.

.
.

8 Haziran 2026 Pazartesi

ANKARA/HAZİRAN-TUNALI'NIN HİLMİ'Sİ

Bugünün en güzel yanı sevgili Sevda ile buluşmamızdı, siz onu Bilge'nin annesi olarak tanıyordunuz, ben de öyle başlamıştım ama sonra Sevdoşum oldu 😊

Öğlen saatlerinde sıcakta yokuş tırmanmayayım diye Tunalı'nın başına kadar dolmuşla gittim ve indiğim yerden buluşma noktasına doğru yürürken de epey eskilere götüren bir nostalji yaşadım. Tunalı Hilmi Caddesi ile tanışmam liseyi bitirdiğim yıl Yenimahalle'den Yenişehir'e taşınmamız ile başlar. 17 yaşında yaşamaya başladığım Yenişehir neredeyse aklımın erdiği günden beri hayatıma etki eden Yenimahalle'den çok farklı idi, intibak etmekte biraz zorlandık haliyle, özellikle çok sevdiği komşularını geride bırakan annem, apartmanın sevgilisi olan minik kardeşim, üniversite yaşamına alışmakta ve farklı bir kültüre sahip yeni semtte bocalayan ben. Babam yine evden işe, işten eve, kendi çevresinden çok da kopmuş değildi. Bir süre sonra alıştık elbette, annem yeni komşular edindi, kardeşim yeni şefkatli kucaklar buldu, ben hem okula, hem de semte aşina oldum. Oldum olmasına da Tunalı hâlâ ulaşılması zor bir hayal gibiydi. O yaşa kadar ekonomi sınıfında seyahat etmiş bir yolcunun birdenbire birinci sınıfa atlaması gibi bir şeydi ve ürkütüyordu. Yenimahalle 5. durakta piyasa yaparak ergenliğini geçirmiş birinin Tunalı'da gezmeye alışması biraz zaman alacaktı. Yani Ragıp Tüzün (Yenimahalle'nin kuruluşunda rol oynamış Ankara belediye başkanı, semtin ana caddesi onun adını taşır), Tunalı Hilmi (Jön Türk hareketinin öncülerinden bir devlet adamı ve milletvekili) karşısında 1-0 mağlup durumdaydı. O zamanların Tunalı'sını şimdiyle kıyaslarsak şimdiki hali Çarşamba pazarı gibi kalır. Fiyat etiketlerinin yüksekliği nedeniyle fazla yanaşılamayan lüks vitrinler, şık cafeler, kokuları kaldırımlara taşan şarküteriler (şarküteri kokusuna bayıldığımı söylemiş miydim?), pastanelerin kapı önüne atılmış masalarında "five o'clock tea" alan, muhtemelen oralarda doğmuş, büyümüş, yaşlanmış süslü teyzeler, solaryum bronzu, houte couture giysili havalı kadınlar, bacaklarında yıkanınca kırarmayıp ağaran gerçek jean pantolonlar taşıyan gençler o yılların Tunalı'sının olmazsa olmazlarıydı. Arada bir uğrardık tabii ki, Sim Dondurma'dan (şimdi yerinde ayakkabıcı var) aldığımız dondurmayı yalayarak Kıtır'ın önünden geçer ve Tunalı'nın en harcıalem mekanı olan Kuğulu Park'a dalardık. Park o zamanlar arazisinin bir kısmını Polonya Büyükelçiliği'ne kaptırmamıştı, daha büyük, daha ağaçlı idi. O zaman da pasaklı olan havuzda yüzüp duran, şimdikilerin büyük büyük dedeleri olan kuğulara bakar, banklarda dinlenir, dönerdik. Sonradan küçülse de Kuğulu Park her daim Tunalı'nın simgesi oldu Ankaralılar için. Arkadaşımın "Aşk Tesadüfleri Sever" filmine bayılan kızı İstanbul'dan Ankara'ya geldiğinde merakla kendini Kuğulu Park'a götürtmüş, parkın boyutunu görünce de şaşakalmıştı 😂 Boyutu ne olursa olsun o park bizim parkımızdır ve geçen yıl doğup bu yıl büyüyen kara kuğu Parla için bile gidip pis kokulu havuzu seyran eyleriz 😊

Sonra bir şey oldu, dayımlar Tunalı'ya açılan bir sokağa taşındılar ve bizim gidiş-gelişlerimiz artıp sıradanlaştı. Artık Besi Çiftliği'nin enfes soğuk sandviçlerini tadıyor, takı mağazalarına takılıyor, Kıtır'a adını veren kıtır piliçleri yemeye gidiyorduk. Annem arada coşup Cambo'ya götürüyor, vallah billah kesesi dediği gizli hazinesinden İnegöl köfte ısmarlıyordu. Bazen yengemle alışverişe çıkıyorduk cadde boyunca. Kocaman bir kitapçı vardı adını hatırlayamadığım, ilk Selim İleri'mi (Her Gece Bodrum) oradan yengem alıp hediye etmişti bana. İster alışveriş, ister yürüyüş olsun mutlaka Kuğulu Park'ta sonlanıyordu Tunalı Hilmi turları. Hatta bir seferinde dayımın bu olaya alışkın 3 yaşındaki oğlu almış başını gitmiş, arkasından koşturan abisi yarı yolda yakalayıp "Nereye?" diye sorduğunda "Gidiyom Vakvak" cevabını vermişti 😂

Sonra saltanat bitti, her yer gibi Tunalı da yozlaşmadan nasibini aldı, lüks mağazalar birer birer yok oldu, önce Besi Çiftliği, Sim Dondurma, adını hatırlayamadığım kitapçı kapandı. Pek çok cafe ekonomik koşullara direnemedi. Caddenin simgesi güzelim Flamingo Pastanesi kötü kokulu bir dönerciye dönüştü. Derken yılların Cambo'su elveda dedi, neyse ki Kıtır hâlâ direniyor ve Kuğulu Park her daim nöbette. 

