.

.
.
Kutlamalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kutlamalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Eylül 2017 Cuma

BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN



Kesmesek de beslesek mi acaba? 😊








 

1 Şubat 2013 Cuma

NOTLAR



Dün iki eski dostla birlikte keyifle girdim yeni yaşa. Mesajlarınızla, yorumlarınızla, maillerinizle, armağanlarınızla beni o kadar mutlu ettiniz ki ne yazsam anlatamam. Sadece "iyi ki varsınız" diyeyim, siz anlayın. Hepinize çok teşekkür ederim. Kişisel tarihe bir kayıt adına birkaç küçük kare ekleyim ve Şubat ayı Ocağın getirdiği tüm tatsızlıkları yok etsin diyerek kaçayım...





Not: İlk fotoğraftaki leylak motifli muhteşem kurabiye "banabirpastayap"ın eseri. Sayfasına buradan göz atabilirsiniz.

31 Aralık 2012 Pazartesi

MUTLU YILLAR





Biz ne desek o bildiğini okur ama yine de bir umut işte. Yeni yıl sağlık, huzur, barış, adalet, hoşgörü, sevgi, saygı, neşe, kahkaha getirsin. Kutlu olsun, hoş gelsin...

8 Eylül 2012 Cumartesi

ÖZEL BİR GÜNÜN ARDINDAN


Hayli geç, yorgun ve başağrılı uyandım bugün güne. Sebebi dünkü telaşlı, stresli ve bir o kadar da keyifli etkinlikti. Minik yiğeni sabah bir sünnet kliniğinde kimsenin kimseye çaktırmamaya çalıştığı huzursuz bir bekleyişin ardından sünnet ettirdik, akşamına da evde küçük bir aile yemeğiyle sünnetten çok bu sıkıntıyı da üzerimizden atmış olmanın verdiği rahatlığı kutladık:) Sünnet çocuğu sabahki heyecanın ardından gevşemiş ama yine de tedbirli gelen hediyelerin heyecanına kaptırdı kendini, biz de yedik, içtik, konuşup gülüştük ve en çok da yorulduk:)

Hayatındaki zorunluluklardan birini daha böylece atlatmış dünya tatlısı yiğenime karşılaşacağı daha büyük zorunlulukları da bugünkü kadar kolay geride bırakmasını ve hayatın ona hep gülen yüzünü göstermesini diliyorum...

Not: Bu arada bir küçük duyurum olacak. Sevgili blogger arkadaşım, yoga eğitmeni Ece (Ece's Sun), "Baraka" adıyla kendi yoga stüdyosunu açtı. Yogaya ilgi duyanlar aşağıdaki linkten bilgi alabilirler:

23 Ocak 2012 Pazartesi

KDE BÖLÜM 1

Bugün çok iş başardım. Önce uzama hızı dünyanın en hızlı büyüyen ağacı Paulowniyayı geçerek güneşte ağarmış boz kilime dönmüş saçlarımı boyattım. Soluk kilimlikten çıkıp tezgahtan yeni sökülmüş halıya benzediler. Kuaförde yine bir sürü abuk klip seyrettim, iki adet gazeteyi hatmettim, Avon katalogunu baştan sona inceledim, incelemekle kalmadım bir de sipariş verip kendimi masrafa soktum. Neyse ki sonunda işim bitti de çıkabildim dükkandan. İkinci sırada Cumartesi uğrayıp evde bulamadıkları için kapıya not bırakan kargoya uğramak vardı. İdefix siparişlerim gelmiş, elceğizimle teslim alayım dedim. Kargo görevlisi suratsız kız fena halde hasta görünüyordu. Öksürüp tıksırdı, kapıyı açık bırakan erkek görevliye çemkirdi, gönülsüzce benim kargoyu aramaya gitti, epey bir zaman sonra getirdi neyse ki. Üç kitap sipariş etmiştim: Halfeti'nin Siyah Gülü/Nazlı Eray, Sen Dünyaya Gelmeden/Margaret Mazzantini, ve Beyaz Camın Yerlileri isimli dizi filmleri irdeleyen bir araştırma kitabı. Kitapları poşetime, kendimi de bir minibüse attım ve arkadaşımın evine ulaştım. Bütün kızlar toplandık bugün, benim ve bir arkadaşın yaklaşan doğum günlerimiz için erken bir kutlama yaptık. Kısacası K.utlu Doğum Etkinliklerinin (KDE) açılışı yapılıp kurdelesi kesildi. Yukarıdaki pasta şahidimdir, ayrıca çok lezzetliydi, yapan arkadaşımın ellerine sağlık.

