.

.
.
Abuk Durumlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Abuk Durumlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Mart 2013 Çarşamba

ORDAN-BURDAN

Günün en tuhaf şeyi bindiğim otobüsün camından gördüğüm durumdu. Kırmızı ışıkta bekliyorduk, ben ters koltuklardan birinde oturuyordum ve hemen yanda bir midibüs duruyordu. Boş olan arabanın sürücüsü elinde bir permatik, dikiz aynasına bakarak traş oluyordu. O kadar dalmıştı ki ışığın yeşile döndüğünü bile farketmedi. Arkadan çalan klaksonlarla kendine geldi. Umarım biryerini kesmemiştir :)


Günün en güzel şeyi ise yılın çiçek açmış ilk erguvanıydı şüphesiz. Ekmekçi Kız'a sevgilerimle...

3 Mart 2012 Cumartesi

MÜZİKAL CUMARTESİ


Bir haftalık ev hapsimi güneşi ve ılık havayı görünce sonlandırıp şeytanın bacağını kırdım bugün. Birkaç gün önce biletini aldığım bale gösterisini izlemek üzere düştüm yollara. Erken gittiğim için öncesinde Opera binasının yan tarafındaki alışveriş merkezine girdim. Balık reyonunda bakınırken önümdeki yaşlıca adam çipura almak için girişimde bulunuyordu. Önce küçüklerinden tarttırdı, miktarı istediğinden fazla gelince vazgeçip büyüklere yöneldi. İki tane seçti, görevli tarttı, 770 gram geldi. Adam fazla buldu 70 gramını, illa 700 gram olsun diye ısrar etti. Görevli kızgın ama ses edemiyor, boy boy balıklar teraziye kondu kaldırıldı, bir türlü 700 gram tutturulamadı. 15 dakika adamın keyfinin çatmasını bekledik, sonunda 70 gram eksik bulunmadığı gibi 100 gram fazla oldu, 870 gram balığı aldı gitti de biz de "oh" dedik. Balıkları eşime emanet edip ben arkadaşımla "Notre Dame'ın Kamburu" balesini izlemek üzere salondaki yerimi aldım. Her zaman olduğu gibi koltuk arkadaşım ilginç bir tipti. Asla bir gösterimde normal bir şahıs düşmez yanıma. İrikıyım bir beydi yanıma oturan, birinci perde boyunca 10'ar dakika arayla cep telefonunu çıkarıp kontrol etti. Ara verilir verilmez de kucağına bir laptop yerleştirip açtı. Şaşkınlıktan faltaşı gibi açılmış gözlerimle baktığım ekranda "Notre Dame'ın Kamburu"nun konusunu araştırdığını gördüm. A be adamcağız madem bilmiyorsun şuna gelmeden evvel baksan olmaz mıydı, aleme laptop gösterisi mi yapıyorsun. Ne olmuş yani senin laptopun varsa benim de masaüstü bilgisayarım var. Nam olsun diye önümüzdeki gösteriye kasasıyla, monitörüyle söküp getirmezsem. Fişini de en çok elektrik aldığım izleyicinin burnuna takar maillerime bakarım. 





Baleye gelince; gerçekten müziğiyle, koreografisiyle, dekoruyla, kostümüyle harikaydı. Balerinler ve baletler çok başarılıydı. 2 saat boyunca bir renk, ışık ve dans şöleni yaşadık. Gösteri sona erdiğinde herkes çılgınca alkışlarken yanımdaki laptoplu amca tek bir alkış bile yapmadan lök gibi oturdu koltuğunda. Şeytanlar ikinci yarı boyunca fermuarını açıp kapadığı laptop çantasını kafasına geçir dedi. 

İşte böyle sevgili kârilerim, bu Cumartesi güzel bir Cumartesi'ydi. Sabah sürpriz bir kargoyla gelen hediyelerim, başladığım yeni kitap, gökte parlayan güneş ve öğleden sonraki bale gösterisi hafta sonuma keyif kattı. aynı performansı gelecek Cumartesi'lerden de bekliyor, huzurlarınızdan ayrılırken sevgilerimi üflüyorum...