Bugün bunları düşünerek adımladım kaldırımlarını, insanların çoğu yine şıktı, Tunalı'nın kadim ahalisinden arta kalan pinpon teyzeler ağarmış ama fönlü saçları, makyajlı yüzleri ve şık kostümleri ile ya alışverişte ya Elizinn'de brunchta idiler. Zarif cafelerin, bistroların çoğu kapanmış yerlerini yeni nesil self servis kahveler almış, mağazalar sıradanlaşmış olsa da Tunalı hâlâ çekim merkezi, görmeyince özlenen. Aşağıdaki kahve de bu günden, Tunalı'da bir bistroda Sevda eşliğinde içildi:



3 Haziran 2026 Çarşamba

ANKARA/HAZİRAN-BİR TAKIM UFAK TEFEK İŞLER

Haziran başından beri babaannelik görevimi layıkıyla yerine getirmeye çalışmaktayım 😊 Bugün izin verdiler, ben de yapılması gereken bazı işler için kendimi dışarı attım. Önce YKY Satış Mağazası'na uğrayıp biraz Frog kardeşimizle hasbıhal ettim, yakınlarda yitirdiğimiz ve çok sevdiğim bir yazar olan Roy Jacobson'un son kitabını aldım: "Yalnız Bir Anne".

İkinci görevim bizim Çiko'nun okuma bayramındaki rolü için kostümcüye uğramaktı. Milyon yıl sonra ikinci kez bu tür işlerle uğraşmak da varmış. Oğlum eczacı olmuştu, kostümünü de bir yakınımızdan temin etmiştik, hiç yorulmadan ve beleşe halletmiştik sorunu. Çikolar hayvanlı bir şeyler yapacaklar ki at kostümü gerekti. Kostümcünün bulunduğu caddeyi en iyi bilecek kişiye, kaldırımda motoruyla bekleyen kuryeye sordum. Hep vın vın üstümüze sürecek değiller ya, biraz işe yarasınlar, gayet güzel tarif etti. Kostümcü masal alemi gibiydi, alacağım kostümü beklerken bir Pambık Premses kıyafeti kiralamak geçti içimden, torunun okuma bayramına Pambık Premses olarak giden babaanne olarak gazetelere geçerdim ne güzel 😊

Masal diyarından çıkıp kozmetik dünyasına daldım, yanyana sıralanmış mağazaları ziyaret edip her birinden farklı bir şey alarak ayrıldım. İzmir Caddesi'ne geçince anılarım canlandı; öğrenci harçlığımıza uygun giysiler ve makyaj malzemeleri için sık sık uğradığımız  Kocabeyoğlu Pasajı, Ülkealan Pasajı, hayatımın hatırladığım ilk düğününe gittiğim Balin Hotel ve hepsinden önemlisi birkaç yıl merdivenlerini aşındırdığım Alman Kültür Merkezi. Balin Hotel artık yok, Pasajlar halen yerinde. Alman Kültür Merkezi Bulvar'a taşındı ama benim için şimdilerde dershane ve giyim mağazasına dönüşmüş, Milliyet Gazetesi ile paylaşılan o bina hala nostaljik. Üniversite yıllarındayız, öğrenci olayları almış başını gitmiş, okula devam edemiyoruz, kaydımızın silinme tehlikesi var, çare arıyoruz, nereye başvuracağımızı şaşırmış durumdayız. Bir kış akşamı Alman Kültür Merkezi'ndeki dersten çıkmış, dışarı adım atmışız ki karşıdan Milliyet'e gelen rahmetli Örsan Öymen'i görüyoruz arkadaşımla. Denize düşen yılana, başı sıkışan gazeteciye sarılır misali adeta atlıyoruz adamın üstüne, bir arkadaşım, bir ben adamcağızı laf bombardımanına tutuyoruz halimizi anlatacağız diye. Haliyle şaşırıp ne diyeceğini bilemiyor, kem küm bir şeyler söylüyor, derken aklımız başımıza geliyor, utanıp iyi akşamlar diyerek topukluyoruz. Şu an bile gözümün önünde,  ayazın insanın yüzünü yaktığı bir Ankara akşamında, sokak lambasının ışığında, kürklü gocuğuna sarınmış bir sarışın adamın görüntüsü. Huzurla uyusun.


İşte şu arkada görünen bina, tabii İzmir Caddesi o zamanlar bu kadar çiçekli ve yeşil değildi. 

Anıların bir bölümünü arkada bırakıp İzmir 2'ye geçiyorum, yeni bir anı sökün ediyor, bu biraz hüzünlü.


Binanın tam karşısındaki banka oturup 19 yaşıma bakıyorum. "Kuaför" yazan daire o zamanlar seyahat acentası idi ve ben orada çalışan çok sevgili arkadaşımın yanında staj yapıyordum. Bilgisayar yok, internet yok, teleks ve telefon var. Ülke içi, ülke dışı, dünya seyahati biletleri kesiyoruz, tur programları yapıyoruz. Ben acemi çaylak, getir-götür ya da daktilo işleri yapıyorum. Derken 29 yaşında kansere kurban vereceğimiz arkadaşım diyor ki, "Haydi bakalım bugün uçak biletini sen kes". Geçiyorum telefonun başına, THY ile direkt hat var, karşıdan açan görevliye uçuş gününü, saatini, gidilecek yeri, gidecek kişinin ismini söylüyorum. Karşıdaki "Konfirme" diyor. Ben şaşkın telefon elimde arkadaşıma dönüyorum: "Lerzaan bu konfirme diyor, ne diyeceğim?". Arkadaşım gülmekten zor bela cevap veriyor: "Teşekkür et, kapat. İşlem tamam". Acemilik işte. Ah canım Lerzan sen de huzurla uyu...

Bizim acentanın üst katlarından birinde şarkıcı Alpay'ın reklam şirketi vardı, ara sıra merdivenlerde karşılaşırdık. 

Anıları torbasına geri doldurup Saraçoğlu Mahallesi'ne ilerliyorum, canım kahve istedi. Saraçoğlu Mahallesi Türkiye'nin ilk toplu konut projesidir. Erken Cumhuriyet döneminde Alman mimar Paul Bonatz'ın tasarladığı mahalle yüksek düzey devlet görevlilerine uzun yıllar lojman görevi yaptı. İsmini döneminde kurulduğu başbakan Şükrü Saraçoğlu'ndan alıyor. Birkaç yıl önce yıkım kararı alındı, evler boşaltıldı, sonra mahkeme kararıyla yıkım durduruldu ve restorasyondan geçerek yeşil alanları, cafe ve lokantaları ile betonlaşmış şehrin ortasında bir vahaya dönüştü. 




Ankara için gül vakti demiştim değil mi? 😊

Kahvemi içmek için bir cafeye yerleşip siparişimi veriyorum. Çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu gürültülü bir kalabalık var. Sesler uğultu halinde bir kulağımdan girip diğerinden çıkıyor. Tek anladığım yanımdaki masada oturan pembe pantolon takımlı genç kadının banka ile ilgili bir sıkıntısı olduğu. Kahvemi içip yorgunluğumu attıktan sonra kalkıyor ve evin yoluna düşüyorum ama şu kıpkırmızı Japon akçaağacını görünce dayanamıyor, fotoğraflıyorum. Kırmızı yapraklı bir ağaca neden akçaağaç denir ki?


