.

.
.
Komik Durumlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Komik Durumlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Nisan 2017 Salı

BİR OTOBÜS YOLCULUĞU

Yağmurlu bir sabaha uyandık, belki yıkayıp temizler ruhlarımızı...

Bir markanın yılbaşı nedeniyle piyasaya sürdüğü kızılcık ve badem kokulu kremin son kalanlarını oldukça efor harcayarak sıktım ve ellerimi kremledikten sonra klavye başına geçtim. Aslında aklım hala krem tüpünde, üzerine çıkıp zıplasam biraz daha çıkar mı acaba?  Cimri demeyin ya, çok güzel kokuyordu da ondan 😀


Dün kuzenime davetliydik, bizim mahalle bu aralar köstebek yuvasına döndüğü için arabayla çıkmadık, otobüse bindik. Mesafe Antalya standartlarına göre epey aralı. Üstelik dolaşarak giden hatta binmişiz, yoğun trafikte 1,5 saatimizi yollarda heba ettik.  Otobüs çok kalabalık, çok sıcak, çok nemli, çok havasız ve çok gürültülüydü. Etten bir duvarın içinde sığışabildiğim elli santimlik alanda yüzümü cama dönüp, elimde demir kokusu oluşturan tutamağa sıkıca yapışarak çılgın gibi araba kullanan şoförün sebep olduğu sallantılardan etkilenmemeye çalışıyor, bir yandan da arkamdaki koltuklardan birine yerleşmiş anne, anneanne ve iki küçük çocuktan oluşan ailenin oluşturduğu gürültüleri duymazdan geliyordum ki ne mümkün. Çocuklardan kız ve 6-7 yaş civarında olanı tek başına bir otobüse yetecek ses kapasitesine sahip, fena halde şımartılmış bir yeni nesil bebesiydi. Önünde trafik sıkışıklığından 15 dakikaya yakın beklemek zorunda kaldığımız AVM'ye gelene kadar türlü çeşitli soru-cevap ve şımarıklıkla ailecek tüm otobüsü taciz ettiler. AVM önünde beklemeye başlayınca ufaklık aldı sazı eline: 
"Ben çok sıkıldım, burada inelim gezelim". 
Anne: "Ben de çok yoruldum inemeyiz, eve gideceğiz". 
"Yaa bana ne, gezmeye gidelim, hem ne zamandır gitmiyoruz"
"Gidemeyiz yorgunum, hem annenannenin ayakları ağrıyor"
Anneanne: "He kızım ayaklarım ağrıyor"
"Yaaa, bana ne bana ne, gidelim gidelim"
"Gidemeyiz dedik ya"
"Gidelim
Gidelim
Gidelim 
Gidelim
........
Bu "Gidelim" vızıldaması sonsuza kadar sürebilirdi-ki saat tuttum 15 dakika boyunca devam etti-karşılarındaki koltukta oturan orta yaşlı adam kalkıp yerini yaşlı bir hanıma verdi. İlgisi dağılınca "gidelim"i bir süre unuttu, bu sefer oyuncak istemeye başladı:
"Bana oyuncak al"
"Kızım otobüsten oyuncağı nerden bulayım"
"Yaa işte burda inelim oyuncak al"
"Burda inilmez, evin ordaki Şok'tan alırım" 
"Bana ne burdan al"
Derken yerini verip ailenin tepesinde dikilmekte olan adamcağızın sabrı taştı: "Ee sus biraz ama hepimizi rahatsız ediyorsun"
"Sana ne"
"Bana ne olur mu, başım ağrıdı"
"Ağrısın bana ne"
Anne ve anneanneden tepki yok, arada bir cılız bir sesle: "Akşam olsun babana söylemezsek" diyorlar, yine bir "Yaa bana ne" cevabı geliyor. O sırada öndeki koltuklardan biri boşaldı ve ben binbir zahmetle ilerleyip kısacık boylu, elma yanaklı, tombik bir teyzenin yanına oturabildim. O da çocuğun gürültüsünden pelteleşmiş bir durumdaydı, yanına oturunca çaktırmadan yaka silkti. Derken ayakta dikilen bey çocuğun abartılı gürültüsünden iyice bezmiş olacak ki ikazını yaparken ses tonunu biraz sertleştirdi. Çocuktan el cevap:
"Öküz"
Bu defa yanımdaki teyze dayanamadı, çocuğa dönüp şöyle dedi:
"Aaa yeter artık ama başımız şişti, şimdi seni tutup karakola götüreceğim, ben polisim"
Ben kahkahamın dudaklarımın arasından fırlamaması için dişlerimi sıkarken teyze söylediğinin biraz absürd kaçtığının farkına varmış olacak ki ilave etti:
"Sivil polis"
Eh artık, dişlerime izin verdim, kahkaha dışarı fırlarken sivil polis teyze inmek için arka kapıya yürüdü...

