.

.
.
ANI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ANI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Nisan 2026 Pazartesi

ANILAR, ANILAR

Sabah yataktan babamı düşünerek kalktım. Özledim galiba komik, sevecen, yardımsever, saflık derecesinde iyi niyetli, sinirlenince gözünden ateşler çıkaran, bir şeyi beğenmedi mi  "Det!" diye eliyle itekleme hareketi yapan babamı. Şimdi kardeşimle birbirimizi "Det"leyerek anıyoruz bazen onu 😊

Mucizevi bir şekilde geçmişteki bir zamana dönme imkanım olsa ilk tercihim olacak Cengiz Sokak'taki evde hayalliyorum bazen onu. Bir yaz akşamı bana cangıl gibi gelen küçücük bahçede akşam yemeği yemişiz. Babam oturduğu ahşap koltukta sigarasını tüttürüyor, annem de penceresine elleriyle ördüğü ağ ipinden perdeleri astığı mutfakta bulaşık yıkıyor. Mutfak dediysem, 2 yıldır birlikte oturduğumuz anneannemin evinden can havliyle çıkıp 😂 nohut oda, bakla sofa bir eve kiracı olmuşuz. O evin 2,5 metrelik giriş koridorunun sol yanına yerleştirilmiş bir mozaik tezgah, küçük bir eviye ve bir gaz ocağı. Hani şu parlak sarı pirinçten, fışşıdı fışşıdı pompalanıp yakılan, delikleri tıkanınca da artık antika olmuş, şekli unutulmuş ona has iğnesi ile açılanlardan. Ha bir de teldolap var, hem kiler, hem buzdolabı vazifesi gören. Gerçek buzdolabı bir yıl sonra, Babil Kulesi'ne taşınınca alınacak, tüpgaz ocağı da. Annem mavi renkli, desenli, jarse kumaştan bir perdeyle işi olmadığı zamanlarda tezgahı koridordan ayırıyor. Ama o an perde kenara çekilmiş, annem bulaşıklarla meşgul, ben içeri dışarı girip çıkıyor kendime oyunlar uyduruyorum, mutfak-koridorda yanan ışık bahçenin karanlığını aydınlatıyor. 

Bahçe kapısına geldiğim an irkiliyorum. Bahçede pırıl pırıl yanan, küçük karelere bölünmüş biri var, uzaylı sanırım. Ödüm patlıyor. Çığlığı basmamla uzaylının hareketlenip ışıltılı karelerin üzerinden dökülmesi bir oluyor, neredeyse bayılacağım, uzaylı beni tutuyor. 7 yaşındaki bir salak olarak uzaylının babam, üzerindeki parlak gölgelerin de annemin ağ ipinden perdesinin kare şeklindeki yansımaları olduğunu idrak etmem biraz zaman alıyor. Ağlamam durunca hep birlikte şapşallığıma gülüyoruz.

Babam aslında sağlık memuru, daha iyi şartlar sağlanınca çalıştığı sağlık kurumundan başka bir devlet kurumuna, Devlet Malzeme Ofisi'ne geçiyor, ikisi de devlet kurumu ama Emekli Sandığı'ndan o zamanki adıyla SSK'ya geçiş yapıyor. Hâlâ mümkün mü bilmiyorum ama o zamanlar SSK'ya bağlı memurlar dışarıda iş yeri açabiliyorlardı. Hâl böyle olunca kendi gibi sağlık memuru olan iki arkadaşı babamın aklını çeliyor, zorla ikna edip bir sağlık kabini açmaya karar veriyorlar. Babam koşul olarak sadece tansiyon ve enjeksiyon işleriyle uğraşacağını, pansuman, sünnet işlerine bakmayacağını söylüyor, kabul ediyorlar, zaten o yönde bir tecrübesi yok, sünnetçi olarak anılmaktan da hiç hoşlanmıyor. Aralarında işbölümü yapılıyor, küçük bir daire tutulup kabin açılıyor, kapısına da bir tabela asılıyor. İşyeri babamın adına açıldığı için de tabelada babamın adının üstünde "Fenni Sünnetçi ve Sağlık Memuru" yazıyor. Başka çare yok ama babam bu işten asla hoşlanmıyor. Sağlık kabini iki ay kadar çalışıyor ve sonra babam su koyuyor, kabin kapanıyor, eşyalar pay ediliyor. Bizim küçük eve beyaz formikadan bir sehpa takımı ve sağlık kabininin tabelası geliyor. Annem sehpaları içinde sadece bir Isparta halısı olan, kendince misafir odası olarak adlandırdığı büyük odaya yerleştiriyor, babamsa tabelayı en görünmeyecek yere zulalıyor. 

Bir gün okuldan eve geliyorum annem yok, bahçede oyalanırken annem görünüyor, pazara gitmiş. Arkasında bir tornetçi, tornetin içinde  4 adet, kolçakları siyah ahşaptan, kırmızı kumaş kaplı koltuk var. 60'ların en gözde modelini annem ikinci elden kapmış 😂 Koltukları yüzünde kocaman bir gülümsemeyle indirirken "Etekleri zil çalmak" deyimi adeta hayata geçiyor. Annemle babam evlenirken pek eşyaları yokmuş. Ne masa, ne sandalye, iki somya, bir yatak, mecburi hizmete gidiyorlar Meriç'e. Zorunlu olarak yemekler yerde yeniyor, ben büyüyüp ayaklanınca işler zorlaşıyor, çünkü gelip gelip tencerelerin, tabakları içine oturuyorum. Annem babaannemden iki sandalye istiyor, babaannem vermiyor, "Kötü komşu insanı hacet sahibi eder, kendiniz alın" diyor. Anneme ölene kadar unutmayacağı bir kötü anı bırakıyor. Sonra bir şekilde babamın üstünde uzaylı rolüne büründüğü, açılır kapanır 4 ahşap koltuğu alıyorlar, bir nevi bahçe mobilyası esasen. Annemin aklında hep gerçek koltuklar. Sonunda ikinci el de olsa muradına eriyor. Koltukları bir güzel siliyor, büyük odaya yerleştirip, sağlık kabini sehpalarını da yanlarına diziyor. Yıllar içinde annemin bir sürü koltuk takımı oluyor ama sanmam ki hiçbiri o elden düşme kırmızı koltukların yaşattığı mutluluğu yaşatsın. 

