.

.
.
İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Eylül 2024 Cuma

İSTANBUL, 3. GÜN / 13 EYLÜL

Her güzel şeyin sonu var, biz de geldik son güne. Güzel manzaralı terasta veda kahvaltımızı yapıp akşamdan hazırladığımız valizleri resepsiyona emanet ederek hesabı kapatıyor ve gitmeden bir de Beyoğlu diyerek Karaköy iskelesine yürüyoruz. Anadolu yakası güneşli, lakin Avrupa semalarında kara bulutlar var. Otelden çıkmadan şemsiye mi, şal mı ikilemi yaşayıp ağırlık olmasın diye tercihi şaldan yana yapmıştım, çok geçmeden pişman olacağımın henüz farkında değildim. Vapura biniyor ve bir daha nerede göreceğiz diyerek rüzgara rağmen açıkta oturuyoruz. Karşımızda tüm görkemiyle Haydarpaşa, geçen yılki sabahlığını çıkarmış, transparan geceliğiyle poz veriyor gelene geçene:

"Üşüteceksin, dikkat et" diyerek el sallıyorum, arkamdan "Sen kendine bak, birazdan yağmuru yiyince görürsün gününü" dediğine eminim 😀

Rüzgar saçlarımızı havalandırıyor, denizin yüzü kırışıyor, bulutlar kararıyor, aklım valizde bıraktığım şemsiyede. Yağmur sevmeyen biriyim ben, kapalı bir yerdeyken, tercihan evdeyken yağsın, sözüm yok ama dışardayken yağmura yakalanırsam ruh halim değişiyor, kurt kadına dönüşüyorum, nursuz ve mutsuz oluyorum, panikliyorum. Nitekim tehlike yaklaşıyor:



Ve vapur tam iskeleye yanaşırken iri iri damlalar düşmeye başlıyor. Koşturarak karşıya geçiyor ve sahildeki cafelerden birine atıyoruz kendimizi. 



Yağmur kaçağı iki sokak köpeği ve bir fotoğraf grubuyla birlikte yağmurun dinmesini bekliyoruz. Beklerken birer kahve içiyoruz, yandaki gruptan bir kadın getirdiği kahveleri masa arkadaşlarının üstüne deviriyor. Yağmurdan kaçarken kahveye yakalanmak deyimi gerçekleşiyor. Dışarda bir meczup ıslanmaya aldırmadan kıyı boyunca yürüyor, ıslak tenhalıkta İstanbul'u dinliyorum gözlerim açık.

Yağış hafifleyince kalkıyor ve Tünel'e yürüyoruz ama o da ne? Tünel yok. Vallahi de yok, billahi de yok. Sağa sola soruyoruz, tarif ediyorlar, yağmur tekrar başlıyor. İki adamın elinde şeffaf baston şemsiyeler, evde aynılarından 5 tane sıralı ama alayım hadi diyorum, saçma sapan bir fiyat söyleyince "Abartsaydın bari" deyip dönüyorum, arkamdan söyleniyor. Tarif edilen yere geliyoruz, Tünel yine yok. Kuş olup uçmuş sanki ve birden jeton düşüyor, Önünden geçip durduğumuz kapalı kepenk Tünel. Ne kadar ayıp, şu yağmurlu havada, üstelik Ankara'dan gelmiş konuklar varken kapı çekilip gidilir mi komşu? Niye kapalısın ayrıca, saat olmuş neredeyse 11.00. Çaresiz eski dost Kamondo Merdivenleri'ne yürüyor söylene söylene çıkıyoruz, daha doğrusu ben söyleniyorum, kız kardeş yağmur düşmanı değil, üstünde yağmurluk var, dizleri de orijinal (maşallah, hep öyle olsun) 😀 Biz tırmanırken yağmur duruyor, güneş çıkıyor, bir buhar banyosu hasıl oluyor bu defa, kendimi Antalya'da hissedip memleket özlemimi gideriyorum 😋 Saçlarımın tepesinden belime kadar sırılsıklam durumdayım, yağmur, nem, ter karışımı bir parfüm kullanıyorum 😂 Galata'ya erişiyoruz, Kule'ye bir selam çakıp İstiklal'e yönleniyoruz. Hava açtı, biraz kurusam keyfim yerine gelecek. Yol üstü Galata Mevlevihanesi'ne giriyoruz, lise yıllarıma dönüyor ve "Hihi ben bu okula atanamazdım ama torpilim vardı" diyen saftirik edebiyat öğretmenimizle birlikte Şeyh Galib'i anıyorum. Uzun zamandır aklıma gelmeyen "Sebk-i Hindi" akımını hatırlayıp gülüyorum. Kız kardeş hazirede mezar taşları arasında dolanıyor, ben etrafa bakınıyorum, bir çocuğunki kadar küçük mezarları olan kadınların ismini okuyorum. 

