.

.
.
aydökümü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aydökümü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Eylül 2026 Cumartesi

ANKARA/EYLÜL-AĞUSTOS DÖKÜMÜ

Bir süredir ay dökümleri yapmaktan vaz geçmiştim ama geçenlerde bir takipçim neden yapmadığımı sorunca haydi dedim yeniden başlayayım. Gerçi yaz ve Ankara olunca okumak dışında fazla kültürel ve sosyal aktivite olmuyor ama yine de olan biteni derleyip toplayayım. Kitaplarla başlayalım:

Ağustos ayı uzun süredir kesat giden okuma macerama bereket getirdi. 15 kitapla bitirdim ayı ve birkaçı dışında hepsini çok severek okudum. Özellikle okuyun diyeceklerim arasında "Arkadaşlarım", "Muhabbet", "Irmina" (bu bir grafik roman), "Rüzgar Adımı Biliyor", "Sevgi ve Özlemle" ve "İsimler" başta geliyor. Bunların hepsi hakkında Goodreads'da yorum yaptım. "Mavi Sakalın Şatosu" bir polisiyenin 3. kitabı, diğerlerini Temmuz ayında okumuştum. Özellikle 1. kitabı öneririm: "Terra Alta". "Cehennem Sıcakları İçin Talimatlar", "17 Haziran", "Blankets", "Çocukluk Edebiyatı" da okuyun pişman olmazsınız diyeceğim kitaplar. "Ben Ruhi Bey Nasılım?" kitaplığımda bulunsun diye aldığım ve tekrar okuduğum bir Edip Cansever klasiği malum. "Adamın Oğlu" okunabilir ama şart değil, senarist-yazar Sadık Şendil'in yaşam öyküsü yazım olarak tatsız ama öznenin kendisi ilginç bir insan. Zinhar okumayın diyeceğim kitapsa "Veda Temizliği", evdeki fazlalıklardan kurtulmayı bu kitabı okumadan da başarabilirsiniz 😂

Storytel dinlemelerime gelince, iki uzun kitaba niyet ettim Ağustos ayında, biri son zamanlarda çok konuşulan "Tereyağı", diğeri ise "Oblomov".


Asako Yuzuki'nin "Tereyağı"nı Defne Günay seslendirmiş. Uzakdoğu edebiyatına biraz mesafeliyim ben, nedense tekinsiz geliyor. Tereyağı'nı o kadar uzatmışlar ki dinlemekten sıkıldım, üstelik sevmedim de, biraz iştahım kabardı o kadar, edebiyatına olduğu kadar mutfağına da uzak olsam da o kadar çok yemek ismi ve tarifi geçti ki acıktım. 

"Oblomov"a gelince, bilmeyen yoktur, yıllar önce kısaltılmış baskısını okumuş, çocukken de bir radyo programında dinlemiştim. Şu zamanki aklımla bir kez daha tekrarlamak istedim. 20 saatlik kitabı Uygar Özçelik oldukça iyi seslendirmiş. Sanırım Ağustosta başladığım kitap ancak Eylül sonu bitecek. 


Kitap sayısı artınca izleme sayısı azaldı haliyle, ancak dört film izleyebildim. İlk ikisi Ferzan Özpetek'in izlemediğim son iki filmi idi. İkisini de sevdim ama özellikle "Elmaslar" kadın dayanışmasını konu aldığı için çok hoşuma gitti. 

Geçen yıl Maria Callas'in yaşam öyküsünü okumuştum, filmin kitaptan uyarlandığını sanıyordum ama değilmiş. Sopranonun hezeyanları ana konu idi, hiç sevmedim. Filmin tek dişe dokunur yanı Onassis'i şahane canlandıran Haluk Bilginer oldu. 

"Rosebush Prunning/Gül Budama" ise korkunçtu. Şöyle söyleyeyim eğer "Köpek Dişi"ni izlediyseniz onun bir beden küçüğünü izleyeceğinizi bilerek başlayın. Zaten senaristleri aynı imiş. Bu kadar hastalıklı ve sapkın bir aile ancak filmlerde bulunur diyeceğim ama bizim de Palu ailemiz var malum 😂

Uzun zamandır dizi izlemiyordum. "Mezarlık"ın 3. sezonun geldiğini öğrenir öğrenmez başına oturdum ve 8 bölümü bitirene kadar kalkmadım. Kadın cinayetlerinin ve tacizin konu alındığı bölümü çok beğendim, zaten Birce Akalay'ı çok severim, Olgun Toker ise tam anlamıyla döktürmüştü. 

Eğer sayılırsa bir etkinliğim daha oldu, Çiko ile birlikte gittiğimiz çocuk operası "Mutlu Kasabası". Elbette ki bana hitap etmiyordu ama ekran bağımlılığını ele alan güzel bir konusu vardı:


Ve son olarak kahve içelim, güzelleşelim 😉

Blogspot izin verirse yeni yazılarda görüşmek dileğiyle...

30 Eylül 2025 Salı

EYLÜL DÖKÜMÜ

Eylülün son gününden merhaba, üç-beş eş dost buluşması, kardeşle içilen kahveler dışında tatsız bir aydı, severim oysa Eylül'ü, bu kez yüz vermedi pek bana. Kısmet diyelim ve önümüzdeki aylara bakalım. 

Hafta sonunu domestiklikle entelektüellik arasında geçirdim. Bir yandan çamaşır, bulaşık yıkayıp, silip süpürüp, toz alıp, ütü ve yemek yapıp, çocukları ağırlayıp hizmetçilik ve annelik görevlerimi yerine getirirken araya kitaplar, filmler, Storytel'de dinlemeler, tablette şeker patlatmalar ve "Bir dönüm bostan, yan gel Osman" durumları da aldım reklam niyetine. Eylül keyif bazında tat vermezken okumak konusunda verimli oldu. Her biri tuğla boyutunda 8 kitap okudum ve hepsini de çok beğendim. Alınız, okuyunuz 😊


Film konusunda skorum 6, bir de yeni bir diziye başladım "Mussolini". 1. bölümünü izledim, her bir bölüm bir saat sürüyor, sinir ola ola izliyorum:





Peki Storytel'de neler dinledim? 5 dinlemeden 4'ü tekrar idi. "Sinekli Bakkal"ı ortaokulda okumuştum, dinleyip hatırlamak iyi geldi. Keza Adalet Ağaoğlu'nun "Dar Zamanlar Üçlemesi" her bir kitabını ikişer kere okuduğum bir seri idi, hafıza tazeleme adına onları da dinledim. "Vatan Millet Samatya"yı okusam sever miydim? Pek sanmıyorum, zira fazla uzatılmıştı ama Tilbe Saran öyle bir seslendirmiş ki adeta içinde yaşadım:


Epeydir kahve paylaşmamıştım değil mi sevgili takipçilerim, haydi bakalım, hep birlikte içelim, 40 yıl sürsün hatrımız:


Ve son olarak size bir duyurum var. Leylak Dalı blogumu açtıktan bir süre sonra çeşitli zamanlarda, çeşitli yerlerde çektiğim kapı fotoğraflarını paylaştığım bir blog açmıştım: "Kapılar". Bir süre paylaşım yaptıktan sonra âtıl bırakmıştım. Geçenlerde aklıma geldi, Hatay'da çektiğim kapı fotoğrafları vardı, eminim ki artık yoklar, içim acıdı. Dedim "Kapılar"ı aktif hale getireyim hiç olmazsa orada yaşasınlar. Sadece kapı değil, pencere de paylaşma kararıyla bazı eklemeler de yaptım. Takip etmek isterseniz link aşağıda:



Sevgiyle kalın...



29 Temmuz 2025 Salı

TEMMUZ BİTERKEN / 29 TEMMUZ

Öyle sıcak ki, yaşım kadar Ankaralıyım, böylesini çok az gördüm. Yıkayıp balkona astığım çamaşırları 15 dakika sonra takır takır kurumuş olarak topladım. Fırın ağzı gibi, kupkuru bir alev karşılıyor balkona çıktığında insanı. Diyeceksiniz ki Antalya'dan alışkın değil misin, Antalya'nın nemi yok burada en azından, orası daha da tahammül edilmez, lakin Ankara'nın bu huyuna çok ender rastladığımız için perişan etti cümlemizi. Sıcakla sarmalanıp TV'de yanan yerleri izliyoruz içimiz yana yana. Bu yazı yangın ve sıcakla hatırlayacağız. 