19 Eylül 2012 Çarşamba

İKİSİ BİRARADA



Ardarda 2 günde okudum Yalçın Tosun'un kitaplarını. "Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler"e parkta çay eşliğinde başlamıştım, "Peruk Gibi Hüzünlü"yü evde kahve eşliğinde bitirdim. Aslında epeydir direnmekteydim okumamak için, etkileneceğimin farkındaydım ama kitap konusundaki görüşlerine güvendiğim arkadaşlardan ardarda beğeni ifadeleri okuyunca şart oldu almak. Biri için girmiştim YKY Yayınlarının Ankara'daki yenilenmiş ve çok güzel mağazasına, ikisini de alıp çıktım ve üstüste okuyup bitirdim. İç acıtan, düşündüren, yer yer ürperten öykülerdi, sarstı bünyeyi biraz ne yalan söyleyeyim. Etkilenme katsayınızı hesap ederek okumanızı öneriyorum.

Dün çok yorgun ve uykusuzdum, neyse ki bu gece uyuyabildim ama hâlâ tam kendime gelemedim. Günün salaklığı ise sabah açık kalmış telefon alarmını susturmak için kalktığımda gerçekleşti. Telefon elimde tuşları bulmaya çalışırken panik içinde net göremediğimi, bir bulanıklık ve kısıtlılık hali olduğunu farkettim. Aklıma bir saniyede retina yırtılmasından, göz tansiyonuna kadar çeşitli uç ihtimaller hücum etti ve akabinde anladım ki gözümün tekini henüz açmamış, tek gözle idare etmekteymişim. Böyle zamanlarda kendimi çok beğeniyorum. Ya siz, siz de beğeniyor musunuz beni:))

11 Ağustos 2012 Cumartesi

BİR DÜĞÜN HİKAYESİ


Dün akşam kuzenlerden birinin oğlunun düğününe davetli idik. Şık bir mekanda önce nikah kıyılacak, ardından düğün yemeği ve eğlencesi ile devam edilecekti. Eh araziye uygun olsun diye ben de şık birşeyler giyeyim istedim. Siyah dantel bir tuvaletim var, onu çıkardım dolaptan, giyindim, süslendim, yola koyulduk. Önce kuzenlerin evine gidilecek, oradan hep birlikte düğünün olacağı yere. Biz gittiğimizde damadın anne babasıyla-ki babası benim kuzen oluyor-diğer akrabalar yola çıkmaya hazır bekliyorlardı. Tam arabalara binileceği sırada farkettim ki ben o şık dantel tuvaletimin içine astar giymeden çıkmışım. Böyle bir şeyi nasıl yaptım akıl erdiremedim ama sanırım aceleyle unutmuşum. E ne yapacağız, böyle gidilmez, gayet transparan bir durum, Cannes Film Festivaline katılacak yıldız adayı değilim sonuçta. Kuzenimin eşine-yani damadın annesine-nazım geçer, gözünü seveyim dedim bana bir astar uydur. Bu arada nikah vakti yaklaşıyor, herkes söyleniyor, bir grup bindi gitti, biz dolaplarda astar arama derdindeyiz. O meret de bir türlü bulunmuyor, kadıncağız deşmedik dolap çekmece bırakmadı, damadın babası yani benim kuzen "geç kaldık" diye söylenmeye başladı. Onu da yolladık, biz aramaya devam ediyoruz. Lakin vakit geldi çattı, neredeyse nikah başlayacak, kadıncağız oğlunun nikahını kaçıracak. "Gidelim bari dedik, arabada bir çözüm buluruz". Sıkışık akşam trafiğinde mümkün olduğunca gaza basıp salona yetişmeye çalışırken ben de arabada duran oğlumun bebekliğinden kalma üzeri ayıcıklı pazen battaniyeyi belime doladım. Karizma yerle bir ama yapacak birşey yok. Kanter içinde salona girdik ki nikah kıyılmış bitmiş. Kuzenin eşi yani damadın annesi yüzüme öyle bir bakış fırlattı ki, yerin dibine girsem olurdu.
Sonra mı?
Sonra telefonun alarmı çaldı, uyandım:))