Mevlevihane çıkışı kendimi ilk gördüğüm güneşli kafeye buyur ediyorum. Pek de renkli, çiçekli bir mekan, dünyayı pespembe görmek için birebir. Kız kardeşi Botter Apartmanı'nı gezmesi için yolluyor, güneş alan bir masaya yerleşip kurumaya çabalıyorum.



Fuşya güllü masada sade kahvemi içip bir miktar kuruyunca keyfim yavaştan yerine geliyor. Tuvalete girip sağıma soluma kağıt havlular yerleştiriyor ve yanıma gelen kardeşle tekrar Casa Botter'e gidiyoruz, niyetim onu balkondan Cadde-i Kebir'e doğru fotoğraflamak, geçen yıldan benim var, neden onun da olmasın. Çekiyorum fotoğrafı, üstüne bir de selfie, o kadar cefa çektik gelmek için, sefasını sürelim madem. Sonra da çirkin restoreli Narmanlı Han'a girip ünlülere yılışıyoruz. Sağolsun Bedri Rahmi, Tanpınar Beyler ve Aliye Hanım hatırımızı kırmıyor poz veriyorlar bizimle 😊


İstiklal henüz tenha, Pazar mahmurluğu ve yağmurlu hava yerlileri caydırmış, mevcut nüfusun büyük çoğunluğu turist. Buraya ilk gelişimle şimdinin arasında 20 yıl var ve bir o kadar da farklılık. O güzelim dükkanlar, pastaneler, cafeler, kitapçılar yok olmuş. Kuzenle Markiz'de oturuşumuz geliyor aklıma, içim burkuluyor. Bir kitap almak niyetim, rutinimdir her gittiğim şehirden alırım, girdiğim iki üç kitapçıdan ziyade cafe özelliği ağır basan yerde çok satan saçmalıklardan başkası çarpmıyor gözüme. Sonra İş Bankası Resim Heykel Müzesi'ne giriyoruz, önce satış mağazasına dalıyoruz. Biz iki kardeş çok severiz müzelerin satış mağazalarını, burası da pek şükela. Karpuzlu bir magnet kapıyorum, tam buzdolabıma layık, kışın bakar yazı özlerim. Süleyman Seyyit Bey'in "Karpuzlu Natürmort"undan alıntı. İki de kartpostal, biri Galata Köprüsü'nden bakan kırmızı şemsiyeli bir kadın, tam bugünkü ruh halime uygun. Mustafa Nuri Paşa'nın "Galata Köprüsü" tablosundan bir detay. Kız kardeş biraz abartıyor ve büyükçe bir reprodüksiyon alıyor, çok güzel, bu arada sempatik satış görevlisiyle sohbeti koyultuyor ve orada kalış süremizi uzatıyoruz ve müzeyi gezmeyi bir dahaki gelişe bırakıp ayrılıyoruz. Acıktık, lokanta arayışındayız. İki yanlı sıralanan Koska'ların ve giyim mağazalarının arasından gözümüzün tuttuğu bir mekan bakınıyoruz. Sonunda "Otantik Anadolu Yemekleri" yazan bir yere giriyoruz, "Yer mi Anadolu çocuğu?" diyerek 😂 Ve yiyoruz, ısmarladığımız keşkek ve yuvalama çorbası gerçekten güzel. İlk kez içe sinen bir yemek yemiş oluyoruz üç günün sonunda. Saat giderek ilerliyor, Tünel'e geri dönüyoruz, bu sefer açık neyse ki, kendisine biraz sitem ediyor ve yandaki İstanbul Kitapçısı'na giriyoruz önce. Almak istediğim kitabı buradan temin ediyorum. Pek şirin bir şey, Ali Nazima Bey'in 2. Abdülhamit döneminde çıkan Maarif Dergisi'nde yayınlanmış kuşlar hakkındaki makalelerinin toplanıp yeniden basıldığı, resimlerle süslü "Kuşlar Kitabı". Sıkı bir fiyat ödüyorum ama pişman değilim Hakim Bey 😀