Şimdi biraz dizi seyredeyim sonra da Parfümle dansetmeye gideceğim, kalın sağlıcakla...

15 Ağustos 2011 Pazartesi

DOPDOLU PAZAR

Dün yoğun bir Pazar günü yaşadım. Sabahın ilk saatlerini yukarıdaki kitap doldurdu. Haklarında okumadığım şey kalmamış Şakir Paşa ailesinin en küçük kızının, İstanbul'a ilk seyahatimde Tünel'deki Narmanlı Yurdu'nda  izlerini aradığım Aliye Berger'in yaşamöyküsü de eksik kalmasın dedim ve D&R'ın 4 liralık kitapları arasında bulup aldığım "Alyoşa"ya başladım. Esasen tüm öyküsünü biliyorum ama dönüp dönüp okuyabilirim bu sanatkar ruhlu ve çılgın ailenin maceralarını.
Kitaba ara verince bir film CD'si sürdüm DVD çekmecesine: "Yeşil Papayanın Kokusu". Bu film Lale için temin edildi aslında ve ona gidecek ama gitmeden evvel bir tadına bakayım dedim ola ki zehirlidir. Küçükleri ve sultanları muzır yayınlardan korumak gerek değil mi:) Film sakıncasız ama 5.dakikasına geldiğimde daha önce izlediğimi farkettim, hem de Antalya'da, hem de sinemada. Lakin üzerinden epeyce zaman geçmiş olduğundan ve filmin güzelliğinden bir kez daha izlemekte beis görmedim.
Film bitiminde içimdeki ahçı ruhu kabardı ve mutfağa yollanıp kısır yaptım. Üzerlerini süsleyen biberler balkon bahçedeki saksıların ürünüdür efendim.
Günün ikinci yarısında ailemizin güzellerinden birinin bir yaş daha büyümesini kutladık ama günü bununla bitirmedik. Akşam hepimizin sevdiği bir mekanda yemeğe ve oradan da artık bıkkınlık veren Ikea alışverişlerinden birine gittik. Tüm eksik eşyalar tamamlandığında  bir yıl Ikea'ya uğramayacağız muhtemelen, o derece kabak tadı verdi. 

Bunca yoğun haftasonunun üstüne güne başağrısıyla başladım. ilerleyen saatler neler gösterir bakalım. Ben şimdi Alyoşa'ya kaldığım yerden devam edeyim. Keyifle sürsün yeni haftanız...


6 Mayıs 2011 Cuma

DİŞ BUĞDAYI

Günler süren, bana epey sıkıntı çektiren diş maceram sonunda tatlıya bağlanınca yüzsüzlük edip "Diş Buğdayı" talep etmiştim kendime. Sağolsun sevgili lise arkadaşlarım beni şımarttılar bugün. İçlerinden bir tanesi hem de özel davetiye hazırlayarak "Diş Buğdayı Günü" düzenledi evinde ve lise kızlarıyla toplaşıp kutladık bu önemli hadiseyi:) İkincisini 100 yaşımı aşıp peynir dişlerim çıkınca yapacağız. Takip eden yıllarda "Kireçlenme Günü", "Şeker Düzeyi Günü", "Kolesterol-Trigliserid Günü", "Demans Günü" tertip etmeyi de planlamaktayız. Maksat toplaşıp birşeyleri kutlamak olsun, sebep bulmak zor değil:)


Efendim bu cevizli ve nohutlu diş buğdayım. Normalde bir kısmının kafamdan aşağı dökülüp makas-bıçak-kitap benzeri bir şeylerin önüme konulması ve seçmem gerekiyordu ama lafa dalıp unutmuşuz. Sonra ortada duran bir makası teklif ettiler ama yağma yok, bu saatten sonra terzi falan olamayacağım. DVD getirin, CD getirin, kitap getirin, kastanyet-zil falan getirin, eğlenceli olsun dedim.


