.

.
.
Hediye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hediye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Aralık 2012 Çarşamba

TURNALAR


Bugün Noel Baba kargo görevlisi kılığına girip akşama kadar bizim eve paket taşıdı. Noel Baba'nın torbasına o güzellikleri koyan tüm dostlara kucak dolusu teşekkürler, sevgiler. Yukarıdaki turnalarsa "sağlık", "barış" ve "dostluk" umuduyla uçarak geldiler. Katlayan minik elleri öper ve bir turna haikusu söyler giderim:

"Niçin sevginin adı sevgi
Yoksa bir turna kuşu
Elini sana mı verdi?"

Erdal Ceyhan

20 Temmuz 2012 Cuma

HAYDİ BAYRAM KARTI YOLLAMAYA

Gününüz aydınlık ve keyifli olsun dostlar. Dün bir etkinlik duyurusu yapmıştım, sağolsun arkadaşlar ilgi gösterdiler, katılmak istediklerini belirttiler. Herhangibir şekilde duyurudan haberi olmayanlar için bir kez daha bilgi vereyim istedim. Yaklaşan bayramı vesile ederek eski bir geleneği canlandıralım istedik ve "Bayram Kartı Etkinliği" düzenledik. Posta kutusunda fatura ve kredi kartı ekstresi dışında çocukluğumuzdan alışık olduğumuz güzel birşeyler bulmak keyif verecek, renk katacaktır yaşantımıza. Katılmak isteyenler için kuralları bir kez daha aşağıya yazıyorum:

-Bu kez blog sahibi olma koşulu koyuyorum zira geçen sefer bazı sorunlar oldu, blogu olmayan dostlar beni affetsin. 
-22 Temmuz Pazar akşamına kadar katılma isteğinizi bildirmenizi rica ediyorum.
-Süre dolup katılan listesi kesinleşince adreslerinizi yanda görülen mail adresime isteyeceğim. Bir liste yapıp herkese göndereceğim. Siz ister tüm listeye, ister seçtiğiniz kişilere kartlarınızı yazıp postalayacaksınız. Adresleriniz liste olarak katılan herkese gidecek, bunu bilerek katılmanızı istiyorum. Ayrıca özel istek belirtmemenizi de rica edeceğim, hem beni hem katılımcıları zorluyor. 
-Kart seçiminde serbestsiniz, bayram temalı olması gibi bir koşul yok, canınız nasıl istiyorsa öyle seçebilirsiniz, hatta kendiniz yapabilirsiniz. 
-Bazı arkadaşlarımız PTT damgası yerine pul yapıştırmanın daha keyifli olacağını belirttiler, böyle bir imkan varsa pulu tercih etmeniz güzel olur.
-Adres listesi ulaştığında çok gecikmeden kartları postalamanız bayram nedeniyle oluşacak PTT trafiğinden etkilenmeden kartlarınızın sorunsuz ulaşmasını sağlayacaktır, zira diğer etkinliklerde en büyük sıkıntıyı bu konuda yaşadık. 
-O zaman haydi çocuklar aşıya, pardon kart etkinliğine...

Benim cepheye gelince:


Sabah kapıya gelen kargo paketinden bunlar çıktı. Snoopy aşkımı ve ayraç koleksiyonumu bilenler ne kadar mutlu olduğumu tahmin etmişlerdir. Bunları yollayan tatlı kıza bir kez de buradan teşekkür ediyor, kocaman sevgiler yolluyorum...

Bu ana kadar katılmak istediğini belirtenler aşağıda, istek geldikçe ekleyeceğim:

-Leylak Dalı
-Sanat Notları
-Dışavurum
-Fermina Daza
-Kara Kitap
-Kahve Keyfi 
-Anne Mahsustan 
-Gülşah 
-Neslihan'ın Çikolata Fabrikası 
-Cessie 
-Biraz Şöyle Biraz Böyle 
-Mavi Balon 
-Dersaadet
-Sabunlarım (Mine Özgür)
-Ece's Sun 
-İnsan Olmak 
-Kağıt Faresi
-Parıldayan Çiçek 
-Mutfak Aşığı/Doludolumutfak  
-Emili 
-Ness'in Kelebekleri 
-Buğday Tanesi 
-mmerwe 
-Çiğdemce 
-Vladimir'in Derdi  
-Aylağın Günlüğü/verbavolant

16 Nisan 2012 Pazartesi

HAFTAYA GÜZEL BAŞLAMAK


Hafta sonum harika geçti. Eski dostlarla birlikte, gezdik tozduk, yedik içtik, güldük eğlendik. Uzun zamandır bu kadar gülmemiştim,  iyi geldi. Lakin ruh hayatından çok memnun kalınca beden biraz asabiyet yapıyor. O kadar eğlenip yürümek dizağrısına, uykusuzluk ve beyaz renkli sıvı da başağrısına sebebiyet verdi. Şikayetçi miyiz peki? Asla, pilavdan döneni kaşığı kırılsın. Diz dinlenince, baş ilaç alınca geçer, yeter ki ruhun keyfi yerinde olsun. Bugün dinlenip kendime gelmek için evde ayaklarımı uzatmış otururken zil ardı ardına iki kere "zarrrrr" sesinin en yüksek tonuyla çınlayıp beni yerimden zıplatınca görmeden bildim geleni: Postacı. Çok geçmedi merdivenlerin başında mutsuz, asık suratı ve "bıktım senin mektuplarından, defolup Ankara'ya gitsen de kurtulsam" ifadesiyle göründü kendileri. Esasen değil yukarıya çıkmak mektupları posta kutusuna atmak zahmetine bile katlanmıyor yüce şahsiyet, desteyle kutunun üstüne bırakıp gidiyor, ölen ölüyor sürünenlerden sağ kalanları topluyoruz apartmancak. Ama bu seferki yurtdışından ve imza karşılığı olduğu için yorduk nazik bedenini, kendisinden şahsım ve o zarfı gönderen arkadaşım adına özür diliyorum:))


Zarftan çıkanlar postacının ekşimiş ayran suratını anında unutmamı sağladı, korkunç koleksiyoncuya en güzel ayraçları uçurmuştu sevgili arkadaşım. Kendisine buradan koccaman teşekkür ediyor, büyük bir keyifle kullanacağımdan emin olmasını istiyorum. Üstteki ayraçta görülen kişi benim, onu da belirteyim dedim. Haydi kalın sağlıcakla...