Tünel sabahki kabahatinden özür bile dilemeden bizi Karaköy'e bırakıyor, oradan vapura geçiyor, yorgun ayaklarımızı uzatıp önce klasik, sonra halk türküleri çalan müzisyenin nağmeleriyle Kadıköy'e ulaşıyoruz. Kadıköy Çarşı'ya girip Beyaz Fırın'dan yolluk karbonhidrat alıyor ve otele yollanıyoruz. İlk işim valizden kuru giysiler alıp üstümü değiştirmek oluyor, sonra da tekerlekleri tıkırdatarak Yeldeğirmeni cafelerinden birine "Leke Cafe"ye oturup kahvemizi içmeye başlıyoruz. Niyetimiz trene bir saat kala yürüyerek Söğütlüçeşme'ye gitmek. O sırada eski blogdaşlarımdan İlknur arıyor ve yerimizi öğrenip az sonra yanımıza geliyor. İki lafın belini de onunla kırıyoruz ve sağolsun bizi arabasıyla tren garına bırakıyor ki onca ıslanma ve yorgunluğun üstüne büyük lüks oluyor. Çok yaşa İlknurcum 💗

17.30'da vedalaşıyoruz İstanbul ile, tüm kaosunla seviliyorsun, biz var yine gelmek...



12 Eylül 2024 Perşembe

İSTANBUL, 2. GÜN / 12 EYLÜL

Kurduğum telefondan bir saniye önce gözümü açınca içimdeki saati kutlayıp fırladım yataktan. Hazırlanıp otelimizin harika manzaralı terasına çıkarak pişili kahvaltımızı yaptık. Söylemesi ayıp otelimizin kahvaltısı pek güzel ve geçen yıldan bu yana kalite ve çeşitte bir değişiklik olmamış. Alıştığımız ve sevdiğimiz için gittiğimiz lokantaların kalite-fiyat dengesizliğini saptayınca otelimize kendi cebimizden bir yıldız daha verdik. 



Manzaramızla daha yakından görüşmek için iskelenin yolunu tuttuk ve sevgili blogdaşım ve en tatlısından arkadaşım Macerakitabım'ın bizi alacağı noktada beklemeye başladık. Rotamız Çubuklu, İBB Miras'ın restorasyonundan geçen Silolar idi. Önceleri akaryakıt deposu olarak kullanılan siloların halka açılmış halini görmek için meraktaydık ve çok geçmeden yola düşmüştük bile. 

Uzunca bir yolculukla ulaştık Silolar'a:



Arabayı otoparka bırakıp Silolar'a çıkan merdivenleri tırmandık. Birkaç silo ziyarete açıktı, bir kısmı kütüphane, okuma salonu gibi amaçlarla kullanılıyordu. Ziyarete açık olanlarda digital sunumlar vardı:




Nereye bakıyor bu kadınlar 😊



Siloların bulunduğu alanda Beltur'un kafeteryası var, fiyatlar nisbeten uygun, çay-kahve, atıştırmalıklar bulunuyor, ortam düzgün ve temiz. Manzara da pek şükela 😊