Bu minik keseleri sevgili arkadaşlarıma anı olarak ben hazırladım. İçlerinde lavanta ve aşağıda gördüğünüz uğur böcükleri vardı.

Sonra da sürprizler çıktı ortaya, birbirimizden habersiz uğur böceği konseptine girmişiz bugün, şu şirin yaratık lise kızlarımın bana hediyesi:


Bir de önlük hediye ettiler, üstünde "Hadi kızlar öpün beni" yazıyordu:)) Yakışır ama değil mi?

Çok keyifli bir gündü, uzun zamandır bu kadar şımartılmamıştım, onca zamandır çektiğim diş sıkıntıları "puff" yokolup gitti. Herkese bu kadar vefalı, candan dostlar diliyorum.

Bu güzellikse arkadaşımın evinin bahçesinden. Bugün leylağa doydum, şu anda bu ağaçtan toplanmış koca bir demet vazomda, odayı mis gibi kokutmaktalar. Hem ben Hıdrellez dileklerimi leylak dalına astım, sağlık ve huzur diledim kendim ve herkes için...

20 Şubat 2011 Pazar

HAREKETLİ HAFTA SONU

Hayli hareketli bir hafta sonu geçirdik; süpürge gibi, çat burada çat kapı arkasında misali:) Bugün minik yiğenin dooom günüsünü yaptık bir haftalık gecikme ile, geçen hafta ortada dolaşan malum gribin gazabına uğrayınca doğum günü de ertelendi haliyle. Gerçi teyzesinden el almış bir yiğen olarak bir günle kalmadı, onunki de bir nevi kutlu doğum haftası tadında kutlandı. Önceden yuvada, dün arkadaşlarıyla ve bugün bizimle, eh yakışır değil mi:)
Ömrün uzun, bahtın açık olsun teyzesinin minik kuşu, nice yıllara...

Dün pis bir yağmur vardı Ankara'da ve tatsız bir hava. Buna rağmen gün boyu dışardaydım, yapılacak işler, alınacak şeyler için dolaştım durdum. Akşam arkadaşlarla buluşup yemek yedik ve bir başka arkadaşımızın koroda görev aldığı konseri izlemek için evin yakınındaki bir Kültür Merkezi'ne gittik. Konseri Vedat Kaptan Yurdakul yönetiyordu, zaten finalde kendisi de birkaç şarkı seslendirdi, biri de benim en sevdiğim şarkıydı; Saadettin Kaynak'tan "Dertliyim ruhuma hicranımı sardım da yine/İnlerim şimdi uzaklarda solan gün gibiyim".
Kemençeci Nikolaki'nin "Buselik Peşrev"i ile başlayan konser koronun söylediği Lavtacı Hıristo Efendi'nin "Karşıyaka'da İzmir'in Gülü" isimli şarkı ile sona erdi. Gözümüzün, gönlümüzün, kulaklarımızın, ruhumuzun bayram ettiği bir günü de böylece bitirmiş olduk. En kötü günümüz böyle olsun diyelim ve "Behzat Ç."yi izlemeye gidelim...