Sokağa çıkmak mümkün değil; kitap, telefon, yelpaze, saç tokası ve tablet eşliğinde odadan odaya taşınıyorum. Ev batıya bakıyor ve öğleden sonra tahammül ötesi oluyor. "Minik" bitti, balmumu heykellerin yaratıcısı Madam Tussaud'un ilginç yaşam öyküsünü okumak-biraz da bunalarak-oldukça uzun sürdü. Fransa'nın en kanlı günlerinde, Bastille, Fransız İhtilali, giyotinle kafaları kesilenler, bugün kahraman ilan edilip yarın tu kaka olanlar, hepsi bir şekilde sızdılar kitabın içine. "Minik" ya da asıl adıyla Marie, ustası ve efendisi Dr. Curtius'dan kalıp çıkarmayı, balmumu başlar ve heykeller yapmayı öğrenir, bir ara Versay Sarayı'na kabul edilip Prenses Elizabeth'in hizmetçiliğini yapar. Fransa'dan İngiltere'ye göçtükten sonra evlenip "Tussaud" soyadını alır ve balmumu heykel müzesini açar. Elbette ki içine kurgunun da karıştığı bu yaşam öyküsü okumaya değecek kadar ilginç, bir o kadar da tekinsizdi. Lakin kitabın kalınlığı, harflerin boyutunun küçüklüğü ve sıcak elimde epey sürünmesine sebep oldu, hatta araya "Rüzgarı Beklerken" isimli bir başka kitap bile aldım. Anna Pazos'un kendi hayatından esinlenerek dört bölüm halinde yazdığı anlatıyı keyifle okudum. Şu an elimde Ayşe Övür'ün "Markiz'deki Kadın"ı var. "Botter Apartmanı"nı okumuştum yazardan daha önce ve itiraf edeyim bayılmamıştım. Bu kitabı da Markiz hatırına aldım ve sonuç diğerinden pek farklı olmayacak gibi görünüyor. 2006'da çok uzun yıllar sonra İstanbul'a gitmiştim kuzenimin davetiyle. İstanbul daha bu kadar kaotik ve betona kesmiş değildi. En azından Beyoğlu hâlâ büyüleyiciydi. Kendimi Füruzan öykülerinde gibi hissetmiştim başım gökyüzünde, binaların güzelliğine şaşarak dolaşırken. Çok kitap okuyan bir insan İstanbul'u kitaplardan tanıyor önce gidip görmese de. Benim de giderken aklımda onlarca mekan vardı görmem gerektiğini düşündüğüm. Markiz Pastanesi bunlardan biriydi ve ne mutlu ki henüz faaliyetteydi. Kuzenimle girmiştik içeri, mevsimleri temsil eden, ikisi kayıp dört panodan İlkbahar'ın altındaki masaya oturmuş, kahve ve pasta istemiş, ağzımda yiyip içtiklerimin tadından ziyade gözümde gördüklerimin keyfiyle ayrılmıştım. Sonraki gelişimde Markiz "Yemekçi" olmuş, daha sonrakilerde ise karanlık, kirli bir camekandan ibaret kalmıştı. Güzel mekanların kapanmasına, önceki halinden çok farklı, sıradan bir yere dönüştürülmesine dayanamıyorum, umarım biri el atar da tekrar eski güzelliğine kavuşur. Kitabı alıp okuma sebebimi anlatabildim sanırım:


Mubi'ye yine zam gelmiş, kibarca haber verdiler. Pandemiden bu yana sinemaya gitmeyi unuttuğumuz  ve bilet fiyatları da alıp başını gittiği için Mubi'yle vedalaşamadım haliyle. O yüzden bu ara sürekli orada film izliyorum. Temmuz ayında 2 Japon, 2 Filistin, 1 Litvanya, 1 Şili ve 1 Arjantin yapımı film izledim. Özellikle Japon, Filistin ve Şili yapımı filmleri çok beğendim. 

Storytel'de klasikleri dinliyorum bu ara. "Martin Eden", "Germinal" ve "Yüzbaşının Kızı"ndan sonra biraz ara vereyim dedim ve Nazan Bekiroğlu'nun 19 saatlik "Nar Ağacı"na başladım, ilgiyle dinliyorum. 

Bende durumlar böyle dostlar, ülkenin hali, yangınlar, çözümsüz olaylar ruhumuzu tepetaklak ederken sanata ve edebiyata sığınıyorum. Dilerim Ağustos bir nebze de olsa yüzümüzü güldürür...

1 Mayıs 2025 Perşembe

MAYIS AYLARIN GÜLÜ(MÜ)DÜR* / 1 MAYIS

Mayıs ayının ilk yazısına, adına yakışır şekilde bayram gibi kutlanacak zamanlara ulaşabilmek dileğiyle tüm emekçilerin 1 Mayıs günü kutlu, huzurlu, barış içinde geçsin diyerek başlamak istiyorum. 

Mayıs ayı Antalya'da bile adına yakışmayacak kadar serin bir havayla giriş yaptı. Delik deşik bir uykudan zor bela uyanıp balkona çıktığımda karşı kaldırımdaki zeytin ağaçlarından dökülen kara tanelerin beneklediği asfalt gece yağan yağmurla ıslanmış, sonbahardan kalma işe yaramaz, inatçı sarı yapraklar da zeminde yerini almıştı. Doğu yönünde parlak bir güneş sahneden çekilmeyi, batıda ise yağmur yüklü kara bulutlar görev sırasını bekliyordu. Sokağın kedi kolonisi zulalandıkları yerde apartmanımızın kapısının açık bırakıldığı anı kollamaktaydılar. Kapı önündeki çam ağacının altına bırakılan su ve mama kendilerini aileden biri gibi hissettirdiği için her fırsatta apartmana dalmakta beis görmüyorlar, hele ressam paleti gibi alacalı bir tane var ki katlar arasında dolaşması yetmiyor gibi camlı giriş kapısına amonyaklı sıvısını fışkırtmaktan da hiç çekinmiyor. Kedi haklı bir yerde, apartmanın insan cinsinden gençleri sigara paketlerini, izmaritlerini, karton kahve bardaklarını akıllarına esen her yere fırlatmakta sakınca görmüyorsa, alacalı mırnav, "Ben de organik sıvımı bırakmışım, ne var bunda" diye düşünüyor olabilir.

Nisan ayı ülke dertleriyle hemhâl olarak geçti. Üzerimize yüklenen sıkıntıya mola vermek istediğimiz zamanlarda kitaplar, filmler ve sanatsal her türlü şey kurtarıcımız oldu. Bu ay yine çok fazla okuyamadım. Kafa bir şeylerle aşırı derecede doluysa okumaktan yeterince verim alınamıyor ne yazık, gözümün önünde danseden o kurumuş parçacık da bana bir çeşit ceza oldu bir yıldır:

Bu ayın en sevdiğim kitabı yeni tanıştığım mimar/yazar Ertuğ Uçar'ın "İstanbulin"i oldu. Çok geçmeden de bir başka kitabını, "Ayrılığın Haritası"nı da okudum ve onu da çok sevdim. "Annem" hüzünlü bir öykü idi, "Hüzünlü Kaplan" ise yıllarca üvey babası tarafından taciz edilen ve bu durumu 19 yaşında ifşa edebilen bir kadının yazdğı belgesel nitelikli bir yaşam öyküsüydü, nefretle okudum. "Sabır Taşı" Afgan edebiyatı örneği olarak ilginçti."Bahçede Hayatlar" ise keyifle okunan bir permakültür günlüğü oldu. Yenilerde bitirdiğim "Boş Dolaplar"a gelince, çok sevilen, çok tutulan, Nobel'li bir yazar olan Annie Ernaux'da bana hitap etmeyen bir şey var, aşırı ayrıntıya girmesi mi, paragrafsız cümleleri mi bilemiyorum, bir-iki kitabı dışında sevemedim ve sanırım artık okumam. Herkesin en önemli eseri olarak nitelediği "Seneler"i ise yarılayamadım bile. Artık kusur bende mi, yazarda mı onu bilemeyeceğim ama zevkler ve renkler gibi kitaplardan alınan keyif de tartışılmasın.

Bu ay ikisi kısa film olmak üzere eski ve yeni tarihli 12 film izledim. Ve ne yalan söyleyeyim kimilerinin harika oyuncuları olsa da hiçbirine düşüp bayılmadım. İlla ki birini seç derseniz "The Here After"i ilk sıraya koyabilirim. 

Ayın mutlu edenleri esasen bunlar oldu. "Ran"da Yurdaer Okur Nazim şiirlerini adeta üç boyutlu hale getirdi. "Aşk Listesi" oyunculukların zirve yaptığı çok hoş bir komedi idi, zevkle izledik ve çok alkışladık. "Don Kişot" kalabalık kadrolu, renkli ve neşeli bir bale idi. "Yalancı" aşırı diyaloglu, iki kişilik ve uzun bir oyun olduğu için beklediğim kadar keyif vermedi. 


Sadece iki dizi izleyebildim, zira ilk kez Kore dizisi izledim ve maşallah kendileri koridor yolluğu kadar uzundu, 16 bölüm ayın yarısını zaptetti zaten. Biraz kararsız yaklaşmıştım ama sevdim, özellikle son bölüm çok etkiledi beni. "İstanbul Ansiklopedisi"ni ise çoğunuz izlemişsinizdir, beğenen de var, yeren de. Ben kusurlarına rağmen beğendim. 

Ve Storytel'den dinlediğim dört kitap. Mübarek Kadınlar" sona doğru biraz sıksa da güzel öykülerdi. "Hyunam-Dong Kitabevi"ni yer yer severek dinledim, yer yer sıkıldım. Son iki kitaptan birincisi sade suya tirit, ikincisi ise bir polisiye idi. Her ikisini de seslendiren Murat Eken'i hatrına dinledim desem yalan olmaz.

Bitirirken Mayıs'ın gerçek anlamda ayların gülü olmasını dileyerek ayrılıyorum huzurdan:

*Mayıs ayların gülüdür
Taze bir çiçek dalıdır
İçerim ateş doludur
Mayıs'da gönlüm delidir.
 
