.

.
.
Ankara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ankara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ekim 2026 Pazartesi

ANKARA/EKİM-PAZARTESİ

Çok kötü uyunmuş bir gecenin ertesinde hala sersem gibiyim. Dün bütün gün sırf "Sarı Saruhan" rolündeki Kıvanç Tatlıtuğ'un hatrına "Organize İşler"in dizi olarak çekilmiş üçüncüsünü izledim, saçmalıkta sınır tanımıyordu ama Tatlıtuğ o derece güzel bir oyunculuk sergiliyordu ki sadece onu seyretmek bile harcadığım zamana değdi.

Akşam yatmaya giderken babamı andık, yaşı ilerlediğinde saat 22.00 oldu mu bir dakika durmaz, "Zatım yatmak yapıyor" diyerek oturduğu yerden kalkar ve evin içinde kim varsa tek tek "İyi geceler" demeden de yatağa girmezdi. Bunları düşünerek ve biraz hüzünlenerek girdim ben de yatağa. Annemle babamın senelerce oturduğu bir evde uzun süre kalınca onları neredeyse her gün anmamak mümkün değil. Eşyalarda, duvardaki resimlerde, mutfaktaki inatla kendisinin döşediği şakülü kaymış fayanslarda (tamirat konusundaki inadı meşhurdu zira), annem çok sevdiği için atamadığım solmuş yapma çiçeklerde, radyatörün üstünde duran babamın el emeği eski İstanbul evi maketinde, modası geçmiş TV sehpasında, yılların battaniyelerinde, annemin altındaki kanepeye oturup bir yandan dantel örerken bir yandan dizi izlediği artık yakmadığımız floresan lambada, babamın çerçeveye dönüştürdüğü eski bir saatte (ki onu dün sonunda atabildim, zira elime her aldığımda bir parçası düşüyordu) ve daha pek çok şeyde hep onları görüyorum, anıyorum. Sanıyorum bu duyguyla yatınca da uyuyamadım. Baktım olmuyor dönüp duruyorum, laptopu açtım, MUBİ'de yayını başlayan, geçen yıl Altın Portakal Festivali'nde birinci olan ama bilet bulamadığım "Tavşan İmparatorluğu"nu izlemeye başladım. Ağır tempolu, karanlık ve ruhu yoran bir filmdi. Konu ve amaç iyi olsa da izlemesi zor olunca yarıda kapattım ama yine uyuyamadım. Dön baba dönelim derken fasılalı olarak uyana uyuya sabahı ettim. Filmin kalan kısmını da sabah izleyip sersem sepelek kalktım. Balkona çıkar çıkmaz önce caddeden akan araba seli karşıladı beni, ardından kuşlar:


Kocam Bey bunları bulgura alıştırdı ya, daha perde kıpırdarken mahallenin neredeyse tüm kuşları gelip "Haydi kahvaltımız nerede?" diyor. Üç çeşit güvercin var; alacalı, açık renkli ve en çok görülen boynu hareliler. En edepsizleri alacalı olanlar, Kolajda en alttaki ikilinin sağda duranının adı Tramp, oldukça tombalak, bir ayağı da aksak, hepsinin reisi sanki, kavgacı mı kavgacı. Kesin diğer kuşlarla dalaşırken sakatladı ayağını. Arada bir kumrular geliyor güvercin kalabalığına, bir kanat darbesiyle alaşağı ediyorlar garibanları. Bir haftada iki kilo bulgur bitirdi oburlar, Japon balığı gibiler doyduklarını bilmiyorlar.

Sevgili kaptanımız Lesliyan 24 Ekim itibarıyla yeni bir birlikte yazma etkinliği başlatıyor bloglarda. Bana çok iyi gelen bir etkinlik bu, haydi siz de açıklama için Mindmills isimli blogu okuyup aramıza katılınız. 

Yeni haftanız güneşli ve güzel gelsin...


13 Eylül 2026 Pazar

ANKARA/EYLÜL-HAFTA SONU

Dün Sevda ile buluşmak için Tunalı'ya yürüdüm. Daha doğrusu Dörtyol'a kadar dolmuşa bindim, zira yokuş zorluyor. Dolmuştan inince şaşıp kaldım, daha bir hafta önce oradaydım ve her şey yerli yerindeydi. Şimdiyse kaldırımlar sökülmüş, asfalt kazılmış, her yer toz toprak içinde. Yol kenarlarında iş makineleri, girilmez şeritleri çekilmiş. Belediyemiz boruları değiştirip kaldırım mı döşeyecek, elektrik tesisatını mı elden geçirecek bilemedim, kimseye de sormadım. Yolun neredeyse yarısını o yana sekerek, bu yandan dönerek, çukurlara basmamaya, toza toprağa belenmemeye dikkat ederek adımladım. Yol üstü bir mağazadan daha önce gözüme kestirdiğim bir şeyi de satın alıp beni bekleyen arkadaşıma ulaştım. Önce buluştuğumuz kahvecide nereye otursak kararsızlığı yaşadık, sonra oradan vazgeçip karşıya, dondurmasıyla ünlü bir mekana geçtik. Ben naneli dondurmaya bayılırım ve her yerde bulamam, buradaki tam kıvamındadır, nanelinin yanına neli alsam diye düşünürken kuzukulaklıyı fark ettim. Daha sabah internette kuzukulaklı dondurma yalayan insanlar görmüştüm, benim kafam kel mi dedim ve ikinci topu ondan istedim, Sevda bana güldü ama tadına bakmayı ihmal etmedi ve sanırım beğenmedi. Ben de bayılmadım zaten, tuzluyla tatlı arası bir tadı vardı ama denemesem çatlardım.

Kendisi böyle bir şey, yemeseniz de olur 😂

Dondurmaları lüpletince üstüne kahve içtik. Oturduğumuz sandalyeler rahatsız, mekan kalabalık ve sevimsiz geldi, yandaki daimi mekanımıza geçip rahat rahat yayıldık. Yeterince sohbet ettiğimize karar verince buluşmamıza sebep olan eylemi gerçekleştirmek için ters yönde yürüyüşe geçtik. İstikamet YKY Kitabevi idi, alacağımız kitap ise ikimizin de edebi tarzına ve hayata bakışına bayıldığı, kırk yılda bir kurgu kitap yazan Arundhati Roy'un anılarını kaleme aldığı yeni kitabı "Sığınağım ve Fırtınam" idi. Birer tane edindik, birer tane de okuyunca değiş tokuş etmek üzere başka kitap edindik. Şeytan azapta gerek derler ya, illa YKY'nin o küçücük puntolarıyla gözümüzü bozacağız. Kitabevi görevlisiyle biraz sohbet ettik ayrıldık oradan. Sonra da birbirimizle vedalaştık.

Şimdi Arundhati Hanım'ın anılarını okumak için sabırsızım ama önce elimdeki 614 sayfalık "2010"u bitirmek durumundayım, Arundhati kadar Mehmet Eroğlu'nun da hatrı var 😊Eylül bana kalın kitaplar ve 20 saatlik Storytel dinlemeleriyle geldi. Neyse "2010"u yarıladım bugün, "Oblomov"un ise 7 saati kaldı. Yaz film ve dizi izleme açısından oldukça kısır geçti, kulaklığımı getirmeyi unutmuşum, TV Kocam Bey nedeniyle sürekli açık olduğundan bilgisayarda bir şey izleyemiyorum. Bu aralar iki yeni oyuna takıldım tablette, şeker patlatmaktan sıkıldım, insülin düzeyimi yükseltiyor 😂 İki yeni oyun yükledim, birinde yemek pişiriyorum, diğerinde kralımıza saray inşa ediyorum, ne yani o da bir çeşit zeka geliştirici, demansımı geciktiriyorum böylece 😂

Perşembe-Cuma Çikomuz evci çıkmıştı bize, tadını çıkardık. Kendisini Dost Kitabevi ile tanıştırdık, Güven Park hakkında bilgilendirdik, sonra da Saraçoğlu'na gidip havuzdaki balıklara baktık. Balıklar beslenmiş de beslenmiş, renkleri de pek güzel, lavanta koklayarak yüzüyorlar:


Bu hafta da böyle bitti, Eylül'ü de yarıladık sayılır. Ankara günleri azalmakta, işin esası evimi de Antalya'yı da özledim ama bir süre daha buralardayız. Yeni haftanız güzel gelsin...

7 Eylül 2026 Pazartesi

ANKARA/EYLÜL-YÜRÜRKEN

Dün sabah değiştirmem gereken bir ürün için Kızılay'a gitmem gerekti. Hava fena halde sıcak, ben de fena halde yorgundum ama değiştireceğim üründen fazla sayıda yoktu, o yüzden kalabalık olmadan mağazaya girmek lehime puan getirecekti. Bu aralar protezlerim biraz mızmız, o yüzden yokuş çıkmaktansa yolu uzatmaya karar verdim. O yokuş öğrenciyken, sonrasında da bir devlet kurumunda bir süreliğine çalışırken çok kullandığım bir güzergahtı. Şimdiki gibi ne iki yanında geniş merdivenler, ne de caddesinde asfalt vardı. Paket taşlarıyla döşenmiş dik yokuşun iki yanında delik deşik kaldırımlar uzanırdı ve özellikle kışın çok sıkıntılıydı. Ankara'ya o yıllarda çok kar yağardı, yağmakla kalmaz, kısa sürede buz tutardı. Buzlu bir yokuştan çıkmanın ve inmenin ne derece zor olduğunu tahmin edersiniz. Az düşmedim, ayakkabılarımın üstüne çorap giyerdim genellikle kaymamak için, yine de zordu. 