13 Mart 2012 Salı

HER BALKONDA BİR MENEKŞE SESİ*


Hani bazı günler olur, sebepsiz bir iç sıkıntısı, yorgun bir bedenle kalkarsınız yataktan. Bugün öyle günlerden biriydi, ta ki kapının zili insanı korkutan bir çınlayışla çalana kadar. Hemen bildim, suratsız postacımız gelmişti.  Bir kez bile şaşmadı tahminim ardarda iki "zarrr, zarrr", akabinde yukarıya tırmanan ayak sesleri ve ardından mutsuz bir yüz ifadesiyle postacı. İşini benimsemeden, adeta "lanet olsun" diyerek yapan insanlar rahatsız eder beni, tıpkı bizim postacı gibi. Zile mutsuzluğunun bir nişanesi olarak, posta getirdiği kişiye bir çeşit cezaymışçasına basarak nasıl bir rahatlama sağlıyor bilmiyorum ama beni önce yerimden hoplattığı sonra da "postacı geldi" diye sevindirdiği kesin. Bu kez elime büyük bir zarf uzattı, içinden çıkanlarla sabahki keyifsizlik bir çırpıda yokoldu. Mor sevdamızın ve bisürü şeyimizin-bu bize özel bir tabir- benzer olduğu bir Vircinya kadınından gelmişti menekşe şekerlerim ve yine ortak bir sevdanın eseri minyatür kitap kolyem. Hemen attım ağzıma bir şeker. Damağıma yayılan menekşe rayihası beni kitabın üstündeki kelebeğin kanadına kondurup çocukluğuma doğru bir yolculuğa çıkardı; ağzıma attığım şeker babamın getirdiği paketten çıkmıştı sanki ve menekşe kokusu annemin sürdüğü kolonyadan geliyordu. Bense annemin mutfakta çıkardığı sesleri dinlerken o güzel kadınla beni kardeş yapan Doğan Kardeş dergime eğilmiş, yılbaşı hediyesi olarak sevdiklerine meşe palamudundan satranç takımı yapan çocuğun öyküsünü okuyordum. Öylesine canlı; odaya dolan ışık bile gözlerimin önünde, evin kokusu, derginin hışırtısı, ertesi güne yapılacak ödevin sıkıntısı.

Doğan Kardeş'ten ve herbişeyden kardeşim, beni nasıl mutlu ettiğini biliyorsundur eminim, biz anıların, kitapların ve objelerin kadınlarıyız ve galiba yavaş yavaş neslimiz tükenmekte. Sağolasın...

*Anısı Biz Olalım/Ahmet Telli

Not: Yetmişleri anlatan blogda bugün "laleninbahçesi" konuk. 70'li yılları anlatan yazılarınız, anılarınız, fotoğraf ve belgelerinizi bekliyoruz. İletişim adresi blogda:  http://yetmiszamanolurki.blogspot.com/

28 Ocak 2012 Cumartesi

KDE BÖLÜM 2


Bazen beklentilerinizi, isteklerinizi avucunuza koyup göğe doğru üfürürseniz bir süre sonra cisimleşmiş olarak size geri dönebiliyor. Ben bunu sık sık yaşıyorum, kendime doğum günü armağanı olarak almayı düşündüğüm Füruğ Ferruhzad'ın şiirleri dünya şekerlemesi bir kız tarafından elime kadar ulaştırıldı. Gamsegamse severim seni ben, ne kadar tatlısın, ne kadar zarifsin, hediye gönderenlerin çok olsun:) Ve Füruğ'un "Hediye" şiirini okuyuverelim hep birlikte:

"ben gecenin sonundan söz ediyorum
ben karanlığın sonundan
ve gecenin sonundan söz ediyorum

evime gelirsen eğer sevgili bana bir ışık getir
ve küçücük bir pencere, oradan
mutlu sokağın kalabalığını seyredeyim."


Kitaplara ilaveten ben de kendime KDE kapsamında, denize bakan bir cafede, yüzüme vuran güneşle birlikte arkadaşlarla yenen bir yemek ve üstüne bir bardak çay hediye ettim.

Son hediyeyi ise doğadan aldım; kayaların arasına sıkışmış minicik bir badem fidanından. Dört bir yanı sarmış kar ve soğukla dalga geçer gibi güneşe ve denize yüzünü dönmüş, kendini bahar çiçekleriyle gelin gibi süslemişti. Bahar müjdesinden keyifli hediye mi olur, haydi bakalım vuslat yakındır...

15 Ocak 2012 Pazar

HASTALIK, PAZAR VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ...


Sabah ağrıyan tüm eklemlerime rağmen ayağıma geçirdiğim terliklerimdeki Snoopy'ye dil çıkartmayı ihmal etmedim. Sonra bir başka Snoopy'nin, banyo duvarına yapışık olanın kulağının altından diş fırçamı alıp dişlerimi fırçaladım. Boğazımdaki karıncalar faaliyetlerini sürdürmeye devam etmekteydiler, üzerlerine saldığım diş macunu köpükleri bile işlerine engel olamadı. Panzerlerle püskürttüğüm sirkeli ve tuzlu sıvının bir kısmı barikatları aşıp mideme inse de etkilerini kazana dönmüş kafam ve ben beklemekteyiz.
Hastalığın bile engel olamadığı iştahımı diyetle dizginlemeye çalışarak klasik peynir-çavdar ekmeği ve yeşillikten oluşan kahvaltımı yaparken kitaplığıma yeni konuk olmuş kalın ciltli kitabı çektim. Rastgele açtığım sayfada şöyle diyordu Nazım Hikmet:

"Bir şeyler yazmalıyım
bir şeyler yazmalıyım yüzde yüz yalansız
bir şeyler yazmalıyım hiçbir şeyi önceden düşünmeden
cigaramın dumanı
yoktur yârin imanı
bir şeyler yazmalıyım
masamın üstünde gördüklerimi değil
parmaklarımı değil
bir şeyler yazmalıyım içimde bir şeyleri yakalayarak
kova salıp içimdeki kuyuya su çekmeliyim."