Ruhun şâd olsun Sabahattin Ali

1 Nisan 2025 Salı

GÜLE GÜLE MART / 1 NİSAN

Bayrama benzemeyen bayramın son, yeni bir ayın ilk gününe geldik. Bakalım baharın benim için en güzel ayında (çünkü zamanında bana kardeşimi getirmişti) bizi neler bekliyor, umarım Mart gibi üzmez.

Genel olarak bayramlara bayılmam ama bu bayram gerçekten baydı. Hem ülke gündemi, hem havanın nanemollalığı, hem çocukların yanımızda olmaması daralttı ruhumuzu, üstüne bir de dün sabah Volkan Konak'ın ölüm haberi "E ama yani" dedirtti. Nerede gördüm hatırlamıyorum, blog mu, Instagram mı, Facebook mu, yazan kişi okuyorsa eğer affına sığınıyorum, birisi mealen şöyle yazmıştı; "Kendimi takvim gibi hissediyorum, bu insanlar öldükçe yapraklarım birer birer kopuyor sanki". Ne kadar doğru. Daha Edip Akbayram'ı hazmedemeden bir de Volkan Konak, ne diyeyim huzurla uyusun dilerim.

Instagram deyince şöyle bir şey oldu, eminim size de oluyordur. Birkaç yıl önce bir arkadaşın annesine bayram ziyaretine gitmiştik ve bize çayın yanında bir tatlı ikram etmişti. Boşnak kökenli idi teyzemiz ve o yörenin tatlısı olduğunu söylemişti. Bayramın birinci günü Ramazan'da arkadaşları davet ettiğim iftar yemeğinden artan 3 parça güllaçla tatlı yaparken aniden aklıma geldi ama adını bir türlü hatırlayamadım. Epey düşündüm, sonra da gündelik telaşla aklımdan silindi gitti. Dün sabah Instagram'da dolaşırken şak diye bir tatlı tarifi çıktı karşıma, neydi bu tatlı, benim dün düşünüp de hatırlayamadığım "Kaymaçina". Bu sanal ortamlar bizim zihnimizi okuyor olabilir mi, siz ne dersiniz, bu ilk değil, pek çok kez karşıma çıktı bu tür şeyler ve beni oldukça rahatsız ediyor.

Geride bıraktığımız ayın son on gününde yaşananlar malum; kızgınlık, kaygı, huzursuzluk, üzüntü, heyecan, umut gibi karmaşık duygularla çalkalandık durduk. Gündemimiz değişti, tepetaklak oldu, ilerleyen günler de çok şeylere gebe görünüyor. Bütün bunların dışında bir Mart dökümü yapacak olursam sanatsal ve kültürel anlamda Şubat'ın benden çaldıklarını Mart geri verdi diyebilirim. Hastalık nedeniyle iptal ettiğim etkinlikleri, geri verdiğim biletleri, aklımın kaldığı gösterimleri bu ay telafi ettim:

İki oyun izledim; "Gramofon Hala Çalıyor" ve "Therese Raquin/Bir Cinayetin Anatomisi". Özellikle ikincisini çok beğendim. Bir oturumda iki bale, "Paquita" ve Bir Yaz Gecesi Rüyası" iade edilen biletlerdendi, oldukça güzeldi. "Aşk-ı Memnu" ünlü romanın opera düzenlemesi idi, ne yalan söyleyeyim pek sevmedim. Ve son olarak bir müzikal, "7 Kocalı Hürmüz". Daha önce tiyatro oyunu olarak izledim, TV'de pek çok kez denk geldim ve son olarak müzikalini de deneyimleyerek Hürmüz Hanım'la vedalaştım. Eğlenceli idi haliyle, oyuncular başarılıydı ama fazla uzatılmış geldi, sona doğru sıkıldım. 

Bu ay da film izleme konusunda kendi rekoruma yanaştım, Şubat'ta 18 film izlemişim, Mart ayında 4 eksiğiyle 14 oldu:

En sevdiklerim, "I'm Still Here", "Central Do Brasil", "Festen", "Wajib" ve "Other Peoples Children" oldu. 

Hızımı alamadım birisi bayramın ilk günü olmak üzere 4 tane de dizi izledim:

Hepsi Netflix'den görüldüğü üzere ve haklarında çok konuşuldu ilk üçünün. Sonuncusu ise "Genç Kızların Rehberi" adını taşıyan, sade suya tirit bir İspanyol dizisi, hep sağlıklı sebze yenmez ya, arada abur cubur da atıştırmalı 😂 Bayramın kasvetini biraz renklendirdi.

Gelelim kitaplara, bu ay 6'da kaldım ne yazık ki, olsun Nisan ayında telafi ederim:

"İrlanda Defteri" en sevdiğim oldu. Onu "Kurtların Tarihi ve "Yabancı Kucak" takip etti. "Ertuğrul Osman/Şehzadenin Yüzyılı" ise ilginç bir okumaydı, 2. Abdülhamit'in torunu Ertuğrul Osman'ın günlüklerinde kendi bakış açısından dedesini ve Osmanlı'nın son dönemini okuduk, ayrıca yaşamlarının ne kadar lüks olduğunu da bizzat kendi kaleminden öğrendik. "Uyku Krallığı" Kerem Eksen'den okuduğum ikinci kitaptı ama ilki kadar sevemedim. "Murdo" ise çok tatlı bir çizgi romandı. 

Bu ay Storytel'e tek bir kitap dinleyebildim, 22 saatlik bir klasik: "Suç ve Ceza". Erdem Akakçe'nin olağanüstü seslendirmesi ile nefis bir dinleme oldu:


Mart ayını kapatırken Nisan'ın umutlarımızı, hayallerimizi gerçekleştirmesi, ülkeye huzur, barış ve adalet getirmesini diliyorum...


3 Şubat 2025 Pazartesi

OCAK DÖKÜMÜ

2025 yılı itibarıyle ay dökümlerimi "Kurmaca Biyografiler" blogundan kopya çekerek yapacağım. Zira onun alfabetik sunumları çok hoşuma gidiyor, benim için de eğlenceli olacak. Şimdi bakalım Ocak ayı nasıl geçmiş:

-Ankara'da yedinci ayı tamamlayınca "Yetti artık" dedik ve 18 Ocak'ta sabahın köründe yola düştük. Yol maceramızı dönüş sonrası ilk yazımda anlatmıştım. Evimi çok özlemişim, kavuşmak iyi geldi, üstelik havalar da  bahar gibiydi.

-Bird bu yıl izlediğim ikinci filmdi ve çok hoşuma gitti. Ergen bir kızın kendisinden daha ergen ve sorumsuz ebeveynleri arasında büyümeye çalışırken karşısına çıkan ve kendisine Bird adını veren bir yetişkinle arkadaşlığını anlatıyor. 

-Cevher ya da orijinal adıyla "The Substance" ise yılın ilk filmi olarak talihsiz bir başlangıçtı. Milletin övmelere doyamadığı bu kanlı film sözde estetik sektörünü hicvediyor ama bana hiç iyi gelmedi dostlar.

-Çocuklardan, özellikle de Umut'tan ayrılmak zor geldi haliyle ama yapacak bir şey yok, evli evine, köylü köyüne oluyor bir zaman sonra.

-Dostlarımı özlemişim, geldiğimin ertesi günü biriyle, daha ertesi günü ise diğeriyle buluşup hasret giderdim. Varsın valizler açılmayı beklesin, görümcemin sık kullandığı bir özlü sözle: "Adı belli adamdan iş mi kaçar?" 

-Eve dönmeden temizlik yaptırmış, perdeleri yıkatmıştım. Ve fakat Antalya perdelerinin makus talihi 5. kez karşıma çıktı. Salonun güneşliği ve oturma odasının tülü cehennemi Antalya güneşinden erimiş ve yıkanma sonrası yırtılmıştı. Şöyle bir düşündüm ve perdeleri karşıma alıp bir nutuk çektim, "Bakın" dedim, şimdi sizi yenilesem hem bana tuzluya mal olacaksınız, hem de önümüz yaz, güneşten yine kavrulacaksınız. Ben bu yırtıkları plilerin arasında kamufle edeyim, bir sezon daha dayanın olur mu? Masraf çıkarmayın bana". Ses etmediler, ben de "Sükut ikrardan gelir" diyerek saldım kendi hallerine.

-Film izlemekte rekor kırdım bu ay. 10 film izledim ve çoğundan memnun kaldım. 

-Geceleri uyumakta zorlanıyorum yine, hele de geç yatarsam dön baba dönelim misali yatak benden beziyor. Kazara uyumuşsam da gecenin bir yarısı açılıyor gözlerim ve ondan sonra uyuyabilirsen uyu. Anneme çekmişim. Zamanında kadınla az dalga geçmedik, sen farkında değilsin aslında uyuyorsun diye. Hatta babam şöyle bir söylem geliştirmişti: "Benim hanım evlendiğimizden beri hasta, hala ölmedi, her tartılmada kilo verir hala bitmedi, hiç uyumadığını iddia edip sabah rüya anlatır" 😃 Maalesef yaş ilerledikçe öyle oluyormuş babacığım, kiloyu bilmiyorum ama hastalık ve uyku konusunda annem haklıymış, benzerlerini yaşıyorum. 