O kırmızı yapraklardan birini koparıp Roy Jacobsen'e emanet ediyor ve evin yoluna çeviriyorum rotayı. Ama Dost Kitabevi'ne uğramadan geçemiyorum, yeni çıkanlar standında bakınıyor, elime alıp alıp bırakıyorum kitapları. Normalde internetten yapsam da kitap alışverişimi her sene Dost'un hatırına en az bir kitap edinirim buradan ama bu sefer kafamın içindeki muhalif anneme dönüşüyor, "Evdekileri oku" diyor. Anne sözü dinliyor, kasadaki tanış kızla selamlaşıp kendimi Yüksel Caddesi'nin kalabalığına bırakıyorum.

Bugünlük bu kadar...

31 Mayıs 2026 Pazar

ANKARA/MAYIS-BAYRAM, SEYRAN

Arife günü başlanan hazırlık bayramın ilk günü akşama kadar sürüp, akşamına çocuklarla yenen bayram yemeği sonrası enkaz kaldırma çalışmalarıyla devam etti. Sonunda kendimi yatağa attığımda ben benlikten çıkmış yaratığa dönüşmüştüm. İkinci bir emre kadar bayramlar kaldırılsın arkadaşlar. 

İlk günün yorgunluğunu ikinci günü akşama kadar "Bir dönüm bostan, yan gel Osman" modunda geçirip attım. Bu süreçte bir kitap bitirip ikincisine başladım:

Çankaya dolaylarından gelen son leylaklar, açılınca Galatasaraylı (ben değilim) olacak bir adet gül ve minicik bir dalı bile odayı kokutan iğde eşliğinde Guadalupe Nettel'den "Benzersiz Kızım"ı okudum (Sevdim), Jamaica Kincaid'in "Annemin Otobiyografisi" ise yarıladım, ki o da çok güzel. 

Bayramın üçüncü günü iade-i ziyaret için çocuklara gittik, yedik içtik, Çiko'nun minnaklık videolarını izleyip nasıl bu kadar büyüdüğüne hayret ettik. 

Ve sonunda final, sıra en büyüklere gelmiş idi, Karşıyaka Mezarlığı'nın korkunç trafiğinin bayram nedeniyle biraz durulduğunu farz ederek kabristan ziyareti yapmaya karar verdik dördüncü gün. Sandığımız kadar tenha değilmiş yollar ama yine de bir arife kalabalığı yoktu. Önce son gelene gittik, babama. Henüz yeşermemiş bir alana defnedildiği için güneşin altında yatıp dururdu. Çikomuzun ilk mezarlık ziyaretiydi, pek çok soru sordu haliyle. Özellikle mezar mermerlerinin farklı renklerde oluşu dikkatini çekti, neden sorusunu teyzesi bazıları daha pahalı, çok parası olanlar o rengi tercih etmiş şeklinde cevaplayınca, gördüğü her pembe ve siyah mermerden kabire "Bunlar zenginmiş" yorumunu yaptı. Onun için hayli ilginç bir deneyim oldu. Sonra 4. kapıya anneme ve koynunda yattığı anneanneme gittik. Orası artık iyice yeşermiş. Baş uçlarındaki çam kocaman olmuş. Çiko her ikisine de defalarca su taşıdı. Oldum olası su ve çeşme sever zaten, memnuniyetle üstlendi bu görevi. 

Güvercinlerin gökyüzünde gruplar halinde tur attığı, mezarların üstünde kocaman gelinciklerin açtığı kabristandan dönüş yolunda mezun olduğum ortaokul ve lise binasının önünden geçtik. Yıkımına karar verilmişti, mahkeme kararıyla durduruldu yıkım. Yenilendi ve eğitim-öğretime açıldı, artık mesleki ve teknik lise olarak devam edecek hayatına. Pansiyon binası yıkılmış, ana binaya ilave yapılmış, güzelim bahçede ne ağaç kalmış ne baharda coşan güller. O kadar şahane bir bahçesi vardı ki bizi zarar vermeyelim diye teneffüse çıkarmazlardı. Kafamda binbir anıyla geçtim önünden. Çiko acıktım deyince Yenimahalle'ye girdik. Bu sefer de ilkokulumun önünden geçtik. Diğer bina gibi o da yanlamasına genişlemiş:


"Fatih İlkokulu, gösterir yüce yolu
Kalbimiz ülkü dolu, Atatürk çocukları
Temiz yoldan ileri, yılmaz kalmayız geri
Bugünün küçükleri, yarının büyükleri
Ankara'dır ilimiz, okuldur sevgilimiz
Orda çarpar kalbimiz, Atatürk çocukları"

Okul marşını hâlâ hatırladığım için kendimi kutlayarak Damladol Sokağa daldım. Bu sokağın ismine oldum olası bayılırım. Aşağıdaki güller o sokaktan:


Çiko'yu babası ve dedesiyle bir pastaneye oturtup kız kardeşle Yenimahalle'nin ünlü fırını Çınar'a koşturduk, ekmekleri kapıp geri döndük. Ekmeklere pastaneden meşhur prenses pastasını da ekleyip kalktık. Mahallenin ana caddesi  Ragıp Tüzün neredeyse bıraktığım gibiydi, nostaljinin hasını yaşadım. 

Eve dönerken mezun olduğum yüksek okulun önünden geçince bir günde tüm tahsil aşamalarımı tamamlamış oldum, böylesi her kula nasip olmaz 😂

Bir bayramı da böylece tüketmiş bulunuyoruz sevgili kârilerim, nice bayramlara sağlıkla ulaşalım dileklerimle hoşca kalınız...


25 Mayıs 2026 Pazartesi

ANKARA/MAYIS-GÜL MEVSİMİDİR*

Yolculuk sırasında molada, ertesi gün Çankaya dolaylarında dalında salınan gümrah leylakları görünce "Amanın" dedim, "bunlar Leylak ablalarını beklemiş, aferin onlara". Biraz şımarmış olmalıyım ki bugün de mahallede leylak avına çıktım. Kot farkını hesap etmediğim için papaz her zaman pilav yemedi, yüksek semtlerde devam eden leylak sefası alçaklarda çoktan bitmiş ama kalp biçimli yaprakları bile keyif verdi:


Yıldırım Gürses'in bestesindeki gibi leylaklar dökülmüş ama güller ağlamamış, aksine coşmuş da coşmuş. Başkentimizin henüz müteahhit eline düşmemiş karakterli apartmanlarının bahçeleri rengarenk. Arada bir serpeleyen yağmura aldırmayıp 3-4 sokağı arşınladım. Hemen her bahçede leylak var, bir ay önce burada olsam bir şölene yakalanacakmışım. Güllerle avundum:





Bahar acaip bir şey, ne savaş dinliyor, ne ekonomik kriz, ne politik çekişme, çıkıp geliyor ve güzelleştiriyor değdiği her yeri. Ülkede yaşananlardan bunaldığınız anda sizi avutuyor. Pasaklı merdivenleri bile şenliğe çeviriyor:


Caddenin adını aldığı bir dere yaşarmış eskiden bu lokasyonda, Bülbülderesi. Ne şiirli isim değil mi? Şimdilerde caddenin altından akıyor sessizce, kurumadıysa tabii, tıpkı İncesu gibi, Kavaklıdere gibi, Hoşdere gibi. Belgeseli bile yapıldı bunların "Asfaltın Altında Dereler Var" adıyla. "Angara'nın bağları/Büklüm büklüm yolları" diye ülkenin her yanında çalınan favori düğün türküsündeki bağlar da buralardaymış zamanında. Kala kala bahçelerdeki ağaçlar kaldı, onlar da müteahhitlerden ne kadar kaçabilir bilmiyorum. 


Bir antik şehir değil fotoğraftaki, yıkılmış ve yeniden doğması için hazırlanan bir apartmanın arsası. Arkadaki sütun benzeri şeyler de sobalı zamanlardan kalma kömürlükler, yerlerini alacak kombileri bekliyorlar. 

Binaların ön yüzleri egzostan, tabelalardan, pasaklı dükkanlardan çirkinleştikçe arka cepheleri güzelleşiyor, baharın katkısını göz ardı etmeyelim elbette. Aşağıdaki fotoğraf bizim apartmanın istinat duvarlı arkadaki oto parkından:


Eve gelip de arabayı park ederken çirkin duvarı saran sarmaşıklara ve aralarında açmış sarı güllere bakakaldım.

*Gül Mevsimidir: Füruzan'ın çok sevdiğim novellalarından biri. İzmirli Mesaadet Hanım'ın hoyrat yaşlılığını, anılarındaki gençliğini ve Rüştü Şahin'e olan aşkını hala okumadıysanız çok şey kaçırdınız derim...



23 Mayıs 2026 Cumartesi

ANKARA/MAYIS-BİZ GELDİK

Neredeyse bir hafta süren toplanma yorgunluğunun üstüne bir de sabahın 4'ünde uyanıp yarım saat sonra yola düşünce yolculuğumun ne gadan datlu, keyifli, mis kimin geçtiğini tahmin edersiniz. Allah sizi inandırsın adımımı kapının dışına atana kadar yine bir şeylerle uğraştım. Arabaya sonunda oturduğumda da kargalar bırakın kahvaltı etmeyi, güzellik uykusundan bile uyanmamışlardı. Afyon'a kadar sütçü beygiri misali kah uyuyup kah uyanarak geldim. Geleneksel İkbal molasında her zamankinin aksine epey nüfus yoğunluğu vardı. Tatiline erkenden başlayanlar sabah kahvaltılarını eda etmekte idiler. Biz de yedik bir şeyler, marketten patatesli Afyon ekmeği aldık. Normalde akaryakıtı da oradan alırdık ama İkbal genişletme faaliyetine girişmiş otopark inşaat alanı olmuş, benzin istasyonu da faaliyete geçici ara vermiş. Yolun karşısında besledik arabamızı ve yola devam ettik. Afyon çıkışı tam dişime göreydi. Şehirlerarası yolun kenarlarına dikilmiş leylaklar ben geçeceğim diye açmışlar ki hem de nasıl, beyaz mı istersiniz, mor mu, hay yaşayın be dedim kendilerine, gözümü gönlümü şenlendirdiniz. 

İkinci geleneksel mola yerimiz, Sivrihisar sapağındaki muhteşem olmayan Muhteşem tesisleri idi. Lakin oranın da bana bir sürprizi varmış, bakınız aşağıda:


Muhteşem Tesislerindeki en muhteşem şey bu, bu sefer salmamış çiçekleri büyüğüm gelsin diye beklemiş, sarıldık sarmaştık, fotoğraflar çektik birlikte. Göz hakkı üç dal da koparmış olabilirim, aramızda kalsın 😉

Ankara girişi pek kalabalıktı, herkes bayramı başşehirde geçirmek niyetinde galiba, zor bela ulaştık eve, taşıdık yükleri yukarıya. Mecburen buzdolabını temizleyip mutfağı elden geçirdim, akşam ise Umutçiko ile hasret giderdik.

Şu saat itibariyle bitmemiş bir temizliğe marketten gelen poşetleri boşaltma arası verip iki satır yazarak dinleniyorum. Sanırım bugünlük bu kadar diyeceğim, hem işe, hem bloga. Sağlıcakla kalın...

21 Mayıs 2026 Perşembe

KÖPRÜDEN ÖNCE SON ÇIKIŞ

Bu hafta köprüden önce son çıkış misali arkadaşlarla vedalaşma buluşmaları ayarladım. Dün bunlardan birinden dönerken bindiğim otobüs hayli kalabalıktı. Bir süre ayakta bekledikten sonra inen birinin yerine oturdum. Aynı koltuktaki kadın yakında ineceğini söyleyerek beni cam kenarına yönlendirdi. Hemen sol yanımızda da uzun boylu, hayli zayıf, avurtları çökmüş yaşlı bir adam düşmemeye çalışarak ayakta dikiliyordu, kulaklarında kulaklık, artık müzik mi dinliyor, biri arar diye telefonunu hazır mı bekletiyor bilemedim. Bir durak sonra yanımdaki kadın inmek için kalktı ve ayaktaki yaşlı adama oturmasını önerdi, herhangi bir hareket olmayınca bir kez daha önerdi. Sen misin otur diyen, adam bir celallensin, kulağında kulaklık olduğu için ses tonunu da ayarlamıyordu muhtemelen, başladı bağırmaya: "Sen bana ne karışıyorsun hanımefendi, ister otururum, ister oturmam". Kadın, "Yorulmayın diye söyledim" diyor, adam bir daha bağırıyor: "Ispat ediyorsun". Kadın diyor, "Ispat değil ısrar ediyorum". Neyse ki durağa geldik, kadın indi de adam daha fazla bağırıp çağıramadı. Geçen günkü otobüs yolculuğumdan sonra bunu da yaşayınca anladım ki yaşlanmış da olsa erkekler kadınların verdiği yere oturmayı kendilerine yediremiyorlar. Ayakta gidin o zaman, şeytan azapta gerek 😬 Gördüğünüz üzere otobüs yolculuklarında bile psikolojik ve sosyolojik çıkarımlar yapma konusunda rakip tanımıyorum 😂

Bu otobüse binmeden önce kedi suyu içtim:

Otobüsü beklerken de gökyüzüne uzanan jakaranda dallarını izledim, mor bir rüyaya benziyorlardı, eskiyen çiçeklerini de yere sermişlerdi.

Jakaranda; bana Latin Amerika ülkelerini hatırlatıyor. Bu şehre gelmeden önce bildiğim ağaçlar da, isimleri de sınırlıydı. Çam, çınar, kavak, çiçeklilerden leylak, iğde ve akasya, bir de meyveler. İlk kez Denizli'ye gittiğimde nar ağacı görüp bakakalmıştım çiçeklerine. Sonra Antalya'ya geldim ki vay anam vay, ben ağaç mı görmüşüm, bilmişim şimdiye kadar. Narenciyeler, mercan ağaçları, Kıbrıs akasyaları, fırça çalıları, yalancı orkideler, oya ağaçları, ismine hayran gülibrişimler, pavlonyalar, duvak ağaçları, erguvanlar, manolyalar, ağaç menekşeleri ve yaz geliyor haberiniz olsun diyerek mor bir bulut gibi salınan jakarandalar. Bahar şahane mevsim de bu sene bir türlü ortamını bulamadı. Dün bir yağmur, sel oldu aktı ortalık. Dolu indirdi bir ara, sen ne biçim Mayıssın cicim, geçen yıl bu vakitler sıcaktan patlayıp dururduk, şunları yazarken sırtımda hırka var, ayıptır ayıp.

Şimdi bu ağaçları bırakıp da Ankara'ya gidilir mi? Acaba kendini bana saklayan halen açmış durumda leylak var mı ola? Hadi işalla. Cuma akşamı kısmetse Ankara'da görüşmek üzere hoşça kalın dostlar...


18 Mayıs 2026 Pazartesi

NERESİ SILA BİZE, NERESİ GURBET*

Bana yine yol göründü, Ankara çağırıyor. 

Yıllardır bu git-gel durumlarından bezdim, öncesi yorgunluk, sonrası yorgunluk bir kısır döngü sürüp gidiyor. Toparlanmak için kendime verdiğim izin süresi bu sabah doldu ve işe giriştim. Oysa dün ne güzeldi, yine bir grup öğrencimle ve birkaç öğretmen arkadaşla buluştuk, geçmişi andık, bugünden bahsettik, güldük, söyledik. Arada kendisini biraz zorlamış öğretmen arkadaşlardan birine halini anlatan çıktı. Arkadaş hangi birini hatırlasın ama inkar da etmedi, gençlik heyecanı, öyle olacak sanmışımdır diyerek bir nevi özür diledi. Hatırlar alındı, verildi, sarıldı, sarmaşıldı. Okulda olmayınca öğretmenlik keyifli şey arkadaşlar, kesin bilgi 😂

Sabah kahvaltımı eder etmez hazırlıklara giriştim, kafamda belirlediğim plana göre oda oda dolaşıyorum. Saçma bir adetim var, mutlaka evi temiz bırakmak isterim. Sanki gelince al baştan süprülüp silinmeyecek o odalar. Pek öyle hamarat, titiz biri de değilimdir ama bu da huy işte. Salon koltuklarını örttüm, üzerine valizleri açtım. Örtmezsem fena, geçen yıl döndüğümde güneşten perdeler yırtılmıştı, ancak yeniledim. Bir de mobilyaları soldurmayalım, onlar kolay kolay yenilenmez de. Götüreceğim giysilerin bir kısmı valizde yerini buldu, valiz işinin zor kısmı bitti. Oturma odasındaki kitaplığın bir rafında izlediğim oyun, konser, bale vs nin program dergileri vardı. Önceki akşam yemeğg Opera'da keman sanatçısı olan kuzenim gelmişti, ona gerektiği için yerinden çıkarmıştım, bugün toparlayıp yerine koymaya niyet ederken son anda verdiğim bir kararla hepsini geri dönüşüme yolladım. Ne olacak yani, nereye kadar saklayacağım. Oh be, dünya varmış, kitaplığımda kocaman bir yer açıldı, çalışma masasının üstünde duran okunmamışları oraya taşıdım. Aferin bana, attığım her şey için mutlu oluyorum. Sonra küçük odaya daldım, oradaki kitaplıkta birtakım biblolar duruyordu, onları da gözden çıkarmıştım ama görünce kıyamadım. Şunlar:

Alt katta ne var diye merakla bakan üç şaşkın ördek oğlumun üniversiteye başladığı yıl, Ankara'dan eve ilk gelişinde bana hediye olarak getirdiği şeylerdi. Nasıl kıyıp da atayım? Bunlar kalsın dedim, arkasındakine el attım, kocaman bir ayçiçeğinin altında kitap okuyan bir kız. Onu da arkadaşımın kızı beni temsilen alıp hediye etmişti, koydum geri yerine. Yandaki kapağı üstüste dizilmiş kitaplardan oluşan minik bir kutu, eh o da kardeşimden, atılır mı, hem çok sevimli. Bırak dağınık kalsın dedim, rafın tozunu alıp çıktım odadan. Korkarım emr-i hak vaki olduğunda arkamdan çok söylenecekler 😂 Avcılık ve toplayıcılıktan sonra biriktiricilik geliyor zannımca, hakkımızda hayırlısı...

İşe biraz ara verip kargo yollamak ve zamanı gelen ilaçlarımı yazdırmak için evden çıktım. Hava epey ısınmış bugün. PTT Şubesi evin köşesinde, oturdum sıramı bekledim. Sağ gişede buluzu leoparlı, sol gişede pantolonu leoparlı bir kadın kargo işlemi yaptırıyordu. Sağ gişedeki leoparlı çuval benzeri bir torbadan ben diyeyim on, siz deyin yirmi adet süslü kağıtlara sarılmış paket çıkardı, sanırım bayram hediyesi yolluyor birilerine. Ben işimi bitirip çıktığımda o hala paket çıkarmakla meşguldu Noel Baba'nın torbasından. 

Gölgelerden yürümeye çalışarak sağlık ocağına ulaştım. Benim aile hekimim bayram izni almış olsa gerek ki başka birine yönlendirildim. İçeride hasta vardı, bekledim biraz. Karşımdaki açık pencereden bahçedeki limon ağacı görünüyordu, kaç limon olduğunu sayarken ismimi seslendi içerideki yaşını başını almış tombul doktor. İstediğim ilaçları söyledim, "Hele bir otur" dedi, oturdum, doktorun penceresinden görünense karşı evin balkonu ve balkondaki çamaşır ipinden sallanan kırmızı üstüne beyaz puanlı pijama altıydı. Manzaradan yana şansı yokmuş benim emanet doktorun. Reçetemi alıp ayrıldım sağlık ocağından, yol üstünde önünden defalarca geçtiğim halde hiç dikkatimi çekmeyen bir pastane gördüm. Bir apartmanın alt katında, çardaklı bir yerdi. Çardağın yan tarafındaki duvarda bir miktar şirazesi kaymış Türkan Şoray ve kafası yamulmuş Cüneyit Arkın kendilerine Turist Ömer selamı vererek tabak içinde ne olduğunu anlamadığım bir şey getiren Sadri Alışık'ı bekliyorlardı. Afiyet olsun deyip devam ettim. Canım simit çekti, eve yakın olan Unlu Mamuller tükkanına uğradım, kapıda Ankara Simidi 20 TL yazıyordu, vitrindeki simit pek Ankaralı gibi durmuyordu ama olsun varsın deyip iki tane aldım. Meğer kendisi İstanbullu imiş ve 5 TL daha pahalıymış. İstanbul simidi böyle mi oluyordu bir fikrim yok ama simitten ziyade pideye benziyordu. Neyse ben has Ankara simidime Ankara'da kavuşurum nasılsa, şimdilik karnım doysun yeter. 

Ve dostlar ilaçlarımı da alıp döndüm eve, eczacım bir de küçük ilaç kutusu hediye etti çantam için, mavisini aldım ki ilaçlarıma nazar değmesin. Bu kadar gevezelik yeter, işler beni bekler, önemli kısmını halledeyim ki iki gün dostlarla veda buluşmalarına vakit kalsın. Sevgiyle kalınız efendim 💜

*Dönmek/Murathan Mungan

Dönmek, mümkün mü artık dönmek
Onca yollardan sonra
Yeniden yollara düşmek
Neresi sıla bize, neresi gurbet
Al bizi koynuna ipek yolları
Üstümüzden geçiyor gökkuşağı
Sevdalı bulutlar uçan halılar
Uzak değil dünyanın kapıları
Neresi sıla bize, neresi gurbet
Yollar bize memleket
Gitmek, mümkün mü artık gitmek
Onca yollardan sonra
Yeniden yollara düşmek
Neresi sıla bize, neresi gurbet
Rakılı akşamlar, gün batımları
Çocuk gibi ağlar yaz sarhoşları
Olmamış yaşamlar, eksik yarınlar
Hatırlatır herşey eski aşkları
Neresi sıla bize, neresi gurbet
Yollar bize memleket

Dinleyelim mi?

Dönmek/Yeni Türkü

 

15 Mayıs 2026 Cuma

HAVALAR, SULAR, FLAMENKOLAR VE KEDİ YAVRULARI

Bütün bir kış her günü bir hafta kadar süren zaman, bahar kendini gösterince son sürat yürümeye başladı. Bir bakıyorum pazartesi, ne oluyor demeden hoop pazar. Koca mevsimi yağmur ve fırtınayla geçirdik, nerede o hırkayla dışarı çıkıp güneşe karşı açık havada oturduğumuz Antalya kışları. Bahar geldi diye seviniyoruz ama hala ayağımda çorap, üstümde hırka. Biraz ayıp olmuyor mu ya şehr-i Antalya? 

Dün bir arkadaşımla Beachpark'ta buluşacaktım, niyetim falezler üstündeki parka yürüyüp asansörle sahile inmekti. Hava sabahtan naneliydi, hatta Meteoroloji fırtına alarmı vermişti, o kırmızı kodlu alarmlar ikidir boşa çıktığı için çok önemsemedim. Hatta öğleden önce pazara gidip ellerimizde poşetler, terleyerek eve döndük. Dönerken yolda rastladığımız benim komşu olduğundan haberimin olmadığı bir komşu "Niye pazar arabanız yok sizin, niye elinizde taşıyorsunuz?" diye diskur çekti. Üç kat merdiveni pazar arabasıyla çıkmak daha kolaydı çünkü. Bu eve oturduğumuzda gençtik haliyle, ben diyeyim 30, siz deyin 35. Ayrıca civarda asansörlü ev vardı da biz mi taşınmadık. Cevriye ile Tevriye benim diz eklemlerine yerleşene kadar hiç sorun etmemiştim o merdivenleri. Ne zaman ki üç kişi olduk, haliyle zorlaştı işler. Cevriye, Tevriye kardeşleri uzay boşluğuna fırlatınca biraz zorlansam da rahatladım. Lakin bana gelen konuklar rahatlayamıyor. Merdivenleri oflaya poflaya çıkıp kapıya gelince ilk tepkileri iki şekilde oluyor: "Asansörlü bir eve taşının" ya da "Buraya bir asansör yaptırın". Peki, verelim siparişi. İşte komşu olduğunu bilmediğim komşudan da pazar arabası edinme aklını aldıktan sonra eve döndük. Hava güneşli idi, kırmızı kod yine şaşaladı diyerek aldıklarımı yerleştirdim ve hazırlanmaya başladım. O sırada dışarıdan sesler gelmeye başladı. Mahallemiz bir inşaat Cenneti olduğu için kepçe, dozer falan çalışıyor diye düşündüm. Fakaat apartmandan dışarı çıktım ki yağmur başlamış, o duyduğum da gök gürültüsüymüş. Yürümekten cayıp taksiye bindim. Şemsiyeye izin veren bir yağmurla buluşma yerine ulaştım. Ve fekat yarım saat sonra gök delindi. Arkadaşlar çılgın yağmur yağarken üstü kapalı bir mekanda ağaçlara, çiçeklere, denize ve manzaraya bakarak oturmak keyifli oluyor. Tepeme inmedikten sonra yağmura tahammül edebiliyorum. İki saat sonra yağan ben değildim kardeşler diyerek huzurdan çekildi, yerini güneşe ve Beydağları'nı okşayan bulutlara bıraktı:

Asansöre binmeden önce


Asansörde (Biri camları silse iyi olacak :)


Yağmur sonrası
Güzel şehirsin be Antalya

Şehrimizde Tiyatro Festivali'nin başladığını yazmıştım bir önceki postta. Bu yıl tek bir gösteriye bilet almıştım, Barcelona Flamenco Ballet topluluğunun "Carmen" gösterisine. Aman ne kadar iyi etmişim, şahane bir akşamüstüyle başladık şu aşağıdaki manzaraya karşı kahvemizi içerek:


Sonra Yat Limanı'na indik ve açıkhavadaki Marina Sahne'de yerlerimizi aldık. "Carmen"i hem opera, hem bale olarak izlemiştim daha önce ama bu seferki olağanüstüydü. Carmen'i hemşerileri aracılığıyla flamenko tarzında seyretmek muhteşemdi.



O kadar beğenildi ki selam bölümü ayakta alkışlanarak yarım saat sürdü.

Gelelim bugüne, saçlarımı boyatmak için kuaföre gittim ve şuncağızları gördüm, sizleri de mahrum etmek istemedim 😊


Analı-babalı büyüsünler diyeceğim ama baba meçhul ve belli ki tekir. Bahar tadında geçsin günleriniz 💜


 


9 Mayıs 2026 Cumartesi

TİYATROSAL ŞEYLER

Şehrimizde 16. Tiyatro Festivali dün akşam Hollanda Close-Act Street Theatre'nin "Avenir-Yarının Dünyası" adlı sokak gösterisi ile resmi olarak başladı. 16 yılın muhtemelen 2 ya da 3'ünü Ankara'dan henüz dönmemiş olmam nedeniyle kaçırmış olabilirim ama geri kalan yıllarda tadını pek güzel çıkardım. Gerek yerli, gerek yabancı pek çok tiyatro oyununun seyircisi oldum, özellikle yabancı oyunlar tadına doyulmaz yetkinlikte ve güzellikte idi. Bu yıl sadece bir tek biletim var, İspanya'dan Barcelona Flamenco Balesi'nin "Carmen" gösterisine. Diğer gösterimlerin çoğu yerli oyunlardı, yer ve saatleri benim proğramıma uymadı, bu sene de böyle olsun diyerek açılış gösterisine gitmeye karar verdim. 

Geçtiğimiz yıllarda İtalyan Sokak Tiyatrosu'nun yine benzer ve çok müthiş bir sokak gösterisini izlemiştik. Kapanışta da yağmur altında Çin Sokak Tiyatrosu'nun kortejine hayran olmuştuk. Dün akşamki gösteri saat 21.00'de başlayacaktı ve ben gündüz arkadaşlarla buluşmuş, epeyce yürümüş ve bu nedenle diz ağrısı çekmekte idim. Gönül ana gösteriyi izlemek istese de dizler olmaz diye diretince kortejin başlangıcını bari görelim diyerek Konyaaltı Caddesi'nde aldık soluğu. Bu şehre geldiğimden beri Antalya halkının bu tarz sokak gösterilerine, bayram resm-i geçitlerine, Altın Portakal kortejlerine gösterdiği yoğun ilgiye hayranım. İğne atsanız yere düşmez. Bu sefer de aynısı oldu. Biz başlangıç noktasına ulaştığımızda halkımız çoktan en stratejik noktalara konuşlanmıştı bile. Biz de orta refüjün bir kenarına yerleştik.

Çok beklemedik, başlama anonsu yapıldı, uyulması gereken kurallar açıklandı ve aşağıdaki heyulalar kendilerini taşıyan görevlilerin oynattıkları ipler aracılığıyla tepemizde yürümeye başladılar:

Bunlar ana gösterinin yapılacağı Cumhuriyet Meydanı'na doğru ilerlerken halkımız da arkalarına takılıp meydana doğru yola koyuldu:

Bu ve aşağıdaki iki fotoğraf dron aracılığı ile çekilmiş, ben de Antalya Devlet Tiyatrosu'nun Instagram hesabından aldım. Videoları görmek isterseniz linki tıklayınız.


Oldukça ilgi çekici bir gösteriymiş, meydana kadar yürüyüp oradan eve dönmeyi gözüm yemediği için kaçırdım. Ne yapalım protezlerim sağolsun 😊

Dostlar bu yıl leylak konusunda ilahlar benden yana oldu, Perşembe günü yaptığımız bir arkadaş ziyaretinden çıkışta apartman bahçesinde rastladım şu aşağıdaki eneze leylaklara. Her tür leylak için kalbimizde yer vardır diyerek önce kokladım, sonra okşadım ve ardından da fotoğrafladım. Bonus olarak yan tarafta da iğde ağacı vardı, bir dalı benimle birlikte eve geldi, şimdi çalışma masamda duruyor, arada bir koklayarak Yenimahalle'de geçen gençliğimi anıyorum. 

Sevgili takipcilerim, bugünlük bu kadar. Bitirirken tüm kadın arkadaşlarımın Anneler Günü'nü kutluyor, kendilerinin ve evlatlarının gelecek korkusu duymadan daha güzel günler görmesini diliyorum 💜




4 Mayıs 2026 Pazartesi

GÜZEL ŞEYLER, KÖTÜ HAVALAR

Cuma'dan bu yana Dolçe Vita yaşıyorum sevgili dostlar, başkası ne düşünür bilmem ama bence hak ettim bu üç günü. Devamının gelmesi dileğiyle sondan başlayayım:

Önceden belirlenen bir karar uyarınca iyi uyunmamış bir gecenin oldukça soğuk sabahında iki arkadaşım evden aldılar beni, İstikamet Doyran Göleti, planımız göl kıyısı kahvaltı ve göl çevresi yürüyüş. Plan şahane ama öyle bir rüzgar var ki uçuruyor. Anneannemin torunu olarak "Es kara bağrıma es" nidaları ve üstüste giydiğim 5 kat giysi, kafama geçirdiğim kapüşonla "O kahvaltı edilecek, o yürüyüş yapılacak" dedik, pilavdan dönenin kaşığı kırılsın 😂

Fekat manzara-i umumiye nasıl lâtif sevgili kârîlerim, bakmalara doyulmaz, göl gökyüzünü avcunun içine almış adeta:

 
 

Kurduk portatifleri şu görüntünün kıyısına, döşedik nevaleleri masaya, gelsin çay, gitsin kahve, varsın rüzgar tokatlasın yüzümüzü. Amma velakin işin sonunda hasta olmak da var, manzarayı yürüyüşe bıraktık kuytuya taşındık. 

Biz kahvaltıyı bitirene kadar güneş çıktı, rüzgar biraz hafifledi, haydi yürüyüşe dedik, indik gölet kenarıma, peşimize kara bir pisi takıldı yarı yolda, meğer iki yavrusu varmış, biri kara, biri tekir. Onları da mamaladık, devam ettik.

Turkuaz sulara pembe bulut (duman) ağacı pek yakışmış.

Gölet çevresi endemik bitkileri

Yeterince yürüdüğümüze karar verince dönüşe geçtik, daha fazla zorlamanın da anlamı yoktu zaten, cidden kış günü gibiydi Mayıs ayının 4'ünde. 

Günün sürprizi ise dönüşte beni bekliyormuş, bir arkadaşın Korkuteli'den getirdiği leylaklar, ne kadar sevindiğimi tahmin etmişsinizdir diye düşünüyorum:


Gelelim Cumartesi gününe, akşam Opera Sahnesi'nde "Anna Karenina" balesini izledik bugünkü ekibimle. Muhteşemdi, dakikalarca ayakta alkışlandı, sololardan birini başkemancı kuzenim yaptığı için de bir miktar gururlanmış olabilirim 💜




Fotoğrafları  Serdar Aydın'ın Instagram'ından aldım, daha fazlasını verdiğim linkten görebilirsiniz. Kendisine teşekkür ediyorum bu güzel görüntüler için. 

Cuma günü ise arkadaşlarımızın davetlisi olarak SuSesi Otel'de idik, her şey harikaydı ama ben şu çiçeklere bayıldım:

Günün bonusu ise oteldeki tıbbi kongre için düzenlenen Yeni Türkü Konseri oldu. Uzun süredir canlı konser bileti kovalıyordum, ayağıma geldi. Derya Köroğlu'nun performansı hala çok iyi, eh benimki de fena sayılmaz, konser süresince ayakta şarkılara iştirak ettim ve çok mutlu oldum. Böylece ölmeden önce yapılacaklar listesinden bir madde daha silinmiş oldu.

Daha güzel günler sizlerin olsun efendim, havalar da ısınsın artık bir zahmet ki şikayet edecek bir konumuz daha bulunsun 😂


30 Nisan 2026 Perşembe

BİRAZ DA SANAT

Protezlerimi dinlendirdim dostlar, tekrar yormaya başlayabilirim demek oluyor bu 😂 İlk icraatim "Şakir Paşa Ailesi-Fahrelnisa Zeid-Nejad Devrim Sergisi"ne gitmek oldu. Yine de kendilerine nazik davranmak adına yürümektense otobüse binmeyi tercih ettim. Şansıma oturacak yer vardı, yerleştim. Kabul günü saati olması nedeniyle otobüs ahalisini genellikle orta ve ileri yaş grubu kadınlar oluşturuyordu. Bir-iki durak sonra hayli yaşlı bir erkek yolcu bindi otobüse ama oturacak yer yok, yaşlıca bir kadın kalkıp yer verdi, adam teşekkür etti lakin oturmadı. Tutunma yerlerine abanıp ayakta durmakta inat etti, kadın da kalktığıyla kaldı, yerine başka biri oturdu. Az sonra yer boşaldı, kadının verdiği yere oturmayan yaşlı adam boşalan yere geçti. Kibarlık yapmış meğerse, neyse ben ineceğim durağa geldim, kendimi açık havaya attım. Yapmam gereken bir alışveriş vardı, onu halledip sergi mekanına girdim. Kimseler yoktu, güler yüzle karşılandım, gelgelelim asansör arızalıymış ve sergi 4. katta. Protezlerimden özür dileyerek tırmandım minare merdivenine benzeyen sarmal basamakları. Tırmandığıma değdi doğrusu. Arkadaşlar bir aile bu kadar mı yetenekli olur, anasından babasına, çocuğundan torununa tamamı ressam. "Allahım yareppim" dedim, "kabiliyetin hepiciğini neden aynı aileye veriyorsun, bir miktar da bize bağışlasan olmaz mıydı?". Söylene söylene, daha doğrusu imrene imrene gezdim.


Anneden başlayalım, bu karakalem deseni Sare İsmet Hanım çizmiş:

Bu da oğul Suat'ın çizdiği Sare İsmet Hanım portresi:

Gelelim Fahrelnisa'ya:


Otoportre
 

 Oliver Larken portresi


Yine bir Fahrelnisa

Sıra Fahrelnisa'nın ilk eşinden olan oğlu Nejad Devrim'de:


Ve afacan Aliye Berger:


Cevat Şakir deyip geçmeyin, ressamlığı da var, aşağıda otoportresi:


Hakkiye'nin kızı yiğen Füreya malum, seramikleri yapan ellerinin kalıbı çıkarılmış:

Ve gelelim toruna, Fahrelnisa Zeid'in Emir Zeid'den olma oğlu Prens Raad'ın kızı Nissa Raad, o da ressam dostlar, ben nerelere gideyim 😂

Sergideki resimlerin neredeyse tamamı aynı koleksiyonere ait, kıskançlıktan çatlayarak minare merdivenlerinden inip kendimi dışarı attım. En küçüklerinden bari bir taneciğini onca merdiven inip çıkmamın hatrına bana verselerdi 😂

Sanatsal ortamdan çıkınca eve dönmeye niyet ettim ama tramvay saatini kaçırmışım, bir arkadaşımı aradım buluşalım diye, o da evine davet etti. Yürümeye karar verdim önce, derken tam durağın yanından geçerken gideceğim yere götüren otobüs yanımda duruverdi. Hava çok sıcaktı ve çok terlemiştim, attım kendimi içeri. Atmaz olaydım, içerisi dışardan sıcaktı, üstelik kalabalıktı ve yine daha yaşlı bir erkeğe, daha az yaşlı bir kadın yer vermeyi teklif etti, yine oturmadı adam. Bunlar sözleşmişler galiba, kadınlar yer verirse oturulmayacak, o kaa!

İçerde sıcaktan bunalıp terden bayılma aşamasına geldiğimde yanında dikildiğim kadın söylenmeye başladı, "Yabancı ülkelerde 'Turkish people smell bad' diyorlar, gel de kokma, duş alıp çıktım leş gibiyim", vır vır vır. Allahtan gideceğim mesafe uzun değildi, çabucak geldim ineceğim durağa, kadının gevezeliğinden, otobüsün sıcağından ve terinden kurtuldum. Arkadaşımın evinin şahane manzarasına karşı konuşlanıp çayımı içtim. 

Sanatlı, terlemeli, manzaralı ve sohbetli bir günü böylece bitirmiş oldum. Daha güzelleri başka günlere olsun...