8 Ocak 2011 Cumartesi

KİM O?: POSTACI

Bu gece kaçan uykumu yakalamak için sabaha kadar Haruki Murakami önderliğinde Kafka Tamura, Oşima, Sakura, Saeki Hanım, bendeniz Nakata ve genç Hoşino'dan oluşan bir ekiple zorlu bir uğraş verdik. Kütüphanelerde, tapınaklarda, kahvaltı veren otellerde, otobanlarda gezindik, Tokyo'dan Şikoku'ya köprüler geçip Tokuşima'ya ulaştık. Hayaller, hayaletler gördük, giriş taşını bulmak için muhabbet tellallarıyla pazarlıklar yaptık, polise ifadeler verip plak dinledik, piyano çaldık ama nafile. Öyle bir deliğe girmiş ki uyku denen illet Murakami'nin sihirli dizeleri bile fayda etmedi çıkarmaya, hatta bir ara gökten balık ya da sülük yağsa geri döner mi diye düşündüm ama Nakata şemsiyesini koyduğu yeri bulamadığı için yağmur bile yağmadı. Sabah ezanı okunurken perişan bir halde sızmışım. O yüzden gözlerimi açtığımda saat 11 ve ben sarhoş gibiydim. Sağa sola çarpa çarpa yüzümü yıkamaya giderken zil çaldı, "Kim o?" seslenişime alabileceğim en güzel cevap geldi aşağıdan: "Postacı". Ossaat ayıldım ve yüzümü yıkamayı erteleyip posta kutularının yanına ışınlandım, 1-2 değil tam beş tane okkalı zarf vardı içinde. Acele yüzümü yıkayıp yerleştim kanepeye ve sindire sindire, keyfini çıkararak açtım herbirini. Süntercim, sonunda şeytanın bacağını kırdık, bana bile ulaştıysa bugün diğerlerine de gitmiştir kartın ve emin ol bu gecikme bizden kaynaklanmıştır, bundan sonra "Beni Türk postacılarına emanet ediniz(!)". Yukarıdaki fotoğrafta günün standını görüyorsunuz. Beste'nin ta Fransa'dan o içten sözleriyle birlikte kanatlanıp gelen leylakları Sünter'in lavanta kokulu çayına eşlik etmekte. Kahveni de içtim varsaydım Süntercim, bunca yol cefasına parçalanmış olsa da kokusu parmaklarımın ucuna geçti, inşallah birgün karşılıklı içmek de kısmet olur. Eda'nın kartını Nesin Vakfı çocuklarından biri çizmişti rengarenk, dilerim ömürleri de rengarenk olur. Aslım ineğinle ne güldürdün beni, sen çok yaşa e mi:) Şuşumun harika çizgileri ve sıcacık sözleri bir yana Öykü'nün kartı ömre bedeldi. Yıldızların altında şarkı söyleyen sarışın kız, seni çizen o minik elleri kocaman öpüyorum. Sevgili arkadaşlarım berbat geçen gecenin sonunda sabahıma renk, ışık, sıcaklık kattınız. Sağolun, varolun, iyi ki varsınız...

Not: Birkaç kart daha beklemekteyim PTT'nin elinde yokolmadıysa, sonra tüm kartlarımı tekrar yayınlayacağım, bu etkinliğe katılıp güzelleştiren bütün arkadaşlarıma bir kez daha kucak dolusu teşekkür ediyorum...

28 Aralık 2010 Salı

MUTLULUĞUN BOYUTU NEDİR?

"Irgatın kötüsü gün batarken iştaha gelirmiş" diyen annemin yüzünü yine kara çıkarmadım ve dün gece saat 01.00 sularında teşrif eden ilhamın davetine uyarak mutfağa attım kendimi. Tarçınlı, zencefilli kurabiye adamlar bir bir tepside yerini alıp yazı şekeriyle süslendi. Lakin markette yenisini bulamadığım şekerlerim hafiften sertleştiği için ekstra bir güç harcamak zorunda kaldım. Son kurabiye de süslenip bittiğinde ben de bitmiştim. Sırt-bel ve bilek ağrılarıma dayanamayıp mutfağı un, hamur ve şeker dağınıklığıyla başbaşa bırakıp yatmaya gittiğimde gecenin yarısından çoğu sona ermişti zaten.

Sabah kalktığımda beni mis gibi bir tarçın ve vanilya kokusu ile berbat bir mutfak karşıladı. Zaten uykumu alamamışım ve her yanım dökülüyor yüzümü değil kafamı soktum suyun altına ve mutfağı toparlamaya koyuldum, işi zevkli hale getirmek için içinde tarçın geçen bir türkü aradım bulamadım, ben de "Cıngıl beeeel, cıngıl beeeel, cangul cungul beeeel" diye çığrınarak temizledim o kurumuş un, hamur, yağ lekelerini, şeker kırıntılarını, kabı kacağı attım makinenin içine, son olarak merdanemi silip başköşeye koydum ve şimdi yiyemeyeceğim kurabiyeler için saatlerimi harcadığımdan dolayı kocaman bir alkış rica ediyorum mümkünse...