-Hıfzıssıhha Enstitüsü, babamın yıllarını geçirdiği kurum. Antalya'ya dönmeden kısa bir süre önce kız kardeşle nostalji yapıp babamı analım diye uğradık ama neredeyse içeri almayacaklardı. Rica minnet izin aldık, yanımızda bir güvenlikci ile bahçe içinde şöyle bir dolandık. Babamı andık anmasına da kurumun şimdiki halini görse ne kadar üzüleceğini konuştuk.

-Ilık hava çok iyi geldi, arkadaş buluşmalarını genellikle falezler üstündeki cafelerde yapıp güneş sırtımızı ısıtırken denizi izledik.

-Kuaföre koştum gelir gelmez, zira hem dip boyam gelmiş, hem de kahküllerim gözlerimin içine girmeye başlamıştı, her ikisini de halledip pek memnun ayrıldım mekandan.

-Leylaklı bir tablo hediye aldım, geçen yazımda da bahsetmiştim, orta 1'den bu yana hiç ayrılmadığımız arkadaşım benim için yapmış.

-Melek biblosu koleksiyonu yapıyorum bir süredir ama yılbaşından yılbaşına, her yılbaşı için bir melek. Bu yılki meleğim dantelden örülmüş ve benimle birlikte Brugge'dan geldi. 

-Ne zamandır Yat Limanı'na gitmiyordum. Geçen gün Kocam Bey'le birlikte güzel havayı da fırsat bilerek uzun bir yürüyüşle Kaleiçi'ne gittik, Yat Limanı'na tepeden bakan Mermerli Cafe'ye kurulup en sevdiğim Antalya manzarasının keyfini çıkardık. Buyrun, siz de çıkarın:

-Oynadığım üç oyun var tablette; Candy Crush Saga, Candy Crush Soda ve Toy Blast. Senkronize bir faaliyet benimki, tableti elime alıyor, telefonda Storytel'de dinlediğim kitabı açıyor, bir yandan dinleyip bir yandan şeker patlatıyorum. Bir nevi terapi gibi, ayrıca hayli yüksek derecelere eriştim, benimle gurur duyabilirsiniz 😂

-Örgü örmeyi çok özlüyorum ama her iki bileğimdeki son derece ilerlemiş Carpal Tunnel Sendrom engel. Geçenlerde elime bir zamanlar örüp örüp koyduğum bir sepet dolusu Granny Square motifi geçti. Birleştirsem bayağı güzel bir örtü olacak ama mümkünü yok, hepsini toparladım ve alt katta oturan yiğenin eşine verdim, birleştir ve kullan dedim. 

-Pırasa aldım Yat Limanı dönüşü uğradığımız pazardan. Arkadaşım pırasa, brokoli, mercimek ve tarhana ile pişen bir çorba tarif etti, onu deneyeceğim. 

-Sırt ve bel ağrıları bu ay bana hiç rahat vermedi, biri bitti, biri başladı. Şu an stabil durmdayım ama ne zaman kendilerini hatırlatırlar bir fikrim yok.

-Tam 10 kitap okumuşum Ocak ayında, hemen hemen hepsini severek okudumsa da ilk sırayı 5 yıldızla Alice Zeniter'in "Kaybetme Sanatı"na veriyorum, mutlaka okuyun derim. "Juliette" şahane bir çizgi romandı, çizgi roman sevenler kaçırmasın. 

-Uğur Deveci'yi "Buzdan Top" ile tanımıştım ve yazım dilini çok sevmiştim. Bu yaz bir söyleşi nedeniyle tanışmak da kısmet oldu, hem kendisi, hem de eşiyle. Ocak ayı içindeki ikinci Ankara söyleşisi ise yeni çıkan "Ateş Ten Gölge" isimli öykü kitabı nedeniyle oldu ve bu sayede tekrar görüşmüş olduk.

-Viyana Filarmoni'nin Yeni Yıl konseri Ocak ayının ilk gününü şenlendirdi. Gerçekleşmesi imkansız hayallerimin biri de bu konserde izleyici olabilmek.

-Yüz bin kere baksam da bıkmayacağım manzaralardan biri de Akdeniz'in üstünde yükselen Beydağları manzarasıdır, Antalya'ya döndükten sonra her fırsatta görüş alanıma aldım:

-Zevkli bir doğum günü haftası geçirdim Ocak ayının son günü doğan biri olarak. Mesajlarıyla, telefonlarıyla, içten kutlama dilekleriyle, çiçekleri ve armağanları ile beni mutlu eden tüm dostlara buradan bir kez daha teşekkür ediyorum. 

Ve alfabenin son harfi kahve diyor, 40 yıl hatır diliyorum:


3 Aralık 2024 Salı

KASIM DÖKÜMÜ / 3 ARALIK

Derken yılın son ayına geliverdik sevgili takipçilerim, göz açıp kapayana kadar geçiyor zaman ve de tarih tekerrürden ibaret oluyor iki yıldır. Yine Ankara'dayız ve bir süre daha dönme durumumuz yok, zorunlu birtakım sebeplerle evi özlemeye devam yanisi 😀 

Malum Kasım ayında sürpriz bir yurtdışı seyahatimiz oldu. Neredeyse ayın ilk yarısı onun telaşıyla geçince bu ay kitaplardan, filmlerden, Storytel'den fire verdim. Sayıyı düşürmediğim tek şeyse kahve 😂 Ne yapalım, telafi ederiz.

Önce bir Kasım dump'ı yapalım, "Boomer" olabiliriz ama gençlerden de geri kalmayız 😏:

Hollanda ve Belçika şehirlerinde kaldırım aşındırmalar, sonbaharın tadının çıkarıldığı parklar, kız kardeşle içilen kahveler, gezilen topu topu tek sergi Kasım ayının hoş yönleriydi.

Kitaplara gelirsek, rekolte benim için hayli düşük:

Koca ayda topu topu 5 kitap, kendimi kınıyorum ama yukarıda da yazdığım gibi seyahat ayın yarısını yediği için ancak bu kadar olabildi.

-Angelica Lopes'in yazdığı ve itiraf ederim kapağının güzelliğine aldanarak aldığım "Flores Kadınlarının Laneti" sade suya tirit sabun köpüğü bir kitaptı. Uçakta başlayıp dönerken yarıladığım kitap o kadar keyif vermedi ki kalan elli sayfayı tüketmek bir haftamı aldı. 

-Medusa Yayınları'ndan çıkmasına aldanarak aldığı "Kaç ya da Kal" yetişkin bir kadınla otistik ergen bir kızın bir gününü konu alıyordu, zaman zaman yolları bir şekilde kesişse de birbirlerinin hayatlarına pek fazla katkısı olduğu söylenemez. Açıkçası yayınevinin ilk iki kitabından aldığım tadı alamadım. Nasıldı derseniz "Eh işte!" diyebilirim. 

-Ayşegül Devecioğlu sevdiğim bir yazardır, bugüne kadar çıkmış tüm kitaplarını okudum ve hemen hepsini sevdim. "Kuma Daireler Çizen" son kitabı ve yazar bir de polisiye deneyeyim demiş sanırım. Evet kötü değildi, okudum bir şekilde  ama polisiye bir romanın verdiği heyecanı duymadan okudum. Kendi tarzında devam etmesi dileğindeyim...

-"Talihsiz Anjel Hala" İzel Rozental'ın varlığını oldukça geç öğrendiği, Balkan Savaşı sırasında Edirne'de bir Kız Okulu'nda öğretmen olarak görev yapan halasının günlüklerinden hareketle resimleyerek sunduğu bir kitap. Edirne'ye yapılan saldırılar, halkın yaşadığı zorluklar ve şehrin kurtuluşunu Anjel Hala'nın günlüklerinden okuma şansını yıllar sonra yiğeni sayesinde öğrenmiş oluyoruz. Beklediğim kadar ilgi çekici bulmadım.

-Ve verimsiz ayın son okuması Sinem Sal'ın "Mihrap"ı oldu. Sinem Sal'ın yazım dilini zeki ve esprili buluyorum. Öyle ki hüzünlü bir öyküyü bile yer yer kahkaha atarak okumanız mümkün. "Mihrap" da tam böyleydi...

Verimsiz okumaları verimsiz dinlemeler takip etti:


Bu aralar Storytel'de polisiyeye ağırlık veriyorum, dağınık kafam ve ara sıra düzenini şaşıran tansiyonuma iyi geliyor. İki Ahmet Ümit polisiyesi ile başladığım dinlemeye Instagram'da da takip ettiğim "Cerenlerin Efendisi" Ceren Ceran'ın "Çirkin Kadınlar İçin Hayatta Kalma Rehberi" isimli eğlenceli romanı su gibi aktı gitti. Koreli yazar Kim Hye-Jin'in "Kızım Hakkında Her Şey"i anne-kız arasındaki fikir ayrılıklarını, yaşlılık sorunlarını ele alan iyi bir dinleme idi. Ve son olarak Rebeca Solnit'in "Kaybolma Kılavuzu" ile Kasım dinlemelerini bitirdim. Kurgu dışı hoş bir kitaptı. 

Bu ay en yetersiz durum film izlemekte ortaya çıktı, sadece üç tane ve birisi de kısa film üstelik:

-Mehmet Eroğlu'nun 10 günlük bu serilerini zaten daha önce okumuştum. Netflix sırayla hepsini film olarak yayınlamaya başlayınca da izlemeye başladım. İlk ikisini daha çok beğenmiştim, Meraklı Adam o kadar ilgimi çekmedi, yalnız Nejat İşler kitaptaki kahramanın neredeyse birebir aynısı olmuş. 