Tüm bu maceralar yaşandıktan bir yıl sonra Babil Kulesi'ndeki kiralık evimize taşınıyoruz. Sağlık kabininin tabelası kömürlükte tozlanmaya bırakılıyor. Afacan ötesi bir komşumuz var, Hava Kuvvetleri Bandosu'nun şefi Tarık Abi. Ne sebeple bilmiyorum, babamla kömürlüğe indikleri bir gün tabelayı görüyor, babamın hoşuna gitmeyeceğini bildiği için bir plan kuruyor. Tabela bir gün kömürlükten çıkıyor ve babamın eve döneceği saatte tüm caddeden görünecek şekilde yatak odasının penceresine yerleşiyor. Babam iş dönüşü bizi görme umuduyla kafayı kaldırınca tabelayı görüyor. Kimin başının altından çıktığını çok iyi bildiği için soluğu Tarık Abi'lerde alıyor. Kahkahalar havada uçuyor ve aylar, hatta yıllar süren bir espri konusu oluyor fenni sünnetçi tabelası.

Ne şekilde yok edildiğini hatırlamadığım bu tabela sabah sabah babamı düşünmemin ardından nereden çıktı da geldi hafızamın derinliklerinden bilmiyorum ama yüzümde kocaman bir gülümseme oluşturduğu kesin. Bugünün blog konusuna dahil olan herkesin ruhu şad olsun diyeyim ve tam da o yıllardan bir aile resmi ekleyerek yazıyı bitireyim. Buraya kadar gelebildiyseniz sabrınız için teşekkürler 😊



30 Ağustos 2023 Çarşamba

ÇÜNKÜ HATIRALAR KUŞLAR GİBİ 7 / 30 AĞUSTOS

Cengiz Sokak No: 69'da bir yılı doldurmuştuk ki bir sabah annemin çocukluk arkadaşı telaşla geldi. Anneannemin oturduğu sitenin bir başka bloğunda-kendisi de orada oturuyordu-bir dairenin boşaldığını, hemen gidersek ev sahibini yakalayacağımızı söyledi. Acil babam arandı ve 17 yaşıma kadar oturacağım, beni büyüten, hayatımın en renkli günlerini geçireceğim eve bakmaya gidildi. 

İlk defa gördüğümüz ve son olduğunu henüz bilmediğimiz ev sahibinin yüzündeki gurur ifadesine hiç uymuyordu dairenin hali, adeta bir meydan muharebesinden artakalmıştı. Yerler çöp içinde, duvarlar leş gibi, camlar çatlamış ama ev sahibi hiç oralı olmadan evini övüp duruyordu. Hatta bir ara başını kaldırıp salonun tavanından sarkan tek kolu kırık, şakülü kaymış, kapkara olmuş, ampulü patlak avizeyi göstererek "Avizemiz de var, kontrata yazalım" demişti. Tam o sırada içeriye giren başındaki tülbentle uyumlu ak-pak yüzünde gözleri kara bir boncuk gibi parlayan, yaşlıca kadın "Sen buna avize mi diyorsun?" diyerek gülüverdi. Ardından da çıkan kiracıların pisliğinden, gürültüsünden, kalabalığından söz etmeye başladı. Ne dereceye kadar doğruydu bilmem ama en çok tuhafıma gidense evin kalabalığından tuvalet sırası gelmediği için idrarlarını şişeye yapıp balkondan aşağı fırlattıklarını söylemesiydi. Evin savaş sonrası haline şaşmamak gerekiyordu galiba. Oğlu askerde olduğu için bütün apartmanın "Asker Anası" diye seslendiği Müyesser Teyze ile ilk karşılaşmamız bu vesileyle olmuştu. "Sen iyi bir adama benziyorsun, tut bu evi, komşu olalım" diyerek babamı yüreklendirdi ve 10 yıl sürecek Seylap Sitesi C Blok maceramız böylece başladı. 

Ne zaman, nasıl taşındık tamamen silinmiş, sanki Cengiz Sokak'tan eşyalarla uçup bu eve konmuştuk. Çok geniş olmasa da öncekinden daha kullanışlı ve büyük, üstelik anneanneme de komşu olduğumuz için annem memnundu. Kırmızı koltuklarını bu kez evin en büyük odasına yerleştirip kapısını kapatmıştı, haliyle kapatacaktı misafir odasıydı orası 😃 Salon aydınlık ve o zamanki görüşümüze göre büyüktü, oysa genişçe bir odadan halliceydi ama sanırım benim çocukluğumda insanlar daha kanaatkardı, azla yetinmeyi biliyorlardı. Karşılıklı yerleştirilmiş iki somya (üzerleri halı örtülü, adetti o yıllarda), bir yemek masası, evladiyelik tahta koltuklarımız ve anneannemin evinden ayrılırken komşu Ağavni Tantik'in anneme hediye ettiği iki kişilik bir başka somya ile döşenmişti ev. O somya, ki aile arasındaki adı küçük divandı, bir nevi bana oda vazifesi görüyordu. Kitaplarımı orada okuyor, bebeklerimle orada oynuyor, öğle uykularımı orada uyuyor, tüm hayallerimi orada kuruyordum. Annemin gençliğinde ördüğü, rengarenk üçgen parçalardan oluşan bir yastık kıymetlimdi. "Hanım dilendi, bey beğendi" derdi annem yastığın modeline 😀Somyanın baş köşesinde durur, kimi zaman oyunlarımda görev alırdı. Tek çocuk olmanın getirdiği aşırı bir hayal gücüm vardı, elime aldığım her obje ile oyun kurabiliyordum. 