Neyse sadede geleyim, gideceğim mağazaya yokuşu tırmandıktan sonraki caddeden ulaşılıyordu ama yokuşu çıkmamak adına biraz ilerideki üst geçide yöneldim, üst geçidi planlayan mimarın ne akla hizmet böyle bir yılankavi giriş tasarladığına hiç aklım ermiyor. Geçide çıkmak için girdiğiniz yoldan bir süre ileriye doğru gidiyor, sonra ters dönüp aynı yolu geri geliyorsunuz, derken bir daha dönüp biraz daha yürüyor ve geçidin üstüne çıkıyorsunuz. Tebrikler, labirentteki fare gibi çıkışı bulmak için dön baba dönelim. Üst geçidi salimen geride bırakıp ilk sokağa saparak yokuşun ulaştığı caddeye çıkıyorum, sağ elimle sol kulağımı gösterdim ama olsun, protezleri kızdırmaktan evlâdır. 

Cadde bu semte taşındığımız 17 yaşımdan bu yana çok ama çok değişti, tüm caddeler gibi. Yol boyu sağı solu inceleyip yok olanlarla, hayatta kalanları tespit etmeye çalıştım. Mithatpaşa Caddesi'yle kesiştiği kavşağa gelince sola dönüp Kocatepe Camii'ni gördüm. Cami henüz yapılmadan aynı noktada Ankara'nın sanırım ilk üniversite hazırlık dershanesi olan Büyük Dershane binası görünürdü. Camii inşaatı bitince dershane de dahil olmak üzere o caddenin üstündeki tüm binalar cami çevre düzenlemesi kapsamında istimlak edilmişti. 

Kavşaktan karşıya geçince köşedeki ilk binanın altında bir mobilya mağazası vardı. Sanırım o yılların en şık mobilyaları sergilenirdi. Nişanlıyken mutlaka vitrinin önünde durur ve içimin gittiği koltuk takımına bakardım. Bakmakla yetinmek zorundaydım, zira fiyatı astronomikti. Lakin ilahlar benden yanaymış ki düğün öncesi aynı takımı Siteler'de görmüş, yarı fiyatının da altında satın alabilmiştik, üstelik mağaza sahibi kaplamasını da benim istediğim kumaşlarla değiştirmişti. Mobilyacı çoktan kapanmış tabii ki, yerinde bir banka şubesi var. Binaların çoğu yıkılmış, eskiden kalanların da zemin katlarındaki dükkanların çoğunun yerinde yeller esiyor. Karşı cephede ilginç bir dükkan vardı mesela, küçük bir tuhafiyeci. Loş mekanda orta yaşı aşkın bir kadın çorap çekerdi. Çoğu kişi çorap çekmek nedir bilmez sanırım, naylon çoraplar çok kaçar malum, işte bu kadının bir makinesi vardı ve kaçan çorap ilmeğini bulup kaçık yeri düzeltirdi. Çorap çekicinin birkaç bina ötesinde "İntim" vardı, gece klübü müydü, pavyon muydu bilmiyorum, ziyaret etme şansım olmadı 😂 Az ileride de merdivenle inilen bir İnegöl köftecisi, minicik bir bahçe, küçük bir dükkan ama yediğim en lezzetli İnegöl köfteleriydi. 

Caddede sabit kalan dükkanlardan biri bir manav, semtin en parıltılı meyveleri, en diri sebzeleri orada satılırdı. Fiyatlar da o ölçüde yüksek olur, pek yanaşılmazdı. Şimdilerde el değiştirmiş ama halen mevcut, gri binalara renk katıyor, fiyatları da nispeten aşağı çekilmiş. Değişmeyen bir başka mekan ise bir pastane, 17 yaşımdan bu yana devam, ne adı ne içeriği değişti. Böyle mekanları çok seviyorum, o kadar az kaldılar ki. 

Annemin de müşterisi olduğu, orta yaşa yönelik kaliteli giysiler satan konfeksiyon mağazasının yerinde bir zincir cafe var. Caddede dişe dokunur bir konfeksiyon mağazası kalmadı zaten, uyduruk, ucuzcu kapı önü standları, çakma parfümcüler, telefoncular sardı her yanı.

Cadde bulvara kavuştuğunda ise soldaki iş hanının altında Maison Belami, sağdaki işhanının altında ise Bravo Dolphin mağazaları vardı, her ikisi de gençlere yönelik şahane giysiler satardı. Vitrinleri ağzımızı sulandırsa da öğrenci harçlığımızla çok ender bir şey satın alabilirdik. Belami'nin bulunduğu han yenilendi, yerinde gözlükçü var, Bravo Dolphin ise artık yok, yerinde yine ucuzcu bir giyim mağazası. 

Sola dönüyor ve gideceğim yere ulaşıyorum, bu kadar nostalji yeter Leylak diyor ve iademi yapmak üzere mağazaya dalıyorum...

Şuraya da Kızılay'dan epeski bir fotoğraf bırakayım:

Görsel: Buradan


27 Ağustos 2026 Perşembe

ANKARA/AĞUSTOS-SON HAFTA

Blogspot bizim posta servisine mi özendi nedir, bu aralar zaten çok seyrek yazabiliyorum, onu da saatler sonra yayınlıyor. Taşeron mu kullanıyor nedir? Ya da taşının bu muhitten demeye getiriyor, bilemedim valla ama kendisine sitemliyiz, sen bizim ilk göz ağrımızsın niye böyle yapıyorsun?

-Eteğimdeki taşları döktükten sonra gelelim günlerin nasıl geçtiğine, öncelikle sıcak geçiyor. Tabii bir bizimki değil herkesinki sıcak geçiyor. Normalde Ankara Ağustos sonunda hafiften sonbahar havasına girerdi ama bu sefer ağırdan alıyor. 

-Hafta başı kız kardeşle buluştuk. Yokuşta protezlerimi yormayım diye dolmuşa bindim, 5 lira zam gelmiş, hay bin kunduz 😃

-Caddemizin akasya ağaçları çiçek dökümüne başladılar, asfalta, kaldırımlara, rögarların içine, balkonlara ve hatta evlere bile kuruyan akasya çiçeklerinden bir halı serili.

-Oturmayı kararlaştırdığımız cafenin kapısında kocaman bir zincir asılıydı. Üzüntü ve muz kabuğu 😌 Haydi hatırlayın bu deyimi, yaşınız çıksın ortaya. Mecburen döndük kendini müze sanıp pazartesiyi tatil ilan eden cafenin kapısından. Hıh bize başka mekan mı yok, elli adım yürüdük gökten kahve düşenini bulduk.

-Eve dönerken uğradığım marketin et reyonundaki orta yaşlı görevli Bertolt Brecht'in adeta klonlanmış bir kopyasıydı, yuvarlak çerçeveli gözlüklerine kadar. 

-Dün akşam yemekte çok ağır misafirlerim vardı. İçlerinden bir tanesi ressamdı, burada oldukları sürece yaptığı resmi birkaç banknot sayarak satın aldım, şimdi başucumda asılı. Yatarken dereden aşağı yüzen kırmızı Japon balıklarını seyrediyorum 😂

-Kahküllerim aşırı uzadı, terle birbirine yapışıp Hitler'in kahkülüne benziyordu. Bugün kuaföre uğradım, hemen keser diye düşünmüştüm ama müşterisi vardı, beklememi söyledi, randevum var yarım saat sonra deyince saçını kestirmekte olan kibar hanım bana izin verdi, 5 dakikada şıkır şıkır hallettirip çıktım. Kuaföre borcumu sordum, dedi ki "Yoh Yoh!". İki gündür Esin Afşar şarkıları dilime dolandı. 

-Randevum Bilgeciğimin annesi Sevdacım'la idi, abone mekanımızda buluşup arpa suyu içtik, bol bol dedikodu yaptık, ruhumuz gıdalandı. 

-Sabah erkenden uyanıp uyku tutmayınca elimdeki kitabın son birkaç sayfasını bitirdim. Çok sevip etkilendiğim bir kitap oldu ama YKY'nin puntoları gözlerimin canına okudu. "Sevgi ve Özlemle"yi tavsiye ederim efem. Şu anda elimde Sadık Şendil'i konu alan bir biyografi var. Sadık Şendil tatlı, yetenekli ve mizah dalında usta bir insanmış ama kitabın yazarı için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Bu kadar kötü bir biyografi okumamıştım. 

-Ağustos'un son kitabı olarak bir tuğlaya başlıyorum yarın sabah, bana şans dileyin. "Ustaparmak" övgüler üstüne Nadir Kitap'tan getirttiğim, rafta keyfimi bekleyen bir kitaptı, daha fazla bekletmeyeyim dedim. 

-Bugünlük bu kadar, Blogspot'un gönlü ne zaman isterse o zaman okursunuz diyerek iyi akşamlar diliyorum...

8 Haziran 2026 Pazartesi

ANKARA/HAZİRAN-TUNALI'NIN HİLMİ'Sİ

Bugünün en güzel yanı sevgili Sevda ile buluşmamızdı, siz onu Bilge'nin annesi olarak tanıyordunuz, ben de öyle başlamıştım ama sonra Sevdoşum oldu 😊

Öğlen saatlerinde sıcakta yokuş tırmanmayayım diye Tunalı'nın başına kadar dolmuşla gittim ve indiğim yerden buluşma noktasına doğru yürürken de epey eskilere götüren bir nostalji yaşadım. Tunalı Hilmi Caddesi ile tanışmam liseyi bitirdiğim yıl Yenimahalle'den Yenişehir'e taşınmamız ile başlar. 17 yaşında yaşamaya başladığım Yenişehir neredeyse aklımın erdiği günden beri hayatıma etki eden Yenimahalle'den çok farklı idi, intibak etmekte biraz zorlandık haliyle, özellikle çok sevdiği komşularını geride bırakan annem, apartmanın sevgilisi olan minik kardeşim, üniversite yaşamına alışmakta ve farklı bir kültüre sahip yeni semtte bocalayan ben. Babam yine evden işe, işten eve, kendi çevresinden çok da kopmuş değildi. Bir süre sonra alıştık elbette, annem yeni komşular edindi, kardeşim yeni şefkatli kucaklar buldu, ben hem okula, hem de semte aşina oldum. Oldum olmasına da Tunalı hâlâ ulaşılması zor bir hayal gibiydi. O yaşa kadar ekonomi sınıfında seyahat etmiş bir yolcunun birdenbire birinci sınıfa atlaması gibi bir şeydi ve ürkütüyordu. Yenimahalle 5. durakta piyasa yaparak ergenliğini geçirmiş birinin Tunalı'da gezmeye alışması biraz zaman alacaktı. Yani Ragıp Tüzün (Yenimahalle'nin kuruluşunda rol oynamış Ankara belediye başkanı, semtin ana caddesi onun adını taşır), Tunalı Hilmi (Jön Türk hareketinin öncülerinden bir devlet adamı ve milletvekili) karşısında 1-0 mağlup durumdaydı. O zamanların Tunalı'sını şimdiyle kıyaslarsak şimdiki hali Çarşamba pazarı gibi kalır. Fiyat etiketlerinin yüksekliği nedeniyle fazla yanaşılamayan lüks vitrinler, şık cafeler, kokuları kaldırımlara taşan şarküteriler (şarküteri kokusuna bayıldığımı söylemiş miydim?), pastanelerin kapı önüne atılmış masalarında "five o'clock tea" alan, muhtemelen oralarda doğmuş, büyümüş, yaşlanmış süslü teyzeler, solaryum bronzu, houte couture giysili havalı kadınlar, bacaklarında yıkanınca kırarmayıp ağaran gerçek jean pantolonlar taşıyan gençler o yılların Tunalı'sının olmazsa olmazlarıydı. Arada bir uğrardık tabii ki, Sim Dondurma'dan (şimdi yerinde ayakkabıcı var) aldığımız dondurmayı yalayarak Kıtır'ın önünden geçer ve Tunalı'nın en harcıalem mekanı olan Kuğulu Park'a dalardık. Park o zamanlar arazisinin bir kısmını Polonya Büyükelçiliği'ne kaptırmamıştı, daha büyük, daha ağaçlı idi. O zaman da pasaklı olan havuzda yüzüp duran, şimdikilerin büyük büyük dedeleri olan kuğulara bakar, banklarda dinlenir, dönerdik. Sonradan küçülse de Kuğulu Park her daim Tunalı'nın simgesi oldu Ankaralılar için. Arkadaşımın "Aşk Tesadüfleri Sever" filmine bayılan kızı İstanbul'dan Ankara'ya geldiğinde merakla kendini Kuğulu Park'a götürtmüş, parkın boyutunu görünce de şaşakalmıştı 😂 Boyutu ne olursa olsun o park bizim parkımızdır ve geçen yıl doğup bu yıl büyüyen kara kuğu Parla için bile gidip pis kokulu havuzu seyran eyleriz 😊

Sonra bir şey oldu, dayımlar Tunalı'ya açılan bir sokağa taşındılar ve bizim gidiş-gelişlerimiz artıp sıradanlaştı. Artık Besi Çiftliği'nin enfes soğuk sandviçlerini tadıyor, takı mağazalarına takılıyor, Kıtır'a adını veren kıtır piliçleri yemeye gidiyorduk. Annem arada coşup Cambo'ya götürüyor, vallah billah kesesi dediği gizli hazinesinden İnegöl köfte ısmarlıyordu. Bazen yengemle alışverişe çıkıyorduk cadde boyunca. Kocaman bir kitapçı vardı adını hatırlayamadığım, ilk Selim İleri'mi (Her Gece Bodrum) oradan yengem alıp hediye etmişti bana. İster alışveriş, ister yürüyüş olsun mutlaka Kuğulu Park'ta sonlanıyordu Tunalı Hilmi turları. Hatta bir seferinde dayımın bu olaya alışkın 3 yaşındaki oğlu almış başını gitmiş, arkasından koşturan abisi yarı yolda yakalayıp "Nereye?" diye sorduğunda "Gidiyom Vakvak" cevabını vermişti 😂

Sonra saltanat bitti, her yer gibi Tunalı da yozlaşmadan nasibini aldı, lüks mağazalar birer birer yok oldu, önce Besi Çiftliği, Sim Dondurma, adını hatırlayamadığım kitapçı kapandı. Pek çok cafe ekonomik koşullara direnemedi. Caddenin simgesi güzelim Flamingo Pastanesi kötü kokulu bir dönerciye dönüştü. Derken yılların Cambo'su elveda dedi, neyse ki Kıtır hâlâ direniyor ve Kuğulu Park her daim nöbette. 

Bugün bunları düşünerek adımladım kaldırımlarını, insanların çoğu yine şıktı, Tunalı'nın kadim ahalisinden arta kalan pinpon teyzeler ağarmış ama fönlü saçları, makyajlı yüzleri ve şık kostümleri ile ya alışverişte ya Elizinn'de brunchta idiler. Zarif cafelerin, bistroların çoğu kapanmış yerlerini yeni nesil self servis kahveler almış, mağazalar sıradanlaşmış olsa da Tunalı hâlâ çekim merkezi, görmeyince özlenen. Aşağıdaki kahve de bu günden, Tunalı'da bir bistroda Sevda eşliğinde içildi:



25 Mayıs 2026 Pazartesi

ANKARA/MAYIS-GÜL MEVSİMİDİR*

Yolculuk sırasında molada, ertesi gün Çankaya dolaylarında dalında salınan gümrah leylakları görünce "Amanın" dedim, "bunlar Leylak ablalarını beklemiş, aferin onlara". Biraz şımarmış olmalıyım ki bugün de mahallede leylak avına çıktım. Kot farkını hesap etmediğim için papaz her zaman pilav yemedi, yüksek semtlerde devam eden leylak sefası alçaklarda çoktan bitmiş ama kalp biçimli yaprakları bile keyif verdi:


Yıldırım Gürses'in bestesindeki gibi leylaklar dökülmüş ama güller ağlamamış, aksine coşmuş da coşmuş. Başkentimizin henüz müteahhit eline düşmemiş karakterli apartmanlarının bahçeleri rengarenk. Arada bir serpeleyen yağmura aldırmayıp 3-4 sokağı arşınladım. Hemen her bahçede leylak var, bir ay önce burada olsam bir şölene yakalanacakmışım. Güllerle avundum:





Bahar acaip bir şey, ne savaş dinliyor, ne ekonomik kriz, ne politik çekişme, çıkıp geliyor ve güzelleştiriyor değdiği her yeri. Ülkede yaşananlardan bunaldığınız anda sizi avutuyor. Pasaklı merdivenleri bile şenliğe çeviriyor:


Caddenin adını aldığı bir dere yaşarmış eskiden bu lokasyonda, Bülbülderesi. Ne şiirli isim değil mi? Şimdilerde caddenin altından akıyor sessizce, kurumadıysa tabii, tıpkı İncesu gibi, Kavaklıdere gibi, Hoşdere gibi. Belgeseli bile yapıldı bunların "Asfaltın Altında Dereler Var" adıyla. "Angara'nın bağları/Büklüm büklüm yolları" diye ülkenin her yanında çalınan favori düğün türküsündeki bağlar da buralardaymış zamanında. Kala kala bahçelerdeki ağaçlar kaldı, onlar da müteahhitlerden ne kadar kaçabilir bilmiyorum. 


Bir antik şehir değil fotoğraftaki, yıkılmış ve yeniden doğması için hazırlanan bir apartmanın arsası. Arkadaki sütun benzeri şeyler de sobalı zamanlardan kalma kömürlükler, yerlerini alacak kombileri bekliyorlar. 

Binaların ön yüzleri egzostan, tabelalardan, pasaklı dükkanlardan çirkinleştikçe arka cepheleri güzelleşiyor, baharın katkısını göz ardı etmeyelim elbette. Aşağıdaki fotoğraf bizim apartmanın istinat duvarlı arkadaki oto parkından:


Eve gelip de arabayı park ederken çirkin duvarı saran sarmaşıklara ve aralarında açmış sarı güllere bakakaldım.

*Gül Mevsimidir: Füruzan'ın çok sevdiğim novellalarından biri. İzmirli Mesaadet Hanım'ın hoyrat yaşlılığını, anılarındaki gençliğini ve Rüştü Şahin'e olan aşkını hala okumadıysanız çok şey kaçırdınız derim...



23 Mayıs 2026 Cumartesi

ANKARA/MAYIS-BİZ GELDİK

Neredeyse bir hafta süren toplanma yorgunluğunun üstüne bir de sabahın 4'ünde uyanıp yarım saat sonra yola düşünce yolculuğumun ne gadan datlu, keyifli, mis kimin geçtiğini tahmin edersiniz. Allah sizi inandırsın adımımı kapının dışına atana kadar yine bir şeylerle uğraştım. Arabaya sonunda oturduğumda da kargalar bırakın kahvaltı etmeyi, güzellik uykusundan bile uyanmamışlardı. Afyon'a kadar sütçü beygiri misali kah uyuyup kah uyanarak geldim. Geleneksel İkbal molasında her zamankinin aksine epey nüfus yoğunluğu vardı. Tatiline erkenden başlayanlar sabah kahvaltılarını eda etmekte idiler. Biz de yedik bir şeyler, marketten patatesli Afyon ekmeği aldık. Normalde akaryakıtı da oradan alırdık ama İkbal genişletme faaliyetine girişmiş otopark inşaat alanı olmuş, benzin istasyonu da faaliyete geçici ara vermiş. Yolun karşısında besledik arabamızı ve yola devam ettik. Afyon çıkışı tam dişime göreydi. Şehirlerarası yolun kenarlarına dikilmiş leylaklar ben geçeceğim diye açmışlar ki hem de nasıl, beyaz mı istersiniz, mor mu, hay yaşayın be dedim kendilerine, gözümü gönlümü şenlendirdiniz. 

İkinci geleneksel mola yerimiz, Sivrihisar sapağındaki muhteşem olmayan Muhteşem tesisleri idi. Lakin oranın da bana bir sürprizi varmış, bakınız aşağıda:


Muhteşem Tesislerindeki en muhteşem şey bu, bu sefer salmamış çiçekleri büyüğüm gelsin diye beklemiş, sarıldık sarmaştık, fotoğraflar çektik birlikte. Göz hakkı üç dal da koparmış olabilirim, aramızda kalsın 😉

Ankara girişi pek kalabalıktı, herkes bayramı başşehirde geçirmek niyetinde galiba, zor bela ulaştık eve, taşıdık yükleri yukarıya. Mecburen buzdolabını temizleyip mutfağı elden geçirdim, akşam ise Umutçiko ile hasret giderdik.

Şu saat itibariyle bitmemiş bir temizliğe marketten gelen poşetleri boşaltma arası verip iki satır yazarak dinleniyorum. Sanırım bugünlük bu kadar diyeceğim, hem işe, hem bloga. Sağlıcakla kalın...

24 Eylül 2025 Çarşamba

DUVAR RESİMLERİNİN PEŞİNDE

Sevgili Cerenimiz geçen günkü yazısında günlük rutinini yazmış ve bizleri de günlük rutinlerimizi yazmak için davet etmiş. Ankara'da günler biraz daha yavaş akıyor sanki, hep aynı minvalde devam edip gidiyorum.

Bir süredir erken yatmaya gayret ediyorum, zira uzun yıllar gece 12'den önce yatağa girmedim, girdiğimde ise uyuyamadığım geceler çok oldu, bunun üzerine yatma saatimi 10.30-11.00 civarına çektim ve Magnezyum takviyesi de alınca nispeten uyuyabildiğim gecelere kavuştum. Hâl böyle olunca da günlük rutinim erken başlar oldu:

7.00-Saat kurmuş gibi uyanma, çünkü o saatte ilaç içiyorum ve vücut ritmim kendini buna uydurdu. Uyandıktan sonra eğer gece iyi uyuyamamışsam kendimi biraz daha yatakta bırakıyorum uyur ya da uyanık. Uykumu almışsam kalkıp çay koyuyor, kahvaltı hazırlıyorum. Sonra ya kitap okuyarak, ya film izleyerek, ya da tablette şeker patlatarak kahvaltımı ediyorum keyfimi bozmadan. Bu arada evin yüzde 50'si henüz uykuda oluyor.

9.00-Ortalık toparlama, varsa makineye çamaşır atma, bulaşık makinesi çalıştırma, yıkanan çamaşırları asma gibi domestik faaliyetlerle geçiyor zaman. 

11.00-Önceden kalma yemek yoksa mutfağa giriyor ve tercihan iki gün yenebilecek şekilde yemek hazırlıyorum. Bazen dışarı çıkmayacaksam öğleden sonraya da kalabiliyor bu faaliyet.

14.00-Kızkardeş ya da arkadaş buluşması, ikisi de yoksa yürüyüş için evden çıkma. Eğer canım çekmiyorsa evde miskinlik. Genelde kitap ya da film eşliğiyle.

19.00-Akşam yemeği hazırlıkları, yemek, bulaşık toplama, ardından çay vs vs

22.00-Babam sağken eğer bizdeyse saat on oldu mu "Zatım yatmak yapıyor" der ve evde kim varsa hepsine ayrı ayrı "İyi geceler" diyerek odasına giderdi. Şimdi ben devraldım bu işi, "Zatım yatmak yapıyor" diyor ve inime çekilip kitabımı okuyarak uykumun gelmesini bekliyorum. 

Sıkıcı Ankara rutinim burada sona erdi. Hafta sonu biraz daha hareketli oluyor tabii, çocuklar geliyor falan.

Bugün öğleden sonra kendime Mural Festivali hediye ettim. Çankaya Belediyesi'nin düzenlediği bu etkinlikte Eylül ayı boyunca müsait olan binaların dış cephelerine duvar resimleri yapılıyor. Bir kısmı tamamlandı, bir kısmının yapımı devam ediyor, üçü bizim eve yürüme mesafesinde olunca "Ya kısmet" dedim ve düştüm yola. Önce Binek Taşı Sokağa yöneldim, o yol üstüydü çünkü. Farkettim ki yıllardır bu civarda oturmama rağmen ne Bardacık, ne Binek Taşı Sokağa hiç girmemişim, şaşırdım sokakların güzelliğine. Müteahhitlerin gözüne çarpmaması dileğiyle baktım ağaç dolu bahçeler içindeki eski ama kişilikli apartmanlara, öyle güzeldiler. Derken ilk mural göründü:


Bardacık ve Binek Taşı Sokağın kesiştiği yerde, bir yüzü Bardacığa, bir yüzü Binek Taşı'na bakan yuvarlak konumlu bir binada başlamışlar balıkların resmedildiği bu duvar resmine, henüz bitmemiş. Resimleyenler kendilerini dinlenmeye almışlar, sohbet ediyorlardı. Biraz fotoğraflayıp Kennedy Caddesi'ne kırdım rotamı. Yine her iki yanında gümrah bahçelerle çevrili eski Ankara apartmanlarının olduğu Beykoz Sokak'tan Büklüm'e, oradan da Kennedy Caddesi'ne geçtim. İlk yapılan mural caddenin başındaki, yan tarafındaki boş arsa otopark olarak kullanınan apartmanın otoparka bakan yanına yapılmış. En çok onu beğendim:



Sonra Kennedy Caddesi'ne tırmanıp karşı kaldırımdaki 22 numarayı buldum:


Murallar bitmişti şimdilik, Tunus Caddesi'nden gitmek istediğim için geri döndüm, yokuş aşağı inerken karşıma şu minnoş çıktı:


Bunun bir de kapkara kardeşi vardı ama o poz vermek istemedi. Ben de onun yerine rengi kahverengiye dönüp kurusa da her haliyle güzel olan at kestanesi yapraklarını fotoğrafladım, arkadan vuran güneşle dantel gibiydiler:


Evin yoluna vurdum kendimi bundan sonra, yol üstü öğrendim ki Bestekar Sokağı kesen bir de Güfte Caddesi varmış. Bestekar Sokak ismini 1950'li yıllarda orada oturan kadın bestekar Nazife Güran'dan almış. Ne bestelediğini merak ederseniz aşağıdaki linkte bestelerinden biri seslendirilmiş:


Atkestanesine dikkatinizi çekerim, gövdesinde üç tane göz sizi izliyor 😂 Kalın sağlıcakla...

21 Ağustos 2025 Perşembe

GEZELİM, ÖĞRETELİM / 21 AĞUSTOS

Umut üç gündür bizdeydi ve zamanı değerlendirip Ankara turlarımıza devam ettik. Umarım bunlar ileride babaanne ile yapılan geziler olarak güzel anıları arasında yer alır. Benim babaannem ile hiç güzel anım yok. Farklı şehirlerde yaşıyorduk, yılda bir-iki kez görüşebiliyorduk, o zamanlarda da pek kaynaştığımız söylenemezdi, hele de kuzenlerle aynı zamanda bulunuyorsak ilgisinin ibresi daima onlardan yana dönerdi rahmetlinin. Kızının çocukları olmasından mı kaynaklanıyordu, benim içe kapanık  ve çekingen bir çocuk olmamdan mı bilmiyorum. Babam ilkokulu bitirip okumak için ayrılmıştı yaşadıkları küçük ilçeden, büyük halamsa evlenene kadar ailesiyle birlikte kalmıştı, bundan kaynaklı bir yakınlık da oluşmuş olabilir. Kısacası sevgi ilgiyle büyüyor. 

Umut'la ilk günümüzde Kale'ye gitmeye karar verdik. Evvelki yıl da bir kez gitmiştik ve çok hoşuna gitmişti. Koyunpazarı ve Atpazarı olarak tanıttığım yerleri uzun süre Koyun Sokak ve Eşek Sokak olarak hatırlamıştı 😂 Koyunpazarı yokuşunu sıcakta ne onun, ne de benim tırmanacak takatimiz olmayacağı için taksiye bindik. Çok sempatik bir şofördü ve aracı yeni devralmış, bizimle siftah yaptığını söyledi, Umut sıcaktan şikayet edince de "Emrin olur" diyerek klimayı açtı. Karşılıklı sohbet ederek ulaştırdı bizi Kale'ye, Umut'a korna çalıp el sallayarak veda etti.

İlk durağımız Umut'un çok sevdiği fındıkkıranlardan bir koleksiyon bulunduran Kurşun Asker Cafe oldu. 


Fotoğrafta gördükleriniz buzdağının görünen yüzü, binlerce fındıkkıranlı obje var, tozu nasıl alınır, nasıl korunur bilemedim. Bunların yanı sıra bir miktar da kirloz ve Çaki kılıklı taşbebek mevcut ama asıl taşbebekler Kale'nin girişinde, soldaki cafede. Bu kadar çok olunca insan bebekten soğuyor 😀 Ben portakallı kahvemi (fena değildi), Kocam Bey çayını, Umut limonatasını içip cafe içi keşfimizi de tamamlayınca Kale surlarını fethe çıktık. 

Surlar fındıkkıranlardan daha çok ilgisini çekti Malçokoğlu Ummut Bey'in 😂 Kahve içerken bahsettiğim, çocukluğumda geldiğimiz eski bir ahbabın Kale'deki evine de taktı kafayı, neredeyse tüm evlerin önünde durup "Burası mıydı?" diye sordu, en sonunda viran birini gösterip "Hah işte, burasıydı" diye salladım da rahatladı 😃

Kale sırtlarından Atakule'ye şahin uçurduktan sonra tırmandık surlara ama bir de bana sorun nasıl tırmandım. Sanırım eski insanların bacakları 2 metre falanmış, o yüksek merdivenlerden nasıl inip çıktınız bre gafiller. Hiç mi düşünmediniz yıllar yıllar sonra diz protezli bir Leylak da buralara gelmek isterse diye. Torun hatrına "Dayan dizlerim dayan" diyerek çıktım tepelere.


Umut'sa arasıra gözlerine giren güneş dışında hayatından memnundu. Surların yapılma sebebinden, açılan hendeklere, hendeklerin üstündeki akşamları kapatılan köprülere, gözetleme kulelerinden küffara atılan oklara, düşmanın tepesine dökülen kızgın yağlara, mancınıkla atılan Rum ateşlerine kadar ne anlattıysam dikkatle dinleyip, anlamadığı yerleri tekrar tekrar sordu. Hoş eve dönünce epeyce kızgın yağ döktü kafama kafama, ben de ona ok attım 😂


O kadar sevdi ki olayı, karşıda görünen Kale burcuna da gidelim diye tutturdu, babaannesini mefta etmek gibi bir niyeti vardı sanırım, "Orası ziyarete kapalı" diyerek ikna ettik zor bela. Sıcağa rağmen çok kalabalıktı Kale, keşke insanlar içtiklerinin şişelerini, yediklerinin paketlerini de sık yerleştirilmiş çöp kutularına atsalardı, surlara bitişik bir evin çatısı silme pet şişe ve cola ambalajı doluydu.

Umut gönülsüzce, biz memnuniyetle ayrıldık güneşin oklarını tepemize gönderdiği Kale'den. 


Bir dahaki yazıda Ulus civarını arşınlamak dileğiyle. Bu akşam uzun zamandır aklımda olan ve merak ettiğim bir oyunu izleyeceğim, oldukça heyecanlıyım: Serkan Keskin'in tek kişilik oyunu "Saatleri Ayarlama Enstitüsü". Kalın sağlıcakla...




26 Mayıs 2025 Pazartesi

HOŞ BULDUM / 26 MAYIS

Efendim, tahmin edeceğiniz üzere ferahlık olsun diye tebdil-i mekan yapıp Ankara'ya geldik. Öncesi de, sonrası da hayli yorucuydu, hâlâ dinlenebilmiş değilim. Yolculuk günü sabahın 4'ünde, saatin alarmına fırsat vermeden Kocam Bey tarafından uyandırıldım. Zaten toplamda 2 saat uyumuştum, mecburen kalktım. Son toparlanmaları yapıp yola çıktığımızda saat 5'ti. Sütçü beygiri modunda ara ara ayakta uyudum. Bucak civarında yol kenarında açmış gelincikleri görünce uykuya kış dedim. Arabadan inip birkaç poz fotoğraf çektim.


Günler süren yorgunluktan kaynaklı varis ağrılarım, uzun süre oturunca protezden kaynaklı diz ağrılarım ve ben eksik mi kalayım diyerek kendini gösteren huzursuz bacak sendromum elele tutuşup şişmiş ayaklarımın üstünde horon teptiler. Uzun zamandır yaptığım en tatsız yolculuk oldu desem yalan olmaz. Hava da inadına sıcaktı. Afyon'a yanaşırken son geçişimizde "Bir daha gelmeyelim buraya, kalite iyice düşmüş" dediğimiz için yine İkbal'de mola verdik. Adetimizdir, bir daha gelmeyelim dediğimiz yere mutlaka yine gideriz 😂 Arabadan inmeseydim mefta olacaktım, gözüm İkbal Mikbal görmedi. Çay içip birimiz tost, birimiz sigara böreği lüplettik, depoyu fulletip yola devam ettik. Geçtiğimiz en küçük ilçe bile betona kesmiş, yıllar sonra tarih kitapları bu içinde bulunduğumuz dönemi "Beton Devri" olarak adlandıracak sanırım.

Ankara'ya gelmeden yine adetimiz üzere Muhteşem Tesisleri'ne uğradık. Masalara gölge yapan güzelim salkım söğüdü üzerine kuşlar konup ortamı gübreliyor bahanesiyle kestiklerinden bu yana o tesise de gıcığım ama arka tarafında leylak ağaçları var onların hatırına itiraz etmiyorum. Lakin tek bir dal leylak kalmamış üzerlerinde, geçmiş zamanları, üzüntü ve muz kabuğu 😒 (Kim hatırlar bu sözcükleri?) Kocam Bey çaylanırken araba yıkandı, ben de satış mağazasını teftiş ettim, baktım fırından yeni çıkmış ekşi mayalı tam buğday ekmekler var, kendimize ve aile efradına kaptım birer adet. 

Başkentimize çirkin kapısından giriş yaptığımızda saat 13.00 idi. Yüklerimizi yukarı çıkardık. Niyetim hiçbir şey yapmadan bir süre yatmaktı ama içime sinmedi, mutfakta detaylı bir temizlik yapıp buzdolabını çalıştırdım. Odaları süpürüp ayak altını sildikten sonra da biraz dinlenmeyi hak ettim. Ertesi gün kız kardeş ve çocuklar geldi, hasret giderdik.

Ve gelir gelmez ağrıyan ayak bileğimi ciddiye almadan kendimi sanata verdim. Akün Sahnesi'nde İzmir Devlet Tiyatrosu'ndan bir ekibin "Anahtar" isimli oyununu izledim. Hem oyun, hem oyuncular oldukça iyiydi.


Oyunun başlamasını beklerken Akün anılarım canlandı. Malum önceleri sinema idi orası. Hatta açılışını "Hababam Sınıfı" ile yapmıştı. Kapının önünde sekiz çizen bir kuyrukta bekleyerek restore edilmiş "Rüzgar Gibi Geçti" filmini de orada izlemiştik. "Dersu Uzela", "Skandal", yenilerde çekilen "Society of The Snow"un ilk versiyonu "Hayatta Kalmak" ve adını hatırlayamadığım pek çok filmi izlediğim güzelim sinema. Son izlediğim film ise Jo rolünü Wynona Rider'ın oynadığı "Küçük Kadınlar" olmuştu. Akün'ün arka tarafında ise Çağdaş Sahne vardı, kimi zaman tiyatro, kimi zaman sinema salonu olarak kullanılırdı. Orada izlediğim filmlerden aklımda en net kalan film "Bedrana" idi. Şimdilerde "Şinasi Sahnesi" olarak Devlet Tiyatroları'na bağlandı o da. 

Tiyatro çıkışı eve yürüyerek döndüm ama yarı yolda sağanağa yakalandım, neyse ki bir çantacının vitrinine bakıyordum ve orada bekledim dinene kadar. Sonrasında güneş açtı ve ortalığı toprak kokusu sardı. 

Yeni başlayan haftanın güzel geçmesi dileğiyle kalın sağlıcakla...

23 Nisan 2025 Çarşamba

ANKARA ALFABESİ 3 / 23 NİSAN

 Geldik alfabemizin son harflerine:

-M/MECLİS: Madem bugün 23 Nisan, Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, o zaman, şimdilerde Kurtuluş Savaşı Müzesi olarak gezilebilen 1. Meclis ile başlayalım:

İnşasına 1915 yılında başlanan Ankara taşından yapılma bina ilk meclis oturumunun burada yapılmasına karar verilince halkın katılımıyla acilen tamamlanmış 23 Nisan 1920'de açılmış. 1924 yılından sonra hemen yan tarafında inşa edilen yeni binasına taşınmış. 1981'den bu yana da müze olarak hizmet vermekte. Özellikle ilk haliyle teşhir edilen toplantı salonu çok etkileyicidir. 

 2. Meclis binası ya da şimdiki adıyla "Cumhuriyet Müzesi". Mimar Vedat Tek tarafından tasarlanan bu güzelim bina 1924'den 1961'e kadar Meclis olarak hizmet vermiş, o yıl Meclis yeni binasına taşınınca CENTO binası olarak kullanılmış. CENTO'nun kaldırılması ile Kültür Bakanlığı'na devredilen bina bir süre farklı şekillerde değerlendirildikten sonra 1981 yılında Cumhuriyet Müzesi olarak faaliyete geçmiş. Binanın yan tarafında yemyeşil ve çok güzel bir park vardır. Çocukluğumda anneannemle giderdik bazen, su kaskatları kalmış aklımda. Park biraz küçülse de halen duruyor, sanırım şimdilerde halkın girişine de açık. Çocukken en sevdiğim ve ihmal etmediğim şeylerden biri binanın önünden geçerken duvarı oluşturan zincirlerin birleştiği kocaman taş kürelere dokunmakta. Ne mutlu ki halen mevcut ve hala geçerken elimi değdirmeden geçmem.

Ve bu fotoğrafta da şimdilerde faaliyet gösteren TBMM'nin genel kurul salonunu görmektesiniz. Önceden randevu almak kaydıyla haftanın belirli günlerinde gezilebiliyordu, şimdilerde devam ediyor mu bu durum bilmiyorum.

-N: Ankara'da doğup büyümüş, şehri çok seven ve halen sık sık ziyarette bulunan bir N var, hepiniz bilmektesiniz 😊 (Kendimi de alfabeye dahil ettim ya, tebrikler)

-O/ORMAN ÇİFTLİĞİ: Tam adı Atatürk Orman Çiftliği elbette, alfabeye uysun diye ormanla başladık. Şimdilerde darmaduman olsa, eski özelliğini yitirse de çocukluğumun vazgeçilmezlerindendir, anılarımda en büyük yeri kaplayanlardan biridir. 1960 yılında taşındığımız ve yıllarca oturduğumuz evimizin etrafı biz o semtten taşınana kadar bomboştu, arka bahçemizden başlayan kırlık alan Çiftik'e kadar devam ederdi. Bahar geldi mi konu komşu toplanır, nevaleleri hazırlar ve Çiftliğin hemen yanından geçen, çevresi yemyeşil eski İstanbul Yolu'na pikniğe giderdik. O zamanlar mangal adeti yoktu pikniklerde, evde hazırlanıp bozulmadan dayanacak ne varsa götürürdük yanımızda. Yer-içer sonra da bir Çiftlik turu atardık. Bazen piknik için değil sadece gezmek ve tadı halen damağımda olan Çiftlik dondurmasından yemek için gidilirdi. Dondurma şimdilerde hala mevcut ama tadı asla o eski tat değil. Çocukluğunda AOÇ dondurması yiyen ve kırmızı kapaklı şişedeki günlük AOÇ sütü içerek büyüyenlerin başka bir dondurmayı ve sütü sevmesi mümkün değildir zaten. 

Ve Hayvanat Bahçesi, henüz hayvanların mahpus edildiği düşüncesine erememiş zihinlerimizle oraya gidip hayvanlarla birlikte olmak mutluluk kaynağıydı. Hele "Mohini" adındaki fil bahçenin maskotuydu. Hindistan lideri Nehru'nun 1950 yılında Türk çocuklarına armağan ettiği fil yıllar boyu her hayvanat bahçesine gittiğimizde önünde dakikalarca oyalandığımız bir arkadaştı bizler için. Hayvanat Bahçesi artık yok, içindeki hayvanların akibeti ise meçhul.

-P/PAPAZIN BAĞI: Çocukluğumun unutulmaz mekanı Çiftlik ise, gençliğimin mekanı da Papazın Bağı idi. Ankara'nın beton kalabalığının içinde bir vaha idi orası. Arkadaşlarla orada buluşulur, doğum günleri kutlanır, sıcak yaz günlerinde serin bir mekan olarak nefes alınırdı. Ermeni bir aileden kalma çiftlik evi ve bağın restorasyonuyla hizmete girmiş bir tesisti. Birkaç yıl önce eski güzelliği ve azametinde olmasa da yine şehrin ortasında bir yeşil alan olarak hizmet veriyordu. Şimdilerde faaliyeti devam ediyor mu bilmiyorum. 


-R/RADYOEVİ: Çocukluğumuzun yegane eğlencesi radyo idi. Henüz okula gitmediğim yıllarda radyonun içinde küçücük adamların olduğunu ve dinlediğimiz her şeyin onlar tarafından gerçekleştiriliğini sanırdım. Biraz haşarı ve teknik becerisi olan bir çocuk olsam radyonun içini açıp bakardım eminim, öyle merak ederdim. Bunu yapan çok kişi olmuştur diye düşünüyorum. Minik, siyah bir radyomuz vardı, tepesine yumruk vurmadan çalışmazdı. Sonraları babam yeni bir radyo aldı, önünde iri dişler gibi tuşları olan bir Siera. Anneannem "sigara" adını takmıştı ona. Oyılların radyo programları bir başkaydı. Uğurlugiller, Okul Radyosu, Mikrofonda Tiyatro, Arkası Yarın, Çocuk Saati, şarkılar, türküler, reklam aralarına giren skeçler. Hiç kapanmazdı ki radyo, öyle sevilirdi. Ve şu aşağıda fotoğrafını gördüğünüz binanın önünden ne zaman geçsem kapısından çıkan bir ünlüyü görmeyi umut ederdim. Yıllar sonra blogum nedeniyle davet edildiğim bir programda hem konuşma yapmak, hem de radyoevinin içini görmek şansını yakalamış ve çok mutlu olmuştum. 

-S/SEYLAP EVLERİ: Blogumu açtığımdan beri o kadar çok bahsettim ki bu evlerden takipçilerimin büyük kısmı aşinadır. 1957'de Ankara'nın bir bölümünü vuran, yüzden fazla kişinin ölümüne ve çok daha fazlasının evsiz kalmasına sebep olan Hatip Çayı taşkınında evlerini kaybedenler için 2 yıl sonra yaptırılan ve uzun taksitlerle hak sahiplerine dağıtılan, bu nedenle ismi de Seylap Evleri olan bu bloklardan birinde geçirdim çocukluğumu ve ilk gençliğimi. Hayatıma damga vuran, kişiliğimin gelişmesinde önemli katkısı olan, mahalle kültürünü tam anlamıyla yaşamamı sağlayan, hiç unutamadığım konutlardır bunlar. Ne yazık ki 4 bloktan hiçbiri yok artık. Yıkıldılar ve yerlerine çirkin ötesi beton bloklar dikildi. Göz alabildiğine uzanan yeşil kırların yerini yine beton binalan aldı. Artık hüzünden başka duygu yaratmıyor bende semtin o bölümü. İyi ki orada yaşamışım ve iyi ki anılarım var diyerek avunuyorum. 

-T/TUNALI HİLMİ: Tunalı Hilmi Caddesi ya da halk arasındaki söyleyişiyle Tunalı ve o caddenin simgesi Kuğulu Park. Ankara'nın Çankaya ilçesinde yaşayıp da Tunalı'da piyasa yaptıktan sonra Kuğulu Park'a girip dolaşmasın ve kuğulara ekmek atmasın. Şimdilerde yasaklansa da az kuğu beslemedik zamanında. Bir zamanlar, ilk gençliğimizde Tunalı statü sembolüydü, orada oturmak, oradaki mağazalardan alışveriş etmek, oradaki mekanlara takılmak bizim gibi memur çocuklarının pek harcı değildi. Sonraları dayım taşında oradaki sokaklardan birine ve sık sık gider olduk. Kıtır, Besi Çiftliği, Sim Dondurma, Flamingo Pastanesi, pasajlar uğradığımız mekanlara dönüştü. Zamanla bu güzel mekanların çoğu kapandı, Tunalı da aynı Kızılay gibi harcıalem bir yere dönüştü dönüşecek. Kıtır ve Kuğulu Park'ın varlığı bile Tunalı'yı sevmek için yeter diyerek kısa keseyim.

-U/ULUS: Ankara'nın kalbi niteliğindeki Ulus esasen çoktan bir açık hava müzesine dönüşmeli idi. Cumhuriyetin doğduğu mekan olarak ele alınırsa önemi daha iyi anlaşılır. Erken Cumhuriyet dönemi yapılarının neredeyse tamamı oradadır. İmparatorluk Ankara'sı ile Cumhuriyet dönemi Ankara'sının bir karması gibidir. Çocukluğumda alışverişler hep Ulus'tan yapılır ve Yenimahalle'den oraya giderken "Ankara'ya gitmek" tabiri kullanılırdı. Trafik ışıkları sesliydi o yıllarda, yeşil yandı mı "Yayalar geçebilir" diye bir kadın sesi duyulurdu. Eğer Ulus'a komşumuz Valentin Teyzeler'le gidilmişse kızı yaşıtım Elizabet anneanneme döner ve "Yayalar geçebilirmiş Niğdeli Teyze, haydi sen geç" derdi. Yaya Ermenice'de büyükanne anlamına geldiğinden canım Elizabet anneanneme öncelik tanırdı. 

Ulus şimdilerde bir restorasyon faaliyeti içerisinde, umarım değerini arttıracak şeyler yapılır, biz de her gidişimizde aldığımız keyfi biraz daha arttırırız.


 -Y/YENİMAHALLE: 4 yaşında yerleşip 17 yaşına kadar yaşadığım ve sonrasında anneannem orada yaşadığı için o ölene kadar irtibatımın hiç kesilmediği canım semt. Şimdilerde özelliğini ve karakteristiğini kaybetmiş olsa da kalbimdeki yeri bambaşkadır. Bahçe içindeki iki-üç katlı evleri, merdivenli sokakları, yemyeşil bahçeleri, sinemaları, parkları, kendine yeten ticaret hayatı ile komşuluk ilişkilerinin ve mahalle havasının en üst düzeyde yaşandığı bir yerdi O yıllarda ömrünün bir kısmını orada geçiren herkes kendini ebediyen Yenimahalleli hisseder.

-Z/ZAFER ÇARŞISI: Henaz alışveriş merkezlerinin şehirleri bu kadar ele geçirmediği zamanlarda Zafer Çarşısı her türden ihtiyacımızı karşılayabildiğimiz bir mekandı. Özellikle kitabevleri ve sahaflar çok yoğundu, arka bölümlerinde kesif bir kitap kokusu hakimdi. Merdivenden inince minik bir havuzu çevreleyen bir cafe vardı. Alışverişten yorulunca dinlenmek için birebirdi. Uzun zamandır gitmedim ama anılarımda yeri özeldir.

Evet dostlar kişisel Ankara Alfabemi burada tamamlıyorum, sürç-ü lisan ettimse affola. Geri dönüp okuyamayacağım için imla yanlışlarım varsa onları da hoşgörünüz lütfen. Günün anlam ve önemine binaen tüm çocukların ve ruhundaki çocuğu öldürmeyenlerin de bayramı kutlu olsun...






22 Nisan 2025 Salı

ANKARA ALFABESİ 2 / 22 NİSAN


 Eveet nerede kalmıştık, alfabeye devam edelim:

-H/HİSAR: Biz ona Ankara Kalesi desek de alfabenin gidişatı öyle gerektirdi. Halk arasında Hisar olarak söylendiği de doğrudur. Henüz çok küçük bir çocukken anneannemin akrabalarından biri (sanırım kuzeniydi) ailesiyle Kaleiçi'ndeki eski Ankara evlerinden birinde otururdu. Yılda iki-üç kere çalardık kapılarını, hem onlar, hem anneannem mutlu olurdu, bense sonsuz sıkılırdım. Üç katlı, ahşap bir evdi. Sokak kapısının hemen yanında içleri kanarya dolu yüzlerce kafesin bulunduğu bir oda vardı, bizi kuş cıvıltıları karşılardı, kuzen ciddi anlamda kanarya meraklısıydı, serinofil deniyor sanırım böylelerine. Kuş cıvıltılarını, daha doğrusu bu kadar yoğun olunca kulağa kakafonik gelen ötüşleri geride bırakıp gıcırdayan merdivenlerden üst kata çıkardık. Zihnimdeki fotoğraf ahşap tabanlı bir terasta yapılan sohbetler olarak kalmış, demek ki yazları gidiliyormuş. Sonraları bu akrabalar başka bir semte taşındılar, bizim Kale ziyaretleri de bitti. Kale uzun yıllar doğal, bakımsız haliyle kaldı. Canlanması, turistik hale gelmesi yakın dönemin işi. Şimdilerde Ankara'nın en gözde yerlerinden biri, benim de çocukluk yıllarımın aksine her seferinde başka bir yerini keşfettiğim büyülü mekanlarımın başında geliyor.

 

-İ/İSTASYON: Her ne kadar Ankara Garı demek doğru ise de gündelik konuşmalarda hep istasyon olarak bahsederdik o güzel, görkemli binadan. Dedem demiryolcu idi benim, o nedenle kökten gelen bir demiryolu aşkımız var, trenlere, raylara, istasyon binalarına meftunuz. Yüksek Hızlı Trenlerin henüz esamisi okunmazken, hatta Mavi trenler bile devreye girmemişken, kafanızı camından uzattığınızda yüzünüzün isle kaplandığı o kara trenlerde az yolculuk yapmadık.Tekerleklerin tıkırtısı ninni gibi gelirdi. Gar'a gelmenin, trenin gelişini beklemenin, bir kompartman bulup yerleşmenin ve tıkır mıkır gideceğin yere yollanmanın keyfini hiçbir vasıtada bulamadım. Gar amblemlerini, saatlerini, restoranlarını ayrı severim. Ne yazık ki şimdilerde dost yüzlü eski Gar binası çok az kullanılır oldu, hızı düşük trenlerin seyrek seferleri yapılıyor ancak oradan, sırtını dayadığı ultramodern YHT İstasyonu ise steril ve soğuk yüzlü.


 

-J/JAPON BAHÇESİ: Durun hemen itiraz etmeyin, Japonya ile karıştırmadım Ankara'yı. Bu Japon Bahçesi bildiğiniz bahçelerden değil. Artık hayallerimizden bile silinmeye yüz tutmuş, Ankara'nın açık hava gazinolarından birinin ismi. Çocukluğumda ve ilk gençlik çağlarımda Gençlik Parkı'nın içinde halkın çok rahatça gidebildiği üç tane müzikli gazino vardı. Gece kulübü özelliğinde bir tane daha olduğunu hatırlıyorum yapay göletin hemen yanında, şimdi adını unuttum ama bir seferinde Dario Moreno sahne almıştı orada. Anneannem ona "Dari Mari" derdi. O kadar merak etti ki klübün kapısındaki görevliye gidip "Yavruum, ben Dari Mari'yi çok severim, bir gösteriver bana ne olur" diye rica etti. Biz gülerek annennemin geri çevrilmesini beklerken görevli koluna girip kulise götürdü görsün diye. Bir süre sonra şaşkın bir ifadeyle klübün kapısından çıkan anneannem yanımıza gelip "Bildiğimiz adammış, ben de başka bişi sanmıştım" demesin mi 😂

Gençlik Parkı'nın içindeki açık hava gazinolarından biri Ulus yönüne bakan "Yazar Bahçesi", bir diğeri Lunapark içindeki "Lunapark Gazinosu", parkın iç kısmındaki ise sözünü ettiğim "Japon Bahçesi" idi. Hepsine defalarca gitmişliğim vardır ama Japon Bahçesi isminden midir nedir daha çok ilgimi çekerdi. Gezmek amacıyla bile parka gittiğimizde Opera Kapısı'ndan girmişsek şayet sağ taraftan prova yapan şarkıcıların sesi gelirdi. Kulağımda kalan niyeyse hep Bedia Akartürk'ün sesi. Çok özlüyorum o gazinolara gidip bir semaver karşılığı en ünlü sanatçıları dinlediğimiz günleri.

-K/KIZILAY: O ünlü marşta söylendiği gibi "Yoktan var edilmiş bir şehir" değildir Ankara, kökeni Hititlere, Friglere dayanan, Selçuklu ve Osmanlı döneminde oldukça önemli yeri olan bir vilayettir. Yoktan var edilmemiş, var olan geliştirilmiştir Cumhuriyet döneminde. Öncelikle Ulus önem kazanmış, ardından Kızılay varlığını göstermeye başlamıştır. Çocukluğumda Ulus dar gelirlilerin, orta hallilerin, Kızılay ise sosyetiklerin ve zenginlerin mekanı olarak bilinirdi. Alışveriş için genellikle Ulus'u tercih ederdi ailelerimiz, aynı malı Kızılay'dan alırlarsa kazık yiyeceklerini düşünürlerdi. Zamanla Ulus tercihleri Kızılay'a kaymaya başladı. Daha güzel, daha şık mağazaları, lokantaları, cafeleri, sinemaları, tiyatroları ile cazibe merkezi haline geldi. Hatırlıyorum halk arasında "Gökdelen" adıyla anılan eski Emek İşhanı ilk yapıldığında müthiş ilgi çekmişti. Terasındaki Set Kafeterya şehrin ilk serf servis restoranı idi ve oraya gidip yemek yemek bir statü sembolüne dönüşmüştü. İnsanlar sadece kaldırımlarında piyasa yapmak için Kızılay'a giderlerdi. Eski Kızılay Binası'nın yeşil bahçesinde oturulur çay-kahve içilirdi. Üniversiteye başladığım yıl Yenişehir'e taşınmıştık, evimiz Kızılay'a çok yakındı ve her fırsatta kendimizi oraya atardık. Kitapçılarında dolaşır, pastanelerinde, cafelerinde yer-içer, bütçemize uygun giysiler için Kocabeyoğlu Pasajı'nda alışveriş eder, Ankara Sanat Tiyatrosu'nda oyunlar izlerdik. Ne yazık ki tüm şehirlerde olduğu gibi Kızılay da yıllar içindeki yozlaşmadan nasibini aldı. O güzelim mağazalar harcıalem dükkanlara dönüştü, telefoncular, dönerciler, sahte parfümcüler, kalitesiz giysiler Cenneti oldu. Kitapçıların çoğu kapandı, pastaneler yerlerini öğrencilerin yoğun olduğu ikinci, üçüncü nesil cafelere bıraktı. O mücevher gibi Kızılay binası yıkıldı, yerine muhtemelen dünyanın en çirkin alışveriş merkezi yapıldı. Hasılı Kızılay çarşamba pazarına dönüştü 😂

-L/LEYLAK: Bahar gelince Yenimahalle'nin, Bahçelievler'in, Küçükesat'ın, Kavaklıdere'nin güzelim apartmanlarının bahçelerinde leylaklar açmaya başlar. İçinde en az bir leylak ağacı olmayan bahçe çok azdır, duvarlardan sallanır o mis kokulu çiçekler. Böyle bir ortamda büyüyünce leylak sevmem, sevmenin ötesinde aşık olmam çok doğal olsa gerek. Benim Ankaram leylakla ve haydi hatrını kırmayayım iğde çiçekleriyle özdeşleşmiştir. Ah şimdi orada olmak vardı  diyerek bu bölümü de sevgili Mine Hanım'ın İstanbullu leylakları ile kapatayım:



21 Nisan 2025 Pazartesi

ANKARA ALFABESİ 1 / 21 NİSAN

Her şey "İstanbul Ansiklopedisi" dizisiyle başladı. Kendi adıma konuşacak olursam çok iyi bir diziydi, bunu da belirtip asıl konuya geçeyim. Birkaç bölüm izlemiştim ki blogdaşım sevgili Şule'nin yazısını okudum. Diziden etkilenip bir "İstanbul Alfabesi" yapmış kendi yaşadıklarınca. Fena halde ilham aldım ve ben de bir "Ankara Alfabesi" yapmaya karar verdim. Turistik amaçlı değil, kişisel bir alfabe bu, benim Ankara'mın, bende iz bırakan Ankara'nın, bazılarının artık olmadığı Ankara'nın alfabesi. Bazı harfleri es geçtiğim oldu, zira o harfle başlayan bir Ankara yok benim için, bakalım olanlar neymiş;

-A/AKMAN: Yeme-içme konusunda son derece mızmız bir çocuktum ben, severek yediğim şeyler çok sınırlıydı, bunun hep böyle devam edeceğini sanırdım ama heyhat. Yaş ilerledikçe yemediğim şeyler sınırlı hale geldi. Bu mızmız çocuklukta itirazsız içtiğim ve çok sevdiğim bir şey vardı: Boza. Ankara'nın soğuk kış gecelerinde "Booooza!" diye bağırarak, ellerinde güğümleriyle geçen bozacılardan içmişliğim de vardı ama benim için boza Akman'da üretilenlerdi. Yalnızca bir boza markası değildi Akman, geçmişi uzun yıllara dayanan ünlü bir pastane idi. Sosisli sandviçi ve vişneli pastası da indimde bozası kadar makbul bir pastane. Ulus İş Hanı'nın iki avlusundan birindeydi yeri, yılların izini taşıyan tezgahları, masa ve sandalyeleri,  fıskiyesinde güvercinlerin dem çektiği minik havuzu ile kendine has bir yapısı vardı. Ne zaman o çarşıya alışverişe gidilse uğranır, bir bardak boza içilirdi. Yıllar geçti, yakın bir yerde olan okulumdan ne zaman fırsat bulsak oraya kaçtım arkadaşımla, Ankara'ya her geliş gidişimde fırsat yaratıp uğradım, Ulus olmazsa Kızılay'daki şubesine. Annemle ölümünden önce son kez oturduğumuz mekandı. Titreyen elleriyle çaktırmadan hesabı ödemek için cüzdanını arayışı hala gözümün önünde. Artık ikisi de yok, annem de, Akman da. Annem erkenden gitti, isteyerek gitmediğini biliyorum ama Akman niye gitti işte onu bilmiyorum...


 -B/BÜYÜK ANKARA MUHALLEBİCİSİ: Artık olmayan mekanlara özlemim bir türlü bitmiyor. Onlar bir mekan olmaktan ziyade hayallerimizin, umutlarımızın beslendiği çok özel yerlerdi. Demirtepe'de, şimdiki LCW binasının olduğu lokasyonda, kocaman teraslı bir yerdi. Caddeye bakan küçük balkondaki masada sık sık şarkıcı Atilla Atasoy'a rastlanırdı. Yazın terasına sereserpe yayılır, kışın buğulu camlarından Kızılay'ın ışıklarına bakarak vatanı kurtarırdık. Muhallebici olarak bilinse de ilginçtir orada muhallebi yemek aklımın ucuna bile gelmezdi. Çay-kahve-sahlep dışında bir şey yiyip içtiğimi hatırlamıyorum, bizi besleyen oranın havası, arkadaşlarla yapılan sohbetlerdi. O da Akman gibi veda etmeden gidenlerden...

-C/CENGİZ SOKAK: Neyse ki hâlâ yerinde, hatta o sokağı bunca sevmeme sebep olan evimiz bile duruyor. Sadece bir yıl oturduk o sokaktaki küçücük evde. Çekirdek aile olarak birarada olabildiğimiz ilk evdi, kutu gibiydi, o zamanlar gözüme cangıl gibi görünen minicik bahçesinde ne oyunlar oynadım. İlkokula orada başladım, ilk kitaplarımı orada okudum, aklımın erdiği ilk çocuk hastalığını orada geçirdim, okuldan eve ilk kez tek başıma dönerken o sokakta kayboldum. Hep özlemle hatırlayacağım mekanların başında gelecek...

-D/DOST KİTABEVİ: İlk heceyi söktüğümden beri okumayı çok sevdim. O yüzden hafızamda kayıtlı pek çok kitapçı vardır. Kanarya, FujiYama, Karakedi, Sipahi, Bilgi, Hat, İmge, Arkadaş, Barış, Gençlik, İletişim, Dünya vs. Lakin bir tanesi vardır ki bunların hepsini sollayıp ilk sıraya yerleşebilir: Dost Kitabevi. Ankara'nın simgelerinden biridir. Henüz kredi kartları piyasada yokken, internet alışverişi diye bir şey bilmezken, 6 taksit yaparak bizleri ihya etmişti. Konur Sokak'taki şube unutulmazımdır. Artık sadece Karanfil Sokak'ta olsa da kapıdan içeri evinize girer gibi girersiniz her daim.

-E/EVKAF APARTMANI: Ankara'nın en güzel binalarından biri olmakla kalmayıp zamanında içinde yaşayanları kadar şu anda misafir ettiği kurumlar açısından da vazgeçilmezimdir. Ömrümün ilk tiyatro oyununu bu binada izledim. Devlet Tiyatroları'nın merkezidir kendisi ve içinde Küçük Tiyatro ve Oda Tiyatrosu olmak üzere iki salon barındırır. Küçük Tiyatro işlevi dışında mimari yapısıyla da görmelere değerdir. Peri "Tinker Bell"in "Çınçın Zil" olarak Türkçeleştirildiği "Peter Pan" oyununu izlediğim bu salon çocuk yaşımda girdi kalbime ve hala oradaki yerini muhafaza ediyor. 

-F/FLAMİNGO PASTANESİ: İnce uzun salonunda oturup ilk kestaneli pastamı yediğimde Bulvar'ın üstündeydi pastane. Yıllar sonra kızkardeşimle birlikte sahibiyle bir söyleşi gerçekleştireceğimizden de haliyle haberim yoktu. Tunalı Hilmi Caddesi'ne taşınıp en çok Kavaklıdere sakini 80+ hanımefendilere hizmet verdiği yıllardan kapanana kadar kalitesinden zerre ödün vermedi. Duvarlarını bakırdan yapılma flamingo rölyeflerinin süslediği vanilya kokulu salon artık yok, yerinde sıradan bir dönerci acele karın doyuran insanlara hizmet veriyor. Önünden her geçişimde de içim acıyor.

-G/GENÇLİK PARKI: Babam akşam eve gelip de "Hazırlanın, yarın Gençlik Parkı'na gideceğiz" dediği andan itibaren dünyanın değilse de Ankara'nın en mutlu çocuğu ben olurdum diyebilirim. Pideler yaptırılır, domatesler, salatalıklar yıkanıp hazırlanır, akşam serinliğine karşı hırkalar hazır edilir ve vakit ikindiyi geçince yola düşülürdü. Şimdilerde metro inşaatına kurban gitmiş Ulus kapısından girip iki yanı at kestanesi ağaçlarıyla süslü yoldan yürümeye başladık mı kalbim çarpmaya başlardı heyecandan. Bazen babamı sıkıştırır yol üstündeki Sağlık Müzesi'ne girmek isterdim. İşin tuhafı hem ister, hem de ürkerdim. Zira orada formollü kavanoz içinde bir cenin de sergilenmekte idi, korkuturdu beni ama illa ki girelim diye ısrar ederdim. Babam iyi günündeyse kırmaz, çoğu zaman da pek yüz vermezdi. "Şişman'ın Dondurmacısı"nın önünden geçerdik ama istemezdim, zira Maraş dondurması sevmezdim. Sadece Şişman'a bakmak için birkaç saniye duraklardım. Genellikle Recep Özgen çay bahçelerinden birine girer, örtüleri kırmızı-beyaz kareli masalardan birine yerleşir, semaver isterdik. Lunapark içindeki tercih edilmişse değmeyindi keyfime, zira sonrasında Lunapark'taki oyuncaklara binerdim. Bazen babam sandal kiralar, suni gölde bizi gezdirirdi ama annemle ben babamın sandalı devireceğinden korkar bir an önce kıyıya dönmek isterdik. Sonraları nikah salonuna çevrilen Göl Gazinosu çıkışlarında da bir tur atmadan ayrılmadık Gençlik Parkı'ndan. Günün birinde o salonda kendimin de nikahının kıyılacağını bilmiyordum tabii ki. Zamanla park özelliğini yitirdi, bakımsızlaştı, girilmez bir mekan oldu. Neyse ki bir-iki yıldır eski hali olmasa da yine de derlendi toparlandı, nikah salonu bile tekrar faaliyete geçti.

Alttaki iki heykeli eski Ankaralılar bilir, bu heykeller parkın girişinden başlayan su kaskatlarının bittiği yerde karşılıklı olarak yer almaktaydılar, parkın simgesi gibiydiler. Parkın bakımsız kaldığı sürecin sonunda devrin bld. başkanı Gökçek tarafından yapılan yenilime sonrası heykeller kaldırıldı, şimdi neredeler meçhul.Tıpkı bir zamanlar Tandoğan Meydanı'ndaki Su Perileri heykeli gibi. O da uzun süre yok olduktan sonra belediye depolarının birinde bulunup Cermodern'in bahçesine yerleştirilmişti.

Malumunuz ben başladım mı konuşuyorsam çeneme, yazıyorsam klavyeme söz geçiremem uzar gider. O yüzden devamı gelecek postta diyeyim, sizleri de fazla yormayayım...