.

.
.
Şalanj etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şalanj etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ekim 2017 Pazartesi

GÜN 19

Ha gayret, az kaldı :)

Günlerden pazar ise tembellik bütün güne yayılabilir, kahvaltı bulaşıklarını kaldırmak dışında hiçbir şeye elimi sürmedim, ha bir de bulaşık makinesini çalıştırdım o kadar. Çalışırken bile pazar günleri iş yapmayı sevmezdim, çocukluktan kalma bir bezginlik hali. 

Öğleden sonra sinemaya gitmeye karar verdik, Sarı Kutu'nun lütfettiği biletleri kullanalım diye. Hazırlandık çıktık evden, durağa gider gitmez otobüs önümüzde durdu, şaşırtıcı, hiç böyle "armut piş. ağzıma düş" olmazdı. Haliyle erken gitmiş olduk. Önce kahve içtik, sonra ben D&R'a daldım ve Meryl Streep'in hayatına anlatan bir kitap aldım. Ardından da Polaris'e girdim, niyetim bir açık, bir kapalı ev terliği almaktı. İkisini de buldum, kasaya gittiğimde açık olanın barkodu bulunamadı. "Orhan bey, bakar mısınız, standda aynı terlikten var mı?", 10 dakika kadar bekledik, Orhan Bey bulamadı. Sonra bizzat Leylak Hanım gidip baktı, yine bulamadı. Sonra "Mizgin hanım, arkadan şu terliğin barkodunu getirir misiniz?". Mizgin hanım gitti gelmez, o Mizgin, biz bezgin 10 dakika daha bekledik. Bu arada filmin başlama saati geldi gelecek. Haliyle önümüze başka müşteriler geçti, sonunda barkodu bulunamayan terlikten vazgeçtim, kasada duran pantolon çoraplarından bir tane alıp ödemeye geçtim ama çorabın barkodu da okunamadı. Hay bin kunduz! Ondan da caydım, kapalı terliği öderken Mizgin hanım barkodla geldi ama bende heves kalmamıştı, mağazaya bağışladım. 

"Cingöz Recai" filmine girdik. Renkli, hareketli, görüntüleri güzeldi ama biraz karikatürize geldi, sanki olmamış, oturmamış bir şeyler vardı. İmirzalıoğlu yapmacık kalmıştı biraz Cingöz Recai olarak. Haluk Bilginer'in adını jenerikte görmesem Herodot Cevdet rolündeki Hasan Kaçan sanacaktım, öylesine benzemiş. Yine de sıkılmadan izledik, özellikle tepeden Boğaz görüntüleri ve Petersburg'daki çekimler pek ağız sulandırıcıydı. Evde oturmaktan iyiydi diyerek çıktık salondan. 


Sinemadan çıktığımızda yemek saati olmuştu, gelmişken burada yiyelim dedik ve girip oturduk bir yere. Pek gevşek bir garsona denk geldik, eli işte gözü oynaşta cinsinden. Hatta menü isteyen iki müşteriye tek menü getirdi, ikinciyi isteyince de "Al" diyerek attı masaya menüyü. Müşteriler de anında kalkıp gitti. İşini ciddiye almayan insanlardan çok rahatsız oluyorum, ne iş yaparlarsa yapsınlar, edebiyle yapsınlar. 

Şalanjın son pazarını da böylece tarihin tozlu sayfalarına emanet ettik (Herodot Cevdet'ten bahsettim ya, çağrışım yaptı). Haydi kalın sağlıcakla, son iki günde görüşmek üzere...

15 Ekim 2017 Pazar

GÜN 18



Bu aralar sabahın rutin işlerini bitirdikten sonra kanepeye uzanıp açık pencereden mavi gökyüzüne, esintiyle kıpırdayan çınar yapraklarına ve sallanan perdelere bakarak hiçbir şey düşünmeden yatıyorum. Bazen birkaç sayfa kitap ya da tabletten biraz şeker patlatma da eşlik edebiliyor bu keyfe. Bir zaman sonra artık o pencere kapalı olacak, çınar yaprakları bahara kadar ağaca veda edecek ve mavi gökyüzünün yerini ara ara bulutlar alacak, o yüzden tadını çıkarmak lazım hâlâ havalar yazdan kalma iken. 

Cumartesi günü  de bu pencereli kanepeli keyiften sonra aniden aşka gelip elektrik süpürgesini çıkardım. Elektrik süpürgesi dediysem şu günlük kullanılan uzun saplı, hafif ve genellikle Fakir olanlardan :) Diğerini daha kapsamlı bir temizlikte kullanıyorum ya da bu iş için gelen yardımcı kadın kullanıyor. Taktım fişe ve başladım süpürmeye, bir yandan da düşünüyorum. Ben çok küçükken evde elektrik süpürgesi yoktu. Annemin en çok istediği ev araçlarından biriydi bu ama alınana kadar birkaç yıl geçecekti. Özellikle de bayram arifelerinde ya da bahar temizliği gibi büyük temizliklerde pek hasretini çekerdi. Sonunda çözüm bulundu. İki sokak ötede oturan bir aile dostumuz vardı, Ayşe Teyze. Aynı zamanda babamın ilkokuldan sınıf arkadaşı olduğu için kardeşimle bana hitap ederken "Halasının Kuzusu" derdi. İşte onların vardı elektrik süpürgesi, sanırım Hoover marka: "Ho ho ho Hoover/Süpürür, döver/Heryeri temizleyen/Hoover Hoover Hover". Zaten başka da marka yoktu henüz piyasada, görünüm de tek tip. Yeşilimsi bir bej rengi, süpürge kısmı şişmanca ve irice bir üçgen, upuzun bir sap ve sapın alt tarafında, açıkta toz torbası. Hatırladığım bu. Evet, buldum Google'de aratıp, doğru hatırlıyormuşum:


İşte böyle günlerde Ayşe Teyze'nin Hoover'i bize evci çıkardı. Babam kutsal emaneti almaya gider ve Ayşe Teyze'nin tembihleri eşliğinde dönerdi: "Aman dikkatli kullanın", "Nermin çok dikiş diker, yerde iğne olmasın, toz torbasını deler", "Uzun süre çalıştırmayın, motor yanar" şeklinde tembihlerdi bunlar. Böyle günlerde zaten evde yaşanan büyük kaosa bir de elektrik süpürgesi sorunsalı eklenirdi. "Oraya basma", "Koltuğa oturma yeni sildim", "Dolaşıp durmayın ortalıkta", "Temizle, kafanı çevir yine kirlensin", "Sen de boş durma, tozları al" gibi havada uçuşan sinir katsayısı yüksek sözcüklere, "Bakın bakayım yerde iğne var mı?", "Sen dokunma süpürgeye, ben çalıştırırım", "Ay, ısındı mı ne?" şeklinde endişe katsayısı yüksek olanlar da eklenirdi. Annem önce ot süpürgeyle halıları süpürürdü Hoover'in tombul uyluğuna iğne batmasın diye :) Ardından törenle elektrik süpürgesi çalıştırılırdı, normalde temizlik yaparken nerelere kovalayacağını şaşıran annem aletin başına bir iş gelirse diye ilk yardım ekibi olarak babamı mutlaka yanında isterdi. Sonra halılar üzerlerinden geçen Hoover'in sağladığı temizlikle mutlu olur muydu bilmem ama annem mutlu olurdu, süpürge özenle toparlanır ve yine babam eşliğinde evine yollanırdı. Annem bu temizliği çok severdi ama benim hayallerimde ve koku hafızamda şu vardır. Nedendir bilmem çocukluğumda daha çok kar yağar ve daha çok yerde kalırdı, muhtemel ki vasıta ve bina azlığından. Arka balkona yığılan tertemiz karları annem bir küreğe toparlar, salonun ortasında serili emektar, göbekli kırmızı halının üstüne serper ve ardından süpürmeye başlardı. Karın ıslaklığıyla halı parlar, hele de süpürge yeniyse ortaya temizlikle birlikte tuhaf, hoş bir koku yayılırdı. Bayılırdım o görüntüye de, kokuya da.