Henüz ne tüp gazlı ocağımız, ne de buz dolabımız vardı. Küçük bir teldolap mutfağın köşesinde duruyor, Cengiz Sokak'tan bizimle gelen gaz ocağı ise delikleri tıkandıkça annemi isyan ettiriyordu ki babam bir gün üç gözlü bir ocakla geldi. Gaz ocağı emekliye ayrıldı, Mobil Gaz ile anlaşıldı, yeni tanışmanın şerefine verilen ve tüpçünün uğrayacağı günleri belirten tombul bir tüp şeklindeki takvim mutfağa asıldı, annem gaz ocağı pompalamaktan kurtuldu. Şimdi sıra buzdolabında idi. 

Komşularla hemen kaynaşılmış, samimiyet artmıştı. Şefika Abla annemin kankası olma yolunda hızla ilerliyor, Müyesser Teyze babamın manevi anası pozisyonuna geçiyor, bitişiğimizde oturan Gümrükçü Amca (ya da komşular arasındaki adıyla Cümbüşçü Amca) akşamları toplanılan ev gezmelerinde bizi cümbüşüyle neşelendiriyor, en köşedeki İstanbullu genç ailenin 1,5 yaşındaki oğulları Cem ise benim her anımı güzelleştiriyordu. 

Sonra o büyük gün geldi, apartman bahçesine giren kamyonet küçük boy bir buzdolabını bize getiriyordu, elbette ki Arçelik 😃 Mutfak o kadar dardı ki kıymetli buzdolabımızı yatak odasının girişine koymak zorunda kaldık. Bir süre sonra geçişi zorlaştırdığı için salona, benim küçük divanın tam dibine konuşlanacaktı. Böylece buzdolabı ile komşu olacaktık. Dolap geldiği gün törenle fişi takıldı, ışığı yandı ve çalışmaya başladı. Anneannem pembe iç duvarına bakıp, "Kurban olurum, pembiş pembiş, nasıl da güzel" diye methiyeler düzüyor, annemin gözleri kırmızı koltukları aldığındaki kadar olmasa da ışıldıyordu. Akşamına Cümbüşçü Amca geldi ve babama çıkıştı: "Dolabı aldın da iyi mi ettin, başıma iş çıkardın" dedi ve gitti. Bir şey anlamadık, gizem ertesi gün aydınlandı. Bahçeye yanaşan bir başka kamyonet bizimkinden bir boy daha büyük bir buzdolabını Cümbüşçü Amcalara getirmişti. Bundan sonra bizim eve alınan her eşyanın bir boy büyüğü ve daha gösterişlisi Cümbüşçü Amcalara alınacaktı. Dolap kurulup çalışmaya başladığının ertesi günü amcamız uzun bacaklarının geniş adımlarıyla açık duran sokak kapısından girip destursuz yatak odasına dalmış, hayretle bakan gözlerimizin önünde buzdolabının önce kapağını, sonra buzluğunu açarken "İyi dolap kar yaparmış, sizinki yapıyor mu?" demişti. Buzluktaki karları görünce fena halde bozulmuş, "Güle güle kullanın" deyip geldiği gibi gitmişti. 

İçi pembiş minyon dolabımız hem bize, hem de bloktaki komşularımıza uzun yıllar hizmet verdi. Elinde kabıyla gelene buz, sürahiyle gelene soğuk su verdik, kıymasını, etini getirenin malzemesini buzluğa koyduk ta ki apartmanın tüm daireleri buzdolabı ile donanana kadar. Ne güzel komşuluklardı o zamanın komşulukları...


Taşındıktan iki yıl sonra Cem ve ben, evin arka balkonunda. Oğlum, yiğenim ve torunum dışında tutkuyla sevdiğim tek çocuk. Keşke bir yerlerde izini bulabilsem...

23 Ağustos 2023 Çarşamba

ÇÜNKÜ HATIRALAR KUŞLAR GİBİ 6 / 23 AĞUSTOS

Yazın sonbahara meylettiği günlerden birinde taşınıyoruz Cengiz Sokak 69 numaraya. Üç katlı bir apartmanın bahçe katında nohut oda, bakla sofa bir yer. Ev sahibi zemin kattaki geniş dairenin büyük bölümünü kendine ayırmış, ufacık bir bölümü de aradaki kapıyı kilitleyerek bize kiralamış. Ev küçük ama en güzel yanı sokak kapısının bahçeye açılması. Bahçe dediğim o zamanlar gözüme Amazon ormanı gibi görünse de küçücük bir yer. Yıllar sonra gidip gördüğümde çok şaşırıyorum. Çocuk gözüne her şey büyük görünüyor. Üç-beş ne olduğunu hatırlamadığım ağaç, bir asma, biraz ot, biraz çiçek var ama benim için adeta bir cangıl. Orada yaşadığımız bir yıla damga vuran şey benim için o bahçe. 

Fazla bir eşyamız yok, 4 tane açılır kapanır tahta koltuk (biri hala benim evimde hatıra olarak durur), bir portatif masa, babamın iki meslektaşıyla bir anlık hevesle açtıkları ve 3 aya kalmadan kapattıkları sağlık kabininden payına düşen üç formika sehpa, annemlerin pirinç, benim maviye boyalı karyolalarımız, tek kapaklı bir elbise dolabı, annemin çeyizlik iki  halısı, yatak-yorgan ve bir miktar mutfak eşyasından ibaret mal varlığımızı subay dayımın ayarladığı askeri bir kamyonete yükleyip taşınıyoruz. Annem de, babam da mutlu, sonunda çekirdek aile olarak baş başayız. Ev küçük olmuş ne gam, sadece bize ait ya, o yeter. 

İki odanın ortasında küçük bir sofa, sokak kapısından sofaya uzanan bir koridor, koridorun solunda da mutfak vazifesi gören bir tezgah ve eviye var. Annem hevesle yerleştiriyor eşyaları fakat odanın birinin mobilyası sadece yere serilmiş Isparta halısı ve sağlık kabini artığı üç sehpadan ibaret. Orası güya misafir odamız ama neredeyse boş. Olsun göç yolda düzelir diyoruz ve hevesle başlıyoruz bu küçücük evdeki yeni hayatımıza. Çok geçmiyor, benim hayatıma daha esaslı bir yenilik geliyor, ilkokula başlıyorum. Annem her sabah tarayıp örmekle uğraşmamak için saçlarımı kestiriyor, önlüğümü dikiyor, yakamı kolalıyor, babam bir akşam kahverengi, kutu biçimli bir çanta getiriyor, defterler, kalemler alınıyor. Sağlık merkezine gidip çiçek aşısı oluyorum, vesikalık fotoğrafım çektiriliyor, kaydım yapılıyor ve hazırım.


