.

.
.
Mekanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mekanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Mart 2017 Cuma

GEZME-TOZMA, KALEİÇİ, ROSSİSTA

Bütün bir kış o kadar az yürüdüm ki kaslarım adeta hareket kabiliyetini yitirmiş gibiler. "Bu işe yeter demenin zamanı geldi" diyerek geçen hafta boyunca sürekli hareket halindeydim. Bu defa da fazla yüklenmişim galiba eklemlerimden canhıraş feryatlar yükselmeye başladı: "Hop usta, biraz ağırdan alsak?". Ağırdan almayı ancak bugün başarabildim, dizlerimi, kaslarımı, bir terleyip bir koğumaktan tutulan sırtımı istirahate çektim, hazır istirahatteyken de Çarşamba günkü keyifli yürüyüşümden bahsedeyim dedim. 

Epeydir Kaleiçi'nde kaybolmuyordum, oysa çok severim rastgele bir sokağa, bir geçide dalıp nereye çıkacağımı merak ederek yürümeyi. Arkadaşım beni Kaleiçi'ndeki yeni bir mekana götürmeyi teklif edince hemen kabul ettim. 


"Rossista" elden geçirilmiş eski bir Antalya evinin tamamını içeren bir cafe. Üst katta sergi salonları, bahçede çocukların kaya tırmanışı yapabileceği bir duvar var. Yakında bir dart yarışması düzenleneceği bilgisini aldık. Yoga dersleri, resim ve mandala atölyeleri yapılıyor. Çeşitli sanatsal objeleri satın alma imkanınız var, ayrıca çay-kahve içip yemek yiyebilir, içkinizi yudumlayabilirsiniz. Çok renkli, çok neşeli, çok sanatkarane bir dekor da cabası. Biz ilk gidişte mekanı tanımak amacındaydık, her yerini dolaştık, portakal çiçeklerinin kokularını salmaya başladığı bahçede uzun uzun oturduk, kahve içtik, üst kattaki salonda ressam Himmet Öcal'ın "Sessiz Çığlıklarım" isimli sergisini gezdik ve halimizden memnun ayrıldık. Haydi biraz da birlikte gezelim:


Pencereden gelecek konukları gözleyen bu tavuskuşları Tufan Dağıstanlı'ya ait, Antalya'nın simgesi haline gelmiş tavusları şehrin çeşitli noktalarında da görebilirsiniz.


Cafe'nin girişi, raflardaki seramik balıklar yine Tufan Dağıstanlı'nın eseri. Resimler ise ressam Derya Bardakçı'nın, cafenin resim atölyesini de Derya Bardakçı yürütüyor. 


Üst kattaki iki salonda Himmet Öcal'ın tabloları sergileniyor:


Tabloların ismi "Konuşanlar" ve "Susanlar". Soldaki sesli harfler konuşanları, sağdaki sessizler ise susanları simgeliyor. Hoş bir mecaz olmuş. 


Sadece tablolara değil, sandalyelerin sırtlarına da dikkat lütfen :)



Üst kattan avluya bakış


Ağaçlar üşümesin


Cıvıl cıvıl, rengarenk duvarlar


Bahçe


Mis kokular buradan


Bir kahve alır mıydınız?


Ya da menüden başka bir şey seçin


Sevdik burayı, yine gelecek biz 😀💖


Çıkışta Vecihi'ye rastlıyoruz, uçuşa hazır

"Rossista Cafe" Antalya Kaleiçi, Kılıçarslan Mahallesi Hamam Sokak 17 Numara'da, bir uğrayın derim...

28 Ağustos 2012 Salı

PARKA GİDERİM PARKA

Sabah erkenden kalkarak kokusu tadından güzel biber dolması pişirip, haftanın ikinci Majid Majidi filmi olan "Baran"ı da izledikten sonra kızkardeşle buluşmak üzere yola düştüm. Güneş dün yaktığı devasa mangalla ızgara yaptığı beyinlerimizle doymamış olacak ki aynı mangalı bugün de yakmaya niyetli, üfleyip duruyordu tutuşsun diye. O tutuşturmak için üflese de odunlar ıslaktı sanırım beceremedi, aksine saç baş uçuşturan bir esinti hasıl oldu. Bu durumdan memnun uygun adımlarla ilerlemeye başladım. Bizim apartmandan sonraki bir sıra dükkanı işleten esnaf ya komşu, ya da buraya taşındığımız 17 yaşımdan beri aynı kişi olduğu için yaklaşık 100 metrelik bir mesafede 23 Nisan bayramında Şeref tribünü önünden geçen ilkokul öğrencisiymişim gibi selam verme zorunluğu sözkonusudur. El sallamadan, dışardalarsa hal hatır sormadan gidemem, sadece en sondaki bakkal görür görmez ayağa kalkıp hazırola geçer, ben "rahat" demeden de oturmaz. O mesafeyi de el sallayıp gülücükler dağıtarak ve komut vererek geçtikten sonra buluşacağımız yere kadar uzun uzun yürüdüm, sonra da yıllar önce doğal halindeyken gittiğim ve uzun süredir uğramadığım, yeni restore edilmiş "50. Yıl Parkı"nı ziyaret etmek için Cebeci sırtlarını tırmanmaya başladık kızkardeşle. Eşlikçilerimizden biri şu arkadaştı:

 

"Ayva çok olunca kış sert geçer" demişler eskiler (ya da ben uyduruyorum), bahçelerde gördüğümüz ayva ağaçlarından sarkan meyvelere bakacak olursak kış hakikaten sert geçecek. Sanki geçen yıl çok yumuşak geçmişti.