Nereden nereye geldim ya, klavye gevezeliği böyle bir şey olsa gerek. Ne diyordum, hah elektrik süpürgesi açmış ve ortalığı süpürmüştüm, evet. Bütün odaları süpürdükten sonra "Acaba toz da alsam mı?" diye küçük bir tereddüt yaşayıp vazgeçtim :) Gidip mutfağı toparladım ve yaprak sarmaya karar verdim. Yapraklarla biberleri ve içi hazırladım, bir tepsiye yerleştirdim, "This Is Us"un 3. bölümünü açtım ve geçtim tepsimle karşısına. Onlar geçmişle gelecek arasında gidip gelirken ben de biberleri doldurdum, yaprakları sardım ve diziyle senkronize olarak bitirdim. Tencereyi ocağa, kitabımı da elime alıp köşeme çekildim. 

Doğrusu sarmalarım nefis olmuştu, akşam yemeğinde lüplettik :) Yemekten sonra kendime bir kadeh şarap koydum, biraz badem kavurdum ve yine kitabıma döndüm. Bir cumartesi günü de böylece tarihe karışmış oldu...

14 Ekim 2017 Cumartesi

GÜN 17

Kahvaltı hazırlarken akşamdan içilip tezgahın üzerine bırakılmış yeşil soda şişesini görünce babamın çocukluğumda-daha çok bizi kızdırmak için-durmadan tekrarladığı bir şarkıyı hatırladım ve istemsizce mırıldanmaya başladım:

"10 yeşil şişe duvarda asılı
Fakat bir yeşil şişe kazara düşerse
Kalır 9 yeşil şişe duvarda asılı.
9 yeşil şişe duvarda asılı
Fakat bir yeşil şişe kazara düşerse
Kalır 8 yeşil şişe duvarda asılı
8 yeşil şişe duvarda asılı
............"

Bu böyle duvardaki bütün yeşil şişeler kazara düşene kadar devam eder tam hepsi sıfırlandı diye rahat bir nefes alacağımız sırada babam tekrar başlardı:

"1 yeşil şişe duvarda asılı
Fakat bir yeşil şişe yanına gelirse
Olur duvarda asılı 2 yeşil şişe
............"

Biz "imdaat" diye bağırıp çoğu zaman odayı terketsek de babam bıyık altından hınzır bir gülümsemeyle devam ederdi yeşil şişeleri düşürüp tekrar yerine asmaya. Yeşil şişeler gibi bir de kurbağa tekerlemesi vardı ki o ayrı bir çıldırma mevzuuydu:

"Damdaaan düştü bir kurbağa
Onu buldu bir asker ağa
Aldı götürdü mezarlığa
Gömdü onu toprağa
Ve mezar taşının üstüne
Şu acıklı sözleri yazdı:
Damdaan düştü bir kurbağa
Buldu onu bir asker ağa
Aldı götürdü mezarlığa
Gömdü onu toprağa
Ve mezar taşının üstüne 
Şu acıklı sözleri yazdı:
Damdaan........"

Sizi de bayıltmadan Cuma günü neler yapmışım bir hatırlayalım. Öğlene kadar tek yaptığım avarelik oldu. Sonra ani bir kararla hazırlanıp arkadaşımı görmeye gittim. Öğleden sonraları eczacı olan kızının eczanesinde oluyor genellikle ona yardım için. Kahveler, çaylar içtik, sohbetler ettik, parmağım için kantaron yağı ve yeni bir pomat aldım. Sonra başka bir arkadaş katıldı bize. Doğduğunu bildiğimiz çocukların çocuklarını sevdik falan, yani bir nevi eczane kabul günü yaptık gelen giden hasta reçetelerinin arasında. Oluyor öyle bazen, eczane her zaman ilaç mekanı değildir, bazen de sohbet mekanı olabilir. 

Uzun ve kalabalık bir otobüs yolculuğuyla eve döndüm sonra, bereket oturuyordum, yoksa halim haraptı. Mutfakta beni temizlenmiş balıklar ve hazırlanmış salata bekliyordu, hemen ocak başına geçtim. Yemekten sonra da laptopumu kucaklayıp salonda "İstanbullu Gelin" izlemeye gittim. Lakin ikide bir kopan internet deli etti beni. İki kere Superonline'ı arayıp durumu bildirdim. Düzeltmeye çalışıp yapamadılar, arıza kaydı aldılar. Bir haftada bu üçüncü oluyor. Sonra sabah mesaj geldi. Apartman girişine kadar sorun yokmuş, apartman içi kontrol için elektrikçi çağırmalıymışız. Böyle bir şeyi de ilk defa duyuyorum. Her şeyin arızasında da kabahatli biz oluyoruz, firmalar sütten çıkmış ak kaşık mübarek. Şimdilik durum stabil, akşam yine aynı kopmaları yaşarsak ne yaparız bilmiyorum ama şunu biliyorum ki bıktım.

Yeni bir kitaba başladım, tuhaf bir ismi var: "Obabakoak". Bernardo Atxaga isimli Bask bir yazara ait. Henüz tam olarak kavrayamadım konuyu, yeni başladım. Oldukça hacimli bir kitap, bakalım neye benzeyecek. Aşağıda sizler için Mualla fincanımla birlikte poz veriyor. Mualla "Define Seramik Atölyesi"nin bir ürünü, kendisi sevilen bir arkadaşımız :)


Yarına görüşmek dileğiyle...

13 Ekim 2017 Cuma

GÜN 16

16, çok sevdiğim bir rakamdır. Çocukluğumun en güzel zamanlarını geçirdiğim evimizin daire numarasıydı. İşin tuhafı evlendikten sonra oturduğum evlerin-şimdiki hariç-hiçbirinin kapı numarasını hatırlamıyorum, üstelik hepi-topu 3 tane ev değiştirdik ama öncesinin tamamı aklımda. 22-69-16 ve 27. Edip Cansever'in dizelerinde olduğu gibi, "Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk/Hiçbir yere gitmiyor".

Efendiim sabah ağrıyan dizime ve hâlâ kendini toparlayamamış parmağıma söylenerek kalktım. Her ikisine de gereken şefkati gösterip bakımlarını yaptıktan sonra aynı şefkati mideme de göstermek üzere kahvaltı hazırladım. Geceleri diş gıcırdatma adetim var ve teklif edilen hiçbir aleti almaya bile teşebbüs etmedim, zira takar takmaz çıkaracağıma eminim, bari masraf etmeyim. Hâl böyle olunca, hele de biraz kafam karışıksa artık ne biçim gıcırdatıyorsam sabah çenemin ağrısıyla uyanıyorum. Yakında cümle dişlerim sürtünme ile eriyip yok olacak diye korkuyorum. Zaten ağzımın içinde orijinaliyle kalabilmiş toplam 3-5 diş var, onlar da elden gidecek. Mevlam cümle dişleri, köprüleri, kaplamaları ve dolguları her türlü olumsuz dış etkilerden korusun. Topluca "amin" diyelim lütfen :)

Nereden geldik buraya, ha çenem ağrıyordu, ağrısa da kahvaltımı ettim, ne yani çenemiz ağrıyor diye aç mı kalacaktık :) Sonrasında canım hiçbir iş yapmak istemedi. Esasen etrafın biraz süpürülmeye, toz alınmasına ihtiyacı vardı ama benim istirahat ihtiyacım onlardan daha fazlaydı. Temizlik konusunda sadece klozet ve lavaboya torpil geçtim, sonra da kitabımı elime alıp oturdum. "Günden Kalanlar"ın okunmamış 20 sayfasını da hatmedip bitirdim. Güzeldi, baş uşak Stevens çok ilginç bir karakterdi, sevdim. Üstelik aslında kızmam gerekirken sevdim. Arayı soğutmadan da filme geçtim. Anthony Hopkins canlandırmış Stevens'i, Miss Kenton rolünde ise Emma Thompson vardı ve ikisi de kelimenin tam anlamıyla döktürmüştü. Filmin senaryosu yazılırken kitaba oldukça sadık kalınmış, James Ivory'i de iyi bir yapıt çıkarmış. Jack Lewis'i oynayan Christopher Reeve'yi sağlam ve sağlıklı görmek hüzünlendirdi biraz, dağ gibi adamın yaşamı dramatik bir biçimde sona erdi gitti, yazık. 



Filmi yarıladığımda telefon geldi ve artık yılan hikayesine dönen buzdolabımız için yeni bir teknik eleman gelmek üzere olduğunu bildirdi. Çok geçmeden de kapıdaydı. Ölçtü, biçti, inceledi ve dedi ki, ne dedi, bilin bakalım? Bildiniz, "dolapta sorun yok" dedi. Daha doğrusu başlangıçta olan sorun 2. parça değişiminden sonra düzelmiş. Esasen olması gereken soğutma derecesine hâlâ düşmediğinin kendileri de farkındalar ama sanırım dolap doğuştan o dereceyle doğmuş, o yüzden daha aşağıya düşemiyor ve bunu da itiraf etmiyorlar. Ne diyelim, en azından bu seferki eleman diğerlerine göre daha makul ve mantıklı, müşteriye hitap etmeyi bilen, işinin ehli biriydi. Kaderimize razı olduk ve yolculadık elemanı, dolaba da "geçmiş olsun yavrum, bu sondu. Bundan sonrası sen sağ, ben selamet, nasıl biliyorsan öyle yap" dedik. Gidip kendimi kanepeye attım, 10-15 dakika kadar kestirmişim. Sonra da mercimek çorbası pişirdim. Filmin kalan kısmından bir miktar izledim, 45 dakikalık son bölümü yemekten sonraya bırakıp sofrayı hazırladım. 

Yemek sonrası filmi izleyip bitirdim. Ardından "This Is Us"ın 2. sezon 2. bölümünü izledim. 3. bölüme de geçtim esasında ama altyazı ile görüntü arasında senkron tutmuyordu, bilahare izlemek üzere kapattım laptopu. Şimdi de oturdum bunu yazıyorum. 

Ve artık açıklamak zamanı geldi sanırım, çoğunuz da öğrendiniz eminim. Esasen ben piyasaya çıkış tarihine kadar bekleyecektim ama madem ifşa oldu bilmeyenler de öğrensin. 20 Ekim'de kitabım çıkıyor: "Mutfağın Hatıra Defteri". Adına aldanıp yemek kitabı sanmayasınız ama çıkış noktası yine de mutfak ve yemekler olan bir nevi anı-kurgu kitabı. Yüreğimi titreten, heyecanlandıran bir olay. Asla yazarlık iddiam yok ama geride bir dikili ağacın olsun derler ya, benim de yazılı bir kitabım olacak böylece. Hem de bazı şeyler sonsuza kadar unutulmamış olacak. Okuyacak olursanız umarım seversiniz:




12 Ekim 2017 Perşembe

GÜN 15

Vay canına, son haftaya girdik bile, Graliçam ne iyi ettin bu şalanjı, özlediğimiz blogları okur olduk sayende.

Sabahın tüm rutin işlerini bitirmiş evin içinde "ah minnak parmağım, vah minnak parmağım" diye dolanırken pedikürcüm aradı, "gel bir bakayım şu minnağa" dedi. Hem ben, hem minnak hazırlanıp çıktık. Önce kuaföre uğradık, sonra pedikür salonuna yollandık. Vahim bir durum yokmuş, minnaka bakım yapıldı, temizlendi, nisbeten rahatladı. Gitmişken minnakın pomatları yüzünden bozulan ojeler yenilendi, böylece ayrıldık.

Hazır yakına gelmişken Müze'ye gitmeye karar verdim. Müzemizin yeni misafiri (aslında misafir değil, kesin dönüş) Herakles Lahdi'ni göreyim dedim. Müzeye gitmeyi çok severim, hem sergi alanı şahanedir, hem de bahçesi ve baharda üstünden mor salkımlar sarkan kameriyeli bölümü. Önce satış mağazasına baktım, kayda değer bir şey bulamadım. İşletmesi el değiştirmiş ve yeni satışa sunulan ürünler kitsch ötesi, üstelik çok pahalı. Mor, turuncu, yeşil, bordo renkte tanrı kafaları var yahu, rengarenk büst replikaları yapmışlar, alıp çöpe atasım geldi. Onun yerine kendimi dışarı attım. Baktım yan taraftaki sergi salonunda Antik Takı Sergisi var, gezeyim bari dedim. Orada da ilginç bir şey bulamadım, fiyatlar da el yakıyordu, "Hadi canım, seni müze paklar" diyerek müzekartımı okutup girdim içeri. 

Müzede en çok Tanrılar, Heykeller ve Lahitler Salonlarını severim, doğruca oraya daldım zaten. İnanılmaz güzellikte ve görkemde heykeller sergilenir, hemen hemen hepsi Side ve Perge kazılarından. En sevdiğim heykel aşağıdaki "Dansöz":


Sonra devam edelim efenim:

 Bakmayın kolunun olmadığına, kendisi baştanrı olur, Zeus Hazretleri :)


Apollon 


Ve ülkesine kesin dönüş yapan Herakles Lahdi

1960'larda Perge kaçak kazılarından yurtdışına kaçırılan ve İngiltere'de restorasyonu yapıldıktan sonra İsviçre'ye sokulmak istenirken gümrüğü takılan lahit yapılan anlaşmaların sona ermesiyle bir süre İsviçre'de sergilenip Türkiye'ye iade edildi geçenlerde. Hakikaten güzel bir lahit ama biraz sonra göreceğiniz kadar değil bence. 

Ve Herakles yani Herkül
Kendisi de lahdi gibi uzun süren bir yurtdışı macerası sonrası birkaç yıl önce vatana avdet etmişti.


Yukarıda bahsettiğim lahit, bu nasıl ince bir işçiliktir, aşağıda detay çekimler:




Mermer bu kadar ince nasıl işlenir, insanın aklı almıyor


Güzeldi valla, geçen yıllarda Opera sanatçıları Lahitler Salonu'nda konserler verirdi,  nasıl güzel bir ortam olurdu anlatamam. Son zamanlarda yapılmaz oldu.

Müzeden çıktıktan sonra eve kadar yürüdüm, ara ara bir yerlere oturup dizime şefkat gösterdim. Mahallenin marketine uğrayıp makarna, şalgam suyu, ekmek ve mercimek aldım, kendimi eve zor attım. Makarna pişirmek ve sofra kurmak dışında da başka bir işe el sürmedim, yoruldum yahu :)

Efendim perşembe günü buzdolabımızı ziyaret için yeni bir eleman gelecek, kendisi bugün arayıp randevu aldı, buzdolabına sormadan olur dedim ama umarım kızmaz. Gariban dolap da bıktı bu işten, dolabın sahipleri de. Görelim bakalım ne söyleyecek bu seferki. Haydi kalın sağlıcakla...

11 Ekim 2017 Çarşamba

GÜN 14

Sabah 7.00'de uyandım bugün, tekrar uyumayı canım istemedi, balkona çıkıp akşamdan serdiğim çamaşırları topladım, sonra da havayı kokladım (çok şair ruhluyumdur, kafiye yapmasam olmaz), güzel kokuyordu, aferin dedim :) Çamaşırları sonra katlarım diyerek kanepenin üstüne fırlattım ve tableti kapıp yatağa geri döndüm. Sagalar, sodalar patlattım, baktım şarj azalmış mecburen bıraktım, kahvaltı hazırlamaya mutfağa yollandım. 