Bir kova burcu olarak bu tesadüften hoşnut, içimdeki kuyudan çekeceğim suları düşünerek puanlı sarı bir kedinin "mırmır" ettiği ayracımı kitabın arasına koydum, masanın üzerindeki çerçevede atkısına bürünmüş kıza göz kırptım ve düşündüm: "Milli Piyango'dan para çıkıp cüzdanımı zengin etmese ne gam, iyi ki varsın blog, sayende ruhumu zenginleştiren dostlarım oldu."

Şimdi gidip bir numaralı hastalık yemeğimi, yoğurt çorbamı pişirme zamanıdır...

21 Aralık 2011 Çarşamba

KÜÇÜK ŞEYLER ASLINDA BÜYÜK ŞEYLERDİR...


Çay kupama arkadaş


 Takıma eleman geldi
Yapan, yollayan sağolsun. Leylak Dalı'ndan kocaman sevgiler...

29 Nisan 2011 Cuma

MİS KOKULU SABAH

Bu sabah güneş yoktu, bulanık bir havaya uyandım ama günümü bunlar renklendirdi. Odayı dolduran sümbül kokusuna şişenin kapağını açınca burun deliklerime dolan leylak kokusu eşlik etti. Kokuyu duyunca keyiflenen kaplumbağalar da yerinde duramayıp oynamaya başladılar. Seni seviyorum Blog, senin bana kazandırdığın ince ruhlu dostları seviyorum. Natali, çok teşekkürler...

 Dün sinemaya gittim, "Atlıkarınca" filmini izlemek için. 4. haftası olmasından mıdır, çok rağbet görmemesinden midir bilmem mini bir salonda 7 kişi izledik filmi. Çok çarpıcı bir konuyu, üstü örtülmeye çalışılan acı bir gerçeği, ensesti konu alıyordu. Epey gergin bir şekilde ve huzursuz bir ruh haliyle izledim, film bittiğinde ise içim babayı oynayan Mert Fırat'a karşı nefret hissiyle dolmuştu. Sonuçta bu oyuncunun başarısını gösterse de çok sevdiğim Mert Fırat hakkında böyle düşünmek istemezdim doğrusu:) Konu tamamen tarafsız ele alınmış, özendiricilikten kaçılmış, olayın korkunçluğu ve mağdurların ruh halleri çok güzel verilmiş ve bence iyi birşey yapılmış. Filmin sonunda içiniz bulansa da, huzurunuz kaçsa da izleyin derim. 
Filmin bünyede yarattığı gerilimi balık-rakı-roka üçlemesiyle attık üstümüzden arkadaşlarla. Hepinizin şerefine olsun...

21 Şubat 2011 Pazartesi

SABAH DOPİNGİ



Artık çayıma leylaklar eşlik ediyor. Var mı böyle bir güzellik?
Maceran bol olsun sevgili Özlem...

27 Aralık 2010 Pazartesi

BİR KİTAP-BİR HAYAT

Bu sabah kahveme tombul yanaklı Balzac, Haruki Murakami, iki tane kırmızı geyik ve Lale eşlik etti. Lale manevi varlığıyla yanımdaydı tabii ki, olmaya da devam etsin her zaman, bu güzellikler ondan geldi zaten. Onun çok sevdiği Murakami'yi ben de onun elinden tanımış olacağım ki harika olacak. Tombul yanaklı, derbeder görünümlü Balzac'a gelince zamanında çok okumuşluğum vardır kendisini, ilk "Eugenie Grandet" ile tanıdım onu, babam getirmişti bir iş dönüşü. Hayat Yayınları'nın Dünya Klasikleri serisinden ciltli ve renkli kapaklı bir kitaptı, ortaokul 1 ya da 2 deydim sanırım, dili biraz ağır gelse de zevkle okumuştum. Sonra "Vadideki Zambak", "Goriot Baba", "İki Gelinin Hatıraları" gibi çok bilinen romanları girdi okunma sırasına. Yaz tatillerinde Yenimahalle İl Halk Kütüphanesi'nin müdavimi olduğum, hatta bazen sabah aldığım kitabı öğleden sonra bitirdiğim ve yenisini almak için tekrar gittiğimde görevliden azar işittiğim, adeta su içer gibi okuduğum günlerdi. Klasiklerin pekçoğunu o zamanlar hatmettim zaten, sonrasında daha çağdaş yazarlara merak saldım, Balzac da Yenimahalle gibi tatlı bir hatıra oluverdi hayatımda. Bugün o kupayı ve bloknotu elime alınca içimde yeniden bir kitabını okumak için müthiş bir istek duydum. Uzun yıllardır görmediğim biriyle karşılaşmak gibi olacaktı bu okuma, hatta ilk okuduğum kitabıyla "Eugene Grandet" ile başlamalıydım ki kendimi Yenimahalle'deki evimizin o bol ışıklı küçük salonunun girişinde duran, adeta mülkiyetime geçirdiğim "küçük divan" dediğimiz somyanın üstünde, "Hanım dilendi, bey beğendi" denilen teknikle rengarenk örülmüş, göbeği ponponlu yastığıma dayanmış, öğle sonu rehavetiyle tasasız, huzurlu hissedebileyim. Lakin bunun için biraz sabretmem lazım, zira kitap Antalya'daki kitaplığımda. Aynı kitabı okumalıyım; böylece sayfanın dokusu, kokusu, kıvrılmış bir yaprak ucu, arada unutulmuş kurumuş bir papatya, varsa bir not, bol sulu bir şeftalinin damladığı yerde bıraktığı leke, daha oturmamış el yazımla kapağın içine yazdığım ismim alsın götürsün beni o kitabın evimize girdiği yıllara. Böyledir kitaplar işte, bazen hayat incecik bir cildin içine saklanabilir ve açtığınız yerden kucağınıza anılar dökülüverir...

Not: Bugün uzun bekleyişten sonra postacılar bana çalıştı; Neduk, Sinem, Zeren, Zeynep, Zübeyde, Aslıhan hepinize kucak dolusu teşekkürler, bu da yarınki postun konusu olsun...

21 Aralık 2010 Salı

SABAH SÜRPRİZİ

İnsanın gününü güzelleştiren arkadaşları olması ne harika, yüzünü görmemişim ne gam.
Kocaman teşekkürler süper kahramanların süper annesi...

