.

.
.

6 Nisan 2025 Pazar

YÜRÜYÜŞ / 6 NİSAN

Dün sabah yine bel ağrısıyla uyandım, şöyle bir gün sağlam uyansam dişimi kıracağım, ay tövbe yok yok öyle demedim, kışt kışt. Yok diş falan kırmak, bu devirde evlerden ırak, diş tedavisi kaç para sen biliyor musun? Otur bel ağrınla, fazla konuşma 😡

Oturamadım ama otursam ağrıyor, kalksam ağrıyor, yatsam ağrıyor. İlaç içeyim dedim, prospektüsü okuyunca vazgeçtim, bel ağrısı çekerim daha iyi, o ne kadar yan etki öyle. Gezindim durdum evin içinde. Aslında bugün için tiyatro biletim vardı matinede. Şubat ayında hastalık nedeniyle gidemediğim bir Bertold Brecht oyunuydu, bu ayki programda görünce yeniden bilet almıştım. Lakin bu oyun bana kısmet değilmiş, dün mesaj geldi, oyuncunun rahatsızlığı nedeniyle gösterimden kalkmış, bileti iade ettim mecburen, aşkolsun Brecht. Sonunda bir Kore dizisi buldum, Uzakdoğu dizilerine biraz mesafeliyim ben ama ana roldeki küçük kız o kadar sevimliydi ki dayanamadım, başladım izlemeye. İki bölüm izledikten sonra baktım bel ağrım devam ediyor, en iyisi çıkıp yürüyeyim dedim. Öğlen yağan yağmur durmuş, güneş ara ara yüzünü gösteriyordu bulutlardan, giyinip çıktım. Farklı bir rota izlemek istedi canım, bilmediğim sokaklara sapmak. Önce eski mahalleme daldım, biraz nostalji yapayım diye. Antalya'daki ilk evimin yan sokağına girdim. İlkokula başladığı sene oğlumun elinden tutar sokağın sonundaki okuluna götürürdüm. Nopperleri vardı, o dönem çok yaygın, tırtıklı dişleriyle birbirine tutunan, plastik parçalı oyuncaklar, bir nevi ilkel Lego. Yan taraftan ince bir su kanalı akardı, nopperlerin tekerleklerinden birini kanala düşürmüştü, ne kadar arasak bulamamıştık, epey üzülmüştü. Ondan sonra yaptığı her araba üç tekerlekli olmuştu 😊 Kanalı kapatmışlar biz geçmeyeli. Sol yana dönünce dükkanlardan birinden eski evden komşumun kızı seslendi, eşiyle birlikte terzilik yapıyorlar, çocukluğunu bilirim, hatta iki kardeşi de öğrencim olmuştu. Bir çay içimi oturdum, eski günleri andık. Yıllar önce bir sayım gününde görev vermişlerdi, dükkanın olduğu apartmanda yaşayanları saymıştım. Doğum tarihi değil doğrudan yaş sormak gerekiyordu. Dairelerden birinde kapıyı çok yaşlı bir kadın açmıştı, en az 80 var. Yaşını sorunca bir an düşünmüş sonra "Valla kızım ben deyim 50, sen de 60, ama sen yine de 50 yaz" demişti. Hatırladıkça hâlâ gülerim.

Komşu kızıyla vedalaşıp yola devam ettim. O kadar uzun zamandır geçmemişim ki buralardan apartmanların yıpranmışlığına, bildiğim dükkanların kapanmışlığına şaştım. Ana caddeyi geçip daha önce hiç girmediğim sokaklardan birine saptım. Sokağın sol yanı bir özel üniversitenin yabancı diller kampüsü, bir ilkokul ve halk eğitim merkezi ile kapanmıştı. Sağ yanında ise eski yüzlü, kimbilir kaç yaşında iki-üç katlı apartmanlar vardı. Muhtemel ki müteahhit işi değil, bizzat sahipleri tarafından yaptırılmıştı, isimlerinden belliydi zaten; Recep Bey, Ayşe Hanım, Seniha vs. Hepsi bahçeli, bahçeleri bol ağaçlı, hatta arkada birer küçük müştemilatı bile olan evler. Yakında hepsinin kapısını birer yapsatçı çalar kentsel dönüşüm ayağına.

Kısa sokağın sonunda üzeri silme yosun tutmuş uzun bir duvara denk geldim. Bu kadar yosun sahildeki binalarda bile olmaz, şaşırdım:

Yüzme havuzu mudur, nedir diye merakla köşeyi döndüm ki okulmuş meğer, hem de bildiğim bir okul. Şehre geldiğimiz ilk yıllarda ismi Devrim İlkokulu idi, sonra Mehmet Akif İlkokulu'na çevrilmişti. Bu defa tabelada Mehmet Akif duruyordu ama ilkokul imam hatipe dönmüştü.

Okulun köşesinden kıvrılınca kütüphaneyi gördüm, bahçesinde de şunu:

Sokaklar boyunca yürüdüm, eski evler, yeni evler, yıkılmayı bekleyen, pencereleri kör evler, inşaat çukurları çıktı karşıma. Şehrimiz bu demler tam bir inşaat Cenneti. Eski evleri, hatta eski olmayan evleri de kırpıp kırpıp pleksi ve metal karışımı sevimsiz binalara dönüştürüyor, devasa bahçe kapısına da matahmış gibi "Rezidans" tabelası asıyorlar. Pabucumun rezidansları.

Derken bir parka denk geldim, pek hoştu, hatta üzeri betonla kapatılmış eski bir çıkrıklı kuyu bile vardı. Hah işte, bana bunlarla gelin:

Çoluk-çocuk, genç-yaşlı epey kalabalıktı, içinden geçip aynı mimari biçimde bir dizi beyaz apartmanın sıralandığı caddeye çıktım. Yeni yapılmış bir cami vardı, mimarisi modern, şadırvanı çinilerle kaplı çok zarif bir camiydi ve Ankara'daki evimizin olduğu caddenin adını taşıyordu. Kanım kaynadı 😃 Caminin önünden devam ettim ve şu kıpkırmızı triportörü gördüm:

Triportörlere bayılırım. Halam Konya Ereğli'de çocuk doktoru olarak çalışmıştı bir süre. Ben ortaokulda falandım sanırım. Bir gidişimizde görmüştük, triportörlerin arkasına kasa takıp karşılıklı iki oturak atmışlar ve toplu taşıma aracı olarak kullanmaktaydılar. O kadar dardı ki oturan kişilerin dizleri birbirine değiyordu, o yüzden ismi "Dizdize Gözgöze" idi. Görünce onları hatırladım.

Tekrar ara sokakları daldım ve bir spor salonunun bahçesinde üzeri çiçek dolu şu zeytin ağacına rastladım:

Hava serinlemeye, belim de sinyal vermeye başlamıştı, dönüşe geçtim. Birkaç adım sonra kaldırımda şu çıktı karşıma, "Ne iyi ettin de geldin, ayağına sağlık" diyordu sanırım 😋

Yeni rotalarda buluşmak dileğiyle...






3 Nisan 2025 Perşembe

GÜNLERDEN BİR GÜN / 3 NİSAN


Tatsız tuzsuz geçen bayrama ülke gündemi, çöl tozları, şiddetli yağmur, fırtına ve üstüne bonus olarak bel ağrısı eklenince tükenmişlik sendromu kapının yeni taktırdığımız ve nefret ettiğim cikcikli zilini çalmasa da hafiften tıkırdatmaya başladı. Bayramın üçüncü gününe şişmiş gözler, müthiş bir geniz akıntısı, nezle ve üşüme hissiyle başladım. Önce tekrar grip oluyorum sandım ama anladım ki bir gün önce bol miktarda solumak zorunda kaldığım çöl tozları alerji yapmış. Alerjinin de yaşı varmış, çocukluğumda yumurta yiyemeyen,  Penisilin iğnesi yaptıramayan, şeker, çikolata yedi mi kızaran arkadaşlarıma hayretle bakardım. Uzuun yıllar alerji nedir bilmedim ama sinsi sinsi zamanını bekliyormuş şerefsiz (hanımefendi kişiliğime halel gelmemiştir umarım bu sözcüğü kullandığım için 😂). Neyse ki sicim gibi bir yağmur çöl tozlarını da, polenleri de Antalya zerzeminlerine ve kanalizasyonlarına postaladı da akşama doğru kendime geldim. Ama bana rahat yok, boş mu kalsın bünye, bel ağrısı geldi yerleşti alerjiden boşalan daireye 😃

Sabah yataktan güç bela, belimi tuta tuta kalkıp, "Of, hala mı kapalı bu hava" diye balkona çıkınca mavi göğü ve parlayan güneşi görünce oftan vazgeçip bir oh çektim. Böylece Beydağları'nı yıkılmaktan kurtardım. Gece yağan yağmurun izleri yerlerdeydi ve şaşılası bir şekilde asfalt, beton ve kaldırım taşından müteşekkil zeminden toprak kokusu geliyordu nerelerden sızıyorsa. Tombalak bir kumru gelip elektrik direğinin tepesine kondu. Hayli besili idi, bizim tam buğday ekmeklere ilaveten başka şeyler de yemiş olmalı ki kumrudan ziyade güvercine benziyordu, öyle tombul. "Mısır'da olsa seni yakalayıp tencereye atarlardı kumrukuş" dedim ama duymadı tabii beni. Bir zamanlar Oğlak Yayınları'nın yemek üstüne kitapları çıkardı, neredeyse tüm seri kitaplığımdadır. Colette Rossant'ın "Tadı Damağımda Kalan Ülke: Mısır" isimli bir kitabını okumuştum bu seriden, şahane bir kitaptı. Yazar büyükannesiyle yemek maceralarını kaleme almıştı. Haftada bir hale, evin nevalesini almaya gidiyorlar ve haldeki yiyecek içecekleri anlatıyordu ki güvercinler de Mısırlıların severek yedikleri kanatlı türüne dahilmiş. Çok tuhafıma gitmişti, bıldırcın bile yiyemem ben, değil ki güvercin. 

Kumrular birken iki, ikiyken üç oldular, cilveleşmeye başladılar. Kuş olsaydık şu yaşadıklarımızdan haberimiz bile olmazdı, tek derdimiz karnımızı doyurmak ve kediden kaçmak olurdu diye düşündüm. Gamsız hayat, oh ne rahat. Ömürleri mi kısa, o görece bir şey. Ayrıca kanadın var, tehlike varsa uç gitsin. Lakin bazen bunu da beceremiyor bu şapşikler. Ankara'daki evin az ilerisinde bir yamaç var, çam ağaçlı, parkımsı bir yer. Orayı yüzlerce güvercin mesken tutmuş. İnsanlar gelip buğday, ekmek, bulgur gibi şeylerle besliyorlar sık sık. Fakat eğimden dolayı özellikle ekmekler yuvarlanıp asfalta düşüyor. Bu salaklar da ekmek kırıntısının peşinde pikniğe gider gibi yürüyerek asfalta, düşenleri almaya gidiyorlar. Sürekli birkaçına araba çarpıyor. A benim şaşkınım, yukarısı yiyecek dolu, koy gitsin giden nereye giderse. Hem senin kanadın var, niye uçmaz da yürürsün. Kuş beyinli lafı boşa çıkmamış sanırım. 

Kumru seyranı bitince bir gün önce yaptığım böreğin ikisini ısıtıp çayımı da alarak asabımı bozmak için Twitter'ı açtım. Bozdum da nitekim Cem Üzümoğlu haberini okuyunca, neyse az önce gördüm, salmışlar adli kontrol şartıyla. Belim şiddetle ağrımaya devam ediyordu, evde ağrı kesici de kalmamış, giyinip çıktım. Önce eczaneye uğrayıp ağrı kesici aldım, sonra da mahalle pazarına yollandım. Ağrıyan belimle güya iki parça bir şey alıp dönecektim, yapamadım tabii ki. Birkaç sebze ve yeşillik, her zamanki ekmekçiden tam tahıllı ekmek ve bir demet de çiçek alıp "Sende bu kafa oldukça daha çok ağrır belin" diye söylene söylene döndüm eve. Canım ne film izlemek, ne kitap okumak, ne de kimseyi görmek istiyor. Toparlanmak lazım, böyle olmaz bu iş. Size hüsnüyusuflarımı bırakıp "Yedik-İçtik" podcasti dinleyerek yemek yapmaya gideyim bari:

1 Nisan 2025 Salı

GÜLE GÜLE MART / 1 NİSAN

Bayrama benzemeyen bayramın son, yeni bir ayın ilk gününe geldik. Bakalım baharın benim için en güzel ayında (çünkü zamanında bana kardeşimi getirmişti) bizi neler bekliyor, umarım Mart gibi üzmez.

Genel olarak bayramlara bayılmam ama bu bayram gerçekten baydı. Hem ülke gündemi, hem havanın nanemollalığı, hem çocukların yanımızda olmaması daralttı ruhumuzu, üstüne bir de dün sabah Volkan Konak'ın ölüm haberi "E ama yani" dedirtti. Nerede gördüm hatırlamıyorum, blog mu, Instagram mı, Facebook mu, yazan kişi okuyorsa eğer affına sığınıyorum, birisi mealen şöyle yazmıştı; "Kendimi takvim gibi hissediyorum, bu insanlar öldükçe yapraklarım birer birer kopuyor sanki". Ne kadar doğru. Daha Edip Akbayram'ı hazmedemeden bir de Volkan Konak, ne diyeyim huzurla uyusun dilerim.

Instagram deyince şöyle bir şey oldu, eminim size de oluyordur. Birkaç yıl önce bir arkadaşın annesine bayram ziyaretine gitmiştik ve bize çayın yanında bir tatlı ikram etmişti. Boşnak kökenli idi teyzemiz ve o yörenin tatlısı olduğunu söylemişti. Bayramın birinci günü Ramazan'da arkadaşları davet ettiğim iftar yemeğinden artan 3 parça güllaçla tatlı yaparken aniden aklıma geldi ama adını bir türlü hatırlayamadım. Epey düşündüm, sonra da gündelik telaşla aklımdan silindi gitti. Dün sabah Instagram'da dolaşırken şak diye bir tatlı tarifi çıktı karşıma, neydi bu tatlı, benim dün düşünüp de hatırlayamadığım "Kaymaçina". Bu sanal ortamlar bizim zihnimizi okuyor olabilir mi, siz ne dersiniz, bu ilk değil, pek çok kez karşıma çıktı bu tür şeyler ve beni oldukça rahatsız ediyor.

Geride bıraktığımız ayın son on gününde yaşananlar malum; kızgınlık, kaygı, huzursuzluk, üzüntü, heyecan, umut gibi karmaşık duygularla çalkalandık durduk. Gündemimiz değişti, tepetaklak oldu, ilerleyen günler de çok şeylere gebe görünüyor. Bütün bunların dışında bir Mart dökümü yapacak olursam sanatsal ve kültürel anlamda Şubat'ın benden çaldıklarını Mart geri verdi diyebilirim. Hastalık nedeniyle iptal ettiğim etkinlikleri, geri verdiğim biletleri, aklımın kaldığı gösterimleri bu ay telafi ettim:

İki oyun izledim; "Gramofon Hala Çalıyor" ve "Therese Raquin/Bir Cinayetin Anatomisi". Özellikle ikincisini çok beğendim. Bir oturumda iki bale, "Paquita" ve Bir Yaz Gecesi Rüyası" iade edilen biletlerdendi, oldukça güzeldi. "Aşk-ı Memnu" ünlü romanın opera düzenlemesi idi, ne yalan söyleyeyim pek sevmedim. Ve son olarak bir müzikal, "7 Kocalı Hürmüz". Daha önce tiyatro oyunu olarak izledim, TV'de pek çok kez denk geldim ve son olarak müzikalini de deneyimleyerek Hürmüz Hanım'la vedalaştım. Eğlenceli idi haliyle, oyuncular başarılıydı ama fazla uzatılmış geldi, sona doğru sıkıldım. 

Bu ay da film izleme konusunda kendi rekoruma yanaştım, Şubat'ta 18 film izlemişim, Mart ayında 4 eksiğiyle 14 oldu:

En sevdiklerim, "I'm Still Here", "Central Do Brasil", "Festen", "Wajib" ve "Other Peoples Children" oldu. 

Hızımı alamadım birisi bayramın ilk günü olmak üzere 4 tane de dizi izledim:

Hepsi Netflix'den görüldüğü üzere ve haklarında çok konuşuldu ilk üçünün. Sonuncusu ise "Genç Kızların Rehberi" adını taşıyan, sade suya tirit bir İspanyol dizisi, hep sağlıklı sebze yenmez ya, arada abur cubur da atıştırmalı 😂 Bayramın kasvetini biraz renklendirdi.

Gelelim kitaplara, bu ay 6'da kaldım ne yazık ki, olsun Nisan ayında telafi ederim:

"İrlanda Defteri" en sevdiğim oldu. Onu "Kurtların Tarihi ve "Yabancı Kucak" takip etti. "Ertuğrul Osman/Şehzadenin Yüzyılı" ise ilginç bir okumaydı, 2. Abdülhamit'in torunu Ertuğrul Osman'ın günlüklerinde kendi bakış açısından dedesini ve Osmanlı'nın son dönemini okuduk, ayrıca yaşamlarının ne kadar lüks olduğunu da bizzat kendi kaleminden öğrendik. "Uyku Krallığı" Kerem Eksen'den okuduğum ikinci kitaptı ama ilki kadar sevemedim. "Murdo" ise çok tatlı bir çizgi romandı. 

Bu ay Storytel'e tek bir kitap dinleyebildim, 22 saatlik bir klasik: "Suç ve Ceza". Erdem Akakçe'nin olağanüstü seslendirmesi ile nefis bir dinleme oldu:


Mart ayını kapatırken Nisan'ın umutlarımızı, hayallerimizi gerçekleştirmesi, ülkeye huzur, barış ve adalet getirmesini diliyorum...