Siloları dolaşıp, çayımızı-kahvemizi de içtikten sonra geri dönüş başladı, karnımız acıkmıştı, nerede yemeli diye düşünürken Üsküdar'daki Kanaat Lokantası'nı hatırladım. Bir gelişimde kuzenlerle yemeğe gitmiş ve memnun kalmıştım. Haydi o zaman dedik ve Üsküdar'a gelince arabayı yine İspark otoparkına bırakıp lokantaya yerleştik. Ben alışkanlıklarına bağlı bir şahsiyet olarak geçen defa yediğim hünkarbeğendiyi tercih ettim, kardeş ve blogkardeş başka bir şeyler seçtiler, benim yemekten nispeten memnun kaldım ama diğerleri için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Patlıcanlı pilav beklemiş, Çerkes tavuğunun tadı bir tuhaftı. Yemeklerin çoğu tabakta kaldı ne yazık. Ama tam yemeğe başlayacakken arkamızdan sarılan kollarla mutlu olduk, çok eski bir blogger olan ama blogunu kapattıktan sonra da bağlantımızın sürdüğü, abla-kardeş gibi olduğumuz sevgili S. rehberlik ettiği turistle orada yemekteymiş, tesadüfün iğne deliği. Sarıldık, sarmaştık, ayaküstü kısa bir sohbet gerçekleştirdik, bu da günün en tatlı sürprizi oldu. 

Yemek sonrası İstanbul seyahatinin ana sebebi olan buluşma için Kadıköy'e döndük. Blogger arkadaşların çoğu mekana gelmişti bile. Yaşadığı Almanya'dan geldiği tatilde günün organizasyonunu yapan canım C. ile ilk kez karşılaşacaktık. Bu tarz buluşmalara bayılan benim için çok keyifli bir toplantı oldu. Mekanımız aşağıda, balonsuz Balon Cafe 😀


Takip ettiğim, etmediğim, daha önceden tanıştığım, ilk kez buluştuğum 15 blogger birbirimizin ağzından lafları kaparak pek güzel birkaç saat geçirdik. Bir ara yağmur indirdi, terastan içeriye kaçtık. En tafsilatlı yazıyı organizatörümüz sevgili C. yazmış, link aşağıda:


Sohbetlere doyamadan akşam oldu, yeniden buluşma dilekleriyle ayrıldık. Umarım daha geniş kapsamlı bir buluşma en kısa zamanda gerçekleşir.

Akşam yemeği vakti gelince Kadıköy Çarşı'ya yöneldik. Çiya hemen her geldiğimizde uğradığımız ve çok sevdiğimiz bir mekandır, yine oraya gitmeye karar verdik. Hıncahınç doluydu lokanta ve büyük çoğunluğu yabancıydı. Seçtiğimiz yemeklerin yanına ekmek istedik ve epey bekledikten sonra yenmeyecek en kenarlar ve yamuk bir dilim kondu masamıza, kız kardeş görevli genç kızı çağırıp "Bunu mu layık gördünüz bizim masaya?" deyince suratını asarak yeni bir tabak getirdi, oradakiler de bayattı. Garsona söyleyince de "İki günlük olabilir" cevabını aldık pişkince. Hıncahınç dolu bir lokantada bayat ekmek nasıl oluyor, haydi oldu neden müşteriye verme gereğini duyuyorsun? Yediklerimizden bir şey anlamadığımız gibi son derece yüklü bir hesap ödeyerek ayrıldık ve Çiya'ya da bir daha uğranmayacağına karar verdik. Bir günde iki hayal kırıklığı lokanta ile neredeyse paramızla aç kaldık. İsim yapmış lokantaların nasılsa müşteri geliyor zihniyetinde olmasına çok canım sıkılıyor. 

Hazır Kadıköy Çarşı'ya gelmişken bari Baylan'a uğrayıp "Kup Griye" yiyelim dedik. Bizim İstanbul rutinlerimiz vardır her seyahatte tekrarladığımız ama bu gidişle yeni rutinler arayacak gibiyiz. Neyse Baylan'da kız kardeş kup griye istedi, ben bu sefer değişiklik olsun diye Adisababa'ya niyetlendim. Daha önce Adisababa'yı Üstün Palmie'de yemesem belki böyle oluyordur diyebilirdim ama maalesef bu sefer de bir kısmı tabakta kaldı. Hasılı bugün yenenler-kahvaltı hariç-hayal kırıklığı oldu.