20 Aralık 2010 Pazartesi

ARALIK AYI DÜŞÜNCELERİ

Tanıştırayım: Filimiz Hamdi. Biraz obez ama biz onu öyle seviyoruz. Bu yıl Noel baba olarak hayvanat bahçesinde görev yapacak, pek mutlu. Haber vermek için uğradı bugün, biz de sevindik onun adına.

Hamdi kadar olmasa da ben de fena değilim ruhsal açıdan. Yenilenme projem süper gidiyor, aldığım sonuçlar umduğumdan da iyi. Uzayda kapladığım yeri epey daralttım başkaları da rahat sığsınlar diye, malum uzay hepimizin.

Sonra posta kutusuna gelen ve benim yolladığım kartlar, al sana bir keyif daha. Kaç yıldır uzak kaldığımız bir faaliyeti tekrar hayata geçirme işini pek sevdim. Hadi bakalım gelsin, gitsin kartlar, açılsın zarflar.

Ve yaklaşan yeni yıl. Ömürden bir dilimi daha harcadığımızı boşverip çocukluğumdan beri pek keyiflenirim yılbaşı zamanı. Bayramlarda ne kadar gerilirsem yılbaşında o kadar gevşerim. Bayramlar benim için çatık kaşlı, rabıtalı, evcimen, hamarat ve biraz da tutucu komşu teyzeler gibidir. Yılbaşı ise fıkır fıkır, cıvıl cıvıl, delişmen, süslü hatta biraz kokoş, gezenti kızıdır mahallenin, hakkında fısır fısır dedikodu yapılan. Vitrinlerdeki süslere bakmaya doyamam, alışveriş merkezlerindeki çam ağaçlarının dibine konmuş sahte hediye paketlerini tek tek açmak isterim, Noel Baba'nın kızağına binesim gelir. Öyle bir delilik hali işte. Eskiden beri böyledir bu, yeni birşey değil. İlkokuldayken falan da kar süsü vermek için evi top top pamuklarla süsleyip annemden azar işitir, okul çıkışı kırtasiyeciye uğrar "salonda at yarışları" kağıtları, "fırdöndü" gibi zımbırtılar alır, sonra da yılbaşı akşamı komşularla toplanmış iki kadeh birşey içip özel günün tadını çıkarmaya çalışan annemle babamın başının etini yerdim "Haydi oynasak ya" diye. O zamanlar kardeşim yoktu, tek çocuktum ve şımarma hakkım bakiydi. Dırdırımdan bıkan hane halkı gönlümü etmek için oynarlardı birkaç el. O "Salonda at yarışları" denen abidik gubidik oyunu tam hatırlayamıyorum ne menem birşeydi, tek aklımda kalan işaret parmağını ıslatıp kağıdın üstündeki beyaz kireç gibi şeyi açarak altında yazan rakamı okuduğumuzdu. Sanırım tuttuğumuz atın sayısı ise kazanılıyordu. Bir de okullarda hediye çekilişi yapılırdı, daha çok ortaokulda yapardık bunu. Orta 1 deyken sınıf öğretmenimiz böyle bir çekiliş düzenledi, kağıtlara isimler yazıldı, kura çekildi. Herkes kime çıktığını merak edip dururken ben ertesi günü öğrendim. Sınıfın en egzantrik, en çatlak kızı Canan'a isabet etmişim. Tabii bunu Canan'dan değil sıra arkadaşından öğrendim. Teneffüste yavaşça yanıma sokuldu "Canan seni çekti kurada" dedi, "Altın yüzük almak istiyormuş parmağının ölçüsünü verir misin?". Orta 1'deyim ve bit kadar birşeyim, üstelik hiç süslü değilim, altın yüzük fikri tuhafıma gitti, hem bu kadar pahalı bir hediye niye ki? Bu düşüncemi belirtince aracı arkadaş Canan'ın babasının fabrikatör olduğunu ve istediğini alabileceğini söyledi. Hafiften gururlandım, ne de olsa Hulusi Kentmen'in şımarık kızına isabet etmiştim:) Sahiden de aracı arkadaş ertesi gün elinde bir parça beyaz makara ipiyle gelip parmağımın ölçüsünü aldı. Kendimi siyah-beyaz bir Türk filmi hissiyatına sokup hediyelerin verileceği 31 Aralık gününü iple çekmeye başladım. Bu süre içinde bohçacı, pardon aracı arkadaş sürekli gazlıyordu beni, Canan siparişi vermiş, Canan şöyle yapacakmış, Canan böyle yapacakmış. Öyle ki utanıp Canan'ın yüzüne bakamaz olmuştum. Derken 31 Aralık günü geldi, sabırsızlıkla hediyelerin verileceği dersi beklemekteyiz. O da son ders, neyse nihayet vakit geldi, sırayla hediyeler dağıtılmaya başlandı. Derken Canan'ın adı okundu, bende yürek Selanik. Ama o ne, Canan süklüm püklüm ayağa kalktı ve "Hocam hediyemi evde unuttum" dedi. "Doingggg", kafama inen sanal tokmakla bütün hayallerim tuz buz olurken Canan bir özürü bile esirgedi benden. Zil çaldığında herkes elinde çoğu Kemalettin Tuğcu romanı olan hediyesiyle evine dönerken ben "Ellerim böyle boş, boş mu kalacaktı" şarkısını söylemekteydim. Takriben 10 gün sonra bir teneffüste Canan yanıma yanaştı, elindeki gazete kağıdına sarılmış paketi "Yeni yılın kutlu olsun" diye sıramın üstüne bırakıp arkasına bile bakmadan uzaklaştı. Paketi açtığımda yan tarafı boylu boyunca çatlak, ağzı kırık, Kütahya işi sakalet bir vazo çıktı içinden. Galiba Canan'ın fabrikatör babası tam da yılbaşı yaklaşırken iflas etmiş, benim payıma da haciz memurlarının bile tenezzül etmediği vazo düşmüştü:))))

Amanin bu ne uzun bir yazı olmuş, buraya kadar gelebilen okuyucu için blog aleminden kocaman bir alkış lütfen...