Annem bu kez yan yatmış fıskiye modeli tercih etmiş, yamuk kahküllerim uzamış sanırım ve fakat saçım niye öyle yoluk yoluk? Vesikalık işini sevmemişim anlaşılan, huzursuzum dudaklarım yok olmuş 😀. Ah o yakalar, öyle sert kolalardı ki annem, boynumu keserdi her seferinde. 

Okula daha ilk günden bayılıyorum. Ertesi gün olsa da tekrar gitsem diye içim içimi yiyor. Diyorum ya, bizler safın "S"sinden hareketle "S" kuşağıyız işte. Evladım önünde en az 15 sene var okul yolunda tüketilecek, neyine bayıldın? 


Şahane bir öğretmenle 5 yıl okuduğum Fatih İlkokulu. Sondaki pembe boyalı kısım sonradan eklenmiş. Biz ilk katı taş kaplı ön binada öğrenim görmüştük. Neyse ki okul hala yerinde ve eğitime devam ediyor.

Okul işi tamam, ayrıca iki de arkadaşım oluyor. Ön dairede oturan ev sahibimiz Gül Hanım'ın kızları Ayşe ve Aysel'le çok iyi anlaşıyoruz, gelsin evcilikler, gitsin saklambaçlar. Lakin anneleri korkulu rüyam. Huysuz, aksi, ne yapacağı belli olmayan bir kadın. Bir bahar öğleden sonrası annemin Niğdeli hemşerilerinin kabul gününe gitmek için hazırlanıyoruz. Gül Hanım da bize uğramış, hazırlanana kadar laflıyorlar annemle. Annem diktiği ve pek beğendiği bir elbiseyi giymemi istiyor, ben onu giymek istemiyorum. Annem ısrar ediyor, ben direniyorum. Hafiften bir oyuna dönüşüyor inatlaşmamız, üstümde çamaşırlarımla sehpanın etrafında dönüp duruyorum, annem elinde elbise, "Giy şunu" diye arkamda. Birden bacaklarıma, kollarıma inen terlik darbeleriyle neye uğradığımı şaşırıyorum. Annem bana dayak atmaz, peki bu kim? Kim olacak ev sahibi Gül Hanım, kendini benim de sahibim sanıvermiş. Vay efendim annemin sözünü nasıl dinlemezmişim. Uzun yıllar sonra gidip evi buluyorum, elimde makine fotoğrafını çekerken üst katta bir pencere açılıyor, yaşlı bir kadın kafayı uzatıp kimi aradığımı soruyor. Bak sen şu işe, Gül Hanım bu. Kendimi tanıtıyor, annemi hatırlatıyorum. Koşturarak aşağı iniyor, kızı Aysel de aynı apartmanda oturuyormuş meğer, hani şu benim arkadaşım olan, onu da çağırıyor. Ön bahçede duygusal anlar yaşıyoruz, Gül Hanım beni vergi memuru sanmış, gülüyoruz. Sonra beni dövdüğünü hatırlayıp hatırlamadığını soruyorum, cevap kızından geliyor: "Annemin dövmediği çocuk var mıydı ki?"


Yıllar sonra gidip bulduğum Cengiz Sokak, No: 69/A. Esasen kapıyı da çaldım ama evde kimse yoktu. Öndeki betonda ne seksekler, ne evcilikler oynandı. Asma çardağının altında ne kahvaltılar yapıldı, ne akşam yemekleri yendi. O zaman pencerelerde demir yoktu, giriş kapısının camında annemin ağ ipinden ördüğü gül motifli perde asılıydı.

Bir gün okuldan eve geliyorum, kapı kilitli, annem yok. Bahçede oyalanıyorum, çok geçmiyor annem görünüyor, arkasında tornetini sürerek gelen ergen bir oğlan (Tornet çocukların, gençlerin portakal kasasından yapıp altına 4 bilyeli rulman ve bir taşıma sapı takarak arabaya dönüştürdüğü, pazardan öte-beri taşıyarak harçlığını çıkardığı ilkel bir tahta araba), tornetin içinde zorla sığıştırılmış 4 tane kıpkırmızı koltuk. "Anne bunlar ne?". "Koltuk". "E onu görüyorum, nereden çıktı?" "Pazardan aldım". Ah annem, çarşı-pazar paralarından arttırdıklarıyla (vallah-billah kesesi derdi o paralara) aylardır aklında olan koltukları pazardan ikinci el alıvermiş. Annemin ölene kadar çeşit çeşit koltuk takımları oldu ama hiçbiri pazardan alınmış ikinci el kırmızı koltuklar kadar sevindirmedi. Ben o gün annem o koltukları tornetten indirip içeri alırken, silip boş duran misafir odamıza yerleştirirken, sonra geçip karşısına gözleri parlayarak bakarken "mutluluktan etekleri zil çalmak" deyiminin hayata geçmiş halini izledim. Artık annemin de koltuklu bir misafir odası vardı, varsın misafirden misafire açılsın, o kıymetli kırmızı koltuklara çok az oturulsun, vardı ya...

Cengiz Sokak 69/A benim için çocukluğumun en saf halinin en güzel günlerini yaşadığım minicik bir yuva oldu. Bahçede oynanan oyunlar, akşamları mutfaktan yayılan ışıkta yenen yemekler, babamın sigarasını tellendirirken söylediği şarkılar, uykulu gözlerle yapılan ev ödevleri, heceleyerek okuduğum ilk kitaplar, kabakulaktan şişen yanaklar, pompalı gaz ocağından çıkan fışırtılar ve pazar sabahları radyodan yayılan tangolar kalbimin, zihnimin en güzel köşesinde saklı...