Kahvaltı sonrası babama yollayacağım birkaç parça şeyi almak üzere peynir cenneti markete gittim, zaten peynir alacaktım, babamın memleketinin peynirini getiriyor o market. Daha sonra PTT şubesine uğrayıp kargo yaptım. İşlemler sürerken görevli ile epeyce sohbet ettim. Bu şube benim için çok yararlı oldu, benim gibi posta işlerini seven, sık sık kargo gönderen biri için bulunmaz nimet, iki dakikada ulaşıyorsun, gişede görevli iki kadınla da ahbap olduk, hem sohbet ediyor, hem işimi hallediyorum. 

Eve gelince fırlattığım çamaşırları katlayıp yerleştirdim, bulaşık makinesini çalıştırdım. Sonra hazırlandık ve Kemer'e doğru yola düştük. Malum "Tur 2017" başladı. İlk gün Alanya-Kemer etabı vardı. Oğlum görevli olarak gelmişti, Antalya'da finiş olmadığı için Kemer'e onu görmeye gittik. Yalnız yolların kesilmiş olduğunu hesaplamadığımız için hayli uzun sürdü gidişimiz, Antalya çıkışında bir süre bekledik falan, ulaştığımızda etap bitmiş, ödül töreni yapılıyordu. Ama yolda hala finişe ulaşmaya çalışan üç-beş bisikletli mevcuttu, nal toplamak böyle olsa gerek :)  Kemer fena halde kalabalıktı, bisiklet turunun etkisi var mıydı bilmiyorum ama çok sayıda turist-ya da orada ikamet eden yabancı alabilir-gördüm. Bazı yollar da bariyerlerle kapatılmış olduğu için epey dolaşarak ulaştık şehir merkezine. Arabamızı kuzenin yazlığının önüne bırakıp yürüyerek turun sonlandığı alana gittik. Podyumun karşı tarafındaki cafeye yerleştik ve çocukları beklerken kahvemizi içtik. Arkamızda bir grup turist bira içiyor ve insanın aklının alamayacağı yükseklikte bir sesle sohbet ediyorlardı. Arada öyle çıngıraklı kahkahalar atıyorlardı ki zemin titriyordu. Maşallah, en genci 60 yaş, en kısası 1.80 boy civarında iri kıyım insanlardaki enerjiye hayran mı kalsam, gürültülerinden dolayı kızsam mı bilemedim. O şamata içerisinde bir süre de yanımıza gelen çocuklarla oturduk, sonra tekrar şehir merkezine yürüyüp yemek yemek üzere arabanın bulunduğu yerin yakınındaki bir restorana girdik. Turistik bir merkeze göre iyi sayılabilecek pideler yedik ve akşamı ettik. Çocuklar otellerine gitmek üzere ayrıldılar, biz de eve döndük. Yarın Kumluca-Fethiye etabı var. Artık TV'den izleriz.  

Salı gününü de böylece tüketmiş bulunuyoruz, 15. günde görüşmek üzere...


Günün fotoğrafı Kemer'deki cafenin bahçesinden gelsin

10 Ekim 2017 Salı

GÜN 13

Otelde olsaydık bu numarayı atlardık, Hele de o oda Bülenit Ersooy'a verilecekse kıyamet kopardı herhalde :)

Haftaya güneşli başladık, yağmur toparlanıp gitmiş, geride hafif bir serinlik bırakmıştı. Sabaha kadar uyumayıp sabaha karşı daldığım için saat 9.00'da kendimi kazıyarak kaldırdım yataktan. Kendime gelmem epey zaman aldı, öyle ki kahvaltıya oturduğumda saat 11.00'e ulaşmıştı neredeyse. Kahvaltı sonrası birden hamaratlığım tuttu. Çarşafları değiştirip makineye attım, yeni çarşaflar yaydım, iki parti çamaşır yıkayıp astım, yemek yaptım. Sonra da iki bölüm "Anne With an E" izledim. O sırada PTT'den sipariş ettiğim ürünün şubeye ulaştığına dair mesaj geldi. Giyindim, tam çıkıyordum ki mailim ıslık çaldı. Gidip baktığımda güzel bir haber vardı, sürprizli. Şimdilik ne olduğunu söylemeyeyim, adı üstünde sürpriz, bazılarımız öğrendi bile ama yine de vakti gelince yazarım. 

PTT şubesi eve yakındı, gidip kargomu aldım. Şubede iğne atsan yere düşmüyordu. Allahtan Qmatik koymuşlar, kargo-mektup gişesine yanaşınca fatura yatıranlar kötü kötü bakıyorlardı, sıramızı çaldın dercesine. Şimdi numarayı alıp çekiliyorum kenara sıra gelene kadar. Yine internet kopmuş, ekran donmuş, insanlar söylenip durmaktaydılar. Bir kere olsun internetin düzgün çalıştığını görmedim zaten, telekomünikasyon şirketinde bu olay da komik doğrusu. Eve dönünce önce buzdolabının genel merkezinden, sonra Turkcell Superonline'dan aradılar. Genel merkez vicdan yapmış galiba, dolabın bir kere daha incelenmesi için fabrikadan eleman yollayacaklarmış. "Buyursun" dedik, ne zaman buyurursa artık. Bu işten çok sıkıldım, buzdolabım halka açık şirkete döndü yav. Mesela ben eleman zengin görsün diye dolaba çeşit çeşit yemekler, tatlılar, meyve-sebze doldururmuşum, hahaha :) Ne de olsa eve temizlikçi çağırıp temiz görsün diye temizlik yapan kadının kızıyım. Ayrıca geçen defa gelenlerden biri dipfrizin rafını çekip bir küçük paket tereyağla iki adet buzluk bulunan zavallı mekana bakıp "Burayı doldurursanız daha iyi soğutur" demişti. Yahu yeni geldik şehir dışından, ne ara dipfrize stok yapalım. Superonlinecıların derdi ise durmadan kopan internetimle ilgili şikayetimi sorgulamakmış. Mail yazdıktan sonra telefonla da arıza bildirimi yapmıştım ve 2 gün önce hallolmuştu zaten, bu da ekstrası oldu. Allah verdikçe veriyor bu ara, arayan arayana :)

Derken akşam oldu, ışıklar yandı :) Oğlum ilkokul birinci sınıftayken böyle bir fiş yazarlardı. Şimdi sabah olunca da ışıklar yanıyor yaz saati nedeniyle. Biz "Türkân, Müjgân, Agâh" yazardık, inceltme işaretini öğrenelim diye. Bu vesileyle Firdevs öğretmenimi de yadetmiş olayım, adını sevdiğim. 

Kısacası yine günü bitirdik, yemek ye, makinayı çalıştır, mutfağı toparla derken neredeyse yatma vakti geldi. En iyisi Kazuo biraderin kitabıyla biraz daha haşır neşir olmak. 14'de görüşmek üzere...


Efendim 10-15 Ekim arasındaki "Cumhurbaşkanlığı Bisiklet Turu" Alanya-Kemer etabıyla başlıyor. Yukarıdaki illustrasyon, tur kitapçıkları ve haritalar oğlumun elinden çıkma. Ailecek bisiklet turlarını pek severiz. Rota üzerindeyseniz kaçırmayın derim, çok renkli görüntüler oluyor...