16 Temmuz 2012 Pazartesi

SERİNLETEN ÖNERİLER

Antalya kadar olmasa da dışarıda şık bir sıcaklık, tepemde de tadilat yaptıran üst kat komşudan gelen beyin oyucu matkap sesi varken serinleten ve rahatlatan çareler yaratıp sizlerle paylaşayım dedim, kendim için birşeyler istiyorsam namerdim:))


-Limonlu soda; velinimetim, diyet günlerimin yoldaşı, colayı terketttikten sonraki yol arkadaşım, berrak, baloncuklu, kalorisiz sıvı. İçerim ülen seni:))


-Ayran Aşı, nam-ı diğer soğuk çorba; sulandırılmış tuzlu süzme yoğurt içine haşlanmış aşurelik buğday, haşlanmış nohut, taze nane katılarak oluşturulan nefaset. Pul biber ve az zeytinyağı hatta arzu edilirse buz eklenerek lüpletilmesi tavsiye olunur.


-Dün akşam başlayıp bugün akşama kalmadan bitireceğime emin olduğum kitap; Filedelfiya Alaşehir'in Bizans dönemindek adı, öyküler orada geçiyor, sıradan mahalle insanlarının sıradışı hikayeleri. En çok esinti alan köşede tercihan iki seksen uzanarak okunmalıdır. 


-Neon ışıklı pavyon tabelası kılığına girmiş mini bilgisayar vantilatörü. Çenealtı bölgesinde benim gibi musluk olan terleme erbapları için birebir, yüzünüze vuran serinlikle kendinizi ister Ayder yaylasında farzedin, ister Uğultulu Tepeler'de.

Daha da ne yapayım sizin için ha, ne yapayım, Balkanlardan gelen soğuk hava dalgası olamam ya:))

17 Ocak 2012 Salı

KOMŞU MASALLARI PART 2


Sabah ilk işim balkona çıkmak oldu, dün yıkayıp çamaşır teline astığım ve kurumadığı için gece dışarda bıraktığım mutfak yolluğunu almaktı niyetim. Ve fekat sayın seyirciler yolluk yerinde yoktu. Balkonu dip köşe araştırdım, eğilip aşağılara baktım. Evin tüm odalarını kontrol ettim acaba eşim habersiz içeri almış mıdır diye lakin benim yolluk sırra kadem basmıştı. "Zahir" dedim "gece rüzgarla mandallarından kurtuldu, yere düştü, biri de alıp gitti". "Ah benim portakal rengi-uçuk mavi çizgili, parlak renkli emektar yolluğum, yokluğuna nasıl dayansam" türünde birtakım ağıtlar yakmayı denedim canım istemedi. "Aman bee" dedim "giden yolluk olsun, bahaneyle yenilenir". Sonra kendime kahve yapmak için ocağın başına geçtim. Kahveyi fincana aktarırken sağ yanımdan gelen "güm" sesiyle yerimden sıçradım. O da ne? Benim yolluk üst kattan balkona küt diye fırlatılmıştı. Koştum kucakladım içeri aldım, "Gurbanlar olduğuum, gadasın aldığıım" demedim tabii ki, o anda kafam yolluğun yerçekimine aykırı olarak üst kata nasıl yükseldiğiyle meşguldü. Balkondan başımı yukarı doğru uzattım anafor falan mı var diye, anafor yerine kırış kırış olmuş, et benleriyle dolu, bin yaşında görünen bir kadın yüzüyle karşılaştım. Bu benim üst kat komşumu (muhtemel ki anneleri zira çok kalabalıklar) ilk görüşümdü. "Gelin Hanım" dedi bana, "Bismillah" diye cevap verdim içimden. "Senin yolluk aşağı düşmüş, benim oğlan gelirken alıp getirmiş". "E kapıdan vereydi bari" demedim tabii yine, hep içimde kaldı söylemek istediklerim bu sabah. "Sağolsun, zahmet olmuş" diyebildim sadece, kadının cevabı "Teşekkür ederim" şeklinde yanlış bir replik oldu, o benim repliğimdi, onun "Birşey değil" demesi gerekiyordu. Yolluğuma kavuşmanın mutluluğuyla affettim bu yanlış repliği ve içeri girdim:) On dakika sonra kapı çaldı, açtığımda 10-11 yaşlarında kavruk bir oğlan çocuğu gördüm kapıda, neredeyse içeri adımını atmak üzere konuşlanmış ve elindeki naylon poşeti yüzüme doğru uzatmıştı. "Ne vardı?" dedim ve biraz ürktüm, zira elindeki poşetten dolayı tinerci sandım. "Mandalın teyze" dedi, uzattığı poşette benim yolluğa takılı olan 2 adet mavi mandal vardı (kesinlikle çamaşırın rengine uygun mandal takarım, yolluğumun portakal rengi-mavi çizgili olduğunu yukarıda belirtmiştim hatırlarsanız:). Teslimatın ikinci aşaması da böylece gerçekleştirilmiş ve ben hem yolluğuma kavuşma hem de üst kat komşumun en büyük ve en küçük aile fertlerini tanıma mutluluğuna erişmiş oldum. Bu yüzden size minnetttarım gürültücü komşularım, "birşey değil" :))

Fotoğraf mı? Meyve sepetim yolluğun komşusu olur da o nedenle koyuverdim :))

5 Aralık 2011 Pazartesi

GÜNLÜK RAPOR VE YENİ YIL KARTI ETKİNLİĞİ LİSTESİ


Bugün güne çok eğlenceli başladım, aslında önce ufak bir şok yaşadım ama sonrasında şok geçiren karşı taraf oldu, ben çok güldüm. Sabah çalan ve ekranında tanıdık bir isim görünen telefondaki kadın "Leylak Hanım siz misiniz?" dedikten sonra aslında benimle bu konuşmayı yapmanın çok zor olduğunu söyleyerek  oğluyla olan beraberliğimizi bitirmemizi istedi. Ailecek bu ilişkiyi istemiyorlarmış. Ben boş gözlerle duvara bakarak elimde telefon kalakaldım. Beraberliğimizin bitirilmesi istenilen kişiyi de biliyordum üstelik, oğlum yaşında. Dumur durumum bir süre devam ettikten sonra ayıldım. Telefonun öbür ucundaki kadına kendimi tanıtıp sözü edilen Leylak Hanımın telefonda kayıtlı başka bir Leylak Hanım olduğunu söyledim ve o özür dileyedursun feci bir karıştırma yaparak beni rahatsız etmesinin yanısıra aile sırlarının ve ufak bir hile durumunun da açığa çıkmasının  utancıyla başbaşa bırakıp telefonu kapattım. Sonra da karnıma ağrılar girene kadar güldüm. Ardından da "Entelköy Efeköy'e Karşı" filmine gidip biraz daha güldüm. Çok eğlenceli, neşeli, bunun yanısıra birtakım çevresel sorunları ince bir mizahla ele alan çok güzel bir filmdi, kesinlikle izlemenizi öneririm. 

Efendim gelelim ikinci konuya. Yeni Yıl Kartı etkinliğine katılımı sonlandırmış bulunuyorum. İştirak edenlerin listesini aşağıya blog isimleri ve linkleriyle birlikte yazıyorum. İsimler ve adres listesini de maillerinize yollayacağım. İster listenin tamamına, ister seçtiğiniz kişilere kartlarınızı yollarsınız, ne kadar erken postaya verirseniz o kadar iyi olur. Tüm katılanlara teşekkürlerimle...

27- Defter
29- Noni
41- Ve 4 blogu olmayan arkadaş

19 Aralık 2010 Pazar

İNSAN KISIM KISIM, YER DAMAR DAMAR

OİP'in "Süper Kahraman Kutukafa"sı. Yeni yılda OİP'e ve hepimize şans getirmesi dileğiyle tarafımdan hayata geçirildi. Süperkahramanlara gerçekten ihtiyacımız olduğu şu günlerde belki de Kutukafa aradığımız kişidir:)

Birbirinden ilginç insanlara rastlıyorum bu aralar sokaklarda. Geçenlerde metro merdivenlerinden inmek üzereyken saç-baş bir yanda, kir pas içinde bir meczup kadın kesti yolumu "Ne haber ablam?" diye. "İyilik" dedim gülerek, "Senden ne haber?" O daha çok güldü sigaradan siyahlaşmış dişlerini göstererek, "Ne olsun be ablam" dedi, "İyiyiz işte; bar, pavyon idare edip gidiyoruz". Güleyim mi, ağlayım mı bilemedim.

Metroya bindim, bir kenara oturdum. Sonradan binenlerle iyice doldu vagon. Yanında 3-4 yaşlarında bir oğlan çocuğuyla genç bir kadın ayakta kaldı, çocuk sürekli mızmızlanıyor ben yoruldum diye. Derken bir adam kalkıp yer verdi. Ufaklık hemen yerleşti koltuğa, annesi ayakta kaldı. "Haydi gel, ben oturayım, sen de benim kucağıma otur" diye önerdi kadıncağız. Minik oğlan omuzlarını silkti, "Bana ne" dedi "Ben kalkmam buydan", sonra karşıda oturan iki genç ve güzel kızdan daha güzel ve süslü olanını işaret ederek "O kalksın, sen onun yeyine otuy". Tüm vagon kahkahadan kırılırken bir tek kişi gülmüyordu, yanımda ayakta dikilen orta yaşlı kadın. Bana döndü, yüzünde nefret dolu bir ifadeyle "Şımarık" dedi, "Nasıl da şımartmışlar şuna bak, hem annesi de oturmasın. Kalksın ben oturayım, dizlerim ağrıyor benim". Buna da güleyim mi ağlayım mı bilemedim.

Sonra alışveriş ettiğimiz mağazada, satın alıp kısa süreliğine emanet bıraktığı paketleri 9 ay sonra, o da mağazanın uğraşları sonucu almaya gelen ve her birini tek tek açtırıp hasar var mı diye inceleten ve bir de görevlilere posta koyan müşteriye de şişkin egosu ve özgüveninden dolayı ekstra takdirlerimi arz ettim.

Böyle işte, sokaklar insana binbir çeşit malzeme sunuyor...

19 Kasım 2010 Cuma

BAYRAM SAYIKLAMALARI 2

Bayram müthiş bir sükunet içinde geçiyor. Kitap, kahve, bilgisayar üçlüsü eşlik ediyor bu sakinliğe. Apartman neredeyse boş, bayramlaşılması gereken büyükler de şehir dışında olunca arife gününden bu yana evden dışarı çıkmadım. Bayramlaşıp şeker istemek için çocuklar ve kapıcı bile gelmedi. Kısacası kapıyı çalan olmadı dünden beri. Aha, tam bu cümleyi yazıp noktayı koydum, kapının zili zırladı pardon bizim zil kibar, "Für Elise"yi çaldı. Saat kaç biliyor musunuz? 23.45. Kalbim gümbürdeyerek koşturdum, açtığımız kapıda kimse yok, aşağıya baktık, bir kafa uzandı. Kusura bakmayacakmışız, anahtarını unutmuş. Yuh dersem ayıplamazsınız değil mi aziz ve muhterem okuyucularım. Girişteki boş dairenin sahibi, tanımam bile. İnsanlardaki rahatlığa bak.

Kapı deyince aklıma bir kapı hikayesi daha geldi. 5 yıl önceydi, annem hasta, hastanede yatıyor. Başında kalıyorum, fırsat bulunca eve gelip 1-2 saat dinlenip dönüyorum. Yine bir gün ziyaret saatinden yararlanıp eve geldim, evde kimse yok. Anahtarı çıkardım tam kapıya takacağım aklıma geldi, kilidin üstünde o zamanlar minik bir delik vardı. Bakınca içerisi görünüyor mudur acaba diye gözümü bir dayayayım dedim. Dayadım dayamasına da gördüğüm görüntüyle şok oldum, tam göz hizamda bikinisinden taşmış bir çift iri göğüs duruyor. "Yanlış gördüm galiba" diyerek gözümü oğuşturdum, tekrar baktım, evet hem de hayli bronzlaşmış bir çift göğüs. "Selamunkavlen" diyerek hafif tırsık kapıyı açtığımda neredeyse gülmekten merdivenden yuvarlanacaktım. Gördüğüm bir çift bronz iri göğüs portmantoda asılı Zeki Triko'nun karton poşetinden bana gülümseyen sarışın bir dilbere aitti.

Yukarıda bizim mahallenin bayram halini görmektesiniz. Dakikada 50 arabanın geçtiği caddemizi böyle ıssız görmek de varmış, tuhafıma gitti, sayım gününde gibi. Ha Şenizcim, bu arada bildireyim, ağaçtaki çorabımsı-havlumsu nesne sonunda düşmüş. Sen sağ ben selamet.

Eh, artık bugün şeytanın bacağını kırıp sokağa çıkacağım inşallah. Haydi cümleten tekrar iyi bayramlar (böyle de uzun bayram dünyada görülmemiştir, bayramlaş bayramlaş bitmiyor:).

27 Eylül 2010 Pazartesi

YOLLARDA

Kürkçü dükkanına döndük sonunda. Bu yıl ömrüm yollarda geçti, mümkünse bir süre yerimden kalkmamak istiyorum, bakalım kısmet...

Ankara'ya gelirken yolüstünde olan bahçemize uğradık. Laf aramızda ben bir yıldır görmemiştim, bademler epey büyümüş lakin kuşlardan rahat yok. Yerdeki ağaçkakan Woody Woodpecker artığı, delinip içleri boşaltılmış badem ve cevizler "ben yiyemedim sen ye" örneği olarak serilmiş yatıyordu. Bu yıl bahçenin kralı geniş bir alana saçak atmış balkabakları oldular. Geçen yıl tadı hoşumuza giden bir kabaktan ayırdığımız tohumları serpmiştik, inanılmayacak şekilde ürün verdiler, bir kış yetecek kadar kabağımız olmuş, dağıttık ona buna.

Balkabakları bahçenin kralı ise kraliçesi de leylak ağacıydı. Henüz bel hizama gelen iki mor, iki de Mine Hanımın hatırası beyaz leylağımız var. Mor olanın bir tanesi bakmış havalar hala sıcak, açayım bir çiçek de sevindireyim Leylak ablamı demiş ve olmayanı oldurup Eylül ayında yukarıda gördüğünüz çiçeği açıp mutlu etmiştir beni. Tomurcukların dert görmesin leylağım benim.

Bahçedeki teftişi bitirince düştük yollara. Hava sıcak, ben herzamanki gibi uykusuz, klima serinliğinde yarı uyur yarı uyanık durumlardayken baktım konvoy yapmış iki kamyonun arkasına takılmış ağır aheste gideriz. Tam önümüzdekinin üstünde bir yazı: "Benim yaşam tarzım senin hayalin bile olamaz." Vay, büyüksün şoför abi, nedir bu tarz, hayal bile edilemeyecek? Şahsen pek merak ettim, neden sonra sollarken kafayı çevirip tarz sahibi şahsa baktım. İri göbeği direksiyonla koltuk arasına zar zor sığmış, yağlı saçlı, kirli gömlekli bir adamcağızdı gördüğüm. O zaman karar verdim ki bu lafı söylemiyor, işitmiş :))

Tarz sahibi kamyoncuyu solladıktan sonra diğerinin ardına takıldık, bunda yazı yoktu, onun yerine kasaya cep telefonu numarasını kazıtmış. Bir an telefonumu alıp tam önümüzde gözüme gözüme giren bu numarayı tuşlamak geldi içimden:
-Zırrrr!..
-Alo, buyrun
-İyi günler, siz filanca plakalı kamyonun sahibisiniz değil mi?
-Evet, siz kimsiniz bacım?
-Ben arkanızda seyreden özel araçtan arıyorum.
-Pardon, ne vardı?
-Kardeşim azıcık yol versen de biz de sollayıp geçsek, helak olduk arkanızda, babanızın yolu mu yahu, bla bla bla.....
-Hönk!..
Hayaldi tabii ki ama eğlendim valla düşünürken bile.

Derken sabit yerimiz İkbal'de mola verdik. Ismarladığımız yemekleri beklerken arkamızdaki masaya 9-10 yaşlarında biri kız, biri erkek 2 obez çocukları olan kendi halinde bir aile oturdu. Oğlan kızdan biraz daha obezdi. Daha poposunu sandalyeye yerleştirmeden atlayıp menüyü ele geçirdi ve ilk sıradaki kahvaltı tabağından başlayarak son sıradaki içeceğe kadar yüksek sesle ve adeta sürükleyici bir roman okurmuş gibi büyük bir zevkle okudu, sonra da şöyle buyurdu: "Geçen sefer geldiğimizden beri bu menü değişmiş." Bak sen, ezberlemiş kerata. Sıra yiyecek seçimine gelince de sucuk döner, kaymaklı kadayıf ve Rus salatası diye çığrınmaya başladı. Rus salatası üzerinde özellikle durdu, ben deyim beş, siz deyin on kere "Rus salatası, Rus salatası" diye tezahürat yaptı. Sanırsın 10 yaşındaki veledin ömrü Moskova'da geçmiş. Ismarladıkları önüne gelene kadar Rus salatası diye inledi, gelir gelmez de hapur hupur yuttu ne varsa:)

Devam ettik yola, daldığım uykudan bir diğer uğrak yerimize, söğütlü lokantaya girerken uyandım. Ankara'ya giderken çay içmek için buraya uğrarız, arabamız yıkanırken çaylarımızı içer ve sahibinin her seferinde önümüze getirip zorla yedirdiği ballı gözlemeyi didikleriz. Üstelik para da kabul ettiremeyiz, ellerimizi sıkarak karşılar, ellerimizi sıkarak uğurlar, valla bir tanışlığımız yok, bu molalarla hasıl oldu ahbaplık. Bugün de ellerimizi sıkarak buyur etti ve tüm red ısrarlarımıza rağmen bu defa ballı-kaymaklı gözlemeyi dayadı. Hatır için yarısını götürdük, kalanı paketlemeyi önerdi ama istemedik:) Bugün nedense çok kalabalıktı mekan ve dişi nüfusun %80 i (ben de dahil) levrekten balinaya değişen balıkların etinde hatunlardı. Hep merak ederim, ortalık bu kadar iri balık eti kaynarken giyim mağazalarındaki kıyafetler neden hamsiler, hadi bilemedin istavritler içindir ki?

Yolculuk çeneme vurdu, sonunda geldik Ankara'ya, muhtemelen bahara kadar buradayız, bekleriz. Hepinize sevgiler, selamlar, iyi geceler...

1 Eylül 2010 Çarşamba

DAVULUMU ÇALA ÇALA

Akşam üstü artık bıkıp kapıya gelen 5. farklı davulcuya söylendim. Yahu daha Ramazan bitmeden, bayram gelmeden 5 ayrı davulcu mu bahşiş toplamaya çıkar? Bir mahallede kaç davulcu vardır? Üstelik her gelen orijinal (!) davulcunun kendisi olduğunu iddia ediyor. Marifetleri de ne? Station bir arabanın bagajına kurulup "güm de güm güm" diye çalar gibi yapmak, uzaktan bile hoş gelmiyor sesi. Her gece sayıyorum vurdukları tokmak sayısı beşi geçmiyor, ritm zaten yok, kakafonik bir ses. Herşey gibi Ramazan davulculuğunun da suyu çıktı. Nerde o eski davulcular, özledik vallahi. Oğlumun doğumu Ramazan'a denk gelmişti. Minicik birşey, sürekli ağlıyor, ben perişan, uyku denen şey haram. Binbir uğraşla uyutuyoruz, tam dalıyor yatıp biraz dinleneceğiz balkonun altına geliyor hazret, ev de 1.kat, bütün ses içerde. Bir yandan çalıp bir yandan çığırıyor:

"Ne uyursun ne uyursuuuuuun
Uykunda neler bulursuuun
Kalksana lambayı yaaaaksana
Belki Cenneeeetlik ooolursun"

gümbede güm güm gümbede güm güm

"Huma kuşlar huma kuşlaaaar
Deniz kenaaarında kışlar
Hanım ablaaam pilaaav haşlar
Beyabim yemeğe de başlaaar"

Gümbede güm güm gümbede güm güm

O iştahla çalıp çığıradursun biz ailecek balkona hücum ediyoruz. Hemen bahşişler atıp çekip gitmesini sağlıyoruz ama para tatlı. Adam işin ilmini aldı, para atılan tek balkon bizimki. Ertesi gece tam çocuk uyumuşken yine başlıyor serenat:

"Yenicami direk isteeer
Söylemeyeee yürek ister
Benim karnııım toktur amma
Arkadaaaşım bööörek ister"

Gümbede güm güm gümbede güm güm

Bu hilafsız 30 Ramazan böyle devam etti, adam kesin bizden topladığı paralarla davulunu yenilemiştir. Fakat çok istikrarlı çıktı kendileri, o evde oturduğumuz 10 yıl boyunca ve taşındığımız diğer evde de hep aynı manileri söyleyerek çaldı durdu, davula vuruşundan tanır olmuştum artık kendisini ama son birkaç yıldır yokoldu, yerini bir acemi aldı.

Şimdi bekliyorum, bakalım kalan birkaç günde kaç tanesi daha bu mahallenin asıl davulcusu benim diye kapıyı çalacak, daha bunun bayramı da var, haydi hayırlısı...

Görsel: Buradan

17 Mart 2010 Çarşamba

BOOOOOZAAAA!..

Bu akşam oğlum eve elinde Akman'dan alınma vişneli pasta ve bir şişe boza ile geldi. Mımm, ikisine de, hele bozaya bayılırım, üstelik Akman'dan alınmış olursa hiç dayanamam. Şişeyi elime tutuştururken "Soğuk yere koyacakmışsın" dedi ve akabinde ikimiz de gülmeye başladık. Zira sıcakta tutulmuş ve öncesinde de hayli çalkalanmış bir bozanın insanın başına neler açacağını komik bir deneyim yaşayarak öğrenmiştik.

Yıllar önce Antalya'da değil boza satan, içen hatta bilen bile yoktu, sıcak iklim nedeniyle bozanın tanınmadığını ve rağbet görmediğini düşünüyorum. Şimdiyse Akman etiketli olmasa bile pekçok pastanede ve markette boza bulmak mümkün, hatta sonbaharda ilk kez sokaktan "Bozaaa" diye bağırarak geçen bir satıcının sesini duyup şaşırmıştım. Her ne hal ise, benim yaşadığım deneyim Antalya'da bozanın bulunamadığı zamanlara ait. Öylesine boza hasreti çekmekteydim ki annem ve babam Ankara'dan her gelişte içi Akman'dan alınma boza ile dolu bir bidonu yanlarında getirirlerdi. Yine böyle bir kış günü 2,5 litrelik bir cola şişesinde benim boza geldi. Ben aileme kavuşmanın heyecanıyla bozayı oturduğumuz odada bırakmışım, oda sıcak tabii ki. Sohbet, muhabbet, yemek derken sonunda bulaşıkları toparlayıp mutfağa gittim, giderken boza şişesini de yanıma aldım. Bulaşıkları yıkayacağım ama aklım bozada. "Yahu, bir bardak içeyim, sonra yıkarım bulaşıkları" dedim. Dedim demesine de o şişenin 8 saatlik otobüs yolculuğunda salsa dansçısı gibi çalkalandığını, 1-2 saat kadar da sıcak odada rehavetle yayıldığını düşünemedim elbette. Elimi kapağa atıp şöyle bir çevirmemle birlikte kapak mermi gibi fırlayıp tavana kadar uçtu, şişeden fışkıran bozaysa duvarlara, raflara, tezgahın üstüne, yerlere, giysilerime ve o anda TV'de film izlemeye niyetlendiğim için gözümde olan miyop gözlüğüme sıçrayıp heryeri batırdı. Bir yandan şaşkınlıkla elimde hala fışkırmaya devam eden şişeye bakıyor, bir yandan ziyan olan bozaya hayıflanıyor, bir yandan da ortalığı nasıl temizleyeceğimi düşünüyordum. Sonunda boza sakinleşip şişenin kenarından hafifçe akmaya başladığında elimden bıraktım, ne mutlu ki onca dökülmesine rağmen hala ağzına kadar doluydu, mayalı içeceklerin avantajı:)) Önce gözlüğü gözümden çıkardım, kalınca bir boza tabakasıyla kaplanmıştı camları, ziyan etmeye kıyamadım bir güzel yaladım. Sonra rafta duran, boza tsunamisinden kurtulmuş bardaklardan birini kapıp doldurdum. Elime geçirdiğim tarçın kavanozunu açıp üzerine serptim, yapıştığı duvardan yavaş yavaş akmaya başlayan bozalara karşı kaldırıp "Şerefe" dedim ve diktim tepeme, ohh mis!..

Sonrası iki saat süren temizlik ameliyesi, sevindirici olan husussa iyice mayalandığı için üç gün boyunca şişenin her dolduruştan sonra anında eski seviyesine ulaşmasıydı...

Görsel: Buradan