16 Ağustos 2023 Çarşamba

ÇÜNKÜ HATIRALAR KUŞLAR GİBİ 5 / 16 AĞUSTOS

Anneannemle birlikte oturduğumuz yıllara küçük dayım vuruyor damgasını. Haşarı ötesi bir ergen, babasını erken kaybetmesinin getirdiği eksiklik hissini anneannemin dalgalı ruh hali de arttırıyor. Kimi zaman "Öksüzüm, tırnak kadar etim" diye severken, kimi zaman her yaptığına karışıp, her şeyine söyleniyor. Dayım kimseleri dinlemiyor. Anneanneme yalvar yakar aldırdığı bisiklete sadece ilk gün normal biniyor, geri kalan zamanlarda ya ayakta, ya amuda kalkarak ya da en olmayacak şekillerde sürüyor. Anneannemin itirazlarına, yalvarışlarına kulak asmadığı gibi evin önünden geçerken de dalga geçer gibi el sallıyor. "Ne olacak bu çocuğun hali, şuna bir akıl verin uşaak" diye önüne gelene sızlanan anneannem oğluna biraz sert çıkılsa bu kez suratını asıp oğlundan yana tavır alıyor. Biz de bir gün "Sevgili dayıcığım", "Canım yiğenim" durumundayken ertesi gün birbirimizin gözünü oyacak duruma gelebiliyoruz. Yine de bir türlü yatışmayan sert ve dik saçlarına her gece limon suyu sürüp naylon çorap giyerek yatan dayım çok sevimli.

Annemle anneannem hemen hemen her hafta Niğdeli ahbaplarının kabul günlerine gidiyorlar, haliyle beni de yanlarına alıyorlar. Annemin devrin modasına uygun kendi diktiği giysileri var. Özellikle mavi üzerine ince çizgileri olan, belden büzgülü, aynı kumaştan kemeri olan elbisesini çok seviyorum. Büyüyüp benzer kıyafetler giyme hayalleri kuruyor, yüksek topuklu ayakkabılarını ayağıma geçirip deniyorum. Vaziyeti fark ettiği anda annem üstüme atılıp "Belini kıracaksın" diyerek ayakkabıları çıkarıyor ayağımdan. Ayakkabının beli mi olurmuş ki kırılsın, ne diyor bu kadın?

Kabul günlerine gittiğimiz ahbapların bana komik gelen isimleri var: Kümsarın Meliha, Pamuğun Sayime, Vıdıvıdıların Türkan, Baba Teberiği Tayibe. Tayibanım ile bir akrabalık durumu da mı var bilmem, anneannem pek hürmet ediyor ona. Tek katlı, geniş bir evde oğlu, gelini ve iki kız torunu ile yaşıyor. Ufak-tefek, akça pakça, tombulca bir kadın Tayibanım, ne zaman gitsek kapının karşısındaki sedirde oturur oluyor, pek ender ayağa kalkıyor, yaşı da epeyce var. Annemler büyüklerle muhabbet ederken benim payıma küçük torun düşüyor. Büyüğü ergen olma yolunda emin adımlar attığı için bize pek yüz vermiyor, hoş küçüğünün de pek yüz verdiği söylenemez. Sarışın, renkli gözlü, Kuzey ülkelerinin havasını taşıyan bir kız yaşıtım olan küçük. Kocaman üç boyutlu bir kitap getiriyor, "Uyuyan Güzel". Kitaba içim gidiyor, lakin küçük hanım "Elimde bak" havasında, dokunmama bile izin vermiyor. Uzun süre aklım o kitapta kalıyor. Kümsarın Meliha Tayibanımların bitişik apartmanında oturuyor. Onların kabul gününde daha kalabalık bir çocuk grubu oluyor, bizim burnu havada sarışın demirbaş haliyle ama çok sevdiğim Tülin de var, kara bir kız, alnının iki yanında iki iri beni var. "Güzellik mi, Çirkinlik mi?" oynuyoruz bahçede. Sarışın ebe olduğunda güzel de olsam, çirkin de olsam beni asla seçmiyor. Aramızda adeta bir soğuk savaş var. En sevdiğim kabul günü Pamuğun Sayime'lerde olan, çünkü onların şahane bir bahçesi var, kaç saat otururlarsa otursunlar o bahçede vaktin geçtiğini anlamıyorum. 

Anneannem memlekete kardeşlerini ziyarete gitme planları yapıyor, gitmeden evvel Sümerbank'a gidip salonun penceresine perde dikilmesi için kumaş alıyor, yola çıkmadan önce de anneme o dönene kadar perdeleri dikmesini tembihliyor. Annem hemen işe girişiyor. O zamanlar yaygın olarak kullanılan, goblen denen cinsten bir kumaş bu. Annem ölçüyor, biçiyor, büzgüleri biraz az tutarsa salondaki somyaya da bir örtü çıkaracağını hesaplıyor, bir heves oturup hem perdeleri, hem somya örtüsünü dikiyor. Anneannem gelmeden perdeleri asıp, somyaya örtüyü örtüyor, bekliyor ki annesi geldiğinde beğenip takdir etsin.

Anneannem memleketten "Kara doktor" dediği ve cebinden eksik etmediği kuru siyah üzümler, Niğde tarhanası ve köfterle dönüyor. Elindeki yükleri bırakır bırakmaz gözü perdelere ve somyaya kayıyor. Yanaşıp perdeyi yakından inceliyor, suratı memnuniyetsizliğinin ifadesi olarak düşüyor. Anneme dönüp, "Niye bunun büzgüleri az?" diyor. Annem somya örtüsü çıkarabilmek için büzgüden kıstığını söyleyince kıyamet kopuyor. O zaman annemi derin bir üzüntüye sevk eden ama yıllar sonra anlatıp anlatıp güldüğümüz olay patlak veriyor. Anneannem delirmiş gibi aynı şeyleri tekrarlıyor: "5 değil, 10 değil, 15 değil, 20 değil, tam 25 lira verdim. Bolamadı (Bol-dökümlü demek anneannemin dilinde) olsun dedim, zengin dursun dedim. Kim dedi sana somya örtüsü dik diye, düdük gibi olmuş, ibik gibi olmuş". Bitmiyor söylenmesi, annem suçlu suçlu köşeye çekiliyor, olay trajikomik. Anneannemin doğrudan 25 demeyip de 5 liradan başlaması komik ötesi. Bir süre sonra ortalık yatışıyor ama anneannem perdelerin yanından her geçişte, somyaya her oturuşta asık bir surat takınıp adeta hem onları, hem annemi cezalandırıyor. Zamanla sadece eğlenmek için gündeme getirdiğimiz bu olay annemin içine fena koymuş olsa gerek ki babam emekli olduğunda ilk işi anneanneme istediği gibi "bolamadı" bir perde yaptırmak oluyor.

