
Pazar günü internet sansürüne "Hayır" demeye gittim. Gittim gitmesine de İstanbul dışında bu konuya pek aldıran yok galiba, çoğu gençlerden oluşan cılız bir kalabalık ellerinde pankartlarıyla toplanmışlardı. Görevli gencin açıklamalarından sonra biraz alkış kıyamet, biraz sloganla devam etti. Derken koca koca damlalarla yağmur indiriverince topluluk otomatikman dağıldı. Yağmurdan kaçmak için sığındığımız Simit Cafe'de günün tipi olarak nitelendireceğim yaşlı kadınla tekrar karşılaştım. Aslında caddeye girerken görmüş, önce meczubun biri sanmış sonra etkinliğe katılmak için geldiğini farketmiştim. Girdiğimiz cafede hemen yanımızdaki masada kendi yaşlarında iki adamla oturmuş hayli yüksek sesle bir sohbet gerçekleştiriyordu. Dalgalı beyaz saçlarını arkada bir örgüyle toplamış alnına da bir bandana bağlamıştı. Kulaklarından barış amblemli gümüş küpeler sarkıyor, kargo pantolonu ve cepli gömleği de üstünde fena halde bol duruyordu. Bu ufak-tefek yaşlı kadının sandalyesinin dibinde cüssesine oranla hayli kocaman, içinden uzun sopalar görünen bir poşet vardı. Kulağıma gelen sohbetlerini bir süre istemeden de olsa dinlemek zorunda kaldım, zira o derece yüksek sesle konuşmaktaydılar. Derken dağılan gösteriden iki genç cafeye doğru yaklaşınca bizim hanım ayaklandı, o kocaman poşeti alıp gençlere doğru koşturdu. Poşet açıldı, içinden çeşit çeşit pankart çıktı. anladığım kadarıyla o gençlere pankart getirmiş ama verememiş. Fakat durum o kadar komikti ki; kadıncağız elini poşete atıp bir pankart çıkarıyor, üzerinde yazan slogan: "Seçim Barajına Hayır". "Bu değil" diyor, yeni bir tane çıkarıyor, onun üstünde "Nükleer Enerjiye Hayır" yazıyor. Neyse sonunda "İnternetime Dokunma" yazanını buldu ama eylem sona ermişti zaten. İzlerken epeyce güldüm, seyyar pankart askısı gibiydi. Başka yaşlı kadınlar yanında kalp-tansiyon ilaçları, ter bezleri taşırken bunun pankart dolu bir poşetle geziyor olması oldukça hoştu:)
Fotoğraftaki heykel Sakarya Caddesi'nin Mithatpaşa girişinde, herşeye ve herkese yukarıdan bakıyor...
Yağmur dinince ara sokaklardan Kurtuluş Parkı'na doğru yürüdük. Ankara'nın bazı semtlerinin ara sokakları hala o eski havasını korumakta, evlerin çoğu bahçeli, yeşillik, yollar sakin. 60'lı yıllarda yapılmış gemiye benzer balkonları olan apartmanlar bile mevcut. Ankara'nın sembol ağacı atkestaneleri çiçeklenmiş, ben beyaz açar bilirdim ama pembesi de varmış. Yağmurdan sonra mis gibi toprak kokmalıydı ama heryer betona kestiği için ortalıkta toprak kalmamış. Yine de çimen, çiçek kokuları arasında yürüdük. Isı yetersiz olsa da bahar geldi geçiyor bile. Leylaklar dökülmeye yüz tutmuş artık.
Park yeşillenmiş ve çok güzel olmuş, tartan pistte kısa bir yürüyüşün ardından havuzun ortasındaki ada-cafeye oturduk ama garsonlar pek yüz vermedi, bekledik bekledik istediğimiz çaylar gelmeyince kalkıp yürüyüşe devam ettik. Yürüyüş esnasında bu ağacı keşfettim, minicik gül benzeri çiçekleri var ama basbayağı kocaman ağaç, yaprakları da meşeye benziyor sanki. Bilen varsa parmak kaldırsın lütfen.
Eve dönerken çayır-çimen yeşilliği görünce anneannemi andım. Nerede bir yeşillik görse hemen durur: "Oh zümrüt gibi, bi bulgur pilavı pişirsek de yesek şurda" derdi. Diyeti falan boşverip bulgur pilavı tenceresini kucaklayıp anneannemin şerefine şu çimenlerde piknik yapmak istedim. Var mı bana eşlik edecek olan?