Kadıköy Çarşı'nın kalabalığından çıkıp otele döndük. Üstümüzü değiştirip nefeslendik ve bu kez Yeldeğirmeni civarında bir akşam turu atalım dedik. Hareketli, neşeli sokaklardan geçip şunları görünce şaşırdık, niye hiç fark etmemişiz acep?


Adını Abdülhamit'in yaptırdığı 4 yel değirmeninden alan bir semtte bu değirmen taşlarının bulunmasından daha doğal ne olabilirdi ki, şimdiye kadar görmeyen gözlerimize sağlık 😀 Dolaşırken Söğütlüçeşme'ye gideceğimiz yolun rotasını da belirledik. Bir süre önce valizlerle gelip bir cafede mola verdikten sonra yürüyerek devam etmeye karar vererek döndük otele. Önce odalardan birinden gelen kahkaha sesleri, sonra dışardan gelen sohbet sesleri uzun süre uyumamızı engellediyse de bir süre sonra dalmışız, hatta gece yağan yağmurdan bile haberim olmamış.

Üçüncü ve son günde görüşmek üzere...


11 Eylül 2024 Çarşamba

İSTANBUL, 1. GÜN 2. BÖLÜM / 11 EYLÜL

Nerede kalmıştık?
Evet, Bulgur Palas'tan ayrılmış Yerebatan Sarnıcı'na gitmek için tramvaya binmiştik. Bu seferki tramvay yolculuğu rahattı, hatta oturarak gittik. 

Sarnıcın önünde kuyruklar vardı, uzun olanı bilet almak için, kısa olanı online biletler için. Biz vaziyeti Ekmekçi Kız sayesinde öğrendiğimiz için biletlerimizi önceden Passo aracılığı ile almıştık. Yalnız Sarnıç gezisi cüzdanlara ceza. Tam bilet 220 lira, bu tutar turist amca ve teyzelerde 900 lira oluyor. Öğretmen, öğrenci 55 lira, 65 yaş üstü beleş 😀 Bilet online olunca kuyruk hızla eriyor ve içeri giriyorsunuz. 

Yerebatan'a üçüncü gelişim, ilkinde 11 yaşındaydım, sandalla gezmiştik sütunların arasında babamla birlikte. İkincisi 2009 olabilir, o zaman böyle ışıltılı, ambiyanslı değildi. Çabucak gezip çıkmıştık. Bu seferki çok havalıydı ama ışıkları neden ikide bir yakıp yakıp söndürüyorlardı anlamadım. Yine de objeler, ışıklar ve renkler gizemli, hoş bir anlam katmış sarnıca, beğendim. 





Medusa biraz sinirli, bu kadar kalabalık gelmeyin, ters durmaktan beynim aktı, çekip gidin de normale döneyim diyor.



Ve bunlar da biziz; ben, kız kardeş, Qunegond 😀

Çıkışta nereye uğradık peki? Tabii ki satış mağazasına, hiç atlamayız 😊 Kız kardeş bir minik, sinirli Medusa replikası ve magnet, ben de bir magnet ve ayraçla Yerebatan ziyaretini sonuçlandırdık. Şimdi sırada Şerefiye Sarnıcı var.

Efendim ruhumuz saraylı olduğu için Divanyolu'ndan yürüyerek ulaşmak niyetindeyiz sarnıca ama öncesinde Barın Han'a uğrayıp orada açılan bir sergiyi gezeceğiz.


Barın Han ünlü hat ve cilt sanatçışı Prof. Emin Barın'ın uzun yıllar kullandığı bir atölye, ölümünden sonra sanat merkezi olarak hizmet veriyormuş. İlk iki kattaki sergiyi gezebildim ama üçüncü kata çıkmaya protezlerim biraz nazlanınca ben yukarıdaki salonda oturup Emin Barın'ın hat çalışmalarından yapılmış afişlere bakarak onları bekledim. Sonra da yan sokaktaki Şerefiye Sarnıcı'na geçtik. Bu sarnıcın biletlerini de Passo'dan alabiliyorsunuz ama saatli olarak satıldığı (çünkü ses ve ışık gösterisi yapılıyor) için gişeden aldık bu sefer. Zaten tenhaydı, beklemedik. Yerebatan'a göre biraz daha ucuz, 65 yaş yine ücretsiz.


Sesli ve renkli dijital gösterimle memnun ayrıldık Şerefiye'den. Sarnıcın çevresine yerleştirilmiş şirin Şahmaranlar da ayrı güzeldi:


Divanyolu'ndan yürüyüşe devam, gördüğümüz ve merak ettiğimiz her yere dalarak tabii ki 😃 Çorlulu Ali Paşa Medresesi, Kapalıçarşı'nın bir galerisi, Sahaflar Çarşısı, Çınaraltı hepsi nasibini aldı ve kuru fasulye yemek planıyla Süleymaniye'ye taşıdı. Ali Baba'nın kuru fasulye tükkanına yerleştik, kuru-pilav-turşu üçlemesi ile aç karnımızı doyurduk ve akşamı ettik.

Yediklerimizi hazmetmek için tekrar tabanvaya bindik ve Eminönü'ne yürüdük. Vapur saatine kadar turistik fotoğraflar çektik:


"Yeni Cami direk ister/Söylemeye yürek ister/Benim karnım toktur ama/arkadaşım börek ister". Oğlum doğduğu sırada Ramazan'dı ve 1. katta oturuyorduk. Kolikli, sürekli ağlayan ve uyumayan bir bebekti. Tam gözünü kapatıp uykuya dalardı, davulcu gelir pencerenin altında bir yandan güm güm davula vurup bir yandan bu maniyi söylerdi. Ne davulcu susardı, ne de sesle uyanan çocuk. Yeni Cami'yi görünce anılarım depreşti 😀

Sonunda vapura yerleştik, üstelik son vapurmuş isabet oldu, bir de Karaköy'e yürüyecektik onca yorgunluğun üstüne. Bay bay Eminönü...


Kadıköy'de sevgili Qunegond'dan ayrıldık. Gün boyu bizimle gezip yorulduğu ve arkadaşlığı için bir kez de buradan teşekkür edeyim. 

Vapurdan inince kendimi çok yorgun ve susuz hissedince hemen kıyıdaki büfelerden birinin masasına yerleştik, günün son keyfini yapıp otelin yolunu tuttuk.


İkinci günde görüşmek üzere...

11 Ekim 2023 Çarşamba

İSTANBUL 3 / 11 EKİM

Ve geldik son güne. İstanbul o kadar kaotik, hareketli, uyumayan bir şehir ki dışardan gelen biriyseniz ister istemez bu döngüye ayak uyduruyor ve orada geçirdiğiniz zamandan daha fazlasını yaşamış gibi hissediyorsunuz. Hesapta son günün sabah saatlerini otel civarında, Yeldeğirmeni Mahallesi'ni gezerek, öğleden sonra da Moda'ya giderek geçirecektik. Kahvaltı sırasında beraber geldiğimiz arkadaşla yaptığımız sohbette Salt Galata'da "Reşat Ekrem Koçu Sergisi" olduğunu duyunca kız kardeş plan değişikliği önerdi. Tabii ki kabul ettim, valizleri hazırlayıp resepsiyona bıraktık ve kendimizi Karaköy vapuruna attık. Esasen o gün İstanbul'un kurtuluş günü olduğu için toplu taşım araçları ücretsizmiş ama bizim kartımız isme kayıtlı olmadığından şıkır şıkır ödedik paraları 😄 İstanbul kurtuldu ya paralarımız helal olsun deyip güverteye yerleştik. Vapurla defalarca karşıdan karşıya geçsek de Ankaralı olarak manzaraya doyamadığımızdan yine telefonlara davrandık, bu defa yanımda tarihi yarımadayı götürmek istedim. Kız kardeşle Cankurtaran Öğretmenevi'nden Sarayburnu'na güneşte pişe pişe yürüyüşümüzü anıp gülüşerek vardık Karaköy'e. 


