.

.
.
Ağaçlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ağaçlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Mayıs 2013 Perşembe

AĞACIN UTANDIĞI ÇIĞLIĞI ŞİİR FISILDAR*

 

Bir yaşındayken evimizi vuran korkunç sel baskınından annemle beraber bir atkestanesi ağacının dallarına sığınarak kurtarmıştık hayatımızı. O günden beri kardeşimmiş gibi bakarım atkestanesine ve tüm ağaçlara...


*AĞAÇLAR GAZELİ

inadına aşk, inadına özgürlük, inadına yaprak…
ağacın utandığı çığlığı şiir fısıldar
ne batıda ne doğuda tek yaprağını görmedim
kırgınım felsefeye yer vermemiş ağaca bir bilge olarak
şiirle ağacın köleri aynı: ya sabır ya aşk!
insanın hızla terkettiği anıların gölgesi olmak
yavaş git ruhum yetişemiyor sana, dedim, içimden
kopan yolcuya, dursaydı, ağaçların gözyaşını dinletecektim
ruhun sendeyse hâlâ bir ağaca emanet et onu
dünyaya yalnızca hayvanların ve ağaçların itirazı var
ey ağaçlarla konuşmadan insanlarla konuşmaya çalışanlar
Adilin ağaçlarını dinleyin, susmakmış o kayıp dil
zeytini dinledim beklemeyi öğrendim, akasyadan gitmeyi,
vuslatı ceviz ağacından, limonun dediği ayrılığı ve aşkı nardan
ağaçlar komşumuzun evidir, ruhumuz gülümsüyor avlusundan

Haydar ERGÜLEN

 

27 Mayıs 2012 Pazar

AĞAÇTA YANAN ATEŞLER




Ateş ağaçları çıldırmış, mücevher gibiler. Zümrüt üstüne yakut kakmalı, böylesi Hürrem Sultan'da bile yoktur. Ben tiyatro peşinde koşarken parkları bahçeleri ihmal etmişim, neyse ki Antalya'ya "baybay" demeden yakaladım bu güzelliği. Esasen birini kökleyip eve getirmek istedim ama uygun saksı yoktu:)

Hafta içi Ankara yolcusuyuz. Aklımı ve gönlümü Antalya'da bırakarak gideceğim ama bu memleketin sıcağına katlanmak zor. Haftasonu itibariyle Leylağınız Ankara'dan seslenecek. Şimdi toparlanma çalışmalarına başlıyorum.


Sadece ateş ağaçları değil jakarandalar da çıldırmış durumda, parkın üstünü eflatun bir bulut kaplamış sanki. Neyse, ben kaçayım, işim çok. Unutmadan, Behzat amirimi izleyin la...

1 Haziran 2011 Çarşamba

ANTALYA'DAN SON TURFANDA


Nihayet bugün kendimi parklara atabildim. Biraz gecikmişim tabii ki, ağaçların saltanatı bitti bitecek. Ateşağaçları (umarım doğru biliyorumdur ismini) bile hafiften çiçeklerini söndürmeye başlamış ama yine de çok güzeller. Zümrüt taşlarla süslenmiş bir tacın arasına yakut damlalar kakılmış sanki (bu tanımlamamı hoşgörün, zira Muhteşem Sülüman dizisi oynamakta şu an TV'de, gözucuyla da olsa etkilenmişimdir:).



Bu sıralar keyfi en yerinde olan, en görkemli dönemini yaşayan ağaçlar jakarandalar. Eflatun bir rüya gibiler, uçucu, bulutumsu.

Zakkumlara gelince, Akdeniz Bölgesi için sıradan ağaççıklar onlar. Çocukluğumda anneannemin Ankara'da zakkum yetiştirebilmek için verdiği uğraşıyı düşünüyorum da, bir türlü başaramamıştı kadıncağız. Şu görüntüde benim ilgimi zakkumdan çok göletin karşı kıyısında fotoğrafçıya poz veren nişanlı çift çekti. Abajur etekli, çılgın pembe tuvaletinin eteklerini toparlayıp park içinde dört döndü gelin hanım kızımız. Nişanlıktan ziyade sünnet yorganına sarınmış gibiydi, öyle süslü, öyle sırmalı.


Bu gördüğünüz kocaman balkonlu semiz hatunlar Büyükşehir Belediyesi'nin Kibelya Bebek Projesi kapsamında yapılmış maketler. Parkın girişine konuşlanmışlar.  Kibelya Bebek Yapım Atölyelerinde kadınlara kurs verilip sertifika sahibi olmaları sağlanmış. Bebeklerin esin kaynağı ise bereketi simgeleyen ana tanrıça Kibele. Hoş olmuş değil mi?

Şimdilik bu kadar, siz fotoğrafları tıklayıp büyütün bir zahmet, yarına başka fotoğraflarda görüşmek üzere...


16 Mayıs 2011 Pazartesi

YEŞİL PAZAR


Pazar günü internet sansürüne "Hayır" demeye gittim. Gittim gitmesine de İstanbul dışında bu konuya pek aldıran yok galiba, çoğu gençlerden oluşan cılız bir kalabalık ellerinde pankartlarıyla toplanmışlardı. Görevli gencin açıklamalarından sonra biraz alkış kıyamet, biraz sloganla devam etti. Derken koca koca damlalarla yağmur indiriverince topluluk otomatikman dağıldı. Yağmurdan kaçmak için sığındığımız Simit Cafe'de günün tipi olarak nitelendireceğim yaşlı kadınla tekrar karşılaştım. Aslında caddeye girerken görmüş, önce meczubun biri sanmış sonra etkinliğe katılmak için geldiğini farketmiştim. Girdiğimiz cafede hemen yanımızdaki masada kendi yaşlarında iki adamla oturmuş hayli yüksek sesle bir sohbet gerçekleştiriyordu. Dalgalı beyaz saçlarını arkada bir örgüyle toplamış alnına da bir bandana bağlamıştı. Kulaklarından barış amblemli gümüş küpeler sarkıyor, kargo pantolonu ve cepli gömleği de üstünde fena halde bol duruyordu.  Bu ufak-tefek yaşlı kadının sandalyesinin dibinde cüssesine oranla hayli kocaman, içinden uzun  sopalar görünen bir poşet vardı. Kulağıma gelen sohbetlerini bir süre istemeden de olsa dinlemek zorunda kaldım, zira o derece yüksek sesle konuşmaktaydılar. Derken dağılan gösteriden iki genç cafeye doğru yaklaşınca bizim hanım ayaklandı, o kocaman poşeti alıp gençlere doğru koşturdu. Poşet açıldı, içinden çeşit çeşit pankart çıktı. anladığım kadarıyla o gençlere pankart getirmiş ama verememiş. Fakat durum o kadar komikti ki; kadıncağız elini poşete atıp bir pankart çıkarıyor, üzerinde yazan slogan: "Seçim Barajına Hayır". "Bu değil" diyor, yeni bir tane çıkarıyor, onun üstünde "Nükleer Enerjiye Hayır" yazıyor. Neyse sonunda "İnternetime Dokunma" yazanını buldu ama eylem sona ermişti zaten. İzlerken epeyce güldüm, seyyar pankart askısı gibiydi. Başka yaşlı kadınlar yanında kalp-tansiyon ilaçları, ter bezleri taşırken bunun pankart dolu bir poşetle geziyor olması oldukça hoştu:)

Fotoğraftaki heykel Sakarya Caddesi'nin Mithatpaşa girişinde, herşeye ve herkese yukarıdan bakıyor...


Yağmur dinince ara sokaklardan Kurtuluş Parkı'na doğru yürüdük. Ankara'nın bazı semtlerinin  ara sokakları hala o eski havasını korumakta, evlerin çoğu bahçeli, yeşillik, yollar sakin. 60'lı yıllarda yapılmış gemiye benzer balkonları olan apartmanlar bile mevcut. Ankara'nın sembol ağacı atkestaneleri çiçeklenmiş, ben beyaz açar bilirdim ama pembesi de varmış. Yağmurdan sonra mis gibi toprak kokmalıydı ama heryer betona kestiği için  ortalıkta toprak kalmamış. Yine de çimen, çiçek kokuları arasında yürüdük. Isı yetersiz olsa da bahar geldi  geçiyor bile. Leylaklar dökülmeye yüz tutmuş artık.


Park yeşillenmiş ve çok güzel olmuş, tartan pistte kısa bir yürüyüşün ardından havuzun ortasındaki ada-cafeye oturduk ama garsonlar pek yüz vermedi, bekledik bekledik istediğimiz çaylar gelmeyince kalkıp yürüyüşe devam ettik. Yürüyüş esnasında bu ağacı keşfettim, minicik gül benzeri çiçekleri var ama basbayağı kocaman ağaç, yaprakları da meşeye benziyor sanki. Bilen varsa parmak kaldırsın lütfen.


Eve dönerken çayır-çimen yeşilliği görünce anneannemi andım. Nerede bir yeşillik görse hemen durur: "Oh zümrüt gibi, bi bulgur pilavı pişirsek de yesek şurda" derdi. Diyeti falan boşverip bulgur pilavı tenceresini kucaklayıp anneannemin şerefine şu çimenlerde piknik yapmak istedim. Var mı bana eşlik edecek olan?