.

.
.
Ara-Lık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ara-Lık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Aralık 2025 Cuma

ARA-LIK 11 (GÖNLÜM SEHER YELİ GİBİ)

Dün Milattan Önce'den beri tanış olduğum birkaç arkadaşımla yeni yıla erken girdik 😊Kutlamaları ve özel günleri seven bir insanım, hoş bir şeylerle karşılamak isterim ki gelen de hoşluk getirsin. Ben hoşluk yapıyorum yapmasına da yıl da, yaş da bazen hoş şeyler getirmeyebiliyor, yine de pilavdan dönenin kaşığı kırılsın. "Sen iste de vermezse kendi bilir" derdi bir arkadaşım, o hesap işte. 

Arkadaşlarımın biri onlu yaşlarımdan, diğerleri ise yirmili yaşımın başından beri benimleler. Çocuklarımızın doğumlarına, yaş almalarına, evliliklerine, hatta torunların büyümesine bile şahidiz. Güzel günleri paylaştığımız gibi ölümleri, hastalıkları, kederleri de paylaştık. İyi ki varlar, hep var olsunlar. Yılbaşı konseptli kırmızı bir masa hazırladım, özel yılbaşı pastamdan yaptım, birkaç farklı çeşitle ikramlıkları tamamladım, sonrası bol sohbet, bol kahkaha oldu. 

Yeni yıl planımı da tabaklarda paylaştım ki hep birlikte gülmek kısmet olsun. 

Bugün biraz yorgunum, beden yaşım ruh yaşımla uyumlu gitmiyor ne yazık, "Gönlüm seher yeli gibi daldan dala essem diyor" ama beden "Otur oturduğun yerde kadın, eserken takılacaksın dalın birine, sonra da güm yere" diye parmak sallıyor. E haklı 😂

Adını andık madem dinleyelim mi şarkıyı, Ayşe Taş söylesin: Gönlüm Seher Yeli Gibi

Antalya özüne döndü dündenberi, dün bulutluydu, bugün pırıl pırıl güneşli, aslında çıkıp yürümek vardı ama yazdım ya dünün yorgunluğunu atamadım, kısmet yarına. 2025 bitmeden iki etkinliğim daha var, Devlet Tiyatrosu'nda "Kuşlar" oyunu ve pazartesi günü de Opera Sahnesi'nde "Yeni Yıl Konseri".  

Yeni yılda da sanatsız kalmamak dileğiyle dostlar, bitirirken Akgün Akova "Olsaydın" şiirinden birkaç dizeyle seslensin sizlere:

"sen bir başağın annesi olsaydın
fırınlar hiç sönmez
kimse eksiltemezdi bir gram bile ekmeklerimizden
sen bir dalganın annesi olsaydın
kaybolmazdı gözlerinin önünde
balıkçı tekneleri ve denize giren çocuklar
sen bir bavulun annesi olsaydın
doldururdun içine yola çıkmadan
sevdiğimiz yazarların kitaplarını
sen bir geminin annesi olsaydın
yalnızlık çekmezdi adalar
ufuk çizgisi, kaptanlar, hatta pusulalar
sen bir fısıltının annesi olsaydın
hadi bir kere daha söyle beni sevdiğini
dolaşarak içimizdeki ıssız sokakları..."


22 Aralık 2025 Pazartesi

ARA-LIK 10 (YAĞSIN YAĞMUR ÇİSİL ÇİSİL, GEL GİDELİM USUL USUL)

Dersem de inanmayın, başlığa yani. Yağmurla aram sadece pencereden bakarken iyi, o da efendi efendi yağıyorsa. Aksi takdirde hiç geçinemiyoruz kendisiyle. Islanınca ben ben değilim arkadaşlar, içimden bir yaratık, bir ecinni çıkıyor 😂 Zaten bu memlekette ne yağmur çisil çisil yağıyor, ne de ben yağmur altında usul usul yürüyebilenlerdenim. Sanırım çocukken habersizce denize fırlatılıp boğulma korkusu atlattığım durumun yarattığı travma yağmuru da içine alıyor. Güzide şehrimiz neredeyse Aralık ayının yarısında bize bahardan kalma güneşli günler sunup kandırdıktan sonra dün itibarıyla reklamlar bitti, gerçekler başladı demek istiyor. Perşembe'ye kadar yağış gösteriyor Meteoroloji, belki rica etsem bir gün öne alırlar, zira Çarşamba günü arkadaşlarla "Hoşgeldin Yeni Yıl" yapacağız ve mümkünse güneşli havada olsun arzusundayız. 

Oysa cumartesi günü Falezler'in üstünde, limonata gibi bir hava eşliğinde, denize ve Bey Dağları'na karşı içmiştik kahvelerimizi:


En uzun geceyi de dün itibariyle eda ettik, şurada bahara ne kaldı 😂 Babam işe yeni giren biri oldu mu, önce tebrik eder,  sonra da "Emekliliğe ne kadar kaldı?" diye sorardı, ilkokul öğretmenim de "Başlayınca uçlanır" derdi. Vardı bir bildikleri elbet, gerçekten başlayınca uçlanıyor, hele de yaş ilerleyince neredeyse başlamasıyla uçlanması bir oluyor. 

Geçen haftadan bu yana fırsat buldukça "Kral Kaybederse" izliyorum. Birinci sezonu haftada bir olmak kaydıyla Netflix'den izlemiş, ikinci sezonun ilk bölümünü ise 10 dakika sonra sıkılıp bırakmıştım. Dizi final yapınca bir sürü olumlu eleştiri okudum, Halit Ergenç'in oyunculuğu özellikle övülüyordu. Madem öyle işte böyle dedim ve son sezonu baştan sona izledim, az evvel de bitirdim. Biraz zahmetli oldu, her bölüm 2 saatten fazla sürüyordu, bitene kadar da içime fenalık geliyordu. İlk sezona göre daha iyi buldum ve Ergenç'in oyunculuğuna da şapka çıkardım gerçekten. Yine de 2 saatten 13 bölüm izleyerek 26 saatimi telef mi ettim diye düşünmedim değil, o kadar sürede 15 tane iyi film izlerdim, 3 tane kitap bitirirdim. Kral'ı üzmemek adına kendimi üzdüm yahu 😂 

Başlıktaki şarkının güftesi Mehmet Erbulan'a, bestesi ise Necdet Tokatlıoğlu'na ait. Necdet Tokatlıoğlu Ankara Radyosu sanatçılarındandı, bu nedenle çocukluğum ve ilk gençliğimde sahnede en çok izlediğim şarkıcıların başında gelirdi. Çok sevdiğim besteleri vardı, mesela "Artık yeşerecek bir dalım yok, yağmurlar yağsa da hoş yağmasa da" diye başlayan şarkısını çok severdim, huzurla uyusun. Bu vesileyle anmış olalım. Dinlemek isterseniz: Tık 

Bu yağmurlu günde Akgün Akova'dan özür dileyerek Cemal Süreya'nın iki dizesiyle bitiriyorum: 

"Adam yıldızlara basa basa yürüdü
Çünkü biraz önce yağmur yağmıştı"


19 Aralık 2025 Cuma

ARA-LIK 9 (UZUN YILLAR ÖTESİNDEN HATIRINI SORAYIM MI?)*

En uzun geceyi yaşamaya iki gün kaldı, babam her 21 Aralık'ta "Bugün ayın kaçı?" diye sorardı. "21 Aralık" derdik, "Peki özelliği ne?" diye devam ederdi. "En uzun gece" cevabımıza da "Ona Şeb-i Yelda derler" diyerek arkasından divan şairi Sabit'in yazdığı şu beyiti okurdu:

"Şeb-i yeldayı müneccimle muvakkit ne bilsin
Müptelâ-yı gâma sor kim geceler kaç saat"
 
Bu beyitin her okunduğunda eskiden aklıma Ahmet Hamdi Tanpınar gelirdi "Saatleri Ayarlama Enstitüsü" romanı nedeniyle, yazın kitabın sahneye uyarlanmış halini izledikten sonra da Serkan Keskin geliyor diyeyim de gülün 😂 Ah Hayri İrdal ah!

Bugün mektup günü, lafı fazla uzatmadan yazalım mektubumuzu verelim postaya, bakalım kime gidecek bu seferki:

MEKTUP 2

Size nasıl hitap etsem bilemedim, benim için öyle ilginç, öyle güzel, öyle dokunulmaz bir nesne idiniz ki o yaşlarda, önünüzde ceketimi iliklesem yeridir. Aslında varlığınızın farkına varmam biraz vakit aldı. Zira o evde sizden de pırıltılı başka biri vardı, sarı saçları, maviş gözleri, yumuk ayaklarıyla minicik bir oğlan çocuğu, Cem. Kendim de çocuktum aslında ama o bebek sayılırdı daha, balkonda, bitişikteki dairede oturan komşu teyzenin kucağında zıplayıp duruyordu. Bir bebeğe âşık olmak, bu hayatımda ilk kez, hatta son kez olan bir şeydi. Aşkım karşılıklıydı üstelik, onlar taşınıp gidene kadar Leyla ile Mecnun gibi vurulduk birbirimize.

Biz Cem’le birbirimize âşık oladuralım annemle babam da Hale Abla ve Tarık Abi ile muhabbeti ilerletmişlerdi. Tarık Abi sarı saçları, oğlununkinin aynısı mavi gözleri, uzun boyu, yapılı gövdesi ile Hollywood filmlerinden çıkıp gelmiş gibiydi. Yakışıklılığını daha da arttıran üsteğmen üniformasını üstüne geçirip Hava Kuvvetleri Bandosu’nun başına geçti miydi, elindeki majör sopasıyla adeta dans ederdi. İnanılmaz derecede espriliydi, insan onu bayramlarda stadyumda izlerken huzursuz olurdu, acaba şimdi tribünleri kahkahaya boğacak bir şey yapar mı diye. Yeni evli sayılırlardı, borç harç aldıkları eşyalarla doğup büyüdükleri İstanbul’u geride bırakmış, görev icabı Ankara’ya gelmişlerdi. Hale Abla eşinin sarışınlığına inat bir esmer güzeliydi. Çok geçmeden annemin en yakını oluvermiş, köşe dairedeki evleri de fütursuzca girip çıktığımız bir mekâna dönüşmüştü. İşte o zaman fark etmiştim sizi.

Salonun karşısında, balkona açılan kapının yanındaki büfede duruyordunuz. Tam ortada, diğer objelere, biblolara, tabak çanağa tepeden bakan bir havanız vardı. Balkon camından vuran ışıkla parıldıyordunuz, gözümü almıştınız, sonra da gönlümü alacaktınız.

 Önce ne olduğunuzu pek anlayamamıştım, benim o zamana kadar gördüğüm saatlere pek benzemiyordunuz zira. Evet, evimizde de vardı masa saati ama o kadar sıradandı ki, saati göstermenin ve sabahları erken uyandırmanın dışında kayda değer ne bir fonksiyonu ne de görüntüsü vardı. Oysa siz bir mücevhere benziyordunuz. İçine yerleştiğiniz camdan fanusun altında parlak ışıklar saçarak kibirli kibirli tıkırdıyordunuz, tıkırdama da denmezdi ona, adeta fısıldıyordunuz. Kadranınızın altından sarkan altınımsı toplar saat başlarında dans ederdi, büfenin yanındaki koltuğa çöker, bale gösterisi izler gibi mest olurdum. Tarık Abi halime güler, “Bilet keseceğim sana, beleş seyir yok” derdi. Tarık Abi ve ailesi İstanbul’a gittiklerinde çiçekleri sulamak için anahtarı anneme bırakırlardı, peşine takılır, o çiçekleri sularken ben sizin ışıltınıza dalardım yine. Cem’den sonra en sevdiğim şeydiniz siz o evde.

Aslında ben o evdeki herkesi, her şeyi seviyordum. Tarık Abi’nin her daim gülen yüzünü, güldükçe küçülen mavi gözlerini, Hale Abla’nın sıcaklığını, sonradan doğup Cem’in pabucunu dama atan Kerem’i bile. Hoş Cem’in pabucunu kimse dama atamazdı, en azından benim indimde. Tarık Abi tanıştığımız andan itibaren anneannemden dayılarıma kadar tüm aileyi avucunun içine almıştı, sanki yıllardır biliyorduk birbirimizi. Fırsat buldukları her an babamla ve dayımla oturdukları çilingir sofrasına öğrettiği bir şarkıyla başlamak gelenek olmuştu. Sözlerini belki hiçbirinin bilmediği, anneanneminse her duyduğunda “Tövbe estağfurullah” çekip ayin yapılıyor duygusuyla “vangil çığırman” diye azarladığı, esasında aşka ve beraberliğe bir övgü olan bu şarkı onlara öyle yakışıyordu ki. Tarık Abi hayatımızdan çıkıp gittikten sonra bile ne zaman bir rakı sofrası kurulsa ilk kadehler onu anarak bu şarkıyla kalkardı:

Viva la, viva la, viva la amour

Viva la amour

Viva la amour

Viva la company

Ayın sonunu zor getirdiğini düşünürdüm Tarık Abilerin, hâlâ borçlarını ödedikleri eşyalar, evde büyüyen bir bebek, ev kirası, büyük şehrin getirdiği zorluklar omuzlarına binmişti ama o güleç yüzünden bunu anlamak çok zordu. Bir gün babamla yaptıkları bir konuşmaya kulak misafiri olmuştum. Hastalanan Cem’den bahsediyordu, “Abi” diyordu babama, “oğlan ateşli, bir şey yemiyor, ay sonu, cepte para yok, borç buldum bir arkadaştan, muz aldım belki yer diye. Hevesle geldim eve, soydum muzu, uzattım, korktu abi, çocuk muzdan korktu, o kadar az görüyor ki korktu”. Bunu anlatırken mavi gözlerinden yaşlar akıyordu. O gün bugün benim duyduğum en hüzünlü kısa hikâyedir bu.

Siz bütün bunların farkında mıydınız acaba? Altına saklandığınız sırça fanusta tıkırdayıp fısıldayarak, çalımlı çalımlı sürdürüyordunuz evdeki varlığınızı. Yine de benim gönlümdeki yeriniz her daim Cem’den sonra da olsa bâkiydi. Uzun yılların ötesinden sevgiler yolluyorum size, fanusunuzdan öperim…

Mektubun yazıldığı saatin temsili fotoğrafı, en benzer bunu bulabildim internette, kendisi biraz daha görkemliydi 😊

Güzel bir hafta sonu dileğiyle, mektup yazanlarınız çok olsun diyeceğim de PTT işlevini yitirmiş, ulaştırmıyor, postacılar da artık selam vermiyor. 

*Uzun yıllar ötesinden hatırını sorayım mı?

Hüzzam şarkı

Beste: Rüştü Şardağ
Güfte: Fuat edip Baksı

Ve günün dizeleri yine Akgün Akova'dan, mektuba atfen "Hale" şiirinden:

"uyuduğunda

doğanın büyük kitabını gör düşünde

orada nehirler, yağmurun yanıtıdır "ne iş yaparsın" sorusuna

ormanlar yeşilin misafir odaları

dağları avcılar görmesin diye çıkar sis

ve aşk

dünya şenlensin diye var"

15 Aralık 2025 Pazartesi

ARA-LIK 7 (BİR GÜLÜ DÜŞ EYLEYELİM)

Çok zorunlu olmadıkça pazar günleri ev işi yapmam, genelde avarelikle geçiririm. Sebebi çocukluk travmaları. Ev hanımı olan annem haftanın diğer günleri çuvala girmiş gibi tüm ev işlerini hepimizin evde olduğu yegane güne, pazar gününe saklardı. Sabahın kör karanlığında çamaşır yıkama aşkı depreşir, kalk borusunu öttürürdü. "Kalkın, herkes yorganını söksün, çamaşır yıkayacağım. İpleri ziyan etmeyin, koparmadan sökün" talimatlarıyla okula gittiğim saatten daha erken uyandırılır, haşır huşur yorgan sökerdim. O yıllarda nevresim yoktu, yorganlar kaplanırdı, o da ayrı bir eziyetti. Çarşaf yere serilir, üstüne yorgan yerleştirilir, sonra da kocaman bir yorgan iğnesi ve yorgan ipiyle kaplanmaya başlanırdı. İpleri uzun tutma tembihi de tekrar kullanma amaçlıydı. Sökülmüş yorganlarımızın çarşaflarını anneme teslim ettiğimizde evi deterjan kokusu sarmaya başlamış olurdu. Çamaşırlar sıkma kısmı elle çevrilen makinede çalkalanırken annem ev süpürmeye, yerleri silmeye ve tüm bu işlere beni ortak etmeye başlamış olurdu. Bak şimdi aklıma geldi yine sinir oldum. Öğleden sonraları bu hengameye radyodan yükselen maç sesleri de eşlik ederdi, ardından haftalık banyo seansı başlardı. Yetişmesi gereken ödevleri ve ütülenmesi gereken önlükleri saymıyorum bile. O yüzden çocukluğumun pazarlarını burnumda deterjan kokusu, kulağımda maç sesi ve annemin talimatları ile hatırlıyorum. Yıllar sonra Tezer Özlü'nün "Çocukluğun Soğuk Geceleri"ni okuduğumda bir kuşağın aynı dertlerden muzdarip olduğunu fark ettim. O pazar günlerine geri döndüm, kitabı elimden fırlatma isteği duydum. Annemin büyüme aşamamızda bize çektirdiği pazar çilesini ne kendime, ne de çocuğuma çektirmeme kararını daha o zamanlar almıştım. Çalıştığım zamanlarda bile pazar boş boş oturma günüydü, hâlâ da öyle. Bu yıl içimde bir türlü uyanamayan yeni yıl ruhunu bir nebze canlandırmak için pazar gününü seçtim. Az biraz renk, biraz ışıltı bu tembel günü aydınlatsın, belki biraz da neşe verir. Bulduk çıkardık ağacı, iki yıldır yılbaşları Ankara'da geçince yerlerini unutmuşum her şeyin. Bütün bir öğleden sonrayı ağaç süslemekle geçirdim. Yine de eski coşku, eski heyecan kalmamış, adet yerini bulsun yaptım mı yaptım.


Ev ışıldadı da, içim ışıldadı mı orası tartışılır, hele akşam haberlerde gencecik belediye başkanının ölüm haberini duyunca iyice söndü lambalar ruhumda. 

Cumartesi günü bir oyun izledim: "Kızımın Ruh Hali Testlerinde Çoğunlukla 'Bazen'i İşaretliyorum" şeklinde upuzun bir ismi vardı. Bipolar olduğu çocukken anlaşılan bir kızın yaşadıklarını, ailesiyle, sevgilisiyle, doktoruyla olan ilişkilerini konu alan son derece etkileyici bir oyundu. Minimalist, basit dekor oyunculukları iyice ortaya koymuştu ve dört oyuncunun performansları da ayakta alkışı hak edecek düzeydeydi. O kadar etkilendim ki oyun bittiğinde bir süre yerimden kalkamadım. Uzun zamandır Devlet Tiyatroları'nda izlediğim açık ara en iyi yapımdı diyebilirim. Aferin tiyatromuza, bir de iyi bir salonumuz olsa, orası akar, burası kokar, yerin dibindeki salonda panik olsa kim nereye kaçar. Koskoca turistik şehre layık bir opera-tiyatro binası yapılamadı senelerdir.

Antalya bir haftadır güneşli ama sabah bir fırtına uyarısı okudum, ne dereceye kadar doğrudur bilemem. Deprem sonrası uzmanlar Müjdeci Hüsnü'ye döndüler. "Müjdeci Hüsnü" Abbas Çılga'nın yazdığı bir çocuk kitabı, kardeşimden oğluma intikal etmişti, şimdi bağışlandığı sahafın raflarında ya da kimbilir kimde. Hüsnü iyi anlamda müjdeler verirdi ama biz bunu aile arasında sürekli olumsuz haberler verenler için kullanmaya başlamıştık. İşte bu Hüsnü modundaki deprem uzmanları sürekli bildirimdeler: Antalya için şiddetli deprem riski, Antalya'da büyük bir deprem bekleniyor, Antalya büyük sarsıntılara gebe. Yazıyı okuyorsun içerik bambaşka bir şey çıkıyor. Ayrıca ne yapabileceğiz yani, gökten ne yağdı da yer kabul etmedi bu ülkede, elimizdeki malzeme bu: Tevekkül.

Tevekkül yazınca aklıma Ruhi Su düştü, "Tevekkel tü tahar Allah" dizelerinin de olduğu, Pir Sultan'ın "Gelin Canlar Bir Olalım" deyişi. Dinlesek mi? Şurada

Yıllar önce TRT tek kanal iken Küçük Ağa dizisi yayınlanmıştı. Fikret Hakan'ın canlandırdığı Çolak Salih bu deyişten bahseder, "Bir yürüyüş eyleyelim" dizesini "Bir gülü düş eyleyelim" diye anladığını söylerdi. Bir gülü düş eylemek ne güzel bir eylem, yıllardır aklımdan çıkmamıştır. Bak şimdi de alakasız bir şekilde hatırladım. 

Akgün Akova ile bitirelim bu her telden çalan postu:

"kendisini kırmayan çocuğa aşık olur oyuncak
ve değil mi ki aşk
oyuncak sanıp yatağımızda sakladığımız
içi bencillik dolu bir silah"*

*Sevdiğim Kadın adları Gibi


10 Aralık 2025 Çarşamba

ARA-LIK 5 (YETER Kİ GÜN EKSİLMESİN PENCEREMDEN**)

Dışarıda gönül çelen bir güneş ve berrak bir hava var. Bir yanım çık yürü diyor, öbür yanım dün çok yürüdün bugün ara ver diyor. Galiba ikinci yanımı dinleyeceğim.  

Aynı hava dün de vardı ve günler süren yağmurun üstüne o kadar iyi geldi ki. Kafamda ne tarafa yürüsem planları yaparken arkadaşım aradı ve "Varyant'tayım, manzara müthiş, hava şahane, haydi gel" dedi. "Bekle, yarım saate oradayım" dedim ve hemen giyinip yola düştüm. Varyant'a ulaşınca beni şu heykel karşıladı:

"Hayrola" dedim arkadaşa, "bu hoş hanım ne ara buraya konuşlandı?". Meğerse daha pek yeniymiş, açılışı o gün yapılmış, arkadaşımın orada bulunma sebebi de buymuş. Heykeldeki şahıs kim diye soracak olursanız Antalyamızın ören yerlerinden Perge'nin ilk kadın belediye başkanı Plancia Magna imiş. Hem yalnızca Perge'nin değil, dünyanın da ilk kadın belediye başkanı imiş. Antalya'nın iki uç noktasına, Düden Park'a ve Varyant'a heykeli dikilerek onurlandırmışız kendisini. Yüzünü keşke denize dönseydi diye düşündüm ama halkına dönmeyi daha uygun buldu sanırsam.

Plancia Hanım'a Perge'ye verdiği emekler için teşekkürümüzü sunup yüzümüzü Konyaaltı'na çevirdik, aman o ne hoş, o ne latif bir görüntü idi. Dedik kuşbakışı yetmez, inip yerinde görelim. Vurduk kendimizi Varyant'ın sarmal yollarına. Tam ortada bir duvara oturup temaşa eyledik denizi ve Bey Dağlarını:

Kimi denize girerken kimi de sahilde güneşleniyordu. Biz yola devam ettik, Beachpark'a indik. Antalya'ya ilk geldiğim yıllarda Konyaaltı plajlarının kumluk (daha doğrusu çakıllık) alanına çadırlar, barakalar kurulurdu. Obalar denilen bu yazlık yerleşimler, ihaleyle kiraya verilir, sıcaktan kaçmak isteyen halk kira bedelini ödeyerek bütün yazı burada geçirirdi. Aşırı olmasa da konforuna düşkün olan ben bu işe şaşıp şaşıp kalırdım. Tepedeki güneşin bütün sıcağını çeken bir çadırın içerisinde 3-4 ay nasıl yaşanırdı. Zaten çadıra yatmadan yatmaya girerdi halkımız, günü denizde, kumsalda geçirir, yemeğini çadırın önüne yerleştirdiği ocağında pişirir, duş ve WC ihtiyacını da bu işlere ayrılmış umumi tesislerde hallederdi. Kara ikliminde yetişmiş, deniz tatilini yazın 10-15 gününe sığıştırmış bir Ankaralı olarak bana tuhaf gelen şey denize doğmuş ve sıcaktan kaçan bir Antalyalı için gayet normal ve arzulanan bir şey idi haliyle. Kumsalın arka yanında okaliptus ve Kıbrıs akasyası ağaçlarından oluşan bir koruluk vardı, Konyaaltı Koruluğu olarak adlandırılan bu ağaçlık alan şehre taşındığımızdan 6 ay sonra gerçekleşen 12 Eylül darbesinin akabinde uzun süre "12 Eylül Koruluğu" ismiyle anıldı. Obalara ancak arkadaş ziyareti için gitmişliğimiz vardı ama ulaşımı çok kolay olan bu korulukta yıllarca piknik yaptık. Bir arkadaş grubumuz vardı, çocuklarımız yaşıttı. Güya onları eğlendirmek için giderdik ama bir süre sonra onlar arabalardan çıkmayıp kaset dinlerken biz daha çok kendimizi eğlendirir olmuştuk. Kimimiz kısır, kimimiz börek, kimimiz patates salatası yapar, yetmezmiş gibi bir de yoldan et alıp mangal yakardık. Ama öyle acıkmış olurduk ki etler pişene kadar kısırları, börekleri götürüp karnımızı doyurur midede yer kalmadığı için etlere pek yüz vermezdik. Bir süre sonra ön hazırlıktan vaz geçip sadece ette karar kıldık da hem yorulmaktan, hem ziyankarlıktan kurtulduk. Şimdi düşünüyorum, ne telaşeydi. Öncesi ayrı, sonrası ayrı. Gençlik başka bir dünya, üşenmek yok, heves var, neşe var, her şeyden öte dinamik bir beden var. 

Derken obalar kaldırıldı, koruluğun bazı ağaçları kesildi ve Konyaaltı plajlarının olduğu bölge Beachpark oldu, cafeler, restoranlar açıldı, oteller yapıldı, fena da olmadı. Koruluğun adı tekrar Konyaaltı Koruluğu oldu ama piknik alanı olmaktan çıktı, bir bölümüne de açık hava tiyatrosu inşa edildi. Böyle yazınca şaşırtıcı geliyor insana, oysa hayatın doğal süreci içinde farkına bile varmıyorsun olan bitenin. Tuhaf...

 Deniz çarşaf, güneş pırıl, kumlar sıcak...

Gözümüze kestiğimiz cafelerden birine oturduk, kahve içip sohbet ettik, güneş sırtımıza fizik tedavi yaparken mis gibi havayı içimize çektik. Bazen dağlara, bazen şehire baktık, bereket bu kadar uzaktan şehrin siluetini bozan o iğrenç mimarili otellerin görüntüsü o kadar rahatsız edici olmuyordu.

Akşam yaklaşırken aynı yolu tersinden yürüyerek evlere döndük. Yemek sonrası Juliette Binoche seansıma geri döndüm. Bu kez "Clouds of Sils Maria" filmini izledim. Gereksizce uzundu ve ağır işleyen bir konusu vardı. Film İsviçre'de, Sils Maria isimli bir bölgede geçiyordu ve bölgenin özelliği meteorolojik bir olaydan kaynaklanıyordu. Bulutlar kışın yoğunlaşıyor ve bir yılan gibi körfezin içine süzüldüğü için Maloja yılanı adını alıyor. Filmde en sevdiğim bölümler de burada geçen doğa olayları oldu. Juliette kraliçemiz iki saatlik yapımın büyük bölümünde erkek traşlı bir saç tuvaleti kullandı ve mümkünse bir daha o kadar kısa kestirmesin düşüncesiyle izledim 😂

Uyumadan önce "Pelesenk ve Leylak" kitabına başladım ve 20. sayfaya kadar zor dayandım, sonra kapatıp fırlattım. Bazı şeylerin sadece görünümü kitap, onun yerine bir polisiye aldım elime: "Turtanın Tabanındaki Tatlılık".

Yarın kanal tedavisi yapılan dişlerimin üç haftalık bekleme süresi sona eriyor, diş hekimimle randevum var, muhtemelen dolgu yapılacak. Umarım sıkıntısız hallolur. 

Ve yazıyı bitirirken dizemiz yine Akgün Akova'dan gelsin:

"bahçelerine konan kuşlar yoksa, çökmüştür bir kent"*
*Yüzünden Yollar Çıkardım

**Gün Eksilmesin Penceremden/Cahit Sıtkı Tarancı



9 Aralık 2025 Salı

ARA-LIK 4 (SALI DEĞİL PAZARTESİ SALLANDI)

Dün deprem oldu şehrimizde, önce geceyarısı, sonra öğlen vakti. Bugüne kadar olmamış şey değildi, birkaç senede bir hafifçe yoklar geçer, Antalya deprem bölgesi değildir diye çok da önemsemezdik. Ama şehirlerle birlikte kalpleri de yerle bir eden 6 Şubat depreminden sonra neredeyse tüm Türkiye deprem bölgesi ilan edildi. Her biri ayrı telden çalan, bazıları show peşinde deprembilimcilerin birinin dediği öbürünü tutmuyor. Hem tutsa ne olacak, birey olarak ne yapabiliriz ki, her şeyde yaptığımız gibi Allah'a havale edip oturacağız oturduğumuz yerde. Pekçok şehirde olduğu gibi Antalya'da da evler yıkılıp yıkılıp yeniden yapılıyor ama yenilerin sağlam olduğunu kim biliyor ki? Tehlikeli olduğu uzmanlarca bar bar bağırıldığı halde falezlerin üstü çok katlı sitelerle doldu. Her neyse genelde pek hissetmezdik sallantıyı. Apartmanın temeli Antalya'nın çoğu yerinin aksine kayalık, kanalizasyon inşaatı için küçücük sokak 1,5 ay kazıldı, tam oğlumun üniversiteye hazırlanma dönemiydi, aldığı 3-5 eksik puan varsa o gürültülerin sebebinedir 😃 Bilen bilir, Antalya'nın altı yerlilerin "Zerzemin" olarak adlandırdığı mağaralarla dolu, yakın zamana kadar şehirde kanalizasyon tertibatı yoktu, atık sular bu mağaralara akardı. Şehir büyüyüp, nüfus artınca yetmez oldu ve kanalizasyon sistemine geçildi. Diyeceğim bizim civar kayalık olduğu için özellikle dipten vuran depremlerin çoğunu yayın organlarında görünce farkederdik. Evvelsi gece TV'de Van'daki depremi duyup yatmıştım. Son zamanlardaki uyku düzensizliğim yüzünden her zamanki gibi gece üçte uyandım ve sarsıldım. Uyku sersemi Van depreminin etkisiyle deprem rüyası görüyorum diye düşünüp tekrar dalmışım. Sabah internette görünce depreme uyandığımı anladım. Öğlen bilgisayarın başında bir şeyler yazıyordum ki altımdaki büro koltuğu sağa sola gitmeye başladı, ne oluyoruz demeye kalmadan avize ve çiçekler sallanmaya başladı. İnsan böyle zamanlarda ya panik oluyor, ya donuyor. Ben dondum, avizenin hareketlerini takip ederek öylece oturdum, avize sakinleşince kalkıp balkona çıktım, hayat devam ediyor, kimsede panik hali yok, balkonda sigara içenler, dükkan önünde tavla oynayanlar. asayiş berkemal diyerek oturdum yerime, kaldığım yerden devam ettim. Derken haberler geldi, 4.9 ile 5.2 arası şiddet, merkez Serik vs vs. Tek yapabildiğim bu sondur dileğinde bulunmak ve deprembilimcilerin öngörülerini okumamak oldu, zira moral bozmaktan öte elden gelen bir şey yok. Ülkece sonumuz hayrolsun. 

Depremden söz edince yıllar önce yaşadığım bir depremin anısı geldi, komik bir anı, o yüzden yazacağım buraya. Orta 1. sınıftayım, yaz tatilinde çok yakın ahbabımız olan bir aile ile Amasra'ya gittik. Bahçe içinde, iki katlı, ahşap bir pansiyonda kalıyoruz. Üst kattayız, oda komşularımız Karadenizli bir aile. Karadenizli dediysem su katılmamış bir Laz ailesi, hele bir teyze var ki olağanüstü komik. Erkin Koray'ın "Kızları da Alın Askere" şarkısı çok popüler, gün boyu plajda, çay bahçelerinde, yazlık sinemalarda çalıp durur. Bir akşam üstü yemekler yenmiş, denizin, sıcağın yorgunluğu üstlere çökmüş tam çay faslına geçilecekken yer sarsılmaya başladı, deprem oluyor paniğiyle hem biz, hem Laz ailemiz odalardan fırlayıp sofaya üşüştük. Hayır insenize alt kata, ahşap binanın ikinci katında bir sürü insan tahta döşemenin üstünde bekleşiyoruz. Derken Laz teyze başladı: "Oy miralay miralay/Asçerün alay alay/Al çizlaru asçere/Asçerlük olsun kolay" . Bir yandan söylüyor, bir yandan ayaklarıyla tempo tutuyor horon teper gibi. Zaten sallanıyoruz, bir de o sallıyor. Nasıl geçti o deprem bilemedik, bir yandan gülüyoruz, bir yandan sallanıyoruz. Meğerse teyzem Erkin Koray'ın şarkısından Giresun türküsüne geçiş yapmış, sabah akşam dinlediğini o sanırmış 😂

Yağmur iki gündür kendini dinlenmeye çekti, hava açtı. Şu an dışarıda pırıl pırıl bir güneş var. Fırsattır diyerek öğleden sonra çıkıp uzun bir yürüyüş yapacak, ardından da markete uğrayıp eksikleri tamamlayacağım. Bu haftayı Juliette Binoche filmlerine ayırdım. İzlemediklerimi günde bir tane şeklinde bulup izlemeye çalışıyorum. 1992 tarihli "Köprü Üstü Aşıkları" ile başladım, ne kadar genç, ne kadar güzel ve daha o zamandan ne kadar yetenekli, her role uyan bir oyuncu. Dün 2000'lere geldim, "Saint Pierre'nın Dulu"nu izledim. Bambaşka bir rolde, bambaşka bir oyunculuk sergilemiş. Bugün 2014'de çekilmiş "Clouds of Sils Maria" var sırada. Hep ün yapmış filmlerini izlemiştim, bu arada kalmışları görmek keyifli oluyor. 

Yılın 98. kitabını sabaha karşı bitirdim. Bu yıl Goodreads'ta yıllık 100 kitap hedeflemiştim, yıl sonuna kadar birkaç kitap fazlasıyla hallederim diye düşünüyorum. Hoş önemli olan sayı değilse de bir hedef koymak itici faktör oluyor. Sabah ne okusam diye bakınırken okunmamışların sepetinde çok öncelerden sırf ismindeki leylak kelimesine aldanarak aldığım bir kitap geçti elime: "Pelesenk ile Leylak". Adını daha önce duymadığım bir kadın yazara ait, Güzin Yamaner. Leylağı biliyoruz da pelesenk nedir diye baktım, aynı adlı ağaçtan elde edilen kereste ve bazı ağaçlardan çıkarılan kokulu reçineye verilen isimmiş. Başlayalım bakalım, sevmezsem sırtımda yumurta küfesi yok ya, bırakırım bir kenara. 

Madem leylaktan açtık sözü kitap ismiyle de olsa, aşağıdaki resimle bitireyim yazıyı, Pinterest'te aldığım hesapta ressamı Barbara Jaskiewicz olarak geçiyordu, ne derece doğrudur bilemem. Bir gün şöyle bir bankta kitap okuyabilmek dileğiyle:


Ve leylaklı şiirini bulamasak da Akgün Akova'nın, içinden çiçek geçen dizeleriyle olsun vedamız:

"....
hiçbiri değil dostlar hiçbiri değil
çiçeğe durur gibi uyanışım
akpak sevdamdan
ve böyle bir günün say say bitmez güzelliği"*
 
*Aşk ve Kuyrukluyıldız

4 Aralık 2025 Perşembe

ARA-LIK 2 (SONBAHARIN GAMLARI ÜRKÜTTÜ MÜ PEK BİZİ)*

Ayaklarım üşümeye başladıysa kış gelmiş demektir haneye. Gerçi henüz ısıtıcıyı açmadık, balkon çınarı bile yapraklarını tam anlamıyla dökemedi ama benim pusulam ayaklarım, üşüdüyse doğru yöndeyim, kış geliyor, hatta geldi. İsterse sıcaklık 30 derece olsun. Hava kasvetli bugün, gri bulutlarla dolu gökyüzü, muhtemelen yağacak ilerleyen saatlerde. Dün güzeldi oysa, açık, güneşli. Grip nedeniyle evde kapalı kalmıştım bir haftadır, çıkıp uzun bir yürüyüş yaptım falezler boyunca denizi ve Bey Dağlarını içime çekerek. Bizim kaldırımlar yılbaşına turunç ağaçlarını süsleyerek hazırlanmış:

Şu fotoğrafı yükleyene kadar oynattı beni Blogspot, önce çerez ikramı yapıyor, ardından böyle bir blog yok diyor. Vefasızlığa bak yahu, 16 senelik bloguma pasaportla sokacak beni hazret. Ankara'ya gidiyorum, dönene kadar varlığımı unutuyor, yorum yaparken de uğraştırıyor böyle. 

Her yer kazılıyor mahallemizde, kâh inşaat, kâh su boruları değişimi, toz toprak içinde her yer. Atlaya zıplaya ulaştım Konyaaltı Caddesi'ne. Deniz ufukla birleşmiş sakin sakin duruyordu, huzur:



Beyimin Dağları'na ise söze hacet yok, büyülü onlar. Uzun uzun yürüdüm. Mercan ağacı yılın ikinci sezon çiçeğini açmış:

 Yanından geçerken okşadım çiçeklerini. Bazıları ise biraz tedirgindi:


Şehrimi özlemişim, ranta mahkum olmuş yıkılan evleri sayarak döndüm eve. 

Akşam bileti günler öncesinden alınmış tiyatro oyununu izlemek için yiğenim gelip aldı beni evden, oyunun sergileneceği Kültür Merkezi'ne yollandık. Erken gitmişiz, kahve içip sohbet ettik biraz, sonra salonda yerlerimizi aldık. "Müzeyyen" isimli oyun Müzeyyen Senar'ın yaşam öyküsünü konu alıyordu ve biri genç, biri orta yaşlı iki kadın tarafından, gençliği ve sonrası olarak canlandırılıyordu. Kadıköy Halk Tiyatrosu'ndan iki oyuncu bize oyun boyunca hem sanatçının hayatından bölümler sundular, hem de kendi seslerinden Müzeyyen Senar'ın en ünlü şarkılarını dinlettiler. 

Görsel: Buradan 

Aralık ayını çok severim, ben özel günleri ve kutlamaları severim esasen.  Lakin bu yıl henüz içimde yılbaşı coşkusu oluşamadı. Eve yoğun diş ağrısıyla dönüşüm, ki hala bitmedi diş işlerim, ardından yakalandığım grip derken coşkulanacak halim kalmadı. Bakalım belki ayın ikinci yarısı beklediğim coşkuyu getirir de ağacı kurar üç-beş yeni yıl hoşluğu yaparım. Sabah şu yaşıma kadar geçirdiğim yılbaşı gecelerini ve bende iz bırakanları düşündüm, dedim bunları yazayım bu seriye özel bloga da unutmayayım. 

Hatırladığım ilk yılbaşı kutlaması-5 yaşında olduğumu düşünüyorum-anneannemle birlikte oturduğumuz yıllardan birindeydi. Büyük dayım Hava Harp Okulu'ndan yeni mezun olmuş, cidden yakışıklı bir teğmendi, haliyle de mahalledeki kızların gözdesiydi ve bizatihi kendisi de hayli çapkındı, erkek kardeşi de onun izinden gitmek için biraz daha büyümeyi bekliyordu. Anneannem gibi abdestinde, namazında, tutucu denecek bir kadının iki tane bohem erkek evlat büyütmesine hep şaşmışımdır. Hoş hayatı çok seven ve zevk almaya bakan bir insandı, eminim ruhunda açığa çıkamamış ne duygular vardı. Oturduğumuz apartmanda ailesiyle yaşayan iki genç kız vardı, o devre göre çok modern, rahat, şen şakrak ve çok candan kızlardı. İkisi de çalışıyordu ve sabahları şık kostümleri, Belgin Doruk modeli saçları, kuyruklu göz makyajlarıyla işe giderken balkonlardan, pencerelerden kimi kınayan, kimi imrenen onlarca göz olurdu. Ve sanırım büyük olanla dayımın arasında bir şeyler vardı. O yılbaşı onların evine davet edilmiştik. Evde yaşlı anne-baba ve diğer kardeşlerle birlikte bir parti havası da vardı. Ben annemin koltuğunun altına girmiş etrafı inceliyordum. Duvarda yeni girecek yılın takvimi asılıydı ve geceyarısı o takvimin ilk yaprağını koparmayı planlamaya başlamıştım, tabii öncesinde ışıkları söndürecektim. Herkes birbiriyle sohbet halindeydi, pikapta yılın rağbet görmüş plakları dönüyordu, dayım kızları dansa kaldırıyordu (şahane dans ederdi), bense orta masasında diğer yiyeceklerin ortasında duran meyve tabağına odaklanmıştım. Çeşitli kış meyveleri tepeleme dizilmişti ve en tepede turuncu renkli parlak, yuvarlak bir şey vardı. O neydi ve tadı neye benziyordu? Alıp yemeye çekiniyor ama çok merak ediyordum, biri ikram etse beklentisindeydim, çekingen bir çocuktum. Kimse de ne benim, ne beklentimin farkındaydı. Sonunda geceyarısı oldu, koşup ışıkları söndürdüm ve takvimin yaprağını yırttım ama o turuncu şey meyve tabağının en üstünde olduğu gibi kaldı. Sonra öğrendim ki Trabzon hurması imiş beni cezbeden o turuncu yuvarlak...

Sevgili "Kum ve Kaktüs" Aralık ayında yazdığı yazılarda alfabetik sırayla gidiyor ve başlık olarak Didem Madak'tan bir dize paylaşıyor. Çok özendim, ben de sonluk olara Akgün Akova'dan dizeler paylaşarak bitireceğim Aralık yazılarımı, başlayalım o zaman:

"bizim
ancak karıncalara merhaba derken diz çökeceğimizi
orangutanlar bile anlardı vallahi"

(Aşk ve Kuyrukluyıldız kitabından)

Kalın sağlıcakla...

*Başlık ilkokul öğretmenimin öğrettiği "Göçmen Kuşlar" isimli bir şarkıdan:
"Sonbaharın gamları ürküttü mü pek sizi
Terkedip bu diyarı ağlattınız hep bizi"

Şahane bir ezgisi vardır, ruhun şadolsun Firdevs öğretmenim...