Parkın eski haliyle alakası kalmamış, yenilenmiş, yeşermiş, düzenlenmiş. Burada çok eskilerde iki kez piknik yapmışlığımız vardı ailecek. Hatta bir seferinde köfte yapmak amacıyla aldığımız kıymayı biz mangal yakmakla uğraşırken bir kedi çetesi yüklenip götürmüş, salataya talim etmek zorunda kalmıştık:)

Park güzel olmasına güzel olmuş ama insanı huzursuz eden bir tarafı var. Metre kareye bir güvenlik görevlisi düşüyor neredeyse ve sanki takip ediliyormuşsunuz gibi bir duygu sarıyor bünyeyi. Nitekim banklarda biraz samimiyeti ilerleten bir çift gördüler mi anında düdük öttürüp "ayrılın" diye yanaşıyorlar yanlarına, çok komikti esasen, kooperatif gibi,  "Sınırlı-Sorumlu Muhabbet Parkı"


Gezeceğimiz kadar gezip, Ankara'yı da çeşitli yönlerden kuşbakışı olarak gördükten sonra aynı yoldan yokuş aşağı saldık bu kez kendimizi. Düze indikten sonra da ne kadar yorulduğumuzu farkettik. Bu arada Güneş Hanım mangalı yakmayı başarmış ve beyinleri ızgaraya dizmeye başlamıştı bile. Oysa biz bulutlar kıyak yapar da ateşi söndürür düşüncesindeydik, olmadı. Kader utansın...

24 Temmuz 2012 Salı

HAVA SICAK OLSA DA GEZERİZ BİZ

E hani ama, hala göndermedi bazı arkadaşlar adreslerini Bayram Kartı Etkinliği için. Lütfen bu akşama kadar tamamlayalım ki ben de listeyi size yarın ulaştırabileyim. Teşekkürler...

Dün ortalığı yakıp kavuran sıcağa rağmen kızkardeş ve ben, iki çılgın etnografik, kültürel, dinsel, folklorik ve gurmesel bir gezme yapmak üzere yollara düştük. İlk durak sık sık önünden geçtiğimiz, sağdan-soldan methini duyduğumuz ama bir türlü gidemediğimiz Kale civarındaki Gramofon Cafe idi. Ulus'dan bindiğimiz taksi ile yolların kapanmış olmasından dolayı yürüyerek belki 15 dakikada varacağımız yolu yaklaşık yarım saatte alabildik. Bir bakıma iyi oldu, bunca yıldır Ankara'da yaşayan biri olarak hiç bilmediğimiz sokaklara girip İstiklal Caddesi'ndekileri aratmayacak güzellikte ama bakımsız binalar, en az 60 yıldır aynı görünümünü koruyan küçük dükkanlar,  labirent benzeri çıkmazlar gördük. Varacağımız yere hiç ulaşamayacağımızı sandığımız anda da "geldik" dedi gördüğümüz yerler kadar ilginç sürücümüz. Koyunpazarı Yokuşu'ndan aşağı biraz yürüdük ve bunalmış bedenlerimizi Gramofon Cafe'nin şirin ve gölgeli ortamına attık. 


Elvis Presley köşesinin karşısındaki masaya oturup kırmızı gramofona diktik gözlerimizi. Bir kahkaha çiçeği gibi açılmıştı ve insana neşe veriyordu. 


Bu mekan gramofon ustası Ali Olcay'a ait, onlarca gramofona, yüzlerce plağa ve birçok değişik müzikal nesneye ev sahipliği yapıyor. Renkli tahta sandalyeleri, dokuma masa örtüleri, kapakları 45'lik plaklardan oluşmuş menüleri ile çok sevimli. Tuvaletin duvarları bile eski Ses mecmualarından koparılmış, sepya rengi sayfalarla kaplanmış.


Arka tarafta Ali Olcay'ın atölyesinin de bulunduğu yerde Orhan Gencebay'a ayrılmış özel bir bölüm var, sanatçıya özel bir hayranlığın olduğu kesin. Duyduğuma göre Orhan Gencebay'da bile bulunmayan 45'lik plaklar burada varmış. 


Kahvelerimizi uzunçalar koleksiyonundan seçtiğimiz ve bizim için pikaba yerleştirilen Banu'nun eski bir LP'ini dinleyerek içtik: "Bir rüyadır gelir geçer/Her aşk bir gün hayal olur/Unutulmaz denen günler/Unutulur unutulur".
Yolunuz düşerse Gramofon Cafe'ye mutlaka uğrayın, seveceğinize eminim.


Gramofon Cafe'den çıkınca yenilendiğini bildiğimiz ve billboardlarda "ziyaret ediniz" ilanlarını gördüğümüz Hacıbayram Camii'ne gidelim istedik. Restorasyon sonrası halini merak ediyorduk. Çocukluğumda annem bir dileği olduğunda "Hacıbayram'a ampul adadım" derdi, bir türlü bağlantı kuramazdım, sonradan aklımın suyu erdi o ampullerin kocaman avizeler için olduğuna. Annemin dileği tutarsa ampulu alır camii ziyarete giderdik. Ben aval aval bakınırken ve aklım kapıya bıraktığımız ayakkkabılarımda kalmışken annem ve anneannem ampulleri görevliye teslim eder, namaz kılıp dualarını eder dönüp gelirdik. Uzun zamandır gitmemiştim Ankara'nın bu en meşhur camiine. Yürüyerek gitmeye karar verdik sıcağa rağmen ve ilk sokakta karşımza yukarıdaki at arabalı sebzeci çıktı: "Oğlum bak giit..."


Hacıbayram'a gitmek için geçtiğimiz sokaklardan biri-ki Avizeciler çoğunluktadır orada-yeni restorasyonu bitmiş binalardan oluşuyordu ve çok güzel olmuştu. 


Uzun uzun yürüdük sıcakta, arada soluklanmak için durup heybetle yükselen Ankara Kalesi'ne baktık. Kale civarında da restorasyon var, bir çok bina yıkılmış, umarım güzel birşeyler çıkar ortaya.


Yürümekle kalmayıp epeyce de merdiven çıktıktan sonra ulaştık Hacıbayram Camii'ne. Hem cami, hem çevresi restore edilmiş, etraftaki binalar temizlenmiş, yeşertilmiş, düzenlenmiş. Lakin camiye girmek istediğimizde kapıdaki güvenlik görevlisi pek istekli olmadı, bodrum kattaki kadınlar bölümüne girmemizi önerdi. Camiin restore edilmiş halini görmek istediğimizi söyleyince gönülsüz de olsa "Siz bilirsiniz" dedi ama öyle bir söyleyişti ki ben girmemeyi tercih ettim, kızkardeş girdi ama fazla kalamadı. Sonra Kadınlar Bölümü'ne indik. Önceden var mıydı, sonradan mı eklendi bu bölüm bilmiyorum ama pek yeni göründü gözüme. Temizlenmiş, süslenmiş ama orijinal birşey göremedim burada, oymalı ferforje parmaklıkların üstüne yapıştırılmış pullar da bir camiye ne kadar yakışmış tartışma götürür.  Sanırım dışarıdaki aşırı sıcaktan kadınların bir kısmı uyukluyordu halıların üstünde, görevli kadınlar uyarıp kalkmalarını söylese de pek dinleyen yoktu. Hasılı camiin son halini göremedik, yan taraftaki Hacı Bayram Veli türbesine girdik, camie bitişik Augustus Tapınağı'na bir göz attık ve ayrıldık oradan. 

Sıcakta yürümelere doymamış olacağız ki bu defa rotayı Hamamönü'ne kırdık restorasyonu devam eden ve tamamlanmış, hoş bir görünüm almış binaların arasından geçerek ulaştık Ramazan'da hayli canlılık kazanan semte. 


Akşam olup iftar zamanı yaklaşırken Hamamönü'nde iğne atsan yere düşmeyecek bir kalabalık oluşuyor. Tezgahlar açılıyor, restoranlar masalarını kapı önlerine çıkarıyorlar, her kapının önünde bir-iki müzisyen müzik yapıyor, bir TV Kanalı iftar programını canlı olarak Mehmet Akif evi önündeki parkta yapıyor, başka bir alanda kurulan sahnede konserler, seğmen gösterileri yapılıyor, hasılı ortalık insan ve ses kaynıyor. Hoş birşey aslında bu geleneklerin yaşatılması ve burada oturan halka da bir kazanç kapısı açılmış oluyor. 

Sokak aralarında biraz dolaşıp Sanat Sokağı'nda açılmış İş Bankası Kültür Yayınlarının Satış Mağazası'nı keşfedip kendime hayli düşük bir fiyata "Bahçe Çiçekleri" isimli resimli bir kitap aldıktan sonra pes ettik ve evlerimize doğru yönümüzü çevirdik. Sıcaktan biraz perişan olsak da güzel bir gündü, tekrarlamak niyetindeyiz...


17 Temmuz 2012 Salı

YENİ MEKANDA HOŞ BULUŞMA


Antalya'dan geldim geleli Bilge ve Annesi ile bir türlü hayata geçiremediğimiz buluşmayı nihayet bugün gerçekleştirdik. Dün Kızılay'da yaptığım alan araştırması sonucu kapanmasına ağıtlar yaktığım Akman'ın yerine hoş bir mekanın açıldığını ve Akman bozası bile satmaya başladığını tesbit etmiştim. Orada buluştuk küpeleri askılı entarisiyle uyumlu güzeller güzeli Prenses Bilge ve annesiyle. Ben acilen bir boza ısmarladım, Akman'ınkilerin aynısı tarçınlık ve bardakla gelince de eski bir tanıdığı görmüş gibi sevindim.


Mekan Goralı olmuş. Goralı gençlik yıllarımızdan aşinadır bize, o zamanlar Sakarya Caddesi'nin girişinde, "Goralı sandviç"leriyle hayli rağbet gören bir kafeterya idi. Kuyruğunda beklemiş, sandviçlerinden yemişliğimiz vardır. Bir nevi eski dost yani. Taşınan çok sevdiğiniz komşunun dairesine, eskiden tanıdığınız bir ahbabın yerleşmesi gibi oldu bu durum, Akman'ın kapanışından doğan üzüntümü azalttı. Ayrıca yenilenmiş, şıklaşmış ve modernleşmiş, genel havası da bozulmamış. İçerideki vitraylar da yerli yerinde duruyordu. Hatta camekanın üstündeki ışıklı "365 gün boza" yazısı da yanıp sönmeye devam ediyordu. 


Hâl böyle olunca biraz sevindirik oldum, garsonların kibar tavrı ve ilgisi de eklenince bir Goralı sandviç yemek şart oldu. Damağımın alıştığı eski tadı bulamasam da eski bir dostla muhabbet etmişim gibi geldi.  Temiz pak giyimli genç garsonlar etrafımızda dört döndüler, muhtemelen bunda Prenses Bilge'nin etkisi de çok oldu. Kendisine özel pastalar geldi ikram olarak. Bilge de bu durumdan hoşnut garsonlardan birine kağıttan kuğular yaparak hediye etti, aralarında hafif flörtöz durumlar yaşandı:)) Bu yıl okula başlayacak Bilge hanım, abla oldu artık.

Hasılı yeni bir mekanı keşfetmek ve Bilge ve annesiyle görüşmek pek keyifli oldu, en kötü günümüz böyle olsun diyor, cümleten sevgiler yolluyorum...

20 Haziran 2012 Çarşamba

BİRAZ GAR, BİRAZ GENÇLİK PARKI, O ANKARA MI ACABA?


Dün gece Filiz Aygündüz'ün yazdığı "Kaç Zil Kaldı Örtmenim?"in de defterini dürdükten sonra bugün nihayet sokağa attık kendimizi. Bilenler bilir Ankara Gar'ının yanında DDY Çay Bahçesi vardır; lojmanların arasında, vızır vızır trafiğin aktığı bir anayolun kıyısında, şehrin göbeğinde adeta bir yeşil vahadır. Oraya gidip çardaklardan birinin altına yerleştik; çay, soda, ayran, tost, köfte Allah ne verdiyse yiyip içip ufacık bir hesap ödedik. Gözümüzü yeşille şenlendirmemiz de yanımıza kâr kaldı. Sonra da haydi gelmişken bir de Gar ziyareti yapalım diyerek yönümüzü yan tarafa çevirdik. Babamın çocukluğu dedemin görevi nedeniyle istasyon lojmanlarında geçmiş, ondan bize devreden bir demiryolu sevdası vardır, bir genetik tutku hali. Gar binalarına, trenlere, raylara, istasyonların havasına bayılırız ailecek. Lakin Ankara Garı'na bir haller olmuş, hızlı tren çalışmaları nedeniyle tren seferlerinde değişiklikler yapılmış, hızlı trenler Sincan'dan kalkmakta imiş, yolcular servislerle Sincan'a götürülüp oradan trenlere aktarılıyormuş. Koca istasyon bomboştu. Ne kampana sesi, ne ray tıkırtısı, ne tekerlek gıcırtısı, 2013'e kadar böyleymiş sanırım. Yan taraftaki park delik deşik, Gar Müzesi bile 3 aylığına kapalıydı. Hasılı birşey anlamadan, bir keyif almadan dolaşıp bari buraya kadar gelmişken bir de Gençlik Parkı'nın tadına bakalım diyerek karşıya geçtik. 

Geçtik geçmesine de Lunapark kapısından girdiğimizden Gençlik Parkı'na ulaşabilmek için Ikea mağazasının girişinden kasalara yürürcesine yol katettik, arada geçiş yok. Aynı mantık sanırım, her oyuncağı gör, belki binersin. En nihayetinde göl(!) kıyısındaki çay bahçelerinden birine ulaşıp yerleştik. Lakin ne göl eski göl, ne çay bahçelerinin eski tadı var. Nerede o damalı örtülü masalar, tahta sandalyeler, o sıcak, samimi ortam. Neyse ki esinti vardı, önümüze gelen semaverden pek de tad alamadığımız çayları yıllar önce nikahımın kıyıldığı, şimdi sıvaları dökülmüş, terkedilmiş Nikah Salonu (eski Göl Gazinosu)na bakıp hafiften burularak içtik. Çocukluğumun, ilkgençliğimin binbir anıyla yüklü Park'ı makyajlı ama ruhsuz vitrin mankenlerine dönmüş. Metro'ya doğru yürürken gördüğümüz dondurmacı Şişman'ın adını taşıyordu. Küçük bir kızken orijinal Şişman Dondurmacı'sının önünden geçerken irkilerek bakardım tezgahın arkasında oturan o iri adama. Dondurmaları onun yaptığını, içine terinin damladığını, belki de parmağını soktuğunu düşünür yemek istemezdim, hala Maraş dondurmasını pek sevmem. Çocukluk işte, oysa şimdi nasıl özlemle andım o büfeyi ve o şişman adamın görüntüsünü.


Nostaljik gezimiz Şişman'ı anarak sona erdi. Keşke bu şehir geçmişine sahip çıkabilse...

Meraklısı için not: Yazının başında bahsettiğim "Kaç Zil Kaldı Örtmenim?"i merak ettiyseniz çok beğendiğimi söyleyebilirim.

6 Haziran 2012 Çarşamba

NEREYE GİDER ANILAR?


Bugün bir arkadaşla Tunalı Hilmi'deki Flamingo'da buluşup kahve içtik. Kahvenin yanında minik bir çiçek süzgeci, içinde de çalı benzeri yeşil plastikten bir nesne vardı. Epeyce güldük bu absürd sunuma. Al kardeşim bir demet en ucuzundan papatya, kır boyunlarını, koy içine, illa çiçekli sunum yapacaksan bari sahici olsun. Traş fırçasına benzeyen bu yapay şeye ne hacet.

Diyeceğim o ki Flamingo'ya nostalji yapmaya gitmiştik ama orası da dekorunu değiştirmiş. Salon bölünmüş, masalar, sandalyeler yenilenmiş, lambrili duvarların yerini kahve fincanı desenli bir duvar kağıdı almış. Tamam modern ve güzel olmuş ama benim gözüm eski cam masaları, duvardaki panoları aradı. Neyse ki bakır üzerine kabartma flamingoları kaldırmamışlar, eskiden hatıra olarak duruyorlar hala. Bende anısı olan mekanların eski dekorlarıyla kalmasını istiyorum hep, bu konuda tutucuyum, ya da yenilenecekse eski ruhunu kaybetmeden yenilenmesinden yanayım, yabancılamamalıyım girdiğim yeri. Benimki de bir fikir işte, üstelik gençlik mekanlarım birer birer kapanırken Flamingo'nun dekor değiştirse de faaliyette olması da birşeydir. 

Akman için hala üzülüyorum, öyle çok anım var ki o pastaneyle. Önce Ulus'taki taşındı, hiçbir şekilde gitmeyeceğim bir yere, İstanbul yoluna. Oysa ben oranın loş ortamını, bakımsız görünümünü, ahşap vitrinlerini, turuncu sandalyelerini, yazın kenarına masa atılan kirli havuzunu, fıskiyesine konan güvercinleri, bir kısmı kopup düşmüş eski model ampullerini, arkanıza sotelenip konuştuklarınıza kulak kabartan bordo ceketli garsonlarını ne çok severdim. Üniversitedeyken okula yakın olduğu için boş saatlerde kaçıp gelirdik arkadaşımla. Menüye bakar, cebimizdeki kısıtlı parayla en fazla kahve içer, konuşur gülerdik. Sevgiliyle ilk buluşma yerimizdi, nişanlıyla uğrağımız, kocayla mola yerimiz. Bir bardak bozanın başında ne muhabbetler döndürürdük. Sonra Kızılay şubeye takılmaya başladık, ne zaman Kızılay'a insek çay molası verirdik kışsa vitraylı salonunda, yazsa küçük bahçesindeki at kestanesi ağacının altında. Sonra bir yılbaşında asılan elektrik ampulleri kısa devre yapmış ağaç yanıp kurumuş, kesilmişti. Hayatımda yediğim en güzel sosisli sandviçlerin yapıldığı yerdi orası, bir de vişneli pastası. Annemle yatağa düşmeden gittiğimiz en son mekan, yediği en son pasta, onu en son keyifli gördüğüm yer;  o gün oturduğumuz masaya ne zaman otursam annemin avucuna sıkıştırdığı parayla bize sezdirmeden hesabı ödemek için uzattığı kolunu görürdüm. Hepsi kilitlenmiş kapıların ardında, boşalmış bahçenin kirli taşlarında kaldı. 1936 dan beri süren gelenek şimdi uzak bir semtte, steril bir ortamda, anısız, ruhsuz devam edip gitmekte.

Eh vakit bu vakittir, sanırım yaşlanıyoruz ve bizimle birlikte şehir de yaşlanıp belleğini kaybetmeye başlıyor. Oysa vitamin takviyesiyle geçmişinin görkemini sürdüren şık bir hanımefendiye dönüştürülebilir, bazı değerler, bir şehri şehir yapan yapı taşları korunabilirdi ama olmuyor işte. Çarpık şehircilik, betonlaşmayı modernleşme sanan anlayış ve rant kaygısı kentleri ucubeye döndürürken anılarımızı da temel çukurlarına gömüveriyor...

10 Mayıs 2012 Perşembe

KAHVALTININ MUTLULUKLA İLİŞKİSİ ISPATLANMIŞTIR


Kahvaltı için sözleştiğim arkadaşımla buluştuğumda aklıma geldi Börekçi Tevfik Usta'ya gitmek. Senelerdir Antalya'da yaşar ve Tevfik Usta'nın böreklerinin methini duyarım ama börek merakım fazla olmadığı için hiç yememiştim. Eh herşeyin bir ilki vardır dedik ve sabah arkadaşımla rotayı şehir merkezine çevirip Tevfik Usta'nın minicik dükkanına yerleştik. Serpme börek yapıyor Tevfik Usta, böreğin özelliği hamurunun oklava ya da merdane ile değil elle havada savrularak açılması, serpme börek ismi de buradan geliyor. Fotoğrafta havada daireler çizdirerek hamur açarken gördüğünüz Tevfik Usta'nın dükkanı bir pasajın içinde mütevazı, küçük bir mekan. 1930'dan bu yana 3 kuşak; sırayla dedesi ve dayısı burada hizmet vermiş, şimdi de kendisi sürdürüyor bu geleneği.


Siz dükkanın küçük olduğuna bakmayın, kimler kimler gelip burada o güzelim böreğin tadına bakmamış ki. Daha dün bir videoda V.edat M.ilor'u Tevfik Usta'nın böreklerini götürürken izledim, hem de lezzet, kalite ve fiyat bakımından tam not vermiş:)


Ben peynirli yedim, arkadaşım kıymalı, inanılmaz lezzetli ve hafifti. Pudra şekerli olanı da varmış, onu bir dahaki sefere deneyeceğiz inşallah. Tevfik Usta çok canayakın, sempatik bir insan. Bize börekler bitince birer de orta kahve ısmarladı. En kısa zamanda tekrar gelmek üzere vedalaştık sonra. 


Gerçi kahvemizi içmiştik ama deniz havası alarak bir tane daha içelim istedik. İşte bu da iyot kokulu ve sade olanı. Kahve pişirenleriniz, börek açanlarınız çok olsun efendim...

9 Mayıs 2012 Çarşamba

DÜN


Dün akşama doğru internetten aldığım Tiyatro Festivali biletlerimi gişede gerçeğe çevirdikten sonra şöyle manzaralı bir mekana konuşlanıp çay içerken kitabımı karıştırmak istedi canım. Mekanı buldum, manzaralı masayı da, yerleştim. Çayımı söyledim, tiyatro biletlerimi önüme yayıp sevindim, festival programını tekrar inceledim. Sonra çayım geldi, ilk yudumu alıp kitabımı açtım. Kitabım Derviş Şentekin'den "Beş Parasızdım ve Kadın Çok Güzeldi" idi ama çayım güzel değildi. Antalya'daki tipik işletme mantığı, manzara güzel olursa geri kalan herşey teferruattır. Ben de bu teferruatı görmemezlikten gelip ilk bölümün başlığını okuyarak başladım kitabıma: "Bu işler satranç oynamaya benzemez." Lakin ikinci satıra gelemeden karşı masadan kocaman bir ses yükseldi: "Okul müdürlerini öğretmenler seçmeli". Karşılıklı oturan ve muhtemelen bir ilk buluşma heyecanı yaşayan-ikisinin de öğretmen olduğunu tahmin ettiğim-genç çiftin erkek olanından gelmişti bu öneri. Kadın hararetle destekledi, ardından da okullarda müdür seçimi üzerine bağıra çağıra tartışmaya başladılar. Benim kitabın kahramanı emekli istihbaratçının Cafe 41'de yaptığı kahvaltı bu minvaldeki cümlelerle kesilmeye başladı. Bu yetmezmiş gibi tam yanımdaki masaya da bir grup genç gelip yerleşti. Sevgili olanların "aşkım" hitapları tentenin direğine konan kumruların kuğurdamalarına karışırken bu hitaplara uyumsuz "oha" ve "çüş" nidaları da roman kahramanımın cafenin sahibi Cengiz'le yaptığı sohbetin üstüne yağmur misali iniyordu. Karşı masada konu değişmiş, ilk görüşte aşkın olumsuzluklarından söz edilirken anladım ki bana ve kahramanıma huzur yoktu bu mekanda. Attım kitabımı çantaya, ödedim acımış çayın parasını, seyrettiğim manzara yanıma kâr düştüm evimin yoluna. Lakin kitabın mikrobu girmişti bir kez bünyeye. "Tirza"ya biraz ara verip devam ettim gecenin 3'üne kadar. Şimdi ikisi eşzamanlı yürüyecek. Bir doz "Beş Parasızdım ve Kadın Çok Güzeldi", bir doz "Tirza". Zehirleyecek mi, şifa mı olacak bitince göreceğiz...

2 Mayıs 2011 Pazartesi

MEKANLAR MI YOK OLAN, ANILAR MI?


Bugün bir iş nedeniyle Ulus'a gitmem gerekti. Gökte biriken yoğun yağmur bulutlarına rağmen ılık olan havanın çağrısıyla ve yolboyu bahçelerde gördüğüm çiçek açmış leylak ağaçlarının bünyede yarattığı coşkuyla Çıkrıkçılar Yokuşu'ndan Ulus Meydanı'na kadar yürüdüm. ana güzergahım Anafartalar Caddesi oldu. Çocukluğumda alışveriş için Ulus'a gelinir ve genellikle giysi alışverişleri Anafartalar Caddesi üzerindeki mağazalardan yapılırdı. Şimdiki halinden çok farklıydı o zaman bu semt, Yenişehir kadar lüks sayılmasa da en azından memur kesimine hizmet verecek kadar kaliteliydi. Yolboyu yürürken kendi kendime bir oyun kurdum, hala çocukmuşum da annemin elinden tutmuş alışverişe çıkmışız gibi düşünerek her zamankinden farklı bir gözle bakmaya başladım etrafıma. Güzel pembe binasıyla her zaman hoşuma giden Çocuk Esirgeme Kurumunun önünden geçerken gözlerim girişteki camekanlı bölümü aradı, Kurum'un yayınladığı çocuk kitapları sergilenir ve satılırdı. Babam bana Japon İkizleri ve Meksika İkizleri diye iki resimli kitap almıştı oradan, uzun zaman elimden düşürmemiştim. Şimdi ne kitap sergisi kalmış ne de stand. Biraz ileride annemin çok sevdiği, "Fok" olarak isimlendirdiği buzlu Frigo dondurmalarını satan bir pastane vardı, annem kendine Frigo alır, beni de çok soğuk olduğu için hasta olacağım masalıyla kandırıp dondurmaya ikna ederdi. Hep içimde kalmıştır oradan Frigo alıp yemek arzusu. Tabii o pastanenin de yerinde yeller esiyor. Yolun diğer tarafında kalan turkuaz çinileri ve harika mimarisiyle eski Adliye Binası ve ilk yapıldığı yıllarda Gazi ve Latife İlkmektepleri adıyla anılan, şimdi kod itibarıyle epeyce yukarıda kalmış ve Atatürk İlköğretim Okulu'na dönüşmüş ikiz okulları arkamda bırakıp yarı hüzün yarı keyif içinde yürürken birden duruverdim. Bunca zaman dikkatimden kaçmış bir dükkan geçmişten çıkıp gelmiş bir dost gibi karşıma dikiliverdi: Eyüp Sabri Tuncer kolonyaları satış mağazası. Hiç duraksamadan daldım içeri, fotoğrafta da görüyorsunuz taban mozaikleri bile geçmişten kalma. Tombul galonların içinde renk renk kolonyalar, silindirik ölçekli pompalar ve yıllardır burnumdan gitmemiş o mis koku. Anneannem bayram öncesi babamın eline boş kolonya şişesini tutuşturur, "Eyüp Sabri'den doldur ha" diye sıkı sıkı tembihlerdi. Lakin öyle bir kuyruk olurdu ki arife günleri dükkanın önünde babam çoğu zaman herhangi bir yerden kolonyayı doldurur anneanneme Eyüp Sabri diye yuttururdu. Anneannem avucuna döker, koklar, sonra da "Başka oluyor mubareğin kokusu yahu" diye beğenisini dile getirirdi. Bir nevi "Plasebo etkisi" yani:) Mağazanın geçmişini muhafaza etmiş hali beni çok mutlu etti. Eski kokular devam ederken yenilikler de eklenmiş. Aşağıda fotoğrafını gördüğünüz sabun mesela. Kocaman bir kütle halinde çeşitli kokularda. Hangisini beğenirseniz kestirip tarttırarak ödeme yapıyorsunuz. Ben 1,5 santim kalınlığında, 100 gramlık limon, portakal, papatya aromalısından aldım. Aslında annemin çok sevdiği ve kullandığı "Rev'edor" kolonyasından da alacaktım ama artık üretmiyorlarmış. 


Hoşsohbet ve güleryüzlü görevlilerle vedalaşıp yoluma devam ettim, gözlerim Hanif Çarşısı'nı aradı ve buldu.

Girişine pirinç harflerle ismi kakılmış Han'a girip şöyle bir dolaşmadan geçmeye içim elvermedi. Bu hanın alt katları hep kuyumcu dükkanlarıyla doludur. En üstteki üç katta ise Güneş Kundura Mağazası vardı. Burada parti satışları yapılır ve çok ucuza gayet kaliteli ayakkabılar almak mümkün olurdu. Çocukluğumda az giymemişimdir Güneş Kundura'dan alınma ayakkabıları. Merdivenin üst tarafında çok eskiden kaldığı belli olan kırmızı tabelada "Güneş Kundura" yazısını görünce bir heves o sarmal merdivenleri diz ağrıma aldırmadan tırmanmaya başladım. Fakat hayal kırıklığı, mağaza falan kalmamıştı, kös kös geri indim çocukken bana peri padişahının sarayının merdivenleri imiş gibi gelen artık yıpranmış basamaklardan. Hanın yan tarafında annemin kuyumcusu "Zeynel" işi büyütmüş hala faaliyetini sürdürüyordu. Gözümün önünde annemin bileklerinde şıngırdayan baklava desenli ince bilezikleri "Hal"e doğru yürüdüm.


Hal'in önünde  bunu gördüm: Seyyar Laleci :) Çocuk arabası tekerlekli, TV sehpası gövdeli arabasının üstüne lale soğanlarını dizmiş "Renk renk bunlar" diye satıyordu. Tam ortaya da hem vitrin, hem reklam kabilinden bir saksı dolusu lale yerleştirmişti. Sarı-pembe-mavi boyalı lastikleri saksıdaki lalelerle tam bir uyum sergileyen arabanın sürücüsü de bir lale kadar zarifti :))

Hal beni binbir çeşit renk ve kokuyla karşıladı; sebzeler, meyveler, baharatlar, iplere asılı kurutulmuş sebzeler, sucuk olmak için bekleyen bağırsaklar, çemen-pastırma kokuları, çeşit çeşit ekmek, tablalar dolusu balık, helvalar, şekerler, bakliyat, kuruyemiş, terli bir ayak gibi kokan peynirciler, sakatatçılar, kasaplar ve hepsinin ortasında alakasız bir oyuncakçı. Bağırış, çağırış gürültü de cabası. Halden çıktığımda güneş açmıştı, üniversite öğrencisi iken öğrenim kredisi almak için üç ayda bir uğradığım Ziraat Bankası Ulus Şubesi'nin önünden aşağıya sallandım. Anafartalar Çarşısı'nın önünden eksik olmayan dilencilerin sızlanmalarını duymazlıktan gelip kapanacağını duyduğum Akman'a son bir ziyaret yapayım istedim. Ulus İşhan'nın ilk avlusuna girince şaşırdım, nice zamandır boş olan eski "Dodanlı Yerli Mallar" kumaşçısının  yerine "Mado" açılmış. Akman'ın olduğu ikinci avluda ise koskocaman bir hayal kırıklığı vardı. Akman çoktan kapanmış. Nice güzel anıma evsahipliği yapmış pastanenin defalarca altından geçtiğim kapısının üstüne asılmış kocaman bez afişte İstanbul Yolu'na taşındıkları yazıyordu. Önündeki havuz mahsun, güvercinlerin üstünde cirit attığı sıra ampuller yalnız kalakalmış. Bir devir daha veda bile edemeden kapanıp gitti böylece. Aşağıdaki fotoğrafları 3-4 yıl önce çekmiştim, benim gibi Akman'ı seven ve özleyecek olanlara hatıra olsun.



7 Nisan 2011 Perşembe

LALE DEVRİ 1



Merak ettiniz mi beni? "Etmedik" dermişiniz, ben de küsermişim:) Efendim sizlerle olamadığım süre içinde Lale Bahçesi'nde seyran etmekte idim. Salı sabahı sevgili bacıkuşum Lale, kızı Gamsegamse ile birlikte Ankara'ya geldiler. O andan itibaren de Ankara kazan biz kepçe gezdik. Son derece keyifli geçen üç günün sonunda Lale ve Gamsegamse'yi bu akşam yolcu ettim. Bu yazıyı yazarken onların yolu yarıladıklarını düşünmekteyim, birkaç saate evlerine kavuşurlar inşallah.

Konuklar biraz dinlendikten sonra vakit kaybetmeden yollara düştük. Gamsegamse'nin arzusu doğrultusunda önce Kuğulu Park'a gidip henüz sabah mahmurluklarını atamamış kuğularla günaydınlaştık. Ardından da soluğu Kale'de aldık.


Kale'deki ilk mekanımız Ceritoğlu Konağı oldu. Bize orada sevgili Mavianne de katıldı. Hep birlikte yukarıda gördüğünüz gözlemeleri götürdük. "Diyet ne oldu?" dediğinizi duyar gibi oldum, cevabım "Sorun yok, ölçülü, yağsız, kısıtlı miktarda" olacak. Konuklar nedeniyle arada verilen fireler telafi edilecektir takip eden günlerde.


Yemeğin ardından kahvelerimizi içmek And Cafe'ye doğru yola düştük. Çok sevdiğim bu mekanın Ankara'yı kuşbakışı gören camekanlı terasına yerleştik. Kahve, çay, sohbet, kahkaha derken biz Gamsegamse ile  diğerlerini orada bırakıp Kale'yi fethetmeye çıktık. Burçların üstünde seke seke dolaşmak pek zevkliydi ama yağmura yakalanınca blog bayrağını dikemeden kendimizi dar attık kapalı yere.


Pazartesi'den bu yana hergün aynı saatte coşan sağanağın bitmesini yukarıdaki manzara eşliğinde bekledik. Yağmur kartlarını lehimize açtı hep, biz dışardayken durup kapalı mekanlara geçtiğimizde yağdı, kendisine huzurunuzda teşekkürü kendim ve ekürim adına bir borç biliyorum.


Yağmur durunca And Cafe'den Pirinç Han'a yatay geçiş yaptık. Katlardaki dükkanları gezdikten, kendime porselenden minicik bir palyaço biblosu aldıktan sonra umumi arzu üzerine Yahudi Mahallesi'ne doğru yola düştük. Kimbilir ne hayatlara tanıklık etmiş, şimdiyse hemen hemen terkedilmiş eski evlerin, güngörmüş konakların arasında dolaştıktan sonra "Şimdi yeni birşeyler görme zamanıdır" diyerek Cermodern'e geçtik.


Sergiyi ve binayı gezdikten, Divan Cafe'de çaylarımızı içtikten sonra da Mavianne ile vedalaşıp eve döndük ama gün bitmemişti henüz. Biraz dinlenip üstümüze başımıza çekidüzen vererek bu defa diğer iki blogger arkadaşımızın, Balkahve ve Gümüşay'ın davetlisi olarak birlikte  samimi ve neşeli bir akşam yemeği yedik. Günün sonunda oldukça yorgun ama son derece keyifle döndük evimize. Anılar defterime ilave ettikleri bu güzel sayfa için başta Lale olmak üzere bugünü birlikte geçirdiğim sevgili dostlarıma teşekkür ediyorum. Lale Devri Bölüm 2'de buluşmak üzere...