8 Ekim 2017 Pazar

GÜN 11

Antalya yağmurlu, güneş saklanmış, minnak parmak ağrıyor olunca hırsımı pedikürcüye söylenerek aldım, bir yandan da çay koydum. Sonra buzluktaki balığı çıkardım. Balık korku filmi gibiydi, buzlanmış strech filmin tam ortasındaki boşluktan bir göz kötü kötü bakıyordu, neredeyse tabağı elimden atacaktım. "Hişşt sakin ol" dedim ve kabı çözülmesi için sağlam olduğu iddia edilen dolabımızın üst rafına koydum. Sonra kahvaltı tabağımı alıp "İstanbullu Gelin" izlemek üzere ekranın başına geçtim. Canlı izleyemeyince ertesi gün bilgisayara mahkum oluyorum ama bir faydası var, araya saatler süren reklamlar girmiyor ve zaten 2,5 saat olan diziyi neredeyse 3,5 saate çıkarmıyor. Dizide kirli sakallı ve kırpık bıyıklı sayısı artmış, sözleşmeye böyle bir madde konmuş galiba :) Esma hanımın eski aşkı avukat Garip Bey bile kirli sakallı, kırpık bıyıklı. Onun bir de her kostümüne uygun renkli camlı gözlükleri var. Rengi bir yana yüzünü tam kaplamadığı için deniz gözlüğü gibi duruyor suratında :) Esma kaynananın demode kostümleri ise ruhumu sıkmaya devam ediyor, hele Garip beyle buluşmaya giderken özene bezene seçtiği karpuzumsu kollu, parlak mavi ipekten (Bursalı ya ipektir diye giydirilmiş ama bence halis sentetik :) bluzu ve yakasına iliştirdiği elmas broşu ile fena halde naftalin kokuyordu. Faruk'un boyamaktan caydığı saçlarının alın üstündeki buklesine ayrı kılım zaten. Hâl böyleyken niye seyrediyorsun diyorsanız yahu bunları bile yakalamak çok eğlenceli, gündelik hayat o kadar bunaltıcı ve yorucu ki burada bari neşemizi bulalım (aklıma Turgut Özel geldi, otobanda hızla araba sürerken "Semra, koy bir kaset de neşemizi bulalım" demişti de milletin diline pelesenk olmuştu). Hele ilk 2 bölümde bir Prag görüntüleri vardı, insanın ossaat Prag'a yerleşesi geliyordu. Ayrıca Fırat Tanış şahane bir oyun çıkarıyor. 

Bu sefer sabrettim ve sonuna kadar izledim, dizi bitince de bir miktar kitap okudum. Yeni kitabım Kazuo Ishiguro'nun belki bir yıldır evde okunmayı bekleyen "Günden Kalanlar"ı. Ee adamcağız Nobel aldı ya, ben de kutlama bâbında bunu elime aldım. Henüz çok başlardayım, herkesler çok övüyor, bakalım ben nasıl bulacağım. Filmi de varmış, bitsin onu da izleyeceğim. Diğer bir kitabı "Beni Asla Bırakma"yı okurken çok etkilenmemiştim ama filmini izlerken o kemçik Keira Knightley'e rağmen ekranın karşısında adeta donmuş ve bir kova gözyaşı dökmüştüm. Bakalım bu defa nasıl olacak. 

Sonra hazırlandım ve sezonun ilk oyununu izlemek üzere arkadaşımla Devlet Tiyatrosu'na yollandık. Oyunun adı "Deli Dumrul", Güngör Dilmen'in meşhur oyunu. Sahneye Sabri Özmener koymuş, genç ve enerjik bir ekip rolleri paylaşmış. Minimal dekorla, çok hareketli, eğlenceli ve aynı zamanda anlamlı bir oyun çıkarmışlar. Bir an bile kesilmedi oyunun temposu, izlerken ben yoruldum o derece. Sonunda hakettikleri alkışları bolca aldılar zaten, helal olsun. 


Oyundan sonra Kültür Merkezi'nin içindeki cafede oturup birer çay içtik. Eve döndüğümde yağmur kesilmiş ama hava iyiden iyiye serinlemişti. Ne yalan söyleyeyim üşümek hoşuma gitti. Sabah beni korkutan balıkları pişirdim, sezonun ilk oyunundan sonra sezonun ilk balığını da yemiş bulundum. Yemek sonrası bir rehavet çöktü üstüme elime kitabımı alıp köşeye çekildim ama oturduğum yerde çayımı bile bitirmeden uyuklamışım. Kalkıp yerime yattım. 11. gün de böylece sona erdi...

7 Ekim 2017 Cumartesi

GÜN 10

Neredeyse yarıladık, iyi gidiyoruz doğrusu. Ne zamandır sessiz duran arkadaşlar bile yazmaya başladı. Graliçam çok yaşa!

Efendim Cuma gününe her zamanki gibi başladım, sabah temizliği, kahvaltı, ortalık toparlama gibi zorunlu işlerin ardından bir bölüm "Stranger Things" izleyip "Kapalıçarşı" kitabımı aldım elime ve bitirdim. Kapalıçarşı tarihini bir masal kurgusunda, metaforlar, göndermeler ve uydurmalarla eğlenceli bir biçimde anlatmış yazar fuat Sevimay, sevdim. Sonra hazırlandım ve kuaföre gidip saçımı boyattım. Bıktırıcı bir eylem ama el mahkum. Saçım yıkanırken Profilo genel merkez'den arandım ve buzdolabının sağlam olduğu, soğutmadığı konusunun benim hüsnükuruntum olduğu kesin bir dille söylendi. E haliyle onlardan iyi bilecek değilim, dolap onların evinde duruyor. Kısacası bezdim. Teldolap olarak kullanmaya razıyım arkadaşı, yeter ki bir daha servise bulaşmayım. Tek korkum aynı markayı taşıyan çamaşır makinasının da benzer akibete uğraması. Bir kez daha söylüyorum Profilo almayın, almayana da mani olmayın.

Kuaför sonrası pedikür kazasına uğrayan minnak parmağım için pomat almaya eczaneye gittim ama eczane yoktu, evet yoktu. Kapanmış. 4 ay yaşadığın şehirden ayrı olunca böyle şaşırtıcı değişikliklerle karşı karşıya kalabiliyorsun. Mecburen daha uzaktaki bir eczaneye gittim, ilaçları alırken eczacı hanım çantamı beğendi. Çantam Şuşu Öyküsü'nün tasarımıydı tabii ki. Hemen Şuşu'nun instagram adresini yazdırdım, ee yaptığımız alışveriş, biz ilaç alalım, o da Şuşu'dan çanta, cüzdan, defter falan alsın, değil mi?

Daha yapmam gereken alışverişler vardı ama bugün Belediye'nin geri dönüşümlü atık toplama günü idi ve belirli saatte geldikleri için ekibi kaçırmamam lazımdı. 15 gündür balkonda bekleyen poşetleri teslim etmek için koştura koştura geldim ama ekip gelmedi. Sabahtan beri "Atma biriktir/Atma biriktir/Kazanaaalııım" diye cıngıl çala çala mahallede gezen araç bizim sokağa gelmedi. Aslında iyi bir proje idi, kapı kapı gezip "komşukart" adında bir kart dağıttılar isme yazılı. Biriktirdiğiniz geri dönüşümlü atıkları ekiplere veriyorsunuz, onlar da tartıp kartınıza puan yüklüyorlar. O puanlarla anlaşmalı marketlerden alışveriş yapabiliyorsunuz. Lakin iş uygulamaya gelince gevşiyor. Neredeyse balkonda kıpırdayacak yer kalmadan biriktirdiğim onca şey elimde patladı, sinirlendim ve hepsini konteynerin kenarına bıraktım. Hiç olmazsa kağıt toplayıcılar sebeplensin. 

Akşam Antalya Devlet Senfoni Orkestrası'nın sezon açılış konserine gittik. Şef Alexander Rahbari yönetimindeki orkestra önce Çaykovski'den "Serenade for Strings" ve "Romeo&Juliette"i seslendirdi. Ardından da o müthiş kreşendoyu, Ravel'in "Bolero"sunu dinledik. Çok iyi geldi, devamı da böyle iyi gelsin inşallah. Günün çalışması da konserden:



6 Ekim 2017 Cuma

GÜN 9

Nedense çok erken uyandım bugün, sersem sepelek odaya gelip pencereden baktığımda gökyüzünde güneşi görünce birden panikledim. Zira pencere batıya bakıyordu. "Allahım yareppim, güneş batıdan mı doğuyor, ne oluyoruz, kıyamet mi kopacak, zuzaylılar mı geldi" şeklinde kafamda binbir çeşit olasılık döndürürken farkettim ki pencere kapalı, gördüğüm güneş de asıl güneşin diğer pencereden cama yansıması. Derin bir "oh" çekip "görecek günler var daha, aldırma gönül aldırma"yı söyleyerek mutfağa yollandım. Aslında biraz sekerek yollandım, zira evvelsi gün pedikürcü ayak parmağımdan yaklaşık yarım milimlik bir parçayı uçurmuş, yarım milim deyip geçmeyin, ayak parmağı kaç milim zaten, üstelik çok acıyan bir minnak organımızdır kendisi. Evde Bactroban kalmamış, mecburen Bepanthene sürüp çay demlemeye gittim. Arada böyle kazalar oluyor, arkadaşları ödüllendirelim derken cezalandırabiliyoruz.

