.

.
.
Alışveriş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Alışveriş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Mart 2012 Cumartesi

MÜZİKAL CUMARTESİ


Bir haftalık ev hapsimi güneşi ve ılık havayı görünce sonlandırıp şeytanın bacağını kırdım bugün. Birkaç gün önce biletini aldığım bale gösterisini izlemek üzere düştüm yollara. Erken gittiğim için öncesinde Opera binasının yan tarafındaki alışveriş merkezine girdim. Balık reyonunda bakınırken önümdeki yaşlıca adam çipura almak için girişimde bulunuyordu. Önce küçüklerinden tarttırdı, miktarı istediğinden fazla gelince vazgeçip büyüklere yöneldi. İki tane seçti, görevli tarttı, 770 gram geldi. Adam fazla buldu 70 gramını, illa 700 gram olsun diye ısrar etti. Görevli kızgın ama ses edemiyor, boy boy balıklar teraziye kondu kaldırıldı, bir türlü 700 gram tutturulamadı. 15 dakika adamın keyfinin çatmasını bekledik, sonunda 70 gram eksik bulunmadığı gibi 100 gram fazla oldu, 870 gram balığı aldı gitti de biz de "oh" dedik. Balıkları eşime emanet edip ben arkadaşımla "Notre Dame'ın Kamburu" balesini izlemek üzere salondaki yerimi aldım. Her zaman olduğu gibi koltuk arkadaşım ilginç bir tipti. Asla bir gösterimde normal bir şahıs düşmez yanıma. İrikıyım bir beydi yanıma oturan, birinci perde boyunca 10'ar dakika arayla cep telefonunu çıkarıp kontrol etti. Ara verilir verilmez de kucağına bir laptop yerleştirip açtı. Şaşkınlıktan faltaşı gibi açılmış gözlerimle baktığım ekranda "Notre Dame'ın Kamburu"nun konusunu araştırdığını gördüm. A be adamcağız madem bilmiyorsun şuna gelmeden evvel baksan olmaz mıydı, aleme laptop gösterisi mi yapıyorsun. Ne olmuş yani senin laptopun varsa benim de masaüstü bilgisayarım var. Nam olsun diye önümüzdeki gösteriye kasasıyla, monitörüyle söküp getirmezsem. Fişini de en çok elektrik aldığım izleyicinin burnuna takar maillerime bakarım. 





Baleye gelince; gerçekten müziğiyle, koreografisiyle, dekoruyla, kostümüyle harikaydı. Balerinler ve baletler çok başarılıydı. 2 saat boyunca bir renk, ışık ve dans şöleni yaşadık. Gösteri sona erdiğinde herkes çılgınca alkışlarken yanımdaki laptoplu amca tek bir alkış bile yapmadan lök gibi oturdu koltuğunda. Şeytanlar ikinci yarı boyunca fermuarını açıp kapadığı laptop çantasını kafasına geçir dedi. 

İşte böyle sevgili kârilerim, bu Cumartesi güzel bir Cumartesi'ydi. Sabah sürpriz bir kargoyla gelen hediyelerim, başladığım yeni kitap, gökte parlayan güneş ve öğleden sonraki bale gösterisi hafta sonuma keyif kattı. aynı performansı gelecek Cumartesi'lerden de bekliyor, huzurlarınızdan ayrılırken sevgilerimi üflüyorum...


9 Şubat 2012 Perşembe

ALIŞVERİŞ GÜNÜ


Bugünün yegane etkinliği bir döşemeci tarafından imal edildiğini düşündüren kırmızı  kadifeden kapitone kalplerle süslenmiş alışveriş merkezine gidip dolaşmak ve listemdekileri satın almaktı. Sefgililer Günüsü nedeniyle bu garabet kalpleri nereden akıl etmişler bilemedim, Pamuk Prenses'in karyola başına benziyordu. Bir-iki alışveriş yaptıktan sonra D&R'a girip elimdeki hediye kartıyla ağzım kulaklarımda kitap seçtim. Almayı düşündüklerimin listesini evde unuttuğum için gözüme çarpanlar arasından seçim yaptım, aşağıdalar:

1- Son Okur/David Toscana/Kırmızı Kedi Yayınları: Meksikalı bir yazarın romanı, ilk kez okuyacağım, bakalım neye benziyor. Kapağı çok güzel, kitaplığının önünde ayakta duran bir adam silueti var.
2- Nişantaşı Suare/İbrahim Yıldırım/Doğan Kitap: Adı üstünde, kahramanı Nişantaşı olan bir roman bu ve bunun da kapağı çok güzel. Bir nişan taşı, siyah bir şemsiye, kitabın adının yazılı olduğu etikete tünemiş bir baykuş ve düğmeler. İlginç şeyler vadediyor.
3- Bir Odadan Bir Odaya/Elif Güney Pütün/Doğan Kitap: Anladınız sanırım, Yılmaz Güney'in kızının anıları. Alıp almamakta kararsız kaldım ama merak ve dedikoducu yanım galebe çaldı:)
4- Çikolatalı Krep ve Demleme Çay/Emi Varon Eskinazi/Goa Yayınları: İtiraf edeyim ismine aldanarak aldım, zira karnım çok açtı:) Umarım pişman olmam.
Ve bir de Cafe Anatolia'nın Bosphorus CD'si

Bu kadar, başka faaliyet yok. Film bile izlemedim bugün, yapmayı düşündüğüm yürüyüşe yağmur engel oldu. alışverişle günü bitirdim. Umudum yarına...

4 Temmuz 2011 Pazartesi

SON GÜNLERDE BEN

Şu sıralar kendimi üç kelimeyle özetleyebilirim: Yorgunum, gerginim, keyifsizim.

Aranan ev hala bulunamadı, bu da ona bağlı olarak işleyecek sürecin aksamasına neden oluyor. Günlerimiz gündüzleri ev aramakla, akşamları Ikea'dan eşya toplamakla geçiyor. Eşyaların konacağı ev henüz mevcut olmadığı için de bizim ev bir nevi depolama alanına dönüştü. Zeybek oyunu oynarmışcasına sekerek dolaşıyoruz bazı odalarda. Rutin blog okuma alışkanlığımın yerini emlak ilanları takibi aldı, "sahibinden.com"la kanka olma yolunda hızlı adımlarla ilerliyoruz. Kitap okuyamıyorum, film izleyemiyorum, işin kötüsü işe yarayacak herhangi bir diğer faaliyet de yaptığım yok, oysa kıyamet gibi yerine getirmem gereken görev var. Keyifli ve mutluluk verici bir olayın öncesinin böylesine gerginlik yaratıcı olması tuhaf. Ya bu işin doğası böyle ya da bizde bir gariplik var, beceriksiziz:)

Kısacası size anlatabileceğim hoş birşeyler yok ama bir alanda ihtisaslaştım: Ikea. Nerede ne var, giriş-çıkış nereden, restorana nasıl kısa yoldan ulaşılır, yemeklerden hangisi lezzetli, hangi mallar uyduruk, hangileri iyi vs vs. Az zamanda çok ve büyük bir yol katettim ve Ikea'ya gitmekten nefret ettim. Hergün de bal yenmez ki, ayrıca çok kalabalık ve insanlar çok rahat. Yukarıdaki fotoğraf 35 metrekarelik oda tasarımlarından birinde çekildi. Klozetin üstündeki uyarı gözlerimi yerinden uğrattı: "Tuvaletler teşhir amaçlıdır. Restoran alanındaki tuvaletleri kullanabilirsiniz." Böyle bir uyarı konduğuna göre örnek klozeti kullanmayı deneyenler oldu demek ki. Önce inandırıcı gelmedi ama ofis bölümündeki satışa sunulmuş A4 kağıt yığınlarından birinin üstüne yapıştırılan çiğnenmiş sakızı görünce uyarıyı koyanlara hak verdim. Her sabah showroomu halkın hizmetine hazırlayan görevlilerin, içinde defalarca yatılmış görünümüne dönüşmüş yatakları, yerlere atılmış kırpılmış kağıtları, oraya buraya bulaşmış boyaları, oyun hamurlarını, yüzlerce ayağın bastığı zeminde sürünen yastıkları, yorganları, çeşitli objelerin arasında rastgele konuvermiş kirli bardakları, tabakları toparlarken ettiği küfürleri de kolaylıkla zihnimde canlandırabiliyorum. Ne diyeyim Allah bizim insanımıza akıl fikir vere...

26 Haziran 2011 Pazar

İKEYAA, EVİNİZİN HERBİŞEYİ

Günboyu süren, yorgunluktan, açlıktan dilimizin bir karış dışarı çıkmasına sebep olan ve ne yazık ki hüsranla sonuçlanan ev arama çabalarından sonra kendimizi cehennemin dibindeki Ikea'ya atmak hangi akla hizmet etmekti bilmiyorum ama Ankaralılar olarak meğer bizim hayatımızda sarı-mavi bir markanın eksikliği ne kadar büyükmüş. Üstelik neredeyse aynı renkleri taşıyan bir de takımımız olmasına rağmen. Normal şartlarda inin cinin top oynadığı karayolu akın akın Ikea fethine çıkmış araçlar yüzünden mesai saatinde şehiriçi trafiği gibiydi neredeyse. Akşam yemeği saatinin sona ermesine yakın bir zamanda arabamızı otoparktaki yoğun taşıt popülasyonunun bir köşesine terkedip helecandan kalp seslerimizi kulaklarımızda duyumsayarak(!) kutsal hac mekanına ulaşırcasına çıktık yürüyen merdivenlerden. Gençler mobilyalarla muhabbet geliştirirken ben aynı ilgiyi etraftaki insan kalabalığına yönlendirmeyi tercih ettim, nasılsa yakın zamanda birkaç sefer daha düzenlemek zorundayız İkeyamıza. Şalvarlısından jeanlısına, şortlusundan çarşaflısına, ikoncanından pasaklısına her yaş, her cins ve her türden insan mevcuttu ortalıkta. Ana-babaları bir objeyi incelerken kaybolup ağlayan, ayağı kayıp yere düşen, onu bunu devirip üstünde tepinen, tozlu ayakkabılarıyla kanepelerin üstünde gezinen çocuk nüfusu da hatırı sayılır miktardaydı. Koca çocuk arabalarını örnek olarak düzenlenmiş 25 metrekarelik evlerin eşyalar arasındaki daracık alanlarına sığdırmaya çalışanlar mı istersiniz, içtiği kahvelerin kirli fincanlarını mutfak tezgahlarında sergilenen temizlerin arasına itinayla yerleştirenlerini mi? Hasılı kaotik bir ortamdı yeni açılan Ikea'nın ilk haftasonunda yaşadığım. Ne gördüğümü pek anlamadan hızla dolanıp artık zil değil kilise çanı modunda çalmaya başlayan karnımızı doyurmak için restoran kısmına geçtik. Ne yiyecektik; tabii ki yıllardır özlemini duyduğumuz, hasretle beklediğimiz, o olmadığı için başka birşeylere çatal uzatamayıp iğne ipliğe döndüğümüz, rüyalarımıza giren İsveç köftesi:) Upuzun bir S çizen kuyruğun sonuna yerleşip beklemeye başladık. 5-6 dakikalık bekleme süreci içerisinde kuyruğun başındaki karısına ulaşmaya çalışırken koca göbeğini bariyer demirlerine sıkıştırmaktan son arda kurtaran bir adamla cebelleştik, sırası gelen bir hatunun yemek seçme kararsızlığının geçmesine sabırla katlandık-ki sonunda görevli isyan etti-, yemek tezgahlarının önüne buruşturulup atılmış peçete miktarının çokluğuna ve neden oraya atıldığına akıl erdiremedik ve nihayet nevalemizi alıp kasaya ulaştık. Çocuklar farklı tercihler yaparken ben illa İsveç köftesi (aslında diyetime uygun olduğu için) seçtim ve sos döktürmedim. Dolayısıyla İsveç köftesi otomatikman anamın köftesine dönüştü, sossuz bi numarası yokmuş yani:) Eh karnımızı da doyurduk ya artık alt kata inebilirdik zaten kapanma zamanı da yaklaşmaktaydı. Orayı da alelusül dolaştıktan sonra yegane alışveriş tercihimizi zencefilli ve portakallı kurabiyelerden yana kullanıp çıkışa doğru yöneldik. Otoparka inerken burnumuzun direğini kıran ve neredeyse kusturacak denli kötü olan kokunun ne olduğunu önce anlayamadık, dayanamayıp görevliye sorduğumdaysa jeton kokulu bir sesle yerine oturdu: Mamak çöplüğü. Anneannemin bir lafı vardı biraz ayıp olacak ama yazmadan geçemeyeceğim: "Çöplükte yatar b.kumun kızı, çalımından geçilmez" derdi. Aklıma o geliverdi:))
Daha sakin bir günde, daha uzun bir sürede, bu sefer gerçekten alışveriş amacıyla buluşmak üzere İkeyaaa:)