-Bu ay tüm okuma ve izlemelerimin en başına bu animasyon filmi yerleştirebilirim: "Bir Salyangozun Anıları", hüzünle izlediğim nefis bir filmdi. Mutlaka bir şekilde bulun ya da sinemada denk gelirseniz izleyin derim. 

-"Cahide Devekuşu'nun Açık Evliliği" MUBİ'nin yayınladığı 25 dakikalık bir kısa filmdi ve zaten daha uzun olsa tahammül edemeyeceğim saçmalıktaydı. Ben ettim siz etmeyin.

"Yargı" bittikten, "Kızılcık Şerbeti" ve "Bahar"ı da ben terk ettikten sonra izleyecek bir dizi bulamamakta idim. Neyse ana akımda "Annem Ankara"ya başladım, umarım yarısında bırakmak durumunda kalmam, şimdilik iyi gidiyor. İki gündür de "My Brillant Friend"in 4. ve son sezonunu izliyorum. Üçte birini bitirdim bakalım. Ne olup bittiğini kitapları okuduğum için bilsem de dizinin ilk 3 sezonu çok başarılıydı, son sezon da fena gitmiyor.

Ve bu ayın en verimli rekoltesi, kahveler efendim. Babamın her kahve içişinde yinelediği bir tekerleme ile sizlere veda edeyim, Yeni yılda görüşmek üzere:

"Ehl-i keyfin keyfini kim tazeler
Taze elden, taze pişmiş, taze kahve tazeler"









1 Kasım 2024 Cuma

EKİM DÖKÜMÜ / 1 KASIM

Eylül ile kıyasladığımda Ekim nispeten sakin geçti, tansiyonu düzene soktuk, diş ağrısını şimdilik korkuttuk, umarım böyle devam eder. Biraz üşüdük haliyle, Antalya sonbaharlarını yaz gibi yaşadığımız için Ankara ters köşe yaptı, eh dünya sonbahara, kışa da kalmıyor, bahar gelir elbet...

Bu ay iyi okumalar yaptım, güzel filmler izledim, epeyce kitap dinledim, Ankara sokaklarını arşınladım, bir-iki arkadaşla görüştüm, kısacası fena değildi, aynı performansı, hatta daha iyisini ve fazlasını Kasım'dan da bekliyoruz. 

On bir kitapla kapattım Ekim ayını, pek çoğundan da memnun ayrıldım. 

-Ayın ilk kitabı "Esrik Ağacın Meyvesi" idi. Escobar döneminde Kolombiya'da geçen sarsıcı bir öykü "Esrik Ağacın Meyvesi". Bu ara Kolombiya'lı yazarlar pat pat düşüyor önüme, hepsi de vatanını terk etmek zorunda kalmış yazarlar ve yaşadıkları çok zor şeyler. Bu kitabın yazarı da kendi çocukluğundan esinlenerek kurgulamış romanın temasını. Çok beğenerek okudum...

-Adalet Ağaoğlu çok sevdiğim yazarlardan biridir. Tüm kitaplarını, hatta bazılarını iki kere büyük bir zevkle okudum. İnternette sipariş verirken "Düşme Korkusu" çarptı gözüme, okumadığım bir kitabı varmış diyerek ekledim sepete. Meğer son kitabıymış, ismi de manalı, geçirdiği büyük kazanın izdüşümü gibi. Yalnız yazarını bilmeden okusam "Kim yazmış bu uyduruk öyküleri" derdim. Oldukça büyük bir hayal kırıklığı oldu, daha ziyade üzüldüm. Bunca yetkin kitaptan sonra bu bir yere varmayan öyküler. Ben ettim, siz etmeyin, Adalet Hanım şimdiye kadar okuduklarınızla kalsın zihninizde ve kalbinizde...

-Sally Rooney konusunda kararsızım, ilk iki kitabını okudum, güzeldi ama yeni çıkacak kitaplarına hemen atlayacak kadar etkilememişti beni. Büyük bir reklam ve pazarlama stratejisiyle sunulan "Intermezzo"yu almayı düşünmüyordum ki kızçem almış, kendisi okumadan bana verdi. Başlarda bir türlü içine giremedim kitabın, "Ivan" sayfalar arasında görününce kitap ilgi çekici hale geldi. Ne fazla iyi, ne de kötü buldum kitabı. Diğer kitapları hakkındaki düşüncem neyse bu kitapta da aynı. Okunur mu okunur ama beklentiyi fazla yükseltmeden...

-Macar edebiyatını çok seviyorum, haliyle Sandor Marai'yi de. Bu incecik kitap iki yakın arkadaşın uzun yıllar sonra buluşup geçmişin hesaplaşmasına girdikleri bir anlatı. "Mumlar Sonuna Kadar Yanar" ve sonunda olan olur. Genelde tüm Marai kitapları gibi uzun monologlar şeklinde ve ağır ilerliyor, yazarın tarzına alışkın olmayanlar için sıkıcı olabilir ama ben sevdim...

-"Sabahın Üçü" kolay okunan, sürükleyici bir kitap. Bir hastalık nedeniyle 2 günü uyumadan birlikte geçiren baba-oğulun öyküsü. İnsanda güzel duygular uyandırıyor ama edebi anlamda çok da beklentiniz olmasın...

-Nahid Sırrı yeterince değeri bilinmemiş, görece yakın zamanda keşfedilen, üstelik çok iyi bir yazar. Bir çok kitabını Oğlak Yayınları bastığında okumuştum. Yazıldığı yıllarda gazetede tefrika edilen "Her şey Bitmeden, Gece Olmadan"ın roman formatında basılması da bir nevi hediye gibi oldu. Üstelik Cumhuriyet'in ilk yıllarında Ankara'da geçiyor. Her zamanki gibi çok sevdim...

-"Dinah Olmak" büyüdüğü komünden ayrılıp kendi ayakları üstünde durmak isteyen Dinah'ın çıktığı yolculukta yaşadıklarını anlatan sürükleyici, rahat okunan ama edebi anlamda çok da yetkin olmayan bir kitap diyebilirim. Sıkılmadan okunacak bir şey arayanlara öneririm...

-"Nasıl Oldu da Agnes Varda'yla Tanışamadım" esprili diliyle çok keyifli bir kitap. Bir sinema öğrencisinin Paris macerasının yanı sıra, yazarın yönetmenliğini yaptığı "Meeting Jim" belgeselinin yaratılma sürecini de okumak mümkün. Kitabı okumadan önce ya da sonra "Meeting Jim" belgeselini de izlemenizi öneririm. Agnes Varda ise kitabın görünmeyen kahramanı... 

-"Savaşları, Kralları ve Filleri Anlat Onlara" Mathias Enard'dan okuduğum ilk kitap oldu. Haliç'e bir köprü kurması için devrin padişahı tarafından İstanbul'a davet edilen Michelangelo'nun orada kaldığı süreçte yaşadıklarını anlatmış yazar masalsı bir dille. İlginçti...

-"Taş, Kağıt, Makas", Noel hediyesi olarak İskoçya kırsalında şapelden dönüştürülen bir eve davet edilen evli bir çiftin giderek gerilime dönen ve ters köşeyle biten öyküsünü konu alıyor. Eh işte denecek türden...

-Ve ayın son kitabı "Büyük Büyükanne Webster", klasik bir İngiliz soyluluk öyküsü. Dıştan görkemli, içten içe çürüyen, buz gibi şatolar, gelenekçi soylular, her biri ayrı telden çalan aile bireyleri. Yazarın kendi hayat hikayesinden esinlenerek yazdığı düşünülüyor. Ben sevdim...

Gelelim filmlere:

Bu ay izlediğim filmler içinde bir sinema salonunda, nihayet izleyebildiğim "My Favourite Cake" en beğendiğim film oldu. Muhafazakar İran koşullarında gizlice çekilmiş film iki yalnız ve yaşlı insanın birlikte geçirdikleri bir geceyi konu alıyor. İnsanın dimağında hem acı, hem tatlı izler bırakan şahane bir filmdi. Bunun etkisiyle yönetmenlerin ilk yapımı olan "Ballad Of A White Cow/Beyaz İneğin Şarkısı"nı da izledim. Güzeldi ama diğeri kadar etkileyici gelmedi. 

Aldığım bir kararla her ay en azından iki eski ve kült filmi izlemek niyetindeyim. Claude Cabrol'un 1995 yapımı "La Ceremonie"si ile Ettore Scala'ın 1977 yapımı "Özel Bir Gün"ü ile başlangıç yaptım. Her ikisi de şahaneydi. Isabelle Huppert'in gençliğini ve Sophia Loren'in muhteşem güzelliğini izlemekse içimi açtı. 

Daha önce "Suna" filmini izlediğim yönetmen Çiğdem Sezgin'in ilk filmi olan "Kasap Havasını" da izledim Mubi'de bulunca. Fena değildi diyebilirim.  

"Meeting Jim"den yukarıda da bahsettim. Paris'de yaşayan, kırk sene boyunca evinde herkese açık yemekler veren, avangard tarzıyla Paris'in sanat çevresini derinden etkileyen Jim Haynes'in belgeselini Ece Ger çekmiş. Çok ilginç bir belgesel, MUBİ'de mevcut, izleyin derim... 