Her gün dolabın kapağını açıp kahvaltıda değişik ne yiyebilirim diye bir süre düşünüyorum. Servisci görse "dolabınız bu yuzden bozoloyor hamfandü, dolabın gapaaanı açık dutmayın, hatta dolabı hiç açmayın, ayrıca dipfriz normal çalışıyor, dolap gısmını gullanmayıverin" diyebilir. Kimbilir, haklıdır belki :) Neyse ben bir süre düşünüp yine aynı peynirleri ve aynı zeytinleri tabağa aktardıktan sonra bilgisayarın başına geçtim. Havalar biraz serinledi ya, balkon mesaisini azalttım. Kahvaltı sonrası Real Fiesta hemşiremin önerisiyle Netflix'de "Stranger Things" izledim bir-iki bölüm. Bir miktar "Kapalıçarşı" okudum, epey eğlenceli bir kitapmış, başlangıçta biraz ağır gitmişti ama okudukça açıldı. Sonra ani bir kararla kitabı fırlatıp mutfağa gittim, yemek yapmaya. Sebzelikte mevcut 4 bostan patlıcanını çıkardım, yıkadım, Beşiktaş forması giydirdim, uzunlamasına ikiye bölüp fırçayla zeytinyağı sürdüm ve mıknatıslı döküm tavaya yerleştirip altını yaktım. Başka bir tavada kuşbaşı etleri soğan ve sarmısak eşliğinde çevirdim. Altı üstü hafiften kızarmış patlıcanların karnını yarıp hazırladığım içi yerleştirdim. Üstlerine birer dilim domates koyup pişmek üzere ocağa emanet ederek kitabıma geri döndüm. Akşama doğru bir de şehriyeli pilav yaptım, akşam yemeği hazır oldu. 

Yemekten sonra bilgisayarda eski bir oyun bulup başına oturdum, "Delicious Emily Xmas". Üçüncü kere, sıkıntıdan. Bir süre oynayıp kapattım. Tekrar kitabı elime aldım, sanırım erken yatacağım, zira daha saat 21.30 da esnemeye başladım. Aslında yazının başlığını "GÜN" değil "DÜN" koymam lazım galiba, kafa karışıklığı yaratıyorum gibi geliyor. Yazıları gece yazıp ertesi gün için programlıyorum. 

Perşembeleri Instagram'da tbt günü, eskilerden fotoğraf paylaşılıyor. Ben de 2015 yılından bir Gölyazı fotoğrafı bırakıp bitireyim yazıyı:


3 Ekim 2017 Salı

GÜN 6

İstikrarla yazmaya devam ediyorum, başladığım işi bitiririm efendim :) Ayrıca katılım giderek artıyor, bundan dolayı da çok mutluyum.

Sabah konuğumuz ayaklarına geçirdikleri mavi galoşlarla servis elemanları idi, günün birinde dolap kazara tamir edilirse eksikliklerini çok hissedeceğiz. Emin adımlarla geldiler, dolabı açtılar, testoları alıp, galoşlarını çıkarıp gittiler. Ve fekat dikkat ettim, her seferinde kullanılmamış yeni galoş giyiyorlar, çok takdire şayan bir durum, dolabı tamir etmeseler de olur :) Yarın gelmek için söz vermişlerdi, sonra arayıp testo sonuçlarını genel merkeze gönderdiklerini, yarın gelemeyeceklerini söylediler. Nasıl üzüldüm anlatamam, hala kendime gelebilmiş değilim :)))) Bizde vakit çok, önümüzde kış zaten, bekleriz, aslında Antalya'ya kar yağsa dolabı tamir ettirmeye de gerek yok, koyarız balkona olur biter.

Servisçi arkadaşlarımızı yolcu ettikten sonra açtım önüme yeni sezon "İstanbullu Gelin"i, bir torba bamya, bir torba fasulye, bir bıçak ve iki adet süzgeçle geçtim karşısına. Evet, "İstanbullu Gelin" izliyorum, var mı itirazı olan. Esasen ben hep belgesel ve yabancı kanallardaki (her dilde) açık oturum programlarını izlerim ama Türk dizi dünyasına bir katkım olsun diye "haydi bir de dizi izleyim" dedim, kurada "İstanbullu Gelin" çıktı :) Lakin dizi o kadar uzun ki, hem bamyayı, hem fasulyeyi ayıkladım daha yarısına bile gelememiştim. Annem bamyayı tepesinden konik bir biçimde soyarak ayıklardı, bana da öyle öğretmişti. Yıllarca enayi gibi aynı yöntemi izledim, bamyadan da, ayıklamaktan da, pişirmekten de nefret ettim. Sonra bir gün birisi dedi ki, "Tepesini kesi kesiverdim, değişen bir şey olmadı". Aa, aman da ne güzel. O zamandan beri ben de aynı yöntemi izliyorum, uçur tepesini, at süzgece, bitti. Yazık ayol bunca zamandır harcadığım emeğe, artık bamyadan korkmuyorum, o benden korksun. 

Sonra efendim ayıkladığım sebzeleri yıkadım ve "siz burada uslu uslu kuruyun, ben bir konser bileti alıp geleyim" diye tembih edip çıktım evden. Önce AKM gişesine gittim ve Cuma akşamı Ravel'in "Bolero"sunun çalınacağı Senfoni Açılış Konseri için bilet aldım. Biletler aynı gün satışa çıktığı halde 8. sırada zor yer buldum. Sonra otobüse atladım ve bankaya uğradım. Bankadan eve doğru yürürken arkamdan bir kadın seslendi. Adres soracak sanıp döndüğümde "Bu ne biçim sıcak ya" dedi. Bir an boş bulundum, havayı ben ısıttım sanıp suçlandım, "Ay pardon" falan diyecektim ki ayıldım, bana ne be sıcaksa. Sonra biraz daha kızdı: "Miyil miyil iki yağmur yağdı bitti". Söylenerek yürüdü gitti, arkasından bakakaldım. Sol ayağının topuğunu içe basıyordu, benim gibi. Sanırım oradan yakınlık kurdu :)

Bankadan sonra kuaföre uğrayıp kahküllerimi kestirdim. Sevgili blog arkadaşım ve kahküldaşım Sardunya gibi ben de kahküllü doğanlardan olduğum ve o kahküller sık sık uzadığı için arada bir tımar edilmesi gerekiyor. Gerekli işlem sona erince bu kez yan taraftaki markete geçip alışveriş yaptım, tam çıkıyordum ki aklıma geldi. Sosyal medya bu ara aşure fotoğrafından yıkılıyor, mübarek ayva tatlısından sonra en sevdiğim şey. Apartmanda bunu yapacak bir komşu yok anladığım kadarıyla, bekledim bekledim elinde bir tas aşureyle kapımı çalan olmadı. Canım çektikçe çekti, dipfrizde her zaman donmuş bakliyat bulunurda ama buzdolabının malum durumundan dolayı bu sefer yok öyle bir tedarik, pişirmek biraz zahmetli olacak ama yemesem de isilik dökeceğim, öyle canım istiyor. Ben de doktora başvurdum, Dr Oetker'e. 2 paket aşure yazdı reçeteye, kaptım hemen, eve geldim reçeteyi evdeki kuruyemiş ve meyvelerle zenginleştirdim. Ben öyle sevgili Graliçam gibi bakliyatı bol aşure sevmem. Bakliyatsa meramım pastırmalı kurufasulye, etli nohut, keşkek ne güne duruyor, aşure dediğinde bol çeşni olmalı. Tabii yorulmuştum, gelir gelmez koyulmadım aşure işine, önce karnımı doyurdum, az daha "İstanbullu Gelin" izledim, sonra geçtim mutfağa. Önce bamya, sonra zeytinyağlı fasulye, ardından da şehriyeli pilav pişirdim. Sıra geldi aşureye, karıştırdım da karıştırdım, ekledim de ekledim, aman da ne güzel oldu. Yarısını alt kattaki yiğene yolladım, kalanı dolaba. Bizde böyle, bu yıl reçeteye yazıldı aşure, kendime ihtiyaç :) Ama ne biçim yorulmuşum, hala dinlenemedim. Az evvel bir kase aşure yedim de biraz kendime geldim. Bugün de böyle bitti, yarın haftayı dolduracağız, maşallah bize...