Anneannemle geçen günler sona ermek üzere, artık kendimize ait bir eve taşınma zamanı geliyor. Zaten yakında ilkokula başlayacağım. Aşağıdaki fotoğraf taşınmadan önce çekilen son stüdyo fotoğrafı:


Cengiz Sokak No: 69'da yaşananlar haftaya...

10 Ağustos 2020 Pazartesi

10 AĞUSTOS (UYKU GİDER, ANILAR GELİR)


Dün gece yine uyku tutmadı, koyun saymadım, zira saymakla bitmiyor, uykuya da etki etmiyor. Gündemi düşünsem hiç uyuyamayacağım, geçmişe daldım yine. Aklımın erdiği günlerden bu yana yaşadığım, abuk, saçma, komik, yakın plan dram, uzak plan komedi olayları düşündüm durdum, içlerinden dayıma kız istemeye gidişimizi seçtim. 

Küçük dayım; ailemizin en haşarı, en nev-i şahsına münhasır, en karizma, en erken giden elemanı. "Hızlı yaşadı, genç öldü, cesedi yakışıklı oldu" denir ya, aynı öyle işte. Aramızda 9 yıl vardı, dedemin erken yaşta ölümü üzerine daha da erken yaşta yalnız kalan anneanneme destek için dört yıl kadar aynı evde yaşadığımızdan dayı-yiğenden ziyade, abi-kardeş gibi bir ilişkimiz vardı ama sürekli didişen, kavga eden, yine de birbiri olmadan yapamayan abi-kardeş misali. Doğduğum gün hastaneye, annemi ziyarete elinde benim için bir paket çikolata ile gelen, kabak kafalı, esmer, kavruk bir oğlan. Dedemin öldüğü gün üzerinde cenazenin yattığı karyolaya bakan maviye boyalı kapının eşiğine yanyana oturup, onun babası için, benimse niye ağladığımı bilmeden döktüğümüz on iki ve üç yaş gözyaşları. O gözyaşlarından sonra dayım anneannemin indinde hiç büyümedi, hep "öksüz", hep "tırnak kadar et" olarak kaldı. Adam gelişip neredeyse bir seksen beş boya ulaşsa da anneannem onu tırnağının boyutunda, himayeye ve özel ilgiye muhtaç bir et parçası olarak görmekten vazgeçmedi. Dayım da bu ilginin hakkını hayatının her döneminde kadını ardından koşturarak verdi. Liseye başlayacağı zaman kolay yoldan meslek sahibi olsun diye Endüstri Meslek Lisesi'ne kaydını yaptırdı, o zamanlar Erkek Sanat Okulu idi adı, dayımı Yapı Meslek bölümüne kaydettirdiler. Müdürün adı Hüseyin Bezmez idi, dayım odadan çıkarken "Ben onu çabuk bezdiririm" dedi. İnsanın kendini bilmesi güzel şey aslında, açıldığı günden başlayarak sık sık kaçtı okuldan, muhtelif dolmuşlarda muavinlik yapmayı yapı meslek ustası olmaya tercih etti. İkinci sınıfa ulaşmayı başaramadan bıraktığı eğitimden ona "Teknik Resim" dersinde öğrendiği stille, çoğu zaman cetvel kullanarak yazdığı bir hattatınki kadar güzel yazısı kaldı. Anneannem tırnak boyutundaki öksüz oğlunu kimi zaman dualarla, kimi zaman beddualarla bir gölge gibi izledi. Sahiplerinin ne akla hizmet 16 yaşındaki ehliyetsiz bir çocuğa emanet ettikleri arabaların başına bir iş gelecek diye gecelerce uykusuz kaldı. Böyle günlerden birinde "Araba bozuldu, Karşıyaka'ya bırakıp geldim" diyerek gamsızca yatıp uyuyan dayımın yerine araç kurtarma operasyonu düzenledi. O gecenin erken sabahında pencereden gördüğümüz sahne ancak bir Fellini filminde olabilirdi; kaldırımın kenarında bir at arabası, at arabasının arkasına kalın bir urganla bağlanmış, o yılların dolmuşu kocaman bir steyşın vagon araç, kafası kasketli, eli kırbaçlı, pos bıyıklı at arabası sürücüsü ve yanında oturan başörtülü, pardösülü anneannem. Sabah namazı kalkıp "Elin arabasının başına bir iş gelir tenha yerde" diye arabayı dayımın bıraktığı yerde bulmuş ve at arabasına bağlatıp getirmişti. 

Tırnak boyutundaki öksüz onu daha çok üzecekti ama işte anneannemin ve hatta annemin yumuşak karnı idi o şeytan tüyüne sahip, kara gözlü, çapkın gülüşlü genç adam, dünyayı başlarına da yıksa dokunulmazlığı vardı, af vesikası anında yazılıyordu. 18 yaşına girdiği gün evde parti verdi, Mayısın ilk günü doğmuştu, ben dahil edilmedim haliyle ama çok eğlendiği belliydi, nisbet yapar gibi kolunu uzattı parti bitimi. Üzerinde o yılların dillerde dolaşan şarkısı, Adamo'nun seslendirdiği "Tombe La Neige"in kazılı olduğu gümüş bir bileklik vardı bileğinde. "Heer Yeerde Kar Vaar" diyerek uzaklaştı, çarpıcı tipine ve düzgün telaffuzlu, tok konuşma sesine  hiç uymayan karga gibi bir sesle söylüyordu şarkıyı. 

Aradan birkaç ay ya geçti ya geçmedi, bir gün anneannem pardösüsünün eteklerini uçurarak bize geldi. "Yandım ben, bittim ben, bir su verin uşaak, nideyim ben, nerelere gideyim ben" diye çırpınıyordu. Ödümüz koptu, meğer dayımın evlenesi gelmiş 😃 "Gidip bana kız isteyin" diye tutturmuş. Askere gitmemiş, işi yok, boyutu tırnak kadar, üstelik de öksüz ama evlenmek istiyor, ba ba ba ba... Bir süre "Divane aşık gibi dolaşırım yollarda" türküsü çalındı dayım dolaylarında, sonrasında el mahkum "he" dendi, çünkü "tırnak kadar", çünkü "öksüz". Meğer kız da dayımla yaşıtmış ama en azından o çalışıyormuş, PTT şehirlerarası serviste memure. Bir sonbahar akşamı toparlandık, giyindik, süslendik, anneannem yakası kürklü paltosunu giydi, krep eşarbını taktı, annem, babam, büyük dayım, yengem ve tabii ki bendeniz eşliğinde önden önden, elleri sinirli olduğu zamanlardaki gibi arkasında kenetli, bir yandan kendi kendine söylenerek yola düştü. "Ben şimdi derim ki, bu oğlanın işi yok, ben şimdi derim ki, bu oğlan askere gitmedi, ben şimdi derim ki, ben dul bir kadınım, oğlan evlendirecek durumum yok. Onlar da eşek değiller ya, vermezler kızı". Anneannemin hayalleri eşliğinde yürüme mesafesindeki kız evine vardık. 5 katlı bir apartmanın en üst katında bir daire, kapıyı çaldık. Dayım önde, bir elinde çiçek, bir elinde çikolata. Kapıyı orta yaşlarda, dinç bir adam açtı ve şöyle dedi: "Aaa Ünal, damat sen miydin?". Müstakbel gelin hanımın babası dayımın paraşüt okulundan çok sevdiği hocası çıktı iyi mi? Anneannem tarafından herkesin işitemeyeceği bir şıngırtı duyuldu, gelirken yolda kurduğu hayaller paramparça olmuştu. Kahkahalar eşliğinde buyur edildik. Kapının tam karşısına gelen duvarda devasa bir çerçeve içinde sonradan renklendirildiği belli bir portre fotoğraf asılıydı, dalga dalga saçları omuzlarına dökülen, sarışın, renkli gözlü, havalı bir kadın fotoğrafıydı bu. Sonradan öğrendik ki gelin hanımın kanserden ölen annesiymiş, bizi karşılayan orta yaşlı, esmer güzeli kadın ise üvey annesi. Gayet neşeli geçen bu kız isteme töreninde tabii ki anneannemin beklentisi yerine gelmedi, "Kız bizim değil, sizin dediler", anneannem deplasmanda yenilmiş bir takım ezikliğiyle döndü eve.

Zaman içinde alıştı, hatta sevdi bile aileyi, kendileri de yeni evli olan büyük dayımın evinde bir nişan töreni düzenlendi. Annemle halam öyle eğlendiler ki, bir şişe likörü içip galonlarca viski içmiş kadar sarhoş oldular. Bitince çok mahzun olup likör şişesini limon gibi sıkmaya kalktılar belki birkaç damla daha çıkar diye 😃Halamı bilmem ama annemi bir daha asla o kadar neşeli görmedim, likör bile olsa şişede durduğu gibi durmuyor haliyle 😃Nişanlılık süresince dünürlerin kocaman salonda yeni yıl kutlamalarına mı katılmadık, "Tık" (o yıllarda çok yaygın bir kağıt oyunu) partileri mi yapmadık, çay sofralarına mı oturmadık, hasılı anneannem gönülsüzdü ama aileye çabuk ısındı ve kendimizi alışık olmadığımız bir tatlı hayatın içinde buluverdik. Nişanlılar cephesinde ne olup bittiğindense haberimiz pek yoktu. Bir yaz günüydü, esmer güzeli üvey anne haber bile vermeden bize geldi. Elinde bir paket, meğer bizim toy nişanlılar kavga edip ayrılmaya karar vermişler, durumu iletmesi ise kadıncağıza düşmüş. Çok üzgündü, takıları ve diğer hediyeleri getirmiş ama dayımı çok sevdiği için ona alınan kumaşı anı olarak diktirip giymek istediğinden geri vermemek için iznimizi istiyordu. Dayımı herkes seviyordu ama o sadece bizi üzüyordu, garip bir çelişki. Evcilik oyunu bitmiş, geriye çekilen fotoğraflar, iade edilen hediyeler ve anılar kalmıştı. Yeni bir macera için de çok beklemeyeceğimiz kesindi 😃


18 Mart 2014 Salı

GÜNEŞ, SIKINTI, ÇOCUKLUK, SEKSEK, ANILAR, SİMON&GARFUNKEL VS VS


Görsel: Buradan


Dışarda parıldak bir güneş ve çok sıcak olmasa da sıkıntılı yaz öğleden sonralarını hatırlatan bir hava var. Antalya, insanı nemden ve terden boğacak bir yazın müjdesini veriyor sanki. Ergenlikteki yaz tatillerimde gibi hissettim bugün kendimi, aylaklığın ilk coşkusu geçmiş, hafiften sıkılma emareleri başlamış. Az evvel bir film izledim, filme değil altyazı tercümelerine güldüm. Kendilerini terkedip sevgilisinin evine giden kocanın ardından 3 oğlunu da kapıp gelen kadın "bunu unutmuşsun" diyerek otomobil anahtarını adama uzatır ve çocuklarına dönerek "artık arabamız yok, İETT ile gitmeye alışacaksınız" der. Sonra da "gelin balalarım" diyerek gitmek için çekiştirir oğlanları. Film Danimarkalı bir yönetmene ait, birkaç ülkenin ortak yapımı bu arada. Muhtemelen Danimarka'da İstanbul otobüslerinin özlemi çekilmekte, kadın-yani Uma Thurmann da-Azeri kökenli olsa gerek :) 