19 Ocak 2010 Salı

GUGUKLU TELEFON

Cep telefonuma bir haller oldu. Telefonun kendinden mi kaynaklanıyor, şarj kablosundan mı çözemedim ama elbirliğiyle beni çileden çıkarmak istiyorlarmış gibi geliyor. Şarj etmek için kabloyu takıyorum, pat uyarı çıkıyor ekrana: "Şarj aleti çıkarıldı." Kurcalayıp biraz geri çekiyorum, uyarı değişiyor: "Şarj aleti takıldı". Tamamdır diye ayrılıyorum prizin yanından, "dııııt" sesleniyor arkamdan "nereye gidiyorsun hemşerim, kandırdım seni, şarj aleti çıkarıldı". Yeniden takıp çıkarıyorum, olumlu uyarıyı alıp uzaklaşıyor işime dalıyorum, 10 dakikaya kalmıyor içerden bir ses: "Guuguk, guuguk". İlk seferinde algılayamadım ve haberim yokken babam guguklu saat mi aldı diye bütün odaları dolaştım, meğer ses telefondan geliyormuş. Esasen guguklu saatlere bayılırım, hep bir guguklu saatim olsun istedim. Hatta zengin bir yakınım İsviçre'ye seyahate gitsin, gelirken bana guguklu saatin en esaslısından hediye getirsin hayalleri kurdum. İçinde bir değil 3, 5, 10 kuş olsun. Asayım evin en güneşli duvarına, on dakikada bir saate bakayım, komşular saati bana sorsun, ben guguklara danışayım, içinde ikamet eden öpülesi kuşlara ellerimle yem yedireyim, her gün tozunu alayım, sarkaçlarını cilalayıp parlatayım vesaire vesaire. Galiba Allah dualarımı kabul etti, benim telefon metamorfik bir sancı çekmekte. Kendini telefonluktan guguklu saate dönüştürebilmek için çabalıyor. Bütün o uyarılar, dıtlamalar, şarj kablosuyla çekişmeler, bana çemkirmeler bu yüzden. İlk aşama gerçekleşti, "guguuk" demeyi öğrendi, yakında sarkaçları uzar, arkasından kuşlar kanat çırpmaya başlar gibi geliyor. İyiyim iyi, sonunda guguklu saatime kavuşacağım. Telefon mu, o ihtiyacımı da dedemden kalma cep saati ile gideririm nasıl olsa...

5 Temmuz 2009 Pazar

YOL HAZIRLIĞINDAKİ EV

Bizim ev ayakta, hatta kalktı gidiyor resimdeki gibi. Bir yerden bir yere geçmek için hoplayıp zıplamak gerekiyor. Oturacak yer bulmak mesele, tam da bu nedenle akşam ziyarete gelmek isteyen bir grup misafiri geri çevirdim. Kabul etseydim bir nevi kokteyl düzeni ağırlama yapacaktık mecburen. Misafirler boş buldukları yüzey parçalarına dikilip ellerine tutuşturduğum bardaklardaki çayı parmaklarını yakmamaya çalışarak içerlerken "döngüsel kavramların parametrik izdüşümlerini bu bağlamda analiz ederkene vır, vır, vır..." tarzında entellektüelitesi yüksek, anlaşılması zor saptamalarda bulunan sohbetler edeceklerdi. Reddettik, umarım darıltmadık.

Bu kalkıp gitme halinin sebebi oğlumun odasında yaptığı yeni düzenleme. Birtakım eşyalar geldi, çalışma masası, keson gibi. Onları yerleştirmeden önce de odayı elden geçirip temizlemek istedi. Haliyle oradaki tüm eşyalar salona yığıldı. Aman tanrım, bu kadar ıvır zıvır bir odaya nasıl sığar da hala boş yer kalır. Çare yok, temizlik ameliyesi bitene kadar katlanacağız, inşallah evi yolda yakalayabiliriz gitmeden...

Şimdi böyle durumların en hoş tarafı taşıyıcılarla ortaya çıkan enseye tokat durumları. Bizimkiler de-2 adet orta yaşlı muhterem-eşyaları yukarıya çıkardıktan sonra aramızda bir yakınlık başladı. Soğuk sular, nescafeler içildi. Havaların ne kadar sıcak gittiğinden dem vuruldu, hane halkının meslekleri öğrenildi, neden sonra gelen eşyaların montesi yapılıp vedalaşıldı. Bu kadarına razı oldum, çünkü daha beterlerini de görmüştüm. 4-5 sene önce aldığımız bazalı yatağı eve getirip montajını yapan arkadaşlar hafızamda silinmeyen bir yer edindiler. Herbiri birbirinden ilginç bu iki şahsiyetten daha yaşlı olanı sanki eski dostumuzmuş da epeydir görüşmemişiz gibi samimi bir tavırla, "Döşşeği getirdik yinge" diyerek içeri daldı. "Nereye bırakalım, endireye mi?" sorusuyla gösterdiğimiz yere yerleştirirken bir yandan da sürekli birşeyler anlatıyordu. (Bu arada bilmeyenler için, Antalya yerel şivesinde "endire", "oraya" anlamına gelir. Yine "endee", "o", "endeeki", "ordaki" yerine kullanılır.) O sırada oğlumu gördü ve akabinde "Yiğenim" muhabbetine geçti, okulunu, mesleğini falan öğrendi. Az sonra arkadaşının nikahına gitmek için takım elbisesini giyip veda etmek için yanımıza geldiğinde de şöyle baştan aşağı beğeniyle süzüp, "Ooo, yiğenim pek yakışaklı olmuşsun be, amma senden bi ricam olcak, endee saçlarını kestirt, elin yüzün açılsın, erkek adama uzun saç olmuyor anadın mı? Geçenlerde belediye başkan adayı da porupoganda için bizim mahalleye geldi yanında oğluyla, endeenin de saçları uzundu. Dedim ireyis, önce endeenin saçlarını kestirt, sonra gel oy iste." Sözün bittiği yer burasıdır sanmıştık amma bitmemiş meğerse. Yatağın montajını yapıp eski yatağı da yanlarına alarak ayrılırken eşime döndü: "Vay abeycaazım, endee yatak da pek eskiymiş be, nasıl yattın sırtın, belin ağrımadan" diyerek çıkıp gitti.

Güzel yurdumun daha da güzel insanları, muhabbetiniz bol olsun, ne diyeyim...

28 Haziran 2009 Pazar

NERELERDEYDİN?








































"Bu ne rastlantı arkadaş, nerelerdeydin?
Bunca yıl aradım seni nerelerdeydin?
Beni sorma kalbim kırık bir gün gülmedim
Aynı hayat, aynı sevda, seni bekledim

Çok yıl oldu rastlamadık birbirimize
Gel bu akşam uzanalım geçmişimize
Üç beş kadeh canlandırır hatıraları
Belki yeniden yaşanır gençlik yılları

Yoksa sen de mi söyle
Benim gibi böyle yıllarca bekledin
Yoksa sen de mi söyle
Benim gibi böyle yıllarca bekledin"

Yukarıda sözleri olan şarkıyı ilk duyduğumda şöyle bir irkildim. Bir bekleme salonundaydım ve TV ile ilgilendiğim yoktu. Son derece tanıdık bu şarkıyı farklı bir sesten dinliyordum ve kimdir diye gözümü duvardaki kocaman ekrana çevirdiğimde irkilmem şaşkınlığa dönüştü. Şarkıyı söyleyen yıllardır hiç değişmeyen saç modeli ve görünümü ile Aysun Kocatepe idi ama söylediği yer çok abuk bir mekandı. Aysun hanım hüzünlü ve ağlamaklı bir yüz ifadesiyle bir ambulansın içinde oturmuş; sedyede, burnunda oksijen maskesi, boynunda boyunluk, makineye bağlı olarak yatan, kanlar içinde bir adama bakarak bu şarkıyı çığırırken yanındaki doktor olmayı bırak tıp öğrencisi olmak için bile çok genç görünen sağlık görevlisi de boynundaki steteskopu ne yapacağını bilmez bir halde oraya buraya çevirir bir yandan da en önemli sıkıntı oymuş gibi yaralının ağzının kenarındaki yaraya tampon yapıp dururdu. Muhtemelen klibin kahramanı hanım yıllardır aradığı ama kavuşmayı arabasıyla adama şiddetli bir darbe indirerek gerçekleştirdiği eski sevgilisinin iyileşmesi halinde ağzının kenarında bir yara izi olsun istemiyordu. Sonradan farkettim kanlar içinde yatan eski sevgili bir zamanların yakışıklı jönü Tolga Savacı idi. Canhıraş bir vaziyette söylenen şarkı kazazedeye şok etkisi yapmış olmalı ki klip eski sevgili gözlerini şak diye açarken sona eriyordu.

Şarkı ve klip bittiğinde iyice sinirlerim bozulmuştu. Bu kadar saçma bir senaryoyu hangi yaratıcı beyin kurgular ve hangi duyarsız insan bu klibi izlerken rahatsız olmazdı. Bir zamanlar Aylin Urgal'ın söylediği gerçekten güzel olan bu şarkı nasıl bu kadar itici hale getirilebilirdi. 3-5 dakikalık izleme sürecinde ben neler yaşadım neler. Şarkıcı hanım ağlamaklı şarkısını söylerken ben zihnimde, aldığı kemoterapi sonucu komaya giren annemi, ambulansın sirenleri kulağımda çınlayarak Acil Servis'e yetiştirmeye çalışıyordum. Sahnelerin yapmacıklığı bir yana insanda böylesine kötü anılar canlandırarak müzik dinletmek nasıl birşeydir çözemedim. Bırakın şarkıları bizim hayal gücümüze lütfen, çekmeyin artık klip mlip. Sadece dinleyelim ve ne hayal etmek istiyorsak onu canlandıralım zihnimizde...

Klibi izlemeye içi dayanacak olanlar, bu adresten bulabilirsiniz:
http://www.video-klipleri.org/

10 Haziran 2009 Çarşamba

GÖZLERİNİZ NE RENK?


"Gözleriniz ne renk?" Herhalde bir bankada müşteri temsilcisinin sorabileceği en son soru bu olmalıdır ama bazen benim gibi boş bulunup cevap verme gafletine bile düşebiliyorsunuz. Geçenlerde kullanım süresi dolduğu için bankamatik tarafından el konulan ve uzun zaman geçtiği halde bir türlü yenilenmeyen banka kartımın akibetini öğrenmek için bol reklamlı ve ünlü bir bankanın şubelerinden birine gittim. O gün çok yorgun ve hastaydım, yüzümüm solgunluğunu ve gözlerimin şişliğini göstermemek için kocaman güneş gözlüğümün arkasına saklanmıştım ve şubeye girerken de bu nedenle çıkarmadım. Beni genç bir bayan olan ilgili müşteri temsilcisine yönlendirdiler. Hayli samimi bir yaklaşımı olan ve önceden tanışıyormuşuz gibi senli benli konuşan görevliye halimi arzettim. "Bakalım" dedi ve bilgisayarının ekranına döndü. Lakin dönüp dönüp bana bakmaktan bir türlü işine konsantre olamıyordu. Sonunda aramızda yukarıdaki soruyla başlayan bir dialog gelişti:


M.T.: Gözleriniz ne renk?
Şaşkın ve boş bulunmuş durumdaki ben: Kahverengiiiii
(Çok komik belki ama, bu soruyu ilk anda güvenlik nedeniyle soruluyor sanıp hemen cevapladım.)
M.T.: E, o zaman niye içerde güneş gözlüğü takıyorsunuz?
Daha şaşkın ve daha boş bulunmuş durumdaki ben: Yorgunum ve gözlerim şiş.
(Sanki açıklamak zorundayım)
M.T.: Ay ben karşımdakinin gözlerine bakmadan konuşamam da, çıkarsanız gözlüğü.
Şaşkınlıktan kızgınlığa doğru yol alan ben: Eh, demek ki otistik değilsiniz.
M.T.: O ne demeek, geri zekalı gibi birşey mi?
Evet dememek için kendini zor tutan ben: Hayır, bir çeşit sosyal etkileşim bozukluğu, otistik kişiler karşısındakiyle göz temasına girmezler diye duymuştum.
M.T.: İyi o zaman değilmişim.

O tekrar bilgisayara eğilmişken eşim gelip oturduğum koltuğun arkasına durdu. Müşteri temsilcisi kızımız anında eşime doğru "Ne istemiştiniz?" anlamında bir bakış atınca açıklamak gereği duydum: "Müşteri değil, eşim"
Cevap şu oldu: "O zaman söyleyin de başınızda dikilmesin. Ben biriyle konuşurken bir başkası arkasında dikilirse rahatsız olurum da.'
Pessss!..

Yapmam gereken şey şube müdürüne gidip "Banka Çalışanlarıyla İletişim Kurma Kuralları" diye bir afiş hazırlatıp görünür bir yere asılmasını istemek olmalıydı ama "Lahavle" çekip bankadan ayrılmaktan başka birşey yapamadım.
Haa, merak ediyorsanız Banka Kartı sorunum çözülmedi...