Cem Karaca gençliğime damga vurmuş sanatçılardan biridir. Konserlerinde az coşmadım. "Cem Karaca'nın Gözyaşları" filminin çekildiğini biliyordum ama izlemeye niyet etmemiştim. Amazon Prime'a gelince izledim haliyle. Biraz karton geldi ama bir dönemi tekrar yaşattığı ve o güzelim şarkıları tekrar dinlettiği için yine de sevdim.

Netflix'de "Boşanamama" adıyla yayınlanan "Divorce" ise tam bir zaman kaybıydı...

Ekim ayı Storytel dinlemeleri açısından da oldukça verimliydi:


En dişe dokunur dinlemelerim Maupassant'ın "Bel Ami"si ile Panait Istrati'nin "Arkadaş"ı oldu. Zamanında okumadığım klasikleri dinleyerek eksiklerimi tamamlıyorum. "Yediçınar Yaylası"nı da dinleyerek Kemal Tahir ile vedalaştım. Kendisinin köy romanları beni bayılttı, bu kadar mı kadın düşmanlığı yapılır, genci yaşlısı, güzeli çirkini hepsi erkek delisi, hepsi ahlaksız. İyi bir yazar olabilir ama bu kadarı da yeter dedirtti. 
Üç polisiyenin ikisi Ahmet Ümit'tin Komiser Nevzat'ının macerasıydı, Gülce Başer polisiyesi ise pek tat vermedi. "Mutlu Aile Çöplüğü" sıradandı, Tomris Hanım'ın öykülerine laf edersek çarpılırız diyelim Başar Başarır'ın son romanı "Dünyanın Bütün Fıstıkları" vakit geçirmek için iyi bir seçenekti. Bir anne-kızın Tokyo gezisinin anlatıldığı "Kar Havası" ise bende acilen seyahate gitme isteği uyandırdı. 

Bunca yorgunluğun üstüne kahve içilmese olmaz değil mi?


Kasım dökümünde buluşmak dileğiyle kalın sağlıcakla...


2 Ekim 2024 Çarşamba

EYLÜL DÖKÜMÜ / 2 EKİM

Şiirli miirli yollamıyorum Eylül'ü, gidip gidip geri geliyor nasılsa. Gidince gelemeyen bizleriz, bir de bunlara şiir yazıyoruz.😃 Üstelik iyi başladıydı, giderayak hasta edip canıma okudu. Ekim'den daha iyi performans bekliyoruz diyeceğim ama o da maşallah Aralık ayı sanki, bugün dr kontrolüm vardı, gidip dönene kadar dondum. Kışlık giysi de getirmemişim, altı kaval üstü şişhane geçirdim üstüme bir şeyler, muayene sonrası bir mağazaya uğrayıp 1-2 mevsimlik giysi aldım. 

Eylül'ün ilk yarısı keyifli, neşeli, gezmeli tozmalıydı. Son yaz günlerinin tadını çıkardık kız kardeşle. Şuraya şöyle bir kolaj bırakayım:


İstanbul'da yaşananlar malum, Eskişehir'de de, yazmıştım buraya. Diğer fotoğraflar Saraçoğlu Mahallesi, Uğur Deveci-Uğur Terzi söyleşisi, Kurtuluş Parkımız ve Ankara'nın denizi Gölbaşı'ndan.

Ayın ilk yarısındaki gezip tozmalar ve ikinci yarısındaki hastalığın getirdiği halsizlik nedeniyle sekiz kitapla yetinmek durumunda kaldım, ikisi incecik bir şey üstelik.

Bu ayın kitapları arasında "Nisyan" ve "Gözlemevi Apartmanı"nı ayrı bir yere koyuyorum, ikisini de çok severek okudum. "Nisyan" için yazarın babasını anlattığı bir anı kitabı da diyebilirim ki insanı hem gülümsetip hem hüzünlendiren bir öykü. Çok seven, çok sevilen ve ne yazık ki bir suikast sonucu erken yaşta kaybedilen bir baba figürü var kitapta. Okumanızı öneririm.

"Gözlemevi Apartmanı" ilginç karakterlerin boy gösterdiği ilginç ama çok iyi bir öykü. Sıradışı kahramanları seviyorsanız bu kitabı da çok seversiniz.

Fatmanur Kaptanoğlu'nun yeni çıkan kitabı "Babam, Ev ve Yumurta Kabukları" ince ama etkileyici bir kitap. "Nisyan"daki babanın tam tersi bir baba figürü var burada. Anlatıcımızın babası, ölüm döşeğindeyken yıllardır görmediği babasının son zamanlarına tanıklık etmek için uzun süredir uğramadığı evine dönüyor. Ben çok severek okudum, finali ayrıca yüreğe dokunuyor. 

"Çocuklar Treni" 2. Dünya Savaşı sonrası Güney İtalya'da yokluk içinde yaşayan bir grup çocuğun ülkenin kuzeyine, bir süre bakımlarını üstlenecek ailelerin yanına bir trenle götürülmelerini ve orada yaşadıklarını anlatan hoş bir kitap. Okuyun derim.

"Bez Bebek Alfabesi" için karanlık, ürkütücü, grotesk ve fantastik kelimelerini kullanmam şaşırtıcı olmaz. Son derece tuhaf kahramanların yer aldığı öyküler bunlar ve işin açıkçası hiç tarzım olmayan bir tür olduğu için okurken biraz zorladı. 

"Meral" babaannesinin günlüğündeki yırtık sayfaların peşinde koşan bir genç kızın öyküsü. 

"Watson Ailesi" Jane Austen'in bitirilmemiş bir kitabı, "Emma"nın altyapısını oluşturduğu söyleniyor. 

"Bir Paris Semtinin Tüketilmesi Denemesi" Georges Perec'in tüm kitapları gibi değişik, okunmasa da olur kategorisinden, yazarın üç gün boyunca Paris cafelerinde oturup geleni geçeni, otobüsleri kamyonları, çoluğu çocuğu kaydettiği bir günlük gibi, hiçbir özel yanı da yok ama insanda bir cafeye oturup aynı notları tutma isteği uyandırıyor. Çünkü Perec böyle biri...

Gelelim dinlediklerime:


-Kemal Tahir'le başlamak istiyorum. Storytel'deki tüm kitaplarının dibini kazımak üzereyim. Bu ay "Kurt Kanunu" ve "Körduman"ı dinledim. "Kurt Kanunu" İzmir suikastini konu alan bir kitap. Farklı bir açıdan ele alınmış, ilgiyle dinlediğim bir kitap oldu, keşke Mazlum Kiper'in ağdalı okuyuşuyla sunulmasaydı. "Körduman" ise "Sağırdere"nin devamı niteliğinde. Kemal Tahir'in yazdıklarını çok severek dinliyorum ancak köy hayatını konu alan kitaplarından vaz geçmek üzereyim. Çünkü kadınlar için o kadar alçaltıcı, aşağılayıcı nitelemeler yapılıyor ki pes diyorsunuz. Köyün kadınlarının tamamı, genci, yaşlısı, evlisi, bekarı içi lokum dolu bir mendile, bir çift pabuca gönül indirip önüne gelen erkeğe "he" diyecek insanlar gibi ele alınmış. Oldukça maço bir söylem ve beni biraz kızdırdı.

-"Eflatun Koza"yı yıllar önce yayınlandığı hafta okumuştum, Cahide Birgül'ü kaybetmemizden birkaç gün önce, benim için anlamı bu nedenle çok farklıdır. Çok sevdiğim ve genç yaşta yitirdiğimiz bu yazarın son kitabını bir kez de dinleyip hatırlamak istedim. Başak Meşe'nin güzel seslendirmesi ile kitabı bir kere daha sevdim. 

-"Mona'nın Gözleri" sanat tarihi anlamında çok yararlı bir kitap. Gözlerini kaybetme tehlikesi olan küçük kız torununu her hafta müzeye götürüp bir tablo hakkında bilgi sahibi eden bir dede var. İnsanın vakti çok olsa kendini o küçük kızın yerine koyup söz konusu resmi önüne açarak dedenin dikkat çektirdiği hususlarla incelese ne kadar güzel olurdu. Resim sanatını sevenler için çok iyi bir dinleme olabilir. 

-Herman Hesse'nin "Ağaçlar"ı İstanbul'a giderken trende dinlediğim bir kitaptı. Yazar sevdiği ağaçları tek tek anlatmış, ben de onunla sevdim. 

-"Bayan Ming'in Hiç Olmayan On Çocuğu" tek bir çocuğu olmasına rağmen her birinden on çocuğa sahipmiş gibi bahseden, Çin'in bir kasabasında tuvalet bekçiliği yapan Bayan Ming'i anlatıyor. Çok severek dinlediğim, keyifli bir kitap oldu.

-Murat Eken'in şahane seslendirmesiyle dinlediğim Oğuz Atay'ın "Eylembilim"i 12 Mart sırasında bir akademisyenin yaşadıklarını konu alan bir kitap, yazarın son kitabı. O yıllara ergen yaşlarımda şahit olduğum için ilgiyle dinledim. 