Karaköy kalabalığına karışıp gösterişli binalarıyla Bankalar Caddesi'ne ulaştık. Salt Galata henüz kapalıydı, açılış saatine kadar etrafı kolaçan etme yürüyüşü yaptık. Bizi Freddy Mercury karşıladı:


"Bohemian Rapsody"den bir kuple rica ettik, kırmadı. Söyledi ve motosikletine atlayıp gitti 😊Biz de buralara kadar gelmişken bir eski dosta "Merhaba" demek istedik, istikamet Kamondo Merdivenleri:


O esnada Salt Galata açıldı, biz de içi-dışı birbirinden güzel binadaki "Reşat Ekrem Koçu Sergisi"ni gezmek için girdik içeriye.


Serginin adı "Başka Kayda Rastlanmadı" ama görüldüğü gibi başka kayıt var mı diye epey yakından inceleyenler var 😃


Reşat Ekrem Koçu malum İstanbul aşığı bir tarihçi ve yazar. Kendisinin tarih ve eski İstanbul konulu kitaplarının yanısıra 11. cildi yarım kalmış İstanbul Ansiklopedisi en önemli eseri. Bu sergide de İstanbul Ansiklopesi'nin yayınlanmamış bölümleri izleyicilere sunulmuş. İlgiyle gezdik. 

Salt Galata'nın cafesinde kahvelerimizi de içtikten sonra tekrar Karaköy sokaklarına açıldık. Karnımız acıkınca Gümrük Lokantası'na girdik. Alışkanlıklarımıza aşırı bağlı bireyler(!) olarak daha önceki gelişimizde oturduğumuz masaya yerleştik, aynı manzaraya bakarak yemeklerimizi yedik 😄

Saat bizi beklemediği ve akşam da yola çıkacağımız için İskele'ye yollanıp tekrar vapura yerleştik. Gitmeden birkaç hatıra pozunu da ihmal etmedik:


Ve bu kez yakından görüşme fırsatı bulamadığım sevgili Kulem, onsuz olmaz, onsuz olmaz...


Kadıköy'e iner inmez kendimizi tıklım tıklım bir Moda tramvayına yerleştirdik. Yaş ortalaması epey yüksekti 😃 Bir de herkese laf yetiştirip tavsiye veren her ...'a maydanoz, egosu şişkin bir amca vardı. Kısa mesafe için binen bir delikanlıyı azarladı, arkaya ilerleme uyarıları yaptı, çocuğunu sıkı sıkı tutup tramvay penceresine oturtan bir kadına kızdı, son olarak da karşımızda oturan yol sorduğumuz beyefendiye "Bu durağa bir rehberlik bürosu aç" diyerek bizimle dalga geçmeye kalkınca kız kardeş dayanamayıp tersledi. Terslenince de "Şaka yapıyorum yahu, anlamıyorsunuz" havalarına girdi. 

Kendimizi can havliyle attık tramvaydan, çok isabetli bir iş yapmadığımızı, yolu kısaltalım derken uzattığımızı saate bakınca anladık ama yine de "Olsun, Moda'yı boylu boyunca görmüş olduk" diyerek avunduk. Hâl böyle olunca Moda Çay Bahçesi'nde oturma planımızı iptal ettik ve meğerse çok kısa olan yolu yürüyüp tekrar Kadıköy'e döndük. Şehrin yabancısı olmanın böyle dezavantajları oluyor. Maydanoz Amca'ya tramvayda kızdık ama sonrasında kendisini anıp epey eğlendik. 

Tramvaydaki bunaltımızı İstanbul Kitapçısı'nda apar topar bir kahve içip bir-iki şey alarak giderdikten sonra yönümüzü tekrar Kadıköy Çarşı'ya çevirdik. Akşam trende yemek için birkaç unlu mamul satın aldık, otele gidip paketleri bıraktık ve Yeldeğirmeni Mahallesi teftişine başladık. Yeldeğirmeni hep aklımda olan ama bir türlü denk düşürüp göremediğim bir yerdi. Kendimizin seçmediği otelimizin bu lokasyonda olması bir çeşit şanstı sanırım. İlahlar Yeldeğirmeni'ni görmem için bu geziyi uygun bulmuşlar 😂 Keşke daha çok zamanımız olsaydı ve daha uzun uzun gezebilseydik ama bu kadarı bile semti sevmemiz için yetti.

İlk durağımız Qunegond'un önerisi ve resepsiyon görevlisinin tarifiyle ulaştığımız-ki neredeyse otelin dibindeymiş-Yeldeğirmeni Sanat Merkezi oldu. Notre Dame du Rosaire Kilisesi'nin restore edilmesiyle açılan merkezde çok hoş bir sergiyi gezme imkanı yakaladık. 


 

Bunun gibi 12 muhteşem tablonun yer aldığı sergi "Odyssey" adını taşıyor ve Von Wolfe isimli Alman ve Polonya kökenli bir İngiliz sanatçıya ait. Homeros'un erkek egemen anlatısı olan Odysseus'un okyanustaki fırtınalı yolculuğunu yeniden hayal eden sanatçı bu kez kahramanları kadın olarak resmediyor, böylece geleneksel cinsiyetçi rollere de karşı çıkmış oluyor. 12 devasa tablo alüminyumdan yapılma ışıklı kutularda sergilenmekte ve insanı hayran bırakmakta. Görebildiğimiz için çok mutlu olarak ayrıldık sergiden. Eğer gitmek isterseniz girişteki görevli telefonunuzdan size davet yaptırıyor ve o şekilde gezebiliyorsunuz. 

Sergiden çıkınca gezebildiğimiz kadar Yeldeğirmeni sokaklarında dolaştık, şahane duvar resimleri gördük, bazıları 1910'a tarihlenmiş güzelim binalara hayranlıkla baktık ve semtteki mahalle havasını çok sevdik. 









Mahallede çok miktarda cafe. küçük, butik işletmeler, sevimli dükkanlar ve bir mahallede bulunabilecek ihtiyaç mekanları-yufkacı, manav, bakkal gibi-var. Rengarenk bir görüntü, çok sevdik. Umarım hep böyle kalır, giderek yozlaşmaz ya da kentsel dönüşüme kurban gitmez.



Yukarıdaki gülen suratlı kepengi ve dış cephesine kirloz, tekinsiz görünümlü oyuncaklar asılmış, ne olduğunu anlamadığımız evi geldiğimiz gün valizlerimizi çeke çeke otele giderken görmüştük ama otelin Yeldeğirmeni'nde olduğunun henüz farkında değildik. Bu da böyle bir tesadüf oldu. 

Tren saatimiz yaklaşıyordu ve ben yine müthiş terlemiş, üstüne bir de o teri buz gibi yapıp sırtıma yapıştıran rüzgarı yemiştim. Otele döndük, kostüm değişimi yaptım. Eşyaları toparladık, resepsiyondan taksi rica ettik ama taksi yok cevabı aldık duraktan. Bize Pendik dolmuşuna binmemizi tavsiye ettiler. Trafikte geçecek süreyi de hesaplayıp ana caddeye çıktık, dolmuş beklerken işe bakın ki önümüzde bir taksi durdu. Çekine çekine-evet İstanbul'da böyle bir taksici korkusu var-Söğütlüçeşme'ye gider mi diye sorduk. Olumlu cevapla rahat bir nefes alıp şoför istifini bozmayınca valizlerimizi bagaja kendimiz yükledik. Böyle de bir minnetsizlik hali mevcut. İstasyonumsu mekana ulaştığımızda trenin kalkmasına neredeyse 1,5 saat vardı, ne yapalım korku dağları bekler. Yoğun bir kalabalık içinde kâh ayakta, kâh oturarak, görevlinin uyarılarına kulak kabartarak bekledik. Sonunda trendeki yerimize yerleştiğimizde derin bir nefes aldık. Ankara'ya ulaşıp YHT Gar'ının sakin düzenine kavuşunca da "Dünya varmış" dedik 😊

Her şeyine, tüm kaosuna, kalabalığına, pasaklılığına, düzensizliğine, yoğun trafiğine, çirkin yapılaşmana, ulaşım zorluğuna rağmen seni seviyoruz İstanbul. Çok güzelsin, karmaşanla güzelsin ama seninle yaşamak çok zor. Ara sıra ziyaretine gelmek yine kısmet olsun, bekle bizi İstanbul...

20.000 Adım