur bu, arada bir çatlak sesler yükselir içeriden. Bugün de dolabın önünde dururken işittiğim mırıltıları merak edip açtım kapağı, baktım bizim yerelması Kezban Hanım isyanlarda: "Yeter artık yeter, çektiğim bu aşağılık duygusundan kurtulmak istiyorum. Çirkinim diye, Anadolu'nun bağrından geldim, topraktan çıktım diye kimse yüz vermiyor bana. Kendimi "Kezban" filmindeki Hülya Koçyiğit gibi hissetmeye başladım. Ben de oda arkadaşlarım brokoli, avokado, Brüksel lahanası gibi ilgi görmek, jet sosyeteye girmek istiyorum. Filmdeki Kezban gibi güzelleştir beni, bir karizmam olsun, ben de sosyalleşeyim."

Aaa, bizim Kezban dellenmiş; güzelleşme, sosyalleşme derdine düşmüş. Facebook'ta sayfa açacak halimiz yok ya, bari estetik operasyona tabii tutalım da el içine çıkacak hale gelsin gariban dedim.

Hemen bir işbirliği planı yapıp yardımcılarımı belirledim. Bu estetik operasyonda bana kırpık bıyıklı, asıksuratlı, çekik gözlü Dr.Ayva san, duygusal hemşire uzun kirpik Havuciye Hanım, narkozitör ekip tombul Soso ile minyon Sasa yardım etmek için gönüllü oldular. Yalnız Soso ile Sasa bu operasyona çalıştıkları kurumdan izinsiz katıldıkları için yüzlerini göstermek istemediler.

Dr.Ayva san, hemşire Havuciye Hanım, narkoz ekibi Soso ve Sasa lazım olan ilaç ve dezenfeksiyon malzemelerini yanlarına alarak ameliyathane tenceresine kapanıp gerekli hazırlıkları yapmaya başladılar.

Bu arada Kezban bir güzel banyo yaptırılıp peeling işlemine tabii tutuldu ve sonunda epey kilo vermiş olarak estetik operasyona hazır hale geldi.

Kezban'ı ameliyathane tenceresine yollayıp kapağını kapatmadan evvelki son görüntü bu fotoğraftaki gibiydi.

Operasyonun sona ermesini beklerken heyecanımı yatıştırmak için kendime içine taze zencefil doğrayıp attığım bir fincan çay aldım ve mutfak masasına oturup beklemeye başladım.

Estetik operasyon sona erdiğinde kendinden emin bir biçimde doktorları ve hemşiresi eşliğinde yeni odasına geçen Kezban'ı üzerine çiçekler serperek kutladık. Ekip olarak mutluyuz, gururluyuz. Gökten bu defa 4 elma düşmüş; biri Kezban'a, biri sabredip okuyan sizlere, biri naçizane bana ve sonuncusu da bu güzel tarifi aldığım sevgili Acemi Aşçı'ya...

18 Eylül 2010 Cumartesi

BAHÇELERDE BÖRÜLCE


"Bahçelerde börülce
Oynar gelin, görümce"

Böyle diyor türkü. Biz oynamadık ama bir güzel mideye indirdik. Taze börülceye bayılırım. Hazır Akdeniz'deyken ve böyle şeyleri bulmak kolayken yapıverdim bir salata pazardan gelen çıtır börülcelerden. Eh, afiyet olsun bana değil mi?

Yine bütün gün evdeydim, gerçi bugünkü zorunlu oldu, iki arkadaşımı ağırladım. Bütün öğleden sonra çalışan klimaya öksürüğümle kafiye yaptım. Ne zaman ki klima sustu, öksürük dindi. Nedir bu yahu, açsan öksürürsün, açmasan terlersin. Canıma yetti. Üstüne üstlük pedikür yaptırdığım kuaför tırnak diplerimde petrol bulmayı ummuş olmalı ki derin bir sondaj yapmış. Her adımda ulaşılamayan rezervlerin acısını çekmekteyim.

Akşam bir heves "Deli Saraylı"yı seyretmek için yerleştim TV başına. Perran Kutman'ın varlığı bile 10 dakikadan fazla tahammül etmemi sağlayamadı. Mecbur kanal değiştirdim, "Hanımın Çiftliği"ne ziyarete gittim. Gerçi ordakilerin de hepsi kafayı yemiş ama ne de olsa eski tanıdıklar, geçmişin hatırı var:)

En iyisi ben çayımı alıp kitabımın başına döneyim. Bir Fas atasözündeki gibi: "Kitabın görüntüsü bile yürekten üzüntüyü kovmaya yeter."

11 Ağustos 2010 Çarşamba

SICAK GÜNDEM

Başlığa bakıp da TV kanallarındaki gibi bir son dakika haberi beklemeyin. Benim gündemin sıcaklığı havadan kaynaklanıyor. Dün dışarı çıktım ya bugün evde kalma sırasıydı. Ben de kendime bir liste yapıp uygulamaya koydum. Sabah en hamarat halimle birkaç parti çamaşır yıkadım, sormayın işaret parmağım fena halde yoruldu. Sonra da mutfağa girip bizim oraların tabiriyle "Soğuk çorba" hazırladım. Buna Erzurum civarında "Ayran aşı" diyorlarmış, ben Erzurumlu arkadaşımın yalancısıyım. Bizde kesin ve net: Soğuk çorba. Bilmiyorum farklı şekilde hazırlayan var mı ama ben sulandırılmış süzme yoğurdun içine yarma denilen aşurelik buğday ve haşlanmış nohut ekleyip üstüne de taze nane doğruyorum. Biraz sızma yağ, biraz da pul biber işlem tamam. Ben oda ısısında seviyorum ama bazıları buz ilavesiyle de içebiliyor. Tam yazlık bir yiyecek oluyor.

Eh şekilde görüldüğü gibi çok yoruldum, kolay mı bunca eziyetli işi başarmak:)) Kendimi ödüllendirmek için film izlemek üzere pozisyonumu aldım. Günün filmi "Bornova Bornova". Bu yıl Altın Portakal'a üç gün gecikmeli iştirak edebildiğim için ödül alan filmlerin çoğunu izleyemedim. Hemen hepsini DVD'den seyretmek zorunda kaldım. Eksik kalan bir tek "Cosmos" var, o da yakında inşallah. "Bornova Bornova" yı izledikten sonra sinemada kaçırdığıma çok vahlandım. Gerçekten etkileyici bir filmdi, oyuncular rollerinin hakkını tam anlamıyla vermişler, özellikle Hakan/Fahri rolünde Öner Erkan en iyi oyuncu ödülünü kesinlikle haketmiş. Bir semtin ve bir grup tutunamayanın öyküsünün işlendiği film bittiğinde insan uzun süre kafasındaki soru işaretleri ile dolaşıp duruyor.

Bu kadar iç karartıcı olay yeter diyerek "Uykusuz" dergisini aldım elime ve gülümseyerek okudum Fıratcığımın yeni maceralarını. Sırada kitabım var, pavyon ışıklı vantilatörümün yetersiz serinliğine sığınarak "Sevgili Düşmanım"ı okumaya gidiyorum. Çocukluğumun Judy Abbott'u ve Sally McBride'si beni bekliyor. İzninizle...

16 Temmuz 2010 Cuma

SABAHIN YEMİŞİ BİR TENCERE BAMYA

Sabah gözümü açar açmaz, carpal tunnel sendromlu ellerimin uyuşukluğu bile geçmeden dolaptan bamya torbasını çıkarıp "ala garson" traş etmeye başladım. Bamyayla aramızdaki karasevda denilmezse de düzeyli ilişki yakın zamanda başladı. Çocukluğumda ve ilk gençliğimde, dal gibi bir bedene sahipken sofraya bamya geldiği zamanki tepkim "ıyk" şeklinde olurdu. Ne zamanki bedenim dal olmaktan çıkıp ağacın gövdesi kıvamına geldi, işte o zaman bamyaya verilen tepki "ıyk" olmaktan çıkıp "hımm, bamya mı varmış, yiyelim bari"ye dönüştü. Bir arkadaşım bu konuya "Kilo almadım, damak zevkim gelişti. Bamya bile ne güzel yemekmiş meğer" şeklinde bir açıklama getirir. Buradan da anlaşıldığı üzere bamya orta yaş grubunun tercih ettiği bir yemek olma özelliği taşımakta. (Nasıl bilimsel bir açıklama yaptım ama, kendimi tebrik ederim). İşte bu orta yaş grubu yemeğini, hem de zeytinyağlı yapmak üzere bamyaları ayıkladıktan sonra kısa bir mola verip bilgisayar başına geçtim ve "O da ne?", "babiş'e yemekler" blogunda Büyük Babiş zeytinyağlı bamya tarifi vermekte. E buna anneannemin de dahil olduğu halk arasında "İyi olacak hastanın doktor ayağına gelir" derler. O zaman biz de doktorumuzun tavsiyesine uyar ve yemeğimizi o tarife göre pişiririz değil mi? Bugün zaten "Hıfz-ı kablelvukû" günü olsa gerek bloglar arasında, Ekmekçim de çantasında bulduğu kolyesini boynuna takarken "Ya koparsa" diye geçirmiş içinden ve demeye kalmadan kolye kopup düşmüş kucağına. Bir "İyi saatte olsunlar yaratığı" ziyaret ediyor blogları, yine anneannemin deyimiyle "Allah hayırlar halkeylesin" :)))).

Sonuç olarak yemeğimin pişmiş hali yukarda, tadı-tuzu yerinde, tek fark evde olmayan havucun yerine bir küçük domates koymuş olmam. Tarifi merak ediyorsanız burada. Afiyet olsun.

9 Temmuz 2010 Cuma

ESKİ DOSTLARLA HASRET GİDERME

Bugün iki ziyaretçim vardı; çocukluğumdan beri tanıdığım, çok eski dostlarım, yokluklarında çok özlediğim, tadlarına doyulmaz güzellikte, doğma büyüme Ankaralı Simit Bey ve Simide Hanım. Bir kucak papatyayla birlikte gelen bu iki eski dostu üç ayı geçiktir görmüyordum. Tiplerinde biraz değişiklik yapsalar da eskisi gibi güleryüzlü idiler. Simit Bey modern bir görünüme bürünmüş görmeyeli; saçlar punk modeli kesilmiş, kulağına taktığı halka küpe ile de tarzını iyice değiştirdiğini dosta düşmana ilan etmiş adeta. Simide Hanımsa kıvırcık saçlarına beyaz bir papatyanın süslediği şık bir şapka oturtmuş, aynı papatyadan bir de giysisinin yakasına konduruvermişti. Muhabbetimize doyum olmadı.

Simit Bey ile Simide Hanım'ı yolcu ettim, şimdi getirdikleri papatyalara bakarak bana yaşattıkları güzel dakikaları yadediyorum. Yine bekleriz efendim...

31 Mayıs 2010 Pazartesi

KAFA DAĞITICI BİR KARNIYARIK ÖYKÜSÜ

Kişisel gündemimin yarattığı keyifsizliğin üstüne ülke gündemi de eklenince tatsızlık dibe vurdu. Ülke gündemi için üzülmekten başka birşey gelmiyor elimden ama en azından kendi gündemimi değiştirmek için mutfağa yollandım ve bir karnıyarık etkinliği kurgulamaya başladım.


Buzdolabının alt katında ikamet eden bir grup Zenci kiracı dündenberi huysuzluğa tavan yaptırdılar. Neymiş; hayatları çok tekdüzeymiş, değişiklik istiyorlarmış. Mecburen uyduk isteklerine, çıkardık evlerinden yolladık banyoya, aldılar duşlarını yerleştiler hamağa keyfetmeye.

Zenciler isyan eder de Kızılderililer durur mu? "İsteriz, isteriz" diye bağrıştılar orta kattan, onları da duşa yolladık. Çok geçmedi 7 Cüceler de katıldı aralarına, Kızılderililerin yanında saf tuttular.

Karnıyarık etkinliğinin olmazsa olmazı Kokulu Beyaz Adamlar ayak dirediler. "Önce Atlı Karınca'ya bineceğiz, aksi takdirde bizden size fayda yoktur" diye. Çaresiz bindirdik Atlı Karınca'ya, çevirdik son hızla, yeter ki gönülleri olsun.

Beyaz Adamlar Atlı Karınca'ya biner de Kızılderililer durur mu: "Ellere var da bize yoh mi?" diye tezahürat yaptılar, indirdik beyazları yerleştirdik kırmızıları, döndürdük onları da bir fasıl.

Sonra her ikisini de yolladık tencerede halay çeken kıymaların yanına; karışıp kaynaşsınlar, dost olsunlar diye.

Onlar halay çekedursun Zenciler tekrar huysuzlandı. "Aynalı körük olmazsa ben gelin gitmem" diyen nişanlı kız gibi "Beşiktaş forması olmazsa biz tavaya girmeyiz" diye eyleme başladılar. El mahkum giydirdik hepsine birer forma.

Bu arada halay çekenlerin üstüne çiçek, yaprak yağdırdık gayrete gelsinler, neşeleri artsın diye.

Sonra formalı Zencileri yağlayıp solaryuma yolladık iyice esmerleşmeleri için.

Etkinliğin sonuna doğru "Greenpeace" üyesi iki yeşil eleman ve Atlı Karınca'ya binmeyen bir Kızılderili yardıma geldi. Halay çekmekten yorulmuş karışım aygın baygın solaryumdan çıkan Zencilerin gövdelerine yerleştirilip üstlerine "Greenpeace"li ve Kızılderili aksesuarlar iliştirildi. Hep birlikte uzay mekiğine bindiler.

Kutsal görevini tamamlayan mekik mutfak tezgahına iniş yaptığında içinden çıkan güzeli tanıyamadım neredeyse. Uzay havası bizim Zencilere pek yaramış.

Afiyet olsun...

8 Nisan 2010 Perşembe

KİTAPLAR, ÇİÇEKLER, ENGİNARLAR, AĞAÇLAR. OH LA LA!..

Dündenberi kitaplarla uğraşıyorum. Ankara'dan koca bir torba dolusu kitap getirdim, kitaplık sıkış-tepiş dolu, geçtim kitabı bloknot koyacak yer yok, kitaplık almaya kalksam dayayacak duvar yok. Bir haftadır üstüste sıralanmış çalışma masamın üstünde akibetlerini bekliyorlardı. Sonunda çözümü bir kısım kitabı salondaki vitrine taşımakta buldum. Yani artık vitrin kitaplığa dönüştü. Bu durum pek hoşuma gitmedi aslında, kitaplarla çevrili yaşamaktan hoşlanan biriyim ve bazılarının mekan değiştirmesini sevmedim. Kızını uzak mahalleye gelin vermiş analara döndüm. Üstelik konumu itibarıyla iki raf dolusu YKY'den çıkmış kitabın sürgüne gitmesi uygun bulundu tarafımdan ki en sevdiğim kitapların bir kısmı aralarında yer almakta. "47'liler" mesela, sonra "Gül Mevsimidir", "Behçet Necatigil şiirleri", "Amin Maalouf'lar". Yani elimi uzatınca alamayacağım artık. Çok zor çok, en az 20 adım yürümem gerekecek. Allah'tan reva mı bu şimdi, yazık bana :))

Bugün bizim mahallenin pazarıydı. Epeydir böyle renkli, cıvıl cıvıl, taptaze ve istediğini seçebildiğin bir pazara hasret kalmışım. Bir güzel turladım. Heryere olduğu gibi pazara da ilkbahar gelmiş. Tezgahlarda en çok yukarıdaki gerberalar ve aşağıdaki enginarlar mevcuttu.

Uzun zamandır ilk kez enginar aldım. Ankara'da büyümüş bir karasal kişi olarak benim enginarla tanışmam epey geç oldu, hep merak ederdim çocukluğumda ve ilk gençliğimde bu sebzenin neresi yenir diye; sonunda öğrendim hem neresinin yendiğini, hem lezzetini. Bugün değişik bir yemek denedim. Tijen hanımın blogunda sultani bezelye ile yapılan bir tarif okumuştum. Oradan hareketle ayıkladığım bezelyeleri ve iki adet enginar çanağını 2-3 kaşık zeytinyağı ve birkaç diş sarmısakla birlikte tuz ve biraz şeker ilavesiyle susuz olarak pişirdim. Tahminimin ötesinde lezzetli olmuştu bu basit yemek.

Öğleden sonra dışarı çıktığımda şu muhteşem ağaca rastladım. Bu yıl erken çiçeklenmiş. İsmi "Yalancı Orkide Ağacı". Hayli heybetli bir gövdesi var fotoğraftakinin, önünde bulunduğu apartmanın boyuna ulaşmıştı neredeyse. Çiçeklerinin üzerindeki teferruatı yakından görmenizi isterdim doğrusu, doğa usta bir ressam. Yarattığı tablolara bakmakla doyulmuyor.

Ben şimdi Nihal'in itirafı üzerine Bihter'in yüzünde oluşan ifadenin tadını çıkarmaya gidiyorum, kalın sağlıcakla...

5 Nisan 2010 Pazartesi

ANTALYA'NIN KUYULARI, ÇAYIR ÇİMEN KIYILARI A LEYLİM

Dün sırtımıza vuran güneşin kemiklerimizi ısıtan sıcaklığının verdiği keyifle uzun bir yürüyüş yaptık. İlk molayı yukarıda fotoğrafını gördüğünüz muhteşem görüntünün önünde verdik. Burası denize açılan derin bir dere yatağı ve her yıl bu zamanlar mor salkım ve erguvanlar orayı bir cennete çevirir. Aslında manzara çok daha görkemli olurdu ama bu yıl ya biz geciktik ya da onlar erkenciydi, hafiften geçmeye başlamış. Hemen yan tarafta bir resmi dairenin lojmanları var. Önünden her geçişte orada çalışıp yukarıdaki manzaraya bakan evlerden birinde oturmayı düşlemişimdir, insan bayıltıcı kokuya ve renk cümbüşüne takılıp bütün gününü pencere önünde geçirebilir.

İkinci molayı bir çay bahçesinde verdik. Yukarıdaki Yat Limanı manzarası eşliğinde, çiçek içindeki iki turunç ağacının altına yerleştirilmiş masamızda mis kokudan esriyerek çaylarımızı yudumladık. Daha sonra arkadaşlarımız ellerinde simit ve peynirlerle gelip çay molamızı ziyafete dönüştürdüler.

Ördekler dedikodu yapıyor, üçü gaga gagaya vermiş diyorlar ki: "Şu kadın epeydir görünmüyordu, gelmiş yine. Artık bıktırır ikide bir elinde makinesiyle gelip fotoğrafımızı çekerken". Soldaki daha olgun, uyarıyor onları: "Öyle demeyin gençler, bu fırsatı değerlendirin. Belki sayesinde biri keşfeder sizi fotomodel olursunuz".

Aynı yolu tersinden yürüyerek geri dönüş yaptık ve acıkan karnımızı doyurmak için "Piyazcı Ahmet"in mekanını şenlendirdik. Şiş köfte ve Antalya usulü piyazdı menümüz. Şiş köftenin fazlaca bir özelliği yoktu ama piyaza söyleyecek söz bulamıyorum. Kullanılan fasulyenin lezzetinin yanısıra Antalya piyazına tahin eklenir ki piyazla pek arası olmayan beni bile râm etmiştir kendine. Tahin, fasulyenin haşlama suyuyla inceltilir ve eklenir piyaza. Ayrıca yumurta ve domates ilavesi de yapılıyor ama ben sevmediğim için istemedim. Antalya'ya yolunuz düşerse yemeden gitmeyin.

Şimdi Çiçek hanımı merak edeceksiniz, kendisi iyi. Saksının içinde büzülmüş oturuyor, az evvel ziyaretinden geldim. Annesinin günahını aldık, kaçmamış doğum izni bittiği için işe başlamış. Bu sabah emzirme iznini kullanarak gelip doyurdu bebesini. Yalnız akıl erdiremediğim birşey var, diğer yumurta yok olmuş. Gülbahar hanım imha etti galiba ikinci bebeği doğmadan. Ne diyeyim kendi bileceği iş, doğmuş kızını ihmal etmesin de, zira ne yapsak beslemeyi başaramamıştık dün gece. Gözümün önünde ölmesine dayanamam.

"Roza'nın Gözleri" bitti. Konu ve edebi yönden pek parlak bir kitap değildi ama Mardin-Midyat yöresini ve Süryaniliği anlattığı için ilgi çekici geldi ve çabucak okuyup bitirdim. Şimdi kendime bir kahve yapıp yeni bir kitaba, "Beton Bahçe"ye başlayacağım. Kendime iyi okumalar, sizlere de iyi bir hafta diliyorum...

2 Nisan 2010 Cuma

ŞEVKETİBOSTANLA ERGUVAN BU SİNEMADA!..

Sabah yüzümü yıkar yıkamaz kendimi balkona attım. Hava gayet güzel, gökyüzü güneşli idi. Karşı apartmanın sahibi Almanyalı'nın karısı haftalık mıntıka temizliğine başlamış, sol elinde hortum, sağ elinde uzun saplı bir fırça ile binanın etrafındaki beton zemini yıkıyordu. Yıllardır bu rutin hiç değişmedi. Yaz-kış daha kargalar kahvaltısını yapmadan, önce apartman sundurmasının altında mutena bir yere parkedilmiş arabalarını içli-dışlı yıkayıp paklar sonra da zemin temizliğine geçer bu titiz hanım. Ama bu arada sokak sular seller içinde kalmış, apartman önünden süpürülen çöpler başka binaların etrafına yığılmış önemli değildir, yeter ki kendi mekanı temiz olsun. Birkaç kez ikaz edildiyse de öyle sert ve edepsiz bir tavırla karşılaşıldı ki herkes "Deliyle dalaşmaktansa çalıyı dolaşmak evladır" diyerek vazgeçti muhatap olmaktan. O da her hafta (önceleri Pazartesiydi, gördüm ki Cuma'ya almış) bıkmadan usanmadan devam ediyor icraatına.

Sokaktaki ağaçların tamamı yeşermiş, çapraz apartmanın bahçesinde kartopu çiçekleri açmış. Cılız bir mor salkım yanına dikildiği servinin gövdesine tırmanmaya çabalamakta. Karşı kaldırımdaki iki adet turunç ağacı çiçekte, üzerinde geçen kıştan kalan birkaç turunç da ağabeylik yapıyor çiçeklere. Ben yokken sokaktaki otomobil sayısı artmış, yolun sağlı sollu iki yanına park etmiş insanlar araçlarını. Yoksulluk edebiyatı yapılan bir memlekette kısacık bir sokakta bile bu kadar çok arabanın olması neyin göstergesi anlayabilmiş değilim. İnsanlar yemeyip içmeyip paralarını yılda birkaç kere binebilecekleri otomobillere yatırıyorlar galiba.


Sokak teftişinin yeterli olduğuna kanaat getirince içeri girdim ve yukarıda görmüş olduğunuz yemeği pişirdim: "Kuzu Etli Şevketibostan". Şevketibostan denilen sebzeyi ya da otu, her neyse Antalya'ya yerleştiğim seneden beri pazarda görür ama minik ahtapotlara benzeyen bu açık yeşil renkli bitkinin ne olduğunu anlamazdım. Günün birinde sevgili Acemi Aşçı'nın blogunda şu tarifi gördüm ve mutfaktaki hünerine hayran olduğum birinin bunca övdüğü yemeği denemeye karar verdim. Pazarda zar zor bulduğum şevketibostanı (bir ot için hayli yüksek bir fiyat ödeyerek satın aldım üstelik) eve getirip pişirdim. Sonuç "Ben şimdiye kadar neredeymişim?" sorusunu sordurdu ve o zamandanberi de her gördüğümde alıp pişirmekteyim. Mevsimi çok kısa zaten, baharda oluyor. "Kenker" denilen dikenli bitkinin sap ve kök kısımlarına şevketibostan dendiğini de öğrendim bu arada. Dün köylü pazarında her zaman "radika" aldığımız, sumo güreşçisi kıvamında gövdesi ve hayli esmer teniyle pazara girer girmez gözümüze çarpan teyzenin tezgahında bir çuvalın içinde görünce hemen kaptım bir kilo. Tariften emin olmak için Acemi Aşçı'nın facebook'daki sayfasından ricada bulundum, sağolsun İpek hanım hemen linki verdi ve az evvel şevketibostanlarım tabakta gördüğünüz hale geldi. Ben linkteki tariften farklı olarak bir kaşık un serpiyorum sebzelerin üstüne, sonra pişmeye bırakıyorum. Suyu biraz daha kıvamlı oluyor. Görkemli isminde dedemin adı da geçtiği için aramızda özel bir bağ oluşan bu otu bulursanız alıp deneyin derim. Görünümünden ummadığınız bir lezzet performansı sunacak size.

Sözü bu fotoğrafla bağlayım, dalları bırakıp gövdeden fışkıran erguvan çiçekleri. Tabiat ana, sen nelere kadirsin, bizi varlığından mahrum koyma e mi...