-Ve son olarak Osman Balcıgil'in "Yağmur Çiseliyor"u. Çorum olayları ve 12 Eylül darbesinin arka planını belgelere dayanarak anlatan bir kitap, bekletimi oldukça aştı ve beni öğrencilik yıllarıma döndürdü. Murat Özgen'in başarılı seslendirmesi ile ilgiyle ve hüzünle dinledim. 

Eylül ayı film izleme açısından biraz yetersiz oldu. 4 film ve uzun süre sonra izlediğim bir dizi ile kapattım Eylül sezonunu. Aslında "My Favourite Cake" için sinemaya alınmış bir biletim vardı, hasta olunca iptal etmek zorunda kaldım ama aklım da filmde kaldı. Sadece bu değil şahane bir konserin biletleri de aynı nedenle iptal edildi. Kısmet diyelim:



-"Crossing" uzun zamandır izlemeyi arzu ettiğim bir filmdi, malum ortamlara düşünce izleme imkanı buldum ve çok beğendim, denk gelirseniz ihmal etmeyin. Yine Mubi'de izlediğim "Suna" bu ay severek izlediklerimdendi. "Columbus" konu itibarıyla beni çok etkilemese de filme adını veren kentteki mimari eserleri görebilme açısından ilginçti. "His Three Daughters" ise ölüm döşeğindeki babalarının başında bekleyen üç kız kardeşin yer yer çekişmelerini ve yer yer uyuşmalarını konu edinmişti, vasat diyeceğim bir filmdi.

"The Perfect Couple" isimli Netflix dizisini eminim çoğunuz izlemişsinizdir, mumya yüzlü Nikol'ün başrolde oynadığı polisiye için değerlendirmem de ortalama. 

O zaman haydi kahvelerimizi içmeye, kendileri İstanbul, Eskişehir ve Ankara imalatı:


Ekim ayı lütfen artık biraz ısınsın, henüz sonbahar moduna giremedim ben...

2 Eylül 2024 Pazartesi

AĞUSTOS DÖKÜMÜ / 2 EYLÜL

"Yazlar yavaşça bitmese, günler kısalmasa" demiş Yahya Kemal üstadımız. Ben de kendisiyle aynı fikirdeyim, hoş bu şiiri Eylül sonunda yazmış ama "Başladı mı uçlanır" buyururdu anneannem üstadımız da. Nitekim Ağustos ne ara başladı, ne ara uçlandı anlamadık. Ne kadar sıcak olursa olsun yazcılardanım ve güneş soğur, günler kısalırken hüzünlenir ve biraz da sinirlenirim 😃 

Gelelim o çabucak geçen Ağustos ayında ne eylemişiz, eyleyip de güzel mi eylemişiz. Ağustos bize biraz çelme taktı. Daha önce bahsetmiştim, eşimin geçirdiği operasyon ve sonunda gelişen komplikasyon ile ilk yarısını bize hastanelerde geçirdi. Neyse ki her şey yoluna girdi de canımız daha fazla sıkılmadı. O yüzden sizlere güzel Ağustos görüntüleri sunamayacağım, Eylül'e sözüm olsun, çünkü hafta sonu bir aksilik olmazsa İstanbul yolcusuyum. Hiç aklımda yoktu esasen ama canım, güzel C'ciğim İzmir'de bir blog buluşması yapıp beni imrendirince bir de İstanbul'da düzenleyiverdi. O zaman katılmak da farz oldu. 7 Eylül'de Kadıköy'deyiz, arzu eden dostlarla haberleşelim.

Gelelim ne gördük, ne okuduk, ne yazdık, yalan dünyadan bezdik mi, paylaşmaya. Önce filmler gelsin:


Kısalı uzunlu 8 film izledim, hepsi de MUBİ'den. Üyelik aidatlarını yükseltince suyunu çıkarmak farz oldu 😀 "Dammi" ve "Farklı Bir Yas" kısa filmlerdi ve açıkçası tavsiye edeceğim türden değildi. Yukarıdaki filmlerin içinde en beğendiğim "Faruk" oldu. Yönetmen başrolde 90 yaşındaki babasını oynatmış, babası da rolünün hakkını vermiş. Beni çok etkileyen, babamı hatırlatan ve yaşlılık üzerine düşündüren, hüzünlendiren bir film oldu. İzlemenizi tavsiye ederim.

"What's The Name Of The Film?" ya da Türkçe adıyla "Filmin Adı Ne?" bir belgesel. 90'lı yıllarda film çekmiş kadın yönetmenlerle yapılan söyleşileri içeriyor. Ben kendi adıma severek izledim.

"Bergman Adası", ünlü yönetmen Ingmar Bergman'ın izini süren sinemacı bir çiftin onun yaşamının büyük bir bölümünü geçirdiği  Farö Adası'nda yaşadıklarını anlatıyor. Vicky Kreps'i çok severim, filmde başrolde olması keyifle izlememe sebep oldu. Ayrıca Bergman'ın yaşamından izler taşıyan filmde belgesel tadı da buldum. 

"Memory", demans nedeniyle geçmişini unutmaya başlayan bir adamla, geçmişini çok fazla hatırlayan bir kadının birlikteliğini konu alıyor. Jessica Chastain'in varlığı filmi ekstra güzelleştirse de izlenebilir türden olduğunu da söyleyebilir.

"Kabahat", yaz tatilini babaannesinin köyünde geçiren ergenliğe yeni adım atmış bir kızın büyüme sancılarını konu alan oldukça pastoral bir film.

Ve "Yaban", çocuğunun velayeti ünlü bir Türk sunucu olan eski eşine verilen Fransız bir kadının çocuğuyla birlikte ülkeden kaçmaya çalışmasını konu alıyor ve benim sinirlerimi oldukça bozan bir film oldu.

8 kitapla Ağustos ayını kapattım, ilk üçü hayli hacimli ve oldukça maskulen kitaplardı, sonrasını edebiyat dedikodularına ayırdım 😃


-"Nevada" için şunu söyleyebilirim: "Vahşi batının en güzel öyküleri". Okuyunuz...

-"Sınırdaki Okul", 1920'lerin Macaristan'ında, yatılı bir askeri okulda geçiyor. İyi edebiyat, iyi çeviri, lakin tüm kahramanlar ergen erkek, bir süre sonra bu kadar maskülen bir roman insanı sıkmaya başlıyor, üstelik fazlasıyla ve gereksiz uzun tutulmuş. Yine de okunabilir düzeyde...

-"Sular Yükselirken" açık denizde bir petrol platformunda çalışan Waclav'ın fırtınalı bir gecede en yakın arkadaşı Matyas'ı kaybetmesiyle başlıyor. Sonrasında arkadaşının eşyalarını ailesine teslim etmek üzere Macaristan'a yolculuğu ve kendi hayatının ve zihninin dipsiz kuyularını ziyaretiyle devam ediyor. Oldukça iyi bir edebiyat ama bu da fazla maskülen ve bir süre sonra yoruyor insanı.

-Maskülen okumalardan şikayet edip dururken iki erkek yazar kardeşin söyleşisine başlamak nasıl bir duyguydu diyecekseniz, en azından bunlar bizden ve kendilerini ve kitaplarını seviyorum diyebilirim. "Kurmacasız Bir Yaşam" Erhan Bener'in Tarih Vakfı'nın bir projesi nedeniyle ağabeyi Vüs'at O. Bener ile yaptığı bir söyleşinin kitaba dökülmüş hali. Yazarları seviyorsanız kitabı da seversiniz.

-"Damla Damla Günler I ve II" yazar Adalet Ağaoğlu'nun 1969-1983 yılları arasındaki günlüklerini kapsıyor. Daha önce okumuştum ama epey zaman olunca bir kez daha okumak istedim. Çok tanıdık isimlere rastlamak mümkün ve en az romanları kadar sürükleyici ve akıcı...

-Bir diğer edebi magazin de "Tezer Özlü'den Leyla Erbil'e Mektuplar". Bu ay oldukça burnumu soktum yazarların özel hayatına. Leyla Erbil kendisiyle anlaştıkları üzere Tezer Özlü'nün ölümünden sonra kendisine yurtdışından yazdığı mektupları yayınlatmış. Özlü 'nün çalkantılı yaşamının son dört yılına göz atmak isterseniz buyrun derim...

-Ve ayın son kitabı bir çocuğun gözünden Suriye'de bir mahalleyi ve ahalisini anlatan "Sineksağan". Naif ve keyifli bir kitap.

Bu ay epeyce dinleme yaptım sevgili dostlar. Storytel bana ev işlerinde, yürüyüşlerde, uykuya hazırlanırken eşlik etti:


Bu ay yerli-yabancı, klasik-güncel, yaşam öyküsü, kurmaca demedim dinledim de dinledim, onbir kitabı devirdim. Ünlü organizatör Ahmet San'ın yaşam öyküsünü kendi ağzından anlattığı "San" ile başladım. Şaşırtıcı ve başarılı bir öyküydü. Orhan Pamuk'a kendisinin seslendirdiği "Babamın Bavulu" (Nobel konuşması malum) ile başlayınca yıllar önce okuduğum ve çok sevdiğim "Sessiz Ev"i çekti canım ve sonunu değiştirmek elimde imiş gibi heyecanla dinledim ve yine sevdim. Sonra biraz da Murathan Mungan dedim ve önceden okuduğum "Paranın Cinleri" (kendisi seslendirmişti) ile başlayıp "Çador" ile devam ettim. Dinlediğim son yerli Mert Fırat'ın harika seslendirmesi ile Yaşar Kemal'den "Yılanı Öldürseler" oldu. 