14 Şubat 2011 Pazartesi

MEMLEKETİMDEN "SEVGİLİLER GÜNÜ" MANZARALARI

Öğleden sonra alışveriş nedeniyle dışarı çıktım. Soğuk, gri, çipil bir hava vardı, hiç sevmediğim türden. Metroya varıncaya kadar yer yer "Sevgililer Günü" manzaralarını fotoğrafladım, pek coşkulu değildi, muhtemelen Kandille çakıştığı için. Kalp şekli verilmiş balonlar  alıcılarını bekliyordu işporta tezgahlarıyla kalabalıklaşmaya başlayan Yüksel Caddesi'nde.
Çiçekçilerin önü kalabalıktı, kırmızı güller çoğunlukta. İlaveten kırmızı kalpli ayılar da ufağından devasasına kadar muzip ruhlu müşteriler için satışa sunulmuştu. Metroda bindiğim vagonda elinde kocaman bir çiçek buketi taşıyan bir genç oturuyordu, tren kalkmadan çiçekli yolcu sayısı üçe çıktı. Gerçi sonradan binenler ellerindeki çiçekleri sipariş yerine iletmekle görevli kişilerdi. Birinin elinde  tanzim edilmiş bir demet çirkin, sarı renkli yapma çiçek vardı. Cam bir vazoya yerleştirilmiş, beyaz bir kurdeleyla bağlanmış, ilaveten vazonun dibine alakasız bir şekilde kırmızı mozaik taşlar eklenmişti. Çiçeği sevgilisine gönderen erkeğin biraz tutumlu, fonksiyonel bir şahıs olduğuna karar verdim, ne yani onca para verdiği çiçek iki gün sonra çöpe mi gitsindi? Almışken tozlana tozlana salonun başköşesinde durmalı. Ayrıca çok zevksizdi ya da çiçekçinin zevkine razı gelmişti. İnsan kocaman kocaman zambak benzeri sarı çiçeklerin dibine kırmızı mozaik taşlarını ya estetikten yoksun olduğundan ya da hasta Galatasaraylılıktan yerleştirir. Bana sevgilim böyle bir çiçek yollasa ertesi gün ondan ayrılırdım doğrusu:)) Diğer şahsın elindeki koca demet kırmızı güllerden oluşuyordu, hem de bol miktarda, eliaçık bir sevgiliydi belli. Lakin o da çiçekçinin zevkine kurban gitmişti. Kırmızı güller de cam bir vazoya konmuş, dibine yine kırmızı mozaik taşlar yerleştirilmiş ve üstündeki beyaz tülden koca fiyongun çevresine dore renkli incilerden bir zincir dolanmıştı, acaip rüküş duruyordu. Güllerin ortasına da çiçekçinin çirkin el yazısıyla "Seni Seviyorum" yazdığı kalp şeklinde bir kart yerleştirilmişti."Onca parayı bu zevksizliklere vereceğinize bir demet papatya alsaydınız bre gafiller" yazıp çiçeklerin üstüne iliştirmemek için zor tuttum kendimi.

Alışveriş Merkezi de konsepte uygun süslenmiş, renkli kalpler tavandan sallandırılmıştı. İlaveten üzerine tül gerilmiş bir tünel yapılmış etrafı çepeçevre renkli kağıtlara yazılmış mesajlarla donatılmıştı. Mesaj yazmak isteyenler yan taraftaki masalarda oturan görevlilerden kağıt ve üzerine nazar boncuğu iliştirilmiş çengelli iğneler alıp yazdıkları notları tülün üstüne iğneliyorlardı. Ne diyeyim Allah kabul etsin, ya tutarsa:)

Mesajların bazıları da yukarıdakiler gibi çok anlamlıydı.
Alışveriş turumu tamamlayıp ayaklarıma kara suları indirdikten sonra diğer alacaklarım için evin yakınındaki bir  büyük markete geldim. Orada da çarşaf çarşaf ilanlar vardı, "25 liralık alışverişe Sevgililer Günü hediyeniz tektaş yüzük 1 liraya" şeklinde. Meraktan gidip yüzüğün nasıl olduğuna baktım. Bir sevgiliye alınabilecek en kötü yüzük buydu sanırım. 25 liralık alışverişten sonra 1 liraya bu yüzügü alıp eve gideceksin ve karına "Sevgilim annem için erzak alışverişi yaptım, oradan elde ettiğim avantajla da sana bu yüzüğü aldım, hem de 1 liraya, ne akıllıyım değil mi?" diyeceksin. Artık yüzüğü yutturur mu, gözüne mi sokar orası meçhul...

3 Şubat 2011 Perşembe

SABAHIN YEMİŞİ BİR TANE ELMA

"Sabaahın yemişi bir tane elma
İlahi canım al yarimi almaa ay Osman"

Bu ne diyecekseniz hayvani gıdanın yasaklandığı haftada meyve-sebzeye güzelleme yapan her türlü türküyü, şarkıyı söyleyerek konsantrasyonumu arttırmaktayım. Ben ki peynirsiz-hele de beyaz peynirsiz-kahvaltıyı kahvaltıdan saymayan bir Adem kızı olduğum için izin verilen zeytinleri pek de hevesle yediğim söylenemez. Üstelik kış sebzelerini de sevmiyorum. Ispanak, pazı bir derece ama onları da hem yıkaması dert bu soğukta hem de yoğurtsuz, yumurtasız bir nevi yosun yermiş gibi oluyor. Hasılı bu haftanın otçul diyetinden sonra "vejetaryanlık" neyse de "vegan" olamayacağıma kesinlikle karar verdim. Olanlara saygım sonsuz, hele peynirsiz yaşayabildikleri için önlerinde şapka çıkartıyorum.

Dün öğleden sonramı bir alışveriş merkezinde geçirdim, almam gereken bazı şeyler vardı. Soğuktan havuca dönmüş burnumla ilk girişte yüzüme çarpan sıcaklık pek güzel geldi ama sonrasında bir kolumda paltom, atkım, diğer kolumda çantam, ilerleyen saatlerde bunlara aldığım şeylerin poşetleri de eklenince resmen işkenceye dönüştü alışveriş. Hep söyleriz kızkardeşle bu AVM'lerin girişlerinde palto-paket emanet kulübeleri olmalı, varsın bir bedel karşılığı olsun ama hiç olmazsa gereksiz yükleri elimizde taşıyıp helak olmayalım. Kış günlerinde giysi denerken bile sorun oluyor. Soyunma odalarında bir askıya palto, bir askıya çanta, bir askıya üzerinden çıkan giysi, birine denenecek giysi derken zaten kıt olan askı miktarı yetersiz kalıyor ve o daracık klastrofobik yerde saç-baş bir yana gidiyor. Bacaklarının arasına deneyeceğin giysiyi sıkıştırıp bir yandan yere değip kirlenmesin diye uğraşırken sürekli asıldığı yerden düşme eğilimleri gösteren palto ve çantayı denetlemek, bot ve çizme gibi en zor çıkan türden ayakkabıları-hele ki pantolon deniyorsan-bağlayıp çözmeye çalışmak, bir taraftan da habire kapıyı tıklatıp "boş mu?" diye soranlara cevap yetiştirmek nefret edilesi bir durum. Ben bunlarla cebelleşirken yan kabinden tiz bir kadın sesi sürekli emirler yağdırıyordu kadın soyunma bölümünde ne işi olduğuna akıl erdiremediğim kocasına: "Haaaaaruuuuun, 14 beden büyük geldi, bunun 12 sini bulsana". "Tamam" diyor adamcağız gidip getiriyor. Az sonra bir daha: "Haaaaruuuun, bu pantolon iyiymiş, siyahını da getirsene". Harun hemen koşup siyahı sunuyor eşine. Derken bir çığlık daha "Haaaaruuuuun, bunun ceketini de alsak mı ki?", "Haaaruuuun, bak bakalım güzel olmuş mu?". Bu böyle ben diyeyim 5, siz deyin 10 kere tekrarlandı, Harun gık demeden görevini yerine getirdi. Giysi denemeyi falan bırakıp çıkıp adamı tebrik etmek ve "Yılın Kocası" ünvanını vermek geldi içimden. Her eve bir Harun lazım, konsantre boy, ihtiyaç anında kapak açılacak:))

Sonraki girdiğim mağazada eleman azlığı nedeniyle yere konmuş ayakkabı kutuları arasından kendime uygun olanı bulmak üzere eğilmiş aranırken biri dürttü, ben başımı kaldırma fırsatı bulamadan "Ya şuna baksana, alalım diyorum" dedi. "Neyi alacağız, bu kim?" şaşkınlığıyla kafamı kaldırdığımda sarışın bir genç kızla gözgöze geldim. Kıpkırmızı oldu ve "Ayyy pardon, sizi annem sanmıştım" dedi. Bu durum siyah-beyaz Türk filmlerinde olur zannederdim ama gerçek hayatta da oluyormuş meğerse. Neredeyse "Bana da anne diyebilirsin evladım" deyip bağrıma basacaktım:)

Alışveriş maceramı süpermarkette sonlandırdım (her zamaki gibi tekerleği en bozuk market arabasını seçmeyi başararak), uzun bir kasa kuyruğunu sabırla tükettikten sonra aklımda aldığım bir demet semizotunun neden bu kadar ağır çektiği sorusuyla Metronun yolunu tuttum. Eve gelip paketleri açtığımda cevabı buldum. Semizotunun kağıdın altında kalan sap kısmında özenle sıvanmış en az yarım kilo çamur vardı. Bu da şeytanî bir Zihni Sinir projesi mi acaba diye düşünmeden yapamadım?

Ankaralı okurları için not: Nazlı Eray 5 Şubat Cumartesi günü Cepa AVM'deki D&R'da saat 15.00-17.00 arasında kitaplarını imzalıyor...

26 Aralık 2010 Pazar

ALIŞVERİŞ MANZARALARI

Kızkardeşle birlikte birkaç hediye alışverişi için Ankamall Alışveriş Merkezi'ndeydik bugün. Sabah gözümü nedenini anlamadığım bir bel ağrısıyla açtığım için ahlayıp ofladım gün boyu, sonunda kızkardeşten azarı işitip sustum: "Sadece blogunda mı mutlu oluyorsun sen, şikayetlenip durma bakayım" dedi. Ben küçük sözü dinlerim, ayrıca tırstım kızkardeşten, kestim sesimi, acımı içime gömdüm dostlar:)) Alışveriş Merkezi değişik bir konseptle süslenmişti bu yıl; Yıldırım Mayruk koleksiyonundan giysiler taşıyan mankenler sarkıtılmıştı tavandan ışıklı askılar içinde. Açıkçası ne süslemeyi sevdim, ne de giysileri. Yılbaşı dediğin şeyin süslemesinde kar olur, Noel Baba olur, geyik olur, kardanadam olur, çam olur, cıngıl cıngıl bel olur, olmayınca Leylak delolur:))
Süpermarkete girdik sonra birşeyler almak için, kadıncağızın biri yılbaşı süslerinin satıldığı sepeti kurcalarken kocası yel yepelek yelken kürek yetişti ve şöyle buyurdu: "Goy o agzantirik şiyleri yerine". Ben adamı günün adamı seçtim seçmesine de kadın alışkındı galiba bu duruma, o sepetin başından ayrılıp diğer sepete yöneldi ve maskelerle, şapkaları incelemeye devam etti. Hoştu hoş...
Çok kalabalıktı heryer, bir süre sonra bunaldık, ayrıldık AVM'den. Ben metroya bindim eve gitmek için. Entellektüel bir vagona denk gelmişim, sevindim. Karşımdaki iki kadın daha tren hareket etmeden çantalarından kitaplarını çıkarıp okumaya başladılar. Bir tanesi ufak tefekti, kitabı da cep kitabı boyutundaydı. Diğeri oldukça iri kıyımdı, üzerindeki siyah suni kürkle iyice irileşmişti ve inanmazsınız elindeki kitap da tuğla gibiydi. Uyumlu insanın hali başka oluyor da kitapların adını ne kadar uğraştımsa da okuyamadım. Oh olsun bana, süksen bozulmasın diye miyop gözlüğünü takmaz evde bırakırsan böyle burnunun ucunu göremez kalırsın merakta. Yanımda oturan genç kızsa ansiklopedi ebatlarında bir üniversite hazırlık kitabına gömülmüştü. Yan gözle baktım, sorulardan birinde şöyle yazıyordu: "Suya tamamen batmış bir taşa etki eden suyun kaldırma kuvveti ile ilgili olarak aşağıdakilerden hangisi doğrudur?". Hiçbiri doğru değildir arkadaş, suyun kaldırma kuvveti falan yoktur. Olsaydı ben taş gibi dibe batmaz, iyi kötü biraz yüzme öğrenirdim bu yaşıma kadar. Ya da bu kaldırma kuvveti adamına göre çalışıyor, bana etki etmiyor.
Neyse, böyleyken böyle. Ben şimdi kaçıyorum, "Behzat Ç." izleyeceğim. Hem bu haftaki senaryoda tanıdık birinin parmağı var, uçtum ben TV karşısına anacım...

20 Kasım 2010 Cumartesi

BAYRAM SAYIKLAMALARI 3

Pazar gününden beri süregelen katıksız ev hapsime dün son verdim, zorunlu bir alışveriş için vurdum kendimi Ankamall yollarına. Bindiğim metro vagonu bayram nedeniyle son derece tenhaydı. Karşımda Max Frisch'in "Homo Faber" isimli kitabını dikkatle okuyan bir kız oturuyordu. İçimden kendisine takdir duygularımı yolladım. Yanında oturan çiftin kadın olanı kitap okuyan kızı aşikar bir merakla incelerken kocası da parmaklarına doladığı tesbihi sürekli çevirerek sağı solu kesmekteydi. Sol yanımda sarı saçları krapeyle kabartılmış yaşlı bir hanım bir yandan alçak sesle kendi kendine konuşuyor, bir yandan da başını öne sallayarak konuştuklarına onay veriyordu. Bir ara konuşma ve onay faaliyetine ara verip dikkatle bana bakmaya başladı. O kadar ısrarla baktı ki tanıdık olabileceğini düşünüp ben de ona bakmaya başladım hatta lisedeki matematik öğretmenime bile benzettim, neredeyse soracaktım, sonra matematik öğretmenimi hiç sevmediğimi hatırlayıp caydım. Neme lazım, sonra sahiden o çıkar da nefret ettiğim trigonometriden sınav yapmaya bile kalkıverir, belli mi olur? Bu kadardık işte; Max Frisch okuyucusu kız, tesbihli adam, meraklı karısı, matematik öğretmeni(?) ve ben. İki durak sonra elindeki spor gazetesini okuyarak bir adam daha bindi, sayı değişmesin diye diğer durakta da ben indim.

Nisbeten erken bir saatte gittiğim için alışveriş merkezi tahminimin aksine oldukça tenhaydı. Birkaç mağazaya girip çıktıktan sonra yemek katına geçtik birşeyler atıştırmak için. Yanımızdaki birkaç masaya 12-13 yaşlarında erkek çocuklar oturmuşlardı, önce ilgimizi çekmedi, sonra saç modellerine takıldık. Hemen hepsinin saçları bolca jölelenip şekillendirilmişti ve aynı elden çıkmış gibiydi. Daha dikkatli bakınca bir kısmının Down sendromlu, bazılarının ise konuşma özürlü olduğunu anladık ve başlarındaki görevli genç kızla muhtemelen müstahdem olan adamı farkettik. Belli ki bir yurdun öğrencileriydiler ve bayram nedeniyle gezmeye getirilmişlerdi. Görevliler biri dışında hepsine Coca Cola ve döner dürümden oluşan yiyecekler alıp dağıttılar. Sadece bir tanesi önüne konan 3 sefertasındaki yemekleri son lokmasına kadar sıyırarak yedi. Muhtemelen özel bir diyeti vardı, sonra anladık ki yemek sonrası sinemaya götürülecekler. İçlerinden yaşça biraz daha büyük göstereni yemek sonrası diğerlerine kağıt peçete kullanarak ağızlarını nasıl sileceklerini gösterdi. Sakin sakin karınlarını doyurdular kendi aralarında kendilerine has dilleriyle sohbet ederek ve biz içimizde ince bir sızıyla ayrıldık yanlarından. O kavruk görünüşlü, basit giyimli, yalnız yavrular düzen içinde yemeklerini yiyip o kadarcık şeyle mutlu olmaya çabalarlarken etrafta dolaşan onlarca süslü çocuk ailelerine şımarmakla meşguldu. Hayat hiç adil değil ne yazık ki.

Aklımız o bir grup çocukta, kalan alışverişi de tamamlayıp bayramın son saatlerini geçirmek için gelenlerle iyice kalabalıklaşan AVM'yi terkettik. Yukarıdaki fotoğraf Erdil Yaşaroğlu'nun bir mağazanın vitrinine yaptığı yılbaşı konseptli düzenleme...

Not: Galiba sonunda bayram bitti:))

26 Ağustos 2010 Perşembe

ADINIZ NEYDİ?

Çok yorucu bir gündü, şu anda sızım sızım sızlayan ayaklarımı ne rahatlatabilir düşüncesindeyim. Bunu düşünürken de iki satır yazayım şuraya dedim.

Öğleden sonra fotoğrafta gördüğünüz, Pasaj.com'dan ısmarladığım seramik takıları almak için kargoya uğradım. Bileğinde tahta boncuklardan iki sıra bileklik, parmağında desenli bakır bir yüzük taşıyan, Nedim Saban'a benzeyen tombul kargo görevlisinden adıma gelen kargoyu rica ettim. Aramızda şöyle bir dialog gelişti:

-Adınız neydi?
-Leylak Dalı.
-Hımm Leylak.
-Leylak Dalı.
-Ley ve Lak ayrı değil mi?
-Hayır, Ley ve Lak birleşik.
-Leylak, Leylak... Yok öyle bir gönderi.
-Nasıl olur, sabah cep telefonuma mesaj geldi kargonuz ulaştı diye.
-Hımm, o zaman numarasını verin.
-Peki, salağın S'si, geri zekalının G'si, beceriksizin B'si ve 5.
-Eveeet salağın S'si, geri zekalının G'si, beceriksizin B'si ve 5 bakalım.
-Bakın.
-Evet buradaymış. Eee adınız Leylak Dalı'ymış ya.
-(@¬+*&%") Ben ne demiştim?

Kargo görevlisi ne kadar beceriksiz olursa olsun keyfimi kaçıramadı. Zira sonrasında uğradığım Paşabahçe'de hayatımın kupasını buldum. İçelim güzelleşelim değil mi?

Meraklısı için not: Seramik takılar Pasaj.com'da "guleriskarartuc" un pasajından.

Ha, bu arada hayali seyahatimin Napoli durağındayım...

6 Temmuz 2010 Salı

HEY ANKARA!.. BEN GELDİM

Dün günün yarısını çalışarak tükettikten sonra attım kendimi sokağa kalan yarısında. Aslında atmasam ya da yürümeyi bu kadar abartmasam iyiymiş, şu anda bacağımı bir sandalyenin üzerinde istirahate bırakmış dizimdeki dehşetli ağrının geçmesini beklemekteyim. Buz tatbikatı ve Voltaren merhem takviyesiyle ağrımı azaltmaya çalışıyorum.
Yoruldum?
Evet.
Kilo aldım?
Evet.
Dizimi zorladım?
Evet.
Yaşlandım?
Hiç de bile, yaşlandıysa dizim yaşlanmıştır, o da dizimin sorunu benim değil:))

İlk durak ülkemizin kâdim bankası Ziraat idi. Oturduğum koltukta sıramın gelmesini beklerken karşı duvarda asılı çerçevedeki, dedem kadar aşina olduğum Mithat Paşa'nın fotoğrafı ile gözgöze zaman geçirdim. Beyaz sakalları ve uçları kıvrık bıyıkları kendisine bir Hulusi Kentmen babacanlığı katsa da yakışıklı adammış rahmetli. Kimbilir gençliğinde ne canlar yakmıştır finansal faaliyetlerinden fırsat bulduysa. Elektronik tabelada elimdeki numara yanınca veda ettim Paşa'ya ve işimi bitirip "Ankara'ya hoşgeldim" bozasını içmek için Akman Pastanesi'ne yollandım. Akman bıraktığım gibi duruyordu şükür, garsonlar bile yaşlanmamış ben görmeyeli. Sarışın olanı yoktu yalnız, ya izinli ya da işten ayrıldı. Yerleştiğimiz portakal rengi masada bozamı içip dayanamayıp ısmarladığım Akman klasiği sosisli sandviçimi yerken yandaki çiftin konuşması çalındı kulağıma. Çiftin erkek olanı, kızıl saçlı, çilli, uzun kirpikli ve hayli hoş olan dişi olanına bir Saadettin Kaynak şarkısının sözlerini okuyordu:
"Kirpiklerinin gölgesi güllerle bezenmiş
Rabbim yaratırken seni bir hayli özenmiş
Bir noktası var gamzelerinde o da benmiş
Rabbim yaratırken onu bir hayli özenmiş"
Yaşı oldukça küçük olmasına rağmen sevgilisine Saadettin Kaynak şarkısıyla övgüler düzen bu genç adamı şiddetle takdir ettikten sonra Akman'dan ayrıldım ve bir alt sokaktaki Dost Kitabevi'ne gittim. Yüksel Caddesi ve Konur Sokak'ın cıvıltısını özlemişim. Ağzım kulaklarımda girdim kitapçıya, uzun uzun inceledim standları ve tatilden getirdiğim cilalanmayı bekleyen taşlarımla birlikte poz veren fotoğraftaki 5 kitapla çıktım. Lale fena halde meraktadır, yazayım isimlerini:
-Seçme Sapan Şeyler/Ferhan Şensoy
-İstanbul'da Kan Var/Mustafa Ziyalan
-Savaş Çağı Umut Çağı/Oya Baydar
-Çimen Türküsü/Truman Capote
-Bahçedeki Gidonları Kromajlı Pırpır da Neyin Nesi?/Georges Perec
He he, sonuncunun ismi çok güzel değil mi? Georges Perec'e bayılırım, çılgın adam. "Yaşam Kullanma Kılavuzu"nu okuyan var mı, harikadır.

Daha bir sürü şey yaptım ama bu post uzayıp gider. Son olarak biraz geç keşfettiğimi utanarak itiraf edeceğim "Ümmüşen"in iki albümünü de satın aldığımı belirteyim. Aslında size "Aritmetik Sevda"yı dinletmek isterdim ama bulamadım. "Yarim İstanbul'u Mesken mi Tuttun" ile idare edin, bu türküyü her dinlediğimde koca göbeği, yanağındaki kahverengi beni ve içleri gülen gözleri ile büyük dayımı hatırlarım, yattığı yerde huzurla uyusun. Bakalım size kimleri ya da neleri anımsatacak?

"Yarim İstanbul'u Mesken mi Tuttun/Ümmüşen"


16 Ocak 2010 Cumartesi

ALIŞVERİŞTE

Bugün yine alışveriş ve AVM günüydü. Metroya kadar yürüdüm, doğal olarak Yüksel Caddesi'nden. Bilenler bilir o civarda dersane çoktur, bir de ilköğretim okulu vardır, Mimar Kemalettin'in eseri çok güzel bir binası olan. Haftasonu olmasına rağmen ziller çalıp duruyordu ben geçerken, hem de emekliye ayrıldığım okulun zilinin melodisiyle aynı. Bir an kendimi öğretmenler odasında sandım, bunaldım. Çayımı yarım bırakıp çantamı, kitaplarımı toplayarak sınıfa koşturmam, en ilgilisi duvar modunda olan öğrencilere Ekonomi anlatmaya çalışmam gerekiyormuş gibi geldi. Ne yalan söyleyeyim hafakanlar bastı, tam zamanında emekli olmuşum galiba, daha fazlası bünyeye zararmış.


Ankamall tipik bir haftasonu görünümü sergilemekteydi, çılgınca kalabalık. Bugünün atraksiyonu Rezan Kiraz ile yıldız falı idi. 200 liralık alışveriş yapanlar fişlerini görevliye onaylatarak randevu alıyorlar ve kendilerine söylenen saatte yıldız fallarına baktırıyorlardı. Özel bir stand yapılmış, yakılan ağır tütsünün kokusu başağrımı ve öksürüğümü tetiklediği için fazla yanaşamadığım bölüme üzerinde burçlara ait özelliklerin yer aldığı kocaman panolar yerleştirilmişti. Rezan hanım incecik vücudu ve gür, kabarık, beyaz saçları ile sırası gelenin yıldız haritasını çıkarıyordu sanırım, çok oyalanmadık orada, mağazalara yöneldik.

Alışveriş ettiğimiz mağazada ödeme yapmadan önce mağaza kartını yeniletmek için sıraya girdim. Önümde yeni kart almak için bekleyen hayli yaşlı fakat çok süslü ve şık bir hanım vardı. 70 lerinin üstünde gösteren bu hanım ciddi ölçüde yoğun bir makyaj yapmış ve oldukça da frapan giyinmişti. Sıra kendisine geldiğinde görevlinin sorduğu sorulara cevap vermeye başladı. Adı ve adresinde sorun çıkmadı, telefon numarasında da, şakır şakır söyledi. Sıra gün, ay ve yıl olarak yaşına gelince önce durakladı sonra "aman ne bileyim ben şimdi onu ezbere" dedi ve çantasını kurcalamaya başladı, uzun süre devam etti bu kurcalama eylemi, yaş sorusu ısrarla tekrarlanınca çantadan nüfus kağıdını çıkarıp görevlinin önüne sürdü ve şöyle dedi: "zaten beni ölen ablamın yerine yazdırmışlar, elalemin yaşını mı ezberleyeceğim, bak işte orada yazıyordur." Kasiyer çok iyi eğitimliymiş, hiç gülmedi. Bense boğazıma kadar gelen kahkahalarımı zaptedebilmek için epey çaba harcadım. Şimdiki gençler cahil yahu, bilmiyorlar ki kadınlara yaşı, erkeklere maaşı sorulmaz:))

Alışverişi bitirdik ve binip metroya ayrıldık. Dönüş yolunda Yüksel Caddesi'nde gençler yere çökmüş müzik yapıyorlardı, hem de santur, darbuka ve tef eşliğinde neşeli bir müzikti. Bu caddeyi seviyorum ben herşeyiyle, umarım hep böyle kalır.

Ek: Az evvel "Bir Şarkısın Sen" programında Rojda adındaki küçük kızın Onur Akın ile birlikte söylediği "Seviyorum Seni" adlı şarkıyı-ki benim de en sevdiğim şarkılardan biridir-dinledim, müthişti. Bu çocukların her biri ayrı bir yetenek.

Bir ek daha: Şimdi de Melisa'yı dinledim "Söyleyemem Derdimi" şarkısında ve alnından öpmek geldi içimden, bu kadar mı güzel söylenir. Üstelik CD'de Gökhan Tepe'nin üstüne basa basa "Ah yar" diye okuduğu kelimeyi "ağyar" diye doğru söylenişiyle telaffuz ederek. Helal olsun kızım sana.

24 Aralık 2009 Perşembe

KENDİ HEDİYENİ KENDİN AL

Baktım gökyüzünde çok neşeli olmasa da güneş parlıyor, çıkalım sokağa Leylak Hanım dedim, alalım kendimize birşeycağızlar, hem de yılbaşı için (Eh, doğum yerim Meriç, en sevdiğim öykü de "Edirne'nin Köprüleri" olunca ara sıra böyle konuşmam normaldir). Hava da güzeldi bugün, üşütmedi, yürüdüm Kızılay'a doğru. Üstgeçitin kadrolu elemanları kış nedeniyle sırrolmuş. Ne mendilci kadınla kızları, ne boncukcu cüce, ne de mısır satıcısı kapıcıyla kızını görmüyorum geldiğimden beri. Yerlerini Çin malı uyduruk bıçaklar satan bir adamla yere serdiği mendilin yanıbaşına tomografilerini yerleştirmiş dilenen yaşlı mı yaşlı, zayıf mı zayıf bir kadın almış. Sokak literatürüme bir kelime daha eklendi: "Tomografili dilenci". Daha neler göreceğiz bakalım.

Kitapçıya girdim, kendime "Yılbaşı İçin Kendi Hediyeni Kendin Al" kampanyası kapsamında Ara Güler'in yaşamöyküsünü anlatan bir kitap aldım. Parasını ödedikten sonra hediye paketi yaptırdım üstelik. Çirkin sarı renkli, janjanlı bir kağıda sarıp üzerine de parlak yeşil bir fiyonk kondurdular, 3. sınıf pavyonların neon ışıklı tabelalarına benzedi. Çok keyif aldım bu görüntüden. Sonra CD reyonuna geçip bir CD seçtim, bu da "Yılbaşı İçin Kendi Şarkını Kendin Çal" kapsamındaydı. "Şükrü Tunar Eserleriyle Serkan Çağrı" albümün adı. 2 CD var içinde, birinde günümüz sanatçıları Şükrü Tunar eserlerini yorumluyorlar, diğerinde ise Serkan Çağrı klarnetiyle çalıyor üstadın şarkılarını. Son bir kampanya daha kalmıştı: "Yılbaşında Bu Ayracı Kitabının Arasına Sal". Aşağıdaki ayracı da bu nedenle seçtim.

Bu tombalağı özellikle aldım, bilgisayar başında bu kadar çok oturup abur-cubur atıştırır ve fazla hareket etmezsem günün birinde dönüşeceğim durumu önceden görüp tedbir alayım diye, adını da "Dilber" koydum. Kampanya tamamdı, yanlarına bir de "Hayata Anlam Katan Küçük Şeyler" etkinliğine dahil etmek üzere bir demet hüzün kokulu nergis kattım. Bütün bunlar benim her yılbaşı yaptığım geleneksel kendimi mutlu etme aktivitilerimdendir. Yılbaşlarında ve doğum günlerimde mutlaka kendime bir kitap, bir CD ve üzerine o yılın tarihi atılmış bir ayraç hediye ederim. Eve gelince pavyon neonu ambalajlı kitabımı masanın üzerine koydum ve "Aaa, bana hediye gelmiş, hemi de janjanlı, acaba içinde ne var?" diyerek açıp herkesin "Delidir, ne yapsa yeridir" anlamı taşıyan bakışlarının hedefi oldum. Çok da umurumdu.

Ha, bir de bilet aldım. Sabah kuzenimin oğluyla msn'de yazışırken aramızda anlaştık. Ben onun, o benim önerdiğim rakamla biten bir piyango bileti alıp kazanırsak birbirimizi sebeplendirmeye karar verdik. O, 5 dedi, ben 8. Seyyar bayi "Nimet Abla'dan geldi bu biletler "diye bağırıyordu avaz avaz. Yalancı, biletin arkasında "Neriman Abla" damgası vardı ama benim de hiç derdim değildi ablanın ismi, üstelik sonu 5 ile biten bileti de zor bela bulduk, tesadüf ilk iki rakamı da 07 imiş, yani Antalya. Üzerindeki kardan adamın kravatı var, bu yılki kardan adam memur olarak düşünülmüş galiba. Tezgahın başında duran ve muhtemelen Neriman abla olduğunu tahmin ettiğim kadın elindeki içi cin biber turşusuyla dolu naylon torbadan çıkardığı biberleri üçer beşer atıyordu ağzına. Bunu neden yaptığını sorunca da "Bağıra bağıra sesim kısıldı, sesimi açıyorum" dedi. "Faydası oluyor mu?" sorumu da İbrahim Tatlıses'i örnek göstererek cevapladı. Bu yaratıcı ve orijinal bayiinin biletlerinde bir keramet vardır diye düşünüyor ve büyük ikramiye olmasa da kısmetime birşeyler çıkacağını umuyorum. Gerisi Milli Piyango toplarını düşüren güzel kızların marifetine kalmış.

Yeter bu kadar, dün de çok uzatmışım zaten. Çenem dursa klavyem durmuyor, gidiyorum ben CD'mi dinlerken kitabımı karıştıracağım.

Not: CD'deki "Söyleyemem Derdimi Kimseye" adlı şarkıyı Gökhan Tepe'ye söyletmişler. Keşke sözlerini avucuna yazsaydı ya da biri uyarsaydı. "İnleyen şu kalbimin sesini ağyar duymasın diye" dizesinde "ağyar" yerine üstüne bastıra bastıra "ah yar" demiş arkadaş. Bilmiyorsan söyleme, ya da sor bir bilene...

21 Aralık 2009 Pazartesi

GRİ BİR GÜNÜN RENKLERİ

Islak, çipil, soğuk ve karanlık bir gündü bugün. Çarşıya çıktım, zorunlu olmasam evden dışarı adım atmayacağım günlerden biriydi. Bu şehrin kışları hep böyle gri miydi, bu yıl mı bana öyle geliyor, çözemedim. Renk aradım ortalıkta ve kamyonetli çiçekçide yakaladım: Kokinalar. Neden bilmem yılbaşı yaklaşırken bir demet kokinayı vazoya koymazsam eksik hissederim kendimi ve evi. En tatsız yılbaşlarında bile başköşede yerini almıştır Kokina hanım. (Kokina kibar bir kokona mıdır acaba?) Bu sene de eksik etmedik kendilerini malikanemizden.

Ve nergisler. Kurumlu kurumlu kasılan kokinaların yanında alçakgönüllü bir tavırla duruyorlardı onca narsistliklerine rağmen. Kamyonetli çiçekçi en güzellerini seçti bana. Burnuma yaklaştırdım ve ossaat Denizli'deydim. Nergis benim için Denizli demektir. Babaevinden ilk ayrılışım, ilk öğretmenliğim, ilk evim, evliliğim, yeni arkadaşlarım ve dost canlısı Denizlililer. İçim sıla özlemiyle yanarken neşeleneyim diye demet demet alırdım Şeytan Pazarı'ndan ve kokladıkça daha çok hüzünlenirdim. O yüzden ne kadar sevsem de nergis benim için hep bir parça hüzün kokar.

Buna bayıldım işte. Teneke kutuları çok severim, buradaki keçe malzemeleri için bir kutuya ihtiyacım vardı, görür görmez "Bu benim olmalı" dedim. İtiraz etmediler, şimdi 4 adet kardan adam arkadaşım var.

Bu da Yapı Kredi Yayınları'nın yeni yıl hediyesi, 4 santime 3 santim bir kitapçık. "Kitap" sözcüğünün 99 dildeki ismi var sayfalarında, çok sevimli.

Alışverişin en güzel parçalarını sundum size, gri güne atılmış renkli fırça darbeleriydi. Sizin hayatınızdan da renk eksik olmasın...

12 Aralık 2009 Cumartesi

YENİ YIL GELİYOR GALİBA

Aslında biraz kırık dökük kalktım bugün yataktan, boğazda hafif bir yanma, nezlemsi bir durum, grip hafiften geliyorum demekte ama yüz vermedim. Dün yeterince sıkılan ruhumu biraz gevşetmek için çıktım evden erkenden, giderken bir eczaneye uğrayıp pastil ve parasetamol takviyesi yaptım ve kızkardeşle buluşmak için Ankamall AVM'ye doğru yollara düştüm. Esasen bayılırım o yılbaşı öncesi etrafı saran şıkırtıya, alışveriş merkezlerindeki rengarenk görüntüye, vitrinlerdeki parıltıya. Ankamall bu yıl geri dönüşüm temalı bir süsleme seçmiş, iyi de etmiş, hayli ilginç olmuş. Zaten tema AVM'nin dış duvarındaki 2010 yazısındaki 0'ların görünümünden belliydi. Kenardaki süslemeler ise eski poşetlerin buruşturulup yanyana yerleştirilmesiyle yapılmıştı.

Ana kapı girişine her yıl geleneksel olarak yerleştirilen yılbaşı çamı ise bu yıl şaşırttı beni. Geri dönüşüm temasına uyularak eski gazete paketlerinin üstüste dizilmesiyle oluşturulmuştu.

Merkezin katları arasındaki boşluklara yerleştirilen yılbaşı süsleri oluklu mukavvadan yapılmıştı. Çam formu verilmiş süslemelere origami tekniğiyle yapılmış turnalar eşlik ediyordu.



Giriş katına yerleştirilen ve gelenleri karşılayan Noel Baba'da temaya uygundu. Oluklu mukavvadan çamların altına yerleşmiş Santa'mız yine mukavva, duvar kağıdı ve kırpıntı kağıttan origami tekniği ile oluşturulmuştu. Hediye çuvalı ise çimento torbasındandı.

Yalnızca Ankamall değildi süslemesiyle yeni yılı karşılamaya hazırlanan. Mağazalar da kendi çaplarında yılbaşı konseptine uygun süslemelere ve objelere yer vermişlerdi. Alışveriş sonrası yorgun ayaklarımızı dinlendirmek için kahve molası verdiğimiz Starbucks'ın karton bardakları da yeni yıl temasına uygun olarak dizayn edilmişti. "Dark Cherry" içtik ama ne vişne tadı alabildik, ne de kahve. Ilık, sütlü ve bol şekerli bir sıvıyı yudumlayıp zorla bitirdik. Her seferinde bir daha Starbucks'a gelmemek için kendime söz veriyorum ama bir türlü tutamıyorum.

AVM'den ayrılmadan son olarak Mudo'ya bir ziyaret yaptık. Yeni yıl için hazırlanmış objeler çok sevimliydi, tekrar gelip hediyelik birşeyler bakacağım. Yorucu ama oldukça verimli bir gün oldu. Epey alışveriş yaptık ve istediğimiz şeyleri fazla zorlanmadan bulduk. Ankara'nın yeni yıla nasıl hazırlandığını merak ediyorsanız izleyin beni, daha sırada çok AVM var...