Senin için oturup ince ince bir yeniyıl resmi hazırlamış dostların göznurunda, uğraşlarını kartına dökmüş bir diğerinin emeğinde, o rengarenk kartonların arkasına yazılmış içten seslenişlerde, biriktirdiğin objeleri, ilgi alanlarını unutmayanların inceliğinde, kendi sevdiği kitabı armağan edenin duygudaşlığında, "Büyük, küçük bütün çocuklar/Öğretmen ile uçarlar" diyen Cahit Külebi'nin dizelerinde, Snoopy'nin kocaman burnunda, bir ayracın üstüne özenle çizilmiş bir çam ağacında, bir "Bacıkuş" seslenişinde saklı durur küçük mutluluklar. Almasını ve vermesini bilenin gönlüne girip kocaman bir mutluluğa dönüşürler. Çok teşekkürler sevgili dostlar...

Not: Yazıya noktayı koyarken çaldı kapım sevgili Zehra, ne desem yetersiz kalacak. Ellerine, emeğine, yüreğine sağlık...

7 Aralık 2010 Salı

POSTACI KIZDAN DUYURU

Sevgili arkadaşlarım, yeni yıl nedeniyle başlattığım kart gönderme etkinliğine umduğumun üstünde bir katılım oldu. Hepinize katılımınız ve duygudaşlığınız için bir kez daha teşekkür ediyorum. Adresler hemen hemen tamamlandı. Bana adreslerini yollamayan "KELEBEK", "LEZZETLİ SOMUNLAR", "UZUN SÜRMÜŞ BİR GÜNÜN AKŞAMI" isimli blogların sahibi arkadaşlarım hâlâ katılmak arzusunda iseler lütfen gün içinde kartın ulaşabileceği bir adresi yandaki mail adresime yollasınlar. Ayrıca daha fazla sayıda katılımın zorluk yaratacağı düşüncesiyle bu akşam etkinliği kapatmak istiyorum. Akşam saatlerinde adres listesini tamamlayıp tüm katılımcılara katılan herkesin adresini yollayacağım. Tek tek ayrıştırmak takdir edersiniz ki benim açımdan çok zor olacak. Siz kart yollamak istediğiniz arkadaşları kendiniz belirler, ister seçtiklerinize, ister tamamına yollarsınız. Bu konuda özel bir isteğiniz olursa lütfen yorum bırakın ya da mail atın. Kartlarınızı ne zaman arzu ederseniz yollayabilirsiniz, adresler elinize geçtikten sonra gerisini sizin arzunuza bırakıyorum.
Amacına ulaşmış, keyif veren, yeni yıla hoşluk ve güzel duygularla girmemizi sağlayan bir etkinlik olması dileğiyle tüm katılımcılara tekrar teşekkür ediyor, sevgiler yolluyorum.
Ayrıca sevgili Şuşu'ya bu harika logosu için ekstra bir teşekkür üflüyorum...

5 Aralık 2010 Pazar

POSTACI KIZDAN KÜÇÜK BİR NOT

Sevgili arkadaşlarım, adresleriniz tamamlanmak üzere, eksik olanlar da bir an önce gönderirse gerekli düzenlemeleri yapmak benim açımdan kolay olacak. Bazı arkadaşlarımız belirli kişilere kart yollayacaklar, bazıları tamamına. Adresleri ayrıştırmak benim açımdan biraz zor olacağı için ben tüm adresleri tüm katılımcılara yollamak niyetindeyim, içinden göndermek istediklerinizi belirlersiniz. Ama benim adresim herkese değil sadece seçtiklerime gitsin diyenler varsa lütfen belirtsin ki sonradan bir anlaşmazlık yaşamayalım. Mail adresim yanda, adresi eksik olanlar ve yukarıda belirttiğim şekilde isteği olanlar lütfen en kısa sürede bana iletsinler. Katılımınız, coşkunuz, içtenliğiniz için hepinize çok teşekkür ediyorum...

4 Aralık 2010 Cumartesi

POSTACI KIZ KAPIYI İSTEDİĞİ KADAR ÇALAR:)

Bu şahane logoyu sevgili Şuşu çizdi. Adresleriniz gelmeye başladı, ben kaydediyorum, tamamlanınca yollamaya başlayacağım. Yalnız ricam-ki bazılarınız belirtmiş, teşekkürler-kart yollamak istediğiniz blogları da yazarsanız tereddütte kalmam. Eğer tamamına yollamak istiyorsanız onu da belirtin lütfen.

Artık logomuz da olduğuna göre kurumsallaştık değil mi? Haydi bekliyoruz, hem adresleri, hem yeni katılımcıları; güzel dileklerimiz uçup gitmesin, saklayalım onları...

24 Kasım 2010 Çarşamba

DÜNYANIN BÜTÜN ÇİÇEKLERİNİ DİYORUM


İtiraf etmem gerekir ki öğretmenliğe pek gönüllü başlamadım, çalıştığım uzun yıllar boyunca da "Bu tam benim mesleğimmiş, iyi ki seçmişim" demedim. Daha büyük bir zevkle yapabileceğim başka meslekler olabileceğini sonraları farkettim ama öğretmenlik yaptığım her anın da hakkını vermeye çalıştım. Öğrencileri çocuğunmuş gibi benimsemek, sanırım işin özü burada yatıyor. En haylazının yüzüne karşı kızıp arkasından gülümsedim, en tembeline düşük not verip eve gidince üzüldüm. Binbir anı biriktirdim; bazısı güzel, bazısı acı, bazısı neşeli, bazısı hüzünlü. Eğitim sisteminin iyice suyunun çıktığı bir dönemde elveda dedim öğretmenlik yaşantıma ama öğrenciler hep hayatımda kaldılar. Kimi zaman yıllar ötesinden gelen bir telefon, kimi zaman bir not, kimi zaman bir ziyaret, facebooktan bir sesleniş, yolda arkamdan koşan ayak sesi, boynuma sarılan bir çift kol, pazarda torbama atılan iki elma, girdiğim bankanın gişesinde gülümseyen yüz, uzattığım parayı geri çeviren dolmuş şoförü, resmi dairelerde bir imza olarak çıktılar karşıma. İyi ki öğretmen olmuşum dedirttiler bana. Onca yılın getirdiği bu en büyük ödülü yakama taktım mutlulukla.

Öğretmenliğin bu ülkede hakettiği yere ve öneme ulaşması dileğiyle hayatıma bir şekilde dahil olan öğretmenlerime şükran duygularımı iletiyor, tüm öğretmen arkadaşlarımın Öğretmenler Günü'nü kutluyorum...

28 Temmuz 2010 Çarşamba

İSTANBUL GÜNLÜĞÜ 2

İstanbul'daki ilk sabahıma çok erken uyandım. Yapılacak çok iş, gidilecek çok yer, görülecek çok mekan vardı fakat vakit yoktu. Nikah ve düğün bugün olduğu için de ekstra telaşlar çıkacaktı. Nitekim ilk angaryayı yani kuaför işini kahvaltıdan evvel halledip arkadaşımla Ortaköy'ün rüzgar alan bir sokağına yerleştik. Çaylarımızı içip baget sandviçlerimizi mideye gönderdikten sonra da vedalaştık. Ben kendimi bir motora atıp nikahın olacağı Üsküdar'a doğru püfür püfür yollandım. Denizde olmak güzeldi velakin karaya çıkınca ne üfür kaldı ne püfür. Sıcak cehennem, rutubet berbat, Nikah Salonu'na giden yollar daha berbattı. İçeri girdiğimde saçlarım duştan yeni çıkmış kadar ıslak, giysim üstüme yapışmış ve heryanımdan buhar tüter vaziyette idim. Salonun klimalı serinliğinde biraz kendime geldim. Ardından da gelin ve damat geldi zaten.

Bu fotoğrafta nikah sonrası evlendirme cüzdanını teslim alan gelinimizi görmektesiniz. Kendi güzel, damadı güzel, gelinliği güzel, heyecanı güzel hasılı herşeyi güzeldi...

Nikah sonrası kızımızı damada teslim edip aile bireyleri olarak Üsküdar'ın ünlü Kanaat Lokantası'na gittik. Oldum olası kişiliği ve tarihçesi olan mekanlara bayılırım. Kanaat Lokantası da benden tam puanı haketti. Yemek olarak aldığım "Hünkar Beğendi" de, tatlı olarak seçtiğim "Aşure" de harikaydı. Sonrasında yanımdakilere düğüne kadar veda edip ayağını çatlattığı için dış mekandan iç mekana geçiş yaptığımız Lalemle buluşmaya gittim. Bindiğim taksinin şoförüne Lale'yi aradığım telefonu uzatıp adres tarifi yaptırdım ve çok geçmeden Lale'nin klimalı, serin salonunda kanepeye yerleşmiş muhabbete başlamıştım bile. Biz uzun zamandır tanışan kişilerin rahatlığında sohbete devam ederken evin güzel kızları da bize servis yaptılar. İmrendim şahsen, insanın kızı olması iyi birşeymiş:)) Lalecim mobilize olmamak için kendini epey zorlarken ben de ilk kez görüştüğüm bir kişiyle ne çok ortak konumuzun olmasına şaşmaktaydım. Hasılı düğün vakti yaklaşana dek yıllardır tanışan iki arkadaş gibi söyleştik. Akşama doğru da yanımda getirdiğim giysilerimi giyip Lale ile vedalaştım ve iyi bir dost kazanmanın keyfiyle ayrıldım oradan. Buradan bir kez daha teşekkürler Lalecim, seni tanımaktan sonsuz mutluluk duydum, dilerim en kısa zamanda tekrar görüşürüz, mekan önemli değil; İstanbul, Ankara ya da Antalya farketmez kaldığımız yerden devam etmek için, yeter ki sen mobilize durumda ol:))

Lale'nin evinden ayrıldıktan sonra bir taksiye atlayıp Kuleli Askeri Lisesi'nin yanındaki düğün mekanına geldim. Yaklaşan akşam saatlerinde yumuşayan ışıkla harika bir görünüm sergileyip gözü gönlü açmaktaydı.

Boğaz ayaklarımızın altında, insan ne yana bakacağını şaşırıyor, üç yanda üç ayrı güzellikte manzarayla mestolduk gelinle damadı beklerken.

Sonunda geldiler ve tören başladı. Son derece neşeli, keyifli, samimi bir düğündü. Başta gelinimiz olmak üzere hepimiz çok eğlendik.

Dilerim yüzleri nikah şekerlerindeki bu kardan adamlar gibi hep güler, mutlulukları sonsuza kadar sürer. Darısı arzu eden bekarların başına diyelim. Gökten üç elma düşmüş, biri genç çiftin, biri Leylak Dalı'nın, biri de İstanbul'un başına.

Arkası yarın...

20 Ocak 2010 Çarşamba

DOSTLARLA BİR KUTLAMA

Bugün lise kızlarıyla buluşma günümüzdü. Daha doğrusu arkadaşlardan birinin doğum gününü kutlama amaçlı bir toplantıydı. Yaş ilerledikçe doğum günü kutlamaları daha mı bir zevkli oluyor bilmem. Ruhumuzdaki büyümeyen çocukları sevindiriyor, bu arada biz de seviniyoruz.

