.

.
.
Hatıralar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hatıralar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ağustos 2023 Çarşamba

ÇÜNKÜ HATIRALAR KUŞLAR GİBİ 4 / 9 AĞUSTOS

Sitenin henüz çevresi bakir olan, önünde uzanan ana caddeden bile tek tük otomobilin geçtiği kocaman bahçesindeyim. Yakınlarda bulunan köyün adından hareketle "İvedik" olarak isimlendirilen caddeden arada bir geçen ve apartmanımızı heyecana boğan en önemli taşıt arkasına takılmış koruma otosuyla Cemal Gürsel'in makam arabası. Söylentiye göre mahallemizin biraz ötesindeki Karşıyaka'da bir akrabası oturuyormuş 27 Mayıs İhtilali'nden sonra Cumhurbaşkanı olan Cemal Gürsel'in. Mini konvoy görününce komşular birbirine haber veriyor ve telaşla balkonlara üşüşüyoruz. Cemal Gürsel'in bizden haberi bile yok. Bazen de biri "Başkan geliyor!" diye bağırıyor telaşla, hepimiz yine balkonlara hücum ediyoruz, gelen başkansa apartmanın yöneticisi Fethi? Amca 😀

Serpil'in yokluğunda sıkıldığım zaman annemle anneannemden zor bela izin koparıp bahçeye iniyorum yukarıda yazdığım gibi. Bahçe büyük ama henüz boş, Nejla'ların kapısının önündeki vişne ağacı ve yıllar içinde anneannemin balkonuna kadar uzanan gözbebeği kavak henüz dikilmemiş, yanlarından her geçişimde büyük bir zevkle tohumlarını cebime doldurduğum akşam sefaları da görünürde yok. Yer yer hudayinabit otların bittiği boz bir topraktan ibaret olsa da oynamak için iyi bir alan. Dikildiğim yerde sıkkın sıkkın duruyorum, birkaç çocuk var yaşıtım ama henüz ahbaplığı koyultmamışım, davet bekliyorum. Derken "Elizabet" diye bir ses duyuyorum. Sesin yöneldiği yerde ben yaşlarda, esmer bir kız çocuğu duruyor, büyülenmiş gibi bakıyorum, kıza değil, kucağındaki bebeğe. Kendimi bildim bileli sahip olmak istediğim nesne "Elizabet" diye seslenilen kızın kollarının arasında sarı at kuyruğu, uzun kirpikli mavi gözleri ile yatıyor, saçları olan oyuncak bir bebek, ah! Peki kızın adı niye Ayşe, Fatma, Ayla, Nazan değil de Elizabet? Elizabeth Taylor'u seviyor galiba, kendine takma isim yapmış diye akıl yürütüyorum kendimce.  Henüz 5 yıllık ömrüm farklı bir ulus, farklı bir ırk ve din tanımıyor, Elizabet'in ve bazı komşularımızın Ermeni olduğunu kısa sürede öğrensem de değişen ne çıkaramıyorum. Bana göre anneannemle aralarındaki tek fark yan dairede oturan Ağavni Tantik'in mutfak penceresinde sıra sıra dizili şarap şişeleri.

Çok geçmiyor Elizabet'le şimdinin deyimiyle kanka oluyoruz. Yeni taşınmışlar köşedeki daireye, babası kuyumcu ustası, annesi Valentin Teyze, dünya tatlısı bir kadın, ben Elizabet'le kankayım, annem de Valentin Teyze ile. Neredeyse her gün fırsat buldum mu soluğu Valentin Teyzelerin aydınlık salonunda alıyorum. Elizabet ile kendimizi girişteki somyaya atıyor yorgun düşene kadar evcilik oynuyoruz, başrolde sarışın bebek. En sevdiğimiz oyun Kraliçelik. Kraliçe saçlı bebek durumundan daima Elizabet, haliyle bebek de prenses, bana ancak nedimelik düşüyor ama şikayetim yok, arzu nesnem yanımda olduktan sonra oda hizmetçiliğine de razıyım. Bazen yalvar yakar Elizabet'in abisi Numan'ı da dahil ediyoruz oyuna kral kontenjanından. Lakin Numan çok çabuk sıkılıyor, bir süre sonra "Salak kızlar" deyip tacından vaz geçiyor.

Valentin teyze sürekli likör yapıyor, vişne likörü. Likör kavanozlarını arka balkonun güneş alan duvarına diziyor kıvama gelsin diye. Olgunlaşan likörleri süzüyor, alkole bulanmış vişne tanelerinin birazını yememiz için bazen bize veriyor. Laf aramızda çok lezzetliler, lüp lüp yutuyoruz Elizabet'le. Derken Kraliçe, Prenses ve Nedimesi yüz sene olmasa da uykuya dalıyor, daha doğrusu hafiften esriyor. Uyandığımızda aceleyle eve koşturuyorum, alkollü vişne yediğimi anneannem duysa asla Elizabet'lere yollamaz, sır olarak saklıyorum bunu. 

Dayım görevli olarak Finlandiya'ya gidecek, yaşasın, bana saçlı bebek getirir. Siparişi veriyor ve dayım dönene kadar günleri sayıyorum. Önüme gelen herkese dayımın getireceğini umduğum saçlı bebeği anlatıyorum. Derken dayım geliyor, Emel Sayın o zamanlar ünlü olsaydı bana şu şarkıyı söylerdi: "Hiicraaan, hiicraan, sana Finlandiya'dan kalaaan". Bebek yok, güya bulamamış. Gele gele organze bir elbise geliyor, pembe çiçek desenli. Bir de anneme iki sıra, bana bir sıra kristal taşlı kolye. İkisini de fırlatıp atıyor, odaya ağlamaya gidiyorum. Anneannemin durumu daha vahim, ona ahşap bir duvar termometresi gelmiş, üzerinde "Lahti Finland" yazan. "Nidiyim anam ben bunu?" diyerek bozulduğunu belli ediyor. Babam alıp duvara asıyor termometreyi. Anneannem ölüp ev boşaltılana kadar yerinden milim kıpırdamıyor. Söz konusu bebek birkaç yıl sonra İtalya'dan geliyor, simsiyah saçlı, masmavi gözlü, çizgili tişörtlü, kırmızı şortlu. Kutusunun üstünde, "Bambola per tutti, bambino del mon" yazıyor. Kendimce besteliyor, sürekli söylüyorum, mutluyum: "Bambola per tutti, bambino del mon". Annem bebeği küçük dayımın kayınvalidesine benzetip adını "Hadiye" koysa da ben ona o yıllardaki favori ismim olan "Meltem" diye hitap ediyorum.

Bebeğin gelmesine daha çok var, ne yazık ki Elizabet'le oyun arkadaşlığı yapamıyor Hadiye Meltem. Elizabet'in babası İstanbul'da daha verimli iş kuracağını düşünüyor, kısa süre sonra İstanbul'a göçüyorlar, bir daha haber alamıyorum onlardan, benim tatlı oyun arkadaşımla fedakar, yardımsever annesi Valentin Teyze'den...



Üstte Finlandiya'dan bebek yerine gelen elbise, üzerime gayet bol ve robadan büzgülü idi, giymek istemeyince annem daralttı ve belden büzgülü hale getirdi. Yine de çok severek giydiğimi söyleyemeyeceğim. 

Alttaki fotoğrafta İtalyan kökenli Hadiye Meltem'i görmektesiniz. Nasıl kucaklamışsam bebek nefes alamayacak neredeyse 😀

Haftaya Çarşamba görüşmek üzere...


2 Ağustos 2023 Çarşamba

"ÇÜNKÜ HATIRALAR KUŞLAR GİBİ" 3 / 2 AĞUSTOS

Saimekadın günleri anneannemin "Seylap" adı verilen sitedeki dairesinin bitmesiyle sona eriyor. Siteye "Seylap" adı veriliyor ki, 1957'de yaşanan ve yüzü aşkın kişinin ölümüne yol açan sel baskını unutulmasın. Gel gör ki Ankara'da bile bu büyük taşkını hatırlayan çok az kişi var, "Seylap Sitesi" de yıkılalı epey oluyor. 

Anneannemin çektiği kurada çıkan daire tam gönlüne göre, en üst katta, sevdiği gibi esintili ve manzaralı bir balkonun üstünde. Dedem yakın zamanda öldüğü için yalnız bırakmamak adına bir süre birlikte oturuyoruz. Hayatıma yeni bir akraba giriyor, büyük dayım. O yıllarda Hava Harp Okulu İzmir'de ve dayım orada eğitim görüyor, ara sıra gelmiştir mutlaka ama ben hatırlamıyorum. Onu ilk kez bir sabah uyandığımda salona açılan kapının önünde görüyorum. Üstünde teğmen üniforması, "Merhaba" diyor bana gülerek. Sonra kapının pervazını gösterip, "Bak burada ne var?" diye dikkatimi çekmeye çalışıyor. Akrabalara karşı bile çekingen bir çocuğum, bir süre uzak duruyorum, yanaşmak istesem de utanıyorum. "Gel bak" diyor tekrar, kafamı kaldırıyorum, pervazın üstünde kırmızı bir şey var. Uzanıp alıyor ve bana uzatıyor. Kırmızı kumaşla kaplı, üzeri sırma ve boncuk işli, bir çift minyatür takunya. Küçücük avucuma sığacak kadar küçük. Muhtemelen İzmir Kemeraltı'ndan alınmış bir çift takunya aracılığı ile üniformalı genç adam dayım oluyor. Takunyalar bana uzun süre eşlik ediyor. Kimi zaman bebeklerimin ayağına giydirmeye çalışıyorum, kimi zaman büfeye süs olarak yerleştiriyorum, kimi zaman kayık yapıp balkondaki su birikintisinde yüzdürüyorum. Yıllar içinde zamanın kara deliğinde kayboluyor, tıpkı dayımın hafızasının zamanın kara deliğinde kaybolması gibi. 

Yeni evimizde çok komşu, çok arkadaş var. İlk arkadaşım Serpil oluyor, Gülcan tarihe karışıyor. Aynı balkon üstünde evlerimiz, günün büyük bölümü birlikte geçiyor. 

Anneannemin bitişiğindeki dairede Hasan Emmi ve ailesi oturuyor. Hasan Emmi oldukça yaşlı, Azerbaycanlı, konuşması bir tuhaf, Serpil'le çok gülüyoruz Hasan Emmi'ye. Kapımızın önünden geçerken soruyoruz: "Hasan Emmi nereye?" "Çaydan yırtıldı, çaydan almaya gidiyorum" diyor, gülmekten yerlere yatıyoruz, "Çaydan yırtılmış, hahaha". Hasan Emmi bir gün kapının önünde annemle konuşuyor, Serpil'le muzırlık peşindeyiz, Hasan Emmi'nin ceketine asılıyor ve "Hasan Emmiiiii, Hasan Emmiiiii" diye bağırıp zıplıyoruz. Yaşlı adamın dengesi bozuluyor ve düşüyor. İki çelimsiz ufaklık resmen adamı yere yuvarlıyoruz, ödümüz kopuyor. Korku bir süre sonra geçiyor ama pişmanlık ve vicdan azabı uzun sürüyor. 

Serpil benden birkaç ay büyük, ilkokula kayıt olmak istese de yaşı tutmuyor, onu Yalvaç'a, memlekete yolluyorlar, orada ilkokula başlıyor. Ben yalnız kalıyorum ve diğer köşedeki daireye, Elizabet'e dönüyorum yönümü.

Elizabet haftaya...


Yukardaki fotoğrafı taşındığımız yıl dayım çekmiş. Binanın arka cephesi. Kırmızı noktalı balkonda annem ve ben varız, ben annemin yanında minicik bir nokta gibi görünüyorum. Çamaşır günü olsa gerek, ipte anneannemin dikoltaları (kombinezon gibi kullanılan pazenden dikilmiş kolsuz elbiseye anneannem "dikolta" derdi, dekolteden bozma bir söylem olsa gerek) asılı. Alt katın da çamaşır günüymüş, onlar yan dairenin balkonuna uzanan makaralı çamaşır ipi yapmışlar. Çamaşır ipi ortaklığından birkaç yıl sonra çamaşır asılı balkonun kızı ile makaralı balkonun oğlu evlenecek 😊

26 Temmuz 2023 Çarşamba

ÇÜNKÜ HATIRALAR KUŞLAR GİBİ 2 / 26 TEMMUZ

Eveet, geldik ikinci anı günümüze, okuyor musunuz arkadaşlar, sevmediyseniz beni yormayın yıllar öncesine döndürüp de 😃

Hâlâ Saimekadın'dayız, bir yıla ne çok şey sığmış. Anneannem ve annem selde yıkılan, onarıldıktan sonra da istimlak edilen evin olduğu mahalledeki komşularla bağlantılarını koparmamış, sık sık ziyaretlerine gidiyoruz. Bunlardan ikisi o zaman için hayli modern ve lüks olan, çok katlı bir apartmanda oturan "Kurban Nene" ile radyonun ilk efektörlerinden Tahsin Temren'in eşi. Adını ne yazık ki hatırlamıyorum. Tahsin Temren'i sanırım kuşakdaşlarım bile zor hatırlar, ailecek görüştüğümüz için benim aklımda kalmış. Daha çok Korkmaz Çakar ve Ertuğrul İmer hatırlanır efektör olarak. Tahsin Temren öldüğünde ilkokuldaydım, o akşam "Mikrofonda Tiyatro" vardı radyoda. Yayına girmeden hemen önce söz alan bir sunucu oyunun Tahsin Temren'in anısına efektsiz yayınlanacağını söylemişti. Yalnızca konuşmalardan ibaret oyundan efekt olmayınca bir şey anlamamıştık. Eskiler ince ruhlu insanlarmış, meslek büyüklerine saygılarını ince jestlerle gösteriyorlarmış.

Tahsin Temren'lere sık gidiyoruz, annemle anneannem sohbeti koyultmuşken ben büyülenmiş gibi yatak odasının kapısında dikiliyorum. Orada, yatağın hemen yanındaki komodinin üstünde boyumdan daha büyük bir taş bebek var. Simsiyah saçlı, uzun kirpikli, üzerindeki tuvaletin kat kat etekleri ayaklarına kadar inen bir bebek. Çok çekingen bir çocuğum, pek yanaşmıyorum kimseye, bir şey istemeyi de aklımdan bile geçirmiyorum. Her gidişimizde içim gidiyor o bebeğe, ne sahibi oralı oluyor, en azından "Gir yakından bak kızım" diyor, ne de ben böyle bir teklifte bulunabiliyorum. Tahsin Temren'lerin evi benim için yalnızca o taş bebekten ibaret kalıyor.

"Kurban Nene" ise dünya tatlısı. Sevdiği insanlara "Nene kurban, nene heyran" dediği için "Kurban Nene" olarak anılıyor, adını çoğu kişi bilmiyor. Hayli esmer, yapılı, güler yüzlü, kulağa hoş gelen Antep şivesiyle çok sevilen bir kadın. O zamanların en şık otellerinden biri olan Balin Otel'de-İzmir Caddesi'nde idi, şimdi yerinde çok katlı bir iş hanı var-yönetici olan bir oğlu var. Düğünü Balin Otel'de yapılıyor. Kurban Nene'nin gerçek adını da davetiyenin altında okuyunca öğreniyoruz. 

Gitmeyi en çok sevdiğim yer ise "Sağır Karı"nın gecekondusu. Topu topu iki odası olan ev öylesine tıka basa eşya ve süs püsle dolu ki insanın başı dönüyor. Daha o yaşlarda meraklı ve gözlemci bir tipim, eşyalara bakmakla doyamıyorum. Neden "Sağır Karı" diyorlar, kulakları ağır işittiğinden mi, yoksa işine geleni duyduğundan mı bilmiyorum. Biraz yalelli bir tip, kızdırmaya gelmiyor, o yüzden hem çekiniyor, hem de evin cazibesinden dolayı gitmek istiyorum. İşlemeli yastıklar, rengarenk masa örtüleri, duvarlarda resimler, raflarda biblolar, her şey üst üste bir renk cümbüşü halinde istifleniyor evin içinde. Kedi eniğini yitirse bulamaz derler ya, aynı öyle. 

Bir akşam açık hava sinemasına gidiyoruz, şimdi yerinde yeller esiyor, Tıp Fakültesi'nin karşısında, yamaçta bir sinema. "Ayşecik" oynuyor, yaşıtım Zeynep Değirmencioğlu'nun ilk filmi, benim de bilinçli olarak izlediğim ilk film olacak. Film biraz acıklı, bana göre daha da acıklı, sessiz sessiz akan gözyaşlarım, hıçkırıklara dönüyor. Öyle içten gelerek ve bağıra bağıra ağlıyorum ki bütün sinema filmi bırakıp bana bakıyor. Susturulamıyorum, film bitene kadar ağlamaktan perişan oluyorum. Ne gadan hassas, nazenin, adeta bir nohut üstünde piremses yapım olduğu o yaşımda tasdiklenmiş oluyor 😂

Aynı zamanda çok ciddi bir çocuk oluşum aşağıdaki fotoğrafla sabit. Cebeci Dörtyol'da bir fotoğraf stüdyosunda, muhtemelen doğum günüm nedeniyle çekiliyor bu fotoğraf. Kırmızı-beyaz pötikareli elbisem, kafamdan büyük kurdelelerim, yamuk kahkülüm, neredeyse göbeğime iğnelediğim filli broşum ve tek küpemle Matmazel Rottenmayer kadar sert ve ciddiyim 😄

Fotoğrafçı daha sonra bu fotoğrafı devasa boyutlarla büyütüp çerçeveliyor ve vitrinine yerleştiriyor. En "Rotenmayer" bakışlarımla bir süre stüdyonun camından Konservatuvar'a giren çıkanları izliyorum. Babam bir seferinde uğrayıp neden vitrine koyduğunu soruyor, adamın cevabı şu oluyor: "İlk kez bu kadar ciddi bir çocuk fotoğrafı çektim".

Devamı gelecek çarşambaya...