.

.
.
Aksilikler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aksilikler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ekim 2012 Pazar

YOLCULUK VE BİR SÜRÜ ŞEY

Efendim, bugün 4 aylık Ankara macerasının ardından sonunda Antalya'ya, evime kavuştum. Çok özlemişim, Antalya da beni özlemiş olacak ki kraliçelere layık bir törenle karşılandım. Önce elinde portakal tutan altından kız,


Sonra Türkan Şoray ve Belediye Başkanı
 

Ve sonra olarak da davul ekibi


bana hoşgeldin demeye gelmişler. Aman nasıl memnun ve mütehassis oldum, nasıl duygulandım, nassıl goksüm gururla doldu, nassıl koltuklarım kabardı anlatamam. Oturdum kaldırımın kenarına zırıl zırıl ağladım, "Hiç gerek yoktu değerli okurlarım, beni blogdan takip etmeniz yeterdi" dedim, "Sen de kimsin?" dediler. Çaktırmadan sıvıştım:)

Beni asıl karşılayanlara gelirsek; dün gece saat 01.00'de yatıp delikli bir uykuyla 03.00'de uyanıp bir saat sonra yola düşünce doğal olarak yine sütçü beygiri modunda tamamladım yolculuğu. Hatırladığım yegane şey sabahın köründe İkbal'de yediğim karışık tost ve duble çaydı. Gerisi uykuyla uyanıklık arası bir tuhaf durumda geçti. Bu kadar erken yola çıkınca öğle olmadan vardık evimize. Eve girip balkona çıkınca tahmin ettiğiniz şeyi gördük, bir numaralı karşılayıcılarımız yavru kuşları. Biz gelene kadar epey yol almışlar. Gitmeden önce yuva yapmamaları için bütün tedbirleri almıştım oysa, saksıları ters çevirmiş, tüm çukur yüzeyleri ortadan kaldırmıştım ama bu sefer suit oda kiralamışlar kendilerine uyanıklar. Patates-soğan koyduğum çekmeceli dolabın çatı katına sermişler postu. Post ki ne post, kuş gübresinden mütevellit kalın bir halı.  Ne desem boş, sadece "Hoşgeldiniz bebekler, bir siz eksiktiniz" diyebildim. Sonra Dedem Korkut geldi, boy boyladı soy soyladı, bebeklere isim koydu. Tam Film Festivali zamanı doğdukları için birinin adını "Türkan", birinin adını "Cüneyt" koydu ve "sıcakmış bu iller ben kımız içip serinlemeye gidiyorum" deyip vedalaştı.


Buyrun, Cüneyt'le Türkan, gübreleri mozaiklenmiş olarak huzurunuzda. Bir an önce uçsalar da temizlesem enkazlarını. 

Neyse efendim Cüneyt'le Türkan en azından balkonda, oysa bir diğer karşılayıcım mutfağı mekan tutmuş yokluğumda; bir adet kertenkele ki biz ona aile arasında Süleyman diyoruz. Sıcak yaz günlerinde ara sıra balkon ya da mutfak duvarında görür ses çıkarmazdık ama biz yokken gel de mutfağımıza pansiyoner ol dememiştik yani. Arkadaş babasının evi gibi kullanmış evimi, her yere imzasını atmış. Ben, zavallı Leylak o yol yorgunluğuyla önce kuşların gübrelediği iki koca balkonu temizleyip ardından mutfak sterilizasyonuna giriştim doğal olarak. Çamaşır suları ellerimi hamura çevirdi, ne kadar kap kacak vardı bulaşık makinesinden geçti. Buzdolabı kırklandı. Bu arada elektrik bağlantısını kestiğimiz için ev telefonunun hattı kopmuş, arıza bildirimi yaptık falan filan derken ikindiyi bulduk. Yeteri kadar çalıştığıma kanaat getirince hemen Festival mıntıkasına attım kendimi, niyetim önceden belirlediğim filmlere bilet almaktı. İlk sinemada sorunsuz aldım istediğim seans ve filmlere lakin AKM'de yani ulusal yarışmanın yapıldığı merkezde biletlerin çoğu tükenmiş, kaldık iyot gibi açıkta. Öğretmen olmanın avantajını burada gördüm, alamadığım biletlerin üstüne soğuk su yerine kahve içmek için oturduğum cafede rastladığım öğrencim bir davetiye verdi bana, böylece en çok görmek istediğim "Küf" filmine girebilme şansını yakaladım. Gerisini de o kadar önemsemedim, gidip o seanslara başka filmler için bilet aldım. Şimdi 15 biletim var ve start almak için yarını bekliyorum. 

Günün raporu budur sevgili dostlar, şimdi izninizle ben gidip yorgunluktan bayılayım...

28 Şubat 2012 Salı

YAĞMUR YAĞDI BÖYLE OLDU

Sabah erken kalktım ve kaç gündür bir türlü halledemediğim kargo işimi halletmek için evden çıkmak üzere hazırlandım. Tabii önce balkonda bir meteorolojik yoklama yaptım. Hava yağışlı ama o an için yağmur durmuş, bulutlar da yüksek "nasılsa yakın, indirmeden gidip dönerim" diyerek araziye uygun hale getirdim üstümü başımı. Yani paçalarımı çizmemin içine soktum, başıma kapüşonumu geçirdim, pardesümü giydim yola koyuldum. Gidip dönene kadar neler mi oldu, buyrun:
-Karşıdan karşıya geçmek için orta refüjde beklerken normal süratle gelip beni ve su birikintisini görünce hızını arttırarak küçük bir banyo almama sebep olan sürücü efendiye,
-Tam kargo şubesine yanaşırken sapı kopan poşet nesnesine,
-Şubede görevli, 10 dakikalık işi yarım saatte tamamlayan ve üstelik de yanlış yapan uyuz ötesi, mızmız yaratığa,
-Belediyenin yapmış olduğu kaldırımı sarı çizgilerle bölüp kendine park alanı ilan eden ve biz yayaları su birikintileriyle dolu asfalttan yürümeye mahkum eden özel hastane sahibine,
-Çizme olduğunu düşündüğüm ve güvenle giydiğim, lakin hastane önü göl olmuş asfaltta capırdarken içine su alıp ayaklarımı sırılsıklam eden çizme benzeri deri parçalarına,
-Eve 100 metre kalmışken bardaktan boşanır gibi indirip beni ıslak sıçana döndüren yağmurun ellerine,
-Ve göz göre göre şemsiye almadan çıkan kendime,
"Vecihi" namındaki Şener Şen'den gelsin: "Kara Vicdanlı":


Bunca şeyden sonra şu aşağıdakini hakettiğimi düşünüyorum, ne dersiniz?

 
Bu da şiiri olsun:

Simitcandır bunun adı
Ne diyet dinler, ne kadı
Bunu yiyen bilir kendi
Kalori bunun neresinde? 
... 
Peynirle yesen olmaz demez
Zeytinle yesen olmaz demez
Hatta katık da istemez 
Kalori bunun neresinde?

Aşık Dertli'ye selam olsun:))