12 Kasım 2010 Cuma

KIRILMACA, DÖKÜLMECE, SEVİNMECE

Başlıkta da yazdığım gibi kırılıp dökülmekteyim. Yok, kibarlıktan değil hastalıktan. Boğazımda dünkü zımparanın izleri, sesim ergen erkek çocuğu sesi gibi hörlek, başımın içinde "Hanımın Çiftliği"ndeki fabrikanın ıskartaya çıkardığı didilmiş pamuklar, kulaklarımda sürekli bir ırmak sesi çağıldıyor, sırtım, kolum, bacağım dayak yemiş gibi, hasılı kendimi yukarıdan seyrediyorum sanki, kafam karman çorman. Bayram algınlığına yakalandım:)

Bedendeki bu aksaklıklara rağmen ruh kelebek kanadı çırptı sabah kapıya gelen kargocuya en cızırtılı sesimle "Benim" deyip kimliğimi uzatırken. O andan beri de kah yatarak, kah oturarak "Hümanist, entel bir serseri" ile o kitap senin bu kitap benim dolaşıp her birinden birer ısırık alıyorum.

Nice yaşanmışlıklara tanıklık etmiş bir ağacın fındıklarından yiyorum. Hayır öyle kaseler dolusu değil, 10 tane sadece.

Aslında çok isterdim şu lokumlardan birini üzerindeki pudra şekerini yüzüme gözüme bulaştırarak ağzıma atmayı ama çelik iradem izin vermedi. Ben de çocukluğumun bayramlarına, Hacı Bekir'den alınma şeker kutularına, anneannemin "iki kavrulmuş lohun"larına ve binbir renkli akidelere doğru küçük bir düşsel yolculuk yapıp geldim.

Ve farkettim ki fotoğraftaki çiçeği her geçen gün daha çok seviyorum.

Bu türkü bir tık ile o çiçeğe gitsin...

23 Ağustos 2010 Pazartesi

LİMONYEŞİLİ'NİN PASAJINI GÖRDÜNÜZ MÜ?


Bu aralar Pasaj.com'dan sık sık alışveriş ediyorum, özellikle Limonyeşili'nin pasajından çok zarif yüzükler ve küpeler almaktayım hem kendime, hem arkadaşlarıma hediye olarak. Daha az evvel bir arkadaşıma doğum günü hediyesi yolladım. Bir göz atın isterseniz, belki siz de zevkinize uygun birşeyler bulursunuz.

16 Haziran 2010 Çarşamba

YOL HAZIRLIKLARI

En domestik günlerimden biriydi. Haftasonu yola çıkılıyor olması iş katsayısını arttırdı, söylene söylene toparlanmaktayım. Hafiften valizleri toparlamaya başladım, herkes gibi 10-15 günlüğüne tatile gidiyor değilim ki, bir gidiş 3-4 ay sürüyor. Bununla bağlantılı olarak da hazırlık aşaması hayli ağır oluyor. Sabahtan akşama kadar valize girmesi ve girmemesi gerekenlerin muhasebesini yaptım, bakiye aldım, ambar sayımı, envanter derken akşamı buldum. Valize gireceklerin sayesinde çekmece ve dolaplar da yerleşti, herbir giysi koklama testinden geçti, hafiften bile ter kokusu aldıklarım makineyi boyladı, yıkandı, ütülendi ve ben bittim. O kadar otomatiğe bağlamışım ki ellerim giysileri ayırırken beynim başka yerlerde geziniyordu. Hayatıma bir şekilde girmiş ve ondan sonra tamamen yokolmuş kişilerin bir listesini yapmaya kadar götürdüm işi yerleştirme esnasında. İlk anda 6 yaşımın Gürbüz abisi düştü aklıma, anneannemin uzaktan akrabası, askeri tıp öğrencisi, hayli uzun boylu, saçları hafiften seyrelmeye başlamış, güleryüzlü bir gençti. Haftasonları bazen bize evci çıkardı, dört gözle beklerdim zira belimden tuttuğu gibi havaya kaldırır, uzun süre tutardı beni yukarda. Boyu uzun olduğu için odayı kuşbakışı seyrederdim sayesinde ve bu da çok hoşuma giderdi. Sonra tıp fakültesi bitti, Gürbüz abi gitti. Gidiş o gidiş, o gün bugündür görmedim. Neyse ki havaya atılıp tutulma ihtiyacımı karşılayan bir başkası peydah oldu. Şu dünyadaki hala görüştüğüm en eski arkadaşım Serpil'in Osman dayısı. Kendi dayımmış gibi koştururdum peşinden, sağolsun yiğenlerinden ayırmazdı, çok havalarda gezmişimdir sayesinde. O apartmandan taşındıktan sonra Osman dayı da karıştı gaipler arasına. En özlemle hatırladığım ise ilkokulun üç yılındaki sevgili arkadaşım Afife'dir. 3. sınıfın son günlerinden birinde geldi ve "Allahaısmarladık, biz taşınıyoruz" dedi bana. "Hadi be, yalan söyleme" dedim, "Sahiden, babamın tayini çıktı" dedi. Yine de inanmadım ve güle güle bile demedim, Afife ise ertesi gün ve daha sonraki günler gelmedi. Hala içimde yaradır doğru dürüst vedalaşmamış olmak.

Akşama doğru fazla daldığımı ve fazla yorulduğumu farkedip ara verdim ve adıma gelen bir paketi almak için kargoya gittim.

Paket Lalecim'den geliyordu, şanımıza layık bir kitap almış bana, bizim için çok önemli bir makinanın-matbaanın-mucidinin yaşamöyküsünü anlatan "Macar". İbrahim Müteferrika olmasaydı çok sıkılacağımıza eminim hem benim hem Lale'nin. Kitap yok, dergi yok, gazete yok. E ne yapacaktık, "Nine bize masal anlat". Büyüyünce ne olacak, hayat çok tatsız olacak. Öyleyse iyi ki doğmuş Müteferrika, bakalım neler görmüş, geçirmiş okuyup göreceğim. Kargodan geldim, dışarının nemli sıcağından arınıp rahatlamak için kendimi duşa attım ve arkasından yaptım kahvemi, Lalecim senin şerefine içtim, bir yandan da kitabımı karıştırdım, uğur böcüklü, çiçekli, kuşlu mektubumu okudum. Çok teşekkürler, hatırın 40 yılın da üstünde olacak emin ol...

Ek:
Birhan Keskin aşkım depreşti yine, birkaç dize koyayım şuraya:

"sen bana elma yerdin eskiden
ben kocaman bir bardak su sana mutfaktan
iki buğulu ağaç olalım, ben sana
iki serin taş demiştim daha o zaman
yan yana ses veren, yağmur alan"

28 Mayıs 2010 Cuma

FOTOROMAN YILLARI

Geçenlerde Lale "Fotoroman" adını verdiği bol fotoğraflı bir post yazmıştı. O gün düştü aklıma yeni yetmeliğimin tutkusu fotoromanlar. Ortaokulun ilk yıllarındaydım, hem mahalle hem sınıf arkadaşım olan, seneler sonra izini bulup kendiyle hala görüşemediğim sevgili Neru'nun hoş annesi, hem "Fotoroman" hem de "Hayat Resimli Roman" dergisi alırdı. Yanılmıyorsam Perşembe günleri çıkardı incecik, kenarları tırtıklı bir kağıda basılı, yalnızca kapağı renkli, diğer sayfaları siyah-beyaz "Resimli Roman" dergisi. Öğle saatine kadar zor sabreder soluğu Neru'ların kapısında alırdım. Bir bekle değil mi, evdekiler okusun hiç olmazsa ertesi gün iste. Olur mu, çatlayıveririm sonra meraktan. O zavallıcıklar da "daha biz okumadık" bile demeden (eminim ki Neru o saate kadar çoktan hatmetmiştir ama annesi için aynı şeyi söyleyemeyeceğim) elime tutuştururlardı henüz sayfaları örselenmemiş dergiyi. Sonra başlasın şenlik.

Aslında sanırım "Hayat Resimli Roman" dan önce yayına "Fotoroman" dergisi başlamıştı. O da siyah-beyazdı, hatta kapağı da. Daha kalın saman kağıda basılırdı ve boyut olarak da biraz büyüktü diğerinden. Dergide ilk yayınlanan fotoromanlardan birini hiç unutmadım Kahramanının adı "Çeçilya"-hatta soyadını bile hatırlıyorum: Çeçilya Arnaldi-idi ve şizofrenik bir tipti. Zaman zaman krizlere giriyor etrafındakilere zarar veriyordu. Bu tefrika fotoromanı ilkokuldayken yaz tatilinde gittiğimiz Niğde'de, annemin teyzesinin kocaman meyve bahçesinin ortasındaki küçük bağevinde okumuştuk merak ve heyecanla. Çeçilya'nın hezeyanları hepimizi etkilemiş olacak ki bu isim aile terminolojimize girdi. Deli dolu davranışlar gösteren herkese "Deli Çeçilya" denmeye başlandı. Büyük teyzem arada yaptığım çocuksu zıpırlıklar karşısında yüzünde hoşgörülü bir gülümsemeyle "Deli Çeçilya" diyerek sözde azarlardı beni. Yine ilk sayılarda tefrika olarak yayınlanan bir de roman vardı, bu resimsizdi. İsmini hatırlamıyorum ama kahramanları aklımda. Zengin, asil ve çok yakışıklı Rik Korderas (aynen böyle, okunduğu gibi yazılırdı), onun gelgeç bir ilişkiden doğan gayrımeşru kızı Leoni ve Leoni'ye mürebbiye olarak eve giren yoksul ama çok güzel Linn. Tefrikanın sonunu tahmin etmişsinizdir, fırtınalı bir ilişkinin sonunda Rik ve Linn evlenirler. Muhtemelen Barbara Cartland'ın Türkiye'de yayına giren ilk romanlarından biriydi ve ben hiç unutmadım.

Çok sonraları Cep Fotoromanlar çıktı, İtalyan işi. Off, ne yakışıklı, ne güzel tipler vardı o fotoromanlarda. Bu alemin olmazsa olmazı, yakışıklılar yakışıklısı Franco Gasparri ve upuzun düz saçlarıyla güzeller güzeli Paola Pitti. Michela Roc, Claudia ve Francesca Rivelli, duru güzelliğine hayran olduğum Katiuscia aklımda kalanlar. Neredeyse hepsi benzer konular işlerdi fotoromanların ama yine de her sayısına atlardık.

Bir de gazetelerin ekleri olurdu, onlarda genellikle Türk işi acemi fotoromanlar yayınlanırdı. Sabahları kapımıza Cumhuriyet gazetesi bırakan bir dağıtıcımız vardı, sonra işleri büyütüp gazete bayii açtı ve köyden erkek kardeşini de getirdi kendine yardım etmesi için. Ben yaşlarda, kavruk bir ergen olan delikanlının sanırım tam hayalindeki tiptim ki bir süre sonra kapıya atılan Cumhuriyet'in yanına, Hürriyet'in Kelebek'i, Tercüman'ın İnci'si gibi renkli ilaveler eklenmeye başladı isteğimiz olmadığı halde. Çocukcağız hayranlığına karşılık bulamadı ama ben hergün okuyacak birsürü gazete buldum sayesinde:)


Bu fotoraman mevzusu bitmez. Sizin sabrınızı zorlamadan ben bitireyim. Yukarıda fotoğrafını gördüğünüz beyaz leylak fidelerini bana Mine Hanım yolladı, yanında harika kokulu, doğal ipek sabunu ile birlikte. Dün günüm sayesinde ışıl ışıl oldu, mis gibi koktu. Buradan Mine Hanım'a nazik jesti için tekrar teşekkür ederken sizlere de Mineflora'nın sabunlarına ve bitkilerine bir göz atın derim. Kalın sağlıcakla...

"www.mineflora.com"


Üstteki görsel: Buradan

1 Şubat 2010 Pazartesi

BEYAZ GÜVERCİN

Cumartesi günü kızkardeşin uzattığı paketin içinden çıktı bu iki tombul, el yapımı seramik beyaz güvercin. Ve beni alıp ta nerelere götürdü.

Yıllar önceydi, yeni evlenmiştim ve ilk kez ailemden ayrılıp Ankara dışında bir kente yerleşmiştim. Kızkardeş henüz çok küçüktü, ilkokulun ilk sınıflarından birindeydi, bana çok düşkün ve ayrıldığımız için çok üzgündü. En ufak tatili fırsat bilip Ankara'ya koşturuyor ailemle hasret gideriyordum. Her gelişim kızkardeşi inanılmaz mutlu ediyor, ayrılışım da bir o kadar hüzne boğuyordu. O zamandan her tür dekoratif ürüne meraklıydım, özellikle seramik objelere özel bir ilgim vardı. Şimdiki gibi bol bulunan şeyler değildi, birkaç özel mağazada, hayli yüksek fiyatlarla satılırdı. Ankara'ya gelişlerimden birinde evin yakınlarına açılmış bir hediyelik eşya mağazası keşfettim, tam sevdiğim türden değişik seramik objelerle dolu bir yerdi burası. Annem ve kızkardeşle her sokağa çıkışımızda bu mağazaya giriyor, her birini ayrı ayrı inceliyordum seramiklerin, oldukça tuzluydu üzerlerindeki fiyat etiketleri. O nedenle her seferinde birşey almadan çıkıyordum ama gönlümü mağazada, özellikle de vitrinde sergilenen gri-mavi bir çift güvercinde bırakıyordum. Kırmızı boncuk gözleri, kırmızı gagası ve gerçekmiş hissini veren tüyleriyle hem çok güzel, hem de insanın içini acıtacak kadar mahzun görünüşlü kuşlardı bunlar. Sanırım dördüncü kez mağazaya girdiğimizde kızkardeş omzuna astığı minik çantasını şıkırdatarak "Ben sana bunları alacağım" dedi. Birikmiş biraz harçlığı vardı ve o güvercinleri bana hediye etmeyi kafasına koymuştu, itirazlarımızı dinlemedi. Ufak bir pazarlık sonucu fiyatı biraz kırdı satıcı, lâkin bir minik kızın harçlığına göre yine fazlaydı. Boynunu büktü kızkardeş, hayal kırıklığı gözlerinden okunuyordu. Mağazanın sahibi kuşların parasını onun ödeyeceğini ve ablasına hediye olarak alacağını duyunca duygulandı, "Ne kadar paran var?" diye sordu, bizimki bütün parasını gösterdi cüzdanını açıp, söylenen fiyattan oldukça azdı. "Tamam" dedi adam, "Al bakalım, kuşlar senindir, madem ablana hediye alıyormuşsun, ben de sana indirim yaptım." Mağazadan kızkardeş sevinçle, ben müthiş duygulanmış olarak çıktım. O güvercinler yıllarca sehpamın üzerini süsledi. Zamanla yıprandılar, sırları çizildi, boyaları döküldü, altlarından beyaz astarları göründü, eski güzellikleri kalmadı. Fakat ben onları hiç gözden çıkaramadım, yerleri salondan mutfağa taşındı ama hep gözümün önünde, her bakışımda kızkardeşin gözlerindeki sevinci görerek muhafaza ettim.

İki gün önce o günü yeniden yaşattı bana sevgili kardeşim. Geçenlerde bir mağazada beğendiğim bu kez beyaz güvercinleri habersizce almış, uzatıverdi yine bana. Geçen yıllar içinde tombullaşan ablasına layık tombul beyaz güvercinler süsleyecek şimdi evimin bir köşesini, her bakışımda yine göreceğim onun çocuk gözlerindeki sevinci, kulağımda Timur Selçuğun şarkısındaki dizelerle:

"Süzülüp mavi göklerden yere doğru
Omzuma bir beyaz güvercin kondu
Aldım elime, usul usul okşadım
Sevdim, gençliğimi yeniden yaşadım."

4 Ocak 2010 Pazartesi

BİR GÜNÜ NE FARKLILAŞTIRIR?

Kar bekliyorduk ama ıslak bir sabaha açtık gözlerimizi. Sonra güneş çıktı, güneşle birlikte tipik bir Ankara ayazı. Kaç gündür süren katıklı ev hapsimi bir gün daha uzattım bu nedenle. Netameli oldu benim bünye, marul yaprağının dikeni bile elime batıyor üzerinize afiyet:))

Avareliğim üstümde, hafif can sıkıntısıyla karışık ıvır zıvır işler yaptım. "Momo" okudum biraz, tesadüf bu ya dün akşam da TRT 2'de "Kızkardeşim Mommo" isimli çok hoş bir film izlemiştim. Sanırım bir ilk filmdi, oyuncuların çoğu amatör, naif bir yapım. Kız ve erkek kardeşleri oynayan çocuklar da çok başarılıydı. Annelerinin ölümü ve babalarının yeniden evlenip onlarla ilgilenmemesi üzerine dedeleriyle yaşayan iki kardeşin öyküsü. Yanılmıyorsam Konya'nın köylerinden birinde çekilmiş. Erkek kardeşin, küçük kıza sahip çıkışı, koruyup kollayışı, adeta babalık edişi iç burkucuydu. Filmin sonunda kızkardeşin evlatlık verildiği ailenin arabasıyla köyden giderken, abinin bisikletiyle ardına düşmesi ve sonra çaresizlikle çöküp kalması da uzun süre etkisinden kurtulamadığım bir sahneydi. Pazar akşamımı renklendirdi.

Evin içinde amaçsız dönenip dururken kapıya gelen kargo günün sürprizi oldu. Blog dostlarım beni şaşırtmaya ve mutlu etmeye devam ediyorlar.

Paketi kutusundan, kutusu içindekilerden, içindekiler birbirinden güzel, yollayan kişi hepsinden güzel armağanlarım bu günü diğerlerinden farklı ve özel kıldı. O şirin kutuya bayıldım, içindeki leylak desenli bardaksa çok özeldi ve beni çok duygulandırdı. Leylak rengi takılar da öyle. Kadın o kadar zarif ki herşeye imzasını atmış, takıların içinden çıktığı kese bile kimin elinden çıktığını belli ediyordu. Herbiri için, düşünüp değer verip yolladığın için, elinin emeğinden, gözünün nurundan çıktığı için, bana özel düşünüldüğü için ve herşeyden çok dostluğun için binlerce teşekkür Nefise'ciğim. Ellerin dert görmesin, her günün diğerinden güzel geçsin...

30 Aralık 2009 Çarşamba

NOEL BABA ZİYARETLERİ

Dündenberi Noel Baba bütün mesaisini bizim apartmanda tamamladı. Zavallının merdiven ine çıka canı çıktı, bir ara korktum tıkanıp kalp krizi geçirecek koca göbeğiyle diye. Uzun zamandır bu kadar ardarda muhatap olmamıştım kendileriyle, pek mutlu oldum pek.