Öğlen çıktım evden toplanacağımız mekana gitmek için. Karşıya geçmek amacıyla metro altgeçidine girmiş hızlı hızlı yürüyordum ki karşıdan elele tutuşmuş gelen bir baba-oğul çarptı gözüme. Otuzlu yaşlarının ortalarında görünen yıpranmış giysili adam ve 7-8 yaşlarında çelimsiz, soluk benizli oğlan çocuğu tam yanımdan geçerlerken babanın ağzından dökülen şu sözcükler çarptı kulağıma: "Oğlum, biraz paramız olunca seni buraya getireyim mi?" Gayrıihtiyari sözedilen yerin neresi olduğunu anlamak için kafayı çevirince ışıltılı bir oyuncakçı vitrini çarptı gözüme. İşte o zaman o sözcükler ateşten bir top olup geldi yüreğimin tam ortasına vurdu, bir daha da çıkmadı, orada öyle için için yanarak yerleşti kaldı. Çevremdeki çocuklara neredeyse hergün bir yenisi alınan ve onları en fazla on dakika mutlu eden oyuncaklar geldi aklıma, hayatın neden bu kadar adaletsiz olduğu konusuna takıldım kaldım buluşma yerine varıncaya kadar. Neyse ki arkadaşları görmek keyfimi tekrar yerine getirdi.

Genellikle bu tür etkinlikler için buluştuğumuz mekan bugün çok kalabalıktı. O nedenle hep oturduğumuz masaya değil de bir başkasına oturmak zorunda kaldık istemeye istemeye. Arkadaşlar birer ikişer geldiler, sayımızı tamamlayıp muhabbete başladık, sıra yemek seçmeye gelince garson ızgara köfte ya da "Çökertme Kebabı" tavsiye etti. "Çökertme Kebabı"nın ne olduğunu sorunca da başladı "Çökertme'den çıktım Halilim, aman başım selamet" diye türkü söylemeye. Kendisi de Datçalı imiş zaten ve Datça hakkındaki tanıtıcı bir konuşmadan sonra Çökertme Kebabı istersek zeybek oynayarak getireceğini söyledi. Zeybek izleme arzusunda olmadığımız için ızgara köftede karar kıldık ve yanında kırmızı şarap istedik. Orijinallikte sınır tanımayan garsonumuz şarap şişesini getirdi, artistik hareketlerle mantarını çıkarıp kokladı ve sonra nedense bize tattıracağına kendisi tadarak "Güzelmiş" diyerek kadehlerimize doldurmaya başladı. Bugün bu mekanda bir tuhaflık olduğunun işaretleri ortaya çıkmaya başlamıştı, devamı da geldi zaten. Yemekleri yedikten sonra bir arkadaşımız garsonu çağırıp kapı yanındaki masada sigara içen bir çift olduğunu, eğer izin veriliyorsa kendisinin de içip içemeyeceğini sordu ve hayır cevabı alınca dışarı çıktı sigara içmek için. Arkadaşımız dışarda sigara içerken ne görelim arkamızdaki masaya yerleşmiş 7-8 hanımın dördü püfür püfür tüttürmekteler sigaralarını. Garsonu çağırdık, ikaz ettik ve onların da sigaralarını söndürmelerini sağladık ama henüz bitmedi. Az sonra yanımızdaki masaya anne-kız olduğunu tahmin ettiğimiz iki hanım geldi ve yine arkadaşımız dışarda sigara içerken yaktı sigarasını , içmeye başladı. Artık tepemiz iyice atmıştı, yeniden garsonu çağırdık ve ikaz ettirdik. Vay sen misin ikaz eden, genç hanım bağırmaya başladı: "Ben avukatım, veririm cezası kaç paraysa içerim sigaramı istediğim yerde". Ağzımız bir karış açık bir hukuk insanının kuralları çiğnemeyi meşru hale getirişiyle ilgili açıklamasına baktık kaldık. Bu ülkenin neden yerinde saydığı, bir türlü ilerleyemediği aydın kabul edilen insanlarının tavrıyla açığa çıkmış oldu.

Herşeye rağmen keyfimizin kaçmasına izin vermedik, pastamızı koyduk ortaya, yaktık mumları, doğumgünü çocuğu üfleyip söndürdü, biz de "İyi ki doğdun" nidalarıyla kutladık onu. İlkgençliğimizi birlikte geçirip liseden sonra yollarımızın ayrıldığı ama aradan yıllar geçince tekrar buluşup kaldığımız yerden devam ettiğmiz arkadaşlarımızla keyifli bir günü sonlandırmış olduk. Ayrılırken bir daha buluşma yeri olarak bu mekanı seçmeyeceğimiz konusunda hemfikirdik...