.

.
.
Blog işleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Blog işleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ocak 2013 Pazartesi

YENİ BİR BLOG, HEM DE KİTAPLI


Görsel: Buradan

Pek sevgili blogger dostlarım, daha önce birkaç kez açma niyetimizden bahsettiğim kitap blogu bugün "KİTAPLIK KURDU" ismiyle hayata geçti. Tıpkı kahve blogunda olduğu gibi katkılarınızla gelişecek olan bu bloga kitaplar, kitaplıklar ve kitapçıları konu alan fotoğraf ve yazılarınızı bekliyoruz. Fotoğrafları kendiniz çekmelisiniz ya da çok orijinal bir fotoğraf ise kaynak göstererek göndermelisiniz. Okuduğunuz kitapların fotoğraflarını hoş bir düzenleme ile çekebilir ve birkaç cümleyle haklarında bilgi verebilirsiniz. Kitaplık fotoğraflarınızı yollayabilirsiniz, haftada bir günü kitaplık fotoğraflarına ayıracağız. Yine sevdiğiniz kitapçıların görüntüleri de blogda yer alabilir. Zamanla daha netleşecektir, tek ricam fotoğrafların görüntü kalitesinin iyi olması ve tanıtımların çok uzun olmamasıdır. Blog konseptine uygun olmayan ve görsel açıdan kusurlu olan fotoğraf ve yazıları affınıza sığınarak yayınlamayacağız. Blogun linki aşağıda:


Bu da yazı ve fotoğraflarınızı ulaştıracağınız mail adresi:

kitaplikkurdu@gmail.com

Ve blogdaki tanıtım yazısı:


Bloglarınızda paylaşırsanız memnun oluruz, şimdiden teşekkürler...

10 Eylül 2012 Pazartesi

OKUMAK


"Okuyan insanlar vardı, bir de ötekiler. Birinin okuyan mı okumayan mı olduğu hemen anlaşılıyordu. İnsanlar arasında bundan daha büyük fark yoktu."

Lizbon'a Gece Treni/Pascal Mercier

"Kahveli blogu takip edenler vardı, bir de ötekiler. Birinin takip eden mi etmeyen mi olduğu hemen anlaşılıyordu. Bloggerler arasında bundan daha büyük fark yoktu."

Hepinize benden bol köpüklü bir kahve:))

10 Ağustos 2012 Cuma

FİNCANDAKİ MUCİZE: KAHVE


Berbat bir başağrısıyla uyandım bugün. İlaç içmek için mutfağa gittim, ilacı unuttum elimde kahveyle döndüm. Normalde kahve başağrısını tetikler ama benim kafeine ihtiyacım var, içmem gerek. Hem içmekle kalmadım kahveli blogu açıp tek tek kahvelere baktım, katmerli oldu yani. 

"Fincandaki Mucize: Kahve" isimli mis kokulu, lezzetli blogumuz katkılarınızla giderek güzelleşiyor. Fotoğraf, yazı gönderen, izlemeye alan arkadaşlara buradan tekrar teşekkür ediyorum. Bu blog ortak bir blog, sizin yolladığınız fotoğraf ve yazılarla varlığını sürdürecek, lütfen desteğinizi esirgemeyin. Sevdiğiniz bir mekanda içtiğiniz bir kahve, anısı olan, sizi biryerlere taşıyan bir fincan, şık bir sunum, ilginç bir tasarım, hatta çirkin bir mekan ve tatsız bir kahve bile konu olabilir yollayacağınız fotoğraf ve metinlere. Sizin adınız veya rumuzunuzla yayınlanacaktır gönderilenler. Bloglarınızda duyurursanız katılımcı sayısını arttırabilir, blogu daha da renklendirebiliriz. Haydi bir gayret, her ne kadar blogda varsa da fotoğraf ve metinlerin yollanacağı mail adresini tekrar yazıyorum:
kahveciguzelleri@gmail.com
Blog linki:
Bugün güzel fotoğraflar ardarda gelecek, gözatmanızı öneriyor, tekrar teşekkür ediyorum.


Bunlar da posta kutumun dünkü ganimetleri. Posta kutusu demek yanlış aslında, sevgili postacımız bu dört zarfı bu defa doğal gaz borusunun arkasına sıkıştırmış. İkisi yanyana üstelik. Sanırım kendisinin posta kutularına alerjisi var, değerse kaşıntısı tutuyor:) En azından getiriyor, bu da birşeydir diyorum ve kartları yollayan İnsan Olmak, Cessie, Aylağın Günlüğü ve Vladimir'e teşekkür ediyorum...

10 Mart 2012 Cumartesi

DUYURU


Yeni bir blog açtık arkadaşlar, kızkardeşle birlikte, ismi: "YETMİŞ ZAMAN OLUR Kİ..." Bu blog 40+ yaş için, amacımız bir süre sonra artık hatırlayanı kalmayacak 70'li yılları kayda geçirmek. Yaşayanlar bilir hem çok güzel, hem çok çalkantılı yıllardı 70'ler. Bence o yılları tanımlayan en güzel kelime tutku ve sadelik olsa gerek. Bu blog sizlerin katkısıyla yürüyecek. 70'li yıllara ait anılarınızı, duygularınızı, fotoğraflarınızı, elinizde bulunan belge ve bilgileri, resimleri paylaşabilirsiniz. Tek yapacağınız bunları aşağıda vereceğim mail adresine yollamak. Arzu ederseniz isminizle, arzu ederseniz seçtiğiniz bir rumuzla yayınlayacağız. Sayfamın yan tarafında blogun linki var, ayrıca aşağıya hem blog linkini, hem iletişimde bulunabileceğiniz mail adresini yazıyorum. Haydi bakalım bize kolay gelsin, size de ha gayret...

Mail adresi: yetmiszaman@gmail.com
Blog linki:  http://yetmiszamanolurki.blogspot.com/

30 Haziran 2011 Perşembe

ELLİ KAPININ İPİ

Anneannemin ünlü incilerinden biri daha: "Erindiğim gün elli kapının ipini çektim" derdi rahmetli gün içine bir sürü gezme sığdırdıysa. Esasen bu durumdan son derece keyif alsa da sanki bir nevi angarya kabilinden yerine getirmiş gibi şikayetlenir, zorla katlanmış havalarına girerdi. Ben de onun hesap bugün gezmelere doyamadım.

Güne son derece keyifli bir tanışma, buluşma ile başladım. Sevgili Pie Kurabiye Petek'le buluştuk, sanal dostluğumuzu gerçeğe dönüştürdük. Hem zaten yıllardır tanışıyormuşuz gibiydik, muhabbetin dibine vurduk, lafları birbirimizin ağzından kaptık. Petek'in Ankara yıllarından bildiği, halen mevcut bir mekanda buluşmayı yeğledik ve tercihimiz Flamingo Pastanesi oldu. Kahveler, çaylar, sohbet derken zaman nasıl geçti anlamadık. Sevgili Petek'in yanında benim için getirdiği şu aşağıdaki çifte ise tek kelime ile vuruldum.

Ya gelinin beşibiyerdesine, damadın yakasındaki altına bakar mısınız? Böyle şirin birşey olur mu, ellerine, cömert yüreğine sağlık Petekcim. Çiftimiz günü geldiğinde uygun yerde kullanılmak üzere soğuk bir ortama yerleştirildi. Bu kadar değil tabii ki, daha bunlar da var:

Günüm bu kadar keyifli başlayınca tüm geceyi kapsayan uykusuzluğumu, şişmiş ve yanan gözlerimi, daralmış ruhumu, henüz bulamadığımız evi unuttum. Petekle vedalaştıktan sonra D&R'a dalarak indirime girip fiyatları 4 er liraya düşmüş Can Yayınları'na ait kitaplardan 4 tane kaptım, sonra vitrinlere bakarak cadde boyunca yürüdüm, aradığım ayakkabıyı da bulunca keyfim tavan yaptı. Midemden gelen çağrıyı da geri çevirmeyip aç karnımı doyurduktan sonra kuzenimi ziyaret için işlettiği cafe-bara yollandım. Biraz sohbet ettikten sonra bu kez yakınlarda oturan arkadaşıma uğradım. Son derece şirin ve oyuncu bir köpeği var, ömrüm boyunca dokunmak cesaretini gösterebildiğim yegane köpek, biraz mıncıklayıp sevdim. Nescafemi içerken gelen telefonla oğlumla buluşmak üzere bir taksiye atladım. Nasıl olduysa trafik sıkışıklığından dolayı şoförle aramızda bir sohbet başladı. Orta yaşların sonuna yaklaşmış taksici eski zamanların ne kadar asude ve güzel olduğundan bahsetmeye başladı. Vakt-i zamanında 8 silindirli bir 56 Chevrolet'inin olduğunu, her görenin hayran kaldığını anlattı ve dedi ki "Acıların Kadını Bergen bir bindi benim Chevrolet'e 4 yıl inmedi". Sonra aralarında özel birşeyler olduğunu ima eden bıyıkaltı bir gülümseme ile "Aaah, ne günlerdi ne günler, yaşadım iyi ki yaşamışım" diye ilave etti. "Ne güzel kadındı yahu Bergen, yüzüne kezzap atılmış haliyle bile çok güzeldi" diyerek hülyalı hülyalı anlatmaya devam ediyordu ki ineceğim yere ulaştım bereket. Yoksa şoför amcamın gençliğinde yediği cümle naneleri dinlemek zorunda kalacaktım.

Taksici esnafının evrak-ı metrukesinden derleyip naklettiği öykülerin üstüne oğlumun arabasına transfer olup Ikea'ya doğru müteveccihen yola çıktık. Şimdi diyeceksiniz ki hala akıllanmadın mı? Eimiz mahkum sevgili kârilerim, henüz tutamadığımız eve eşya bakıyoruz. Bugün hafta arası olması hasebiyle fazla kalabalık yoktu, birkaç parça ıvır zıvır satın aldıktan sonra sıcak yuvamıza avdet ettik ama ayaklarımı uzatıp oturabilmem ne mümkün. Muhakkak gidilmesi gereken bir düğün mevcuttu ve hane halkının beslenmesini tamamladıktan sonra ayaklarımızı sürüyerekten bu defa düğünün yapılacağı mekana doğru yollara düştük, hayli de uzak bir yerdeydi üstelik. Epeydir gitmediğimiz bir semt olunca adresi sormak gereği duyduk. Meğerse danıştığımız kişi uzun zamandır birisine yol tarif etme hasretiyle yanıp tutuşurmuş. "Şimdi canım aaaabeyciim" diyerek girizgah yaptı direksiyondaki eşime, "dooosdooru gidip soldan devam et, hep sol hep sol. Otobüs duraaana varacan. Duraaa gelince canın ister sağdan canın ister soldan git". Biz artık kısa kesip son noktayı koymasını beklerken cep telefonu çaldı. "Aaabeyciiim, az müsaade et" diyerek telefonu açtı ve biz arabanın içinde anlamsızca beklerken uzun uzun telefonla konuştu. "Hadi eyvallah" diyerek telefonunu kapattıktan sonra aynı şeyleri bir kez daha tekrarlamaya başladı. Daha fazlasına tahammül edemedik ve "Sağol kardeş" diyerek gazladık, 10 metre ötedeki bakkal net bir tarifle bizi aradığımız mekana kavuşturdu. Düğünü hiç anlatmayım, aşırı gürültüden ambale olmuş durumdayım, sadece 45 dakika kaldığımız halde dayak yemiş gibi ayrıldık. Ha bu arada düğün meğerse yemekliymiş, davetiyeyi doğru düzgün okumayınca bir de evde yemek hazırlama derdine düşmüşüm boşu boşuna. Şimdi bugün en çok gitmek istediğim yere yatağa doğru bir sefer gerçekleştirmek istiyorum, fena halde uykum var zira. Hepinize cümleten eyi geceler, datlu rüyalar...

29 Nisan 2011 Cuma

MİS KOKULU SABAH

Bu sabah güneş yoktu, bulanık bir havaya uyandım ama günümü bunlar renklendirdi. Odayı dolduran sümbül kokusuna şişenin kapağını açınca burun deliklerime dolan leylak kokusu eşlik etti. Kokuyu duyunca keyiflenen kaplumbağalar da yerinde duramayıp oynamaya başladılar. Seni seviyorum Blog, senin bana kazandırdığın ince ruhlu dostları seviyorum. Natali, çok teşekkürler...

 Dün sinemaya gittim, "Atlıkarınca" filmini izlemek için. 4. haftası olmasından mıdır, çok rağbet görmemesinden midir bilmem mini bir salonda 7 kişi izledik filmi. Çok çarpıcı bir konuyu, üstü örtülmeye çalışılan acı bir gerçeği, ensesti konu alıyordu. Epey gergin bir şekilde ve huzursuz bir ruh haliyle izledim, film bittiğinde ise içim babayı oynayan Mert Fırat'a karşı nefret hissiyle dolmuştu. Sonuçta bu oyuncunun başarısını gösterse de çok sevdiğim Mert Fırat hakkında böyle düşünmek istemezdim doğrusu:) Konu tamamen tarafsız ele alınmış, özendiricilikten kaçılmış, olayın korkunçluğu ve mağdurların ruh halleri çok güzel verilmiş ve bence iyi birşey yapılmış. Filmin sonunda içiniz bulansa da, huzurunuz kaçsa da izleyin derim. 
Filmin bünyede yarattığı gerilimi balık-rakı-roka üçlemesiyle attık üstümüzden arkadaşlarla. Hepinizin şerefine olsun...

15 Nisan 2011 Cuma

YORUCU BİR GÜNÜN ARDINDAN

Ben bu aralar çoook yoruluyorum çok...
Erkenden attım kendimi halledilecek bir sürü iş için sokaklara.
İlkönce nereye gittim bilin bakalım? Bildiniz değil mi, diş hekimimin muayenehanesine. Kafama takılan noktalar için doktorum tarafından teknisyenin laboratuarına yollandım ama teknisyen benim oraya gitmemden pek hoşlanmayıp kibarca geri postaladı. Neyse devreye doktorum girdi dişler akşama teslim edilmek üzere teknisyene gönderildi. Ben de arada kalan süreyi manikür yaptırarak, kitapçıları dolaşarak, mağazalara girip çıkarak değerlendirdim güya ama yorgunluktan perişan oldum. Sonrasında yine diş hekimi muayenehanesi, bir adet köpek dişe kanal dolgusu yaptırıp kasıntı ve sinirli teknisyenden düzeltilmiş olarak gelen dişleri ağzıma yine geçici olarak yerleştirip attım sokağa kendimi.
Yukarıdaki seğmen kılıklı Ankara kedisine bu aralar çokca rastlayabilirsiniz Ankara sokaklarında. Hayvancağız seğmen kılığını gönlüyle mi giydi bilmem ama kendisi aslında 24 Nisan'da başlayacak "Dünya Çocuk Oyunları"nın maskotu, ismi de "Misket" imiş yetkililerin açıklamalarına göre. Ben görmedim ama kendisi diğer kedi arkadaşıyla TV'lerde "Misket" de oynamış döne döne. Hayırlı, uğurlu  olsun bakalım...


Günün geri kalan bölümü başka bir işi halletmek için dolaşarak geçti. Bu arada Arjantin Caddesi'nde karnımızı doyurmak için girdiğimiz mekanı çok sevdik; hem dekorasyonunu, hem de yediklerimizin lezzetini. "K'ELLE SÖĞÜŞ" isimli lokantada işkembe çorbası, arnavut ciğeri ve ızgara köfte denedik, üçünü de gayet lezzetli bulduk.

Günün sürprizi ise  "Acemi Aşçı" blogunun sahibi sevgili İpek'e rastlamak oldu. Blog alemi için dünya çok küçük, hiç görmediğin bir kişiyi bile blog yoluyla yolda görüp tanıyabiliyorsun. Seviyom seni blog be, bir de hâlâ "Yassah Hemşerim!" demesen...

3 Nisan 2011 Pazar

KEYİFLİ PAZAR


Bir Pazar nasıl geçer:

-Çok geç yatıldığı için sabah 11.00 de zor bela uyanılır ve yataktan sürünerek kalkılır.
-Peynirin tadı beğenilmediği için yapılan kahvaltıdan hiçbir zevk alınmaz, oysa ki kahvaltının mutlulukla bir ilişkisi olduğuna can-ı gönülden inanılır.
-Arka arkaya iki parti çamaşır aceleyle çamaşır makinesine tıkıştırılır; birinci parti asılır, ikinci partinin makineden çıkarılması için hane halkına talimat verilir.
-Yine aceleyle bir nescafe yuvarlanır, hazırlanılır ve evden çıkılır.
-Üçüncü adımda yağmur başlar, bir gün önce sokaktan 4 liraya temin edilen eflatun saplı, eflatun desenli şeffaf plastik şemsiye açılır, "Katibim" şarkısı sessizce terennüm edilerek ve şemsiye döndürülerek yola devam edilir.
-Çiçek açan ve hatta yapraklanan ağaç sayısında artış olduğu memnuniyetle gözlenir.
-Bir süre sonra yağmurun durduğu ve şemsiyenin boşyere başın üzerinde taşındığı farkedilip kapatılır ve  baston işlevinde kullanılmaya başlanır.
-Sokakların ne kadar kalabalık ve seyyar satıcıların ne kadar çok olduğuna şaşırılır.
-Horoz şekeri satıcısı görülüp bir kez daha şaşırılır.
-Nisan ayı itibarıyla sokaklarda yiyecek olarak simit, bardakta mısır, elma ve horoz şekeri, kestane ve ilaveten çağla satıldığı tesbit edilir.
-Sonunda metro istasyonuna ulaşılıp Ankaray trenine binilir, birkaç dakika sonra inilecek istasyona ulaşılır.
-Bir gün önce kararlaştırılmış buluşma için sevgili blogger arkadaşım Hüznün Tadı'nı beklemek üzere Liva Pastanesi'ne yerleşilir.
-Bekleme süresi uzayınca bir karışıklık olduğu anlaşılır ve neyse ki pastanenin aynı adı taşıyan biraz ilerideki diğer şubesinde buluşulup muhabbete başlanır.
-Uzun uzun sohbet edilir, gülüşülüp konuşulur. Oturma süresi uzayınca genç garson tarafından ekstra ikramla ödüllendirilir ya da artık gidin demeye getirilir:))
-Böyle sıcak ve güzel insanlarla tanışmaya vesile olduğu için blog alemine teşekkür edilir.
-Güzel bir Pazar günü böylece sona erer, gökten üç elma düşer, üçünü de ben yeriiiiiiiim:))

23 Mart 2011 Çarşamba

BİR SÜRÜ ŞEY SIĞAN GÜN

Aman, aman, aman, pek yoğun bir gündü. Dizlerim, dişlerim ve ben yorulduk ama olsun, değdi.
Sabahla öğlen arası bir saatte gittiğim kuaförümün kapısında çifte kilit görünce biraz bozuldum doğrusu. Azimliydim, caymadım, yolüstünde gördüğüm uygun bir kuaföre uğramak kararıyla devam ettim. 3 yıl önce İstanbul'da böyle kuaför ararken adımı taşıyan bir salon görüp hemen dalmıştım içeriye, bunu düşünerek bakınırken rastladığım tabela "münasiptir" dedirtti bana, iki dakika sonra da aynanın karşısındaki koltuğa yerleşmiştim bile. Zira kuaför salonunun ismi lisedeyken bana takılan lakapla aynıydı: "Eftelya". Saçlarım lakapdaşım kuaförün hizmetinden memnun yoluma devam ederken bunun günün güzel geçeceğine bir işaret olduğu kanısındaydım ki ikinci işareti aldım (bugün mistik takılıyorum), sabah yataktan kalkar kalkmaz aklıma gelen şarkı caddeye kurulmuş müzik sisteminden son ses yankılanmaktaydı. Aman da ne hoş, attım kendimi metroya, istikamet Yenimahalle. İndiğim istasyondan aradaşlarla buluşacağım yere kadar geçmişe bir yolculuk yaptım. Metro istasyonunun hemen önünde anneannemin evi, karşısında mezun olduğum ortaokul ve lise. Çocukluğumun en güzel yıllarını geçirdiğim bina iyiden iyiye yaşlanmış, kendisini yerle bir edecek bir müteahhit bekliyor. Gözlerim her daim yazın balkondaki tahta sedirde, kışın camın önünde oturup sokağı seyreden anneannemi aradı üst kat penceresinde, gideli 17 yıl olduğu halde. Okulumsa garip bir asker yeşili-bej karışımı renge boyanmış, oysa ben onu hep eski pembe rengiyle hatırlıyorum; anneannemin "dikolta" dediği iç gömleğinin tıpatıp aynı rengindeki pembeyle. Karşıya geçip Musta Bakkal'ın camekanı maviye boyalı kırtasiye-bakkaliye dükkanının yerini almış cep telefonu bayiinin önünden devam ettim ve ayak izlerimi aradım, oysa bina bile yıkılmış, yerinde koca bir apartman yükseliyor. Gözüm eski, tipik Yenimahalle evlerini aradı cadde boyunca. Şaşırarak bir tanesinin, giriş katında arkadaşım Serap'ın babasının terzihanesinin olduğu üç katlı evin yerinde durduğunu gördüm. İlkokula giderken bahçe çitlerini saran kuzukulaklarını koparıp yediğimiz tek katlı binaysa yer ile yeksan olmuş yerine betebeli bir kazulet dikilmişti. Ağzımda kuzukulağının ekşisiyle yürürken kocaman yeni apartmanların arasına sıkışmış, gariban görünüşlü küçük kırmızı evi görüverdim.Yan tarafındaki merdivenle inilen, şimdi terkedilmiş gibi duran küçük bölmede ilk kitaplarımı aldığım Karakedi Kitabevi vardı, sonra kapandı. Ardından giriş katındaki, şu an emlakçıya dönüşmüş dükkana bir öğretmenimiz Kırtasiye mağazası açtı ve bize  nedense hep oradan alınacak malzemelerle yapılacak ödevler verdi:)

İlkokulumu gördüm sonra, kışın kayarak indiğimiz ve pek dik sandığımız yokuşu, önündeki seyrek çamlığı, sınıfın penceresinden görünen, boş derslerde resmini yaptığım camiyi, köşedeki, prenses pastasının tiryakisi olduğumuz, hala faaliyetini sürdüren pastaneyi, lisedeyken güzellik yarışmasına katılıp finale kalan arkadaşımızın hala yıkılmamış evini, doğumgünlerimde fotoğrafımı çektirdiğimiz Foto Lale'nin yerine açılmış bir başka fotoğrafçıyı, önlüklük kumaşlarımızı aldığımız eski Sümerbank binasını. Çirişli bez kokusuyla dolan burnum karıncalanıp gözlerim sulanmak üzereydi ki buluşacağımız pastaneye geldim. Orada beni iki  genç ve güzel blogger hanım (Şuşu ve Meyra) bekliyordu. Küçük bir zaman dilimine kahveli, çaylı, ayçörekli bir sohbet sığdırdık ve ben her gelişimde olduğu gibi hüzünle karışık bir mutlulukla ayrıldım Yenimahalle'den.

Günün ikinci yarısı diş randevumla başladı. Şu anda ağzımda görünümü oldukça güzel yeni köprülerim var, lakin dişten ziyade Toros Dağları yerleştirilmiş gibi damağıma. Doktorum geçici olarak yapıştırdı ve Pazartesiye kadar alışacağımı söyleyerek yolcu etti beni. Tüm kalbimle öyle olmasını arzu ediyorum, yeniden yapılması için aynı eziyete katlanamayacağım zira. Diş hekiminin muayenehanesinden ağzımda parıldayan, fabrikadan yeni çıkmış dişlerimle çıktım ve bir başka arkadaşımla buluşup günün geri kalanını da bitirdim. Gün güzeldi, umarım dişlere de alışırım, bıktım zira. Hepinize sevgiler yolluyorum...

5 Mart 2011 Cumartesi

SIKTIN AMA BLOG

Bizi bu hale getirdiler, yakında huni takacağız dediğim gibi. 2 gündür DNS ayarlarını değiştirerek cillop gibi girebildiğim blog dün akşam su koyuverdi yine. Sanki bana nanik yapıyor, bir açılıyor, bir nal gibi "Mahkeme Kararı" zımbırtısı çıkıyor. Yav kimin tavuğuna kışt dedik de mahkeme kararıyla yasaklanıyoruz. Köşe kapmaca oynuyoruz resmen. Bezdirecekler, toptan terkedip gideceğiz buraları, olacak olan o ama yazık değil mi onca yazıya, fotoğrafa, yoruma.

Hay bin kunduz!..

Bu arada imza kampanyası için:

http://www.blogumadokunma.com

3 Mart 2011 Perşembe

BLOG İŞLERİNDEN DİŞ İŞLERİNE


Bıktım inan olsun. Bir dakika önce görüntülenen blog bir dakika sonra yokoluyor, ya da üstünde damgalı eşek gibi bir yazı: Bu bloga erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir. Sankim blog müdürünü (OİP kulakların çınlasın) dolandırdık:) DNS ayarlarını değiştiriyorsun 5 dakika normale dönüyor, sonra yine cıvıtıyor. Dellenip kalacağız, adımız "Hunili Bloggerler"e çıkacak. Sonra da grup kurar Eurovision'a katılırız.

Zaten bugün ağzı burnu dağıtmışım, üstüne bir de blog dövüşü tuz biber ekti. Öğleden sonra kaç zamandır ağrıyan azı dişimi elinden tutup diş hekimine götürdüm. Hekim hanım hoşsohbet, epey muhabbet ettik. Sonra yerleştim koltuğa. Hayatta çekinmem dişle ilgili işlemlerden. Grip olsam doktora gitmekten tırsarım ama dişçiye gitmek hiç sorun değildir benim için. Ağzımı açar açmaz hatta açmadan teşhis konmuştu zaten: Çekilecek. Uyuşturucu iğneyi yedik. Hafiften yamularak duyum kaybını beklemeye başladık, yamulmuş ağzıma bakmadan durmadan konuştum tabii ki. Sonra bir prova yapıp henüz uyuşmadığım tesbit edilince bir iğne daha yedik. Sonunda hepten kayan ağzımı açıp azı dişimle vedalaştım. Pek de toramanmış, tripot gibi, üç ayaklı. Getti koçlar gibi dişim, ah ah anısı yoluma ışık tutsun:))

Azı dişle vedalaştıktan sonra üst köprülerin yapımı için randevulaştık ve ben ağzım lastik gibi yayılmış, dudaklarım yatay 8 şekline dönüşmüş olarak panoramik röntgene gittim. Çekim işini tamamlayıp röntgen dosyasıyla ağzımı kamufle ederek dışardaki diğer işlerimi tamamladım ve yine kamuflajlı olarak Bedri Baykam'ın "İçim Parçalanıyor" adını verdiği sergisini gezdim. Eve ulaştığımda hala uyuşuk ve yamuktu ağzım. Lakin bir kahveyi hakettiğimi düşünüp yoldan aldığım pembe sümbülleri koklayarak içerken olan oldu. Hissiz dudağımı ısırdığımı "kırt" sesini duyunca farkettim. Öyle böyle değil aziz ve muhterem kârilerim neredeyse kopuyormuş bir parça. Kendi kendini yiyen ilk yamyam olarak tarihe geçmekten kılpayı kurtuldum. Şu anda alt dudağımın sol yanında leblebi büyüklüğünde bir şişlikle Arap Bacı görünümündeyim. Esasen alt dudağıma silikon enjekte ettirsem pek latif olacağımı da farketmiş bulunuyorum. Düşüneyim ben bu konuyu:)

İşte böyle, bunca yazıyı yazdım ama yayınlayabileceğimden, yayınlasam bile okunacağından kuşkuluyum. Oynattın bizi Google, dilerim sen de oyna, hem de zil takıp. Haydi kalın sağlıcakla...

2 Mart 2011 Çarşamba

AÇILDIK MI CÜMLETEN?


Dün öğleden sonra başlayan, akşam giderek artan, gece doruğa ulaşan ve sabah aynen devam eden sıkıntı az evvel bitiverdi. Bilmem geçici bir düzelme, bilmem sorun halledildi ama ben fırsattan istifade deneme mahiyetli birşeyler yazıvereyim dedim. Zira bu meret hayatımıza öyle bir yerleşmiş ki yokluğunda evsahibi tarafından "Oğlum Almanya'dan gelecek" bahanesiyle kapı önüne konmuş kiracı gibi hissettim kendimi. Umarım anlık değildir bu düzelme hali, filler tepişmeyi bitirip çimenleri ezilmekten kurtarmışlardır. Ve bir kez daha Kutukafa'nın ağzıyla sesleneyim: "Bloguma Dokanma!"

Dün blog kendini kapatmışken ben de Ankara'nın yokolmak üzere olan mahallelerinde dolaşmaktaydım. Viran evler, harabeye dönmüş bahçeler, yamalı kapılar, yıkık duvarlar, kırık camlar, küf kokusu, tuğlaları sarmış yosunlar, taşların arasında bitmiş otlar. Bir nevi ocağa incir dikilme hali. Bazılarında hayat hala sürerken bir kısmı boş bir kaplumbağa kabuğu gibi yalnızlığını yaşıyordu çürüme sürecinde. Fotoğrafların devamını bloglardaki sorun tam olarak çözülünce eklemek istiyorum ama bir viranenin tenekelerle yamanmış duvarında fotoğrafladığım şu felsefi yazıyı koymadan edemedim. Bunu yazıp o harabeye çakan şahıs bardağın dolu tarafını görmeyi bırakın, tamamen boş bardağa bile dolu diyecek kapasitededir. Helal olsun diyorum ona. 

Cümlemizin blogunu açılmış görmek dileğiyle...

1 Mart 2011 Salı

"DOKANMA" DER KUTUKAFA

KUTUKAFA İZİNDEYİZ...

11 Şubat 2011 Cuma

KAPI


Geç benden, ben dururum, ben beklerim, geç benden,
ama nereye geçersin benden ben bilemem.
Dediler ki, olgun bir meyve var sabır perdesinin ardında
dünya sana sabrı öğretecek, olgun meyvenin tadını da
Dediler ki, şu ağaçlar gibi bekledin, şu ağaçlar gibi hayal,
şu ağaçlar gibi kederli.
Açıldım, kapandım, açıldım, kapandım, gördüm
gelenler kadar gidenleri de,
hani sabrın sonu, nerede gamlı eşek, pervasız nar nerde,
hani bahçe?
Biri gelse..biri görse..biri gelmişti..açmıştı..durmuştu..
duruyor hâlâ bende.
Kaç zamandır çınlıyor içimde bu boşluk, kim
kıydı, bahçenin şen duluydu, karşımda duran dut?
en çok onunla bakıştımdı, bir kere olsun dilegelsindi,
çok istedimdi.
Bana kalsa susardım daha ama dilimdeki paslı kilit çözülür belki,
sapaya kaçmış cümlem uğuldar, içimin kurtları kıpırdar diye
gıcırdandım takatsız.
Gördüm hepsini, gördüm hepsini, sabrın sonunu!
biri gelse, biri görse, biri görse, şimdi,
rüzgâr sallıyor beni.
Birhan KESKİN

Kapı önemlidir, kapı bilgedir, kapı sır tutucudur, kapı misafirperverdir, kapı koruyucudur, kapı güvenlidir. Haydi o zaman yan tarafa bir kapı açtım, tıklayın ve buyrun geçin...
KAPILAR

Fotoğraf: İstanbul Doğan Apartmanı/09

25 Ocak 2011 Salı

FLAMİNGO'DA KAYMAKLI KADAYIF

Ankara'nın en eski pastanelerindendir Flamingo Pastanesi. Yıllardır aynı kaliteyle hizmet verir, alıştığımız tatlara alıştığımız dekor eşlik eder. Üniversitede öğrenciyken Bakanlıklar'daki eski şubesine giderdik kestaneli pasta yemek için. Sonra taşındı o şube, biz de Tunalı'dakine takılıyoruz şimdi. Bugün de oradaydık sevgili Kaymaklı Kadayıf ve Bilge ve Annesi ile. Bilge'nin annesi ile tanışmıştık daha önce ama Kaymak ve Kadayıf'ın annesiyle ilk kez görüştük. Bu iki birbirinden hoş genç hanımla çok güzel vakit geçirdik; sohbet, muhabbet yerindeydi. Ben o güzel pastalardan yiyemedim ne yazık ki, malum sebeplerle ama sade kahveme öyle enfes bir nergis kokusu eşlik etti ki kaymaklı kadayıf yemiş kadar oldum.

Pastanenin yıllanmış bakır kabartma flamingoları da sohbetimize dahil oldu. Bu kabartmaların öyküsünü geçen yaz bizzat pastane sahibinin ağzından dinlemiştik kızkardeşle birlikte. Bir araştırma için yaptığı söyleşiye ben de katılmıştım, Flamingo'nun ilk kurulduğu yıllardan başlayarak yarım asrı aşan geçmişini anlatmıştı bize Saffet bey.

Sadece sohbetle, yiyip içmekle yetinmedik, Bilge'nin annesinin el emeği fimo kolyelerimiz, Kaymaklı Kadayıf annesinin küpeleri de yüzümde kocaman bir tebessüm oluşturdu, teşekkürler kızlar, sizinle birlikte olmak harikaydı, en kısa zamanda tekrarlayalım.

Dönüş yolunda kuzenime rastladım, yeni edindiği köpeğini dolaştırmaya çıkarmış. Komik köpek Spike önce Bilge'nin üstüne atladı, Bilge pek aldırmadı, hayvanlarla muhabbeti yerinde olduğu için sevgi gösterisi olduğunu farketti. Ama Spike arkadaşımız yerinde duramıyor bu defa benim atkıya yapıştı çekiştirmeye başladı. Ben Bilge kadar cesur olmadığım için birkaç çığlık salladım, sonra kuzen kurtardı atkımı yaramazın dişlerinden. Biz de buruşuk suratlı Spike'la vedalaşıp devam ettik yolumuza, her günümüzün böyle keyifli olması dileğiyle...

27 Aralık 2010 Pazartesi

BİR KİTAP-BİR HAYAT

Bu sabah kahveme tombul yanaklı Balzac, Haruki Murakami, iki tane kırmızı geyik ve Lale eşlik etti. Lale manevi varlığıyla yanımdaydı tabii ki, olmaya da devam etsin her zaman, bu güzellikler ondan geldi zaten. Onun çok sevdiği Murakami'yi ben de onun elinden tanımış olacağım ki harika olacak. Tombul yanaklı, derbeder görünümlü Balzac'a gelince zamanında çok okumuşluğum vardır kendisini, ilk "Eugenie Grandet" ile tanıdım onu, babam getirmişti bir iş dönüşü. Hayat Yayınları'nın Dünya Klasikleri serisinden ciltli ve renkli kapaklı bir kitaptı, ortaokul 1 ya da 2 deydim sanırım, dili biraz ağır gelse de zevkle okumuştum. Sonra "Vadideki Zambak", "Goriot Baba", "İki Gelinin Hatıraları" gibi çok bilinen romanları girdi okunma sırasına. Yaz tatillerinde Yenimahalle İl Halk Kütüphanesi'nin müdavimi olduğum, hatta bazen sabah aldığım kitabı öğleden sonra bitirdiğim ve yenisini almak için tekrar gittiğimde görevliden azar işittiğim, adeta su içer gibi okuduğum günlerdi. Klasiklerin pekçoğunu o zamanlar hatmettim zaten, sonrasında daha çağdaş yazarlara merak saldım, Balzac da Yenimahalle gibi tatlı bir hatıra oluverdi hayatımda. Bugün o kupayı ve bloknotu elime alınca içimde yeniden bir kitabını okumak için müthiş bir istek duydum. Uzun yıllardır görmediğim biriyle karşılaşmak gibi olacaktı bu okuma, hatta ilk okuduğum kitabıyla "Eugene Grandet" ile başlamalıydım ki kendimi Yenimahalle'deki evimizin o bol ışıklı küçük salonunun girişinde duran, adeta mülkiyetime geçirdiğim "küçük divan" dediğimiz somyanın üstünde, "Hanım dilendi, bey beğendi" denilen teknikle rengarenk örülmüş, göbeği ponponlu yastığıma dayanmış, öğle sonu rehavetiyle tasasız, huzurlu hissedebileyim. Lakin bunun için biraz sabretmem lazım, zira kitap Antalya'daki kitaplığımda. Aynı kitabı okumalıyım; böylece sayfanın dokusu, kokusu, kıvrılmış bir yaprak ucu, arada unutulmuş kurumuş bir papatya, varsa bir not, bol sulu bir şeftalinin damladığı yerde bıraktığı leke, daha oturmamış el yazımla kapağın içine yazdığım ismim alsın götürsün beni o kitabın evimize girdiği yıllara. Böyledir kitaplar işte, bazen hayat incecik bir cildin içine saklanabilir ve açtığınız yerden kucağınıza anılar dökülüverir...

Not: Bugün uzun bekleyişten sonra postacılar bana çalıştı; Neduk, Sinem, Zeren, Zeynep, Zübeyde, Aslıhan hepinize kucak dolusu teşekkürler, bu da yarınki postun konusu olsun...

23 Aralık 2010 Perşembe

KOKİNA, KİTAP, MİLLİ PİYANGO, PTT, YENİ YIL GELİR HOŞ GELİR...

Sabah hem yürüyüş hem alışveriş amaçlı çıktım dışarıya. Ankara yine bahardan kalma bir gün yaşıyordu. Bu işin sonu nereye varacak merak ediyorum, Avrupa kara kıştan kırılırken Ankara gibi bir şehirde bitmeyen baharı yaşıyoruz. Kış "ce" deyip geri gitti ama bana öyle geliyor ki dönüşü muhteşem olacak ve göndermek için epey uğraşacağız.

Kendime geleneksel yılbaşı hediyemi aldım: Susamlı Halkanın Tılsımı/Artun Ünsal. En sevdiğim yiyeceklerin başında gelen simidin öyküsünü yeniden yapılanma sürecim devam ederken nasıl okuyacağım o da ayrı bir konu ama ne zamandır aklımdaydı bu kitap, kapağı bile yeterince cezbedici. Kitaba ilaveten bir demet de kokina, onsuz yılbaşı yılbaşından sayılmaz.

Bütün çiçekçilerde demet demet dizilmiş kokinalar. Şıkırtılı kırmızıları nergislerin ve sümbüllerin kokusuna karışıyor. O topçukları dikenli yapraklara bağlayan kadınların parmakları ne hale geliyordur acaba, ben vazoya yerleştirirken bile epey hasar aldım. Kokinalar kadar yeni yılın geldiğini ilan eden bir başka şey de Milli Piyango bayileri. Kızılay'da cadde boyunca 5 tane Nimet Abla, bir tane Bahçekapı ve bir tane de Ali Haydar diye bağıran bayii vardı. Nimet Ablaların herbiri kendisinin öz, hakiki, orijinal ve en gerçek Nimet Abla bileti sattığını iddia etmekteydiler. İşin tuhafı hepsinin de önünde kuyruk vardı. Umut fakirin ekmeği, ye Memet ye...

Girdiğim bütün dükkanlarda ve halletmem gereken bütün işlerde aksilik yaşadım ve uzun süre bekledim. YKY Yayınlarının satıldığı kitapçıda adamın biri bütün Red Kit serilerini satın alıyordu ve hepsinin sıraya konup paketlenmesi ve işlemin yapılıp bana sıra gelmesi için yarım saat bekledim. İçin için de o paketin bana hediye olarak gelmesini arzuladım:) Sonra dışarı çıkıp hemen yandaki bankamatiğe yöneldim para çekmek için. İki bankamatikten birinin önünde 1 kişi birinde 3 kişi vardı. Doğal olarak bir kişi olana yöneldim. Lakin önümdeki o bir kişi işlemini yapıp bitirene kadar yan taraftaki 3 kişiye ilaveten iki kişi daha para çekip gitti, ben hala bekliyordum. Baktım adamın hiç acelesi yok, yan tarafa kaydım. Ben daha oraya kayarken adam kartını geri aldı ve gitti. Ben önümdeki iki kişiyi beklerken yerime geçen müşteri işlemini yapıyordu bile. Son olarak postaneye girdim 1 kart ve 2 kargo verecektim. Gişedeki görevli hanım kibarca biraz bekleteceğini, bilgisayarda bir kapatma işlemi yapacağını söyledi. Bu kadar nazikçe rica ettiği için tamam dedim. Lakin iş bir türlü bitmek bilmedi, yazıcı çalışmadı, yapılan işlem onay vermedi, kadın ne yapacağını bilemedi vs vs. O kadar uzun bekledim ki çay ikram etmeyi bile önerdiler. Sonunda baktım olacağı yok kartı damgalatıp bıraktım ve kargoları alıp evin yakınındaki dağıtım merkezine gittim, heba olan 45 dakikama mı yanayım, ayakta dikilmekten şişen varislerime mi bilemedim. İki dakikada dağıtım merkezinde işimi hallettim ve eve döndüm, bir daha postaneye giden ne olsun. Ama bir hoşluk yapmışlar, bankonun üstünde 5 çeşit yeni yıl kartı vardı. Ne olduğunu sorduğumda ücretsiz PTT hizmeti olduğunu ve alabileceğimi söylediler. Biraz gecikmeli oldu ama PTT bizim kart etkinliğini duyup yardımcı olmaya karar verdi galiba:))

Ve son olarak, bunlar fırından yeni çıktı, ikiz kardankardeşler. Ne şirinler değil mi?

22 Aralık 2010 Çarşamba

ÜÇÜ BİRARADA

Yıl bitmeden okunmuşlar kervanına katmak üzere "Macar"a başladım, İbrahim Müteferrika'yı anlatan bir roman. Lale'm yollamıştı onu bana, okuma sırası ancak geldi. Zaten bu fotoğrafta görünenler blog dünyasının bir yansıması gibi. Blog sayesinde tanıdığım, yüzyüze görüşüp arkadaş olma mutluluğuna eriştiğim, birbirinden tatlı üç kadının anıları; Lale'nin kitabı, Asu'nun fincanı ve Mavianne'nin mumluğu. Herbirini elime aldıkça onları düşünüp gülümsüyorum. İyi varar, iyi ki hayatıma girdiler ve dilerim hep orada kalırlar...

10 Aralık 2010 Cuma

KIŞ GELDİ GALİBA

Bugün Ankara neredeyse dört mevsimi birarada yaşadı. Sabah uyandığımızda yağmur yağmış ve durmuştu. Evden şemsiye tedariki ile çıktığımdaysa gökte güneş dalga geçer gibi gülümsemekteydi. Sağolsun, dolmuş durağına kadar eşlik etti. Ankara ağaçlarının son kalan yaprakları da yağan yağmurla dallarına veda etmiş yerlere halı misali yayılmışlardı. Güven Park'taki temizlik görevlileri kürek kürek yaprak toplamakla meşguldüler. Bindiğim dolmuşta ufak çaplı bir kriz yaşandı. Dolmuşa binen bir kadın daha yerine yerleşmeden şoför hızla hareket edince düşme tehlikesi yaşadı ve fena halde sinirlenip bağırıp çağırmaya başladı. Şoför de "Ne diyorsun hanım sen?" diye sesini yükseltince "Eyvah" dedim "şimdi kıyamet kopacak". Neyse ki korktuğum olmadı, kadıncağız alçak sesle biraz daha söylenip sustu, şoför de üstelemedi.

Armada AVM'nin önünde arabadan indiğimde gökte bulutlar tekrar toparlanmaya başlamıştı. Armada'da Noel Baba yoktu şükür, mekan ışıklarla süslenmişti, biraz mağazaları dolaşıp alışveriş yaptım sonra buraya geliş amacım için üst kata çıktım. Bugün sevgili Mavianne ile buluşmak üzere sözleşmiştik. Buluştuk ve birlikte bir saati aşan hoş bir sohbet yaptık. Mavianne'nin zerafetine, güzelliğine ve bunlara eşlik eden samimiyetine hayran olmamak mümkün değil. Zaman çok çabuk geçti ne yazık ki, ben onu işyerine yolcu edip dolmuşa binmek üzere ayrıldığımda bulutlar iyice kararmış ve yoğunlaşmıştı. Nitekim eve dönüş yolunda yağmura yakalandım, eve girdikten kısa bir süre sonra da yağışın şiddeti arttı. Haber aldığımıza göre yüksek semtlerde kar yağışı da başlamış. Haydi bakalım gözümüz aydın, Kışbaba geldi, hoşgeldi...

11 Kasım 2010 Perşembe

BOĞAZ AĞRISI, HAFİYELİK, SOSYETE, MİM, FALAN FİLAN

Sabahtan beri boğazımda yoğun bir faaliyet var. Birkaç tane usta ellerinde rendelerle sürtüp duruyorlar bademciklerimi, öylesine bir yanma, bir gıcık, bir yutkunamama durumu. Yahu günlerdir evdeyim, hava güzel bu neyin nesi anlamadım. Üstelik nezle de geliyorum diyor farkındayım.

Aman, ne kadar çok yakındım yahu, geçelim bunu. Bu ara süper dedikodulu, tam magazinsel bir anı kitabı okuyorum çerez niyetine: "Bir Oyun Gibi Yaşadım/Nihal Acar". Kafa dağıtmak için birebir, arada bir yaparım ben bunu çok eğlenceli olur. Bir zamanlar kızkardeşle Haftasonu gazetesi alırdık, sonra da günboyu okuyup kahkahalarla gülerdik. Epeydir almıyorum yahu, sosyeteyle olan bağımı kaybettim. Ben takip etmeyeli kimbilir kimler evlendi, kimler boşandı, kim kimi aldattı, ayın rüküşü kim, şıkı kim, uzak kaldım uzak. Dur ben yarın gidip bir Şamdan Dergisi alayım:)

2-3 gündür değişik bir yazma faaliyeti içindeyiz birkaç blog birlikte. Önderliğini Sanat Notları yaptı. Katılmak isteyenleri sıraya koydu ve bir öykü başlatılıp belirli bir yerde kesildi. Sıradaki devralıp yazmaya başladı, şimdi 6.bölümü bitirdik-ki onu ben yazdım-devamını merakla bekliyoruz. İşin ilginç yanı ikinci bölümden sonra öykü polisiye-gerilim tarzına dönüştü. Bakalım yazdıkça neler çıkacak. Okumak isterseniz Sanat Notları'na buyrun.

Yazımı bitirirken bir "Mim" daha cevaplamak istiyorum. Sevgili Müge yollamış, nasıl hayır derim; kadıncağız üzgün zaten, Frenk yavrusu gitti, ıssız kaldı otağı:) Mimin konusu "Çantanda ne var bacım?". Bakalım ne varmış:

-Herzaman, daima, kesinlikle fotoğraf makinesi
-Cüzdan
-Anahtar
-Cep telefonu
-Küçük cep defterim
-Kalem
-Bazen 10 tane, bazen hiç oradan buradan toparlanmış ambalajlı ıslak mendil
-Ayrıca kağıt mendil
-Saç fırçası
-Ruj
-Birsürü buruşuk yazar kasa fişi
-Başağrısı ilacı, pastil
-Çanta büyükse kitap
-Ve dahi aklıma gelmeyen birşeyler daha...

Tamamdır sanırım, oricinal birşey de yokmuş gördüğünüz gibi, tipik kadın çantası işte. Bari ben de Kara Kitap ve Buğday Tanesi'ne yollayım mimi.

Haydi, kaçtım ben...