İlk önce şu gördüğünüz şirin zarf ulaştı elime. Kocaman yürekli bir öğretmenin yönlendirmesiyle minicik parmakların yaptığı bu şeker kart beni nasıl sevindirdi bir bilseniz. Dilerim her birinin yüzü yeni yılda hep gülsün, çocukluğunu doyasıya yaşayabilsin, anneleri, babaları her zaman yanlarında olsun.

Leylak Dalı'na ne yakışır? Leylak rengi bere yakışır. Bu inceliği kim düşünür, sevgili Nur düşünür. Yeni yılda onun ellerinin sıcaklığıyla örülmüş bere benim başımı da sıcacık tutacak. Benim gönlümden de en sıcak teşekkürler ona gidecek.

Bu güzellikler de Lale'mden. Selim İleri'nin İstanbul serisinden bir kitap ve asıl beni 12'den vuran çınar yaprağı. Lalecim koru yürüyüşlerinden birinden getirmiş onu ve yağmur damlalarıyla birlikte bana yollamış, İstanbul kokusuyla geldi. Sağolsun, bu kadar incelikli dostlar edinmeme sebep olan blogum da varolsun. Dündenberi aldıklarım bugüne kadar bana verilmiş en özel hediyeler. Binlerce teşekkür ve kucak dolusu sevgi hepsine gitsin. Yeni yıl hepimize sağlık ve huzur getirsin...

Not: Belki 10 yıldır yeniyıl kartı almamıştım, herbiri ayrı güzellikte bir sürü kartım oldu, çocuk sevincindeyim...

28 Aralık 2009 Pazartesi

MUTLULUĞUN FOTOĞRAFLARI

Bu sabah Ankara kapkaraydı ve ıslak. Boğazımda gıcıkla ve öksürerek uyandım daha doğrusu uyanmaya çalıştım. Emekli olsam bile tipik bir Pazartesi sendromuyla kalktım yataktan. Üstüne bir de dayımın toprağa verilişinin 7. yıldönümü oluşu iyice tatsızlaştırdı beni. "Ey yaz, özledim seni, neredesin?" diye dolandım durdum amaçsızca evin içinde öğle sonrasına kadar. Sonra birşey oldu, benim ruhum bulutların üstüne yükseldi. Kapı çaldı, gidip açtım; o da ne? Kapıda siyah bir yün yumağı, üstünde bir not: "2010'a kadar beni çözmezsen kabağa dönüşecem".


Hayırdır inşallah dedim aldım içeri zenci yumağı. Şurada 3 gün kalmış çözelim bakalım şunu dedim. İçinden bir mektupla birlikte aşağıdaki arkadaş çıktı.

Adı "Mağlup"muş. Şu bizim Antalya'daki iç güveysi damat Talibin oğlu olduğunu iddia ediyor. Güya Talip bize söylediği gibi bekar değilmiş, yıllar önce bunu ve annesini market kapısına terkedip çekip gitmiş. Bu da yememiş içmemiş Müge Anlı'nın programına çıkıp amcası Galip aracılığıyla bizim adresi bulmuş. Annesi telefon sapığıyla kaçmış ve bize sığınmak istiyormuş. Bir an düşündüm ne yapsam, alsam mı eve diye, yeterince kalabalığız zaten dedim ama gözleri öyle hüzünlü bakıyordu ki dayanamadım, aldım kabul ettim onu da Mor Çatı Kurbağa Sığınma Evi'ne. Bir de psikolog buldum bilinçaltı acıları silecek, hayata intibakını sağlayacak. Hoş geldin evimize Mağlup Kardeş...

Bununla bitmedi az sonra komik suratlı, genç bir kargocu geldi kapıya, elinde bir koliyle. Açtım ki içinde neler var neler. Öksürüklü blogcunun boğazını yumuşatmak için bitki çayı demliği çıktı önce. Sonra kurbağalı bir kalemlik, yeşil ajandamız da var ya, takım olur. Ayrıca yılbaşı şenliğine dahil olmak istiyormuş diğer yeşil renkli arkadaşlarıyla birlikte.

Neşeli kurbağanın üstünde vırakladığı bu nar "Gece saatler 24.00'ü vurduğu zaman bu narın tepesine vurmak suretiyle parçalayacaksın. Bütün yılın bereketli geçecek:-))" notuyla birlikte düştü kucağıma.

Ve bu ayraç benim için özel olarak yapılmış; kadim dostum kitapların arasında yüzünü bile görmediğim ama aynı duyguları paylaştığım sevgili blog dostumla birlikte olmamı sağlayacak, o şirin kurbağalar yüzümde hep bir gülümseme olmasını sağlayacak.

Bitti mi, hayır. Bugün ben Ali Baba'nın hazine sandığını açtım. Şu anda çalan Candan Erçetin'in CD'si de o sandıktan çıktı:

"Az mıyım çok muyum
Var mıyım yok muyum
Ben neyim

Masal mıyım gerçek miyim

Kaç mıyım göç müyüm
Hiç miyim suç muyum
Ben kimim?

İbret miyim cinnet miyim?

Hiçlikler içinde kanayan yürek
Yokluklar içinde savaşan beden
Boşluklar içinde karışan zihin
Güçlükler içinde değil miyim?
......."

Çok severim bu şarkıyı...

Birşey daha var, monitörün kenarından bakan kırmızı başlıklı bir kız, adı Rayegân. Bir de beni çocukluğuma götüren Noel Baba'lı yeni yıl kartları.

Ben bugün çok mutlu oldum, ben bugün çok mahcup oldum, ben bugün çok duygulandım, ben bugün kendimi çok özel hissettim. Ve itiraf edeyim oturup zırıl zırıl ağladım. Bu yılın en güzel olayıymış bu blogu açmam ve burada kocaman yürekli dostlar edinmem.

Asuman, Rayegân, iyi ki varsınız, iyi ki tanıdım sizleri. Herşey, o kutudan bütün çıkanlar ama hepsinden çok hassas kalbiniz, inceliğiniz, sunuş biçiminiz ve dostluğunuz için binlerce teşekkür...