Film bitince çok sıkıldım, yaz tatilleri oradan geldi aklıma. Kitabı elime alıp bıraktım, mutfağa gittim yemek yaptım gönülsüzce, TV'yi açtım kapattım, Candy Crush'ta bir-iki şeker patlatıp usandım, aç olmadığım halde tost yapıp yedim. Bir türlü bunaltım geçmedi, 3 Hürel'in albümünü koydum, "Hoptirinom tiri tiri nom" diye başlayınca Yenimahalle günleri geçti gözümün önünden. Yaşları birbirine yakın epeyce yeni yetme genç kız vardı Babil Kulesi'ne benzeyen apartmanımızda. Yazları bir komün oluşurdu sanki binada, aynı ortak balkona açılan sokak kapıları hiç kapanmaz, herkes birbirinin evine teklifsizce girip çıkardı. Bir çocuğun büyümesi için en ideal yapıydı orası; sitenin bloklarının bitiminde neredeyse sonsuza kadar uzanan yemyeşil kırlar, önde, arkada, yanlarda kocaman bahçeler, balkon altları, merdiven sahanlıkları, arka bahçenin betonla kaplanmış bölümü, kömürlüğe inen basamaklar, giriş kapısına çıkan merdivenler ve merdivenlerin bitimindeki geniş alan ve hatta üzerinde kocaman bir ölüm tehlikesi işareti olan trafonun önündeki yükselti;  hepsi oyun oynamak için emrimize amadeydi. Yine de sıkılırdık, özellikle sıcak öğle sonları, zaman kuruması için ipe asılmış bir çamaşırdan ağır ağır düşen damlalar gibi tıptıplar, ikindi üstlerinin oyun oynamaya en uygun ferah saatleri bir türlü gelmek bilmezdi. Okul tatil olup karneler evdekilerin gözüne sokulur sokulmaz başlanmış bir elişi de bizim elimize tutuşturulurdu. Hanım kızlar nakış işlerdi, halen annemin evinde oradan buradan çıkan yarım kalmış çiniğnesi örtüler, ipek ibrişimle çam motifi işlenmiş tülişleri, çarpı işi mutfak bezleri, orlon lifler o sıkıntılı yaz öğleden sonralarından kalmadır. Hiçbiri tamama eremedi ne yazık ki, el kadar kauçuk toplarla "bir-ki üç buçuk" oynamanın, arsada çift ip atlamanın, kukalı saklambaçta ebe olmanın ve deliler gibi yakar top koşturmalarının dayanılmaz cazibesine galip gelemedi. Ama işte o uzun öğle sonları geçmezdi bir türlü. Uzandığım ve hükümranlık alanım ilan ettiğim küçücük somyada İlçe Halk Kütüphanesi'nden günaşırı aldığım kitaplardan sıkılınca balkona atardım kendimi. "Deli Bardakçı" geçerdi mutlaka kaldırımdan şarkı söyleyerek. Haftada iki gün kurulan semt pazarının girişindeki küçük tezgahta çay bardakları satardı esmer, bıyıklı, genç denecek yaştaki bu adam. Kara sevdaya tutulup aklını yitirdiğini söylerdi büyükler-daha ziyade anneler-"Deli Bardakçı" lâkabı bu nedenle idi. Birine aşık olmanın nasıl insanı delirtebileceğini düşünüp romantik, platonik hayaller kurardık apartman kızlarıyla. Çok sıkılırdık, oflar poflardık. Bir değişiklik olsun isterdik monoton hayatımızda. Bir gün Sema'nın kedisi Duman öldü. Cenaze töreni yaptık küçük kediye, üzücüydü ama değişiklikti işte. Bir kutuya koyduk ve ardarda dizilerek götürüp şantiyenin bahçesine gömdük. Şantiyede çılgınlar gibi açan papatya ve gelinciklerden bir demet yapıp küçük mezara bıraktık. Duman'ın toprağa karışmış minyon kemiklerinin üstünde şimdi apartmanlar yükseliyor. 

Sonra Serpil geldi Isparta'dan, üst kattaki komşumuz Şengül ablanın kızkardeşi, yaşıtımızdı. Rüzgarda savrulan uzun, güzel saçlarıyla birlikte hayatımıza da bir değişik esinti getirdi. Upuzun ortak balkona veya bahçedeki merdiven altına tebeşirle ya da bir kırık çömlek parçasıyla çiziktirdiğimiz çizgilerin üstünde ondan öğrendiğimiz ve "Isparta çizgisi" adını taktığımız bir tür seksek oyunu oynuyorduk artık. Taşra başşehire canlılık getirmişti. Serpil'i sevdik ve benimsedik, küçük yüzüne yakışan güzel saçlarına hayran olduk, yeni meşhur olan "Samanyolu" şarkısını günlerce birlikte söyledik ve Isparta'ya dönüşüne pek üzüldük. 

Akşamları ortak balkona açılan kapılardan birinin önüne toplaşır "Ankara İl Radyosu"nun istek programlarını dinlerdik. "Simon&Garfunkel"di favorim, hele de "El Condor Pasa" çıkarsa bahtıma değmeyin keyfimeydi. TV yok, bilgisayar yok, hatta teyp-pikap bile yoktu evde ama mutluyduk, sıkılsak da mutluyduk. Sıkıntıyla geçen saatler sonraki keyifli saatlerin keyfini arttırırdı. Radyo çocuklarıydık biz; "Beraber ve Solo Şarkılar"la, "Yurttan Sesler" korolarıyla, saat 18.00 reklam programlarıyla-favorim "Alpay'la Randevu" idi-"Mikrofonda Tiyatro"larla büyüdük. Ondandır belki hala devam eden naifliğimiz. Ne dersiniz "El Condor Pasa" dinleyelim mi "Simon&Garfunkel"den: