.

.
.

23 Temmuz 2026 Perşembe

ANKARA/TEMMUZ-GEÇMİŞE MEKTUPLAR 11

Geçmişe Mektuplar birlikte yazım serimizi bitiriyoruz artık, son gün yarın ama ben bugün son mektubumu yazacağım. Diğer arkadaşları bilmem ama benim için geçmişe dönmek, acı-tatlı hatıraları mektupla dile getirmek çok ufuk açıcı ve keyifli oldu. Sevgili Kaptanımız Lesliyan'ımıza teşekkürü borç bilirim, bizi böyle nice yazım serilerinde bir araya getirmesi dileğiyle sevgilerimi iletiyorum ona ve tüm katılımcılara.

Leylak Dalı, sevgili blogum,

Seninle birlikteliğimiz 17 yılı aşmış, seneye rüştünü ispat edeceksin, artık bana danışmadan kendi başına takılırsın, ben yaptıklarına itiraz edince de 18'imi aştım artık, istediğimi yaparım diyeceksin, mi acaba? Yok öyle bir şey, geliyor anne terliği ona göre 😂

Şaka maka her yıl doğum gününü unutuyorum, affeyle. Oysa ben kutlamaların kadınıyım, doğum günüymüş, yılbaşıymış, diz ameliyatı günüymüş, özel bir olaymış hiç kaçırmam, lakin sen mi sinyal yolluyorsun hatırlama diye bilmiyorum, neden sonra aklıma geliyor. Hâlâ 16 yaşında sanmam, benim blog ergenliğe girdi diye düşünmem de ondan sanırım, meğerse 17 olmuşsun, gecikmeli de olsa kutlayayım, nice yaşlara benimle eriş çiçeğim. 

Seni hayata geçirdiğimde annem öleli ve emekli olalı 4 yıl olmuştu, emekliliğe alışmıştım da annemin ölümüne alışamamıştım bir türlü. Senkronize olmuştu emeklilik ve ölüm. Hatta annemin üç gün okumasında şapşal memurun yanlış işlemi sonucu duayı bırakıp acilen Emekli Sandığı'na gitmek zorunda kalmıştık hiç unutmuyorum. Bilgisayarla hemhal oluşum ise bir yıl daha eski, okul zorunlu bilgisayar kursu açmıştı, söylene söylene başlamış, üçüncü gün oğlumu arayıp bana bilgisayar toplamasını istemiştim. Seni  açmaya karar verdiğim günü komik bir anekdotla hatırlıyorum, Kocam Bey'le büro sandalyesi almak için çarşıya gitmiştik, fazla uzağa gitmeden evin yakınında istediğimiz gibi bir tane bulunca taksiye binmeye gerek kalmadı, zaten şoför almazdı muhtemelen. Kocam Bey sandalyeyi kolçaklarından tutup ters çevirdi ve başının üstüne yerleştirip taşımaya başladı. Alt tarafı iki ara sokaktan geçecektik. Sokağın ortasına geldiğimizde önümüze kavga eden iki adam çıktı, küfredip yumruklaşıyorlardı. Kocam Bey gayriihtiyari "Ne oluyor beyler, ayıptır yapmayın"  diyerek adamlara yöneldi. Görüntü o kadar komikti ki, kafasında sandalye taşıyan bir adam ve kavgayı bırakıp şaşkınlıkla ona bakan iki adam, hatırladıkça gülesim geliyor. Sandalyenin kenarından tutup kendisini yanıma çektim, biz gülerek yola, onlar da küfürleşerek kavgaya devam ettiler.

Eve gelince yeni sandalyeme yerleştim ve bilgisayarı açtım, o anda aklıma geldi seni hayata geçirmek. Bir süredir blog okumaya merak salmıştım. Zaten blogların en verimli çağıydı, çağıl çağıl yazıyordu insanlar. Yorumlar ardarda diziliyor, mimler, ödüller gırla gidiyordu. Mim işi eğlenceydi de o ödül olayına akıl erdirememiştim. İnsanlar birbirine ödül verip duruyordu, neyse ki bir süre sonra unutuldu bu al gülüm, ver gülüm işi, zira çok komikti. Blogu açtım, düzenledim, isim hep aklımdaydı, çok sevdiğim ve Antalya'da yetişmeyen leylak, bir süre sonra benimle özdeşleşeceğinden habersiz başlığa şimdi başka bir alemde olan arkadaşımın çekip gönderdiği leylak fotoğrafını koyup Dedem Korkut'u çağırmış, boy boylayıp soy soylayarak adını koymuştuk: Leylak Dalı. Bana kâdim dostlar kazandıracağını, yazma yeteneğimi geliştireceğini, bir kitap çıkarmama vesile olacağını, nice güzel insanla tanışacağımı, şahane anılar biriktireceğimi henüz bilmiyordum. Tek derdim takipçi sayımı arttırmak, arada bir yorum alırsam sevinmekti. İlkokula yeni başlamış çocuklar misali öğretmenden aferin almaya benziyordu yeni bir ortama girip kabul görmek. 

Abaküsle başlayıp yapay zekaya evrilen ömrümüz daha neler gösterecekmiş meğerse bizim kuşağa. Bir ara bloglara giriş yasaklandı, kaçak-göçek girip okuduk, o arada Instagram altın çağını yaşıyordu, blog ahalisi oraya taşındı neredeyse topluca, derken Twitter boy gösterdi, insanlar uzun uzun okumaktansa fotoğraflara bakmayı tercih eder oldular. Bloglar gözden düşmeye başladı, pek çok blog kapandı, eş-dost kayıplara karıştı. Ama sen biliyorsun ki Leylak Dalı biz bir grup inatla yazıyor, inatla sürdürüyoruz beraberliğimizi. Burası benim için, belki de çoğumuz için terapi seansı, ağlama duvarı, neşelenme salonu, misafir odamız, birbirimize konuk olduğumuz, birbirimizi konuk ettiğimiz yer. İnatla yazmaya devam. Varol Leylak Dalım, mis kokulu çiçeklerinden öperim...

Fotoğrafı bir yerlerden bulup kaydetmişim, kime aittir bilemiyorum ama çok sevdiğim bir görüntü olduğu için ekliyorum. Hakkını helal etsin 💜


21 Temmuz 2026 Salı

ANKARA/TEMMUZ-GEÇMİŞE MEKTUPLAR 10

Ne çok yazıyorsun diyor musunuz? Demeyin, aklıma geldikçe yazmak benim için bir terapi yolu. Beni bir klavyeye oturtun ve gidin, parmaklarım uyuşuncaya kadar yazarım. F klavyeme ve hiç sevmediğim yüksek okulumun sevdiğim tek dersine, 10 parmak öğrendiğim Daktilografi'ye şükran borçluyum. Klavyeye o kadar alıştım ki güzelim el yazım bile bozuldu yazmaya yazmaya, zaten öğretmenlik biraz bozmuştu, klavye de tüy dikti. 

Her neyse, şikayetiniz yoksa devam edeceğim. Bugün bir şekilde Modern Folk Üçlüsü'nü anımsadım, bir şarkısı mı geldi aklıma, yoksa bir kelime mi anımsattı şu an bilmiyorum. Ama MFÖ'den önce bizlerin MFÜ'sü vardı:

Doğan, Selami, Ahmet denince akan sular dururdu ergenliğimizin çağlayan pınarlarında. Herkes Doğan Canku diye ölüp biterken benim favorim Ahmet Kurtaran'dı. Hacettepe Diş Hekimliği'nde asistandı ve o nedenle en çok istediğim şey dişimin çürümesi, hastaneye gitmem ve Ahmet Kurtaran'a denk gelmemdi. Olmadı, benim yerime kuzenime denk geldi, o da günlerce ballandıra ballandıra anlatıp nispet yaptı: "Kız benim dişimi Ahmet Kurtaran doldurdu, çok yakışıklıydı, biliyon mu?". Ah ergenlik, akıl başın 20 santim üstünde geziyor. Modern Folk'u anımsayınca lise yıllarım da düştü aklıma, bari dedim 15 yaşıma bir mektup yazayım. Önce MFÜ'nün en sevdiğim şarkılarından birini dinleyelim, sonra mektuba geçeriz:

Dözerem

Merhaba 15 yaşım,

Bunca yıldan sonra nereden aklına geldi diyeceksin de, hiç aklımdan çıkmıyorsun ki 😊 15 yaş bir milattı, zira lise öğrencisi olmuştun, büyüdüm sayıyordun kendini, daha kaç fırın ekmek yemen gerektiğinden haberin yoktu haliyle. Ortaokulda karma olan okul liseye gelince kız lisesine dönüşmüştü. Hoş bir şey olmadığını şu yaşım itibariyle söyleyebilirim, sen de pek memnun değildin sanırım. Sebebi okula pansiyon açılması ve yatılı öğrenci alınmaya başlanmasıydı. Bu arada geçen ay okula gittik, pansiyon yıkılmış, okul neyse ki yıkılmaktan kurtulmuş ama meslek lisesine dönüşmüş, eh o da bir şeydir. 

Birinci katta geçen ortaokul hayatınız liseli olunca ikinci kata terfi etmişti, hatırlıyorum bol ışıklı, koridorun başındaki bir sınıftı, değil mi? Pencerelerden bahçedeki çamlar görünürdü yemyeşil, onları da kesmişler biliyor musun, güller de yok olmuş, aralarından çimenler fışkıran paket taşlar da, bahçe çöle dönmüş. Sıkı Modern Folk Üçlüsü hayranıydın iyi hatırlıyorum, teneffüslerde söyler gezerdin şarkılarını, hatta bir defterin vardı, onlarla ilgili ne bulursan kesip yapıştırırdın, her hafta eve bir Hey Dergisi girer, tüm hafif müzik bilgisini oradan edinirdin o çağın ergenleri gibi. Fikret Kızılok'u da unutmayalım tabii ki, sınıf başkanınız Ferhan da ona hayrandı. Hatta bir plakçıya imzaya gelmiş, Ferhan da avcunun içini imzalatıp bir hafta yıkamamıştı 😂

Ferhan ikizdi, kardeşi Nurhan da aynı sınıftaydı. Onca yaş yaşadım onlar kadar birbirine benzemeyen ikizler görmedim ama çok güzeldiler, sen de biliyorsun. Ferhan sarışın, yeşil gözlü, Nurhan esmer, mavi gözlü. Her ikisi de uzun boylu ama Nurhan biraz topluca. Ferhan gerçekten çok göz alıcıydı, yıllar yıllar sonra çalıştığım okuldaki bir öğretmenin lise 1'deyken bizim sınıfa stajyer olarak geldiğini fark etmiştik sohbet esnasında, söylediği şu olmuştu: "Ne kadar güzel bir sınıf başkanınız vardı".

Güzel çoktu gerçekten, Tülay'ı hatırlarsın, güzellik yarışmasına katılmıştı, Hürriyet mi, Milliyet mi tam anımsayamıyorum, sen biliyorsundur hangisi olduğunu. Finale kalmıştı, boy boy fotoğrafları yayınlanmıştı. Şimdiki estetiklilerle kıyaslanınca gerçekten çok güzel bir kızdı, tek eksiği ortalamayı aşamayan boyuydu, belki o nedenle, belki de dönen dolaplar sonucu dereceye girememişti. Yarışmada finale kaldığı duyulunca okulun sarhoş, huysuz, ağzı bozuk müdürü kıyameti koparmış, disipline vermekle tehdit etmişti. Özellikle velilerin yoğun olduğu toplantılarda konuşmasını "Çeyizinize bayrak koymazsanız hakkımı helal etmem" diye bitiren şahsın, müdürü olduğu okulun bayrak dolabında ipi kopmuş, kenarları yırtık bayrakları görmemesi de ilginçti doğrusu. Tülay'ı yarışmadan çekilmekten ve disipline verilmekten kurtaran da müdür efendinin vatan, millet, Sakarya edebiyatı olmuştu zaten. Gazetenin yetkilisi arayıp bu işin Türkiye'yi temsil mahiyetinde olduğu ve kazanırsa okulun gurur duyması gerektiği yönündeki etkili konuşması sonucu lütfetmişti beyefendi katılmasına. Birkaç hafta süren bir heyecan yaşanmıştı yarışma sonuçlanana kadar öğrenciler arasında. Geçmiş zaman ama dün gibi geliyor bana sevgili 15 yaşım, Tülay'ın diz üstü buruşuk deri çizmeleri bile hatırımda. 

Pek çok derse giren öğretmenleri karıştırıyorum, senin 15 yaşına ihtiyacım var, net olarak hatırladığımsa edebiyat öğretmeni Süeda Ciritli. Sınıfça hayrandık o cami yıkılsa da mihrap yerinde, orta yaşın sonlarına dayanmış kadına. Sarı saçlarını önden bombeli bir topuz yapar, hafiften demode klasik tayyörlerini yılan derisi çanta ve ayakkabılar tamamlardı. Okuduğunuz konularla, yazarlarla ilgili kitapları getirirdi evinden, sen de bilirsin. Süleyman Çelebi'nin "Mevlüt"ünü işlerken yanında yaldızlı ciltli, kırmızı bir kitap getirmişti de hepiniz çikolata sanmıştınız değil mi? Meğer hattat elinden çıkma bir "Mevlüt" imiş. Bir şey anlatırken kendinden geçer, ojeli uzun tırnakları havada kırmızı dalgalar çizer, cümlelerin arasına mutlaka birkaç "nâmütenai" sözcüğü sıkıştırırdı. Onun dersi müstesna bir seyirlikti. Edebi konuların arasına sıkıştırdığı hayat dersleri ise hâlâ aklımda, senin unutmayacağını da garanti ederim. 

İşte böyle 15 yaşım, yazsam sayfalar dolar da takipçilerimi zorlamak istemem. Önünde epey uzun ve yer yer meşakkatli bir yol var, kendine dikkat et. O en masum, o en mahzun gözlerinden öperim...

19 Temmuz 2026 Pazar

ANKARA/TEMMUZ-GEÇMİŞE MEKTUPLAR 9

Sanırım Kaptanımız'ın başlattığı "Geçmişe Mektuplar" serisinin sonuna dayandık. Sanırım diyorum bu aralar etrafım biraz kalabalık, kafam epeyce karışık ve yarın önemli bir ameliyat geçirecek çok yakın bir arkadaşım olduğu için bazı şeyleri aklımda tutmakta zorlanıyorum. Bugün Ekmekçim'in blogunun başlığını "Son Mektup" olarak görmeseydim, seriye katılanların en hızlısı ve yazmalara doyamayanı olarak yüze kadar gidebilirdim, retro da devam ettikçe ederdi 😊 İyi ki gördüm, sonuncu mektubumu ve "Son Mektup" deyince aklıma gelen Suat Sayın'ın ünlendirdiği bir şarkı olduğu için de gazinoları anlattığım mektubu yazarak bitireyim seriyi, Kaptanımız Lesliyan'a bizi geçmişe götürdüğü için şükranla ve yenilerinden buluşmak üzere...

(Şimdi girip baktım da Mindmills'e 24 Temmuz'a kadar devammışız, eh bana bir yazı yazmak daha düşer diyeyim ne meraklıymışsın demezseniz 😂)

Sizlere selam olsun Ankara'nın tüm gazinoları,

Ne çok program izledim kimi zaman tahta sandalyelerinizde, kimi zaman rahat koltuklarınızda, kimi zaman bir masa başında, kimileyin hıncahınç bir kalabalığın içinde sıkış tepiş. Hepsi de çok güzeldi, asla pişman değilim. 

Yaz geldi mi Gençlik Parkı'ndaki açık hava gazinoları hazırlığa başlardı, gazetelerde boy boy ilanlarınız yayınlanır, iştahımız kabartılırdı. Babam meraklıydı, sık sık götürürdü bizi, özellikle Luna Park Gazinosu ile Japon Bahçesi'nin müdavimi gibiydik. Çocuktum ve çok severdim. Bazen babam iş yerinden, biz evden ayrı ayrı çıkar Park'ın içinde buluşurduk. Yenimahalle otobüsünden inince karşıya geçer, şimdilerde metroya kurban verdiğimiz Ulus girişindeki at kestaneli yoldan yürür, Luna Park girişinde bulurduk birbirimizi. Babamın keyfi yerindeyse ya da aybaşı ise, yeni aldığı maaşıyla kıyak yapar, önce o yıllarda yeni ve rağbette olan tavuk çevirme yedirmek için gazinonun yakınındaki bir lokantaya götürürdü. Tavuklar henüz suni değildi, balık kokmazdı ve çok lezzetli olurdu. Yemek bitince de gelsin şarkılar türküler.

Fasılla başlardı gazino programları, çoğunun isimlerini radyodan duyduğumuz saz sanatçıları yerlerini alır, ardından-hanende mi deniyordu o kadınlar korosundaki şarkıcılara, cahilliğimi affediniz gazino hazretleri-birlikte şarkılar başlardı. Biraz sıkılırdım o fasılda, zira epey eski şarkılar dinlerdik: "Dil harab-ı aşkınım, sensin sebep berbadıma" gibi. Sonraları çok sevecektim Klasik Türk Müziği'nin, şimdilerde adeta unutulmuş bu ölmez eserlerini. Fasıl sonrası en az ünlüden assoliste uzanan bir sanatçılar geçidi başlardı. Podyum kenarında bir masa kapmışsak değmeyin keyfimize, kimi zaman solistin uzattığı mikrofona eşlikçi olmak bile mümkündü. Semaver fokurdar, çaylar içilir, annem özellikle çok sevdiği parçalarda kendinden geçerdi. Kimi zaman kuzenim Ankara'ya gelişlerinde götürürdü anneannemle beni. Anneannemin tercihi Erol Burçböyük'ten, benim tercihimse herhangi bir hafif müzik sanatçısından yana olurdu. Sevim Çağlayan'ın aşırı dekoltesine bakakalır, Sevim Tuna'nın tuvaletinin koltuk altlarındaki pencerelere akıl erdiremezdim. Çok sonra anladım çok dar giysilerde dikiş atmasın diye yapıldığını o pencerelerin. 

Çok gazino gezdim ama en unutamadığım Yazar Bahçesi'dir affına sığınarak. Çünkü orada ilk önce Zeki Müren'i izlemiş, bir başka seferde ise aya ayak basıldığı gün hoparlörden Nasa naklen yayınını dinlemiştik. Her ikisinde de ilkokuldaydım. Zeki Müren "Yine Hazan Mevsimi Geldi" şarkısıyla çıkmıştı sahneye, "Yine yapraklar rüzgarların peşi sıra gidecek" dizesini söylerken tepesinden aşağı sarı yapraklar boşalmış, "Bahçevan" şarkısını okurken de bahçıvan kılığıyla çıkmıştı. Annemin suratından mutluluk akıyordu. 

Apollo 11 gecesinde ise Beyaz Kelebekler'i izlemiş ve bayılmıştım. Çok geçmeden bir trafik kazası geçirecekler ve elemanlarının birkaçı hayatını kaybedecekti. Günlerce üzüntü çekmiştim. 

En sevdiğimse Japon Bahçesi'ydi, sebebi neydi bilmiyorum, sanırım adında Japon geçiyor oluşu ilginç gelirdi. Bu yazıya ilham veren, Yıldırım Gürses bestesi "Son Mektup" şarkısını meşhur eden Suat Sayın'ı orada izlemiştim. Daha kimleri izlemedim ki, Tamer Yiğit'le sevgili olan Sevda Ferdağ'ı-ikisi birlikte çıkmıştı sahneye-Hülya Koçyiğit'in o yıllarda meşhur olan kardeşi Nilüfer Koçyiğit'i, Bedia Akartürk'ü, hatırlayamadığım onlarcasını. 

Kışları Güneypark Gazinosu'na götürürdü babam bizi, Maltepe'de birkaç basamak merdivenle zemine inilen bir salondu. Daha şıktı, kadife perdesi program başlayacağında açılırdı. Ne hikmetse orada en çok hatırladığım sanatçı Necdet Tokatlıoğlu idi. Ayrıca komedi ikilileri de olurdu gazino programlarında. Seks filmleri furyasında sahneye çıkanlar arasında olan Sadri Alışık'ı da yine Luna Park'da izlemiştim komedyen olarak. 

Kışlık salonlardan biri de Köşk Gazinosu idi, hıncahınç bir kadınlar matinesine dahil olmuştum orada, aman tanrım sanırsın Ganj Nehri'nde yıkanıyorduk. Göksel Arsoy ve Semiramis Pekkan kalmış o kalabalık salondan aklımda. Birlikte gittiğimiz halamın kara bıyıklı, esmer kocası Göksel Arsoy'un sarışın yakışıklılığına bakıp bakıp "Allah birine verdi mi her şeyini tamam veriyor yahu!" diye dertlenmişti 😂

Büyüme sürecimde gazinoları annemlere bırakmıştım, dersler, sınavlar, hayata hazırlık arasında biz daha ziyade çağdaş hafif müzik sanatçılarının solo konserlerine meyleder olmuştuk. Ömrümün en toplumcu çağında izlediğim Cem Karaca konserini kalbimde ince bir sızı ile ve özlemle hatırlarım.

Son gazino seferimi üniversite yıllarımda bir grup arkadaşla yine Luna Park Gazinosu'na yapmıştım. Kadınlar matinesiydi, masamızı evden getirdiğimiz yiyeceklerle doldurmuş, bir semaver ısmarlamış ve adeta ünlüler geçidi olan programı coşkuyla izlemiştik. Fatma Girik, Sezer Güvenirgil, Tunç Oral, Barış Manço, Nazan Şoray hatırlayabildiklerim.  Aşağıdaki fotoğraf da o günden:


Mektubuma son verirken gençliğime renk katan tüm gazinolar hepinizi sevgiyle ve özlemle anıyorum. İyi ki vardınız...

16 Temmuz 2026 Perşembe

ANKARA/TEMMUZ-GEÇMİŞE MEKTUPLAR 8

Hiç uyunmamış bir gecenin sabahından günaydın. Magnezyumumu almış, üstelik de çok yorulmuş olarak girdiğim yataktan neredeyse gözümü kırpmadan kalktım. Uyku perileri beni çok sık terk ediyor bu aralar yine. Şu an sersem sepelek, gözkapaklarıma ağırlık bağlanmış gibi, buğulu Şükran Toray bakışlarıyla icra eyliyorum blog yazımı. 

Geçmişe Mektuplar serimizin sonuna yaklaşırken ben yine çocukluk ve ilk gençlik evlerimden birine yazacağım mektubumu, alır mı dersiniz? Alsa da yazacağım, almasa da, blog da, keyif de benim değil mi 😄

C Blok/No: 16, en sevdiğim evime...

Esasında bu bloğun takipçileri arasında seni tanımayan kalmadı sevgili C Blok ama sen öyle bitmez tükenmez bir kaynaksın ki insanın anlattıkça anlatası geliyor. Bu kez cemaziyelevveline gitmeyeceğim. O siteye nasıl taşındığımızı, kura çektiğimiz günün renkli bir sinema filmine benzediğini, bir süre anneannemle A Blok'ta oturduğumuzu, bir yıllık Cengiz Sokak arasını defalarca yazdım. Ben ömrümün en güzel yıllarından, yani sende geçen yıllarından bahsedeceğim sevgili C Blok. 

Cengiz Sokak'taki eve annemin çocukluk arkadaşı Ayten Teyze gelmiş ve C Blok'ta bir dairenin boşaldığını söylemişti, kendisi de senin dairelerinden birinde oturuyordu, hatta annesi de. Paldır küldür bakmaya gitmiştik. Ev leş gibiydi, sen eski kiracıları hatırlarsın, biz ardımızdan koşarak gelen aynı kattaki Müyesser Teyze aracılığı ile bilgi sahibi olmuştuk. Ne kadar pis olduklarından, kalabalıklarından illallah getirdiklerinden, hatta tuvalet sırası gelmeyince ihtiyaçlarını bir torbada giderip balkondan aşağı fırlattıklarından falan bahsetmişti. Aslı var mıydı, en iyi sen bilirsin, bize biraz absürt gelmişti zira. Neyse günahlarını almayalım ama ev gerçekten perişandı, gel gör ki bir daha yüzünü görmeyeceğimiz ev sahibimiz bize bir köşk tanıtıyordu adeta. Tavandan sarkan kolunun biri kopmuş, duyları parçalanmış, rengi kararmış avizeyi bile saraydan gelmiş nadide kristal  bir parçaymış gibi ballandırıp demirbaşa yazdırmıştı 😂

Bütün bunlar nasıl halledildi, ev nasıl temizlenip düzene kondu aklımdan çıkıp gitmiş, o büyüklerin işiydi. Bana onlarca çocukla tadını çıkaracağım, kocaman bahçeli, her bölümü ayrı oyun alanı, yemyeşil kırların ortasında yer alan bir yuva bahşedilmişti, yani sen. Bonus olarak tam da şu fotoğraftaki balkonun baktığı alanda yer alan bir de şantiye vardı.

Şantiye deyip geçmeyeceksin, bunu en iyi sen bilirsin. Ne amaca hizmet ettiğini bilmediğimiz, hangi inşaat için ayrılmış o kocaman alan bizim sitenin mütemmim cüzüydü, tıpkı arka bahçenin köşesine konuşlanmış trafo gibi. Kendisine yazılmış ayrı bir mektubum olduğu için onu burada konu etmeyeceğim. Şantiye bizim araziden tel örgülerle ayrılmıştı ayrılmasına da çocuk dediğin tel örgü mü dinler? En güzel gelinciklerin, papatyaların açtığı, pisi pisi otlarının, ballıbabaların boy verdiği, çekirgelerin cayır cayır öttüğü o iştah açıcı bölgeye ulaşmak için tel örgüleri çoktan aralayıp sığabileceğimiz açıklığa ulaşmıştık. Ah ilkbahar zamanları, sen bizi yukarıdan izlerken biz o şantiye alanında ne gelincikler, ne papatyalar derledik, ballıbabaların balı dilimizde kaldı. Topladığımız pisi pisi otlarını dikkatle ayıklayıp sapını yastığımızın altına koyduk ki dileklerimiz gerçekleşsin. Hayatımda bir daha yapmayacağım bir şeyi bile yaptım orada, çekirge avlayıp kibrit kutularına hapsettim. Senin huzurunda o çekirgelerden af diliyorum sevgili evim, çocukluk işte. Şimdi çekirge görsem üç adım öteye sıçrarım. O paslı teller bir seferinde bacağımı yırttı da sağlıkçı babam bile endişelenmedi, bastı tentürdiyotu yolladı tekrar oynamaya. Ufak tefek şeylere ne biz, ne ailemiz önem verirdi, boğaz ağrısının ilacı Vicks ve tülbent, karın ağrısının çözümü tuvalete yollanmak, ateşimizi düşürmenin yolu terlemekti. Ölmedik gördüğün gibi, varsa çocukluk travmamız psikolojiden anlamayan öğretmenlerden kaynaklıydı. Kundura boyutundaki kocaman eliyle sınıfımızdaki minicik çocuğu tokatlayan Mustafa öğretmeni hala nefretle hatırlarım mesela. 

Kışın beyaz, yazın sarı, baharda yemyeşildi senin çevren C Blok. Öyle yoğun kara bir daha hiç rastlamadım Ankara'da. Göz alabildiğine uzanan yeşile de. 10 çocuk doğurmuş ama bir genç kız gibi hareketli Zehranım Teyze bizi peşine takar, elimizde birer naylon torba, birer kör bıçak ot toplamaya götürürdü o kırlara. Cırnak, teke sakalı, radika, hindiba, ebegümeci, ne bulursak toplardık, bakirdi o kırlar, tertemizdi otlar, araba egzosu yok, tarım ilacı yok. Zehranım Teyze'nin kızı, arkadaşımız Sema'nın kedisi Duman da eşlik ederdi bize, oyun arkadaşımızdı. Çok sürmedi kaybettik Duman'ı, C Blok kızları olarak bir cenaze töreni düzenleyip Şantiye'ye gömdük, mezarını çiçeklerle süsledik, senin gölgene emanet ettik. Şimdilerde seninle kıyaslanmayacak irilikte, beton yığını bir sitenin altında çoktan toprağa karışmıştır Duman. 

Sesler gelirdi yaz akşamları insana huzur veren. Şantiyeye ve kırlara bakan balkona sofra kurardı annem, gün aşırı bir şişe Ankara gazozu hakkım. Radyoda Tarla Dönüşü, ardından akşam haberleri. Sokaktan oyuna doymamış çocukların bağırışları, annelerin eve çağrıları ulaşır. Ön caddeden geçen otomobillerin sesleri belli belirsiz, derken yandaki açık hava sinemasının faaliyeti başlar. Jeyan Mahfi Ayral, Abdurrahman Palay, Adalet Cimcoz seslenir, Belkis Özener'in şarkıları duyulur, biz onları Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit, Cüneyt Arkın, Belgin Doruk sanırız. Kimi zaman "Hokus Pokus" nidalarıyla irkiliriz, ya Mandrake gelmiştir, ya Simsalabim. Kadınları kesip, eşarpları güvercin yaparlar. Kimileyin konser vardır, Mavi Işıklar "Helvacı Helva" diye bağırır, karnın acıkır. Hatta bir sonbahar ikindisi sinema yanındaki arsada yakantop oynarken siyasi parti toplantısına denk gelirsin, topu koltuğunun altına alıp dalarsın sinemadan içeri. İsmet İnönü gencecik Bülent Ecevit'i takdim ediyordur yorgun sesiyle. Bu nasıl güzel bir çocukluktur C Blok, hepsi senin sayende. 

Ön cephen ayrı bir alemdi sevgili Blok, ne yanında oyun kuracağımızı şaşardık; balkon altları evcilik, kömürlük merdivenleri şarkıcılık, sahanlıklar kauçuk toplarla bir-ki-üçbuçuk, bahçe yakantop, istop, saklambaç, uzun balkonlar seksek, pencere denizlikleri bakkalcılık, çelik-çomak bile oynadığımızı hatırlarım. Kaç çocuğa nasip olmuştur bunca oyun alanı. Kaldırımdan Deli Bardakçı geçer şarkı söyleyerek, annelerimiz kara sevda yüzünden aklını oynattığını söyler, kızlar kafa kafaya verip düşünürüz sevdanın karası nasıl olur diye. Eşekli dondurmacının, macuncunun, simitçinin yolunu gözleriz, "Anneee para at" sesleri bahçeyi doldurur, çok az anne duyar sesimizi, çoğu duymazdan gelir. Elimize üç kuruş harçlık geçse bir koşu caddeyi geçer ya Niyazi Bakkal'a, ya Musta Bakkal'a koşarız tüp çikolata, oyuncaklı sakız almak için. Oğlanlar yaz tatillerinde ellerinde bir kutu dolanırlar bahçede, "Şans, talih, kader, kısmet 5 kuruşaaa". En baba hediye kakaosu eksik tatsız bir çikolata olsa da çok 5 kuruş yatırmışızdır o parlak delikleri kazımaya. Bahtıma hep saman gofret çıksa da heyecanı yeter. 

Çok uzattım sevgili evim, sevgili sitem. Senden ayrılmanın hüznüne yokluğun da eklendi artık. Yerinde çirkin mi çirkin, beton mu beton bir kazulet yükseliyor. O yeşil kırlarda ot bitmez olmuş, yeşil sadece panjurlarda. Dünya değişiyor, her şey değişiyor ama güzele değil. Estetikçiler kadınları, müteahhitler şehirleri tektipleştiriyor. Bize de ancak anılar kalıyor. Hayatımın en güzel yıllarına yuva olduğun için müteşekkirim, hep kalbimde olacaksın...

11 Temmuz 2026 Cumartesi

ANKARA/TEMMUZ-GEÇMİŞE MEKTUPLAR 7

Merhaba Doğan Kardeş,

Seni ilk kez gördüğümde 8 yaşındaydım, ömrümün ikinci arkadaşı Serpil'in evinde, daha doğrusu köşe dairelerinin balkonunda. Serpil aslında anneannemin komşusuydu ama 5 ve 6 yaşım anneannemle geçtiği için kankam olmuştu, hoş o yıllarda bu terim bilinmiyordu ama olsun, biz az şey paylaşmadık.  Bunlardan biri de sendin Doğan Kardeş. O gün de en sevdiğim dergiydin, hala en sevdiğim dergisin, keşke yaşıyor olsaydın, Çiko'ya okusaydım. 

Serpil'i babası bir yıllığına sana abone etmişti. Her ay postacı kapılarına bir dergi getiriyordu, Serpil önce kendi okuyor, sonra benimle paylaşıyordu. Serpil'in babası aynı Süleyman Demirel'e benzerdi ve pozitif ilimlere, bilhassa matematiğe çok meraklıydı. Serpil'in matematiği de oldukça kuvvetliydi, nitekim yüksek öğrenimini matematik üzerine yaptı. Bense şimdi olduğu gibi çocukken de matematikten pek hoşlanmazdım, benim derdim edebiyat ve resimdi. Serpil'in babası da bunu bilirdi, bazen sabahları okula giderken ona otobüs durağında rastlardım, hemen durdurur, ayaküstü bir matematik problemi sorardı. Zaten sayıları sevmeyen ben sınava tutulunca iyice kekeler, çoğunlukla yanlış cevap verirdim, o zaman daima şunu söylerdi: "Sen Serpil'e resim yapmayı öğret, Serpil de sana matematik öğretsin". 

Beni sınava tâbi tutup korkutsa da kendisine Doğan Kardeş'le tanışmama vesile olduğu için minnettarım. Huzurla uyusun. 

Serpil'in aboneliği bitince babama mızıldandım ve kırmadı beni. Oradan taşınıncaya kadar kapımıza gazetemizi getiren dağıtıcımız artık her ay o güzelim kapağınla seni de bırakıyordu. Yalçın Emiroğlu'nun resimlediği her kapak benim için bir hafta sürecek hayal dünyasıydı. Öyle güzel, öyle renkli, insanın o kapağın içinde olmak isteyeceği sıcaklıkta resimlerdi. Sevgili Doğan Kardeş, mektubuma başlamadan önce o kapaklardan birine Google'da rastlayabilir miyim diyerek epey arandım ama bulabildiklerim derginin kapanmadan önceki yıllarda çıkan haftalık fasiküllerinin ya da ilk çıktığı zamanlardaki kapaklardı. Senin en sevdiğim formatını ne yazık ki bulamadım, çok sayfalı, resimli kapaklı ve arka kapakta Selma Emiroğlu Aykan'ın-ki bize ondan hep Selma Ablanız diye bahsederdiniz-"Karakedi Çetesi" bandının olduğu sayılar benim en sevdiklerimdi.

Görsel: Buradan

Sosissever obur kedilerin olduğu çizgi banta bayılırdım. 

Yalnızca çizgi romanlar olmazdı sayfalarının arasında, neler neler yoktu ki. Her şeyden önce sana adını veren Doğan kardeşimizin öyküsü içimizi sızlatırdı. Yapı Kredi Bankası'nın kurucusu olan Kazım Taşkent'in oğlu olan Doğan öğrenim gördüğü İsviçre'de bir çığ düşmesi sonucu hayatını kaybetmiş, babası da onun anısını yaşatmak için Doğan'ın adını verdiği seni yayın hayatına sokmuş. Acı bir olay olsa da seni bu vesileyle okumaya başlamışız. Doğan'ı her ölüm yıldönümünde anardınız sayfalarının arasında. Yalnızca Doğan mı? Ben İdil Biret'i, Suna Kan'ı, Ayşegül Sarıca'yı ve şu an anımsayamadığım pek çok sanatçıyı senin sayende tanıdım, çünkü onlar da Doğan Kardeş çocukları olarak anılırdı. Yetenekleri nedeniyle yurtdışında öğrenime gönderilmelerine senin de katkın olduğunu okur, sanki kendimiz katkıda bulunmuş gibi gururlanırdık.

Öyküler, tefrikalar, Dr Kamran Şenel'in sağlık yazıları, okur mektupları, şiirleri, her yıl açılan resim, şiir ve öykü yarışmaları ile çocukluğumuza ne büyük katkın oldu Doğan Kardeş. Sonra ne olduysa birden formatın değişti, çizgi roman dergisine döndün. Bir süre daha almaya devam ettimse de yavaştan büyüyordum ve artık başka dergilere meyletmeye başlamıştım. Fasiküllerinden birini saklamadığım için çok pişmanım. O karlı bir günü gösteren, karşısına geçip dakikalarca seyrettiğim kapağının olduğu dergiyi şimdi bulup okumak için neler vermezdim, canın sağolsun. Güzel hatıran her zaman kalbimde. Hayatı anlamama yardımların için müteşekkirim, sana ve tüm yazar-çizerlerine. Hasretle kucaklıyorum saman kağıt kokunu içime çekerek...


9 Temmuz 2026 Perşembe

ANKARA/TEMMUZ-GEÇMİŞE MEKTUPLAR 6

Nato nedeniyle kapanan, şimdilerde yeni yeni açılmaya başlayan Ankara'dan selamlar. Sıcak bünyeyi uyuşturuyor, ne evden dışarı çıkmak, ne de iş-güçle uğraşmak geliyor insanın içinden. Bilgisayara bu kadar uzaktan baktığım da çok enderdir. Genelde sabah açar, akşam yatarken kapatırım, başına oturmasam da açık olması hoşuma gider. Bu aralar saldım biraz kendisini o da dinlensin. Dün aldığım randevudan dolayı öğleden önce kuaföre gittim, saçım epey uzadı ve yazın çok terletiyor. Ayrıca boya zamanım da geldi, iki işi bir arada çıkarayım dedim, iki saatten fazla zaman geçiriverdim salonda, neyse ki içerisi serindi. Kuaförüm biraz peltek, kulakları da ağır işitiyor, anlaşmak biraz sıkıntılı, her zaman ne dediğimi anlamıyor, bazen de ben onun ne dediğini anlamıyorum. Ama bir şekilde asgari müşterekte birleşiyoruz, başka yere gidemem zira kesimi de, diğer işleri de çok sanatkarca.

Kuaför çıkışı Çiko'ya simit almak için fırın arayışına girdim. Bu aralar gerçek Ankara simidine bu isimle meşhur olmuş yerlerde bile rastlayamıyorum. Ankara simidi diye sattıklarının çoğu pekmezi yetersiz, susamı ithal, az kızarmış çakmalar. Geçenlerde arkadaşıma giderken bulduğum çok güzeldi ama orası hayli uzak bize o yüzden cadde boyunca yürüyüp hatırladığım bir fırına gitmeye karar verdim. Fırın gerçekten düşündüğüm yerde halen mevcutmuş, "Simit var mı?" diye sorarak girdim, "Var" dediler, "Ankara mı?" dedim, "Evet" dediler ama gösterdikleri simidin özbeöz Ankaralı, hatta Konyalı olması bile mümkün değildi.  Bunlar biraz obezdi, hem de çapı biraz küçüktü. "Bu nasıl Ankara simidi?" dedim, "Bugün böyle çıktı" diye buyurdu işbilir görünümlü gençten görevli. Yahu bir simit Ankaralıysa her gün Ankaralıdır, bir gecede kilo alıp kılık mı değiştirir. Sıcaktan beynim piştiği için aldım yine de, simitse simit, Ankara'da yersen Ankara simidi olur sonuçta dedim, gelmişken iki tane de halka ekmek aldım ki onlar güzeldi gerçekten. 

Eve gelince biraz dinlenip bir kahve içtim, ardından annem zamanından kalma eskimiş, yüzleri solmuş koltuklara kargonun bir gün önce getirdiği Buldan bezi örtüleri serdim. Annemin ruhuna gittiyse yaptığım eylemi takdir etmiştir, örtüsüz koltuk kullandığı pek nadirdi çünkü, "Kız benim izimden yürüyor" demiştir ama yanılıyor, benimki sadece kamuflaj 😂 Sonra da acaba bugün kime mektup yazsam diye düşünerek bilgisayar başına geçtim, önce diğer yazılara göz attım, baktım Ekmekçim eski evlerinden bahsetmiş, aklıma Denizli'deki ilk göz ağrım geldi benim de, haydi dedim yazayım bir mektup Alamancı Pire Nuri'nin çirkin ötesi apartmanının ikinci katındaki evime.

Benim çirkin mi çirkin ama  en güzel evim, merhaba,

Kapından içeri girdiğimde yaşadığım hayal kırıklığını hiç unutamam. Bu kadar garabet bir evde nasıl bir araya getirilirdi anlam verememiştim. Nikaha yakın gelmiş ve üç gün boyunca ev aramıştık. Yoktu, gerçekten Denizli'de ev bulmak ciddi bir sorundu. Bulabildiklerimiz bütçemizi çok aşıyor, bütçemize uyanları zaten bulamıyorduk. İznim sınırlıydı, dönmemiz lazımdı, Denizlili yakın bir arkadaşımızın annesine tembihte bulunup eli boş dönmüştük Ankara'ya. Sonra ev bulundu haberi geldi Denizli'de göreve başlayan nişanlımdan. "Nasıl?" diye sorduğum her soruyu "Ev işte, nasıl olacak?" şeklinde cevaplamasından sezinlemiştim işin içinde bir iş olduğunu. Yapılacak bir şey yoktu, nikah günü çok yakındı ve yerleşmek zorundaydık. Sonunda eşyalar önden, biz arkadan gittik. Bir kere semt dökülüyordu, kenar bir mahalledeydi, daracık sokaktaki bitişik nizam evler her türlü mimari özellikten yoksun apartman gecekondusu gibi acaip yapılardı. Tek bir avantajı vardı, okula yakındı. Sonradan öğrendik ki sahibin Pire Nuri senin planını bizzat çizip, inşaatını da bizzat elleriyle gerçekleştirmiş. Dairelerindeki yüksek zevkin müsebbibi ortaya çıkmıştı. İnşaatın tamamlanınca Almanya'ya geri dönmüş, kendine ayırdığı üst katına da sonradan nasıl bir (ayıp olacak ama uygun kelime buydu) şirret olduğunu anlayacağımız karısını ve ergen kızını yerleştirmişti. 

Dairemizin yani senin en önemli özelliğin-ki zaten biliyorsundur-uzun kenarı gerçekten uzun olan L şeklindeki salonunun iki camlı kapı ile üçe bölünmüş olması idi, eskilerin salon salamanje dediklerinin çakması. Nuri beyin Almanya'da çalışmasına rağmen Frankofon bir yapısı vardı sanırım 😂Lakin gördüğümüz şey salon salamanjeden ziyade üç vagonlu bir trene benziyordu, affına sığınıyorum ve her bir vagon farklı, neşeli renklere boyanmıştı. Zeminin koyu mavi marleydi, deniz gibi. Duvarlarınsa orman görüntüsü versin diye sanırım cak bir yeşille renklendirilmişti. Nuri'nin pastoral sevdasını anlamaya çalışıyordum ama tam misafir salonu yapmayı düşündüğüm vagonun bir duvarındaki bebek pembesi yağlıboyayla boyalı yüklüğün ne anlama geliyordu? Sanırım dilin olsa Nuri'ye "Was machst du?" derdin.

Bitmedi, daire kapından girince kısa bir antre, lavabosu antrede bir tuvalet ve ne işe yaradığını bilemediğim bir metrekarelik bir girinti vardı. Karşıda ise mutfak, kocaman bir mutfak, salon dediğim vagondan bile daha büyük bir mutfak. "İyi ya" dedim, "bir şeyi de aklı başında düşünmüş" ama içeri girince dumura uğradım. O koca mutfağın 1,5 metrelik bir tezgahı vardı, onun da yarım metresi eviye idi zaten. Geri kalan boşluk halay çekmek, seksek oynamak, ip atlamak için falan kullanılabilirdi değil mi sevgili evim. Sonradan öğrendim ki yerli halk somya kurup mutfakta otururmuş genellikle. Ben boş araziyi ekip dikemeyeceğim için rengarek boyadığımız tahta sandalyelerim ve renkli örtülü masam ile donattım, eminim senin de hoşuna gitmiştir. Zaten sen turuncu tüllerimin yaydığı güneşimsi ışık, zarif mobilyalarım ve kitaplarımın renkli görüntüsü ile  ancak benim zamanımda güzelleşmiştin bir parça da olsa, haydi itiraf et 😂

Yatak odasına birinci vagonundan küçük bir antre ile geçiliyordu, karşıda banyo-senin tek normal bölümündü, klozet ve küvet bile düşünülmüştü-sağda da yatak odası. Bu kadardın ve gördüğüm en absürt plana sahiptin. İlk iş iki camlı kapını söktük yerinden, canın acıdıysa affeyle, vagonları birleştirdik, uzun bir trenimiz oldu. Lakin kış gelince sahiplerinin kadın olanının "Ben fazla almışım, birazını size satayım" diye kakaladığı, sürekli tüten, akan kömürle seni bir türlü ısıtamayınca camlı kapıyı tekrar yerine yerleştirdik. İlginç bir baca sistemin vardı. Birinci vagonun en köşesine kurmak zorunda kaldığımız Filiman maaaka govulu zopanın (Flaman marka kovalı sobanın Denizlicesi) borusu vagonun tavanı boyunca uzanıyor, yatak odasına giden kapının üstünden geçiyor, yarım metre sonra açılan delikten yatak odasını kat ediyor ve en uç noktada bulunan baca deliğinden bacaya kavuşuyordu. Hal böyle olunca sıcak ortamdan birdenbire soğuk ortama giren borudaki duman yoğuşuyor ve simsiyah isli bir sıvı bacanın altındaki kitaplara, halılara ve yerlere akıyordu. Öncesinde zaten sobayı binbir uğraşı ile yakıyorduk, önce şiddetli bir tütme ile için dumanla doluyor, pencereleri açıp zorla elde ettiğimiz sıcaklığı dışarı veriyor, seni üşütüyorduk. Epey sonra ısınma sağlanıyor, bu kez de borulardan akanlara engel olamıyorduk.

Ah benim güzel evim, her şeye rağmen öyle neşeli görünürdün ki, çok keyif alırdım tayinim çıkana kadar senin bağrında olmaktan. Dostlar gelir gider, yemekler yenir, çaylar içilir, keyifli sohbetlere sahne olurdun. Sahibinin kadın olanı durmaksızın kapıyı çalsa da, alt katımızda oturan kiracıyı evden çıkarmak için bacasından kurum dolu bir kova su boşaltsa da, ikide bir kiraya zam istese de tüm Denizli yıllarımızı sende geçirdik. Hâlâ rüyalarımda Denizli'ye tayinim çıkar ve yine seni kiralarım. Ve ne yazık ki hâlâ istediğim gibi döşeyemem hep bir şeyler eksik kalır. 

İşin esasında seni de, Topraklık Mahallesi'ni de özledim, insan ilk evini unutamıyormuş. İki kez ziyaretine geldim, haberin oldu mu bilmem, yaşlanmışsın, teninin rengi değişmiş, dairemin pencerelerinde başkalarının perdeleri, baktım durdum karşından, el sallayıp ayrıldım sonra. Umarım beni unutmamışsındır...

Not: Orada oturduğum  2 yıla yakın zamanda ne dairenin içinde, ne apartmanın dışında tek bir fotoğrafım yok, oysa ne kadar isterdim o günlerin şahidi bir fotoğrafım olsun, cep telefonumuz mu vardı ki her dakika çekelim. Aşağıdaki fotoğrafı 10 yıl önceki bir Denizli gezimizde çekmiştim, ilk evimin apartmanı. Penceresinde sarı nokta olan daire bizimki idi...



7 Temmuz 2026 Salı

ANKARA/TEMMUZ-GEÇMİŞE MEKTUPLAR 6

 Merhaba hala,

Bu mektupla sana biraz sitemimi, biraz da sevgimi sunayım istedim. Sanırım aramızdaki yaş farkının aşırı olmayışından dolayı çocukken en çok sana yakın hissederdim kendimi. Seni bilinçli olarak ilk hatırladığımda oldukça küçüktüm. Dedemin geçici bir süre görev yaptığı sıcak ve çorak bir Güneydoğu kasabasına ziyarete gitmiştik. Ne kadar küçük olduğumu geviş getiren develeri sakız çiğniyor sanmamı babamın defalarca anlatışından çıkarmıştım. Bir de fıstıklar, çarşıda görünce koşturmuş, hayatımda ilk ve son kez dedemden bir şey istemiştim: "Dede, dede, bunlar çok güzel olur, hiç yemedim, bana alır mısın?" Yemediğim bir şeyin tadını nereden biliyorsam, numara çekmişim belli ki. Dedemin tepkisini hatırlamıyorum, almış da olabilir, "Yemekten önce yenmez, karnın ağrır" deyip almamış da, dedem pek çocuk şımartan cinsten değildi.

Hatırladığım çok az şey arasında hiç unutamadığım bir tane var. Lojmanın gölgeli salonunda ikimiz yalnızız. Ben hayli küçüğüm, sen de ergenliğin başlarındasın. Masanın üzerinde bir kâse dolusu meyve duruyor, çok iştah açıcı görünüyor, ayrıca ömür boyu sadece meyveyle besleneceksin deseler razı olabilecek biri olduğum o yaşta bile belli. Kâseye bakışımı fark ediyor ve "Yer misin?" diyorsun, kafamı sallıyorum. Pembeli sarılı, tombul bir şeftali uzatıyorsun bana, en sevdiğim. Alıyor ve ısırıyorum. Ağzıma gelen acı tat yetmezmiş gibi bir de köpürüyorum. Şeftali sabundanmış, ben ağlayarak anneme koşarken sen gülmekten yerlere yatıyorsun.

Sanırım iki yıl falan geçiyor sabundan şeftalinin üstünden, ablanın yanında yaşamaya başlıyorsun, biz de ailecek ziyarete geliyoruz. Deniz kıyısında eski ve güzel bir kasaba bu kez. Yıllar sonra gittiğimde bıraktığım gibi bulup şaşıracağım, hatta oturduğunuz ahşap evi bile tanıyacağım. O yıllarda çekingen ve utangaç bir küçük kızım, ilk kez gördüğüm insanlara ilgi görsem bile yanaşamıyorum. Seni hayal meyal hatırlıyorum malum şeftaliden dolayı ama diğer halayla ilk karşılaşmam, öncesi vardır mutlaka ama ben hatırlamıyorum. Hem o hala doktor, iğne yapabilme kapasitesi var, tüm ısrarlarına rağmen yanaşmıyorum, daha doğrusu yanaşamıyorum. Her yere götürdüğüm bir bebeğim var, yanımdan ayırmıyorum. Doktor hala bebek üzerinden tavlamaya çalışıyor beni, bebeğime pantolon-ceket örmeyi vaat ediyor ama sarılıp "Halacığım" demem karşılığında. Örgü işine içim gidiyor ama nasıl sarılacağım, ben çok utangacım. Bekliyorum, belki bir mucize olur, sarılmadan verir diye umuyorum. O gündüz hastalarıyla meşgul, sen beni alıp arkadaşlarınla birlikte plaja götürüyorsun. Bak burası fena değil, kum var, çakıl var, deniz kabukları var. Oynamaya dalıyorum, keyfim yerinde. Derken bir şey oluyor, oturduğum yerden havalanıyorum, kumda koşan ayak sesleri ve kahkahalar duyuyorum. Sonrası fena, dört yanım suyla kaplanıyor, ağzıma, gözüme sular doluyor, tuz gözlerimi yakıyor, suya dalıp dalıp çıkıyorum, korkudan aklımı oynatacak gibiyim. Yine sensin şakacı hala, arkadaşlarınla bir olup güya beni denize alıştırmak niyetindesin, oysa ömür boyu bu korkudan kaynaklı yüzme öğrenemediğimi hiç bilmeyeceksin. 

Orada kaldığımız sürece bir daha plaja gitmiyor, senden de uzak duruyorum. Bir de bebeğe örülen güzelim pantolon-ceket var ama ben çok utanıyorum, halamsa inatçı. Ayrılırken diyor ki: "Sarılıp halacığım dersen vereceğim", ben de az inatçı değilim, sarılmıyorum. Oysa birkaç yıl sonra bulunduğumuz şehre ihtisasa gelen halamla kanka olacağım, utangaçlığımı yenmeme vakit var. O güzel takımı orada bıraktığım için hüzünlü dönüyoruz ve sürpriz, evde açılan valizin içinde duruyorlar, sevinçten çıldırıyorum. 

İlkokuldayım artık akrabalarımı iyi tanıyorum ve çekingenliğim kalmamış. Sabun yedirmene ve deniz korkumu tetiklemene rağmen seninle aram çok iyi, yazları bahçede dibinden ayrılmıyorum, kışları da mektup yazıyoruz birbirimize. Öyle de güzelsin ki, ailenin Sophia Loren'i. İncecik ve upuzunsun. Uzun kirpikli iri gözlerin, dolgun dudakların var. Sülalemizin alamet-i farikası Fatih Sultan Mehmet burnumuz bile senin yüzünde ayrı bir havalı duruyor. Bir de etek-bluzun var ki hayranım o kıyafete. uzun boyuna pek yakışan büzgülü eteğin uçlarında pötikareli kedi desenleri var, aynı desenden bluzunu da giydin mi gözümü senden alamıyorum. Sana mektup yazmayı çok seviyorum, cevabı da çok gecikmiyor ama yine gönlümü kırıyorsun bir karşılaşmamızda. "Yazın çok çirkin" diyorsun, "biraz alıştırma yap da düzelsin". Oysa daha çocuksu çizgilerden çıkamamışım ki, yazım sonra çok güzel olacak, hatta babamın ve senin yazı stiline çok benzeyecek.

Bunları hatırlıyor musun acaba? Sanmıyorum. Ailenin güzeli sendin ama hafıza konusunda kimse elime su dökemezdi. Travmalarım da, iyi-kötü anılarım da hayatımın gerçeği, beni zenginleştiren şeyler. Gelgelim yüzmeyi öğrenebilsem iyi olacaktı be hala...

Bu çiçekler sana gelsin...

4 Temmuz 2026 Cumartesi

ANKARA/TEMMUZ-GEÇMİŞE MEKTUPLAR 5

 Günaydın emektar evim,

17 yaşında girmiştim kapından hatırlarsın, kapıların sağlamlığına ve çokluğuna hayret ederek. Aslında alınalı bir buçuk yıl kadar olmuştu ama liseyi bitirmem beklenmişti. Satın alma sürecinde annemle babam çekişmişti sürekli, annem annesine ve komşularına, babamsa ablasına ve iş yerine yakın olmak istemişti, sonunda babam kazandı ve Yenimahalle'den Yenişehir'e göç yolları göründü. Şimdi düşünüyorum da o zamanlar bu konuya hiç müdahil olmamışım, ergendim, başımda kavak yelleri esiyordu, tek arzum evin üç odalı olması ve odanın birinin de benim olmasıydı, bıkmıştım yıllardır küçük evde salonda yatmaktan. 

Birkaç yıl sürekli, sonrasında da aralıklarla ev sahipliği yapacaktın bana, hoş hâlâ da yapıyorsun. Gerçi sabahları uyandığımda önce "Ben neredeyim?" duygusu, ardından da bir yadırgama gelmiyor değil. Bir ev içinde ana-baba olduğu zaman yuva, onun dışında seni dış etkenlerden koruyan bir kabuk. 

O ilk geliş temizlik amaçlıydı, taşınmadan kısa bir süre önce. Önce Güvenpark'a uğramıştık, yanımızda Şefika Abla. 70'lerde Güvenpark sabahları iş arayanların mekanıydı kadınlı-erkekli. Annem gözünün kestiği bir kadına yanaşıp pazarlık etmişti, "Boş ev, eşya yok, kaça gelirsin?" diye, sonra da kadın arkada biz önde tırmanmıştık Meşrutiyet yokuşunu. Dedim ya kapıların, öyle çoktu ki, oda kapıları yetmezmiş gibi bir de kocaman camlı kapı ile iç salonu ortadan bölen kallavi bir çerçeve vardı. Gözüme kestirdiğim küçük odaya dalıp "Burası benim" diyerek sahiplenmiştim. Ölçüler almış, taşınana kadar da kağıttan kestiğim mobilyalarla neyi nereye koyacağımın hesabını yapmıştım heyecanla. Annem yeni koltuklar, yemek odası takımları aldırmıştı, benden daha çok heyecanlıydı. Yıllar önce ilk evimize taşındığımızda pazardan aldığı elden düşme koltuklar çoktan unutulmuş yeni mobilyalarıyla hemhâl olmaktaydı. Şöyle bir baktım da o mobilyalardan geriye sadece kapağının biri menteşesini zorlayan büfe kalmış. Koltuksuz geçen ilk gençlik yıllarının öcünü almıştı annem sürekli değiştirdiği koltuklarla. 

Yazın sonbahara döndüğü bir Eylül günü taşınmıştık yıllarımızın geçtiği, beni büyüten Yenimahalle'den, komşular ağlar, annem ağlar. Ben ağlamadım çünkü yeniliklere açılıyordum: Yenişehir, yeni ev, yeni okul. Bu üçgende heyecanım intibakımı kolaylaştırdı, annemse yeni habitatına alışana kadar epey gözyaşı döktü. 

Her sabah erkenden kalkıyor, okul yoluna düşüyordum. Sonbaharda sarı yapraklar, kışın kar ve buz, ilkbaharda ise leylak kokuları eşlik ediyordu yürüyüşüme. Daha evden ilk adımlarımı atarken bitişik apartmanın alt katındaki fırında faaliyet başlamış oluyordu, bitişik komşumuzun pide ve baklava salonuydu orası. Zamanla telefon ihtiyacımızı da giderecekti, zira apartmanda henüz hiç kimsenin evinde telefon yoktu. Bakkalımızsa zemin kattaydı, çabuk sinirlenen, sinirlenince de kırmızı rengi bordoya dönen Ahmet Amca. Uzun yıllar ev sahipliği yaptı değil mi apartman Ahmet Amca'nın loş ve küçük dükkanına? Her öğlen dünya tatlısı karısının getirdiği yemeği yer, üstüne demliğin ibiğinden çayını içerdi, bardağa ne hacet 😀 Yan dükkanda giyotini kullandığı zaman apartmanı kökünden sarsan ama sahibi görüp göreceğimiz en beyefendi insanlardan biri olan matbaa. 

Az gidip uz gitmeyince şehrin ünlü fotoğrafçılarından biri, "Askent", vesikalıklarımın, düğün ve nişan fotoğraflarımın mekanı. Yanında camcı, TV tamircisi, kuruyemişçi, karşıda önce kardeşimi, sonra oğlumu, şimdilerde torunuma avutan çocuk bahçesi. Önlerinden geçe geçe ezberlediğim. Şimdilerde çocuk bahçesi dışında tanıdık yok, her yer kiralık araba galerisi. 

İncesu deresi henüz yerin altına alınmamış, kenarında mahrukat depoları, Kurtuluş Parkı'na yalnız girilmez o zamanlar, okul yolumun rotası oradan geçer. Sonra Hacettepe Yokuşu, tırman babam tırman. 

Ben okula gidip gelirken annem yeni komşularıyla samimiyeti arttırmış, Yenimahalle hâlâ kalbinde ama yeni evin tadını çıkarmakta. Kilisli Kifo zili çalıp bir tabak baklava, meraklı Hafizanım her ayak sesinde kafayı uzatırken kapıdan, Angaralı Nuriye'nin "Vih!"leri, çocukları Almanya'da yaşayan Eminanımın bitmek bilmeyen akşam oturmaları ile geçip giderken zaman iyice alışmıştık sana. Sobalı dönemlerde soğuk mutfağına, kışları camlı kapıyla kapattığımız dış salona serdiğimiz çamaşırların donmasına, balkona yağan kurumlara, hafta sonları kömürlükten taşıdığımız odun, kömür tenekelerine, caddenin trafiğine, merdivenli yokuşlara, yan apartmandaki pasaklı komşuya, Eray Abla'nın balkondan balkona muhabbetlerine, yazları kaldırımları kaplayan akasya çiçeklerine aşina olmuştuk ki benim okul bitti, bir süre sonra da veda vakti geldi. 

Senden uzun süreli ilk ayrılışımdı ne ağlamıştım ama evlenip sonraları çok seveceğim Denizli'ye giderken. Uzun zaman çok özledim seni, her fırsatta koşup geldim. Sonra yıllar yıllar, her yaz seninle, bayramlarda fırsat buldukça seninle, hiç ayrılmadık ki. Derken anne-baba başka aleme, ev yuva olmaktan çıksa da orda bir köy var uzakta hesabı tilki gibi döndük dolaştık kürkçü dükkanında aldık soluğu. Eskidin, yılların ağırlığı çöktü üstüne, matlaştın ama yine de bizimsin. Çok kişiyi büyüttün sen, şimdi sıra Çiko da.

Seviyoruz, biliyorsun değil mi?


2 Temmuz 2026 Perşembe

ANKARA/TEMMUZ-GEÇMİŞE MEKTUPLAR 4

Ellerim bugün daha iyi dostlar, güzel dileklerinize teşekkür ederim, yorumlarınıza cevap vermekte gecikiyorum kusuruma bakmayın, akşama hallederim gibi geliyor. O berbat ağrı geçti, şişlik indi ama uyuşma devam, ona da alışkınım, az ya da çok yıllardır karıncalanan ellerle yaşıyorum çünkü bu karpal tünel sendromu denilen illet yüzünden. Fizik tedaviler, parafin banyoları, ateller hepsi bir yere kadar çözüm oluyor, esasen ameliyat noktasına gelmiş ama gittiği yere kadar idare edeceğim.

Bugünkü mektubu anneme yazmak istedim, 72 yaşında vefatına kadar her ana-kız gibi kâh didişerek, kâh gülüşerek geçti yıllarımız, en çok da özlemle. Annemle ilişkimizin en sakin zamanları ölümünden önceki altı aydı. Hastalığının geri dönülmez teşhisini duyup Ankara'ya gelirken aklımda deli sorular vardı. Grip olduğunda bile ölmeye yatan, kimseyle konuşmadan komaya girmiş gibi bir pozisyona geçen annem acaba bu ağır teşhisi ve tedavi sürecini nasıl kaldıracak, hem kendini, hem bizi nasıl perişan edecekti. Hiç düşündüğüm gibi olmadı işin annem yönü, biz, hele de ben, hem bedenen, hem ruhen perişanlığın ötesine geçtim. Benim herkese teşhis koyup tedavi önerileri getiren, tıp bilgisi epeyce iyi, cin gibi ama aynı zamanda evhamlı annem onkoloji kliniklerinde dolaşırken fizik tedaviye gelmiş kadar sakin ve aldırmasızdı. Buraya niye geliyoruz diye bir kere sormadığı gibi herhangi bir şüphe belirtisi de göstermedi. O çok acılı süreci inleyerek, uykusuz ama hep iyi olduktan sonra yapmayı düşündüğü şeyleri planlayarak geçirdi. Hayat yakın plan dram, uzak plan komedidir derler ya, şimdilerde o zamanlar tek kelimeyle "korkunç" olarak nitelediğim günleri düşündüğümde bazen dudağımda bir tebessüm, bazen de kahkaha oluyor. O günleri bir iç dökümü gibi anlatmak istedim anneme, belli mi olur, belki ulaşır...

Annem,

Sen 6 ayın içinde toparlanıp gittikten sonra uzun zaman bitmedi yasım. Hâlâ bazen senin merakla dinleyeceğin bir dedikodu, bir havadis olduğunda elim telefona gidiyor aramak için. Yaşasaydın Kadir İnanır'ın ölümüne nasıl tepki verirdin merak ediyorum, sen ki ölümünden iki gün evvel TV'de magazin programı izleyen kadındın 😀

Hematoloji profesörü bizi inatla 1,5 ay uğraştırıp sonunda ilik kanseri teşhisinin yanlışlığına kendini ikna edince daha kötü bir sonuç alacağımız beyin cerrahiye yönlendirmişti. Seni eve bıraktıktan sonra moralim son derece bozuk, içimin acısıyla yüz kaslarım yerçekimine boyun eğmiş bir şekilde Esat Caddesi'ndeki bir bankamatik kulübesine para çekmeye girdim. Bankamatiğin başında bir travesti vardı, işlemi bir türlü bitmek bilmiyor, bir yandan da arkadaşıyla telefonda konuşuyordu. Süre uzadıkça benim asık suratımı gecikmesine yordu, oysa geçen zamanın farkında bile değildim, kafamın içinde bundan sonra yapılacakların hesabı dönüyordu ki travestinin bağırarak arkadaşına şöyle söylediğini duydum: "Ay bu makine işleri iyice karıştırdı, burada da menopozlu bir karı var, beklediği için bana taafra yapıyor". Menopozlu karı bendim ama tafra falan yaptığım yoktu, kendi derdimle hemderttim. O zaman ne gülebildim, ne kızabildim ama şimdilerde aklıma geldikçe ağız dolusu gülüyorum anne, seninle birlikte olsak ne kaynatırdık ama.

Beyin cerrahinin önerdiği ameliyat yapıldı, ameliyat sırasında biyopsiye giden parça temiz çıkınca dr bize bir dünya para verip aldığımız omur protezini takmaya gerek görmediğini söyledi, tam rahat bir nefes alıyorduk ki ekledi: "Ama asıl kesin sonuç ameliyat sonrası  yapılacak biyopside belli olacak". Aptallaşmış bir şekilde çıktık odadan, sonuç kesin değilse protezi niye takmadın, kesinse niye tekrar biyopsiye yolladın. Senin bunlardan haberin yok tabii. Boyunlukla taburcu oldun hastaneden ve ziyarete gelen komşulara "Hadi bakalım bundan da yırttık" dedin, o an kalbime saplanan bıçağın acısını tahmin edemezdin anne. Kesin sonuç gerçekten kesindi, annem gidiciydi, tümör agresifti, protez takılsaydı belki ağrıların azalırdı ama neden takılmadı hala çözebilmiş değilim ve o protezi de bir daha görmedik.

Boyunluktan rahatsız oluyordun ve bunun şart olduğunu, hatta artık başını çok fazla öne eğmemen gerektiğini söyleyince sorduğun soru da içimde yaradır: "Dantel de öremeyecek miyim?". Dantelden bir dünya yaratmıştın kendine, başladığın ağ ipi perde yarılanmış bir şekilde tığı ve yumağı üstünde kanepenin yanında eline alacağın günü bekliyordu, o gün hiç gelmeyecekti anne.

Biyopsi raporunun kederiyle gittiğimiz onkologu ömür boyu unutamam, seni şefkat ve ilgiyle karşıladı. Sana moral verdi, bana her şeyin bittiğini hissettirdi. Sen iyileşeceğin duygusuyla çıktın oradan, ben seni kaybetmeye nasıl dayanacağım duygusuyla. O süreçte gördüğüm herkesin iyi ve huzurlu olduğunu düşünüyordum, insana bir bencillik geliyor ruhen ve bedenen yorulduğu zamanlarda anne. Bir gün elimde dosyan aynı doktorun bekleme odasında sıramı beklerken karşımdaki zarif giyimli genç kadınla bir sohbet açıldı. Kadının bir ay önce ani bir kalp kriziyle eşini kaybettiğini ve şimdi de son evre kanser olan annesi için doktoru görmeye geldiğini anlatınca çok utandım. Herkes kendi acısıyla yaşıyordu ve bu dışardan çok belli olmuyordu. 

Süreç acılı bir şekilde devam ederken akciğerlere metastaz yaptı tümör ve ağrıların çok artınca doktor düşük doz bir kemoterapi önerdi. Kemo sonrası eve geldiğimiz gece sonun başlangıcıymış meğer. Komaya girdin ve gelen ambulans seni acile taşıdı. Kemo nedeniyle hipoksi olmuştun ve halüsinasyon görmeye başlamıştın. Duvarda kapılar görüp sonda olduğu halde tuvalete gitmeye kalkıyor, yandaki hastanın yatağının senin olduğunu iddia ediyor ve durup durup perdeleri yıkamamız gerektiğini söylüyordun. İnsan ölüme giderken bile yapmayı alışkanlık haline getirdiği şeyleri yapıyor sanırım. Dün hastanede yıkamamızı söylediğin perdeleri bir kez daha yıkadım ve yenilerini taktığımız için seni anarak kaldırdım. Aslında bu mektubu biraz da onun için yazıyorum anne, izlerin yavaş yavaş kayboluyor bu eskiyen evin içinde.

Üç günlük o acil süreci filmlere konu olacak absürtlükteydi. Ajite olduğun için serumu, sondayı bilinçsizce çıkarmaya çalışınca hemşire bağırıyor, ben hemşireyi bilinçsiz diye uyarınca bir de bana bağırıyordu. Karşı yatakta aşk yüzünden ilaç içerek intihara kalkışan bir genç kız kolunda serum, burnunda kömürlü bir karışım yatıyordu. Az sonra iriyarı bir Kürt teyze oğlu ve ergen kız torunu ile geldi ve yatırıldı. İşlemleri bitiren oğul kadını ergen kıza emanet edip gitti. Kadın çıldırdı: "Oglan dogirdiim, kodu gitti beni el kadar bebeye" diye ortalığı ayağa kaldırdı. Zorla susturuldu ama durmuyordu, bu defa karşı yatakta yatan yaşlı adamla dini bilgilerini yarıştırmaya kalktılar, biri diğerine İslamın şartını soruyor, öteki namazın rekatlarını. Aklın başında olsa ne eğlenirdik aslında anne, tam senlik görüntüler, konuşmalardı. Hemşire beni kovalamaya gelince çıkıyordum ki teyze seslendi: "Hele yavri, yardım et de oturayım". Kolundan tutmaya çalışıyordum ki 120 kiloluk teyze bana öyle bir elense çekti, bir ay boyun ağrım geçmedi 😀

Durumunda bir değişiklik olmayınca onkologu arayıp vaziyeti bildirdim, adamcağız telaşlandı ve acilen Göğüs Hastalıkları Hastanesi'ne kaldırılman için gerekeni yaptı. Benim önceden dosyanı götürmem gerekiyordu, görmem gereken doktora dosyayı verdim, şöyle bir baktı ve bana dönüp gayet sakin bir sesle: "Bu hasta iki güne ölür" dedi. Azıcık empati derde deva oysa ama karşımda bir buz kalıbı vardı, yanından ayrıldım, hastane duvarına çöktüm ve bağıra bağıra ağladım anne. Gideceğini biliyordum ama böyle de söylenmez ki 😢

Hastane acile göre rahattı ama sen hiç rahat değildin, saat başı takılan yırtık oksijen maskesi burnunu, yanağını kesiyor, çıkarmam için adeta gözlerinle yalvarıyordun bana, nasıl dayandım bilmiyorum. İki güne ölmedin, üç hafta kaldık orada, uzatmaları oynuyordun esasen, boşa acı çektiriyorduk. Biraz stabil hale gelince taburcu ettiler, eve gelmek ikimizi de iyileşmiş kadar mutlu etmişti. Bir haftalık ömrün kalmıştı anne, komşularının biri geliyor, biri gidiyordu. Sen yattığın yerde bir yandan acı çekiyor, bir yandan kaş göz işaretiyle "Çay koy, meyve getir" komutu veriyordun. Sırf acını dindirmek ve moral vermek için radyoterapiye başlattık ama sadece dört gün gidebildin. Meğer ölmek için gidecekmişsin oraya, son sefer içerdeki hastanın çıkmasını beklerden sedyede vermişsin son nefesini, terapi masasına alınırken fark ettik. Sağ çıktığın evden cenazen girdi.

Eğer hayatta olsaydın cenazenin ne dedikodusunu yapardık ama seninle. Çok kalabalıktı biliyor musun, eş-dost, konu-komşu, akrabalar, ikinci dereceden genç kuzenlerin, benim arkadaşlarım uğurladık seni, döndük sensiz evimize. Komşular çoktan harekete geçmişler, helvan kavrulmuş, yemekler yapılmış, cenazeye gelemeyenler akın akın kapıda. Günlerce yerimizden kıpırdatmadılar bizi sağolsunlar, nöbete koyup hizmet ettiler gelene-gidene. Lakin halalarım ve kuzenlerim hazır araba varken memlekete ana-babalarının mezarına gitmek istediler ve cenaze dönüşü ayrıldılar evden. Akşam içlerinden biri beni aradı ve şunu söyledi: "Geldik, annemle-babamı ziyaret ettik, bir de tembih yaptık, gelini yolladık yanınıza, o size hizmet eder, bizi çağırmayın". Seni birkaç saat önce gömdüğüm için şaşkınlıktan uygun bir cevap veremedim ama hâlâ içimde uktedir sessizliğim, şaşırmadığına da eminim.

İşte böyle annem, 21 yıl oldu ama özlemin hep içimde, huzurla uyu...


1 Temmuz 2026 Çarşamba

ANKARA/TEMMUZ-GEÇMİŞE MEKTUPLAR 3

Sabah sağ elim şiş, baş parmağımda dayanılmaz bir ağrı ve bükülemeyen parmaklarla uyandım. Zaten bütün gece rahatsız eden uyuşma olacakların sinyalini veriyordu. Bir süredir carpal tunnel sendromumu görmezden geliyordum, alındı sanırım şuna haddini bildireyim dedi. Ne bildirmek ama yüzümü yıkamak için musluğu açamadım. Ellerimin günler süren yorgunluğu sonunda patlama noktasına geldi. Acilen yapılacak tek şey atel takmaktı, gel gör ki boy boy atellerim Antalya'da tatile çıkmıştı, bana medikal yolu göründü.

Öğle sıcağında üç kilometre kadar yürüyüp şanıma layık, baş parmağımı da kundaklayacak ateli ilk girdiğim dükkanda buldum, anında taktım ve döndüm eve. Kendimi istirahate çektim, Çiko dün akşam geçici olarak vedalaşmıştı bizle. Geldiğimden beri ilk kez laptopu açtım ve "Erken Kış" filmini izleyerek bir aylık film orucumu bozdum. Bu film geçen Ekim ayında Altın Portakal'da yarışmıştı ama denk getirememiştim. Başrol oyuncusu Leyla Tanlar da En İyi Kadın Oyuncu ödülünü alınca merak ediyordum, sonunda izleyip muradıma erdim. Güzeldi gerçekten. Özcan Alper yine Karadeniz kıyılarını güzel görüntülerle perdeye yansıtmış, filmin eksiklerini de böylece kapatmıştı. 3 yıl önceki Fındıklı gezimizde gittiğimiz yerleri, Hopa'yı, Sarp Gümrük Kapısı'nı izlemek de bir nevi nostalji oldu. Tavsiye ederim izlemediyseniz.

Elime ateli geçirip Carpal Tunnel'imle hasret giderince hiç aklımda olmayan bir mektup yazmak geldi içimden. Adını anmak istemediğim ve hayatımdan tamamen çıkardığım bir insana. Bazen unuttuğunuzu sandığınız bir şey küçük bir olayla bilinçaltının derinliklerinden çıkıyor ve sizi ne kadar etkilemiş olduğuna şaşıp kalıyorsunuz. Haydi yazalım bakalım mektubu ulaşmayacak olan  sahibine. Ne demişler, mektup yaz bloga at, alıcısı bilmezse bloggerler bilir" 😂


Bir ithafa bile değmeyen kişiye,

Hayatımıza girdiğin ilk yıllarda sanırım ben aşırı iyi niyetli idim, tüm verdiğin sinyallere karşılık varlığından akan kötücül enerjiyi anlamadım ya da konduramadım. Cerbezeliydin, ayrıca kana girici bir tarafın vardı, çabuk yakınlık kuruyordun insanlarla, sahte olduğunu anlamıyorlardı. Başlangıçta ben de öyleydim ama bereket çabuk ayıldım, ufak ufak sinyaller göndermeye başlamıştın zaten, eski yakınlığımız kalmamıştı. O aralar başladı ellerimdeki bu sıkıntılar. Carpal Tunnel Sendrom diye bir vakanın varlığından haberdar değildim. Ayrıca aileden gelen evhamlı bir tabiatım vardı, beni sabahlara kadar uyutmayan bu uyuşmaların nereden kaynaklandığını bir türlü çözemiyor, envai çeşit kötü ve ölümcül sebep uydurup kıvranıyordum, ağır bir teşhis koyacak diye doktora gitmekten bile korkuyordum, toyluk işte. O günlerden birinde bize geldin, öyle endişeliydim ki uyuşmalarımı, ellerimdeki ağrıları anlattım yürek soğutacak bir cevap, bir teselli alabilir miyim diye. Bana şunu söyledin: "Bence hemen doktora git, bizim ahbabın kızının da elleri böyle uyuşuyordu, kemik kanseri olduğu anlaşıldı". İçime saldığın endişeyle yüreğindeki hainlik bir araya gelince gözümde o kadar çirkinleştin ki anlatamam. Ben kemik kanseri olmadım ama senin ruh kanseri olduğun kesindi. Bir süre sonra da hayatımdan tamamen çıktın. Şimdi etrafımdaki hava çok daha zehirsiz...


Tatsız mektuplarla başladım dostlar, burayı bir nevi terapi merkezi gibi kullanıp yıllardır içimde birikenleri atayım önce ki güzellere sıra gelsin. 


Yukarda sözünü ettiğim filmden sonra günün ikinci önerisi de bu kitap olsun. Öykü türüne pek sıcak bakmayan biri olarak beni bile baştan çıkardı. Son zamanlarda okuduğum en doyurucu öyküler diyeyim siz anlayın. Kundaklı elim ve ben sevgiler yolluyoruz...


30 Haziran 2026 Salı

ANKARA/HAZİRAN-GEÇMİŞE MEKTUPLAR 2

Çiko dün bize evci çıkmıştı malum, iki kişilik yatakta yayıla yayıla yatıp beni annemlerin milattan önceden kalma beli bükülmüş, süngeri dökülmüş kanepesine uykusuz mahkum ettiği yetmiyormuş gibi sabahın 5'inde gözlerini açıp "Hadi, ben ayıldım kalkalım" demez mi? Emir büyük yerden olunca kalktık tabii ama şu anda şaşı bak şaşır modundayım da iflah olmaz görev bilincim yazını yazmadan yatamazsın dedi. Şikayet ettiğimi sanmayın yorulsam da çok eğlenceli iki gün geçirdik, sanırım Çiko daha çok eğlendi, benim babaannem de ben olsam eğlenirdim vallahi 😂 Sahi ya ben babaanneme de bir mektup yazsam ya, intikam soğuk yenen bir yemektir malum ama önce sırada Vacide var. Öbür tarafa giden mektuplar pul istemiyor nasılsa. Vacide benim lisedeki tarih öğretmenim, o da kalbimde sızı bırakanlardan, lise 1'de dersime gelmiş, boy boylamış, soy soylamış, görelim ne soylamış:

Yılların, yolların ve de başka alemlerin ardından selam olsun Vacide Hanım,

Dersime girdiğiniz ilk gün sevmedim sizi, yemin ederim. Böyle bir önsezim vardır, ilk görüş çok ele vericidir benim için, genellikle verdiğim hüküm doğru çıkar, yanıldığım nadirdir. Karma eğitimle geçen üç yıllık ortaokulun ardından kız lisesine dönüşüvermiştik. Şimdi olsa yadırgamam da 70'lerin başında niyeydi ki bu haremlik-selamlık. Siz onaylamış mıydınız bu durumu Vacide Hanım, hoş fikrinizi soran da olmamıştır ya öğretmenler odası dedikodularında kesin dile gelmiştir. Ufacık, tefeciktiniz, şarkıdaki gibi yemyeşil gözleriniz var mıydı bilmiyorum, o zaman da bilmiyordum, gözlerinize bakacak cesareti hiç bulamadım çünkü. Sarıya boyalı saçlarınızı eski moda bir topuz mu yapardınız, aklımda öyle kalmış, çok yıllar sonra okulun döner gününde rastlaştığımızda iyice seyrelmiş, kısa ve dalgalıydı ama yine sarıydı. Döpiyesleriniz hep gri hafızamda, topuk seslerinizi ise asla unutamam. 

Ne kadar gergin geçerdi dersleriniz, korku filmi gibi. Oysa tarih yahu, erbabının elinde doyum olmaz dinlemeye. Çalışmamız için verdiğiniz konuları anlatır mıydınız, hiç aklımda kalmamış, güzel bir anlatımı unutamam oysa. Derse girer, demode çantanızı kürsüye bırakır, sınıf defterini imzalar ve şöyle bir bakardınız sınıfa. Saçı uzun olan, kaşını yolan, rimel süren, etek boyu dizinin üstünde olan var mı? Hele ki olsun, kızın birinin gür ve kara kirpiklerini rimelli diye tükürdüğünüz mendille silmiştiniz, hatırlıyor musunuz? Hiç de utanmamıştınız mendilde tükürüğünüzden başka iz görmeyince. Kıskanç mıydınız, niye birazcık güzelleşmesini istemezdiniz ki 15-16 yaşındaki ergen kızların. Sizin gibilerden o kadar da çok vardı ki ne yazık. Uçup gitmiş, geri gelmeyecek bir gençliğin hıncını alıyordunuz zannımca.

Mıntıka kontrolü bitince işkence başlardı. Ufacık vücudunuz sıraların arasında yürürken devleşir, topuklarınızın tıkırtısıyla eş ritimde atardı kalbimiz. Gözlerimi yumar, ben sizi görmeyince sizin de beni görmeyeceğinizi varsayardım. Ergen bir devekuşuna dönüşürdüm. "Sen kalk!" diye bir ses duyulurdu derken, birkaç saniye geçip emir yinelenmeyince anlardım ki ben değilim kalkması gereken. Derin bir oh çeker, kabuğuma çekilirdim. Oysa çalışkandım ben, severdim tarihi size gelene kadar. 

İlk yazılı yoklama günü gelip çatmıştı, üstelik fena bir zamana denk gelmişti. Çok sevdiğim bir komşu kızının davetiyesiyle gidilebilecek bir konser vardı. Aklım konserde, gözüm kitapta bir türlü yoğunlaşamıyordum. Sabahtan ikindiye kadar cebelleştim Niyazi Akşit'le, bir türlü anlaşamadık. Battı balık yan gider dedim sonra, tarih dediğin geçip gitti, günümüze bakalım. Böyle düşündüğümü duysanız tırnaklarınızı kulağıma küpe yapardınız sanırım. Tarihi Mısırlılara bırakıp konsere gittim ben. Haliyle ertesi günkü sınav kötü geçti, 100 üzerinden 20 alarak konser bilgilerimi ispatlamış oldum. Lakin kendimden utanmıştım Vacide Hanım, olacak iş değildi ama gençlik işte, ikinci yazılıya öyle bir çalıştım ki 90 vermeye mecbur kaldınız. Yazılı notumu okur okumaz da beni sahneye, pardon karatahta önüne davet ettiniz. Kopya çektiğimi düşündüğünüz o kadar belliydi ki ama yanılıyordunuz efendim, bilgilerim çok taze, üstelik gerçekten çok çalışılmıştı. Yazılıda sorduğunuz sorularla birlikte belki onlarca soru sordunuz, tak tak cevapladım, tüm ders saati sorularınızla tahtanın önünde tuttunuz beni. Müthiş hınçlandığınız yüzünüzden anlaşılıyordu, niye biliyordum ki, tembel olduğum belliydi, ilk yazılıdan 20 alan niye ikinciden 90 alırdı, kesin kopyaydı değil mi? Sonunda dediniz ki, "Bir soru daha soracağım, bilirsen 100, bilemezsen 70". Sıkıysa itiraz edeydim de niye tek bir soru 30 puana tekabül ediyordu. Belliydi işte sinir olmuştunuz biliyor olmama. Ve soru geldi, kitapta olmayan ve anlatılmayan yerden. Haydi hocam itiraf edin kasıtlıydı değil mi o soru? 70'i alıp oturdum, o günden beri Ay Tanrıçası İsis'i hiç unutmuyorum, siz de unutmayın...

Bugün dolunay varmış, hem de çilekli imiş. İyi ki bizim evin konumu müsait değil, yoksa bu mektuptan sonra dolunayın üstünde oturup çilek yiyen tanrıça İsis'e pek iyi dilekler yollamazdım 😂 

(Dün başaramamıştım ama bugün 23:23'ü yakaladım)


29 Haziran 2026 Pazartesi

ANKARA/HAZİRAN-GEÇMİŞE MEKTUPLAR 1

Saat 23.24, bir dakika önce gelseydim 23.23 olacaktı, Alis'in tavşanı gibi "Çok geç kaldım, çok geç kaldım" mı demeliyim? Aslında geç kalmamak için yattığım yerden kalktım, Kaptan'ın yazısını okudum ve günü kaçırmamak için karanlıkta yazıyorum. Formatı çok anlamadım ama sanırım kurallara bağlı kalmadan içimizden geldiği gibi yazacağız. Niyetim geçmişte içimden atamadığım kötü tavırların ve hiç unutmayacağım güzel anıların sahiplerine mektuplar yazmak.

Bugün Çiko bizdeydi ve gece yatısına kalmak istedi, onun için bir ilk anne-baba olmadan babaannede kalmak, aslında bizim için de bir ilk, o kadar hevesli ki akşam işten çıkıp gelen anne-babasını "Hadi sizi artık uğurlayalım" diyerek adeta kovdu. Bütün gün eteğimde Çiko, ev işi, yemek, Çiko'yu beslemek, evi hale yola koymak derken beş dakika oturmadım dersem yeridir. Ama görevine bağlı bir blogger olarak yazımı yazmadan da içim rahat etmedi.  Bakalım ilk mektubum kimeymiş?

........

Eee Gül Hanım, yılların ötesinden nasılsınız diye sorsam sesimi duyar mısınız acaba? Nerden duyacaksınız, muhtemelen başka bir aleme göç ettiniz, sizden yaşça küçük annemi bile çoktan uğurladık bilinmeze. Buraya pek hoş şeyler yazmayacağım, ölünün arkasından kötü konuşulmaz derler ya, bence pek ala konuşulur, ne yani öldüler diye Hitler'e, Mussolini'ye de mi iyi şeyler söyleyeceğiz. 

Apartmanınızın giriş katındaki ikiye böldüğünüz dairenizin küçük olan ve bahçeye bakanına taşındığımızda altı yaşındaydım, torunumun şimdiki yaşında yani. İki yıldır mecburiyetten anneannemle birlikte oturduğumuz, benden birkaç yaş büyük haşarı dayımla sürekli kavga ettiğimiz, anneanneminse hep onun tarafını tuttuğu Babil Kulesi'nden kendimize ait bir eve ilk kez geçiyorduk. Annem coşkulu, babam muhtemelen esaretten kurtulmuş gibi, bense "Kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgarına" havalarındaydım, biraz da mutluydum. Anneannemin elime tutuşturduğu elmayı dişliyor, subay olan dayımın ayarladığı askeri kamyondan çok da fazla olmayan eşyalarımızın boşaltılmasını izliyordum ki önüme bir ergen oğlan atladı ve hemen ardından "Betonumuzu çatlattınız salak!" diye bağırdı. Sanki apartmanın önüne dökülmüş şaplı betonda küçük bir çatlak oluşturan kamyonu ben sürüyordum, onun da gücü bana yetmişti sanırım. Bağırmakla kalmamış, elma yiyişimi taklit etmek için dişlerini tavşan gibi oynatmıştı. Üst kat dairenizdeki ailenin oğluydu bu ergen Gül Hanım, ilerleyen günlerde onu ailece çok sevecektik, yıllar sonra da bindiğimiz taksinin şoförü olarak karşımıza çıkacak ve tüm ısrarımıza rağmen para almayacaktı.

Adınızı niye Gül koymuşlardı acaba? Bir insana ismi bu kadar mı yakışmazdı? İlla bir bitki adı konacaksa "Muşmula" daha uygun olurdu sanırım. Öyle suratsızdınız. Bir tek iyi yanınız vardı, şahane iki kız çocuğuna sahiptiniz ve kendime mükemmel oyun arkadaşları bulmuştum. Taşındığımız küçücük evin sokak kapısının açıldığı bahçe benim için bir ormandı adeta, oysa 2-3 ağacın ve bir asmanın yeşerttiği küçücük bir yerdi. Olsun varsın, tüm oyunlarımın mekanı, yazları ağaç altlarında sofralar kurduğumuz, kışın kartopu oynadığımız, sonbaharda yere düşen yapraklardan koleksiyon yaptığımız bir masal diyarıydı. Çok sevmiştim o evi, siz olmasanız daha çok severdim Gül Hanım. Bence siz çiçeği koparılmış dikenli bir daldınız.

İlkokula orada başladım, küçük kızınızla yaşıttım, birlikte gidip gelmeye başladık okula. İlk günün ikindi üstü, kapının önündeki dar betona çizdiğim seksekin karelerinde taş yürütürken ertesi günü iple çekiyor, okulun bu kadar güzel olabileceğine akıl erdiremiyordum. Biraz saf mıydım ki Gül Hanım?

Sadece okulun güzelliğine değil annemin sizinle bu kadar iyi anlaşmasına da akıl erdiremiyordum, bana olan yüzünüz muşmula, anneme güldünüz galiba. Kocanızın bakkal dükkanına yardıma gitmediğiniz günlerde uzun basma eteğiniz, el örgüsü bluzunuz ve kafanıza bağladığınız beyaz tülbentle sık sık çalardınız kapımızı, ev terliklerinizle tabii ki, bu kısmı belirtmeden geçemeyeceğim. Ne de olsa biz otursak da ev sizindi, istediğiniz gibi girer çıkardınız. Annemin kapısı, anneannemle Niğdelilerin kabul günlerine gitmediği günlerde, bazen gideceği günlerde de size her zaman açıktı, kolay mı ev sahibiydiniz, incitmemek gerekirdi ama siz incitme hakkına da sahiptiniz.

Böyle günlerde biriydi, Pamuğun Sayime'nin kabul gününe gidilecekti. Çok güzel bir bahçe içinde iki katlı evleri olan geçkince bir hanımdı. Annem giyinmiş beni hazırlamaya niyet ediyordu ki terliklerinizin tıkırtısı duyuldu Gül Hanım, "Napıyorsunuz?" diyerek bahçeye açılan kapıdan girdiniz ve annemin pazardan alınma ikinci el kırmızı koltuklarıyla tefriş ettiği salonumsuya buyur edildiniz. Kafanızda yine o beyaz yaşmak, gözümün önüne onsuz gelmiyorsunuz niyeyse. Annem beni giydirmek üzere, don-atlet bekliyorum. Elinde siyah pötikareli, belinden itibaren iki pli, plilerin içi kırmızı kumaştan ve üzerinde çiçekler işli, bebe yakası yine kırmızı, kendisinin diktiği, gerçekten çok emek verilmiş ama benim bir türlü sevemediğim bir elbise. Israrla giymemi istiyor, ben de ısrarla giymek istemediğimi, başka bir elbise giyeceğimi söylüyorum. Annemin henüz tek çocuğuyum ve gayet iyi geçinen bir ana-kızız. Aramızdaki bu yarı şaka-yarı ciddi cilveleşme bir süre sonra anneme boyun eğmemle bitecek ama Gül Hanım siz böyle cilveleşecek karakterde biri değilsiniz, sözünüz anında tutulmalı, hayır deme hakkına sahip değil karşınızdaki, gerekirse zor kullanırsınız. Ben üzerimde çamaşırlar sehpanın etrafında "Giymeyeceğim" diye dört dönüyor, annem elinde elbise ardımdan koşuyorken koluma, omzuma, sırtıma inen darbelerle irkiliyorum. Gül Hanım çektiniz az evvel şıpırdattığınız terliklerinizi ve hangi hakla-muhtemelen ev sahibi hakkıyla-beni dövdünüz, annem niye buna engel olmadı ben şu yaşımda bile bunu anlamaktan acizim. Acaba annem de "Vur Gül Hanım, söz dinlemeyene böyle yaparlar" demiş olabilir mi, o kısmı hatırlamıyorum, zira o andan itibaren şoka girmiş olabilirim. Öyle dediyse bu mektup anneme de sitem olsun Gül Hanım. Bir daha dünyaya gelirseniz de kimsenin çocuğuna ne terlikle, ne de başka bir şekilde vurmayın. Öbür tarafta annemle görüşüyorsanız da bu konuyu bir zahmet içtenlikte bir gözden geçiriverin, zira ben unutamıyorum. 

Mektuplar selamla bitirilir ama buna selam bile ekleyemeyeceğim...

27 Haziran 2026 Cumartesi

ANKARA/HAZİRAN-GÜNLERİN VE GÜLLERİN İÇİNDEN

Dün akşam çocuklar gelecekti, öğleye doğru mutfağa girdim. Bir gün önce fırına verdiğim patlıcanları karnıyarık yapmak üzere soğan doğruyordum ki zil çaldı. Kargo bekliyordum ve kapıyı açmak için acele ederken bıçakla baş parmağımı da doğradım. Soğan kokulu bir kesiğim oldu ve boyutundan beklenmeyecek şekilde kanamaya başladı. Bu arada zil çalmaya devam ediyor, parmağa kağıt havlu dolayıp kapıya koştum, tombalak ve yorgun bakışlı kargocunun uzattığı paketi alırken "Elimi kestim de" dedim, niye dedim onu da bilmiyorum, gayrı ihtiyarı çıktı ağzımdan. Adamcağız içinden "Bana ne", dışından "Geçmiş olsun" diyerek kesik parmağımın hatrına teslimat kodunu bile sormadan acele kaçtı. Az daha durursam kadın diğer sağlık sorunlarını da açar diye korktu sanırım. Paketi öylece bırakıp kanamaya devam eden parmağı bantladım, yetmedi ikinci bandı da sardım, soğan doğramaya kaldığım yerden devam ettim. Bir yandan da Storytel'de Halit Ziya Uşaklıgil'den "Bir Acı Hikaye"yi dinliyordum. Seslendirme pek keyifli olmasa da dinlediğim şey gerçekten hüzünlüydü ve ben bunu bilmiyordum. Halit Ziya üç evladını daha çocukken kaybetmiş. Dünyaya gelen altı çocuğundan biri kız, ikisi erkek üç çocuğu kalmış. Romanda, daha doğrusu roman demeyim de yazarın kendisinin ve oğlunun hayatını yazıya döktüğü anlatıda 33 yaşında kaybettiği oğlu Vedat konu ediliyor. Kaybedilen üç evladın üstüne üzerine titrenen ve çocukluğu da sağlıksız geçen Vedat yıllar içinde bedensel sağlığını kazansa da hassas yapılı bir yetişkin oluyor. Müzik ve yabancı dil alanında çok başarılı bir genç olan Vedat'ın yüksek öğrenim yılları 1. Dünya Savaşı sırasında yurt dışında olduğu için kesintiye uğruyor. Çaresiz Türkiye'ye dönüyor. Halit Ziya Atatürk'ün eşi Latife Hanım ile yakın akraba olduğu için Atatürk'le bağlantıları var, Atatürk Vedat'a diplomat olması yönünde önerilerde bulunuyor ve gerçekten bir süre sonra Vedat Londra Büyükelçiliği'nde görevlendiriliyor. Halit Ziya'nın kitap boyunca üstü kapalı olarak devrin dışişleri bakanını suçladığı üzere bir süre sonra bu görevden alınıyor ve ülkeye geri dönüyor. Bu süreçte Hukuk Fakültesi'ni bitiriyor ve bir süre sonra Arnavutluk'a, Tiran büyükelçiliğine katip olarak atanıyor. Başarılı bir görev süreci devam ederken ani bir kararla yine merkeze dönme yazısı geliyor ve zaten kendisinin şanssız olduğunu düşünen hassas yapılı genç uyku ilacı alarak hayatına son veriyor. Halit Ziya denince hep aklımıza Aşk-ı Memnû gelir ya, meğer insanların yazdıklarından daha acıklı hayat hikayeleri varmış.

Dünkü koşturmalardan yorgun, parmağımın bitmek bilmeyen kanamasıyla girdiğim yatakta hemen uyusam da sabahın 5'inde açıldı gözlerim, başımın belası irritabl kolon sendromumun sinyal vermeye başlamıştı zira, ağrıyı hafifletmek için kalkıp biraz dolandım, oturur vaziyete geçtim sonra yatağın içinde, tableti elime alıp Toyblast'ta biraz şeker patlattım, canlarım bitince bir gün önce başladığım Fatma Nur Kaptanoğlu'nun "Homologlar Evi"ni aldım elime. Füruzan, Pınar Kür ve İnci Aral'ın öyküleri dışında bayıla bayıla okuduğum öykü çok azdır. Ben uzun soluklu kitapların meftunuyum, yeni nesil öykücülerle de pek  anlaşamıyorum ama Fatmanur Kaptanoğlu bu kategorinin dışında, onun yazdıklarını seviyorum. Bundan önce Margit Schreiner'in kitabını okumuştum, kitap güzel gidiyordu, çocukluk anılarıyla da kendi çocukluğumdan bağlantılar kurmuştum ama neredeyse paragraf arası bile vermeden uzayıp giden satırlara bir de YKY'nin küçücük puntoları ve soluk mürekkebi eklenince daha geçenlerde sol gözümde de patlayan kuru tabaka nedeniyle uçan basil benzeri oluşumlar isyan etti. Okumaya hazırlandığım diğer kitabını koydum kenara. "Homologlar Evi" gözüme biraz nefes aldırdı, az evvel o da bitti. Ne okusam diye düşünürken geçenlerde gelen kitap kargosu içinden İranlı bir yazarın kitabını seçtim, Feriba Vefi'den "Uçup Giden Bir Kuş". Kitabı Goodreads'a ekleyince eski baskının kapağı çıktı önüme, fena halde tanıdık geldi ve evet okumuşum, hem de dört yıldız vermişim. Yeni baskının kapağı değişince de gidip tekrar almışım. Açıyorum, kapıyorum, ben bunu hep yapıyorum, bu kaçıncı yahu. Neyse aynı yazarın bir başka kitabını daha almıştım, ona başladım artık: "Villa Yolunda". Bir daha kitap sipariş etmeden Goodreads'a danışacağım 😂

Ankara'ya geleli bir ayı geçti, zaman sanki bir rüzgar ve bir su gibi akıyor (araya şarkı sıkıştırdım 😊), biz de aval aval bakıyoruz. Haydi hayırlısı deyip sizi güllerle baş başa bırakayım, Botanik Parkı'ndan: 

Not: Parmağım kanamaya hâlâ devam ediyor, annem olaydı ben sızlanınca "Hançer yarası mübarek" derdi, sinirli bir anındaysa da "Kedi" ile başlayan daha poşetlik bir laf ederdi 😂 Rahmet olsun...

23 Haziran 2026 Salı

ANKARA/HAZİRAN-GİDEN HAFTANIN ARDINDAN

"Şenlik dağıldı, bir acı yel kaldı bahçede yalnız"
demiş Attila İlhan. Bizim şenlik de geçen hafta sonu itibarıyla dağıldı ama geride bir acı yel değil, bir çok güzel anı bıraktı. O kadar ihtiyacımız varmış ki bu buluşmaya, hepimiz çok güzel duygularla sona erdirdik birlikteliğimizi. Dilerim yenilerini düzenlemek de kısmet olur. 

Şehir dışından gelen arkadaşları yaşadıkları yerlere, Ankara içi dostları da evlerine yolcu ettikten sonra iki gün dinlenmeyle geçti desem yalan olmaz. Üç güne yılların birikimini ve bir haftalık etkinliği sığdırınca haliyle biraz yıpranıyor insan, yaş faktöründen bahsetmiyorum dikkat ederseniz, zira birbirimizi bulunca liseli olduk yeniden 😊

Sonrasında ben yarı zamanlı dadılığa geri döndüm, Çiko ile neşeli zamanlar geçirdik. Arkadaş-kardeş buluşmaları yaptım, ev işleriyle uğraştım. Bir süredir kitap okuyamıyordum, sonunda rutinime kavuştum. Javier Cercas'ın "Terra Alta"sı beni eski okuma hızıma ışınladı sağ olsun. Kitabı çok sevdim, Cercas'ı ilk kez okuduğumu sanıyordum ama zihnim dağınık bir kütüphaneye dönmüş ne yazık ki, Goodreads haddimi bildirdi bana. "Sen yazarın "Kiracı"sını okuyup dört yıldız vermedin mi, huuu?" dedi, sustum ve hak verdim, hem de pandemide yapmışım bu terbiyesizliği 😄 "Terra Alta" bir polisiye, hem de sonu pek çabuk tahmin edilebilen bir polisiye ama önemli olan katil kovalamak değil, kovalayanın yaşadıklarını okumaktı ki o da pek şükela yazılmıştı. Hal böyle olunca Terra Alta'nın ikinci ve üçüncü kitaplarını da şıp diye ısmarlayıverdim. Bu arada D&R'nin internet sitesinde güzel indirim var, paragraf arasına sıkıştırayım. Mağazaya hiç uğramıyorum ama kesemi düşünmek zorunda olunca sanalda halleşmek durumunda kalıyorum. 

"Terra Alta" bitince Margit Schreiner ile hemhal olmaya karar verdim, elimde kız kardeşin verdiği iki kitabı vardı, ya Allah diyerek ilkinden başladım, belki de yanlış sırayla başladım ama o kadar çatlak su kaçırmaz. "Baba. Anne. Çocuk. Savaş İlanları" isimli kitabın henüz başlarındayım ama kendi çocukluğumdan bahsediliyormuş gibi bir duyguyla okuyorum. Çocuk kahramanımız daha ikinci sayfada cebine 1 Şilin koyup yüz tane "Stolwerck" şekeri almak niyetiyle bakkala koşturuyor. Ben de tam o yaşlarda "Zunkla Şekeri" peşindeydim. İlkokulumun bahçe kapısının tam karşısında eğreti bir binadaki Sinekli Bakkal benzeri bir dükkanda satılırdı Zunkla Şekeri. İşin tuhafı o uyduruk bina halen yerinde duruyor, bakkalsa kapanmış. Tanesi 5 kuruştan verirdi Zunkla Şekerini bakkal. Şekerin adı niye Zunkla idi hala merak ederim. 

Bu arada ilginç bir şey yaşadım, yazıyı yarım bırakıp Google'a girdim ve "Zunkla Şekeri" yazdım. Yapay zeka aracılığıyla yazılmış bir açıklama buldum, sonu sürprizliydi, kopyalıyorum:

"Zunkla şekeri, Türkiye'de özellikle 1970'ler ve 1980'lerin bakkal kültüründe yer etmiş, çoğunlukla mor/pembeden kahverengiye çalan renk tonlarına sahip, hafif yumuşak yapılı ve karakteristik bir karamelize tada sahip nostaljik bir sert/yumuşak şekerdir. 
Eski dönemlerde bakkallarda dökme olarak veya tekli kağıtlarda satılan, çocukların cebindeki harçlıklarla sıkça aldığı bu lezzetin detayları şu şekildedir:
  • Tadı ve Dokusu: Karamelli yapıdadır; hafif yumuşak, çiğnenebilir kıvamı ile ağızda eriyen bir dokusu vardır.
  • Paketlemesi: Genellikle üzerinde ufak baskılar veya numaralar bulunan ince kağıtlar veya jelatinlerle tek tek sarılırdı.
  • Kültürel Yeri: O dönemin "100 para" veya kuruşluk dönemlerinde çocukların okul harçlıklarıyla (örneğin tanesi 5 kuruş gibi) bakkallardan severek aldığı ikonik bir simgedir. 
Zunkla şekerinin nostaljik hikayelerine ve okuyucu anılarına Evler, Evler… veya Leylak Dalı Blogu üzerinden göz atabilirsiniz. Günümüzde seri üretimi yaygın bulunmasa da, eski tatları yaşatan nostaljik şekerlemecilerde veya benzer formdaki geleneksel karamelli şekerlerde bu lezzetin izleri sürülmektedir."
Yapayımız zekamız beni kaynak göstermiş ama şekerin en önemli özelliğini, içinin incir dolgusunu unutmuş. Ben yıllarca o tadın neye ait olduğunu düşünüp durdum, sonunda birdenbire dank etti, evet incirdi ve pek güzeldi. Oysa ki ben inciri sevmem bile, belki de çocukluk güzeldi. 
Margit Schreiner çocuk kahramanının arkadaşları arasında pek rağbet görmediğinden de söz ediyor, mesela çocuklar sokakta oynarken onu hiç seslenip çağırmazlarmış. Bu cümleyi okuyunca dank etti, tabii ya, biz oynamaya indik mi bağrınmaya başlardık arkadaşları çağırmak için: "Filiiiz, Semaaa, Seraap, Handaan". Cep telefonu mu var, ev telefonu bile yok, koca apartmanda sadece Emel Ablalarda. Ne yapacaktık yani, dumanla mı haberleşecektik, elbet seslenecektik ki patır patır dökülsün arkadaşlar. Artık Allah ne verdiyse, saklambaç mı oynarsın, seksek mi, istop mu, yakantop mu, çelik çomak bile oynadığımız vâkidir erkek oyunu olmasına rağmen. Bu oyunlara ne oldu arkadaşlar, piyasadan mı kalktı, ben bunca yıldır sokaktaki çocukların istop oynadığını görmedim mesela. 
Kitaptan bahsetmişken, vakit epey geç olmuş, ben gidip biraz okuyayım, bu yazı da yarın sabah yayına girsin madem. Kahvemin içine düşen sarı, şirin şeyin ne olduğunu kim tahmin edecek?

Not: Sizin postlar da blogroll'de çok geç mi görünmekte?