.

.
.
Ankara yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ankara yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ekim 2026 Perşembe

ANKARA/EKİM-ŞEHRİN GİZLİ KÖŞELERİ

Annemin ailesi annem 16 yaşındayken Niğde'den Ankara'ya taşınmış. İlk yerleştikleri yer Niğdeli çoğunluğun olduğu Kayabaşı Mahallesi olmuş. Öyledir ya, bazı şehirlerin bazı semtlerinde çoğunluk belli yörelerden göçen insanlardan oluşur. Şehrinden ilk kez temelli ayrılan dedem hemşerilerinin yoğun yaşadığı bir semti yabancılık çekmeyeceği ve güvenilir bir yer olarak düşünmüş olsa gerek. Eski Devlet Konservatuvarı arkasındaki kendi evleri yapılıp da taşınıncaya kadar bir süre orada oturmuşlar. O evin de bir süre sonra Hatip Çayı taşkınında yıkılacağından haberleri yokmuş haliyle.

Annem ben kendimi bildiğimden beri Kayabaşı'ndaki o ilk evinden, oradaki komşularından, arkadaşlarından bahseder dururdu. Annem bahsetmese Ankara'da böyle bir yerleşimden haberdar bile olmayacağım aşikardı. Bizim bildiğimiz Kale idi, onu da çocukluğumda anneannemin kuzenlerinden birinin orada oturması ve ara sıra o iki katlı ahşap evin gıcırdayan merdivenlerinden çıkarak onları ziyarete gidişimiz nedeniyle bilirdim. Binanın girişindeki küçük odada yüzlerce kanarya vardı, biteviye cıvıldar dururlardı, unutulacak gibi değildi zira.

Kayabaşı Kale'nin arka yamacına sıralanmış evlerden oluşuyor. Ankara uzmanı kardeşim dün aileye özel bir gezi yaptırdı bize ve yıllar süren merakımı böylece gidermiş oldum. Tabii ki mahalle son demlerini yaşıyor, evlerin çoğu yıkık dökük, çoğu terk edilmiş, kalanlarsa harap durumda. İçlerinde yaşayan insanlar yoksul, çocuklar bakımsız, tam bir perişanlık.

Mahalle kalenin eteğindeki ve benim fotoğrafı çektiğim taraftaki yamaçta kurulu. Osmanlı döneminden önce bu civarda sof ticareti ile uğraşan tüccarlar otururmuş, gayet varlıklı ve seçkin bir semtmiş. Ankara ile bağlantısı olan çoğu kişinin Ankara keçisi olarak bilinen tiftik keçisini ve bunlardan elde edilen "sof" kumaşını bildiğini varsayıyorum. Sof son derece değerli ve kaliteli bir kumaş türü olup yazın serin kışın sıcak tutarmış ve daha ziyade padişahların giysileri için kullanılırmış. Şu anda Ankara'da tiftik keçisini ara ki bulasın. Zaman içinde keçiler sof ticareti için gelip eski Sümerbank binasının yerinde bulunan Taşhan'da kalan İngiliz tüccarlar tarafından tıpkı bazı tarihi eserler gibi yurtdışına kaçırılmış, bizim sof Angora kumaşına dönüşmüş, onlar sof giyinirken, biz polyestere kalmışız 😄 Hal böyle olunca da o varlıklı ahali yok olmuş, mülkler el değiştirmiş, çoğu bakımsız kalmış ve bugünkü haline dönüşmüş. Muhtemelen şu aşağıdaki metruk konak o zamanlardan kalma:

Semt günümüzdeki bakımsız haline zıt olarak oldukça önemli tarihi yapılara da sahip. Bunlardan biri Selçuklu döneminden kalma "Kırklar (Kadılar) Mezarlığı. Ahi Elvan'ın, bazı ahi reislerinin, kadıların mezar taşlarının bu mezarlıkta olduğu biliniyormuş. Her ne kadar Ankara yoktan var edilmiş bir şehir olarak geçse de marşlarda gayet önemli bir tarihi alt yapısı da var, özellikle ahilik açısından. Mezarlık koruma altına alınmış:

Mahallede restore edilmiş 13. ve 15. yüzyıla ait iki cami gördük, Saraç Sinan ve Molla Büyük Camii. Ayrıca lüleleri kırılmış ve suyu kesilmiş olsa da iki tarihi çeşme çarptı gözümüze:



Kayabaşı'nda önemli bir kalıntı daha var, Roma Dönemi su yolu, Elmadağ'daki kaynağın suyu bu oluklar aracılığı ile bölgeye taşınmış:

Ve Maksem ya da diğer deyişle su terazisi, suyun dağıtıldığı bölge:

Bir ülkede bu kadar çok tarihi eser, önemli kalıntılar, kültürel miras olunca kıymeti bilinmiyor galiba, nasılsa elimizde çok var, yok olan olsun mantığı mıdır, parasal yetersizlik midir, liyakatsizlik midir bilemedim, keşke biraz daha değer bilir olsaydık. 

Bunca önemli eserin, kalıntının arasında mahalle perişan:



"Hımış" tekniği ile yapılmış bu ev ne kadar güzeldi kimbilir gençliğinde. Ahşap iskeletin arasına tuğla ya da kerpiç doldurularak yapılan inşaat türüne hımış denilmekte imiş.


Bakkal kapalı ama kafe açık 😀

Bu da mahallenin tarihi simitçisi, gerçek Ankara simidi olduğunu iddia ettiler ama benim tarzım olmadığını yiyince anladım, fazla yumuşak ve tuzsuzdu. Başkaları sevebilir, zira odun ateşinde pişiyordu.

Kayabaşı'nda yokuşlarda ter dökerek, inişlerde tırnak sökerek yaptığımız epey yorucu ama faydalı ve keyifli yürüyüşümüzü orada yaşayanların durumuna hüzünlenerek ve annemi anarak bitirdik. Hayattayken onu buraya getirmediğimiz için de çok hayıflandık. Finali antikaların sergilendiği bir cafede kahvelerimizi içerek yaptık. Darısı diğer keşiflere...



3 Haziran 2026 Çarşamba

ANKARA/HAZİRAN-BİR TAKIM UFAK TEFEK İŞLER

Haziran başından beri babaannelik görevimi layıkıyla yerine getirmeye çalışmaktayım 😊 Bugün izin verdiler, ben de yapılması gereken bazı işler için kendimi dışarı attım. Önce YKY Satış Mağazası'na uğrayıp biraz Frog kardeşimizle hasbıhal ettim, yakınlarda yitirdiğimiz ve çok sevdiğim bir yazar olan Roy Jacobson'un son kitabını aldım: "Yalnız Bir Anne".

İkinci görevim bizim Çiko'nun okuma bayramındaki rolü için kostümcüye uğramaktı. Milyon yıl sonra ikinci kez bu tür işlerle uğraşmak da varmış. Oğlum eczacı olmuştu, kostümünü de bir yakınımızdan temin etmiştik, hiç yorulmadan ve beleşe halletmiştik sorunu. Çikolar hayvanlı bir şeyler yapacaklar ki at kostümü gerekti. Kostümcünün bulunduğu caddeyi en iyi bilecek kişiye, kaldırımda motoruyla bekleyen kuryeye sordum. Hep vın vın üstümüze sürecek değiller ya, biraz işe yarasınlar, gayet güzel tarif etti. Kostümcü masal alemi gibiydi, alacağım kostümü beklerken bir Pambık Premses kıyafeti kiralamak geçti içimden, torunun okuma bayramına Pambık Premses olarak giden babaanne olarak gazetelere geçerdim ne güzel 😊

Masal diyarından çıkıp kozmetik dünyasına daldım, yanyana sıralanmış mağazaları ziyaret edip her birinden farklı bir şey alarak ayrıldım. İzmir Caddesi'ne geçince anılarım canlandı; öğrenci harçlığımıza uygun giysiler ve makyaj malzemeleri için sık sık uğradığımız  Kocabeyoğlu Pasajı, Ülkealan Pasajı, hayatımın hatırladığım ilk düğününe gittiğim Balin Hotel ve hepsinden önemlisi birkaç yıl merdivenlerini aşındırdığım Alman Kültür Merkezi. Balin Hotel artık yok, Pasajlar halen yerinde. Alman Kültür Merkezi Bulvar'a taşındı ama benim için şimdilerde dershane ve giyim mağazasına dönüşmüş, Milliyet Gazetesi ile paylaşılan o bina hala nostaljik. Üniversite yıllarındayız, öğrenci olayları almış başını gitmiş, okula devam edemiyoruz, kaydımızın silinme tehlikesi var, çare arıyoruz, nereye başvuracağımızı şaşırmış durumdayız. Bir kış akşamı Alman Kültür Merkezi'ndeki dersten çıkmış, dışarı adım atmışız ki karşıdan Milliyet'e gelen rahmetli Örsan Öymen'i görüyoruz arkadaşımla. Denize düşen yılana, başı sıkışan gazeteciye sarılır misali adeta atlıyoruz adamın üstüne, bir arkadaşım, bir ben adamcağızı laf bombardımanına tutuyoruz halimizi anlatacağız diye. Haliyle şaşırıp ne diyeceğini bilemiyor, kem küm bir şeyler söylüyor, derken aklımız başımıza geliyor, utanıp iyi akşamlar diyerek topukluyoruz. Şu an bile gözümün önünde,  ayazın insanın yüzünü yaktığı bir Ankara akşamında, sokak lambasının ışığında, kürklü gocuğuna sarınmış bir sarışın adamın görüntüsü. Huzurla uyusun.


İşte şu arkada görünen bina, tabii İzmir Caddesi o zamanlar bu kadar çiçekli ve yeşil değildi. 

Anıların bir bölümünü arkada bırakıp İzmir 2'ye geçiyorum, yeni bir anı sökün ediyor, bu biraz hüzünlü.


Binanın tam karşısındaki banka oturup 19 yaşıma bakıyorum. "Kuaför" yazan daire o zamanlar seyahat acentası idi ve ben orada çalışan çok sevgili arkadaşımın yanında staj yapıyordum. Bilgisayar yok, internet yok, teleks ve telefon var. Ülke içi, ülke dışı, dünya seyahati biletleri kesiyoruz, tur programları yapıyoruz. Ben acemi çaylak, getir-götür ya da daktilo işleri yapıyorum. Derken 29 yaşında kansere kurban vereceğimiz arkadaşım diyor ki, "Haydi bakalım bugün uçak biletini sen kes". Geçiyorum telefonun başına, THY ile direkt hat var, karşıdan açan görevliye uçuş gününü, saatini, gidilecek yeri, gidecek kişinin ismini söylüyorum. Karşıdaki "Konfirme" diyor. Ben şaşkın telefon elimde arkadaşıma dönüyorum: "Lerzaan bu konfirme diyor, ne diyeceğim?". Arkadaşım gülmekten zor bela cevap veriyor: "Teşekkür et, kapat. İşlem tamam". Acemilik işte. Ah canım Lerzan sen de huzurla uyu...

Bizim acentanın üst katlarından birinde şarkıcı Alpay'ın reklam şirketi vardı, ara sıra merdivenlerde karşılaşırdık. 

Anıları torbasına geri doldurup Saraçoğlu Mahallesi'ne ilerliyorum, canım kahve istedi. Saraçoğlu Mahallesi Türkiye'nin ilk toplu konut projesidir. Erken Cumhuriyet döneminde Alman mimar Paul Bonatz'ın tasarladığı mahalle yüksek düzey devlet görevlilerine uzun yıllar lojman görevi yaptı. İsmini döneminde kurulduğu başbakan Şükrü Saraçoğlu'ndan alıyor. Birkaç yıl önce yıkım kararı alındı, evler boşaltıldı, sonra mahkeme kararıyla yıkım durduruldu ve restorasyondan geçerek yeşil alanları, cafe ve lokantaları ile betonlaşmış şehrin ortasında bir vahaya dönüştü. 




Ankara için gül vakti demiştim değil mi? 😊

Kahvemi içmek için bir cafeye yerleşip siparişimi veriyorum. Çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu gürültülü bir kalabalık var. Sesler uğultu halinde bir kulağımdan girip diğerinden çıkıyor. Tek anladığım yanımdaki masada oturan pembe pantolon takımlı genç kadının banka ile ilgili bir sıkıntısı olduğu. Kahvemi içip yorgunluğumu attıktan sonra kalkıyor ve evin yoluna düşüyorum ama şu kıpkırmızı Japon akçaağacını görünce dayanamıyor, fotoğraflıyorum. Kırmızı yapraklı bir ağaca neden akçaağaç denir ki?


O kırmızı yapraklardan birini koparıp Roy Jacobsen'e emanet ediyor ve evin yoluna çeviriyorum rotayı. Ama Dost Kitabevi'ne uğramadan geçemiyorum, yeni çıkanlar standında bakınıyor, elime alıp alıp bırakıyorum kitapları. Normalde internetten yapsam da kitap alışverişimi her sene Dost'un hatırına en az bir kitap edinirim buradan ama bu sefer kafamın içindeki muhalif anneme dönüşüyor, "Evdekileri oku" diyor. Anne sözü dinliyor, kasadaki tanış kızla selamlaşıp kendimi Yüksel Caddesi'nin kalabalığına bırakıyorum.

Bugünlük bu kadar...