Günün fotoğrafı budur:
Parkta ayağımın dibine düşen kozalak
Hazır buna bakmışken el falımı da okuyuverseniz :)

2 Ekim 2017 Pazartesi

GÜN 5

Hava tahminlerinin aksine Pazar günü yağmur kesilmiş, güneş açmıştı, üstelik hayli de yakıcıydı o güneş. Garezi zavallı çocuklara imiş, kır düğünü hayal ederken kapalı bir salona tıkılmak zorunda kaldılar. Neyse genç onlar, uyum sağladılar zaten ve epeyce de eğlendiler, mutlulukları daim olsun. 

Meksika Filmleri Festivali'nde izlemeyi planladığım üçüncü filme de gittim bugün, kararlaştırdığım bir şeyi gerçekleştirince mutlu oluyorum. Park girişindeki dünkü yağmurla yıkanmış konik mazılar misler gibi kokuyordu. Birinin dibine oturup bıkana kadar koklamak isterdim aslında ama pek ayak altıydı :) Yine erken geldik elbette, yanımda eşim olunca çay içmek için bitişikteki cafeye yerleştik. Çayda iş yoktu ama cafe masa ve sandalyelerini yenilemiş, rengarenk, cıvıl cıvıl pek güzel ve pek modern olmuş. Film festivaline hazırlık galiba, normalde pek fazla müşterisi olmasa da festival zamanı dolup taşar burası. Gidin oturun, katılan tüm sanatçıları görürsünüz. Otururken telefonumu evde unuttuğumu farkettim, hemen kızkardeşi eşimin telefonundan aradım, cevap vermeyince mesaj atıp durumu bildirdim. Yoksa birkaç kez arayıp bulamazsa polis radyosuna kayıp ilanı vermesi işten bile değildir, öyle evhamlıdır canım benim :)

Laf olsun diye içtiğimiz beklemiş çayları bitirince salona geçtik. Her zamanki gibi ilk 5'in içindeydik :) Kalabalık filmin başlamasına 3-5 dakika kala sökün etti. Özel olarak saydım, erkek sayısı yine 10'du, toplamda da en fazla 50. Neyse film başladı: "Ella es Ramona". Tercümeye gerek yok sanırım, "Ramona adında biri" gibi bir anlamı var. 


Film pek akıcı, pek eğlenceliydi. Bir sanat şaheseri değildi elbette ama birçok şişman insanın yarasına parmak basmıştı. "Kilo almışsın, şişmansın, tombik, o elbise sana olmaz, biraz zayıflaman lazım" tarzı yaftalamalara güzel bir cevaptı. Şişmanlar da mutlu olabilir ve kilom seni ilgilendirmez, o kadar! Ramona'yı pek sevdim :)

Film çıkışı Cam Piramit'teki Yöresel Ürünler Fuarı'na uğradık, ilk gün gittiğim için tenha zamana denk gelmişim meğer ben. Günlerden pazar ve fuarın son günü oluşundan dolayı içeride iğne atsan yere düşmüyordu. Fazla eğlenmedik zaten, niyetimiz zeytinyağı almaktı, rastladığımız ilk standda tadına baktık ve beğenince hemen alıp çıktık. Sonra da her zamanki gözlemecimize gidip ağzı burnu yerinde bir çay eşliğinde karnımızı doyurduk. Eve yürüyerek döndük, dizim biraz mızıldansa da yüz vermedim. Yol boyu kentsel dönüşmek için kendini feda etmiş en az 20 apartmana rastladık. En çok bahçelerindeki güzelim ağaçlara yanıyorum, kesip kesip atıyorlar, yerine kazulet beton yığınları dikiyorlar. 

Yemekten sonra kitap okumak niyetiyle balkona çıkmıştım ama rüzgar ilk kez üşüttü ve içeri püskürttü. Kader utansın deyip içeride başladım Ekim ayının ilk kitabına, Fuat Sevimay'dan "Kapalıçarşı".

Dördüncü günün çalışması Kültür Merkezi'nin önündeki sonradan don giydirilmiş güzel sanatlar perisinden geliyor efendim, peri olmak için biraz kart bir ifadesi var ama görmezden geliniz lütfen, sonuçta edepli bir kadın o :)


1 Ekim 2017 Pazar

GÜN 4

Gece yatarken açık bıraktığım pencerenin perdesinin "harş" diye kafama geçmesiyle uyandım sabah ve anında fırlayıp camı kapattım. Hatırı sayılır bir yağmur başlamıştı esintiyle birlikte. Kalkmışken tekrar yatmadım artık, balkona çıkıp bir süre yağan yağmuru seyrettim. Bir yandan da "Tüh, ne olacak şimdi çocukların düğünü" diye söylenmekteydim. akşam bir arkadaşımızın kızının düğünü vardı ve sözümona kır düğünü olacaktı. Antalya'da Eylül sonu şakır şukur yağmur yağacağı kimin aklına gelir ki. "Elbet bir çaresine bakarlar" diyerek tost yaptım kendime, çayımı da alıp bilgisayarın başına konuşlandım. Gözüm yağan yağmurda bir süre internette gezindim, o arada yağmur durdu, hatta güneş çıktı. "Eh" dedim, "haydi o zaman sinemaya". Meksika Filmleri Festivali kapsamında bir film daha izlemek üzere yola düştüm. Bu kez otobüsle gittim ve salon düne göre daha kalabalıktı, erkek izleyici sayısı da nisbeten artmıştı, 10 kadar saydım :)

Bu seferki filmin adı "Las Horas Muertas" idi, "Boş Saatler" gibi bir anlamı varmış. Dayısının bir otoyol üzerinde işlettiği ve genelde çiftlerin kaçamak yapmak amacıyla kullandıkları bir motele geçici olarak nezaret etmek üzere gelen bir gencin yaşadıklarını konu almış film. Biraz durağan tempoluydu ama yine de sıkılmadan izledim. 


Film bitişinde tüm salonu bir sürpriz bekliyordu, yağmur tekrar başlamıştı, hem de oldukça yoğun bir sağanak halinde. Çaresiz fuayede oturup kesilmesini bekledim ama mübarek dinmek bilmedi. Sonunda biraz hafiflemesini fırsat bilip attım kendimi dışarı, niyetim taksiye binmekti ama ara ki bulasın. Neyse fazla ıslanmadan bir tane yakaladım. Kuaföre uğramayı planlamıştım ama yağmuru görünce caydım eve gitmeye karar verdim. Sonuçta saçlarıma fön çekilmesi ile çekilmemesi arasında pek fark olmuyor, üstelik fön çekilince daha çabuk yağlanıyor. Eve gider gitmez yıkadım ve şekil vererek kuruttum, kuaför parası yanıma kâr kaldı. Bu arada yağmur yağmaya devam ediyordu, neredeyse akşamki düğüne gitmekten cayacaktık ki dindi. Hazırlandık, ola koyulduk. Hayli uzak bir mekan seçilmişti, git git bitmedi. Yağış nedeniyle kır düğününden vazgeçilmiş ve kapalı mekana alınmıştı, biraz sıkışık bir biçimde yerleştik. Damat Amerikalı, sanırım kendi adetlerince bir giriş yaptılar. Gelin bir kolunda annesi, bir kolunda kayınvalidesi, damat bir kolunda babası, diğer kolunda kayınpederi ile ayrı ayrı girdi salona. Önden gelen arkadaşlarının uzun sopalar üzerine gerdikleri çadır benzeri dantelli bir örtünün altında İngilizce olarak nasıl tanıştıkları anlatıldı, bir genç kız da tercümesini yaptı. Ardından gelin ve damat sandalyelere oturtuldu ve "Hava Nagila" şarkısı eşliğinde arkadaşları tarafından birkaç kez havaya kaldırılıp indirildiler, pek eğlenceliydi. Sezen Aksu'dan "Kutlama" şarkısıyla yapılan dansın ardından hobaaa "Angara'nın Bağları"na geçiliverdi. Aman efendim Amerikalı damadımızın Amerikalı arkadaşları meğer bir düğün olsa, "Angara'nın Bağları" çalsa da iki döktürsek diye bekleyip dururmuş garipler, pistten indiremedik. Bizim aile efratlarından biri o kadar kötü oynar ki, dünyada ondan daha kötü oynayan biri olduğunu düşünmezdim, meğer varmış. Kırmızı pantelonlu Amerikalı arkadaşımız onu fersah fersah geride bırakırmış. Yahu tamam, bizim müziklere yabancısın, bilemezsin de ritm duygunda mı yok a kardeşim, o nasıl bir kol bacak sallama idi öyle :)

Gençler eğlenmelere doyamazken bizim limit doldu, müsaade isteyip kalktık, salondan çıktığımda kulaklarımda hafif tertip işitme zorluğu başlamış idi :) Bu günü de böyle yağmurlu, filmli, düğünlü bitirmiş olduk. Yağmurlu günün fotoğraf paylaşımı güneşli bir günden gelsin:


28 Eylül 2017 Perşembe

BÖYLE BUYURDU GRALİÇAM-GÜN 1

Blogumun 8. senesi doldu Haziran'da, hiç böyle ıssız bırakmamıştım onu bugüne kadar. Oysa o benim dert ortağım, terapi merkezim, hafıza kaydım, dost ortamımdı. Sadece bana mahsus değil, tüm blog alemi olarak gevşedik, yavaşladık, boş verdik. Ne şenlikli günler yaşadık oysa ki vakt-i zamanında, ne çok güzel insan tanımama vesile oldu, ufkumu açtı, kalemimi güçlendirdi. Kapatmaya gönlüm elvermiyor ama eskisi kadar canla başla da yazamıyorum. Aklım da hep burada oysa. Dün baktım en sevgili kraliçemiz, Marilerin en Antrikotu bir atak yapmış, canıma minnet oldu. Pasladığı topu hemen kaptım, ben de sağa sola paslayayım buradan, belki biraz silkinir, kendimize geliriz.

Der ki Marimiz, graliçamız; başlatayım bir şalanj şöyle 21 bir günlük, üzerinize serpeyim, canlanın, dirilin. "Tam 21 gün boyunca her gününüzü kaydedeceksiniz". İster kısa, ister uzun, ister maceralı, ister sakin, yeter ki yazın bir şeyler. Ben geçtim klavyenin başına, dünü anlatarak başlıyorum. akşam yazmak sıkıntılı oluyor, o yüzden her gün erkenden bir önceki günü anlatacağım. Haydi sizler de geçin bakalım bilgisayar başına, yazın ki bitkisel hayata girmesin bloglarımız. Mari'nin yazısı aşağıda, tıklayın, görün:


Efenim, gelelim dünkü günümüze. Antalya hala çok sıcak, yaz bitmedi buralarda, hiddetle ve şiddetle hükmünü icra ediyor. Şöyle ki, geceleri pencerenizi açık bırakıp nisbeten rahat uyuyabiliyorsunuz. Onun dışında gündüz güneş hala yakıcı ve ortam nemli. Şu anda arkamda vantilatör çalışıyor, kapattığım anda boncuk boncuk terliyorum. Genelde pek sokağa çıkmıyor, evin içinde kitap, dizi, Candy Crush vs oyalanıyorum ama bu da bir yere kadar. Dün mesela, sabah kalkıp çay demlenene kadar günlük rutin işleri hallettim, sonra bir kahvaltı tabağı hazırlayıp kendimi balkona attım. Bizim evde uyuma ve uyanma saatleri bireyler açısından farklı olduğu için ancak akşam yemeklerini birlikte yiyebiliyoruz. Balkon öğleye kadar serin ve güzel oluyor, devasa çınarımızın bunda payı büyük. Kuş sesleri arasında kahvaltıyı tamamlayıp elimdeki kitabı bitirdim oturduğum yerden kalkmadan: "Kuklacı/Talin Azar". Çok sevdim mi, hayır. Hatta yer yer sıkıldım bile ama okunmayacak düzeyde değildi. Cahide Sonku var başrolde ki kendisinden hiç hazzetmem toprağı bol olsun. Ego şişkinliği ve hesapsızlığın nasıl acı sonlar hazırladığının en iyi örneğidir. Kitap bitince Netflix'den iki bölüm "Shameless" izledim, gecikmeli bir izleme benimki ama tüm rezilliğine rağmen keyifle izliyorum, en çok Debbie ve Kev'i seviyorum :) Ve sonra ani bir kararla dışarı çıkmak üzere hazırlandım. Niyetim Cam Piramit'te açılan "Yöresel Ürünler Fuarı"na gitmekti. 15 dakika güneşin altında otobüs bekledim, beklerken söylendim. Beynim erimeye yüz tutmuşken otobüs geldi, şansa bak ki tamamı klimalı olan toplu taşımalardan benim bindiğiminki arızalı çıktı. Biraz daha terleyerek indim durakta, mecburen bir miktar yürüdüm ve hazır gelmişken Senfoni Açılış Konseri'ne bilet sormak üzere AKM'ye girdim. Henüz biletler satışa çıkmamıştı, ne zaman çıkacağı da belli değildi, Pazartesi uğramamı söylediler. Şansıma küsüp Cam Piramit'e yollandım. Neyse ki içerisi klimalıydı. Çeşitli yörelerden muhtelif gıdalar ziyaretçilerin tadımına ve alımına sunulmuştu. İçerisi peynir, bayat yoğurt ve sucuk kokuyordu. Her yerde bulamayacağım bir şeyler bakınarak üç kere tavaf ettim standları. Sonuçta Beypazarı doğumlu kurutulmuş sebze, yaprak sarması, Burdur nüfusuna kayıtlı cevizli haşhaş helvası, Gümüşhaneli kızılcık ve erik marmelatı, Ege kökenli damla sakızı macunu, övünmek gibi olmasın Gayserili sucuk ve Taşköprü dolaylarından sarmısak alarak çıktım mekandan. Cüzdanım boşalırken elim kolum dolmuştu, mecburen taksiye bindim. Eve gelince önce kendimi suya attım, sonra da kitabımı alıp balkona. Yeni bir kitaba başladım, Napoli serisinin yazarı Elena Ferrante'den "Sen Gittin Gideli". Tüm akşam ve gece geç vakte kadar okuyup yarıladım. Kocası tarafından genç bir kızla aldatılıp terkedilen bir kadının hezeyanlarıyla boğuşmaktayım, bakalım işin sonu nereye varacak. Sonunda barışırsa kadına bir şey yapamayacağım için kitabı cezalandıracağım :)
Evet efendim günün biri bitti, kaldı geriye 20. Haydi bakalım, şalanja katılımlarınızı bekliyor, cümlenize selam ediyorum...


Günün yıldızı, Daşköprü'den samırsak :)