Okumadığım ya da tekrar etmek istediğim klasiklere Tolstoy'un "Kroyçer Sonat"ı ile başlayıp Dostoyevski'den "Beyaz Geceler" ve Balzac'dan "Vadideki Zambak" ile sonlandırdım. Biraz da çağdaş deyerek Julian Barnes'e geçtim ve "Benimle Tanışmadan Önce"yi dinleyip tuhaf bir kıskançlığa şahit oldum. Bu ayı bir polisiye dinleyerek kapattım: "Kiracı". Hepsinden de son derece keyif aldım. 

Eh okuduk, dinledik, izledik ve yorulduk. Haydi o zaman kahveler gelsin:




9 Ağustos 2024 Cuma

TEMMUZ DÖKÜMÜ / 9 AĞUSTOS

Ağustos pek keyifli gelmedi. O kadar da "Hoş gel" diye yalakalık yapmıştım oysa, ülke sıkıntılarına bireysel sıkıntılar da eklenince güzel bir giriş yapamadık. Instagram kapanınca Facebook'a mum olduk ama o da çekilir şey değil.  Eş-dost paylaşımının arasına saçma-sapan reklamlar, çeşitli grupların "bakın falanca artizimiz ve ailesi, hadi bir maşallah deyin-ki çoğunluğu dizilerden alınma kareler-fotoları, abuk sabuk yemek videoları girip bıktırıyor. Neyse geçelim tatsız mevzuları, gecikmeli bir Temmuz dökümü yapalım.

Temmuz güzel bir aydı, bir kere oğlum doğmuştu. Ayrıca kız kardeşle Ankara'yı adımlamalar, güzel apartmanları arşivlemeler, parklar-bahçeler, arkadaşlarla buluşmalar, Umut'la kikirdeşmeler derken geçiverdi gitti:


Kitap okuma ve dinleme açısından da verimli bir ay oldu Temmuz:


-"Çevrimiçi"nden daha önce de bahsetmiştim. Sevgili Ayşe Başak Kaban'ın sosyal medyayı konu alan, birbiriyle bağlantılı öykülerinden oluşan bir kitap. Ben çok severek okudum, okuyanlardan gelen eleştiriler de gayet olumlu. O yüzden derim ki, siz de okuyun...

-"Ev, Kadınlar, Seks". Bu kitabı bitirene kadar cinlerim tepeme çıktı, yaklaşık 120 sayfa boyunca boşanmak isteyen karısına çemkiren Franz'ın ağzına ıslak banyo terliğiyle vurmak istedim. Bu da kitaptaki eril dilin ne denli başarıyla kullanıldığının ispatıdır. Tüm kitapta yer alan monolog okumayı zorlaştırsa da konu itibarıyla çok gerçekçi buldum...

-Maggie O'Farrell'den daha önce "Hamnet"i okumuş ve çok beğenmiştim. "Evlilik Portresi"ni de en az onun kadar, hatta daha çok sevdim. Kitabın konusu Ferrara Düşesi Lucrezia di Cosimo de' Este'den esinlenmiş hüzünlü bir öykü. okuyun derim...

-"Kanada" bazı bölümleri biraz fazla uzatılmakla birlikte bu ay okuduğum en iyi kitaplardan biriydi. Amerika'da küçük bir kasabada sıradan bir yaşam sürerken anne-babalarının yaptığı aptalca banka soygunu yüzünden hayatları değişen 15 yaşındaki ikizlerin, daha doğrusu ağırlıklı olarak, Kanada'ya gitmek zorunda kalan erkek olanının öyküsü ustaca anlatılmış. Bu ay genellikle hacimli kitaplar okudum, Kanada'da onlardan biriydi. 

-Ruhumun kadını Isabel Allende, "Ruhumun Kadınları" adıyla kurgu dışı bir kitap yazmış bu sefer ve çok da iyi etmiş. Feminist bir söylemle hayatında iz bırakan kadınları, daha doğrusu ezilen, ikinci sınıf kabul edilen, bunun yanında mücadeleci, yılmayan tüm kadınları konu etmiş. Kitabında da söz ettiği gibi ilerleyen yaşına rağmen enerjisini koruyan, hayatı yılmadan göğüsleyen bu muhteşem kadın için dileğim daha pek çok kitaba imza atması...

-Her ne kadar öyle umarak başladıysak da "Lincoln Otoban"ını tam anlamıyla kat edemedik. Araya bir sürü olay girdi. Güzel ve heyecanlı başlamıştı ama sona doğru nedense çocuk kitabı okuyormuşum duygusu hakim oldu bir ara. Yine de final hayal kırıklığına uğratmadı. "Moskova'da Bir Beyefendi" güzelliğinde olmasa da okunur...

-"Arafta Düet" Sehalattin Demirtaş ve Yiğit Bener tarafından birbirlerini hiç görmeden yazılmış bir kitap. Emekli bir 12 Eylül komutanı ile o yılların devrimci öğrencisi, şimdinin avukatını bir araya getiren bir iç hesaplaşma kitabı olmuş. Hangi karakteri kimin yazdığı ise meçhul...

-Bu ay okuduğum, aklımda tek satırı bile kalmayan en tatsız kitap olarak niteleyebilirim "Margaret Teyzemin Aynası"nı. Ben okudum, siz okumayın :)

-Ve harika bir gezi kitabı, bir gezi kitabından çok daha fazlası hatta Kadir Işık'ın "Yolda Olmak"ı. Tiflis'ten başlayıp İran'ın çeşitli şehirlerine, oradan Irak'a geçen yazar şehirleri bir turist gibi değil de sosyolojik yönlerini öne alarak gezmiş. Ben çok beğenerek okudum. 

-Ayın son kitabı ise Yonca Tokbaş'ın koşma macerasını anlattığı oldukça keyifli bir bir kitap: "Koşmak ve Kendini Bulma Sanatı". Dubai'de kararsızca başlayan koşma macerası onu uluslararası maratonlara, en zor parkurlara kadar taşımış. Bu kitap azmin öyküsü, gerçekten istenir ve çalışılırsa nerelere varılabileceğinin hikayesi. Bir gün içinde okuduğum bu akıcı kitabı bitirdiğimde yazar ile Ultra parkuru koşmuş kadar nefes nefeseydim.
Kendini bulmanın binbir yolu var, yazar onu en mutlu edeni seçmiş: Koşmak
Okuyun bu kitabı, koşmaktan hoşlansanız da hoşlanmasanız da Yonca Tokbaş'ın anlatımını, başarı öyküsünü seveceksiniz. Kimbilir belki içinizde uyuyan, haberinizin bile olmadığı koşmak isteği birden uyanıverir 😊

Gelelim dinlediklerime:


-Bugüne kadar ihmal ettiğim için kendimi kınadığım Kemal Tahir'in okumadığım ve okuyup üzerinden çok zaman geçtiği için unuttuğum ya da bugünkü aklımla okumak istediğim kitaplarını Storytel sayesinde keyifle dinliyorum. Hem de seslendirmeyi "Karılar Koğuşu"ndaki gibi Murat Eken yaptı ise. Bu ay dinlediğim iki Kemal Tahir kitabı da beni çok mutlu etti. TRT için dizi olarak çekilip sonra yok edilen "Yorgun Savaşçı"yı da çok keyifle dinledim. 

-Yine sevdiğim eski bir yazardan, Yakup Kadri Karaosmanoğlu'ndan çok yıllar önce okuduğum iki kitabı tekrar dinledim: "Yaban" ve "Kiralık Konak". Şahaneydi dememe gerek var mı?

-"Çarşamba Çikolataları" ile "Çocukluğum ve Çocuğum" adını ilk kez duyduğum bir yazarın kitapları oldu. Aslı Kocaeli'nin özellikle "Çarşamba Çikolataları"nı severek dinledim. 

-Volkan Sönmez'in önce "Fırsatçı"sını dinledim, buraya eklemeyi unutmuşum. Eğlenceli bir kitap olunca ikinci kitabını da dinledim: "Tek Başına". Gelgelelim ikinci kitap birincinin konu olarak neredeyse aynısı olunca yazarı bir daha listeme almamaya karar verdim. 

Filmlere gelince:


Temmuz ayında eskilere daldım biraz, "Samanyolu" malum, beni çocukluğumda izlediğim sinemalara götürdü. "Hiroshima Mon Amour" ise uzun zamandır izlemek istediğim bir film olarak etkiledi beni.
"Hayat"ı sinemada izledik kız kardeşle, epeydir meraktaydım. Bazı eksiklikleri olmasına rağmen sevdim.
"In Hıs Fortress ya da "Onun Kalesinde" bir belgesel. 2 yıl önce kaybettiğimiz Latif Demirci'nin kızı Yasemin Demirci'nin babasını anlattığı 20 dakikalık bir kısa film.
"Ara" beni çok sıkan anlamsız bir filmdi, "Aynı ipte Asılı" ise ondan daha beterdi. 

Bu ay herhangi bir etkinliğe katılmadığım gibi dizi izleme fırsatım da olmadı.

Ve son olarak kahvelerimizi gelsin, ferahlayalım: